A'râf

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

1886. Metin

{المص} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِذَلِكَ

{المص} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd.” Allah bununla ne murad ettiğini en iyi bilendir.

1887. Metin

هَذَا {كِتَاب أُنْزِلَ إلَيْك} خِطَاب لِلنَّبِيِّ ﷺ {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرك حَرَج} ضِيق {مِنْهُ} أَنْ تُبَلِّغهُ مَخَافَة أَنْ تُكَذَّب {لِتُنْذِر} مُتَعَلِّق بِأُنْزِلَ أَيْ لِلْإِنْذَارِ {بِهِ وَذِكْرَى} تَذْكِرَة {لِلْمُؤْمِنِينَ} بِهِ

Bu, {كِتَابٌ أُنْزِلَ إِلَيْكَ} “Sana indirilen bir kitaptır” -bu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaptır-, {فَلَا يَكُنْ فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ} “artık göğsünde bir sıkıntı olmasın” yani yalanlanırsın korkusuyla onu tebliğ etmekten ötürü {مِنْهُ} “ondan dolayı” [bir darlık bulunmasın], {لِتُنْذِرَ} “uyarasın diye” -[bu kelime] indirildi [ifadesine] bağlıdır, yani uyarmak için [indirilmiştir]- {بِهِ وَذِكْرَى} “onunla ve bir öğüttür” bir hatırlatmadır {لِلْمُؤْمِنِينَ} “müminler için” yani ona inananlar için.

1888. Metin

قُلْ لَهُمْ {اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إلَيْكُمْ مِنْ رَبّكُمْ} أَيْ الْقُرْآن {وَلَا تَتَّبِعُوا} تَتَّخِذُوا {مِنْ دُونه} أَيْ اللَّه أَيْ غَيْره {أَوْلِيَاء} تُطِيعُونَهُمْ فِي مَعْصِيَته تَعَالَى {قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} بِالتَّاءِ وَالْيَاء تَتَّعِظُونَ وَفِيهِ إدْغَام التَّاء فِي الْأَصْل فِي الذَّال وَفِي قِرَاءَة بِسُكُونِهَا وَمَا زَائِدَة لتأكيد القلة

Onlara de ki: {اتَّبِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ} “Rabbinizden size indirilene” yani Kur'an'a “uyun”, {وَلَا تَتَّبِعُوا} [ve edinmeyin] {مِنْ دُونِهِ} “O'ndan başka” yani Allah'tan başka {أَوْلِيَاءَ} “dostlar” ki Allah Teâlâ'ya isyan hususunda onlara itaat edesiniz. {قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ} “Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” Tâ ve yâ ile [tezekkerûn / yezzekkerûn şeklinde okunmuştur], yani ibret alıyorsunuz. Aslında tâ harfinin zâl harfine idgamı vardır; bir kıraatte ise zâl'in sükûnuyladır (tezkurûn). Buradaki mâ (ما) ise azlığı pekiştirmek için zâiddir.

1889. Metin

{وَكَمْ} خَبَرِيَّة مَفْعُول {مِنْ قَرْيَة} أُرِيدَ أَهْلهَا {أَهْلَكْنَاهَا} أَرَدْنَا إهْلَاكهَا {فَجَاءَهَا بَأْسنَا} عَذَابنَا {بَيَاتًا} لَيْلًا {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} نَائِمُونَ بِالظَّهِيرَةِ وَالْقَيْلُولَة اسْتِرَاحَة نِصْف النَّهَار وَإِنْ لَمْ يَكُنْ مَعَهَا نَوْم أَيْ مَرَّة جَاءَهَا لَيْلًا وَمَرَّة جَاءَهَا نهارا

{وَكَمْ} “Nice” haberiyedir ve mef'ûldür, {مِنْ قَرْيَةٍ} “memleket vardır ki” halkı kastedilmektedir, {أَهْلَكْنَاهَا} “biz onu helak ettik” yani helak etmeyi diledik de {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا} “azabımız ona geldi” cezamız [geldi], {بَيَاتًا} “geceleyin” gece vaktinde {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} “yahut onlar gündüz uykusundayken” yani öğle vakti uyurken. Kaylûle; beraberinde uyku olmasa bile gün ortasında dinlenmektir. Yani azap onlara kimi zaman geceleyin, kimi zaman da gündüzün gelmiştir.

1890. Metin

{فما كان دعواهم} قولهم {إذ جاءهم بأسنا إلا أن قالوا إنا كنا ظالمين}

{فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ} “Onların feryadı” sözleri {إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ} “azabımız kendilerine geldiğinde, sadece: 'Gerçekten biz zalimlermişiz!' demekten ibaretti.”

1891. Metin

{فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إلَيْهِمْ} أَيْ الْأُمَم عَنْ إجَابَتهمْ الرُّسُل وَعَمَلهمْ فِيمَا بَلَغَهُمْ {وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ} عَنْ الْإِبْلَاغ

{فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} “Elbette kendilerine [peygamber] gönderilenleri hesaba çekeceğiz” yani ümmetlere elçilere nasıl icabet ettiklerini ve kendilerine tebliğ edilen hususlarda ne amel yaptıklarını soracağız; {وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ} “ve peygamberleri de elbette sorguya çekeceğiz” tebliğ edip etmediklerinden.

1892. Metin

{فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ} لَنُخْبِرَنَّهُمْ عَنْ عِلْم بِمَا فَعَلُوهُ {وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ} عَنْ إبْلَاغ الرُّسُل وَالْأُمَم الْخَالِيَة فِيمَا عَمِلُوا

{فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِمْ بِعِلْمٍ} “Onlara bir bilgiye dayanarak mutlaka anlatacağız” yaptıklarını kesin bir bilgiyle onlara haber vereceğiz. {وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ} “Biz [onlardan] habersiz / uzak da değildik” elçilerin tebliğinden de, geçmiş ümmetlerin işledikleri amellerden de [uzak değildik].

1893. Metin

{وَالْوَزْن} لِلْأَعْمَالِ أَوْ لِصَحَائِفِهَا بِمِيزَانٍ لَهُ لِسَان وَكَفَّتَانِ كَمَا وَرَدَ فِي حَدِيث كَائِن {يَوْمئِذٍ} أَيْ يَوْم السُّؤَال الْمَذْكُور وَهُوَ يَوْم الْقِيَامَة {الْحَقّ} الْعَدْل صِفَة الْوَزْن {فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينه} بِالْحَسَنَاتِ {فَأُولَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ}

{وَالْوَزْنُ} “Tartı ise” amellerin yahut amellerin yazılı olduğu sahifelerin, hadiste rivayet edildiği üzere bir dili ve iki kefesi bulunan bir mizanla tartılması gerçekleşecektir {يَوْمَئِذٍ} “o gün” yani zikredilen sual gününde ki o da kıyamet günüdür, {الْحَقُّ} “haktır” adalettir, vezn kelimesinin sıfatıdır. {فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ} “Artık kimin tartıları ağır gelirse” sevapları [ağır basarsa], {فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

1894. Metin

الْفَائِزُونَ

Kazananlardır.

1895. Metin

{وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينه} بِالسَّيِّئَاتِ {فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ} بِتَصْيِيرِهَا إلَى النَّار {بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يظلمون} يجحدون

{وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ} “Kimin de tartıları hafif gelirse” günahları sebebiyle, {فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} “işte onlar, kendilerini ziyana uğratanlardır” kendilerini cehenneme sürükleyerek; {بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَظْلِمُونَ} “ayetlerimize haksızlık ettiklerinden ötürü.” [yani] inkâr ettiklerinden ötürü.

1897. Metin

{وَلَقَدْ مَكَّنَاكُمْ} يَا بَنِي آدَم {فِي الْأَرْض وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِش} بِالْيَاءِ أَسْبَابًا تَعِيشُونَ بِهَا جَمْع مَعِيشَة {قَلِيلًا مَا} لِتَأْكِيدِ الْقِلَّة {تَشْكُرُونَ} عَلَى ذَلِك

{وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ} “Andolsun sizi yerleştirdik” ey Âdemoğulları {فِي الْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ} “yeryüzüne ve orada sizin için geçimlikler sağladık” yâ harfi iledir (me‘āyiş); maişet kelimesinin çoğulu olup kendisiyle geçindiğiniz sebepler demektir. {قَلِيلًا مَا} “Ne kadar da az” azlığı pekiştirmek içindir {تَشْكُرُونَ} “şükrediyorsunuz!” buna karşı.

1899. Metin

{وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ} أَيْ أَبَاكُمْ آدَم {ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ} أَيْ صَوَّرْنَاهُ وَأَنْتُمْ فِي ظَهْره {ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اُسْجُدُوا لِآدَم} سُجُود تَحِيَّة بِالِانْحِنَاءِ {فَسَجَدُوا إلَّا إبْلِيس} أَبَا الْجِنّ كَانَ بَيْن الْمَلَائِكَة {لم يكن من الساجدين}

{وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ} “Andolsun sizi yarattık” yani babanız Âdem'i yarattık, {ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ} “sonra size şekil verdik” yani siz onun sulbündeyken ona şekil verdik; {ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ} “sonra meleklere: 'Âdem'e secde edin!' dedik” eğilerek yapılan bir selamlama secdesiyle. {فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ} “Hemen secde ettiler, ancak İblis müstesna” o cinlerin atasıydı ve meleklerin arasındaydı; {لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ} “secde edenlerden olmadı.”

1901. Metin

{قال} تعالى {ما منعك أ} {لا} زائدة {تسجد إذ} حين {أمرتك قال أنا خير منه خلقتني من نار وخلقته من طين}

Allah Teâlâ {قَالَ} “buyurdu ki:” {مَا مَنَعَكَ أَلَّا} “Seni engelleyen neydi ki...” buradaki lâ (لا) zâiddir, {تَسْجُدَ إِذْ} “...secde etmedin,” vaktaki {أَمَرْتُكَ} “sana emrettiğimde?” {قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ} “[İblis] dedi: 'Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.'”

1903. Metin

{قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا} أَيْ مِنْ الْجَنَّة وَقِيلَ مِنْ السَّمَاوَات {فَمَا يَكُون} يَنْبَغِي {لَك أَنْ تَتَكَبَّر فِيهَا فَاخْرُجْ} مِنْهَا {إنَّك مِنْ الصَّاغِرِينَ} الذليلين

{قَالَ فَاهْبِطْ مِنْهَا} “[Allah] buyurdu: 'Öyleyse in oradan!'” yani cennetten, semalardan da denilmiştir. {فَمَا يَكُونُ} “Artık yakışmaz” uygun düşmez {لَكَ أَنْ تَتَكَبَّرَ فِيهَا فَاخْرُجْ} “senin orada büyüklük taslaman; hemen çık” oradan, {إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ} “çünkü sen alçaklardansın!” zelillerdensin.

1905. Metin

{قَالَ أَنْظِرْنِي} أَخِّرْنِي {إلَى يَوْم يُبْعَثُونَ} أَيْ الناس

{قَالَ أَنْظِرْنِي} “[İblis] dedi: 'Bana mühlet ver” beni ertele {إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ} “insanların diriltilecekleri güne kadar.'” yani insanların.

1907. Metin

{قَالَ إنَّك مِنْ الْمُنْظَرِينَ} وَفِي آيَة أُخْرَى {إلَى يَوْم الْوَقْت الْمَعْلُوم} أَيْ يَوْم النَّفْخَة الأولى

{قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ} “[Allah] buyurdu: 'Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin.'” Başka bir ayette ise: {إِلَى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ} “Bilinen vaktin gününe kadar” yani birinci sûra üflenme gününe kadar.

1909. Metin

{قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتنِي} أَيْ بِإِغْوَائِك لِي وَالْبَاء لِلْقَسَمِ وَجَوَابه {لَأَقْعُدَنّ لَهُمْ} أَيْ لِبَنِي آدَم {صِرَاطك الْمُسْتَقِيم} أَيْ عَلَى الطَّرِيق الْمُوصِل إلَيْك

{قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي} “[İblis] dedi: 'Beni azdırmana karşılık” yani beni saptırman sebebiyle -bâ (ب) harfi kasem içindir ve cevabı şudur:- {لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ} “onlar için mutlaka oturacağım” yani Âdemoğulları için {صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ} “senin dosdoğru yolunun üzerine'” yani sana ulaştıran yolun üzerine.

1911. Metin

{ثُمَّ لَآتِيَنهمْ مِنْ بَيْن أَيْدِيهمْ وَمِنْ خَلْفهمْ وَعَنْ أَيْمَانهمْ وَعَنْ شَمَائِلهمْ} أَيْ مِنْ كُلّ جهة فأمنعهم عن سلوكه قال بن عَبَّاس وَلَا يَسْتَطِيع أَنْ يَأْتِي مِنْ فَوْقهمْ لِئَلَّا يَحُول بَيْن الْعَبْد وَبَيْن رَحْمَة اللَّه تَعَالَى {وَلَا تَجِد أَكْثَرهمْ شَاكِرِينَ} مُؤْمِنِينَ

{ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ} “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım” yani her yönden gelip onları o yola girmekten alıkoyacağım. İbn Abbas şöyle demiştir: Kul ile Allah Teâlâ'nın rahmeti arasına engel olmamak için onların üstlerinden gelmeye güç yetiremez. {وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ} “ve onların çoğunu şükredenler olarak bulamayacaksın.'” yani müminler olarak.

1913. Metin

{قَالَ اُخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا} بِالْهَمْزَةِ مُعَيَّبًا أَوْ مَمْقُوتًا {مَدْحُورًا} مُبْعَدًا عَنْ الرَّحْمَة {لَمَنْ تَبِعَك مِنْهُمْ} مِنْ النَّاس وَاللَّام لِلِابْتِدَاءِ أَوْ مُوَطِّئَة لِلْقَسَمِ وَهُوَ {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ} أَيْ مِنْك بِذُرِّيَّتِك وَمِنْ النَّاس وَفِيهِ تَغْلِيب الْحَاضِر عَلَى الْغَائِب وَفِي الْجُمْلَة مَعْنَى جَزَاء مِنْ الشَّرْطِيَّة أَيْ مَنْ تَبِعَك أُعَذِّبهُ

{قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْءُومًا} “[Allah] buyurdu: 'Çık oradan kınanmış olarak” hemze ile (mez’ûmen), ayıplanmış yahut buğzedilmiş olarak, {مَدْحُورًا} “kovulmuş olarak!” rahmetten uzaklaştırılmış vaziyette. {لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ} “Onlardan her kim sana uyarsa” insanlardan; lâm ibtidâiyedir yahut yemine hazırlık (muvattıe) içindir ki o da şudur: {لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ} “andolsun cehennemi hepinizle dolduracağım!'” yani seninle, senin zürriyetinle ve insanlarla [dolduracağım]. Burada hazır olan gaibe galip kılınmıştır. Cümlede şart edatı olan men (من) edatının ceza (cevap) anlamı vardır; yani sana kim uyarsa ona azap edeceğim.

1915. Metin

{و} قَالَ {يَا آدَم اُسْكُنْ أَنْتَ} تَأْكِيد لِلضَّمِيرِ فِي اُسْكُنْ لِيَعْطِف عَلَيْهِ {وَزَوْجك} حَوَّاء بِالْمَدِّ {الْجَنَّة فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَة} بِالْأَكْلِ مِنْهَا وَهِيَ الْحِنْطَة {فتكونا من الظالمين}

{وَ} [Ve] buyurdu: {يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ} “Ey Âdem! Sen yerleş” uskun fiilindeki zamiri pekiştirmek içindir ki üzerine atıf yapılabilsin, {وَزَوْجُكَ} “ve eşin” med ile Havvâ (حَوَّاءُ) {الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ} “cennete; dilediğiniz yerden yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın” ondan yemek suretiyle; o da buğdaydır, {فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ} “yoksa zalimlerden olursunuz.”

1917. Metin

{فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَان} إبْلِيس {لِيُبْدِيَ} يُظْهِر {لَهُمَا ما ووري} فَوُعِلَ مِنْ الْمُوَارَاة {عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتهمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَة إلَّا} كَرَاهَة {أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ} وَقُرِئَ بِكَسْرِ اللَّام {أَوْ تَكُونَا مِنْ الْخَالِدِينَ} أَيْ وَذَلِكَ لَازِم عَنْ الْأَكْل مِنْهَا كَمَا فِي آيَة أُخْرَى {هَلْ أَدُلّك عَلَى شَجَرَة الْخُلْد وَمُلْك لَا يبلى}

{فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ} “Derken şeytan onlara vesvese verdi” İblis, {لِيُبْدِيَ} “açığa çıkarmak için” göstermek için {لَهُمَا مَا وُورِيَ} “kendilerinden gizlenen şeyleri” müvârât masdarından fûile kalıbındadır, {عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا} “avret yerlerinden; ve dedi ki: 'Rabbiniz sizi bu ağaçtan başka bir sebeple değil, sırf” hoşlanmadığı için {أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ} “iki melek olmayasınız” lâm'ın kesresiyle de (melikeyn) okunmuştur {أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ} “yahut ebedî kalanlardan olmayasınız diye menetti.'” Yani bu durum, başka bir ayette geçtiği üzere o ağaçtan yemenin zorunlu bir neticesidir: {هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلَى} “Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü göstereyim mi?”

1919. Metin

{وَقَاسَمَهُمَا} أَيْ أَقْسَمَ لَهُمَا بِاَللَّهِ {إنِّي لَكُمَا لَمِنْ النَّاصِحِينَ} فِي ذَلِكَ

{وَقَاسَمَهُمَا} “Ve onlara yemin etti:” yani ikisine Allah adına yemin etti: {إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ} “'Gerçekten ben sizin için mutlaka iyilik isteyenlerdenim.'” bu hususta.

1921. Metin

{فَدَلَّاهُمَا} حَطَّهُمَا عَنْ مَنْزِلَتهمَا {بِغُرُور} مِنْهُ {فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَة} أَيْ أَكَلَا مِنْهَا {بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتهمَا} أَيْ ظَهَرَ لِكُلٍّ مِنْهُمَا قُبُله وَقُبُل الْآخَر وَدُبُره وَسُمِّيَ كُلّ مِنْهُمَا سَوْأَة لِأَنَّ انْكِشَافه يَسُوء صَاحِبه {وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ} أَخَذَا يُلْزِقَانِ {عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَق الْجَنَّة} لِيَسْتَتِرَا بِهِ {وَنَادَاهُمَا رَبّهمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَة وَأَقُلْ لَكُمَا إنَّ الشَّيْطَان لَكُمَا عَدُوّ مُبِين} بَيِّن الْعَدَاوَة وَالِاسْتِفْهَام لِلتَّقْرِيرِ

{فَدَلَّاهُمَا} “Böylece ikisini aldattı” kendinden [kaynaklanan] {بِغُرُورٍ} “bir aldatma ile” mertebelerinden düşürdü. {فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ} “Ağacın meyvesini tattıkları an” yani ondan yedikleri vakit, {بَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا} “avret yerleri kendilerine açılıverdi” yani her birine kendi önü, diğerinin önü ve arkası göründü. Avret yerine seve (سَوْأَة) denilmiştir, çünkü onun açığa çıkması sahibini üzer (ye-sû-u). {وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ} “Ve başladılar örtmeye” yapıştırmaya başladılar {عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ} “üzerlerine cennet yapraklarından” onunla örtünmek için. {وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَأَقُلْ لَكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُبِينٌ} “Rableri onlara seslendi: 'Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim ve size: Şüphesiz şeytan sizin için apaçık bir düşmandır, dememiş miydim?'” Düşmanlığı açık olandır. İstifham takrir (onaylatma) içindir.

1923. Metin

{قالا ربنا ظلمنا أنفسنا} بمعصيتنا {وإن لم تغفر لنا وترحمنا لنكوننا من الخاسرين}

{قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا} “[Her ikisi] dediler: 'Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik” isyanımızla {وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ} “eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.'”

1925. Metin

{قَالَ اهْبِطُوا} أَيْ آدَم وَحَوَّاء بِمَا اشْتَمَلْتُمَا عَلَيْهِ مِنْ ذُرِّيَّتكُمَا {بَعْضكُمْ}

{قَالَ اهْبِطُوا} “[Allah] buyurdu: 'İnin” yani Âdem ve Havvâ, içinizde barındırdığınız zürriyetinizle birlikte, {بَعْضُكُمْ} “birbirinize”

1926. Metin

بَعْض الذُّرِّيَّة {لِبَعْضٍ عَدُوّ} مِنْ ظُلْم بَعْضهمْ بَعْضًا {وَلَكُمْ فِي الْأَرْض مُسْتَقَرّ} أَيْ مَكَان اسْتِقْرَار {وَمَتَاع} تَمَتُّع {إلَى حِين} تَنْقَضِي فِيهِ آجَالكُمْ

zürriyetin bazısı {لِبَعْضٍ عَدُوٌّ} “düşman olarak” birbirlerine zulmetmeleri sebebiyle; {وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ} “ve sizin için yeryüzünde bir yerleşme yeri” bir karargâh {وَمَتَاعٌ} “ve bir geçinme vardır” faydalanma [vardır] {إِلَى حِينٍ} “bir süreye kadar.'” ecellerinizin biteceği vakte kadar.

1928. Metin

{قَالَ فِيهَا} أَيْ الْأَرْض {تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ} بِالْبَعْثِ بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُول

{قَالَ فِيهَا} “[Allah] buyurdu: 'Orada” yani yeryüzünde {تَحْيَوْنَ وَفِيهَا تَمُوتُونَ وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ} “yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız.'” diriliş ile; etken ve edilgen (tahrucûn / tuhrecûn) fiil kalıplarıyla okunmuştur.

1930. Metin

{يَا بَنِي آدَم قَدْ أَنَزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا} أَيْ خَلَقْنَاهُ لَكُمْ {يُوَارِي} يَسْتُر {سَوْآتكُمْ وَرِيشًا} وَهُوَ مَا يُتَجَمَّل بِهِ مِنْ الثِّيَاب {وَلِبَاس التَّقْوَى} الْعَمَل الصَّالِح وَالسَّمْت الْحَسَن بِالنَّصْبِ عُطِفَ عَلَى لِبَاسًا وَالرَّفْع مُبْتَدَأ خَبَره جُمْلَة {ذَلِكَ خَيْر ذَلِكَ مِنْ آيَات اللَّه} دَلَائِل قُدْرَته {لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ} فَيُؤْمِنُونَ فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب

{يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا} “Ey Âdemoğulları! Size bir giysi indirdik” yani sizin için yarattık {يُوَارِي} “örtecek” örter {سَوْآتِكُمْ وَرِيشًا} “avret yerlerinizi ve bir süs [giysisi].” o da elbiselerden kendisiyle süslenilen şeydir. {وَلِبَاسُ التَّقْوَى} “Takva elbisesi ise” salih amel ve güzel ahlaktır; nasb ile (ve libâse't-takvâ) 'libâsen' kelimesine matuftur, ref ile (ve libâsu't-takvâ) mübtedadır, haberi ise şu cümledir: {ذَلِكَ خَيْرٌ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ} “bu daha hayırlıdır. İşte bu Allah'ın ayetlerindendir” O'nun kudretinin delillerindendir, {لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ} “umulur ki öğüt alırlar.” böylece iman ederler; bunda muhataptan gaibe iltifat sanatı vardır.

1932. Metin

{يَا بَنِي آدَم لَا يَفْتِنَنكُمْ} يُضِلَّنكُمْ {الشَّيْطَان} أَيْ لَا تَتَّبِعُوهُ فَتُفْتَنُوا {كَمَا أَخَرَجَ أَبَوَيْكُمْ} بِفِتْنَتِهِ {مِنْ الْجَنَّة يَنْزِع} حَال {عَنْهُمَا لِبَاسهمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتهمَا إنَّهُ} أَيْ الشَّيْطَان {يَرَاكُمْ هُوَ وقبيله} جنوده {من حيث لا ترونهم} للطافة أَجْسَادهمْ أَوْ عَدَم أَلْوَانهمْ {إنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِين أولياء} أعوانا وقرناء {للذين لا يؤمنون}

{يَا بَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ} “Ey Âdemoğulları! Sakın sizi aldatmasın” saptırmasın {الشَّيْطَانُ} “şeytan;” yani ona uymayın ki fitneye düşmeyesiniz, {كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ} “tıpkı ana babanızı çıkardığı gibi” fitnesiyle {مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ} “cennetten; soyarak” haldir {عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا إِنَّهُ} “avret yerlerini kendilerine göstermek için onların elbiselerini. Şüphesiz o” yani şeytan {يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ} “ve onun kabilesi sizi görür” orduları [görür], {مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ} “sizin onları göremeyeceğiniz yerden.” bedenlerinin latifliği veya renklerinin bulunmayışı sebebiyle. {إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ} “Şüphesiz biz şeytanları dostlar kıldık” yardımcılar ve yoldaşlar [kıldık] {لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ} “iman etmeyenler için.”

1934. Metin

{وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَة} كَالشِّرْكِ وَطَوَافهمْ بِالْبَيْتِ عُرَاة قَائِلِينَ لَا نَطُوف فِي ثِيَاب عَصَيْنَا اللَّه فِيهَا فَنُهُوا عَنْهَا {قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا} فَاقْتَدَيْنَا بِهِمْ {وَاَللَّه أَمَرَنَا بِهَا} أَيْضًا {قُلْ} لَهُمْ {إنَّ اللَّه لَا يَأْمُر بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّه مَا لَا تَعْلَمُونَ} أَنَّهُ قَالَهُ استفهام إنكار

{وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً} “Bir hayasızlık yaptıkları zaman” şirk koşmak ve 'İçinde Allah'a isyan ettiğimiz elbiselerle tavaf etmeyiz' diyerek Kâbe'yi çıplak tavaf etmek gibi; bundan nehyedildiklerinde {قَالُوا وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءَنَا} “'Babalarımızı bu yolda bulduk” biz de onlara uyduk [derler] {وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا} “Allah da bize bunu emretti' [derler].” ayrıca. Onlara {قُلْ} “de ki:” {إِنَّ اللَّهَ لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ} “'Şüphesiz Allah hayasızlığı emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?'” O'nun bunu söylediğini [iddia ediyorsunuz]? İstifham inkâr içindir.

1936. Metin

{قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ {وَأَقِيمُوا} مَعْطُوف عَلَى مَعْنَى بِالْقِسْطِ أَيْ قَالَ أَقْسِطُوا وَأَقِيمُوا أَوْ قَبْله فَاقْبَلُوا مُقَدَّرًا {وُجُوهكُمْ} لِلَّهِ {عِنْد كُلّ مَسْجِد} أَيْ أَخْلِصُوا لَهُ سُجُودكُمْ {وَادْعُوهُ} اُعْبُدُوهُ {مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّين} مِنْ الشِّرْك {كَمَا بَدَأَكُمْ} خَلَقَكُمْ وَلَمْ تَكُونُوا شَيْئًا {تَعُودُونَ} أَيْ يُعِيدكُمْ أَحْيَاء يَوْم الْقِيَامَة

{قُلْ أَمَرَ رَبِّي بِالْقِسْطِ} “De ki: 'Rabbim adaleti emretti'” adaletle [hükmetmeyi]; {وَأَقِيمُوا} “ve doğrultun” 'bi'l-kıst' manasına matuftur, yani 'Adil olun ve doğrultun' dedi veya öncesinde takdir edilen 'kabul edin' [ifadesi vardır], {وُجُوهكُمْ} “yüzlerinizi” Allah için, {عِنْد كُلّ مَسْجِد} “her mescitte” yani secdenizi O'na halis kılın; {وَادْعُوهُ} “ve O'na dua edin” O'na ibadet edin, {مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّين} “dini O'na halis kılarak” şirkten [arındırarak]. {كَمَا بَدَأَكُمْ} “Sizi ilk yarattığı gibi” hiçbir şey değilken sizi yarattığı [gibi], {تَعُودُونَ} “döneceksiniz.” yani kıyamet günü sizi diriler olarak döndürecektir.

1938. Metin

{فَرِيقًا} مِنْكُمْ {هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمْ الضَّلَالَة إنَّهُمْ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء مِنْ دُون اللَّه} أي غيره {ويحسبون أنهم مهتدون

{فَرِيقًا} “Bir grubu” sizden {هَدَى وَفَرِيقًا حَقَّ عَلَيْهِمْ الضَّلَالَة إنَّهُمْ اتَّخَذُوا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاء مِنْ دُون اللَّه} “doğru yola iletti, bir grubun üzerine de sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edindiler” yani O'ndan başkasını {ويحسبون أنهم مهتدون

1940. Metin

{يَا بَنِي آدَم خُذُوا زِينَتكُمْ} مَا يَسْتُر عَوْرَتكُمْ {عِنْد كُلّ مَسْجِد} عِنْد الصَّلَاة وَالطَّوَاف {وكلوا واشربوا} ما شئتم {ولا تسرفوا إنه لا يحب المسرفين}

{يَا بَنِي آدَم خُذُوا زِينَتكُمْ} “Ey Âdemoğulları! Ziynetinizi takının” avret yerlerinizi örten şeyi [giyin], {عِنْد كُلّ مَسْجِد} “her mescidin yanında” namaz ve tavaf esnasında; {وكلوا واشربوا} “yiyin için” dilediğinizi {ولا تسرفوا إنه لا يحب المسرفين} “fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”

1942. Metin

{قُلْ} إنْكَارًا عَلَيْهِمْ {مَنْ حَرَّمَ زِينَة اللَّه الَّتِي أَخَرَجَ لِعِبَادِهِ} مِنْ اللِّبَاس {وَالطَّيِّبَات} الْمُسْتَلَذَّات {مِنْ الرِّزْق قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} بِالِاسْتِحْقَاقِ وَإِنْ شَارَكَهُمْ فِيهَا غَيْرهمْ {خَالِصَة} خَاصَّة بِهِمْ بِالرَّفْعِ وَالنَّصْب حَال {يَوْم الْقِيَامَة كَذَلِكَ نُفَصِّل الْآيَات} نُبَيِّنهَا مِثْل ذَلِكَ التَّفْصِيل {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} يَتَدَبَّرُونَ فَإِنَّهُمْ الْمُنْتَفِعُونَ بِهَا

Onları kınamak üzere {قُلْ} “de ki:” {مَنْ حَرَّمَ زِينَة اللَّه الَّتِي أَخَرَجَ لِعِبَادِهِ} “'Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti” elbiseyi {وَالطَّيِّبَات} “ve temiz olan şeyleri” lezzetli olanları {مِنْ الرِّزْق} “rızıktan kim haram kıldı?'” {قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} “De ki: 'O, dünya hayatında iman edenler içindir'” hak olarak; başkaları onlara ortak olsa bile, {خَالِصَة} “ve sadece onlara aittir” kendilerine mahsustur; ref (hâlisa) ve nasb (hâlisen) ile haldir, {يَوْم الْقِيَامَة كَذَلِكَ نُفَصِّل الْآيَات} “kıyamet gününde. İşte ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklarız” böyle bir açıklama ile beyan ederiz {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir topluluk için.'” düşünüp ibret alan; çünkü onlardan yararlananlar onlardır.

1944. Metin

{قُلْ إنَّمَا حَرَّمَ رَبِّي الْفَوَاحِش} الْكَبَائِر كَالزِّنَا {مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ} أَيْ جَهْرهَا وَسِرّهَا {وَالْإِثْم} الْمَعْصِيَة {وَالْبَغْي} عَلَى النَّاس {بِغَيْرِ الْحَقّ} وَهُوَ الظُّلْم {وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاَللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّل بِهِ} بِإِشْرَاكِهِ {سُلْطَانًا} حُجَّة {وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّه مَا لَا تَعْلَمُونَ} مِنْ تَحْرِيم مَا لَمْ يُحَرِّم وَغَيْره

{قُلْ إنَّمَا حَرَّمَ رَبِّي الْفَوَاحِش} “De ki: 'Rabbim ancak çirkin hayasızlıkları haram kıldı'” zina gibi büyük günahları, {مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ} “onların açığını da gizlisini de” yani aleni olanını da gizli olanını da, {وَالْإِثْم} “günahı” isyanı {وَالْبَغْي} “ve taşkınlığı” insanlara saldırmayı {بِغَيْرِ الْحَقّ} “haksız yere” o da zulümdür {وَأَنْ تُشْرِكُوا بِاَللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّل بِهِ} “ve hakkında hiçbir şey indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı” ortak koşulmasına dair {سُلْطَانًا} “bir delil” hüccet [indirmediği şeyi], {وَأَنْ تَقُولُوا عَلَى اللَّه مَا لَا تَعْلَمُونَ} “ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi.'” haram kılmadığı şeyleri haram kılmak gibi şeyleri.

1946. Metin

{وَلِكُلِّ أُمَّة أَجَل} مُدَّة {فَإِذَا جَاءَ أَجَلهمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ} عَنْهُ {سَاعَة وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} عَلَيْهِ

{وَلِكُلِّ أُمَّة أَجَل} “Her ümmet için belirlenmiş bir ecel” bir süre [vardır]. {فَإِذَا جَاءَ أَجَلهمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ} “Ecelleri geldiği zaman gecikmezler” ondan geri kalamazlar {سَاعَة وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} “bir an bile, öne de geçemezler.”

1948. Metin

{يَا بَنِي آدَم إمَّا} فِيهِ إدْغَام نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي مَا الْمَزِيدَة {يَأْتِيَنكُمْ رُسُل مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنْ اتَّقَى} الشِّرْك {وَأَصْلَحَ} عَمَله {فَلَا خَوْف عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} فِي الْآخِرَة

{يَا بَنِي آدَم إمَّا} “Ey Âdemoğulları! Şayet” burada şart edatı olan 'in'in nûn'u zaid olan 'mâ'ya idgam edilmiştir, {يَأْتِيَنكُمْ رُسُل مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنْ اتَّقَى} “size içinizden ayetlerimi anlatan elçiler gelir de kim sakınırsa” şirkten {وَأَصْلَحَ} “ve düzeltirse” amelini, {فَلَا خَوْف عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} “onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de” ahirette.

1950. Metin

{وَاَلَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا} تَكَبَّرُوا {عَنْهَا} فَلَمْ يؤمنوا بها {أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون

{وَاَلَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا} “Ayetlerimizi yalanlayıp büyüklük taslayanlar ise” kibirlenenler {عَنْهَا} “onlara karşı” onlara inanmayarak, {أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون

1952. Metin

{فَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كَذِبًا} بِنِسْبَةِ الشَّرِيك وَالْوَلَد إلَيْهِ {أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} الْقُرْآن {أُولَئِكَ يَنَالهُمْ} يُصِيبهُمْ {نَصِيبهمْ} حَظّهمْ {مِنْ الْكِتَاب} مِمَّا كُتِبَ لَهُمْ فِي اللَّوْح الْمَحْفُوظ مِنْ الرِّزْق وَالْأَجَل وَغَيْر ذَلِكَ {حَتَّى إذَا جَاءَتْهُمْ رُسُلنَا} أَيْ الْمَلَائِكَة {يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُوا} لَهُمْ تَبْكِيتًا {أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ} تَعْبُدُونَ {مِنْ دُون اللَّه قَالُوا ضَلُّوا} غَابُوا {عَنَّا} فَلَمْ نَرَهُمْ {وَشَهِدُوا عَلَى أَنْفُسهمْ} عند الموت {أنهم كانوا كافرين}

{فَمَنْ} “Kimdir” yani hiç kimse [olamaz] {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كَذِبًا} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim?” O'na ortak ve çocuk isnat ederek {أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} “yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan” Kur'an'ı? {أُولَئِكَ يَنَالهُمْ} “İşte onlara erişecektir” ulaşacaktır {نَصِيبهمْ} “payları” nasipleri {مِنْ الْكِتَاب} “Kitap'tan” Levh-i Mahfuz'da kendileri için yazılmış olan rızık, ecel ve diğer şeylerden. {حَتَّى إذَا جَاءَتْهُمْ رُسُلنَا} “Nihayet elçilerimiz onlara geldiğinde” yani melekler {يَتَوَفَّوْنَهُمْ قَالُوا} “canlarını alırken dediler ki” onları azarlamak için: {أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ} “'Nerede dua edip durduklarınız” ibadet ettikleriniz {مِنْ دُون اللَّه قَالُوا ضَلُّوا} “Allah'ı bırakıp da?' Dediler ki: 'Kayboldular” görünmez oldular {عَنَّا} “bizden.'” onları göremedik {وَشَهِدُوا عَلَى أَنْفُسهمْ} “ve kendi aleyhlerine şahitlik ettiler” ölüm anında {أنهم كانوا كافرين} “kâfir olduklarına dair.”

1954. Metin

{قَالَ} تَعَالَى لَهُمْ يَوْم الْقِيَامَة {اُدْخُلُوا فِي} جُمْلَة {أُمَم قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلكُمْ مِنْ الْجِنّ وَالْإِنْس فِي النَّار} مُتَعَلِّق بِادْخُلُوا {كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّة} النَّار {لَعَنَتْ أُخْتهَا} الَّتِي قَبْلهَا لِضَلَالِهَا بِهَا {حَتَّى إذَا ادَّارَكُوا} تَلَاحَقُوا {فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ} وَهُمْ الْأَتْبَاع {لِأُولَاهُمْ} أَيْ لِأَجِلَّائِهِمْ وَهُمْ الْمَتْبُوعُونَ {رَبّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عذابا ضعفا} مضاعفا {من النار قَالَ} تَعَالَى {لِكُلٍّ} مِنْكُمْ وَمِنْهُمْ {ضِعْف} عَذَاب مضاعف {وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء مَا لِكُلِّ فريق

Allah Teâlâ kıyamet gününde onlara {قَالَ} “buyurdu ki:” {اُدْخُلُوا فِي} “Girin içine” topluluğuna {أُمَم قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلكُمْ مِنْ الْجِنّ وَالْإِنْس فِي النَّار} “sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetlerinin, ateşe!” 'idhulû'ya müteallıktır. {كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّة} “Her ümmet girdikçe” ateşe, {لَعَنَتْ أُخْتهَا} “kendi yoldaşına lanet etti” kendisinden önce gelene, onun yüzünden saptığı için. {حَتَّى إذَا ادَّارَكُوا} “Nihayet toplandıklarında” birbirlerine yetiştiklerinde {فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ} “hepsi orada, sonrakileri dedi ki” onlar uyanlardır {لِأُولَاهُمْ} “öncekiler hakkında” yani ileri gelenleri olan uyulanlar hakkında: {رَبّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عذابا ضعفا} “'Rabbimiz! İşte bunlar bizi saptırdı; onlara kat kat bir azap ver” katmerli [azap] {من النار قَالَ} “ateşten!' [Allah] buyurdu ki:” {لِكُلٍّ} “Herkes için” sizden ve onlardan her biriniz için {ضِعْف} “kat kat vardır” katmerli azap vardır, {وَلَكِنْ لَا يَعْلَمُونَ} “fakat bilmiyorsunuz.'” yâ ve tâ ile (yâle'mûn/tâle'mûn), her bir grubun neye uğradığını.

1956. Metin

{وَقَالَتْ أُولَاهُمْ لِأُخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْل} لِأَنَّكُمْ لَمْ تَكْفُرُوا بِسَبَبِنَا فَنَحْنُ وأنتم سواء قال تعالى لهم {فذوقوا العذاب بما كنتم تكسبون}

{وَقَالَتْ أُولَاهُمْ لِأُخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْل} “Öncekileri de sonrakilerine dedi ki: 'Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktur'” çünkü siz bizim yüzümüzden kâfir olmadınız, biz ve siz eşitiz. Allah Teâlâ onlara şöyle buyurdu: {فذوقوا العذاب بما كنتم تكسبون} “'Artık kazanmakta olduklarınıza karşılık azabı tadın!'”

1958. Metin

{إنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا} تَكَبَّرُوا {عَنْهَا} فَلَمْ يُؤْمِنُوا بِهَا {لَا تُفَتَّح لَهُمْ أَبْوَاب السَّمَاء} إذَا عُرِجَ بِأَرْوَاحِهِمْ إلَيْهَا بَعْد الْمَوْت فَيُهْبَط بِهَا إلَى سِجِّين بِخِلَافِ الْمُؤْمِن فَتُفَتَّح لَهُ وَيُصْعَد بِرُوحِهِ إلَى السَّمَاء السَّابِعَة كَمَا وَرَدَ فِي حَدِيث {وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّة حَتَّى يَلِج} يَدْخُل {الْجَمَل فِي سَمِّ الْخِيَاط} ثُقْب الْإِبْرَة وَهُوَ غَيْر مُمْكِن فَكَذَا دُخُولهمْ {وَكَذَلِكَ} الجزاء {نجزي المجرمين} بالكفر

{إنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا} “Şüphesiz ayetlerimizi yalanlayanlar ve kibirlenenler” büyüklük taslayanlar {عَنْهَا} “onlara karşı” böylece onlara iman etmeyenler; {لَا تُفَتَّح لَهُمْ أَبْوَاب السَّمَاء} “onlara göğün kapıları açılmaz” ölümden sonra ruhları semaya çıkarıldığında, böylece ruhları Siccîn'e indirilir; müminin aksine, zira onun için açılır ve ruhu yedinci semaya çıkarılır, hadiste geçtiği gibi; {وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّة حَتَّى يَلِج} “ve onlar cennete giremezler, geçinceye kadar” girinceye kadar {الْجَمَل فِي سَمِّ الْخِيَاط} “deve iğne deliğinden.” iğnenin deliğinden; bu ise imkânsızdır, dolayısıyla onların girişi de [imkânsızdır]. {وَكَذَلِكَ} “İşte böylece” bu ceza gibi {نجزي المجرمين} “cezalandırırız suçluları” küfür sebebiyle.

1960. Metin

{لَهُمْ مِنْ جَهَنَّم مِهَاد} فِرَاش {وَمِنْ فَوْقهمْ غَوَاشٍ} أَغْطِيَة مِنْ النَّار جَمْع غَاشِيَة وَتَنْوِينه عوض من الياء المحذوفة {وكذلك نجزي الظالمين

{لَهُمْ مِنْ جَهَنَّم مِهَاد} “Onlar için cehennemden bir döşek” yatak {وَمِنْ فَوْقهمْ غَوَاشٍ} “ve üstlerinde örtüler vardır” ateşten örtüler; 'gâşiye'nin çoğuludur, tenvini ise hazfedilen yâ'nın karşılığıdır; {وكذلك نجزي الظالمين

1962. Metin

{والذين آمنوا وعملوا الصالحات} مبتدأ وقوله {لَا نُكَلِّف نَفْسًا إلَّا وُسْعهَا} طَاقَتهَا مِنْ الْعَمَل اعْتِرَاض بَيْنه وَبَيْن خَبَره وَهُوَ {أُولَئِكَ أصحاب الجنة هم فيها خالدون}

{والذين آمنوا وعملوا الصالحات} “İman edip salih ameller işleyenler ise” mübtedadır, O'nun şu buyruğu ise: {لَا نُكَلِّف نَفْسًا إلَّا وُسْعهَا} “-ki biz hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz-” amelden gücünün yettiğini; mübteda ile haberi arasında itiraziyyedir (ara cümledir), haberi ise şudur: {أُولَئِكَ أصحاب الجنة هم فيها خالدون} “işte onlar cennet ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.”

1964. Metin

{ونزعنا ما في صدورهم من غل} حقد كَانَ بَيْنهمْ فِي الدُّنْيَا {تَجْرِي مِنْ تَحْتهمْ} تَحْت قُصُورهمْ {الْأَنْهَار وَقَالُوا} عِنْد الِاسْتِقْرَار فِي مَنَازِلهمْ {الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا} الْعَمَل الَّذِي هَذَا جَزَاؤُهُ {وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللَّه} حَذَفَ جَوَاب لَوْلَا لِدَلَالَةِ مَا قَبْله عَلَيْهِ {لَقَدْ جَاءَتْ رُسُل رَبّنَا بِالْحَقِّ وَنُودُوا أَنْ} مُخَفَّفَة أَيْ أَنَّهُ أَوْ مفسرة في المواضع الخمسة {تلكم الجنة أورثتموها بما كنتم تعملون}

{ونزعنا ما في صدورهم من غل} “Göğüslerindeki kini söküp attık” dünyada aralarında bulunan kini, {تَجْرِي مِنْ تَحْتهمْ} “altlarından akmaktadır” köşklerinin altından {الْأَنْهَار وَقَالُوا} “ırmaklar. Ve derler ki” konaklarına yerleştikleri zaman: {الْحَمْد لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا} “'Bizi buna hidayet eden Allah'a hamdolsun'” mükâfatı bu olan amele [bizi eriştiren]; {وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللَّه} “'Allah bizi hidayete erdirmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık'” önceki cümlenin ona delalet etmesinden dolayı 'levlâ'nın cevabı hazfedilmiştir; {لَقَدْ جَاءَتْ رُسُل رَبّنَا بِالْحَقِّ وَنُودُوا أَنْ} “'Rabbimizin elçileri hakkı getirmişlerdir.' Ve onlara şöyle seslenilir:” 'en' muhaffefedir, yani 'şüphesiz o' veya beş yerde geçtiği üzere tefsiriyedir; {تلكم الجنة أورثتموها بما كنتم تعملون} “'İşte yapmakta olduklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet budur!'”

1966. Metin

{وَنَادَى أَصْحَاب الْجَنَّة أَصْحَاب النَّار} تَقْرِيرًا أَوْ تَبْكِيتًا {أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبّنَا} من الثواب {حقا فهل وجدتم ما وعد} كم {رَبّكُمْ} مِنْ الْعَذَاب {حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّن} نَادَى مُنَادٍ {بَيْنهمْ} بَيْن الْفَرِيقَيْنِ أَسْمَعهُمْ {أن لعنة الله على الظالمين}

{وَنَادَى أَصْحَاب الْجَنَّة أَصْحَاب النَّار} “Cennet ehli cehennem ehline seslendi” onaylatmak veya kınamak için: {أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبّنَا} “'Rabbimizin bize vadettiğini bulduk'” sevaptan, {حقا فهل وجدتم ما وعد} “gerçek olarak. Siz de vadettiğini buldunuz mu” size [vadettiğini] {رَبّكُمْ} “Rabbinizin” azaptan {حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّن} “gerçek olarak?' 'Evet' dediler. Bunun üzerine bir çağırıcı duyurdu” bir münadi seslendi {بَيْنهمْ} “aralarında” iki topluluk arasında, onlara duyurarak: {أن لعنة الله على الظالمين} “'Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!'”

1968. Metin

{الَّذِينَ يَصُدُّونَ} النَّاس {عَنْ سَبِيل اللَّه} دِينه {ويبغونها} أي يطلبون السبيل {عوجا} معوجة {وهم بالآخرة كافرون}

{الَّذِينَ يَصُدُّونَ} “Onlar ki alıkoyarlar” insanları {عَنْ سَبِيل اللَّه} “Allah'ın yolundan” dininden {ويبغونها} “ve onu ararlar” yani o yolu isterler {عوجا} “eğri büğrü olarak” çarpıtılmış; {وهم بالآخرة كافرون} “onlar ahireti de inkâr edenlerdir.”

1970. Metin

{وَبَيْنهمَا} أَيْ أَصْحَاب الْجَنَّة وَالنَّار {حِجَاب} حَاجِز قِيلَ هُوَ سُور الْأَعْرَاف {وَعَلَى الْأَعْرَاف} وَهُوَ سُور الْجَنَّة {رِجَال} اسْتَوَتْ حَسَنَاتهمْ وَسَيِّئَاتهمْ كَمَا فِي الْحَدِيث {يُعْرَفُونَ كُلًّا} مِنْ أَهْل الْجَنَّة وَالنَّار {بِسِيمَاهُمْ} بِعَلَامَتِهِمْ وَهِيَ بَيَاض الْوُجُوه لِلْمُؤْمِنِينَ وَسَوَادهَا لِلْكَافِرِينَ لِرُؤْيَتِهِمْ لَهُمْ إذْ مَوْضِعهمْ عَالٍ {ونادوا أصحاب الجنة أن سلام عليكم} قال تعالى {لَمْ يَدْخُلُوهَا} أَيْ أَصْحَاب الْأَعْرَاف الْجَنَّة {وَهُمْ يَطْمَعُونَ} فِي دُخُولهَا قَالَ الْحَسَن لَمْ يُطْمِعهُمْ إلَّا لِكَرَامَةٍ يُرِيدهَا بِهِمْ وَرَوَى الْحَاكِم عَنْ حُذَيْفَة قَالَ بَيْنَمَا هُمْ كَذَلِكَ إذْ طَلَعَ عَلَيْهِمْ رَبّك فَقَالَ قُومُوا اُدْخُلُوا الْجَنَّة فَقَدْ غفرت لكم

{وَبَيْنهمَا} “İkisi arasında” yani cennet ve cehennem ehli arasında {حِجَاب} “bir perde” bir engel [vardır]; onun A'râf suru olduğu söylenmiştir. {وَعَلَى الْأَعْرَاف} “A'râf üzerinde de” o da cennetin surudur {رِجَال} “adamlar vardır” hadiste geçtiği üzere sevapları ile günahları eşit olan kimselerdir; {يُعْرَفُونَ كُلًّا} “hepsini tanırlar” hem cennet hem de cehennem ehlini {بِسِيمَاهُمْ} “simalarından” alametlerinden; o da müminler için yüzlerin beyazlığı, kâfirler için ise yüzlerin siyahlığıdır, çünkü yerleri yüksek olduğundan onları görürler. {ونادوا أصحاب الجنة أن سلام عليكم} “Ve cennet ehline: 'Selam sizlere!' diye seslendiler.” Allah Teâlâ buyurdu: {لَمْ يَدْخُلُوهَا} “Oraya girmemişlerdir” yani A'râf ehli cennete girmemişlerdir, {وَهُمْ يَطْمَعُونَ} “ama arzu etmektedirler” oraya girmeyi. Hasan [-ı Basrî] dedi ki: 'Onlara bu arzuyu, ancak haklarında bir ikram murat ettiği için vermiştir.' Hâkim'in Huzeyfe'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Onlar bu haldeyken Rabbin onlara tecelli eder ve: Kalkın, cennete girin, muhakkak sizi bağışladım, buyurur.'

1972. Metin

{وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارهمْ} أَيْ أَصْحَاب الْأَعْرَاف {تِلْقَاء} جِهَة {أَصْحَاب النَّار قَالُوا رَبّنَا لَا تَجْعَلنَا} في النار {مع القوم الظالمين}

{وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارهمْ} “Gözleri çevrildiği zaman” yani A'râf ehlinin [gözleri] {تِلْقَاء} “tarafına” yönüne {أَصْحَاب النَّار قَالُوا رَبّنَا لَا تَجْعَلنَا} “cehennem ehlinin, dediler ki: 'Rabbimiz! Bizi kılma” ateşte {مع القوم الظالمين} “zalimler topluluğu ile beraber!'”

1974. Metin

{وَنَادَى أَصْحَاب الْأَعْرَاف رِجَالًا} مِنْ أَصْحَاب النَّار {يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ قَالُوا مَا أَغْنَى عَنْكُمْ} مِنْ النَّار {جَمْعكُمْ} الْمَال أَوْ كَثْرَتكُمْ {وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ} أَيْ وَاسْتِكْبَاركُمْ عَنْ الْإِيمَان وَيَقُولُونَ لَهُمْ مُشِيرِينَ إلَى ضُعَفَاء الْمُسْلِمِينَ

{وَنَادَى أَصْحَاب الْأَعْرَاف رِجَالًا} “A'râf ehli adamlara seslendi” cehennem ehlinden [bazı adamlara] {يَعْرِفُونَهُمْ بِسِيمَاهُمْ قَالُوا مَا أَغْنَى عَنْكُمْ} “simalarından tanıdıkları, dediler ki: 'Fayda vermedi size” ateşten [kurtarmaya] {جَمْعكُمْ} “topladığınız şeyler” mal yahut çokluğunuz {وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ} “ve kibirlenmeniz de!'” yani imana karşı büyüklük taslamanız. Zayıf Müslümanlara işaret ederek onlara şöyle derler:

1976. Metin

{أَهَؤُلَاءِ الَّذِينَ أَقَسَمْتُمْ لَا يَنَالهُمْ اللَّه بِرَحْمَةٍ} قَدْ قِيلَ لَهُمْ {اُدْخُلُوا الْجَنَّة لَا خَوْف عَلَيْكُمْ وَلَا أَنْتُمْ تَحْزَنُونَ} وَقُرِئَ أُدْخِلُوا بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ وَدَخَلُوا فَجُمْلَة النَّفْي حَال أَيْ مَقُولًا لهم ذلك

{أَهَؤُلَاءِ الَّذِينَ أَقَسَمْتُمْ لَا يَنَالهُمْ اللَّه بِرَحْمَةٍ} “'Allah'ın kendilerine hiçbir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?'” Onlara şöyle denilmiştir: {اُدْخُلُوا الْجَنَّة لَا خَوْف عَلَيْكُمْ وَلَا أَنْتُمْ تَحْزَنُونَ} “'Girin cennete, size hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.'” Mechul olarak 'udhılû' ve 'dehalû' şeklinde de okunmuştur; bu durumda nefy cümlesi haldir, yani 'onlara böyle denilerek'.

1978. Metin

{وَنَادَى أَصْحَاب النَّار أَصْحَاب الْجَنَّة أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنْ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمْ اللَّه} مِنْ الطَّعَام {قَالُوا إنَّ اللَّه حَرَّمَهُمَا} مَنَعَهُمَا {على الكافرين}

{وَنَادَى أَصْحَاب النَّار أَصْحَاب الْجَنَّة أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنْ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمْ اللَّه} “Cehennem ehli, cennet ehline seslendi: 'Bize biraz sudan yahut Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden dökün!'” yiyecekten. {قَالُوا إنَّ اللَّه حَرَّمَهُمَا} “Dediler ki: 'Şüphesiz Allah o ikisini haram kılmıştır'” yasaklamıştır {على الكافرين} “kâfirlere.'”

1980. Metin

{الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينهمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمْ الْحَيَاة الدُّنْيَا فَالْيَوْم نَنْسَاهُمْ} نَتْرُكهُمْ فِي النَّار {كَمَا نَسُوا لِقَاء يَوْمهمْ هَذَا} بِتَرْكِهِمْ الْعَمَل لَهُ {وَمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ} أَيْ وَكَمَا جَحَدُوا

{الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينهمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمْ الْحَيَاة الدُّنْيَا فَالْيَوْم نَنْسَاهُمْ} “Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler ve onları dünya hayatı aldattı; bugün biz de onları unuturuz” onları ateşte bırakırız {كَمَا نَسُوا لِقَاء يَوْمهمْ هَذَا} “tıpkı onların bu günlerine kavuşmayı unuttukları” onun için amel etmeyi terk ettikleri {وَمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ} “ve ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi.” yani inkâr ettikleri gibi.

1982. Metin

{وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ} أَيْ أَهْل مَكَّة {بِكِتَابٍ} قُرْآن {فَصَّلْنَاهُ} بَيَّنَّاهُ بِالْأَخْبَارِ وَالْوَعْد وَالْوَعِيد {عَلَى عِلْم} حَال أَيْ عَالِمِينَ بِمَا فَصَّلَ فِيهِ {هُدًى} حَال مِنْ الْهَاء {وَرَحْمَة لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} بِهِ

{وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ} “Andolsun biz onlara getirdik” yani Mekke ehline {بِكِتَابٍ} “bir kitap” Kur'an, {فَصَّلْنَاهُ} “onu ayrıntılı olarak açıkladık” haberler, vaad ve vaîd ile beyan ettik {عَلَى عِلْم} “bir ilim üzere” haldir, yani içinde tafsil edilen şeyleri bilerek; {هُدًى} “bir hidayet” [kitaptaki] zamirden haldir {وَرَحْمَة لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “ve iman eden bir topluluk için bir rahmet olarak” ona [iman eden].

1984. Metin

{هَلْ يَنْظُرُونَ} مَا يَنْتَظِرُونَ {إلَّا تَأْوِيله} عَاقِبَة مَا فِيهِ {يَوْم يَأْتِي تَأْوِيله} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة {يَقُول الَّذِينَ نَسَوْهُ مِنْ قَبْل} تَرَكُوا الْإِيمَان بِهِ {قَدْ جَاءَتْ رُسُل رَبّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاء فَيَشْفَعُوا لَنَا أَوْ} هَلْ {نُرَدّ} إلَى الدُّنْيَا {فَنَعْمَل غَيْر الَّذِي كُنَّا نَعْمَل} نُوَحِّد اللَّه وَنَتْرُك الشِّرْك فَيُقَال لهم لا قال تعالى {قَدْ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ} إذْ صَارُوا إلَى الْهَلَاك {وَضَلَّ} ذَهَبَ {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} مِنْ دعوى الشريك

{هَلْ يَنْظُرُونَ} “Bekliyorlar mı?” başka ne bekliyorlar {إلَّا تَأْوِيله} “ancak onun tevilini” içindeki şeylerin akıbetini. {يَوْم يَأْتِي تَأْوِيله} “Onun tevilinin geldiği gün” o da kıyamet günüdür, {يَقُول الَّذِينَ نَسَوْهُ مِنْ قَبْل} “daha önce onu unutanlar derler ki” ona imanı terk edenler: {قَدْ جَاءَتْ رُسُل رَبّنَا بِالْحَقِّ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاء فَيَشْفَعُوا لَنَا أَوْ} “'Doğrusu Rabbimizin elçileri hakkı getirmişler. Artık bizim için şefaatçiler var mı ki bize şefaat etsinler, yahut” acaba {نُرَدّ} “döndürülür müyüz” dünyaya {فَنَعْمَل غَيْر الَّذِي كُنَّا نَعْمَل} “de yapmış olduğumuzdan başkasını yapar mıyız?'” Allah'ı birler ve şirki terk ederiz. Onlara 'hayır' denilir. Allah Teâlâ buyurdu: {قَدْ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ} “Muhakkak kendilerini hüsrana uğratmışlardır” çünkü helake sürüklenmişlerdir {وَضَلَّ} “ve kaybolup gitmiştir” yok olmuştur {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “uydurmakta oldukları şeyler kendilerinden.” ortaklık iddiasından.

1986. Metin

{إنَّ رَبّكُمْ اللَّه الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} مِنْ أَيَّام الدُّنْيَا أَيْ فِي قَدْرهَا لِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ ثَمَّ شَمْس وَلَوْ شَاءَ خَلَقَهُنَّ فِي لَمْحَة وَالْعُدُول عَنْهُ لِتَعْلِيمِ خَلْقه التَّثَبُّت {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} هُوَ فِي اللُّغَة سَرِير الْمُلْك اسْتِوَاء يَلِيق بِهِ {يُغْشِي اللَّيْل النَّهَار} مُخَفَّفًا وَمُشَدَّدًا أَيْ يُغَطِّي كُلًّا مِنْهُمَا بِالْآخَرِ {يَطْلُبهُ} يَطْلُب كُلّ مِنْهُمَا بِالْآخَرِ طَلَبًا {حَثِيثًا} سَرِيعًا {وَالشَّمْس وَالْقَمَر وَالنُّجُوم} بِالنَّصْبِ عَطْفًا عَلَى السَّمَاوَات وَالرَّفْع مُبْتَدَأ خَبَره {مُسَخَّرَات} مُذَلَّلَات {بِأَمْرِهِ} بِقُدْرَتِهِ {أَلَا لَهُ الْخَلْق} جَمِيعًا {وَالْأَمْر} كُلّه {تَبَارَكَ} تَعَاظَمَ {اللَّه رَبّ} مالك {العالمين}

{إنَّ رَبّكُمْ اللَّه الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır” dünya günlerinden, yani onların takdirince; çünkü o sırada güneş yoktu. Dileseydi onları bir göz açıp kapayıncaya kadar yaratırdı, bundan [altı güne] dönülmesi yaratıklarına teenniyi (sabır ve tedbiri) öğretmek içindir {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} “sonra Arş'a istiva etti” Arş lügatte hükümranlık tahtıdır; O'na layık bir istiva ile {يُغْشِي اللَّيْل النَّهَار} “geceyi gündüze bürür” şeddesiz [yuğşî] ve şeddeli [yuğaşşî] olarak, yani ikisinin her birini diğeriyle örter {يَطْلُبهُ} “onu kovalar” her biri diğerini talep eder {حَثِيثًا} “süratle.” peşi sıra, hızlıca {وَالشَّمْس وَالْقَمَر وَالنُّجُوم} “Güneşi, ayı ve yıldızları da” [kelimeler] mansub olarak göklere atıftır; merfu okunuşta ise mübtedadır, haberi de {مُسَخَّرَات} “boyun eğdirilmişlerdir” ram kılınmışlardır {بِأَمْرِهِ} “O'nun emriyle.” kudretiyle. {أَلَا لَهُ الْخَلْق} “Dikkat edin, yaratmak da O'na aittir” tamamı {وَالْأَمْر} “emir de” hepsi. {تَبَارَكَ} “Ne yücedir” azamet sahibi oldu {اللَّه رَبّ} “Rab olan Allah” mâliki olan {العالمين} “âlemlerin!”

1988. Metin

{اُدْعُوا رَبّكُمْ تَضَرُّعًا} حَال تَذَلُّلًا {وَخُفْيَة} سِرًّا {إنَّهُ لَا يُحِبّ الْمُعْتَدِينَ} فِي الدُّعَاء بِالتَّشَدُّقِ ورفع الصوت

{اُدْعُوا رَبّكُمْ تَضَرُّعًا} “Rabbinize yalvara yakara” haldir, tezellülle (alçakgönüllülükle) {وَخُفْيَة} “ve gizlice dua edin.” gizli olarak. {إنَّهُ لَا يُحِبّ الْمُعْتَدِينَ} “Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez” duada lafı dolandırıp gösteriş yaparak ve sesi aşırı yükselterek.

1990. Metin

{وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْض} بِالشِّرْكِ وَالْمَعَاصِي {بَعْد إصْلَاحهَا} بِبَعْثِ الرُّسُل {وَادْعُوهُ خَوْفًا} مِنْ عِقَابه {وَطَمَعًا} فِي رَحْمَته {إنَّ رَحْمَة اللَّه قَرِيب مِنْ الْمُحْسِنِينَ} الْمُطِيعِينَ وَتَذْكِير قَرِيب الْمُخْبَر بِهِ عن رحمته لِإِضَافَتِهَا إلَى اللَّه

{وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْض} “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” şirk ve günahlarla {بَعْد إصْلَاحهَا} “ıslah edilmesinden sonra.” peygamberlerin gönderilmesiyle. {وَادْعُوهُ خَوْفًا} “Ve O'na korkarak” azabından {وَطَمَعًا} “ve umarak dua edin.” rahmetini. {إنَّ رَحْمَة اللَّه قَرِيب مِنْ الْمُحْسِنِينَ} “Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.” itaatkâr olanlara. Rahmet kelimesine haber olan 'karîb'in müzekker getirilmesi, Allah'a izafe edilmesindendir.

1992. Metin

{وَهُوَ الَّذِي يُرْسِل الرِّيَاح بُشْرًا بَيْن يَدَيْ رَحْمَته} أَيْ مُتَفَرِّقَة قُدَّام الْمَطَر وَفِي قِرَاءَة بِسُكُونِ الشِّين تَخْفِيفًا وَفِي أُخْرَى بِسُكُونِهَا وَفَتْح النُّون مَصْدَرًا وَفِي أُخْرَى بِسُكُونِهَا وَضَمّ الْمُوَحَّدَة بَدَل النُّون أَيْ مُبَشِّرًا وَمُفْرَد الْأُولَى نُشُور كَرَسُولٍ وَالْأَخِيرَة بَشِير {حَتَّى إذَا أَقَلَّتْ} حَمَلَتْ الرِّيَاح {سَحَابًا ثِقَالًا} بِالْمَطَرِ {سُقْنَاهُ} أَيْ السَّحَاب وَفِيهِ الْتِفَات عَنْ الْغَيْبَة {لِبَلَدٍ مَيِّت} لَا نَبَات بِهِ أَيْ لِإِحْيَائِهَا {فَأَنْزَلْنَا بِهِ} بِالْبَلَدِ {الْمَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ} بِالْمَاءِ {مِنْ كُلّ الثَّمَرَات كَذَلِكَ} الْإِخْرَاج {نُخْرِج الْمَوْتَى} مِنْ قُبُورهمْ بِالْإِحْيَاءِ {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} فَتُؤْمِنُونَ

{وَهُوَ الَّذِي يُرْسِل الرِّيَاح بُشْرًا بَيْن يَدَيْ رَحْمَته} “O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir” yani yağmurun önünde dağıtarak; bir kıraatte şîn harfinin sükûnuyla hafifletilerek [büşren], bir diğerinde şîn'in sükûnu ve nûn'un fethasıyla masdar olarak [neşran], diğer bir kıraatte ise nûn yerine bâ harfinin ötresi ve şîn'in sükûnuyla [büşren] yani müjdeci anlamında okunmuştur; birincisinin tekili 'resûl' vezninde 'neşûr', sonuncusununki ise 'beşîr'dir {حَتَّى إذَا أَقَلَّتْ} “nihayet onlar yüklenince” rüzgârlar taşıyınca {سَحَابًا ثِقَالًا} “ağır bulutları” yağmurla [ağırlaşmış] {سُقْنَاهُ} “onu sevk ettik” yani bulutu; burada gâibten mütekellime iltifat sanatı vardır {لِبَلَدٍ مَيِّت} “ölü bir beldeye” bitkisi olmayan, yani onu diriltmek için {فَأَنْزَلْنَا بِهِ} “ve oraya indirdik” o beldeye {الْمَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ} “suyu, böylece onunla çıkardık” su ile {مِنْ كُلّ الثَّمَرَات كَذَلِكَ} “her türlü meyveden. İşte böyle” bu çıkarma gibi {نُخْرِج الْمَوْتَى} “ölüleri de çıkarırız” dirilterek kabirlerinden {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “ola ki ibret alırsınız” da iman edersiniz.

1994. Metin

{وَالْبَلَد الطَّيِّب} الْعَذْب التُّرَاب {يَخْرُج نَبَاته} حَسَنًا {بِإِذْنِ رَبّه} هَذَا مَثَل لِلْمُؤْمِنِ يَسْمَع الْمَوْعِظَة فَيَنْتَفِع بِهَا {وَاَلَّذِي خَبُثَ} تُرَابه {لَا يَخْرُج} نَبَاته {إلَّا نَكِدًا} عَسِرًا بِمَشَقَّةٍ وَهَذَا مَثَل لِلْكَافِرِ {كَذَلِكَ} كَمَا بَيَّنَّا مَا ذُكِرَ {نُصَرِّف} نُبَيِّن {الْآيَات لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ} اللَّه فَيُؤْمِنُونَ

{وَالْبَلَد الطَّيِّب} “Güzel beldenin” toprağı tatlı ve verimli olanın {يَخْرُج نَبَاته} “bitkisi çıkar” güzel bir şekilde {بِإِذْنِ رَبّه} “Rabbinin izniyle.” Bu, öğüdü işitip ondan faydalanan müminin misalidir. {وَاَلَّذِي خَبُثَ} “Kötü olana gelince” toprağı [kötü ve çorak olan] {لَا يَخْرُج} “çıkmaz” bitkisi {إلَّا نَكِدًا} “ancak kıt ve güçlükle çıkar.” zorluk ve zahmetle; bu da kâfirin misalidir. {كَذَلِكَ} “İşte böyle” zikredilen hususları beyan ettiğimiz gibi {نُصَرِّف} “türlü türlü açıklarız” beyan ederiz {الْآيَات لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ} “ayetleri şükreden bir topluluk için” Allah'a [şükreden] de böylece iman eden.

1996. Metin

{لَقَدْ} جَوَاب قَسَم مَحْذُوف {أَرْسَلْنَا نُوحًا إلَى قَوْمه فَقَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره} بِالْجَرِّ صِفَة لِإِلَهٍ وَالرَّفْع بَدَل مِنْ مَحِلّه {إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ} إنْ عَبَّدْتُمْ غَيْره {عَذَاب يَوْم عَظِيم} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة

{لَقَدْ} “Andolsun” mahzuf bir yeminin cevabıdır {أَرْسَلْنَا نُوحًا إلَى قَوْمه فَقَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره} “Nûh'u kavmine gönderdik de o: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur' dedi.” [ğayrihî şeklinde] cer ile 'ilâh' kelimesinin sıfatıdır; [ğayruhû şeklinde] ref ile ise onun irab mahallinden bedeldir. {إنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ} “Doğrusu ben sizin üzerinize korkuyorum” eğer O'ndan başkasına taparsanız {عَذَاب يَوْم عَظِيم} “büyük bir günün azabından.” o da kıyamet günüdür.

1998. Metin

{قَالَ الْمَلَأ} الْأَشْرَاف {مِنْ قَوْمه إنَّا لَنَرَاك فِي ضَلَال مُبِين} بَيِّن

{قَالَ الْمَلَأ} “İleri gelenler dedi ki” eşraf {مِنْ قَوْمه إنَّا لَنَرَاك فِي ضَلَال مُبِين} “kavminden: 'Şüphesiz biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.'” besbelli.

2000. Metin

{قَالَ يَا قَوْم لَيْسَ بِي ضَلَالَة} هِيَ أَعَمّ مِنْ الضَّلَال فَنَفْيهَا أَبْلَغ مِنْ نَفِيه {ولكني رسول من رب العالمين}

{قَالَ يَا قَوْم لَيْسَ بِي ضَلَالَة} “Dedi ki: 'Ey kavmim! Bende hiçbir sapıklık yoktur'” bu [dalâlet kelimesi], 'dalâl'den daha geneldir; dolayısıyla bunun nefyi onun nefyinden daha beliğdir {ولكني رسول من رب العالمين} “fakat ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.'”

2002. Metin

{أُبَلِّغكُمْ} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد {رِسَالَات رَبِّي وَأَنْصَح} أُرِيد الخير {لكم وأعلم من الله ما لا تعلمون}

{أُبَلِّغكُمْ} “Size tebliğ ediyorum” şeddesiz [ubliğukum] ve şeddeli [ubelliğukum] olarak {رِسَالَات رَبِّي وَأَنْصَح} “Rabbimin gönderdiklerini ve öğüt veriyorum” iyiliğinizi istiyorum {لكم وأعلم من الله ما لا تعلمون} “size; ve Allah'tan sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum.'”

2004. Metin

{أَ} كَذَّبْتُمْ {وَعَجِبْتُمْ أَنْ جَاءَكُمْ ذِكْر} مَوْعِظَة {مِنْ رَبّكُمْ عَلَى} لِسَان {رَجُل مِنْكُمْ لِيُنْذِركُمْ} الْعَذَاب إنْ لَمْ تُؤْمِنُوا {وَلِتَتَّقُوا} اللَّه {وَلَعَلَّكُمْ ترحمون} بها

{أَ} “Mı?” yalanlayıp da {وَعَجِبْتُمْ أَنْ جَاءَكُمْ ذِكْر} “şaştınız mı size bir zikir gelmesine” bir öğüt {مِنْ رَبّكُمْ عَلَى} “Rabbinizden” dili üzere {رَجُل مِنْكُمْ لِيُنْذِركُمْ} “içinizden bir adam vasıtasıyla sizi uyarması için” iman etmezseniz azapla {وَلِتَتَّقُوا} “ve sakınasınız diye” Allah'tan {وَلَعَلَّكُمْ ترحمون} “ve umulur ki merhamet olunasınız diye?'” onunla.

2006. Metin

{فَكَذَّبُوهُ فَأَنْجَيْنَاهُ وَاَلَّذِينَ مَعَهُ} مِنْ الْغَرَق {فِي الْفُلْك} السَّفِينَة {وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} بِالطُّوفَانِ {إنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَمِينَ} عَنْ الْحَقّ

{فَكَذَّبُوهُ فَأَنْجَيْنَاهُ وَاَلَّذِينَ مَعَهُ} “Bunun üzerine onu yalanladılar; biz de onu ve onunla beraber olanları kurtardık” boğulmaktan {فِي الْفُلْك} “gemide” sefinede {وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “ve ayetlerimizi yalanlayanları boğduk” tufan ile. {إنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا عَمِينَ} “Şüphesiz onlar kör bir topluluk idiler.” haktan yana.

2008. Metin

{و} أَرْسَلْنَا {إلَى عَادٍ} الْأُولَى {أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} وَحِّدُوهُ {مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره أَفَلَا تَتَّقُونَ} تَخَافُونَهُ فتؤمنون

{و} “Ve” gönderdik {إلَى عَادٍ} “Âd [kavmine] de” ilk Âd'a {أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} “kardeşleri Hûd'u. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin” O'nu birleyin {مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره أَفَلَا تَتَّقُونَ} “sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?'” O'ndan korkup da iman etmez misiniz?

2010. Metin

{قَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمه إنَّا لَنَرَاك فِي سَفَاهَة} جَهَالَة {وَإِنَّا لِنَظُنّك مِنْ الكاذبين} في رسالتك

{قَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمه إنَّا لَنَرَاك فِي سَفَاهَة} “Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: 'Şüphesiz biz seni bir akılsızlık içinde görüyoruz” cehalet {وَإِنَّا لِنَظُنّك مِنْ الكاذبين} “ve doğrusu biz seni yalancılardan sanıyoruz.'” elçilik davanda.

2012. Metin

{قال يا قوم ليس بي سفاهة ولكني رسول من رب العالمين}

{قال يا قوم ليس بي سفاهة ولكني رسول من رب العالمين} “Dedi ki: 'Ey kavmim! Bende hiçbir akılsızlık yoktur, fakat ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim.'”

2014. Metin

{أُبَلِّغكُمْ رِسَالَات رَبِّي وَأَنَا لَكُمْ نَاصِح أَمِين} مأمون على الرسالة

{أُبَلِّغكُمْ رِسَالَات رَبِّي وَأَنَا لَكُمْ نَاصِح أَمِين} “Size Rabbimin gönderdiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.” peygamberlik hususunda eminim.

2016. Metin

{أو عجبتم أَنْ جَاءَكُمْ ذِكْر مِنْ رَبّكُمْ عَلَى} لِسَان {رَجُل مِنْكُمْ لِيُنْذِركُمْ وَاذْكُرُوا إذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء} فِي الْأَرْض {مِنْ بَعْد قَوْم نُوح وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْق بَسْطَة} قُوَّة وَطُولًا وَكَانَ طَوِيلهمْ مِائَة ذِرَاع وَقَصِيرهمْ سِتِّينَ {فَاذْكُرُوا آلَاء اللَّه} نِعَمه {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} تَفُوزُونَ

{أو عجبتم أَنْ جَاءَكُمْ ذِكْر مِنْ رَبّكُمْ عَلَى} “Şaştınız mı size Rabbinizden bir zikir gelmesine” dili üzere {رَجُل مِنْكُمْ لِيُنْذِركُمْ وَاذْكُرُوا إذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء} “içinizden bir adam vasıtasıyla sizi uyarmak için? Hatırlayın ki O sizi halifeler kıldı” yeryüzünde {مِنْ بَعْد قَوْم نُوح وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْق بَسْطَة} “Nûh kavminden sonra ve yaratılışta size bir boy-pos ve güç fazlalığı verdi.” kuvvet ve uzunluk; onların uzun olanları yüz arşın, kısa olanları ise altmış arşın idi. {فَاذْكُرُوا آلَاء اللَّه} “O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın” nimetlerini {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} “umulur ki kurtuluşa eresiniz.” kazançlı çıkasınız.

2018. Metin

{قَالُوا أَجِئْتنَا لِنَعْبُد اللَّه وَحْده وَنَذَرَ} نَتْرُك {مَا كَانَ يَعْبُد آبَاؤُنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} بِهِ مِنْ الْعَذَاب {إنْ كُنْت مِنْ الصَّادِقِينَ} في قولك

{قَالُوا أَجِئْتنَا لِنَعْبُد اللَّه وَحْده وَنَذَرَ} “Dediler ki: 'Bize yalnızca Allah'a kulluk edelim ve bırakalım diye mi geldin” terk edelim [diye mi] {مَا كَانَ يَعْبُد آبَاؤُنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} “babalarımızın tapmakta olduklarını? Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir'” azaptan olan şeyi {إنْ كُنْت مِنْ الصَّادِقِينَ} “eğer sözünde doğru söyleyenlerden isen.”

2020. Metin

{قَالَ قَدْ وَقَعَ} وَجَبَ {عَلَيْكُمْ مِنْ رَبّكُمْ رِجْس} عَذَاب {وَغَضَب أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا} أي سميتم بها {أنتم وآباؤكم} أَصْنَامًا تَعْبُدُونَهَا {مَا نَزَلَ اللَّه بِهَا} أَيْ بِعِبَادَتِهَا {مِنْ سُلْطَان} حُجَّة وَبُرْهَان {فَانْتَظِرُوا} الْعَذَاب {إنِّي مَعَكُمْ مِنْ الْمُنْتَظِرِينَ} ذَلِكُمْ بِتَكْذِيبِكُمْ لِي فَأَرْسَلْت عَلَيْهِمْ الرِّيح الْعَقِيم

{قَالَ قَدْ وَقَعَ} “Dedi ki: 'Muhakkak gerçekleşmiştir” vacip olmuştur {عَلَيْكُمْ مِنْ رَبّكُمْ رِجْس} “üzerinize Rabbinizden bir azap” azap {وَغَضَب أَتُجَادِلُونَنِي فِي أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا} “ve bir gazap! Kendinizin adlandırdığı isimler hakkında benimle tartışıyor musunuz” yani o isimlerle adlandırdığınız {أنتم وآباؤكم} “siz ve babalarınızın” taptığınız putları {مَا نَزَلَ اللَّه بِهَا} “ki Allah onlara indirmedi” yani onlara ibadet edilmesine dair {مِنْ سُلْطَان} “hiçbir delil?” hüccet ve bürhan. {فَانْتَظِرُوا} “Öyleyse bekleyin” azabı {إنِّي مَعَكُمْ مِنْ الْمُنْتَظِرِينَ} “şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.'” beni yalanlamanız sebebiyle bunu [bekleyin]. Bunun üzerine üzerlerine kasıp kavuran rüzgârı (rîh-i akîm) gönderdi.

2022. Metin

{فَأَنْجَيْنَاهُ} أَيْ هُودًا {وَاَلَّذِينَ مَعَهُ} مِنْ الْمُؤْمِنِينَ {بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِر} الْقَوْم {الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} أَيْ اسْتَأْصَلْنَاهُمْ {وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ} عَطْف على كذبوا

{فَأَنْجَيْنَاهُ} “Böylece onu kurtardık” yani Hûd'u {وَاَلَّذِينَ مَعَهُ} “ve onunla beraber olanları” müminlerden {بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَقَطَعْنَا دَابِر} “katımızdan bir rahmetle ve kökünü kuruttuk” o topluluğun {الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “ayetlerimizi yalanlayanların” yani köklerini kazıdık {وَمَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ} “ve onlar iman etmiş değillerdi.” [ifadesi] 'kezzebû' [fiiline] atıftır.

2024. Metin

{و} أَرْسَلْنَا {إلَى ثَمُود} بِتَرْكِ الصَّرْف مُرَادًا بِهِ الْقَبِيلَة {أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره قَدْ جَاءَتْكُمْ بَيِّنَة} مُعْجِزَة {مِنْ رَبّكُمْ} عَلَى صِدْقِي {هَذِهِ نَاقَة اللَّه لَكُمْ آيَة} حَال عَامِلهَا مَعْنَى الْإِشَارَة وَكَانُوا سَأَلُوهُ أَنْ يُخْرِجهَا لَهُمْ مِنْ صَخْرَة عَيَّنُوهَا {فَذَرُوهَا تَأْكُل فِي أَرْض اللَّه وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ} بِعَقْرٍ أَوْ ضرب {فيأخذكم عذاب أليم}

{و} “Ve” gönderdik {إلَى ثَمُود} “Semûd'a da” kabilenin kastedilmesi sebebiyle gayr-i munsarif olarak {أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره قَدْ جَاءَتْكُمْ بَيِّنَة} “kardeşleri Sâlih'i. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Doğrusu size apaçık bir delil gelmiştir” bir mucize {مِنْ رَبّكُمْ} “Rabbinizden” doğruluğuma dair. {هَذِهِ نَاقَة اللَّه لَكُمْ آيَة} “İşte bu, size bir ayet olarak Allah'ın devesidir” haldir, amili ise işaret anlamıdır; ondan, bizzat belirledikleri bir kayadan kendileri için bir deve çıkarmasını istemişlerdi {فَذَرُوهَا تَأْكُل فِي أَرْض اللَّه وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ} “artık onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın; ve ona bir kötülükle dokunmayın” boğazlayarak yahut vurarak {فيأخذكم عذاب أليم} “yoksa sizi acı bir azap yakalar.'”

2026. Metin

{وَاذْكُرُوا إذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء} فِي الْأَرْض {مِنْ بَعْد عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ} أَسْكَنَكُمْ {فِي الْأَرْض تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولهَا قُصُورًا} تَسْكُنُونَهَا فِي الصَّيْف {وَتَنْحِتُونَ الْجِبَال بُيُوتًا} تَسْكُنُونَهَا فِي الشِّتَاء وَنَصَبَهُ عَلَى الحال المقدرة {فاذكروا آلاء الله ولا تعثوا في الأرض مفسدين}

{وَاذْكُرُوا إذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاء} “Hatırlayın ki O sizi halifeler kıldı” yeryüzünde {مِنْ بَعْد عَادٍ وَبَوَّأَكُمْ} “Âd'dan sonra ve sizi yerleştirdi” iskân etti {فِي الْأَرْض تَتَّخِذُونَ مِنْ سُهُولهَا قُصُورًا} “yeryüzünde; ovalarında saraylar ediniyorsunuz” yazın oturduğunuz {وَتَنْحِتُونَ الْجِبَال بُيُوتًا} “ve dağları yontarak evler yapıyorsunuz” kışın oturduğunuz; [buyûten kelimesinin] nasbı takdiri hal olmasındandır {فاذكروا آلاء الله ولا تعثوا في الأرض مفسدين} “öyleyse Allah'ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde bozguncular olarak taşkınlık yapmayın.'”

2028. Metin

{قَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمه} تَكَبَّرُوا عَنْ الْإِيمَان بِهِ {لِلَّذِينَ اُسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ} أَيْ مِنْ قَوْمه بَدَل مِمَّا قَبْله بِإِعَادَةِ الْجَار {أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُرْسَل مِنْ ربه} إليكم {قالوا} نعم {إنا بما أرسل به مؤمنون}

{قَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمه} “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki” ona imandan kibirlenenler {لِلَّذِينَ اُسْتُضْعِفُوا لِمَنْ آمَنَ مِنْهُمْ} “zayıf görülenlere, onlardan iman edenlere” yani kavminden, harf-i cerrin tekrarıyla kendisinden öncekiden bedeldir: {أَتَعْلَمُونَ أَنَّ صَالِحًا مُرْسَل مِنْ ربه} “'Sâlih'in Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?'” size. {قالوا} “Dediler ki:” evet, {إنا بما أرسل به مؤمنون} “'Doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız.'”

2030. Metin

{قال الذين استكبروا إنا بالذي آمنتم به كافرون}

{قال الذين استكبروا إنا بالذي آمنتم به كافرون} “Büyüklük taslayanlar dediler ki: 'Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz.'”

2032. Metin

وَكَانَتْ النَّاقَة لَهَا يَوْم فِي الْمَاء وَلَهُمْ يَوْم فَمَلُّوا ذَلِكَ {فَعَقَرُوا النَّاقَة} عَقَرَهَا قَدَّار بِأَمْرِهِمْ بِأَنْ قَتَلَهَا بِالسَّيْفِ {وَعَتَوْا عَنْ أَمْر رَبّهمْ وَقَالُوا يَا صَالِح ائْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} به من العذاب على قتلها {إن كنت من المرسلين}

Devenin sudan [içeceği] bir günü, onların da bir günü vardı; bundan usandılar. {فَعَقَرُوا النَّاقَة} “Bunun üzerine o dişi deveyi kestiler” onu Kudar onların emriyle kılıçla öldürerek kesti {وَعَتَوْا عَنْ أَمْر رَبّهمْ وَقَالُوا يَا صَالِح ائْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} “ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar da dediler ki: 'Ey Sâlih! Bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir” deveyi öldürmek yüzünden [tehdit ettiğin] o azaptan {إن كنت من المرسلين} “eğer peygamberlerden isen.'”

2034. Metin

{فَأَخَذَتْهُمْ الرَّجْفَة} الزَّلْزَلَة الشَّدِيدَة مِنْ الْأَرْض وَالصَّيْحَة مِنْ السَّمَاء {فَأَصْبَحُوا فِي دَارهمْ جَاثِمِينَ} بَارِكِينِ عَلَى الرُّكَب ميتين

{فَأَخَذَتْهُمْ الرَّجْفَة} “Bunun üzerine onları şiddetli sarsıntı yakaladı” yerden şiddetli deprem ve gökten korkunç bir çığlık {فَأَصْبَحُوا فِي دَارهمْ جَاثِمِينَ} “ve yurtlarında dizüstü çöke kalmış hallere geldiler.” dizleri üzerine çökmüş ölüler olarak.

2036. Metin

{فتولى} أعرض صالح {عنهم وقال يا قوم لقد أبلغتكم رسالة ربي ونصحت لكم ولكن لا تحبون الناصحين

{فتولى} Sâlih yüz çevirdi {عنهم وقال يا قوم لقد أبلغتكم رسالة ربي ونصحت لكم ولكن لا تحبون الناصحين} “onlardan ve dedi ki: 'Ey kavmim! Andolsun ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.'”

2038. Metin

{و} اُذْكُرْ {لُوطًا} وَيُبَدَّل مِنْهُ {إذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَة} أَيْ أَدْبَار الرِّجَال {مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَد مِنْ الْعَالَمِينَ} الْإِنْس والجن

{و} [Hatırla] {لُوطًا} “Lût'u da” ve ondan bedeldir: {إذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَة} “Hani kavmine şöyle demişti: 'Siz o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” yani erkeklerin arkalarından [yanaşmayı] {مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَد مِنْ الْعَالَمِينَ} “ki sizden önce âlemlerden hiç kimse onu yapmamıştı.'” insan ve cinden.

2040. Metin

{أئنكم} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَتَسْهِيل الثَّانِيَة وَإِدْخَال الْأَلِف بَيْنهمَا عَلَى الْوَجْهَيْنِ وَفِي قِرَاءَة إنَّكُمْ {لَتَأْتُونَ الرِّجَال شَهْوَة مِنْ دُون النِّسَاء بَلْ أَنْتُمْ قَوْم مُسْرِفُونَ} مُتَجَاوِزُونَ الْحَلَال إلَى الْحَرَام

{أئنكم} iki hemzenin tahkikiyle, ikincisinin teshiliyle ve her iki vecihte aralarına elif idhaliyle okunur; bir kıraatte de 'İnneküm' şeklindedir: “Siz gerçekten” {لَتَأْتُونَ الرِّجَال شَهْوَة مِنْ دُون النِّسَاء بَلْ أَنْتُمْ قَوْم مُسْرِفُونَ} “kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz? Doğrusu siz haddi aşan bir kavimsiniz.'” helali aşıp harama geçenlersiniz.

2042. Metin

{وَمَا كَانَ جَوَاب قَوْمه إلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوهُمْ} أَيْ لُوطًا وَأَتْبَاعه {مِنْ قَرْيَتكُمْ إنَّهُمْ أُنَاس يَتَطَهَّرُونَ} مِنْ أَدْبَار الرِّجَال

{وَمَا كَانَ جَوَاب قَوْمه إلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوهُمْ} “Kavminin cevabı ise sadece: 'Çıkarın onları” yani Lût'u ve ona uyanları {مِنْ قَرْيَتكُمْ إنَّهُمْ أُنَاس يَتَطَهَّرُونَ} “şehrinizden! Çünkü onlar temizlik taslayan insanlarmış!' demekten ibaret oldu.” erkeklerin arkalarından [yanaşmaktan].

2044. Metin

{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْله إلَّا امْرَأَته كَانَتْ مِنْ الْغَابِرِينَ} الْبَاقِينَ فِي الْعَذَاب

{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْله إلَّا امْرَأَته كَانَتْ مِنْ الْغَابِرِينَ} “Bunun üzerine biz de onu ve karısı hariç ailesini kurtardık; o, geride kalanlardan oldu.” azapta kalanlardan.

2046. Metin

{وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا} هُوَ حِجَارَة السِّجِّيل فَأَهْلَكَتْهُمْ {فانظر كيف كان عاقبة المجرمين}

{وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا} “Ve onların üzerine bir yağmur yağdırdık” o, pişmiş çamurdan taşlardır; böylece onları helak etti {فانظر كيف كان عاقبة المجرمين} “artık bak, suçluların sonu nasıl oldu!”

2048. Metin

{و} أَرْسَلْنَا {إلَى مَدْيَن أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره قَدْ جَاءَتْكُمْ بَيِّنَة} مُعْجِزَة {مِنْ رَبّكُمْ} عَلَى صِدْقِي {فَأَوْفُوا} أَتِمُّوا {الْكَيْل وَالْمِيزَان وَلَا تَبْخَسُوا} تُنْقِصُوا {النَّاس أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْض} بِالْكُفْرِ وَالْمَعَاصِي {بَعْد إصْلَاحهَا} بِبَعْثِ الرُّسُل {ذَلِكُمْ} الْمَذْكُور {خَيْر لَكُمْ إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} مُرِيدِي الْإِيمَان فَبَادِرُوا إلَيْهِ

{و} [gönderdik] {إلَى مَدْيَن أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره قَدْ جَاءَتْكُمْ بَيِّنَة} “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı [gönderdik]. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Doğrusu size apaçık bir delil gelmiştir” bir mucize {مِنْ رَبّكُمْ} “Rabbinizden” doğruluğuma dair; {فَأَوْفُوا} tam yapın {الْكَيْل وَالْمِيزَان وَلَا تَبْخَسُوا} eksiltmeyin {النَّاس أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْض} “ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” küfür ve günahlarla {بَعْد إصْلَاحهَا} “orası düzeltildikten sonra” peygamberlerin gönderilmesiyle. {ذَلِكُمْ} Bu zikredilen {خَيْر لَكُمْ إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız.'” imanı arzu ediyorsanız, öyleyse ona koşun.

2050. Metin

{وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاط} طَرِيق {تُوعِدُونَ} تُخَوِّفُونَ النَّاس بِأَخْذِ ثِيَابهمْ أَوْ الْمَكْس مِنْهُمْ {وَتَصُدُّونَ} تَصْرِفُونَ {عَنْ سَبِيل اللَّه} دِينه {مَنْ آمَنَ بِهِ} بِتَوَعُّدِكُمْ إيَّاهُ بِالْقَتْلِ {وَتَبْغُونَهَا} تَطْلُبُونَ الطَّرِيق {عِوَجًا} مُعْوَجَّة {وَاذْكُرُوا إذْ كُنْتُمْ قَلِيلًا فَكَثَّرَكُمْ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُفْسِدِينَ} قَبْلكُمْ بِتَكْذِيبِ رُسُلهمْ أَيْ آخِر أَمْرهمْ مِنْ الْهَلَاك

{وَلَا تَقْعُدُوا بِكُلِّ صِرَاط} “Ve her yolun başında oturup da” yolda {تُوعِدُونَ} “tehdit etmeyin” elbiselerini alarak yahut haraç keserek insanları korkutarak {وَتَصُدُّونَ} çevirmeyin {عَنْ سَبِيل اللَّه} O'nun dininden {مَنْ آمَنَ بِهِ} “Allah'ın yolundan, O'na iman edeni” onları ölümle tehdit ederek {وَتَبْغُونَهَا} yolu arayarak {عِوَجًا} eğrilmiş halde {وَاذْكُرُوا إذْ كُنْتُمْ قَلِيلًا فَكَثَّرَكُمْ وَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُفْسِدِينَ} “ve onu eğriltmeye çalışmayın. Hatırlayın ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!'” peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle sizden öncekilerin; yani helakten ibaret olan son durumları.

2052. Metin

{وَإِنْ كَانَ طَائِفَة مِنْكُمْ آمَنُوا بِاَلَّذِي أُرْسِلْت بِهِ وَطَائِفَة لَمْ يُؤْمِنُوا} بِهِ {فَاصْبِرُوا} انْتَظِرُوا {حَتَّى يَحْكُم اللَّه بَيْننَا} وَبَيْنكُمْ بِإِنْجَاءِ الْمُحِقّ وَإِهْلَاك الْمُبْطِل {وَهُوَ خَيْر الْحَاكِمِينَ} أَعْدَلهمْ

{وَإِنْ كَانَ طَائِفَة مِنْكُمْ آمَنُوا بِاَلَّذِي أُرْسِلْت بِهِ وَطَائِفَة لَمْ يُؤْمِنُوا} “'Eğer içinizden bir topluluk benimle gönderilene inanmış, bir topluluk da inanmamışsa” ona {فَاصْبِرُوا} bekleyin {حَتَّى يَحْكُم اللَّه بَيْننَا} “artık sabredin ta ki Allah aramızda hükmedinceye kadar” haklı olanı kurtarıp batıl olanı helak ederek bizimle sizin aranızda; {وَهُوَ خَيْر الْحَاكِمِينَ} “ve O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.'” en adil olanıdır.

2054. Metin

{قَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمه} عَنْ الْإِيمَان {لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْب وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَك مِنْ قَرْيَتنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ} تَرْجِعُنَّ {فِي مِلَّتنَا} دِيننَا وَغَلَّبُوا فِي الْخِطَاب الْجَمْع عَلَى الْوَاحِد لِأَنَّ شُعَيْبًا لَمْ يَكُنْ فِي مِلَّتهمْ قَطّ وعلى نحوه أجاب {قال أ} نعود فيها {ولو كُنَّا كَارِهِينَ} لَهَا اسْتِفْهَام إنْكَار

{قَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا مِنْ قَوْمه} “Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki:” imandan [kibirlenerek] {لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْب وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَك مِنْ قَرْيَتنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ} döneceksiniz {فِي مِلَّتنَا} “'Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları mutlaka şehrimizden çıkarırız veya mutlaka dinimize dönersiniz.'” dinimize. Hitapta çoğulu tekile galip kıldılar; çünkü Şuayb onların dininde asla bulunmamıştı. Ve o da buna uygun olarak cevap verdi: {قال أ} dönelim mi {ولو كُنَّا كَارِهِينَ} “Dedi ki: 'İstemesek de mi?'” ona; inkârî istifhamdır.

2056. Metin

{قَدْ افْتَرَيْنَا عَلَى اللَّه كَذِبًا إنْ عُدْنَا في ملتكم بعد إذ نجانا الله مِنْهَا وَمَا يَكُون} يَنْبَغِي {لَنَا أَنْ نَعُود فِيهَا إلَّا أَنْ يَشَاء اللَّه رَبّنَا} ذَلِكَ فَيَخْذُلنَا {وَسِعَ رَبّنَا كُلّ شَيْء عِلْمًا} أَيْ وَسِعَ عِلْمه كُلّ شَيْء وَمِنْهُ حَالِي وَحَالكُمْ {عَلَى اللَّه تَوَكَّلْنَا رَبّنَا افْتَحْ} اُحْكُمْ {بَيْننَا وَبَيْن قَوْمنَا بِالْحَقِّ وَأَنْتَ خَيْر الْفَاتِحِينَ} الْحَاكِمِينَ

{قَدْ افْتَرَيْنَا عَلَى اللَّه كَذِبًا إنْ عُدْنَا في ملتكم بعد إذ نجانا الله مِنْهَا وَمَا يَكُون} yakışmaz {لَنَا أَنْ نَعُود فِيهَا إلَّا أَنْ يَشَاء اللَّه رَبّنَا} “'Allah bizi ondan kurtardıktan sonra eğer sizin dininize dönersek, gerçekten Allah'a karşı bir yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir.” bunu dileyip de bizi yüzüstü bırakması müstesna. {وَسِعَ رَبّنَا كُلّ شَيْء عِلْمًا} “Rabbimiz ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.” yani O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır; benim ve sizin durumunuz da bundandır. {عَلَى اللَّه تَوَكَّلْنَا رَبّنَا افْتَحْ} hükmet {بَيْننَا وَبَيْن قَوْمنَا بِالْحَقِّ وَأَنْتَ خَيْر الْفَاتِحِينَ} “Yalnız Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hükmet, Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.'”

2058. Metin

{وَقَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمه} أَيْ قال بعضهم لبعض {لئن} لام قسم {اتبعتم شعيبا إنكم إذا لخاسرون}

{وَقَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمه} “Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki:” yani birbirlerine dediler: {لئن} yemin lâmıdır {اتبعتم شعيبا إنكم إذا لخاسرون} “'Andolsun eğer Şuayb'a uyarsanız, o takdirde mutlaka hüsrana uğrayanlar olursunuz.'”

2060. Metin

{فَأَخَذَتْهُمْ الرَّجْفَة} الزَّلْزَلَة الشَّدِيدَة {فَأَصْبَحُوا فِي دَارهمْ جَاثِمِينَ} بَارِكِينِ عَلَى الرُّكَب مَيِّتِينَ

{فَأَخَذَتْهُمْ الرَّجْفَة} “Bunun üzerine onları şiddetli sarsıntı yakaladı” şiddetli deprem {فَأَصْبَحُوا فِي دَارهمْ جَاثِمِينَ} “ve yurtlarında dizüstü çöke kalmış hallere geldiler.” dizleri üzerine çökmüş ölüler olarak.

2062. Metin

{الَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا} مُبْتَدَأ خَبَره {كَأَنْ} مُخَفَّفَة وَاسْمهَا مَحْذُوف أَيْ كَأَنَّهُمْ {لَمْ يَغْنَوْا} يُقِيمُوا {فِيهَا} فِي دِيَارهمْ {الَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمْ الْخَاسِرِينَ} التَّأْكِيد بِإِعَادَةِ الْمَوْصُول وَغَيْره لِلرَّدِّ عَلَيْهِمْ فِي قَوْلهمْ السَّابِق

{الَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا} mübtedadır, haberi ise: {كَأَنْ} muhaffefedir ve ismi mahzuftur, yani sanki onlar {لَمْ يَغْنَوْا} ikamet etmemişler {فِيهَا} “Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış gibi oldular.” diyarlarında. {الَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمْ الْخَاسِرِينَ} “Şuayb'ı yalanlayanlar; asıl hüsrana uğrayanlar onlar oldular.” İsm-i mevsulün ve diğer unsurların tekrarıyla yapılan tekit, onların önceki sözlerine reddiye içindir.

2064. Metin

{فَتَوَلَّى} أَعَرَضَ {عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْم لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَات رَبِّي وَنَصَحْت لَكُمْ} فَلَمْ تُؤْمِنُوا {فكيف آسى} أحزن {على قوم كافرين} اسْتِفْهَام بِمَعْنَى النَّفْي

{فَتَوَلَّى} Yüz çevirdi {عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْم لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَات رَبِّي وَنَصَحْت لَكُمْ} “onlardan ve dedi ki: 'Ey kavmim! Andolsun ben size Rabbimin elçilik görevlerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim” fakat inanmadınız; {فكيف آسى} nasıl üzüleyim {على قوم كافرين} “artık inkârcı bir kavme nasıl tasalanırım?'” nefiy manasında bir istifhamdır.

2066. Metin

{وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَة مِنْ نَبِيّ} فَكَذَّبُوهُ {إلا أخذنا} عاقبنا {أهلها بالبأساء} بشدة الْفَقْر {وَالضَّرَّاء} الْمَرَض {لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ} يَتَذَلَّلُونَ فَيُؤْمِنُونَ

{وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَة مِنْ نَبِيّ} “Biz hiçbir ülkeye bir peygamber göndermedik ki” onlar onu yalanladılar da {إلا أخذنا} cezalandırmış olmayalım {أهلها بالبأساء} “halkını darlıkla” şiddetli fakirlikle {وَالضَّرَّاء} “ve zorlukla” hastalıkla {لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ} “yakalayıp cezalandırmış olmayalım; ta ki yalvarıp yakarsınlar.” boyun eğsinler de iman etsinler diye.

2068. Metin

{ثُمَّ بَدَّلْنَا} أَعْطَيْنَاهُمْ {مَكَان السَّيِّئَة} الْعَذَاب {الْحَسَنَة} الْغِنَى وَالصِّحَّة {حَتَّى عَفَوْا} كَثُرُوا {وَقَالُوا} كُفْرًا لِلنِّعْمَةِ {قَدْ مَسَّ آبَاءَنَا الضَّرَّاء وَالسَّرَّاء} كَمَا مَسَّنَا وَهَذِهِ عَادَة الدَّهْر وَلَيْسَتْ بِعُقُوبَةٍ مِنْ الله فكونوا على ما أنتم عليه قال تعالى {فَأَخَذْنَاهُمْ} بِالْعَذَابِ {بَغْتَة} فَجْأَة {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} بِوَقْتِ مَجِيئِهِ قَبْله

{ثُمَّ بَدَّلْنَا} Sonra değiştirdik, onlara verdik {مَكَان السَّيِّئَة} azabın yerine {الْحَسَنَة} “Sonra kötülüğün yerine iyiliği verdik” zenginlik ve sıhhati {حَتَّى عَفَوْا} “nihayet çoğaldılar” {وَقَالُوا} “ve dediler ki:” nimete nankörlük ederek {قَدْ مَسَّ آبَاءَنَا الضَّرَّاء وَالسَّرَّاء} “'Atalarımıza da darlık ve ferahlık dokunmuştu.'” bize dokunduğu gibi; bu zamanın âdetidir, Allah'tan bir ceza değildir; öyleyse olduğunuz hal üzere kalın. Yüce Allah buyurdu ki: {فَأَخَذْنَاهُمْ} “Bunun üzerine onları yakaladık” azapla {بَغْتَة} “ansızın” birdenbire {وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ} “onlar farkında değillerken.” gelmesinden önce geliş vaktini.

2070. Metin

{وَلَوْ أَنَّ أَهْل الْقُرَى} الْمُكَذِّبِينَ {آمَنُوا} بِاَللَّهِ وَرُسُلهمْ {وَاتَّقَوْا} الْكُفْر وَالْمَعَاصِي {لَفَتَحْنَا} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد {عَلَيْهِمْ بَرَكَات مِنْ السَّمَاء} بِالْمَطَرِ {وَالْأَرْض} بِالنَّبَاتِ {ولكن كذبوا} الرسل {فأخذناهم} عاقبناهم {بما كانوا يكسبون}

{وَلَوْ أَنَّ أَهْل الْقُرَى} “Eğer o ülkelerin halkı” yalanlayanlar {آمَنُوا} “iman etselerdi” Allah'a ve peygamberlerine {وَاتَّقَوْا} “ve sakınsalardı” küfürden ve günahlardan {لَفَتَحْنَا} tahfif ve teşdid ile {عَلَيْهِمْ بَرَكَات مِنْ السَّمَاء} “üzerlerine gökten bereketler açardık” yağmurla {وَالْأَرْض} “ve yerden” bitkilerle {ولكن كذبوا} “fakat yalanladılar” peygamberleri {فأخذناهم} cezalandırdık onları {بما كانوا يكسبون} “bunun üzerine onları kazandıkları şeyler sebebiyle yakaladık.”

2072. Metin

{أَفَأَمِنَ أَهْل الْقُرَى} الْمُكَذِّبُونَ {أَنْ يَأْتِيهِمْ بَأْسنَا} عَذَابنَا {بَيَاتًا} لَيْلًا {وَهُمْ نَائِمُونَ} غَافِلُونَ عَنْهُ

{أَفَأَمِنَ أَهْل الْقُرَى} “O ülkelerin halkı güvende mi oldular” yalanlayanlar {أَنْ يَأْتِيهِمْ بَأْسنَا} “azabımızın kendilerine gelmesinden” azabımızın {بَيَاتًا} “geceleyin” gece {وَهُمْ نَائِمُونَ} “onlar uyurlarken?” ondan gafilken.

2074. Metin

{أو أمن أَهْل الْقُرَى أَنْ يَأْتِيهِمْ بَأْسنَا ضُحًى} نَهَارًا {وهم يلعبون}

{أو أمن أَهْل الْقُرَى أَنْ يَأْتِيهِمْ بَأْسنَا ضُحًى} “Yoksa o ülkelerin halkı güvende mi oldular, azabımızın onlara kuşluk vakti gelmesinden” gündüz vakti {وهم يلعبون} “onlar oynayıp dururken?”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.