2436. Metin
مَدَنِيَّة إلَّا الْآيَتَيْنِ الْأَخِيرَتَيْنِ فَمَكِّيَّتَانِ وَآيَاتهَا ١٢٩ نَزَلَتْ بَعْد الْمَائِدَة وَلَمْ تُكْتَب فِيهَا الْبَسْمَلَة لِأَنَّهُ ﷺ لَمْ يَأْمُر بِذَلِكَ كَمَا يُؤْخَذ مِنْ حَدِيث رَوَاهُ الْحَاكِم وَأَخْرَجَ فِي مَعْنَاهُ عَنْ عَلِيّ أَنَّ الْبَسْمَلَة أَمَان وَهِيَ نَزَلَتْ لِرَفْعِ الْأَمْن بِالسَّيْفِ وَعَنْ حُذَيْفَة إنَّكُمْ تُسَمُّونَهَا سُورَة التَّوْبَة وَهِيَ سُورَة الْعَذَاب وَرَوَى الْبُخَارِيّ عَنْ الْبَرَاء أَنَّهَا آخِر سُورَة نَزَلَتْ
Son iki ayeti hariç Medenî’dir; bu iki ayet ise Mekkî’dir. Yüz yirmi dokuz ayettir. Mâide’den sonra inmiştir. Hâkim’in rivayet ettiği ve mânası Ali’den de nakledilen hadisten anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunu emretmediği için başına besmele yazılmamıştır. [Nitekim Ali şöyle demiştir]: Besmele bir emandır, bu sure ise kılıçla emânı kaldırmak için inmiştir. Huzeyfe’den [şöyle dediği rivayet edilmiştir]: “Siz ona Tevbe Suresi diyorsunuz; oysa o, Azap Suresidir.” Buhârî de Berâ’dan en son inen surenin o olduğunu rivayet etmiştir.
2437. Metin
هَذِهِ {بَرَاءَة مِنْ اللَّه وَرَسُوله} وَاصِلَة {إلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنْ الْمُشْرِكِينَ} عَهْدًا مُطْلَقًا أَوْ دُون أَرْبَعَة أَشْهُر أَوْ فَوْقهَا وَنَصّ الْعَهْد بِمَا يُذْكَر فِي قَوْله
Bu, {بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ} “Allah’tan ve Resulünden bir ültimatomdur;” {إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere” ulaşan bir ültimatomdur; mutlak veya dört aydan az ya da fazla süreli bir antlaşma yapmış olduğunuz kimselere. Antlaşmanın hükmü şu buyrukta zikredileceği üzeredir:
2438. Metin
{فَسِيحُوا} سِيرُوا آمِنِينَ أَيّهَا الْمُشْرِكُونَ {فِي الْأَرْض أَرْبَعَة أَشْهُر} أَوَّلهَا شَوَّال بِدَلِيلِ مَا سَيَأْتِي وَلَا أَمَان لَكُمْ بَعْدهَا {وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْر مُعْجِزِي اللَّه} أَيْ فَائِتِي عَذَابه {وَأَنَّ اللَّه مُخْزِي الْكَافِرِينَ} مُذِلّهمْ فِي الدُّنْيَا بِالْقَتْلِ وَالْأُخْرَى بالنار
{فَسِيحُوا} “Dolaşın” ey müşrikler, güven içinde gezin {فِي الْأَرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ} “yeryüzünde dört ay” -ileride geleceği üzere ilki Şevval ayıdır ve bundan sonra size emân yoktur-; {وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ} “ve bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız,” yani O’nun azabından kaçıp kurtulamazsınız {وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ} “ve şüphesiz Allah, kâfirleri rezil edendir;” dünyada öldürülmekle, ahirette de ateşle onları alçaltandır.
2439. Metin
{وَأَذَان} إعْلَام {مِنْ اللَّه وَرَسُوله إلَى النَّاس يَوْم الْحَجّ الْأَكْبَر} يَوْم النَّحْر {أَنَّ} أَيْ بِأَنَّ {اللَّه بَرِيء مِنْ الْمُشْرِكِينَ} وَعُهُودهمْ {وَرَسُوله} بَرِيء أَيْضًا وَقَدْ بَعَثَ النَّبِيّ ﷺ عَلِيًّا مِنْ السَّنَة وَهِيَ سَنَة تسع فأذن يوم النحربمنى بِهَذِهِ الْآيَات وَأَنْ لَا يَحُجّ بَعْد الْعَام مُشْرِك وَلَا يَطُوف بِالْبَيْتِ عُرْيَان رَوَاهُ الْبُخَارِيّ {فَإِنْ تُبْتُمْ} مِنْ الْكُفْر {فَهُوَ خَيْر لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} عَنْ الْإِيمَان {فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْر مُعْجِزِي اللَّه وَبَشِّرْ} أَخْبِرْ {الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيم} مُؤْلِم وَهُوَ الْقَتْل وَالْأَسْر فِي الدُّنْيَا وَالنَّار فِي الْآخِرَة
{وَأَذَانٌ} “Ve bir bildiridir” bir duyurudur {مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْأَكْبَرِ} “Allah ve Resulünden o en büyük hac gününde insanlara;” kurban bayramı gününde, {أَنَّ} “şöyle ki:” yani şunun duyurusudur: {اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “Allah, müşriklerden berîdir/uzaktır” ve onların antlaşmalarından uzaktır, {وَرَسُولُهُ} “Resulü de” [onlardan] berîdir. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o yıl -ki hicretin dokuzuncu yılıdır- Ali’yi göndermiş; o da Kurban günü Mina’da bu ayetleri ve “Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapamaz ve Kâbe’yi çıplak kimse tavaf edemez” hükmünü ilan etmiştir. Bunu Buhârî rivayet etmiştir. {فَإِنْ تُبْتُمْ} “Eğer tövbe ederseniz” küfürden, {فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} “bu sizin için daha hayırlıdır; eğer yüz çevirirseniz” imandan, {فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ} “bilin ki siz Allah’ı aciz bırakamazsınız. Müjdele” bildir {الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “inkâr edenleri can yakıcı bir azapla!” acı verici bir azapla; o da dünyada öldürülmek ve esir alınmak, ahirette ise ateştir.
2440. Metin
{إلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنْ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا} مِنْ شُرُوط الْعَهْد {وَلَمْ يُظَاهِرُوا} يُعَاوِنُوا {عَلَيْكُمْ أَحَدًا} مِنْ الْكُفَّار {فَأَتِمُّوا إلَيْهِمْ عَهْدهمْ إلَى} انْقِضَاء {مُدَّتهمْ} الَّتِي عَاهَدْتُمْ عَلَيْهَا {إنَّ اللَّه يُحِبّ الْمُتَّقِينَ} بِإِتْمَامِ الْعُهُود
{إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا} “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız, sonra da size hiçbir hususta eksiklik yapmayan” antlaşma şartlarından hiçbir şeyi çiğnemeyen {وَلَمْ يُظَاهِرُوا} “ve yardım etmeyen” destek vermeyen {عَلَيْكُمْ أَحَدًا} “aleyhinize hiçbir kimseye” kâfirlerden kimseye [yardım etmeyen müşrikler müstesnadır]; {فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى} “artık onlara antlaşmalarını” sona erene kadar {مُدَّتِهِمْ} “sürelerine kadar tamamlayın;” üzerinde anlaştığınız süreye kadar. {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz Allah, müttakileri sever;” antlaşmaları eksiksiz tamamlayanları.
2441. Metin
{فَإِذَا انْسَلَخَ} خَرَجَ {الْأَشْهُر الْحُرُم} وَهِيَ آخِر مُدَّة التَّأْجِيل {فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ} فِي حِلّ أَوْ حَرَم {وَخُذُوهُمْ} بِالْأَسْرِ {وَاحْصُرُوهُمْ} فِي الْقِلَاع وَالْحُصُون حَتَّى يُضْطَرُّوا إلَى الْقَتْل أَوْ الْإِسْلَام {وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلّ مَرْصَد} طَرِيق يَسْلُكُونَهُ ونصب كل على نزع الخافظ {فَإِنْ تَابُوا} مِنْ الْكُفْر {وَأَقَامُوا الصَّلَاة وَآتَوْا الزَّكَاة فَخَلُّوا سَبِيلهمْ} وَلَا تَتَعَرَّضُوا لَهُمْ {إنَّ اللَّه غَفُور رَحِيم} لِمَنْ تَابَ
{فَإِذَا انْسَلَخَ} “Çıktığı zaman” bittiğinde {الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ} “haram aylar” -ki bu mühletin sonudur-, {فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ} “artık o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün;” helal bölgede veya Harem bölgesinde. {وَخُذُوهُمْ} “onları yakalayın” esir alarak {وَاحْصُرُوهُمْ} “ve onları kuşatın” kalelerde ve hisarlarda; ta ki öldürülmek veya İslam’a girmek zorunda kalsınlar {وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ} “ve onlar için her gözetleme yerinde pusu kurup oturun;” geçtikleri her yolda; كُلَّ kelimesinin nasbı cer edatının hazfedilmesi (nez‘u’l-hâfız) iledir. {فَإِنْ تَابُوا} “Eğer tövbe ederlerse” küfürden {وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ} “namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık yollarını serbest bırakın;” onlara ilişmeyin. {إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir;” tövbe eden kimseye.
2442. Metin
{وَإِنْ أَحَد مِنْ الْمُشْرِكِينَ} مَرْفُوع بِفِعْلٍ يُفَسِّرهُ {اسْتَجَارَك} اسْتَأْمَنَك مِنْ الْقَتْل {فَأَجِرْهُ} أَمِّنْهُ {حَتَّى يَسْمَع كَلَام اللَّه} الْقُرْآن {ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنه} وَهُوَ دَار قَوْمه إنْ لَمْ يُؤْمِن لِيَنْظُر فِي أَمْره {ذَلِكَ} الْمَذْكُور {بِأَنَّهُمْ قَوْم لَا يَعْلَمُونَ} دِين اللَّه فَلَا بُدّ لَهُمْ مِنْ سَمَاع الْقُرْآن لِيَعْلَمُوا
{وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “Eğer müşriklerden biri” -kendisinden sonraki fiilin açıkladığı gizli bir fiille merfudur- {اسْتَجَارَكَ} “senden sığınma hakkı dilerse” öldürülmekten emân isterse, {فَأَجِرْهُ} “ona güvence ver/sığınma hakkı tanı” ona emân ver {حَتَّى يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّهِ} “ta ki Allah’ın kelâmını işitsin;” Kur’an’ı; {ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ} “sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır;” eğer iman etmezse durumunu düşünsün diye kavminin yurduna ulaştır. {ذَلِكَ} “İşte bu” zikredilen durum, {بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْلَمُونَ} “onların bilmeyen bir topluluk olmalarındandır;” Allah’ın dinini bilmemelerindendir; bu yüzden öğrenmeleri için Kur’an’ı işitmeleri gerekir.
2443. Metin
{كَيْفَ} أَيْ لَا {يَكُون لِلْمُشْرِكِينَ عَهْد عِنْد اللَّه وَعِنْد رَسُوله} وَهُمْ كَافِرُونَ بِاَللَّهِ وَرَسُوله غَادِرُونَ {إلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْد الْمَسْجِد الْحَرَام} يَوْم الْحُدَيْبِيَة وَهُمْ قُرَيْش الْمُسْتَثْنَوْنَ مِنْ قَبْل {فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ} أَقَامُوا عَلَى الْعَهْد وَلَمْ ينقضوه {فاستقيموا لهم} على الوفاء به وما شرطية {إن الله يحب المتقين} وَقَدْ اسْتَقَامَ النَّبِيّ ﷺ عَلَى عَهْدهمْ حَتَّى نَقَضُوا بِإِعَانَةِ بَنِي بَكْر على خزاعة
{كَيْفَ} “Nasıl” yani olamaz ki {يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ} “müşriklerin Allah katında ve Resulü katında bir antlaşması olsun;” onlar Allah’ı ve Resulünü inkâr eden, hıyanet eden kimseler oldukları halde? {إِلَّا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} “Mescid-i Haram yanında antlaşma yaptıklarınız müstesna;” Hudeybiye günü [anlaşma yaptığınız], daha önce istisna edilmiş olan Kureyş’tir. {فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ} “Onlar size karşı dürüst davrandıkları” antlaşmaya bağlı kalıp onu bozmadıkları {فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ} “müddetçe siz de onlara karşı dürüst davranın;” ona vefa göstermeye devam edin; مَا şart edatıdır. {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz Allah, müttakileri sever.” Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, onlar Huzâa’ya karşı Benî Bekir’e yardım ederek antlaşmayı bozuncaya kadar onların ahdine sadık kalmıştır.
2444. Metin
{كَيْفَ} يَكُون لَهُمْ عَهْد {وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} يظفروا بكم {لَا يَرْقُبُوا} يُرَاعُوا {فِيكُمْ إلًّا} قَرَابَة {وَلَا ذمة} عهدا بل يؤذوكم ما استطاعوا وجملة الشرط حال {يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ} بِكَلَامِهِمْ الْحَسَن {وَتَأْبَى قُلُوبهمْ} الْوَفَاء بِهِ {وَأَكْثَرهمْ فَاسِقُونَ} نَاقِضُونِ لِلْعَهْدِ
{كَيْفَ} “Nasıl” onların bir antlaşması olabilir ki, {وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} “oysa size üstün gelirlerse” sizi alt ederlerse {لَا يَرْقُبُوا} “gözetmezler” riayet etmezler {فِيكُمْ إِلًّا} “hakkınızda ne bir akrabalık bağı” hısımlık {وَلَا ذِمَّةً} “ne de bir antlaşma!” ahit [gözetmezler], bilakis güçleri yettiğince size eziyet ederler; şart cümlesi hal konumundadır. {يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ} “Ağızlarıyla sizi hoşnut ederler” güzel sözleriyle {وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ} “fakat kalpleri direnir” ona vefa göstermeye {وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ} “ve onların çoğu fâsıktır;” ahdi bozanlardır.
2445. Metin
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّه} الْقُرْآن {ثَمَنًا قَلِيلًا} مِنْ الدُّنْيَا أَيْ تَرَكُوا اتِّبَاعهَا لِلشَّهَوَاتِ وَالْهَوَى {فَصَدُّوا عَنْ سَبِيله} دِينه {إنَّهُمْ سَاءَ} بِئْسَ {مَا كانوا يعملون} هـ عملهم هذا
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ} “Allah’ın ayetleri” Kur’an {ثَمَنًا قَلِيلًا} “karşılığında az bir değeri satın aldılar;” dünyalıktan az bir şeyi; yani nefis arzuları ve hevesleri uğruna ayetlere tabi olmayı terk ettiler {فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ} “böylece O’nun yolundan alıkoydular;” dininden [alıkoydular]. {إِنَّهُمْ سَاءَ} “Şüphesiz onlar pek kötüdür,” ne fenadır {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yapmakta oldukları şeyler;” bu işledikleri amelleri.
2447. Metin
{لا يرقبون في مؤمن إلا ولا ذمة وأولئك هم المعتدون}
{لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلًّا وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ} “Bir mümin hakkında ne bir akrabalık bağı ne de bir antlaşma gözetirler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.”
2449. Metin
{فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاة وَآتَوْا الزَّكَاة فَإِخْوَانكُمْ} أَيْ فَهُمْ إخْوَانكُمْ {فِي الدِّين وَنُفَصِّل} نُبَيِّن {الْآيَات لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} يَتَدَبَّرُونَ
{فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ} “Fakat tövbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık kardeşlerinizdir;” yani onlar sizin kardeşlerinizdir {فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ} “dinde. Biz ayrıntılı olarak açıklıyoruz” beyan ediyoruz {الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “ayetleri, bilen bir topluluk için;” tefekkür edip düşünen [bir kavim için].
2451. Metin
{وَإِنْ نَكَثُوا} نَقَضُوا {أَيْمَانهمْ} مَوَاثِيقهمْ {مِنْ بَعْد عَهْدهمْ وَطَعَنُوا فِي دِينكُمْ} عَابُوهُ {فَقَاتِلُوا أَئِمَّة الْكُفْر} رُؤَسَاءَهُ فِيهِ وَضْع الظَّاهِر مَوْضِع الْمُضْمَر {إنَّهُمْ لَا أَيْمَان} عُهُود {لَهُمْ} وَفِي قِرَاءَة بِالْكَسْرِ {لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ} عَنْ الْكُفْر
{وَإِنْ نَكَثُوا} “Eğer bozarlarsa” bozup cayarlarsa {أَيْمَانَهُمْ} “yeminlerini” antlaşmalarını {مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ} “antlaşmalarından sonra ve dininize dil uzatırlarsa” onu ayıplarlarsa, {فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ} “o zaman küfrün önderleriyle savaşın;” elebaşlarıyla; burada zamir yerine açık isim kullanılmıştır (vaz‘u’z-zâhir mevdi‘a’l-mudmer). {إِنَّهُمْ لَا أَيْمَانَ} “Çünkü onların antlaşmaları/yeminleri yoktur” ahitleri yoktur -bir kıraatte kesre ile [îmân/inanç]- {لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ} “onların; belki vazgeçerler” küfürden.
2453. Metin
{أَلَا} لِلتَّحْضِيضِ {تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا} نَقَضُوا {أَيْمَانهمْ} عُهُودهمْ {وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُول} مِنْ مَكَّة لَمَّا تشاوروا فيه بدار الندوة {وهم بدؤوكم} بِالْقِتَالِ {أَوَّل مَرَّة} حَيْثُ قَاتَلُوا خُزَاعَة حُلَفَاءَكُمْ مَعَ بَنِي بَكْر فَمَا يَمْنَعكُمْ أَنْ تُقَاتِلُوهُمْ {أَتَخْشَوْنَهُمْ} أَتَخَافُونَهُمْ {فَاَللَّه أَحَقّ أَنْ تَخْشَوْهُ} فِي ترك قتالهم {إن كنتم مؤمنين}
{أَلَا} “...maz mısınız?” teşvik içindir {تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا} “Savaşmaz mısınız bozan bir toplulukla” feshedenlerle {أَيْمَانَهُمْ} “yeminlerini” ahitlerini {وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ} “ve Resulü çıkarmaya yeltenen” Dâru’n-Nedve’de onun hakkında istişare ettiklerinde Mekke’den [çıkarmaya azmedenlerle] {وَهُمْ بَدَءُوكُمْ} “ve ilk defa onlar sizinle başlamışken” savaşa başlamışken {أَوَّلَ مَرَّةٍ} “ilk defa” Benî Bekir ile birlikte müttefikiniz olan Huzâa’ya saldırarak; öyleyse onlarla savaşmanıza engel nedir? {أَتَخْشَوْنَهُمْ} “Onlardan korkuyor musunuz?” onlardan çekiniyor musunuz? {فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ} “Oysa kendisinden korkmanıza Allah daha lâyıktır;” onlarla savaşmayı terk etme hususunda [korkulmaya lâyık olan O'dur], {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “eğer müminlerseniz.”
2455. Metin
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبهُمْ اللَّه} يَقْتُلهُمْ {بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ} يُذِلّهُمْ بِالْأَسْرِ وَالْقَهْر {وَيَنْصُركُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُور قَوْم مُؤْمِنِينَ} بِمَا فَعَلَ بِهِمْ هُمْ بَنُو خُزَاعَة
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ} “Onlarla savaşın ki Allah onlara azap etsin” onları öldürsün {بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ} “sizin ellerinizle, onları rezil etsin” esir alarak ve kahrederek zelil kılsın {وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ} “size onlara karşı yardım etsin ve mümin bir kavmin göğüslerine şifa versin;” onlara yapılanlar sebebiyle; onlar Benî Huzâa’dır.
2457. Metin
{وَيُذْهِب غَيْظ قُلُوبهمْ} كَرْبهَا {وَيَتُوب اللَّه عَلَى مَنْ يَشَاء} بِالرُّجُوعِ إلَى الْإِسْلَام كَأَبِي سُفْيَان {والله عليم حكيم}
{وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ} “Ve kalplerinin öfkesini gidersin;” kederini [gidersin]. {وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ} “Allah dilediğinin tövbesini kabul eder;” Ebû Süfyân gibi İslam’a dönmekle [tövbe edenin]. {وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
2459. Metin
{أَمْ} بِمَعْنَى هَمْزَة الْإِنْكَار {حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا} لَمْ {يَعْلَم اللَّه} عِلْم ظُهُور {الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ} بِإِخْلَاصٍ {وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُون اللَّه وَلَا رَسُوله وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَة} بِطَانَة وَأَوْلِيَاء الْمَعْنَى وَلَمْ يَظْهَر الْمُخْلِصُونَ وَهُمْ الْمَوْصُوفُونَ بما ذكر من غيرهم {والله خبير بما تعملون}
{أَمْ} “Yoksa... mı?” inkâr hemzesi anlamındadır; {حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا} “bırakılacağınızı mı sandınız, henüz ...meden” {يَعْلَمِ اللَّهُ} “Allah bilmeden” ortaya çıkarıcı bir bilişle bilmeksizin {الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ} “içinizden cihat edenleri” ihlasla [cihat edenleri] {وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَا رَسُولِهِ وَلَا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً} “ve Allah’tan, Resulünden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri?” sırdaş ve dostlar [edinmeyenleri]; mana şudur: İhlaslı kimseler -ki bunlar sayılan vasıflarla nitelenenlerdir- diğerlerinden henüz ayırt edilip ortaya çıkmadan [bırakılacağınızı mı sandınız?] {وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
2461. Metin
{مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِد اللَّه} بِالْإِفْرَادِ وَالْجَمْع بِدُخُولِهِ وَالْقُعُود فِيهِ {شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسهمْ بِالْكُفْرِ أُولَئِكَ حَبِطَتْ} بَطَلَتْ {أَعْمَالهمْ} لِعَدَمِ شرطها {وفي النار هم خالدون}
{مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ} “Müşriklerin Allah’ın mescitlerini imar etmeye hakları yoktur;” [ayet tekil olarak مَسْجِد ve] çoğul olarak da okunmuştur; oraya girip oturmak suretiyle [imar etmeleri söz konusu olamaz], {شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولَئِكَ حَبِطَتْ} “kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik edip dururken. İşte onların boşa gitmiştir” geçersiz olmuştur {أَعْمَالُهُمْ} “amelleri;” şartı bulunmadığı için. {وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ} “ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.”
2463. Metin
{إنَّمَا يَعْمُر مَسَاجِد اللَّه مَنْ آمَنَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَأَقَامَ الصَّلَاة وَآتَى الزَّكَاة وَلَمْ يخش} أحدا {إلا الله فعسى أولئك أن يكونوا من المهتدين
{إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ} hiç kimseden {إِلَّا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ} “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yola erenlerden olmaları umulur.”
2465. Metin
{أَجَعَلْتُمْ سِقَايَة الْحَاجّ وَعِمَارَة الْمَسْجِد الْحَرَام} أَيْ أَهْل ذَلِكَ {كَمَنْ آمَنَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَجَاهَدَ فِي سَبِيل اللَّه لَا يَسْتَوُونَ عِنْد اللَّه} فِي الْفَضْل {وَاَللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ} الْكَافِرِينَ نَزَلَتْ رَدًّا عَلَى مَنْ قَالَ ذَلِكَ وَهُوَ الْعَبَّاس أَوْ غَيْره
{أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} “Hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı imar etmeyi” yani bunları yapan kimseleri {كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لَا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ} “Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihat eden kimse gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar;” fazilet bakımından. {وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez;” kâfirleri. Bu ayet, böyle bir söz söyleyen kimseye (Abbâs veya başkasına) bir reddiye olarak inmiştir.
2467. Metin
{الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيل اللَّه بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ أَعْظَم دَرَجَة} رُتْبَة {عِنْد اللَّه} مِنْ غَيْرهمْ {وَأُولَئِكَ هُمْ الْفَائِزُونَ} الظَّافِرُونَ بِالْخَيْرِ
{الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً} “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat edenler, derece bakımından daha büyüktür” mertebece [daha üstündür] {عِنْدَ اللَّهِ} “Allah katında” başkalarından; {وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ} “işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir;” hayra nail olanlardır.
2469. Metin
{يُبَشِّرهُمْ رَبّهمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَان وَجَنَّات لَهُمْ فِيهَا نَعِيم مُقِيم} دَائِم
{يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ} “Rableri onlara katından bir rahmet, bir rıza ve kendileri için içinde sürekli bir nimet bulunan cennetler müjdeler;” daimî [olan nimetler].
2471. Metin
{خالدين} حال مقدرة {فيها أبدا إن الله عنده أجر عظيم}
{خَالِدِينَ} mukadder haldir {فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} “Orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz Allah katında büyük bir mükâfat vardır.”
2473. Metin
وَنَزَلَ فِيمَنْ تَرَكَ الْهِجْرَة لِأَجْلِ أَهْله وَتِجَارَته {يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانكُمْ أَوْلِيَاء إن استحبوا} اختاروا {الكفر على الإيمان ومن يتولهم منكم فأولئك هم الظالمون}
Ailesi ve ticareti uğruna hicreti terk edenler hakkında indi: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا} tercih ederlerse {الْكُفْرَ عَلَى الْإِيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
2475. Metin
{قُلْ إنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانكُمْ وَأَزْوَاجكُمْ وَعَشِيرَتكُمْ} أَقْرِبَاؤُكُمْ وَفِي قِرَاءَة عَشِيرَاتكُمْ {وَأَمْوَال اقْتَرَفْتُمُوهَا} اكتسبتموها {وتجارة تخشون كسادها} عدم نفاذها {وَمَسَاكِن تَرْضَوْنَهَا أَحَبّ إلَيْكُمْ مِنْ اللَّه وَرَسُوله وَجِهَاد فِي سَبِيله} فَقَعَدْتُمْ لِأَجْلِهِ عَنْ الْهِجْرَة وَالْجِهَاد {فَتَرَبَّصُوا} انْتَظِرُوا {حَتَّى يَأْتِيَ اللَّه بِأَمْرِهِ} تهديد لهم {والله لا يهدي القوم الفاسقين
{قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ} akrabalarınız -bir kıraatte عَشِيرَاتكُمْ şeklinde çoğuldur- {وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا} kazandığınız mallar {وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا} durgunluğa uğramasından, satılmamasından endişe ettiğiniz ticaret {وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ} bu sebeple hicret ve cihattan geri kaldığınız [meskenler] {فَتَرَبَّصُوا} “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihat etmekten daha sevimli ise, artık bekleyedurun” gözetleyin {حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ} “Allah emrini getirinceye kadar!” -bu onlar için bir tehdittir-; {وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “Allah, fâsıklar topluluğunu doğru yola erdirmez.”
2477. Metin
{لَقَدْ نَصَرَكُمْ اللَّه فِي مَوَاطِن} لِلْحَرْبِ {كَثِيرَة} كبدر وقريظة والنضير {و} واذكر {يَوْم حُنَيْن} وَادٍ بَيْن مَكَّة وَالطَّائِف أَيْ يَوْم قِتَالكُمْ فِيهِ هَوَازِن وَذَلِك فِي شَوَّال سَنَة ثَمَان {إذْ} بَدَل مِنْ يَوْم {أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتكُمْ} فَقُلْتُمْ لَنْ نُغْلَب الْيَوْم مِنْ قِلَّة وَكَانُوا اثْنَيْ عَشَرَ أَلْفًا وَالْكُفَّار أَرْبَعَة آلَاف {فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمْ الْأَرْض بِمَا رَحُبَتْ} مَا مَصْدَرِيَّة أَيْ مَعَ رَحْبهَا أَيْ سِعَتهَا فَلَمْ تَجِدُوا مَكَانًا تَطْمَئِنُّونَ إلَيْهِ لِشِدَّةِ مَا لَحِقَكُمْ مِنْ الْخَوْف {ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ} مُنْهَزِمِينَ وَثَبَتَ النَّبِيّ ﷺ عَلَى بَغْلَته الْبَيْضَاء وَلَيْسَ مَعَهُ غَيْر الْعَبَّاس وَأَبُو سُفْيَان آخِذ بِرِكَابِهِ
{لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ} harp meydanlarında {كَثِيرَةٍ} Bedir, Kurayza ve Nadîr gibi {وَ} hatırla {يَوْمَ حُنَيْنٍ} Mekke ile Tâif arasında bir vadidir; yani orada Hevâzin ile savaştığınız günü -bu da sekizinci yılın Şevval ayında idi-, {إِذْ} يَوْمَ kelimesinden bedeldir {أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ} “Andolsun ki Allah size birçok yerde ve Huneyn gününde yardım etmişti; hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti” de “Bugün azlıktan dolayı asla yenilmeyiz” demiştiniz; [Müslümanlar] on iki bin, kâfirler ise dört bin kişiydi; {فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ} مَا masdariyyedir; yani geniş olmasına rağmen [yeryüzü size dar gelmişti]; üzerinize çöken şiddetli korkudan dolayı içinizin rahat edeceği bir yer bulamadınız; {ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ} “fakat [bu çokluk] size hiçbir fayda sağlamadı ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar geldi; sonra da arkaya dönüp kaçtınız;” bozguna uğramış olarak. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise beyaz katırı üzerinde sebat etti; yanında Abbâs ile bineğinin üzengisini tutan Ebû Süfyân’dan başkası yoktu.
2479. Metin
{ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّه سَكِينَته} طُمَأْنِينَته {عَلَى رَسُوله وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ} فَرَدُّوا إلَى النَّبِيّ ﷺ لَمَّا نَادَاهُمْ الْعَبَّاس بِإِذْنِهِ وَقَاتَلُوا {وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا} مَلَائِكَة {وَعَذَّبَ الَّذِينَ كفروا} بالقتل والأسر {وذلك جزاء الكافرين}
{ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ} “Sonra Allah güven duygusunu/huzurunu indirdi” sükûnetini {عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ} “Resulünün ve müminlerin üzerine;” böylece Abbâs onun izniyle kendilerine seslendiğinde Hz. Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem yanına geri dönüp savaştılar; {وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا} “ve görmediğiniz ordular indirdi” melekler; {وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “ve inkâr edenlere azap etti;” öldürülmek ve esir alınmakla. {وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ} “İşte bu, kâfirlerin cezasıdır.”
2481. Metin
{ثُمَّ يَتُوب اللَّه مِنْ بَعْد ذَلِكَ عَلَى من يشاء} منهم بالإسلام {والله غفور رحيم}
{ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَنْ يَشَاءُ} onlardan İslam’a girmesini dilediğine {وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Sonra Allah bunun ardından dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
2483. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَس} قَذَر لِخُبْثِ بَاطِنهمْ {فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِد الْحَرَام} أَيْ لَا يَدْخُلُوا الْحَرَم {بَعْد عَامهمْ هَذَا} عَام تِسْع مِنْ الْهِجْرَة {وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَة} فَقْرًا بِانْقِطَاعِ تِجَارَتهمْ عَنْكُمْ {فَسَوْفَ يُغْنِيكُمْ اللَّه مِنْ فَضْله إن شاء} وقد أغناهم بالفتوح والجزية {إن الله عليم حكيم}
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ} iç dünyalarının pisliği sebebiyle necistirler/murdardırlar {فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ} yani Harem bölgesine girmesinler {بَعْدَ عَامِهِمْ هَذَا} hicretin dokuzuncu yılı olan bu yıldan sonra {وَإِنْ خِفْتُمْ عَيْلَةً} onların sizinle olan ticaretlerinin kesilmesi sebebiyle yoksulluktan [korkarsanız] {فَسَوْفَ يُغْنِيكُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ إِنْ شَاءَ} “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir; artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse sizi lütfundan zengin kılacaktır;” nitekim fetihler ve cizye ile onları zengin kılmıştır. {إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
2485. Metin
{قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِر} وَإِلَّا لَآمَنُوا بِالنَّبِيِّ ﷺ {وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللَّه وَرَسُوله} كَالْخَمْرِ {وَلَا يَدِينُونَ دِين الْحَقّ} الثَّابِت النَّاسِخ لِغَيْرِهِ مِنْ الْأَدْيَان وَهُوَ دِين الْإِسْلَام {مِنْ} بَيَان لِلَّذِينَ {الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب} أَيْ الْيَهُود وَالنَّصَارَى {حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَة} الْخَرَاج الْمَضْرُوب عَلَيْهِمْ كُلّ عَام {عَنْ يَد} حَال أَيْ مُنْقَادِينَ أَوْ بِأَيْدِيهِمْ لَا يُوَكَّلُونَ بِهَا {وَهُمْ صَاغِرُونَ} أَذِلَّاء مُنْقَادُونَ لِحُكْمِ الْإِسْلَام
{قَاتِلُوا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِرِ} aksi halde Hz. Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem iman ederlerdi {وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ} şarap gibi {وَلَا يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ} diğer dinleri nesheden sabit ve hak dini -ki o İslam dinidir- [din edinmeyenlerle], {مِنَ} الَّذِينَ ifadesini beyan eder {الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ} yani Yahudiler ve Hristiyanlardan [olanlarla savaşın]; {حَتَّى يُعْطُوا الْجِزْيَةَ} her yıl kendilerine konulan vergiyi verinceye kadar {عَنْ يَدٍ} haldir; yani boyun eğerek veya başkasını vekil tayin etmeksizin bizzat kendi elleriyle {وَهُمْ صَاغِرُونَ} “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, boyun eğip kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın; onlar küçülmüş/zelil kimseler olarak” İslam hükmüne boyun eğen zelil kimseler oldukları halde.
2487. Metin
{وقالت اليهود عزير بن الله وقالت النصارى المسيح} عيسى {بن اللَّه ذَلِكَ قَوْلهمْ بِأَفْوَاهِهِمْ} لَا مُسْتَنِد لَهُمْ عَلَيْهِ بَلْ {يُضَاهِئُونَ} يُشَابِهُونَ بِهِ {قَوْل الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْل} مِنْ آبَائِهِمْ تَقْلِيدًا لَهُمْ {قَاتَلَهُمْ} لَعَنَهُمْ {اللَّه أَنَّى} كَيْفَ {يُؤْفَكُونَ} يُصْرَفُونَ عَنْ الْحَقّ مَعَ قِيَام الدَّلِيل
{وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَسِيحُ} İsa {ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ} buna dair hiçbir dayanakları yoktur, bilakis {يُضَاهِئُونَ} benzetiyorlar {قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ} taklit ederek kendilerinden önceki atalarının [sözlerine]. {قَاتَلَهُمُ} lanet etsin onlara {اللَّهُ أَنَّى} nasıl {يُؤْفَكُونَ} delil ortadayken haktan çevriliyorlar? “Yahudiler: «Üzeyir Allah’ın oğludur» dediler. Hristiyanlar da: «Mesih Allah’ın oğludur» dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. [Sözlerini] daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan çevriliyorlar!”
2489. Metin
{اتَّخَذُوا أَحْبَارهمْ} عُلَمَاء الْيَهُود {وَرُهْبَانهمْ} عُبَّاد النَّصَارَى {أَرْبَابًا مِنْ دُون اللَّه} حَيْثُ اتَّبَعُوهُمْ فِي تَحْلِيل مَا حَرَّمَ اللَّه وَتَحْرِيم مَا أَحَلَّ الله {والمسيح بن مَرْيَم وَمَا أُمِرُوا} فِي التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل {إلَّا لِيَعْبُدُوا} أَيْ بِأَنْ يَعْبُدُوا {إلَهًا وَاحِدًا لَا إله إلا هو سبحانه} تنزيها له {عما يشركون}
{اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ} Yahudi âlimlerini {وَرُهْبَانَهُمْ} Hristiyan din adamlarını/âbidlerini {أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ} Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram saymalarında onlara uymak suretiyle [edindiler], {وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا} Tevrat ve İncil’de {إِلَّا لِيَعْبُدُوا} yani ibadet etmekle emrolundular {إِلَهًا وَاحِدًا لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ} O’nu tenzih ederiz {عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Oysa tek bir ilahtan başkasına ibadet etmekle emrolunmamışlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.”
2491. Metin
{يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُور اللَّه} شَرْعه وَبَرَاهِينه {بِأَفْوَاهِهِمْ} بِأَقْوَالِهِمْ فِيهِ {وَيَأْبَى اللَّه إلَّا أَنْ يُتِمّ} يُظْهِر {نُوره وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} ذَلِكَ
{يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ} O’nun şeriatını ve delillerini {بِأَفْوَاهِهِمْ} O’nun hakkındaki sözleriyle [söndürmek isterler], {وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ} üstün kılmak/açığa çıkarmaktan başkasına [asla razı olmaz] {نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} bunu. “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah, nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.”
2493. Metin
{هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُوله} مُحَمَّدًا ﷺ {بِالْهُدَى وَدِين الْحَقّ لِيُظْهِرهُ} يُعْلِيه {عَلَى الدِّين كُلّه} جَمِيع الْأَدْيَان الْمُخَالِفَة لَهُ {وَلَوْ كَرِهَ المشركون} ذلك
{هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ} Muhammed’i sallallâhu aleyhi ve sellem {بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ} üstün kılsın/yüceltsin diye {عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ} ona muhalif olan bütün dinlere {وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ} bunu. “Müşrikler hoşlanmasa da O, Peygamberini hidayet ve hak din ile bütün dinlere üstün kılmak için gönderendir.”
2495. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إنَّ كَثِيرًا مِنْ الْأَحْبَار وَالرُّهْبَان لَيَأْكُلُونَ} يَأْخُذُونَ {أَمْوَال النَّاس بِالْبَاطِلِ} كَالرِّشَا فِي الْحُكْم {وَيَصُدُّونَ} النَّاس {عَنْ سَبِيل اللَّه} دِينه {وَاَلَّذِينَ} مُبْتَدَأ {يَكْنِزُونَ الذَّهَب وَالْفِضَّة وَلَا يُنْفِقُونَهَا} أَيْ الْكُنُوز {فِي سَبِيل اللَّه} أَيْ لَا يؤدون منها حقه من الزكاة والخير {فَبَشِّرْهُمْ} أَخْبِرْهُمْ {بِعَذَابٍ أَلِيم} مُؤْلِم
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ} alırlar {أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ} hükümde rüşvet almak gibi {وَيَصُدُّونَ} insanları {عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} O’nun dininden. {وَالَّذِينَ} mübtedadır {يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا} yani o hazineleri {فِي سَبِيلِ اللَّهِ} yani zekât ve hayır olarak onlardaki Allah’ın hakkını ödemezler {فَبَشِّرْهُمْ} onları haberlendir/müjdele {بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} can yakıcı. “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları elem dolu bir azapla müjdele!”
2497. Metin
{يَوْم يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَار جَهَنَّم فَتُكْوَى} تُحْرَق {بِهَا جِبَاههمْ وَجُنُوبهمْ وَظُهُورهمْ} وَتُوَسِّع جُلُودهمْ حَتَّى تُوضَع عَلَيْهَا كُلّهَا وَيُقَال لَهُمْ {هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ} أي جزاءه
{يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى} dağlanır {بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ} ve derileri genişletilir ta ki hepsi üzerlerine konulur ve onlara: {هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ} yani cezasını [denilir]. “O gün cehennem ateşinde bunlar kızdırılıp alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak [ve onlara]: «İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz şeylerdir; haydi biriktirmiş olduğunuz şeyleri tadın!» [denilecek].”
2499. Metin
{إنَّ عِدَّة الشُّهُور} الْمُعْتَدّ بِهَا لِلسَّنَةِ {عِنْد اللَّه اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَاب اللَّه} اللَّوْح الْمَحْفُوظ {يَوْم خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض مِنْهَا} أَيْ الشُّهُور {أَرْبَعَة حُرُم} مُحَرَّمَة ذُو الْقَعْدَة وَذُو الْحِجَّة وَالْمُحَرَّم وَرَجَب {ذَلِكَ} أَيْ تَحْرِيمهَا {الدِّين الْقَيِّم} الْمُسْتَقِيم {فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ} أَيْ الْأَشْهُر الْحُرُم {أَنْفُسكُمْ} بِالْمَعَاصِي فَإِنَّهَا فِيهَا أَعْظَم وِزْرًا وَقِيلَ فِي الْأَشْهُر كُلّهَا {وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّة} جَمِيعًا فِي كُلّ الشُّهُور {كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّة وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه مَعَ الْمُتَّقِينَ} بِالْعَوْنِ وَالنَّصْر
{إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ} yıl için muteber olan {عِنْدَ اللَّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللَّهِ} Levh-i Mahfuz’da {يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ مِنْهَا} yani aylardan {أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ} haram kılınmış olan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep’tir. {ذَلِكَ} yani onların haramlığı {الدِّينُ الْقَيِّمُ} dosdoğru [dindir]. {فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ} yani haram aylarda {أَنْفُسَكُمْ} günahlarla; zira onlardaki günahlar daha büyüktür. Bütün aylarda olduğu da söylenmiştir. {وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً} bütün aylarda hepiniz toptan {كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ} yardım ve zaferle. “Şüphesiz Allah’ın katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı gündeki Allah’ın yazısında on ikidir; bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru din budur. Öyleyse onlarda kendinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle nasıl toptan savaşıyorlarsa, siz de onlarla toptan savaşın ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.”
2501. Metin
{إنَّمَا النَّسِيء} أَيْ التَّأْخِير لِحُرْمَةِ شَهْر إلَى آخَر كَمَا كَانَتْ الْجَاهِلِيَّة تَفْعَلهُ مِنْ تَأْخِير حُرْمَة الْمُحَرَّم إذَا هَلَّ وَهُمْ فِي الْقِتَال إلَى صَفَر {زِيَادَة فِي الْكُفْر} لِكُفْرِهِمْ بِحُكْمِ اللَّه فِيهِ {يُضَلّ} بِضَمِّ الْيَاء وَفَتْحهَا {بِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ} أَيْ النَّسِيء {عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِيُوَاطِئُوا} يُوَافِقُوا بِتَحْلِيلِ شَهْر وَتَحْرِيم آخَر بَدَله {عِدَّة} عَدَد {مَا حَرَّمَ اللَّه} مِنْ الْأَشْهُر فَلَا يَزِيدُوا عَلَى تَحْرِيم أَرْبَعَة وَلَا يَنْقُصُوا وَلَا يَنْظُرُوا إلَى أَعْيَانهَا {فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللَّه زُيِّنَ لَهُمْ سُوء أَعْمَالهمْ} فَظَنُّوهُ حسنا {والله لا يهدي القوم الكافرين}
{إِنَّمَا النَّسِيءُ} yani cahiliye ehlinin, savaş halindeyken Muharrem ayı girdiğinde onun hürmetini Safer ayına erteledikleri gibi bir ayın hürmetini diğer bir aya ertelemek {زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ} Allah’ın o konudaki hükmünü inkâr etmeleri sebebiyle [küfürde bir artımdır]. {يُضَلُّ} yâ harfinin zammesiyle ve fethasıyla [okunmuştur] {بِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ} yani o nesîyi {عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِيُوَاطِئُوا} denk getirsinler diye, bir ayı helal kılıp onun yerine başka bir ayı haram kılarak {عِدَّةَ} sayısına {مَا حَرَّمَ اللَّهُ} haram kıldığı aylardan; böylece dörtten fazla haram kılmazlar, eksiltmezler de, ancak ayların bizzat kendilerine bakmazlar {فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللَّهُ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ} onu güzel sandılar. {وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ} “[Haram ayları] ertelemek, ancak inkârda ileri gitmektir ki, inkâr edenler bununla saptırılır. Allah’ın haram kıldığı [ayların] sayısına denk getirmek için onu bir yıl helal, bir yıl haram sayarlar da Allah’ın haram kıldığını helal kılarlar. Kötü amelleri kendilerine süslü gösterildi. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”
2503. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا دَعَا النَّبِيّ ﷺ النَّاس إلَى غَزْوَة تَبُوك وَكَانُوا فِي عسرة وشدة حر فشق عليهم {يأيها الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إذَا قِيلَ لَكُمْ انْفِرُوا فِي سَبِيل اللَّه اثَّاقَلْتُمْ} بِإِدْغَامِ التَّاء فِي الْأَصْل فِي الْمُثَلَّثَة وَاجْتِلَاب هَمْزَة الْوَصْل أَيْ تَبَاطَأْتُمْ وَمِلْتُمْ عَنْ الْجِهَاد {إلَى الْأَرْض} والقعود فيها والاستفهام للتوبيخ {أرضيتم بالحياة الدنيا} ولذاتها {مِنْ الْآخِرَة} أَيْ بَدَل نَعِيمهَا {فَمَا مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا فِي} جَنْب مَتَاع {الْآخِرَة إلَّا قليل} حقير
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem insanları Tebük Gazvesi’ne çağırdığı, o sırada da bir darlık ve şiddetli sıcak olup bu durum onlara ağır geldiği zaman indi: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ} aslındaki tâ harfi sâ harfine idğam edilerek ve vasıl hemzesi getirilerek; yani cihaddan geri durup meyl gösterdiniz {إِلَى الْأَرْضِ} ve orada oturup kalmaya; soru kınama ve azarlama içindir. {أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} ve onun lezzetlerine {مِنَ الْآخِرَةِ} yani onun nimetleri yerine? {فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي} metaı yanında {الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ} pek değersizdir. “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, «Allah yolunda sefere çıkın» denilince yere çakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa ahirete göre dünya hayatının geçimliği pek az bir şeyden ibarettir.”
2505. Metin
{إلَّا} بِإِدْغَامِ لَا فِي نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي الْمَوْضِعَيْنِ {تَنْفِرُوا} تَخْرُجُوا مَعَ النَّبِيّ ﷺ لِلْجِهَادِ {يُعَذِّبكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا} مُؤْلِمًا {وَيَسْتَبْدِل قَوْمًا غَيْركُمْ} أَيْ يَأْتِ بِهِمْ بَدَلكُمْ {وَلَا تَضُرُّوهُ} أَيْ اللَّه أَوْ النَّبِيّ ﷺ {شَيْئًا} بِتَرْكِ نَصْره فَإِنَّ اللَّه نَاصِر دِينه {وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} وَمِنْهُ نَصْر دِينه وَنَبِيّه
{إِلَّا} her iki yerde de lâ lafzının şart edatı olan in’in nûn’una idğam edilmesiyle {تَنْفِرُوا} Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte cihada çıkmazsanız {يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا} can yakıcı {وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ} yani sizin yerinize başkalarını getirir {وَلَا تَضُرُّوهُ} yani Allah’a veya Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem {شَيْئًا} ona yardım etmemekle [hiçbir zarar veremezsiniz]; çünkü Allah dininin yardımcısıdır. {وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} dinine ve peygamberine yardım etmek de buna dâhildir. “Eğer sefere çıkmazsanız, [Allah] sizi elem dolu bir azapla cezalandırır ve yerinize başka bir kavim getirir; O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”
2507. Metin
{إلَّا تَنْصُرُوهُ} أَيْ النَّبِيّ ﷺ {فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّه إذْ} حِين {أَخْرَجَهُ الذين كفروا} من مكة أي ألجؤوه إلَى الْخُرُوج لَمَّا أَرَادُوا قَتْله أَوْ حَبْسه أَوْ نَفْيه بِدَارِ النَّدْوَة {ثَانِي اثْنَيْنِ} حَال أَيْ أَحَد اثْنَيْنِ وَالْآخَر أَبُو بَكْر الْمَعْنَى نَصَرَهُ اللَّه فِي مِثْل تِلْكَ الْحَالَة فَلَا يَخْذُلهُ فِي غَيْرهَا {إذْ} بَدَل مِنْ إذْ قَبْله {هُمَا فِي الْغَار} نَقْب فِي جَبَل ثَوْر {إذْ} بَدَل ثَانٍ {يَقُول لِصَاحِبِهِ} أَبِي بَكْر وَقَدْ قَالَ لَهُ لَمَّا رَأَى أَقْدَام الْمُشْرِكِينَ لَوْ نَظَرَ أَحَدهمْ تَحْت قَدَمَيْهِ لَأَبْصَرَنَا {لَا تَحْزَن إنَّ اللَّه مَعَنَا} بِنَصْرِهِ {فَأَنْزَلَ اللَّه سَكِينَته} طُمَأْنِينَته {عَلَيْهِ} قِيلَ عَلَى النَّبِيّ ﷺ وَقِيلَ عَلَى أَبِي بَكْر {وَأَيَّدَهُ} أَيْ النَّبِيّ ﷺ {بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا} مَلَائِكَة فِي الْغَار وَمَوَاطِن قِتَاله {وَجَعَلَ كَلِمَة الَّذِينَ كَفَرُوا} أَيْ دَعْوَة الشِّرْك {السُّفْلَى} الْمَغْلُوبَة {وَكَلِمَة اللَّه} أَيْ كَلِمَة الشَّهَادَة {هِيَ الْعُلْيَا} الظَّاهِرَة الْغَالِبَة {وَاَللَّه عَزِيز} فِي مُلْكه {حَكِيم} فِي صُنْعه
{إِلَّا تَنْصُرُوهُ} yani Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem [yardım etmezseniz], {فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ إِذْ} o vakit ki {أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا} Mekke’den, yani Dârü’n-Nedve’de onu öldürmek, hapsetmek veya sürmek istediklerinde onu çıkmaya mecbur bıraktılar {ثَانِيَ اثْنَيْنِ} haldir; yani iki kişiden biri olarak; diğeri ise Ebû Bekir’dir. Anlamı: Allah böylesi bir durumda ona yardım etmiştir, başka durumlarda onu asla yardımsız bırakmaz. {إِذْ} önceki إِذْ ifadesinden bedeldir {هُمَا فِي الْغَارِ} Sevr dağındaki bir oyukta/mağarada {إِذْ} ikinci bir bedeldir {يَقُولُ لِصَاحِبِهِ} Ebû Bekir’e; müşriklerin ayaklarını gördüğünde ona: “Onlardan biri ayaklarının altına baksa bizi görür” dediği vakit {لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا} yardımıyla. {فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ} huzur ve güvenini {عَلَيْهِ} Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem veya Ebû Bekir’e indirdiği söylenmiştir {وَأَيَّدَهُ} yani Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem {بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا} mağarada ve savaştığı yerlerde meleklerle [destekledi]. {وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا} yani şirk davetini {السُّفْلَى} mağlup olan [kıldı]. {وَكَلِمَةُ اللَّهِ} yani şehadet kelimesi {هِيَ الْعُلْيَا} galip ve üstün olandır. {وَاللَّهُ عَزِيزٌ} mülkünde {حَكِيمٌ} yaptıklarında. “Eğer siz ona yardım etmezseniz, kâfirler onu iki kişiden biri olarak [Mekke’den] çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti. Hani ikisi mağarada idiler; hani o arkadaşına: «Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir» diyordu. Bunun üzerine Allah, ona güven duygusunu indirdi, onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve inkâr edenlerin sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
2509. Metin
{انْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالًا} نَشَاطًا وَغَيْر نَشَاط وَقِيلَ أَقْوِيَاء وَضُعَفَاء أَوْ أَغْنِيَاء وَفُقَرَاء وَهِيَ مَنْسُوخَة بِآيَةِ {لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء} {وَجَاهِدُوا بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسكُمْ فِي سَبِيل اللَّه ذَلِكُمْ خَيْر لَكُمْ إنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} أَنَّهُ خَيْر لَكُمْ فَلَا تَثَّاقَلُوا
{انْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالًا} istekli ve isteksiz; güçlü ve zayıf veya zengin ve fakir olarak da denilmiştir. Bu ayet {لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَاءِ} ayeti ile neshedilmiştir. {وَجَاهِدُوا بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} bunun sizin için hayırlı olduğunu [bilirseniz] geri durup ağırlaşmayın. “Gerek hafif gerek ağır olarak sefere çıkın; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”
2511. Metin
ونزل في المنافقين الذين تخلفوا {لو كان} ما دعوتهم إليه {عَرَضًا} مَتَاعًا مِنْ الدُّنْيَا {قَرِيبًا} سَهْل الْمَأْخَذ {وَسَفَرًا قَاصِدًا} وَسَطًا {لَاتَّبَعُوك} طَلَبًا لِلْغَنِيمَةِ {وَلَكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمْ الشُّقَّة} الْمَسَافَة فَتَخَلَّفُوا {وَسَيَحْلِفُونَ بِاَللَّهِ} إذَا رَجَعْتُمْ إلَيْهِمْ {لَوْ اسْتَطَعْنَا} الْخُرُوج {لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنْفُسهمْ} بِالْحَلِفِ الْكَاذِب {وَاَللَّه يَعْلَم إنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} فِي قَوْلهمْ ذَلِكَ
Geri kalan münafıklar hakkında indi: {لَوْ كَانَ} onları davet ettiğin şey {عَرَضًا} dünyalıktan bir meta {قَرِيبًا} kolay elde edilebilir {وَسَفَرًا قَاصِدًا} orta halli [bir yolculuk olsaydı] {لَاتَّبَعُوكَ} ganimet elde etmek arzusuyla [peşinden gelirlerdi]; {وَلَكِنْ بَعُدَتْ عَلَيْهِمُ الشُّقَّةُ} mesafe, bu sebeple geri kaldılar. {وَسَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ} kendilerine döndüğünüz zaman: {لَوِ اسْتَطَعْنَا} çıkmaya {لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ يُهْلِكُونَ أَنْفُسَهُمْ} yalan yere yemin ederek. {وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} bu sözlerinde. “Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay bir yolculuk olsaydı, mutlaka sana uyarlardı. Fakat meşakkatli mesafe onlara uzak geldi. [Bununla beraber]: «Gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık» diye Allah’a yemin edecekler. Kendilerini helak ediyorlar. Allah biliyor ki onlar kesinlikle yalancıdırlar.”
2513. Metin
وَكَانَ ﷺ أَذَّنَ لِجَمَاعَةٍ فِي التَّخَلُّف بِاجْتِهَادٍ مِنْهُ فَنَزَلَ عِتَابًا لَهُ وَقَدَّمَ الْعَفْو تَطْمِينًا لِقَلْبِهِ {عَفَا اللَّه عَنْك لِمَ أَذِنْت لَهُمْ} فِي التَّخَلُّف وَهَلَّا تَرَكْتهمْ {حَتَّى يَتَبَيَّن لَك الَّذِينَ صَدَقُوا} فِي الْعُذْر {وَتَعْلَم الْكَاذِبِينَ} فِيهِ
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendi ictihadı ile bir gruba geride kalmaları için izin vermişti. Bunun üzerine onu sitem edici olarak indi ve kalbini teskin etmek için affı öne aldı: {عَفَا اللَّهُ عَنْكَ لِمَ أَذِنْتَ لَهُمْ} geride kalmaları hususunda; onları bıraksaydın ya! {حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكَ الَّذِينَ صَدَقُوا} mazeretlerinde {وَتَعْلَمَ الْكَاذِبِينَ} onda. “Allah seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olmadan ve yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin?”
2515. Metin
{لَا يَسْتَأْذِنك الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر} فِي التَّخَلُّف عَنْ {أَنْ يُجَاهِدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ والله عليم بالمتقين
{لَا يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ} geri kalmak hususunda {أَنْ يُجَاهِدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ} “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten [geri kalmak için] senden izin istemezler. Allah, takva sahiplerini hakkıyla bilendir.”
2517. Metin
{إنَّمَا يَسْتَأْذِنك} فِي التَّخَلُّف {الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَارْتَابَتْ} شَكَّتْ {قُلُوبهمْ} فِي الدِّين {فَهُمْ فِي رَيْبهمْ يَتَرَدَّدُونَ} يَتَحَيَّرُونَ
{إِنَّمَا يَسْتَأْذِنُكَ} geri kalmak hususunda {الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَارْتَابَتْ} şüpheye düştü {قُلُوبُهُمْ} din konusunda; {فَهُمْ فِي رَيْبِهِمْ يَتَرَدَّدُونَ} şaşkınca bocalayıp dururlar. “Senden ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşüp de şüpheleri içinde bocalayanlar izin ister.”
2519. Metin
{وَلَوْ أَرَادُوا الْخُرُوج} مَعَك {لَأَعَدُّوا لَهُ عُدَّة} أُهْبَة مِنْ الْآلَة وَالزَّاد {وَلَكِنْ كَرِهَ اللَّه انْبِعَاثهمْ} أَيْ لَمْ يُرِدْ خُرُوجهمْ {فَثَبَّطَهُمْ} كَسَّلَهُمْ {وَقِيلَ} لَهُمْ {اُقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَ} الْمَرْضَى وَالنِّسَاء وَالصِّبْيَان أَيْ قَدَّرَ اللَّه تَعَالَى ذَلِكَ
{وَلَوْ أَرَادُوا الْخُرُوجَ} seninle birlikte {لَأَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً} alet ve azıktan bir hazırlık [yaparlardı], {وَلَكِنْ كَرِهَ اللَّهُ انْبِعَاثَهُمْ} yani onların çıkmasını istemedi {فَثَبَّطَهُمْ} onları tembelleştirdi {وَقِيلَ} onlara: {اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَ} hastalar, kadınlar ve çocuklarla; yani Allah Teâlâ bunu takdir etti. “Eğer [sefere] çıkmak isteselerdi, elbette onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların sefere çıkmalarını istemedi de onları alıkoydu ve [onlara]: «Oturanlarla beraber oturun!» denildi.”
2521. Metin
{لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ إلَّا خَبَالًا} فسادا بِتَخْذِيلِ الْمُؤْمِنِينَ {وَلَأَوْضَعُوا خِلَالكُمْ} أَيْ أَسْرَعُوا بَيْنكُمْ بِالْمَشْيِ بِالنَّمِيمَةِ {يَبْغُونَكُمْ} يَطْلُبُونَ لَكُمْ {الْفِتْنَة} بِإِلْقَاءِ الْعَدَاوَة {وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ} مَا يَقُولُونَ سَمَاع قبول {والله عليم بالظالمين}
{لَوْ خَرَجُوا فِيكُمْ مَا زَادُوكُمْ إِلَّا خَبَالًا} müminleri gevşetip hezimete uğratarak fesattan başka bir şey [artırmazlardı], {وَلَأَوْضَعُوا خِلَالَكُمْ} yani laf taşıyarak aranızda koşarlardı {يَبْغُونَكُمُ} sizin için arayarak {الْفِتْنَةَ} düşmanlık sokarak; {وَفِيكُمْ سَمَّاعُونَ لَهُمْ} söylediklerini kabul kulağıyla dinleyenler [bulunurdu]. {وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ} “Eğer içinizde [sefere] çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı ve sizi fitneye düşürmek isteyerek aranıza mutlaka fesat sokarlardı. İçinizde onlara kulak verenler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.”
2523. Metin
{لَقَدْ ابْتَغَوْا} لَك {الْفِتْنَة مِنْ قَبْل} أَوَّل مَا قَدِمْت الْمَدِينَة {وَقَلَبُوا لَك الْأُمُور} أَيْ أَجَالُوا الْفِكْر فِي كَيْدك وَإِبْطَال دِينك {حَتَّى جَاءَ الْحَقّ} النَّصْر {وَظَهَرَ} عَزَّ {أَمْر اللَّه} دِينه {وَهُمْ كَارِهُونَ} لَهُ فَدَخَلُوا فِيهِ ظَاهِرًا
{لَقَدِ ابْتَغَوُا} senin için {الْفِتْنَةَ مِنْ قَبْلُ} Medine’ye ilk geldiğin vakit {وَقَلَّبُوا لَكَ الْأُمُورَ} yani sana hile kurma ve dinini iptal etme hususunda türlü düşünceler geliştirdiler {حَتَّى جَاءَ الْحَقُّ} zafer {وَظَهَرَ} üstün geldi {أَمْرُ اللَّهِ} O’nun dini {وَهُمْ كَارِهُونَ} onu; bunun üzerine zahiren dine girdiler. “Andolsun ki, daha önce de fitne çıkarmak istemişler ve senin aleyhine türlü işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar istemedikleri halde hak geldi ve Allah’ın emri üstün çıktı.”
2525. Metin
{وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُول ائْذَنْ لِي} فِي التَّخَلُّف {وَلَا تَفْتِنِّي} وَهُوَ الْجَدّ بْن قَيْس قَالَ لَهُ النَّبِيّ ﷺ هَلْ لَك فِي جَلَّاد بَنِي الْأَصْفَر فَقَالَ إنِّي مُغْرَم بِالنِّسَاءِ وَأَخْشَى إنْ رَأَيْت نِسَاء بَنِي الأصفر أن لا أصبر عنهن فأفتتن قال تعالى {أَلَا فِي الْفِتْنَة سَقَطُوا} بِالتَّخَلُّفِ وَقُرِئَ سَقَطَ {وَإِنَّ جَهَنَّم لَمُحِيطَة بِالْكَافِرِينَ} لَا مَحِيص لَهُمْ عنها
{وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِي} geride kalmam hususunda {وَلَا تَفْتِنِّي} o da el-Cedd b. Kays’tır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona: “Benî Asfar’ın (Rumların) kadınlarıyla cihad etmek ister misin?” dediğinde o: “Ben kadınlara düşkün biriyim; Benî Asfar kadınlarını görürsem kendimi tutamayıp fitneye düşmekten korkarım” dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki: {أَلَا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا} geride kalmakla; سَقَطَ şeklinde de okunmuştur. {وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ} ondan kurtuluşları yoktur. “Onlardan öylesi de vardır ki: «Bana izin ver, beni fitneye düşürme» der. Bilesiniz ki, onlar zaten fitnenin içine düşmüşlerdir. Şüphesiz cehennem, kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.”
2527. Metin
{إن تصبك حسنة} كنصر وغنيمة {تسؤهم وَإِنْ تُصِبْك مُصِيبَة} شِدَّة {يَقُولُوا قَدْ أَخَذْنَا أَمْرنَا} بِالْحَزْمِ حِين تَخَلَّفْنَا {مِنْ قَبْل} قَبْل هَذِهِ الْمَعْصِيَة {وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ} بِمَا أَصَابَك
{إِنْ تُصِبْكَ حَسَنَةٌ} zafer ve ganimet gibi {تَسُؤْهُمْ وَإِنْ تُصِبْكَ مُصِيبَةٌ} bir zorluk/sıkıntı {يَقُولُوا قَدْ أَخَذْنَا أَمْرَنَا} geri kalmakla tedbirimizi [aldık] {مِنْ قَبْلُ} bu musibetten önce {وَيَتَوَلَّوْا وَهُمْ فَرِحُونَ} sana isabet eden şeye. “Eğer sana bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Sana bir musibet dokunursa: «Biz önceden tedbirimizi almıştık» derler ve sevinerek dönüp giderler.”
2529. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {لَنْ يُصِيبنَا إلَّا مَا كَتَبَ اللَّه لَنَا} إصَابَته {هُوَ مَوْلَانَا} نَاصِرنَا وَمُتَوَلِّي أمورنا {وعلى الله فليتوكل المؤمنون
{قُلْ} onlara: {لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا} başımıza gelmesini [yazdığı şeyden başkası], {هُوَ مَوْلَانَا} yardımcımız ve işlerimizi üstlenendir. {وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “De ki: «Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.»”
2531. Metin
{قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ} فِيهِ حَذْف إحْدَى التَّاءَيْنِ مِنْ الْأَصْل أَيْ تَنْتَظِرُونَ أَنْ يَقَع {بِنَا إلَّا إحْدَى} الْعَاقِبَتَيْنِ {الْحُسْنَيَيْنِ} تَثْنِيَة حُسْنَى تَأْنِيث أَحْسَن النَّصْر أَوْ الشَّهَادَة {وَنَحْنُ نَتَرَبَّص} نَنْتَظِر {بِكُمْ أَنْ يُصِيبكُمْ اللَّه بِعَذَابٍ مِنْ عِنْده} بِقَارِعَةٍ مِنْ السَّمَاء {أَوْ بِأَيْدِينَا} بِأَنْ يُؤْذِن لَنَا فِي قِتَالكُمْ {فَتَرَبَّصُوا}
{قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ} aslındaki iki tâ harfinden biri hazfedilmiştir; yani vuku bulmasını mı bekliyorsunuz {بِنَا إِلَّا إِحْدَى} iki akıbetten birinin {الْحُسْنَيَيْنِ} en güzel anlamına gelen ahsen lafzının müennesi olan hüsnâ’nın tesniyesidir; zafer yahut şehadet. {وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ} bekliyoruz {بِكُمْ أَنْ يُصِيبَكُمُ اللَّهُ بِعَذَابٍ مِنْ عِنْدِهِ} gökten bir felaket ile {أَوْ بِأَيْدِينَا} sizinle savaşmamıza bize izin vermesiyle. {فَتَرَبَّصُوا}
2532. Metin
بِنَا ذَلِكَ {إنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ} عَاقِبَتكُمْ
bizim için bunu, {إِنَّا مَعَكُمْ مُتَرَبِّصُونَ} sizin sonunuzu. “De ki: «Siz bizim için iki güzellikten [zafer veya şehadetten] birinden başkasını mı gözetiyorsunuz? Biz ise Allah’ın, kendi katından veya bizim ellerimizle size bir azap ulaştırmasını gözetiyoruz. Haydi gözetedurun, şüphesiz biz de sizinle beraber gözetmekteyiz.»”
2534. Metin
{قُلْ أَنْفِقُوا} فِي طَاعَة اللَّه {طَوْعًا أَوْ كرها لن يتقبل منكم} ما أنفقتموه {إنكم كنتم قوما فاسقين} وَالْأَمْر هُنَا بِمَعْنَى الْخَبَر
{قُلْ أَنْفِقُوا} Allah’a itaatte {طَوْعًا أَوْ كَرْهًا لَنْ يُتَقَبَّلَ مِنْكُمْ} infak ettiğiniz şey; {إِنَّكُمْ كُنْتُمْ قَوْمًا فَاسِقِينَ} buradaki emir haber anlamındadır. “De ki: «İster gönüllü ister gönülsüz infak edin, sizden asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkmış bir topluluksunuz.»”
2536. Metin
{وما منعهم أن تقبل} بالياء والتاء {منهم نفقاتهم إلا أنهم} فَاعِل وَأَنْ تُقْبَل مَفْعُول {كَفَرُوا بِاَللَّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلَاة إلَّا وَهُمْ كُسَالَى} مُتَثَاقِلُونَ {وَلَا يُنْفِقُونَ إلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ} النَّفَقَة لِأَنَّهُمْ يعدونها مغرما
{وَمَا مَنَعَهُمْ أَنْ تُقْبَلَ} yâ ve tâ ile [okunmuştur], {مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلَّا أَنَّهُمْ} faildir; “en tukbele” ise mef‘ûldür, {كَفَرُوا بِاللَّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلَاةَ إِلَّا وَهُمْ كُسَالَى} üşengeç bir hâldedirler, {وَلَا يُنْفِقُونَ إِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ} infakı; çünkü onlar bunu bir angarya saymaktadırlar. “Harcamalarının kabul edilmesini engelleyen şey; Allah'ı ve Resûlü'nü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve harcamalarını da ancak istemeye istemeye yapmalarıdır.”
2538. Metin
{فَلَا تُعْجِبك أَمْوَالهمْ وَلَا أَوْلَادهمْ} أَيْ لَا تَسْتَحْسِن نِعَمنَا عَلَيْهِمْ فَهِيَ اسْتِدْرَاج {إنَّمَا يُرِيد اللَّه لِيُعَذِّبهُمْ} أَيْ أَنْ يُعَذِّبهُمْ {بِهَا فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} بِمَا يَلْقَوْنَ فِي جَمْعهَا مِنْ الْمَشَقَّة وَفِيهَا مِنْ الْمَصَائِب {وَتَزْهَق} تَخْرُج {أَنْفُسهمْ وَهُمْ كَافِرُونَ} فَيُعَذِّبهُمْ فِي الْآخِرَة أَشَدّ الْعَذَاب
{فَلَا تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَلَا أَوْلَادُهُمْ} yani kendilerine verdiğimiz nimetleri güzel/hoş bulma; zira bu bir istidractır (tedricen azaba yaklaştırmadır). {إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ} yani onları azaplandırmak [ister] {بِهَا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} o [malları] toplarken çektikleri meşakkat ve onlarda uğradıkları musibetler sebebiyle, {وَتَزْهَقَ} çıksın [diye] {أَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ} böylece ahirette onları en şiddetli azapla cezalandıracaktır. “Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara ancak dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istemektedir.”
2540. Metin
{وَيَحْلِفُونَ بِاَللَّهِ إنَّهُمْ لِمِنْكُمْ} أَيْ مُؤْمِنُونَ {وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَكِنَّهُمْ قَوْم يَفْرُقُونَ} يَخَافُونَ أَنْ تَفْعَلُوا بِهِمْ كَالْمُشْرِكِينَ فَيَحْلِفُونَ تَقِيَّة
{وَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ} yani müminlerdir, {وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ} kendilerine de müşriklere yaptığınız muameleyi yapmanızdan korkarlar; bu yüzden takıyye olarak yemin ederler. “Onlar kesinlikle sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar sizden değillerdir; fakat onlar korkak bir topluluktur.”
2542. Metin
{لو يجدون ملجأ} يلجأون إلَيْهِ {أَوْ مَغَارَات} سَرَادِيب {أَوْ مُدَّخَلًا} مَوْضِعًا يَدْخُلُونَهُ {لَوَلَّوْا إلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ} يُسْرِعُونَ فِي دُخُوله وَالِانْصِرَاف عَنْكُمْ إسْرَاعًا لَا يَرُدّهُ شَيْء كالفرس الجموح
{لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَأً} sığınacak bir yer {أَوْ مَغَارَاتٍ} dehlizler/mağaralar {أَوْ مُدَّخَلًا} içine girebilecekleri bir geçit {لَوَلَّوْا إِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ} ona girmeye ve hırçın bir atın hızla kaçıp hiçbir şeyin onu durduramaması gibi sizden hızla uzaklaşmaya koşarlardı. “Eğer sığınacak bir yer yahut mağaralar veya girebilecekleri bir delik bulsalardı, başlarını alıp hızla oraya yönelirlerdi.”
2544. Metin
{ومنهم من يلمزك} يعيبك {في} قسم {الصدقات فإن أعطوا منها رضوا وإن لم يعطوا منها إذا هم يسخطون
{وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ} seni ayıplar/kınar {فِي} taksiminde {الصَّدَقَاتِ فَإِنْ أُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَإِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَا إِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ} “Onlardan sadakaların [taksimi] hususunda seni ayıplayanlar vardır. Eğer onlara bundan verilirse razı olurlar; şayet kendilerine ondan verilmezse hemen öfkeleniverirler.”
2546. Metin
{وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوا مَا آتَاهُمْ اللَّه وَرَسُوله} مِنْ الْغَنَائِم وَنَحْوهَا {وَقَالُوا حَسْبنَا} كَافِينَا {اللَّه سَيُؤْتِينَا اللَّه مِنْ فَضْله وَرَسُوله} مِنْ غَنِيمَة أُخْرَى مَا يَكْفِينَا {إنَّا إلَى اللَّه رَاغِبُونَ} أَنْ يُغْنِينَا وَجَوَاب لَوْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ
{وَلَوْ أَنَّهُمْ رَضُوا مَا آتَاهُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ} ganimetler ve benzeri şeylerden {وَقَالُوا حَسْبُنَا} bize yeterlidir {اللَّهُ سَيُؤْتِينَا اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَرَسُولُهُ} başka bir ganimetten bize yetecek kadarını {إِنَّا إِلَى اللَّهِ رَاغِبُونَ} bizi zengin kılmasını [isteriz, deselerdi]. “Lev” edatının cevabı [takdiren]: Şüphesiz bu kendileri için hayırlı olurdu. “Eğer onlar Allah ve Resûlü’nün kendilerine verdiğine razı olsalardı ve: «Allah bize yeter, Allah yakında lütfundan bize verecektir, Resûlü de; biz ancak Allah’a rağbet edicileriz» deselerdi [daha hayırlı olurdu].”
2548. Metin
{إنَّمَا الصَّدَقَات} الزَّكَوَات مَصْرُوفَة {لِلْفُقَرَاءِ} الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يَقَع مَوْقِعًا مِنْ كِفَايَتهمْ {وَالْمَسَاكِين} الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يَكْفِيهِمْ {وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا} أَيْ الصَّدَقَات مِنْ جَابٍ وَقَاسِم وَكَاتِب وَحَاشِر {وَالْمُؤَلَّفَة قُلُوبهمْ} لِيُسْلِمُوا أَوْ يَثْبُت إسْلَامهمْ أَوْ يَسْلَم نُظَرَاؤُهُمْ أَوْ يَذُبُّوا عَنْ الْمُسْلِمِينَ أَقْسَام الْأَوَّل وَالْأَخِير لَا يُعْطِيَانِ الْيَوْم عِنْد الشَّافِعِيّ رَضِيَ اللَّه تَعَالَى عَنْهُ لِعَزِّ الْإِسْلَام بِخِلَافِ الْآخَرَيْنِ فَيُعْطِيَانِ عَلَى الْأَصَحّ {وَفِي} فَكّ {الرِّقَاب} أَيْ الْمُكَاتَبِينَ {وَالْغَارِمِينَ} أَهْل الدِّين إنْ اسْتَدَانُوا لِغَيْرِ مَعْصِيَة أَوْ تَابُوا وَلَيْسَ لَهُمْ وَفَاء أَوْ لِإِصْلَاحِ ذَات الْبَيْن وَلَوْ أَغْنِيَاء {وَفِي سَبِيل اللَّه} أَيْ الْقَائِمِينَ بِالْجِهَادِ مِمَّنْ لَا فيء لهم ولو أغنياء {وبن السَّبِيل} الْمُنْقَطِع فِي سَفَره {فَرِيضَة} نُصِبَ بِفِعْلِهِ الْمُقَدَّر {مِنْ اللَّه وَاَللَّه عَلِيم} بِخَلْقِهِ {حَكِيم} فِي صُنْعه فَلَا يَجُوز صَرْفهَا لِغَيْرِ هَؤُلَاءِ ولا مانع صِنْف مِنْهُمْ إذَا وُجِدَ فَيَقْسِمهَا الْإِمَام عَلَيْهِمْ عَلَى السَّوَاء وَلَهُ تَفْضِيل بَعْض آحَاد الصِّنْف عَلَى بَعْض وَأَفَادَتْ اللَّام وُجُوب اسْتِغْرَاق أَفْرَاده لَكِنْ لَا يَجِب عَلَى صَاحِب الْمَال إذَا قَسَمَ لِعُسْرِهِ بَلْ يَكْفِي إعْطَاء ثَلَاثَة مِنْ كُلّ صِنْف وَلَا يَكْفِي دُونهَا كَمَا أَفَادَتْهُ صِيغَة الْجَمْع وَبَيَّنَتْ السُّنَّة أَنَّ شَرْط الْمُعْطَى مِنْهَا الْإِسْلَام وَأَنْ لَا يَكُون هَاشِمِيًّا وَلَا مطلبيا
{إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ} zekâtlar ancak sarf edilir {لِلْفُقَرَاءِ} ihtiyaçlarını karşılayacak bir şeye malik olamayanlara, {وَالْمَسَاكِينِ} kendilerine yetecek kadarını bulamayanlara, {وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا} yani zekâtın toplayıcısı, dağıtıcısı, kâtibi ve tahsildarı gibi görevlilerine, {وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ} İslam’a girsinler veya Müslümanlıkları pekişsin yahut emsalleri Müslüman olsun ya da Müslümanları savunsunlar diye [kalpleri ısındırılmak istenenlere]. Birinci ve sonuncu kısımlar, İmam Şâfiî radıyallâhu anh'a göre İslam’ın izzet bulması sebebiyle bugün artık [zekât] verilmez; diğer iki kısma ise en sahih görüşe göre verilir. {وَفِي} azat edilmesinde {الرِّقَابِ} yani mükâtep kölelere, {وَالْغَارِمِينَ} borçlulara; şayet günah olmayan bir işte borçlanmışlarsa veya tövbe etmiş olup borçlarını ödeyecek malları yoksa yahut zengin de olsalar arabuluculuk uğruna borçlanmışlarsa, {وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ} yani fey gelirleri bulunmayan ve zengin de olsalar cihat edenlere, {وَابْنِ السَّبِيلِ} yolculukta parası tükenip yolda kalanlara. {فَرِيضَةً} takdirî fiiliyle mensuptur, {مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ} yaratıklarını [hakkıyla bilendir], {حَكِيمٌ} fiilinde [hüküm ve hikmet sahibidir]. Dolayısıyla bunların dışındakilere sarfı caiz değildir. Bulunduğu takdirde bunlardan hiçbir sınıf mahrum bırakılamaz; devlet başkanı zekâtı aralarında eşit olarak paylaştırır. O sınıfın fertlerinden bir kısmını diğerine üstün tutabilir. Baştaki lâm harfi, o sınıfların bütün fertlerinin kapsanmasının gerekliliğini ifade etmiştir; ancak zorluğundan ötürü mal sahibi bizzat dağıtırken bu vacip olmaz; çoğul kalıbının ifade ettiği üzere her sınıftan üçer kişiye vermesi yeterli olup bundan daha azı yeterli olmaz. Sünnet, zekât verilen kimsenin Müslüman olması, Hâşimî veya Muttalibî olmaması şartını açıklamıştır. “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, miskinler, zekât toplayıcı memurlar, kalpleri [İslam’a] ısındırılacak olanlar, köleler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
2550. Metin
{وَمِنْهُمْ} أَيْ الْمُنَافِقِينَ {الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيّ} بِعَيْبِهِ وَبِنَقْلِ حَدِيثه {وَيَقُولُونَ} إذَا نُهُوا عَنْ ذَلِكَ لِئَلَّا يُبَلِّغهُ {هُوَ أُذُن} أَيْ يَسْمَع كُلّ قَيْل وَيَقْبَلهُ فَإِذَا حَلَفْنَا لَهُ أَنَّا لَمْ نَقُلْ صَدَّقْنَا {قُلْ} هُوَ {أُذُن} مُسْتَمِع {خَيْر لَكُمْ} لَا مُسْتَمِع شَرّ {يُؤْمِن بِاَللَّهِ وَيُؤْمِن} يُصَدِّق {لِلْمُؤْمِنِينَ} فِيمَا أَخْبَرُوهُ بِهِ لَا لِغَيْرِهِمْ وَاللَّام زَائِدَة لِلْفَرَقِ بَيْن إيمَان التَّسْلِيم وَغَيْره {وَرَحْمَة} بِالرَّفْعِ عَطْفًا عَلَى أُذُن وَالْجَرّ عَطْفًا على خير {للذين آمنوا منكم والذين يؤذون رسول الله لهم عذاب أليم}
{وَمِنْهُمْ} yani münafıklardan {الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ} onu ayıplayarak ve sözlerini [başkalarına] taşıyarak, {وَيَقُولُونَ} Peygamber'e ulaşmasın diye bundan nehyedildiklerinde: {هُوَ أُذُنٌ} yani o her söyleneni dinler ve kabul eder; biz kendisine «söylemedik» diye yemin etsek bize inanır [derler]. {قُلْ} o bir {أُذُنُ} dinleyicidir, {خَيْرٍ لَكُمْ} sizin için bir hayır dinleyicisidir, şer dinleyicisi değildir. {يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَيُؤْمِنُ} tasdik eder {لِلْمُؤْمِنِينَ} onların kendisine bildirdiği şeylerde, başkalarını değil; buradaki lâm harfi teslimiyet imanı ile diğerini ayırmak için zâiddir. {وَرَحْمَةٌ} “üzün” kelimesine atıfla merfû, “hayr” kelimesine atıfla mecrûrdur, {لِلَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Onlardan peygamberi inciten ve: «O [her söze kulak veren] bir kulaktır» diyenler vardır. De ki: «O sizin için bir hayır kulağıdır; Allah'a inanır, müminlere güvenir ve sizden iman edenler için bir rahmettir. Allah’ın Resûlü’nü incitenlere can yakıcı bir azap vardır.»”
2552. Metin
{يَحْلِفُونَ بِاَللَّهِ لَكُمْ} أَيّهَا الْمُؤْمِنُونَ فِيمَا بَلَغَكُمْ عَنْهُمْ مِنْ أَذَى الرَّسُول أَنَّهُمْ مَا أَتَوْهُ {لِيُرْضُوكُمْ وَاَللَّه وَرَسُوله أَحَقّ أَنْ يُرْضُوهُ} بِالطَّاعَةِ {إن كانوا مؤمنين} حقا وَتَوْحِيد الضَّمِير لِتَلَازُمِ الرِّضَاءَيْنِ أَوْ خَبَر اللَّه ورسوله محذوف
{يَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَكُمْ} ey müminler, Resûl'e eziyet ettiklerine dair size ulaşan haberler hususunda, onu yapmadıklarına dair [yemin ederler], {لِيُرْضُوكُمْ وَاللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَنْ يُرْضُوهُ} itaatle [hoşnut etmeye], {إِنْ كَانُوا مُؤْمِنِينَ} gerçekten. Zamirin tekil gelmesi iki rızanın birbirinden ayrılmazlığı sebebiyledir yahut Allah ve Resûlü’nün haberi mahzuftur. “Sizi razı etmek için size Allah adına yemin ederler. Hâlbuki eğer mümin iseler, hoşnut etmelerine Allah ve Resûlü daha lâyıktır.”
2554. Metin
{أَلَمْ يَعْلَمُوا} بِ {أَنَّهُ} أَيْ الشَّأْن {مَنْ يُحَادِدْ} يُشَاقِقْ {اللَّه وَرَسُوله فَإِنَّ لَهُ نَار جهنم} جزاء {خالدا فيها ذلك الخزي العظيم}
{أَلَمْ يَعْلَمُوا} bilmediler mi {أَنَّهُ} yani durum şudur ki {مَنْ يُحَادِدِ} karşı çıkarsa {اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ} ceza olarak {خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ} “Bilmediler mi ki, kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı çıkarsa, şüphesiz onun için içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte büyük rüsvaylık budur.”
2556. Metin
{يحذر} يخاق {المُنَافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ} أَيْ الْمُؤْمِنِينَ {سُورَة تُنَبِّئهُمْ بِمَا فِي قُلُوبهمْ} مِنْ النِّفَاق وَهُمْ مَعَ ذَلِكَ يَسْتَهْزِئُونَ {قُلْ اسْتَهْزِئُوا} أَمْر تَهْدِيد {إنَّ اللَّه مُخْرِج} مُظْهِر {مَا تَحْذَرُونَ} إخْرَاجه من نفاقكم
{يَحْذَرُ} korkar {الْمُنَافِقُونَ أَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ} yani müminlere {سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِمْ} nifaktan olan şeyleri [haber veren]; onlar bununla birlikte alay da etmektedirler. {قُلِ اسْتَهْزِئُوا} tehdit buyruğudur. {إِنَّ اللَّهَ مُخْرِجٌ} ortaya çıkarıcıdır {مَا تَحْذَرُونَ} nifakınızdan [açığa] çıkarılmasından korktuğunuz şeyi. “Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin aleyhlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: «Siz alay edin! Şüphesiz Allah, çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır.»”
2558. Metin
{وَلَئِنْ} لَام قَسَم {سَأَلْتهمْ} عَنْ اسْتِهْزَائِهِمْ بِك وَالْقُرْآن وَهُمْ سَائِرُونَ مَعَك إلَى تَبُوك {لَيَقُولُنَّ} مُعْتَذِرِينَ {إنَّمَا كُنَّا نَخُوض وَنَلْعَب} فِي الْحَدِيث لِنَقْطَع بِهِ الطَّرِيق وَلَمْ نَقْصِد ذَلِكَ {قُلْ} لهم {أبالله وآياته ورسوله كنتم تستهزئون}
{وَلَئِنْ} kasem lâmıdır, {سَأَلْتَهُمْ} seninle beraber Tebük’e giderlerken seninle ve Kur’an ile alay etmeleri hakkında [kendilerine soracak olsan], {لَيَقُولُنَّ} özür beyan ederek: {إِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ} yolu tüketmek/kısaltmak için lafa dalıp eğleniyorduk, bunu kastetmemiştik [diyeceklerdir]. {قُلْ} onlara: {أَبِاللَّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِئُونَ} “Şayet kendilerine soracak olsan mutlaka: «Biz sadece lafa dalmış, eğleniyorduk» derler. De ki: «Siz Allah ile, O’nun ayetleriyle ve O’nun Resûlü ile mi alay ediyordunuz?»”
2560. Metin
{لَا تَعْتَذِرُوا} عَنْهُ {قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْد إيمَانكُمْ} أَيْ ظَهَرَ كُفْركُمْ بَعْد إظْهَار الْإِيمَان {إنْ يُعْفَ} بِالْيَاءِ مَبْنِيًّا لِلْمَفْعُولِ وَالنُّون مَبْنِيًّا لِلْفَاعِلِ {عَنْ طَائِفَة مِنْكُمْ} بِإِخْلَاصِهَا وَتَوْبَتهَا كَجَحْشِ بْن حمير {تعذب} بِالتَّاءِ وَالنُّون {طَائِفَة بِأَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ} مُصِرِّينَ عَلَى النِّفَاق وَالِاسْتِهْزَاء
{لَا تَعْتَذِرُوا} bundan dolayı, {قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ إِيمَانِكُمْ} yani imanı izhar ettikten sonra küfrünüz açığa çıktı. {إِنْ يُعْفَ} meçhul olarak yâ ile ve mâlum olarak nûn ile [okunmuştur], {عَنْ طَائِفَةٍ مِنْكُمْ} ihlası ve tövbesi sebebiyle, Cahş b. Hımyar gibi, {تُعَذَّبْ} tâ ile ve nûn ile [okunmuştur], {طَائِفَةٌ بِأَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ} nifakta ve alay etmekte ısrarcı oldukları için. “Özür dilemeyin! İmanınızdan sonra kesinlikle inkâr ettiniz. İçinizden bir kısmını bağışlasak bile diğer bir kısmına suçlu/günahkâr oldukları için azap edeceğiz.”
2562. Metin
{الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَات بَعْضهمْ مِنْ بَعْض} أَيْ مُتَشَابِهُونَ فِي الدِّين كَأَبْعَاضِ الشَّيْء الْوَاحِد {يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ} الْكُفْر وَالْمَعَاصِي {وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمَعْرُوف} الْإِيمَان وَالطَّاعَة {وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيهمْ} عَنْ الْإِنْفَاق فِي الطَّاعَة {نَسُوا اللَّه} تَرَكُوا طَاعَته {فَنَسِيَهُمْ} تَرَكَهُمْ مِنْ لُطْفه {إن المنافقين هم الفاسقون}
{الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ} yani tek bir şeyin parçaları gibi dinde birbirine benzerler. {يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ} küfrü ve masiyetleri, {وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ} imanı ve itaati, {وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ} itaatte infak etmekten. {نَسُوا اللَّهَ} O'na itaati terk ettiler, {فَنَسِيَهُمْ} O da onları lütfundan mahrum bıraktı. {إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ} “Münafık erkekler de münafık kadınlar da birbirlerindendir. Kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar ve ellerini sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar fasıkların ta kendileridir.”
2564. Metin
{وَعَدَ اللَّه الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَات وَالْكُفَّار نَار جَهَنَّم خَالِدِينَ فِيهَا هِيَ حَسْبهمْ} جَزَاء وَعِقَابًا {وَلَعَنَهُمْ اللَّه} أَبْعَدهمْ عَنْ رَحْمَته {وَلَهُمْ عَذَاب مُقِيم} دائم
{وَعَدَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا هِيَ حَسْبُهُمْ} ceza ve azap olarak; {وَلَعَنَهُمُ اللَّهُ} onları rahmetinden uzaklaştırdı {وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌ} daimidir. “Allah; münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini vadetmiştir. O onlara yeter. Allah onlara lanet etmiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır.”
2566. Metin
أَنْتُمْ أَيّهَا الْمُنَافِقُونَ {كَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلكُمْ كَانُوا أَشَدّ مِنْكُمْ قُوَّة وَأَكْثَر أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا فَاسْتَمْتَعُوا} تَمَتَّعُوا {بِخَلَاقِهِمْ} نَصِيبهمْ مِنْ الدُّنْيَا {فَاسْتَمْتَعْتُمْ} أَيّهَا الْمُنَافِقُونَ {بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ} فِي الْبَاطِل وَالطَّعْن فِي النَّبِيّ ﷺ {كَاَلَّذِي خَاضُوا} أَيْ خوضهم {أولئك حبطت أعمالهم في الدنيا والآخرة وأولئك هم الخاسرون}
Siz ey münafıklar! {كَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَأَكْثَرَ أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا فَاسْتَمْتَعُوا} faydalandılar {بِخَلَاقِهِمْ} dünyadaki nasipleriyle, {فَاسْتَمْتَعْتُمْ} siz ey münafıklar! {بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ} batıla ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i kınamaya {كَالَّذِي خَاضُوا} yani onların daldığı gibi. {أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} “[Siz de] sizden öncekiler gibisiniz. Onlar sizden daha kuvvetli, mal ve evlatça daha çok idiler. Onlar kendi paylarından faydalandılar. Sizden öncekilerin kendi paylarından faydalandıkları gibi siz de kendi payınızdan faydalandınız ve [onların batıla] daldıkları gibi siz de daldınız. İşte onların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir ve onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”
2568. Metin
{أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأ} خَبَر {الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ قوم نوح وعاد} قوم هود {وثمود} قوم صَالِح {وَقَوْم إبْرَاهِيم وَأَصْحَاب مَدْيَن} قَوْم شُعَيْب {وَالْمُؤْتَفِكَات} قُرَى قَوْم لُوط أَيْ أَهْلهَا {أَتَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} بِالْمُعْجِزَاتِ فَكَذَبُوهُمْ فَأُهْلِكُوا {فَمَا كَانَ اللَّه لِيَظْلِمهُمْ} بِأَنْ يُعَذِّبهُمْ بِغَيْرِ ذَنْب {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسهمْ يَظْلِمُونَ} بِارْتِكَابِ الذَّنْب
{أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ} haberi {الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ} Hûd'un kavmi {وَثَمُودَ} Sâlih'in kavmi {وَقَوْمِ إِبْرَاهِيمَ وَأَصْحَابِ مَدْيَنَ} Şuayb'ın kavmi {وَالْمُؤْتَفِكَاتِ} Lût kavminin şehirleri, yani halkı. {أَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} mucizelerle; fakat onları yalanladılar da helak edildiler. {فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ} günahsız yere onlara azap etmekle, {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} günah işleyerek. “Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh kavminin, Âd'ın, Semûd'un, İbrâhim kavminin, Medyen ehlinin ve altüst olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Resûlleri onlara apaçık deliller getirmişti. Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi; lâkin onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.”
2570. Metin
{وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَات بَعْضهمْ أَوْلِيَاء بَعْض يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنْكَر وَيُقِيمُونَ الصَّلَاة وَيُؤْتُونَ الزَّكَاة وَيُطِيعُونَ اللَّه وَرَسُوله أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمْ اللَّه أَنَّ اللَّه عَزِيز} لَا يُعْجِزهُ شَيْء عَنْ إنْجَاز وَعْده وَوَعِيده {حَكِيم} لَا يَضَع شَيْئًا إلَّا في محله
{وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ} vaadini ve tehdidini gerçekleştirmekten hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz, {حَكِيمٌ} hiçbir şeyi yerli yerinden başkasına koymaz. “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir (dostları ve yardımcılarıdır). İyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah bunlara merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
2572. Metin
{وَعَدَ اللَّه الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَات جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِن طَيِّبَة فِي جَنَّات عَدْن} إقَامَة {وَرِضْوَان مِنْ اللَّه أَكْبَر} أعظم من ذلك كله {ذلك هو الفوز العظيم
{وَعَدَ اللَّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ} ikamet [cennetlerinde], {وَرِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ أَكْبَرُ} bütün bunlardan daha büyüktür. {ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’ın rızası ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş budur.”
2574. Metin
{يأيها النَّبِيّ جَاهِد الْكُفَّار} بِالسَّيْفِ {وَالْمُنَافِقِينَ} بِاللِّسَانِ وَالْحُجَّة {وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ} بِالِانْتِهَارِ وَالْمَقْت {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّم وَبِئْسَ الْمَصِير} الْمَرْجِع هِيَ
{يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ} kılıçla {وَالْمُنَافِقِينَ} dille ve delille {وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ} azarlama ve sertlikle; {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ} varılacak yer olarak orası ne kötüdür! “Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihat et, onlara karşı sert davran. Onların barınağı cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!”
2576. Metin
{يَحْلِفُونَ} أَيْ الْمُنَافِقُونَ {بِاَللَّهِ مَا قَالُوا} مَا بَلَغَك عَنْهُمْ مِنْ السَّبّ {وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَة الْكُفْر وَكَفَرُوا بَعْد إسْلَامهمْ} أَظْهَرُوا الْكُفْر بَعْد إظْهَار الْإِسْلَام {وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُوا} مِنْ الْفَتْك بِالنَّبِيِّ لَيْلَة الْعَقَبَة عِنْد عَوْده مِنْ تَبُوك وَهُمْ بَضْعَة عَشَرَ رَجُلًا فَضَرَبَ عَمَّار بْن يَاسِر وُجُوه الرَّوَاحِل لَمَّا غَشُوهُ فَرُدُّوا {وَمَا نَقَمُوا} أَنْكَرُوا {إلَّا أَنْ أَغْنَاهُمْ اللَّه وَرَسُوله مِنْ فَضْله} بِالْغَنَائِمِ بَعْد شِدَّة حَاجَتهمْ الْمَعْنَى لَمْ يَنَلْهُمْ مِنْهُ إلَّا هَذَا وَلَيْسَ مِمَّا يَنْقِم {فَإِنْ يَتُوبُوا} عَنْ النِّفَاق وَيُؤْمِنُوا بِك {يَكُ خَيْرًا لَهُمْ وَإِنْ يَتَوَلَّوْا} عَنْ الإيمان {يعذبهم عَذَابًا أَلِيمًا فِي الدُّنْيَا} بِالْقَتْلِ {وَالْآخِرَة} بِالنَّارِ {وَمَا لَهُمْ فِي الْأَرْض مِنْ وَلِيّ} يَحْفَظهُمْ مِنْهُ {وَلَا نَصِير} يَمْنَعهُمْ
{يَحْلِفُونَ} yani münafıklar {بِاللَّهِ مَا قَالُوا} sana ulaşan o sövgü dolu sözleri söylemediklerine [dair]. {وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ إِسْلَامِهِمْ} İslam’ı izhar ettikten sonra küfrü açığa vurdular. {وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُوا} Tebük dönüşünde Akabe gecesinde Peygamber'e suikast düzenlemeye [yeltenmekle]; onlar on küsur adamdı, Ammâr b. Yâsir binitlerin yüzlerine vurunca geri püskürtüldüler. {وَمَا نَقَمُوا} inkâr etmediler/hoşnutsuzluk göstermediler {إِلَّا أَنْ أَغْنَاهُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِهِ} şiddetli ihtiyaçtan sonra ganimetlerle. Manası: Ondan kendilerine ancak bu [nimet] ulaştı ki bu da ayıplanıp intikam alınacak bir şey değildir. {فَإِنْ يَتُوبُوا} nifaktan ve sana iman ederlerse {يَكُ خَيْرًا لَهُمْ وَإِنْ يَتَوَلَّوْا} imandan {يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ عَذَابًا أَلِيمًا فِي الدُّنْيَا} öldürülmekle {وَالْآخِرَةِ} ateşle. {وَمَا لَهُمْ فِي الْأَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ} onları O'ndan koruyacak {وَلَا نَصِيرٍ} kendilerini savunacak. “[Kötü bir söz] söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki o küfür sözünü kesinlikle söylediler ve İslamlarından sonra kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye de yeltendiler. Onların intikam almaya kalkışması sırf Allah ve Resûlü’nün, lütfundan onları zengin etmesindendir. Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Şayet yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da ahirette de can yakıcı bir azapla cezalandırır. Onlar için yeryüzünde ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”
2578. Metin
{وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللَّه لَئِنْ آتَانَا مِنْ فَضْله لَنَصَّدَّقَنَّ} فِيهِ إدْغَام التَّاء فِي الْأَصْل فِي الصَّاد {وَلَنَكُونَنَّ مِنْ الصَّالِحِينَ} وَهُوَ ثَعْلَبَة بْن حَاطِب سَأَلَ النَّبِيّ ﷺ أَنْ يَدْعُو لَهُ أَنْ يَرْزُقهُ اللَّه مالا ويؤدي منه إلى كُلّ ذِي حَقّ حَقّه فَدَعَا لَهُ فَوَسَّعَ عَلَيْهِ فَانْقَطَعَ عَنْ الْجُمُعَة وَالْجَمَاعَة وَمَنَعَ الزَّكَاة كما قال تعالى
{وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللَّهَ لَئِنْ آتَانَا مِنْ فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ} aslındaki tâ harfi sâd harfine idgam edilmiştir, {وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ} O da Sa‘lebe b. Hâtıb'dır. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den Allah'ın kendisine mal rızıklandırması ve bundan her hak sahibine hakkını vermesi için dua etmesini istedi. Resûlullah da ona dua etti, malı çoğaldı; bunun üzerine cuma ve cemaatten koptu ve zekâtı vermekten kaçındı, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
2580. Metin
{فَلَمَّا آتَاهُمْ مِنْ فَضْله بَخِلُوا بِهِ وَتَوَلَّوْا} عن طاعة الله {وهم معرضون
{فَلَمَّا آتَاهُمْ مِنْ فَضْلِهِ بَخِلُوا بِهِ وَتَوَلَّوْا} Allah’a itaatten {وَهُمْ مُعْرِضُونَ} “Fakat [Allah] lütfundan onlara verince onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler.”
2582. Metin
{فَأَعْقَبَهُمْ} أَيْ فَصَيَّرَ عَاقِبَتهمْ {نِفَاقًا} ثَابِتًا {فِي قُلُوبهمْ إلَى يَوْم يَلْقَوْنَهُ} أَيْ اللَّه وَهُوَ يوم القيامة {بما أخلفوا الله ما وعدوه وبما كانوا يكذبون} فيه فَجَاءَ بَعْد ذَلِكَ إلَى النَّبِيّ ﷺ بِزَكَاتِهِ فَقَالَ إنَّ اللَّه مَنَعَنِي أَنْ أَقْبَلَ مِنْك فَجَعَلَ يَحْثُو التُّرَاب عَلَى رأسه ثم جاء بها إلَى أَبِي بَكْر فَلَمْ يَقْبَلهَا ثُمَّ إلَى عُمَر فَلَمْ يَقْبَلهَا ثُمَّ إلَى عُثْمَان فَلَمْ يَقْبَلهَا وَمَاتَ فِي زَمَانه
{فَأَعْقَبَهُمْ} yani akıbetlerini kıldı {نِفَاقًا} yerleşik bir [nifak] {فِي قُلُوبِهِمْ إِلَى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ} yani Allah ile karşılaşacakları güne, ki o da kıyamet günüdür, {بِمَا أَخْلَفُوا اللَّهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ} onda. Bundan sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e zekâtıyla geldi. Peygamber [ona]: «Şüphesiz Allah senden [zekâtı] kabul etmemi bana yasakladı» buyurdu. O da başına toprak saçmaya başladı. Sonra onu Ebû Bekir’e getirdi, o da kabul etmedi; sonra Ömer’e getirdi, o da kabul etmedi; sonra Osman’a getirdi, o da kabul etmedi ve onun döneminde vefat etti. “Bunun üzerine [Allah da], O’na verdikleri sözden döndükleri ve yalan söyledikleri için kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalplerine nifak yerleştirdi.”
2584. Metin
{أَلَمْ يَعْلَمُوا} أَيْ الْمُنَافِقُونَ {أَنَّ اللَّه يَعْلَم سِرّهمْ} مَا أَسَرُّوهُ فِي أَنْفُسهمْ {وَنَجْوَاهُمْ} مَا تَنَاجَوْا بِهِ بَيْنهمْ {وَأَنَّ اللَّه عَلَّام الْغُيُوب} مَا غَابَ عَنْ الْعِيَان وَلَمَّا نَزَلَتْ آيَة الصَّدَقَة جَاءَ رَجُل فَتَصَدَّقَ بِشَيْءٍ كَثِير فَقَالَ الْمُنَافِقُونَ مُرَاءٍ وَجَاءَ رَجُل فَتَصَدَّقَ بِصَاعٍ فَقَالُوا إنَّ اللَّه غَنِيّ عَنْ صَدَقَة هَذَا فَنَزَلَ
{أَلَمْ يَعْلَمُوا} yani münafıklar {أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ} içlerinde gizlediklerini {وَنَجْوَاهُمْ} kendi aralarında fısıldaştıklarını {وَأَنَّ اللَّهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ} gözlerden gizli kalan şeyleri [çok iyi bilendir]? Sadaka ayeti inince bir adam gelip çok miktarda sadaka verdi. Münafıklar: «Gösteriş yapıyor» dediler. Başka bir adam gelip bir sâ‘ [miktarında sadaka] verdi. Onlar: «Şüphesiz Allah bunun sadakasına muhtaç değildir» dediler. Bunun üzerine [şu ayet] indi:
2586. Metin
{الَّذِينَ} مُبْتَدَأ {يَلْمِزُونَ} يَعِيبُونَ {الْمُطَّوِّعِينَ} الْمُتَنَفِّلِينَ {مِنْ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَات وَاَلَّذِينَ لَا يَجِدُونَ إلَّا جُهْدهمْ} طَاقَتهمْ فَيَأْتُونَ بِهِ {فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ} وَالْخَبَر {سخر الله منهم} جازاهم على سخريتهم {ولهم عذاب أليم}
{الَّذِينَ} mübtedadır {يَلْمِزُونَ} ayıplarlar {الْمُطَّوِّعِينَ} nafile ibadet/sadaka verenleri {مِنْ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ إِلَّا جُهْدَهُمْ} güç yetirebildiklerinden başkasını bulamayanları ve bunu getirenleri {فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ} [onlarla alay ederler]. Cümlenin haberi ise: {سَخِرَ اللَّهُ مِنْهُمْ} Allah alay etmelerine karşılık onlara ceza vermiştir {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Müminlerden gönüllü olarak sadaka verenlerle ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanlarla alay edip onları ayıplayanlar var ya, işte Allah onları maskaraya çevirmiştir ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.”
2588. Metin
{اسْتَغْفِرْ} يَا مُحَمَّد {لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِر لَهُمْ} تَخْيِير لَهُ فِي الِاسْتِغْفَار وَتَرْكه قَالَ ﷺ إني خيرت اخترت يَعْنِي الِاسْتِغْفَار رَوَاهُ الْبُخَارِيّ {إنْ تَسْتَغْفِر لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّة فَلَنْ يَغْفِر اللَّه لَهُمْ} قِيلَ الْمُرَاد بِالسَّبْعِينَ الْمُبَالَغَة فِي كَثْرَة الِاسْتِغْفَار وَفِي الْبُخَارِيّ حَدِيث لَوْ أَعْلَم أَنِّي لَوْ زِدْت عَلَى السَّبْعِينَ غُفِرَ لَزِدْت عَلَيْهَا وَقِيلَ الْمُرَاد العدد المخصوص لحديثه أيضا وسأزيد على السبعين فبين لَهُ حَسْم الْمَغْفِرَة بِآيَةِ {سَوَاء عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْت لهم أم لم تستغفر لهم} ذلك بأنهم كفروا بالله ورسوله والله لا يهدي القوم الفاسقين
{اسْتَغْفِرْ} [Ey Muhammed!] İster bağışlanma dile {لَهُمْ أَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ} onlar için, ister bağışlanma dileme. Bu, bağışlanma dileme veya dilememe hususunda ona bir muhayyerlik vermektir. [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem: «Muhakkak ki ben muhayyer bırakıldım, [ben de bağışlanma dilemeyi] seçtim» buyurmuştur. Bunu Buhârî rivayet etmiştir. {إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ} “Onlar için yetmiş defa bağışlanma dilesen de Allah onları asla bağışlamayacaktır.” Buradaki «yetmiş» ile istiğfarın çokluğunda mübalağanın kastedildiği söylenmiştir. Nitekim Buhârî’deki bir hadiste [şöyle buyrulmuştur]: «Eğer yetmişten fazla dilediğimde bağışlanacaklarını bilseydim, elbette yetmişin üzerine çıkardım.» Yine onun: «Yetmişin üzerine çıkacağım» hadisinden dolayı belirli bir sayının kastedildiği de söylenmiştir. Bunun üzerine {سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ} “Onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir” ayetiyle bağışlanmanın kesinlikle olmayacağı ona açıklanmıştır. {ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “Bu, onların Allah’ı ve Resûlü’nü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah, yoldan çıkmışlar topluluğunu doğru yola iletmez.”
2590. Metin
{فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ} عَنْ تَبُوك {بِمَقْعَدِهِمْ} أَيْ بِقُعُودِهِمْ {خِلَاف} أَيْ بَعْد {رَسُول اللَّه وَكَرِهُوا أَنْ يُجَاهِدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ فِي سَبِيل اللَّه وَقَالُوا} أَيْ قَالَ بَعْضهمْ لِبَعْضٍ {لَا تَنْفِرُوا} تَخْرُجُوا إلَى الْجِهَاد {فِي الْحَرّ قُلْ نَار جَهَنَّم أَشَدّ حَرًّا} مِنْ تَبُوك فَالْأَوْلَى أَنْ يَتَّقُوهَا بِتَرْكِ التَّخَلُّف {لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ} يَعْلَمُونَ ذَلِكَ مَا تَخَلَّفُوا
{فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ} Tebük [Seferi'nden] geri bırakılanlar sevindiler {بِمَقْعَدِهِمْ} yani oturup kalmalarıyla {خِلَافَ} yani ardından/ayrılıp gitmesinden sonra {رَسُولِ اللَّهِ وَكَرِهُوا أَنْ يُجَاهِدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَقَالُوا} yani birbirlerine dediler ki: {لَا تَنْفِرُوا} cihada çıkmayın {فِي الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا} Tebük’ten [daha sıcaktır]. Öyleyse geri kalmayı terk ederek cehennem ateşinden sakınmaları daha evladır {لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ} bunu bilselerdi geri kalmazlardı. “Allah’ın Resûlü’nün ardından [sefere çıkmayıp] geride kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler; mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmadılar ve: «Bu sıcakta sefere çıkmayın» dediler. De ki: «Cehennem ateşi daha sıcaktır.» Keşke anlayabilselerdi!”
2592. Metin
{فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا} فِي الدُّنْيَا {وَلْيَبْكُوا} فِي الْآخِرَة {كثيرا جزاء بما كانوا يكسبون} خَبَر عَنْ حَالهمْ بِصِيغَةِ الْأَمْر
{فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلًا} dünyada {وَلْيَبْكُوا} ahirette ise {كَثِيرًا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} Emir kipiyle onların hâli haber verilmektedir. “Artık kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!”
2594. Metin
{فَإِنْ رَجَعَك} رَدَّك {اللَّه} مِنْ تَبُوك {إلَى طَائِفَة مِنْهُمْ} مِمَّنْ تَخَلَّفَ بِالْمَدِينَةِ مِنْ الْمُنَافِقِينَ {فَاسْتَأْذَنُوك لِلْخُرُوجِ} مَعَك إلَى غَزْوَة أُخْرَى {فَقُلْ} لَهُمْ {لَنْ تَخْرُجُوا مَعِي أَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِي عَدُوًّا إنَّكُمْ رَضِيتُمْ بِالْقُعُودِ أَوَّل مَرَّة فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِفِينَ} الْمُتَخَلِّفِينَ عَنْ الْغَزْو مِنْ النِّسَاء وَالصِّبْيَان وَغَيْرهمْ
{فَإِنْ رَجَعَكَ} seni döndürürse {اللَّهُ} Tebük’ten {إِلَى طَائِفَةٍ مِنْهُمْ} Medine’de geride kalan münafıklardan bir grubun yanına {فَاسْتَأْذَنُوكَ لِلْخُرُوجِ} başka bir gazveye seninle birlikte çıkmak için {فَقُلْ} onlara de ki: {لَنْ تَخْرُجُوا مَعِيَ أَبَدًا وَلَنْ تُقَاتِلُوا مَعِيَ عَدُوًّا إِنَّكُمْ رَضِيتُمْ بِالْقُعُودِ أَوَّلَ مَرَّةٍ فَاقْعُدُوا مَعَ الْخَالِفِينَ} kadınlar, çocuklar ve savaştan geri kalan diğer kimselerle birlikte. “Eğer Allah [Tebük’ten] seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de [başka bir sefere] çıkmak için senden izin isterlerse de ki: «Benimle asla çıkmayacaksınız ve benimle birlikte hiçbir düşmana karşı kesinlikle savaşmayacaksınız! Çünkü siz ilk defasında oturup kalmaya razı oldunuz. Öyleyse geride kalanlarla beraber oturun!»”
2596. Metin
وَلَمَّا صَلَّى النَّبِيّ ﷺ على بن أُبَيٍّ نَزَلَ {وَلَا تُصَلِّ عَلَى أَحَد مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَى قَبْره} لِدَفْنٍ أَوْ زِيَارَة {إنَّهُمْ كَفَرُوا بِاَللَّهِ وَرَسُوله وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ} كَافِرُونَ
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem İbn Übeyy’in cenaze namazını kıldırdığında şu ayet indi: {وَلَا تُصَلِّ عَلَى أَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ أَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلَى قَبْرِهِ} defnetmek ya da ziyaret etmek için {إِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ} kâfirler olarak. “Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını asla kılma ve kabri başında da durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlü’nü inkâr ettiler ve yoldan çıkmış fasıklar olarak öldüler.”
2598. Metin
{وَلَا تُعْجِبك أَمْوَالهمْ وَأَوْلَادهمْ إنَّمَا يُرِيد اللَّه أَنْ يُعَذِّبهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَق} تَخْرُج {أنفسهم وهم كافرون}
{وَلَا تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ وَأَوْلَادُهُمْ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ} çıksın {أَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ} “Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünyada onlara azap etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını ister.”
2600. Metin
{وَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَة} أَيْ طَائِفَة مِنْ الْقُرْآن {أَنْ} أَيْ بِأَنْ {آمِنُوا بِاَللَّهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رسوله استأذنك أولو الطول} ذوو الغنى {منهم وقالوا ذرنا نكن مع القاعدين}
{وَإِذَا أُنْزِلَتْ سُورَةٌ} yani Kur'an’dan bir grup ayet indirildiği zaman {أَنْ} yani diye: {آمِنُوا بِاللَّهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ أُولُو الطَّوْلِ} zenginlik sahipleri {مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِدِينَ} “«Allah’a iman edin ve Resûlü ile birlikte cihad edin» diye bir sure indirildiği zaman, onlardan servet sahibi olanlar senden izin istediler ve: «Bizi bırak da [evlerinde] oturanlarla beraber kalalım» dediler.”
2602. Metin
{رَضُوا بِأَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِف} جَمْع خَالِفَة أَيْ النِّسَاء اللَّاتِي تَخَلَّفْنَ فِي الْبُيُوت {وَطُبِعَ عَلَى قُلُوبهمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ} الْخَيْر
{رَضُوا بِأَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِ} Hâlife (خَالِفَة) kelimesinin çoğuludur, yani evlerde geride kalan kadınlarla birlikte olmaya [razı oldular] {وَطُبِعَ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ} hayrı [anlamazlar]. “Geride kalan [kadın]larla beraber olmaya razı oldular ve kalpleri mühürlendi; artık onlar anlamazlar.”
2604. Metin
{لَكِنْ الرَّسُول وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ وَأُولَئِكَ لَهُمْ الْخَيْرَات} فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة {وأولئك هم المفلحون} أي الفائزون
{لَكِنِ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ جَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ وَأُولَئِكَ لَهُمُ الْخَيْرَاتُ} dünyada ve ahirette {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} yani kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. “Fakat Resûl ve onunla beraber iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve asıl kurtuluşa erenler de onlardır.”
2606. Metin
{أعد الله لَهُمْ جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا ذلك الفوز العظيم}
{أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “Allah onlar için, altından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.”
2608. Metin
{وَجَاءَ الْمُعَذِّرُونَ} بِإِدْغَامِ التَّاء فِي الْأَصْل فِي الدَّال أَيْ الْمُعْتَذِرُونَ بِمَعْنَى الْمَعْذُورِينَ وَقُرِئَ بِهِ {مِنْ الْأَعْرَاب} إلَى النَّبِيّ ﷺ {لِيُؤْذَن لَهُمْ} فِي الْقُعُود لِعُذْرِهِمْ فَأَذِنَ لَهُمْ {وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُوا اللَّه وَرَسُوله} فِي ادِّعَاء الْإِيمَان مِنْ مُنَافِقِي الْأَعْرَاب عَنْ الْمَجِيء للاعتذار {سيصيب الذين كفروا منهم عذاب أليم}
{وَجَاءَ الْمُعَذِّرُونَ} aslındaki tâ harfi dâl harfine idgam edilmiştir; yani mazeret bildirenler, özür sahibi olanlar anlamındadır; bu şekilde de okunmuştur {مِنَ الْأَعْرَابِ} Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e {لِيُؤْذَنَ لَهُمْ} mazeretleri sebebiyle [sefere katılmayıp] oturmaları için kendilerine izin verilsin diye geldiler, o da onlara izin verdi. {وَقَعَدَ الَّذِينَ كَذَبُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ} iman iddiasında bulunan bedevî münafıklardan olanlar mazeret bildirmeye gelmeyip oturdular. {سَيُصِيبُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Bedevîlerden mazeret bildirenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Resûlü’ne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap isabet edecektir.”
2610. Metin
{لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَاء} كَالشُّيُوخِ {وَلَا عَلَى الْمَرْضَى} كَالْعُمْيِ وَالزَّمْنَى {وَلَا عَلَى الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ} فِي الْجِهَاد {حَرَج} إثْم فِي التَّخَلُّف عَنْهُ {إذَا نَصَحُوا لِلَّهِ وَرَسُوله} فِي حَال قُعُودهمْ بِعَدَمِ الْإِرْجَاف وَالتَّثْبِيط وَالطَّاعَة {مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ} بِذَلِكَ {مِنْ سَبِيل} طَرِيق بِالْمُؤَاخَذَةِ {وَاَللَّه غَفُور} لَهُمْ {رَحِيم} بِهِمْ فِي التَّوْسِعَة في ذلك
{لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَاءِ} yaşlılar gibi {وَلَا عَلَى الْمَرْضَى} körler ve kronik hastalar gibi {وَلَا عَلَى الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ} cihadda {حَرَجٌ} bundan geri kalmaktan ötürü bir günah yoktur {إِذَا نَصَحُوا لِلَّهِ وَرَسُولِهِ} oturup kaldıkları hâlde fitne çıkarmamak, şevk kırmamak ve itaat etmek suretiyle samimi davrandıkları takdirde. {مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ} bunu yapmakla {مِنْ سَبِيلٍ} kınama ve cezalandırma yolu [yoktur]. {وَاللَّهُ غَفُورٌ} onlara {رَحِيمٌ} bu hususta genişlik tanımak suretiyle onlara merhamet edendir. “Allah’a ve Resûlü’ne karşı samimi oldukları takdirde güçsüzlere, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara [sefere katılmamaktan ötürü] hiçbir günah yoktur. İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
2612. Metin
{وَلَا عَلَى الَّذِينَ إذَا مَا أَتَوْك لِتَحْمِلهُمْ} مَعَك إلَى الْغَزْو وَهُمْ سَبْعَة مِنْ الْأَنْصَار وَقِيلَ بَنُو مُقْرِن {قُلْت لَا أَجِد مَا أَحْمِلكُمْ عَلَيْهِ} حَال {تَوَلَّوْا} جَوَاب إذَا أَيْ انْصَرَفُوا {وَأَعْيُنهمْ تَفِيض} تَسِيل {مِنْ} لِلْبَيَانِ {الدَّمْع حَزَنًا} لِأَجْلِ {أَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَ} فِي الجهاد
{وَلَا عَلَى الَّذِينَ إِذَا مَا أَتَوْكَ لِتَحْمِلَهُمْ} seninle birlikte gazveye [binek üstünde] taşıman için; bunlar Ensâr'dan yedi kişidir, Mukarrin oğulları olduğu da söylenmiştir {قُلْتَ لَا أَجِدُ مَا أَحْمِلُكُمْ عَلَيْهِ} hâl cümlesidir {تَوَلَّوْا} şart edatı izâ'nın cevabıdır, yani dönüp gittiler {وَأَعْيُنُهُمْ تَفِيضُ} boşalır/akar vaziyette {مِنَ} beyan içindir {الدَّمْعِ حَزَنًا} hüznünden ötürü {أَلَّا يَجِدُوا مَا يُنْفِقُونَ} cihadda. “Kendilerini bindirip [sefere] taşıyasın diye sana geldiklerinde: «Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum» dediğin zaman, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaşlar boşanarak dönüp gidenlere de bir günah yoktur.”
2614. Metin
{إنَّمَا السَّبِيل عَلَى الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَك} فِي التَّخَلُّف {وَهُمْ أَغْنِيَاء رَضُوا بِأَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِف وَطَبَعَ اللَّه عَلَى قُلُوبهمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} تقدم مثله
{إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَسْتَأْذِنُونَكَ} [cihaddan] geri kalmak için {وَهُمْ أَغْنِيَاءُ رَضُوا بِأَنْ يَكُونُوا مَعَ الْخَوَالِفِ وَطَبَعَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ} benzeri daha önce geçmişti. “Sorumluluk yolu ancak zengin oldukları hâlde senden izin isteyenlerin aleyhinedir. Onlar geride kalan [kadın]larla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi; artık onlar bilmezler.”
2616. Metin
{يَعْتَذِرُونَ إلَيْكُمْ} فِي التَّخَلُّف {إذَا رَجَعْتُمْ إلَيْهِمْ} مِنْ الْغَزْو {قُلْ} لَهُمْ {لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِن لَكُمْ} نُصَدِّقكُمْ {قَدْ نَبَّأَنَا اللَّه مِنْ أَخْبَاركُمْ} أَيْ أَخْبَرَنَا بِأَحْوَالِكُمْ {وَسَيَرَى اللَّه عَمَلكُمْ وَرَسُوله ثُمَّ تُرَدُّونَ} بِالْبَعْثِ {إلَى عَالِم الْغَيْب وَالشَّهَادَة} أَيْ اللَّه {فَيُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فيجازيكم عليه
{يَعْتَذِرُونَ إِلَيْكُمْ} geri kaldıkları için mazeret beyan ederler {إِذَا رَجَعْتُمْ إِلَيْهِمْ} gazveden {قُلْ} onlara de ki: {لَا تَعْتَذِرُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكُمْ} size inanmayız {قَدْ نَبَّأَنَا اللَّهُ مِنْ أَخْبَارِكُمْ} yani sizin durumlarınızı bize bildirdi {وَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ} yeniden diriliş ile {إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ} yani Allah’a {فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} böylece size karşılığını verir. “Yanlarına döndüğünüzde size mazeret beyan ederler. De ki: «Mazeret bildirmeyin, size asla inanmayız; çünkü Allah bize durumlarınızı haber vermiştir. Allah da Resûlü de amelinizi görecektir. Sonra gaybı ve görünen âlemi bilene döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size haber verecektir.»”
2618. Metin
{سَيَحْلِفُونَ بِاَللَّهِ لَكُمْ إذَا انْقَلَبْتُمْ} رَجَعْتُمْ {إلَيْهِمْ} مِنْ تَبُوك أَنَّهُمْ مَعْذُورُونَ فِي التَّخَلُّف {لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْ} بِتَرْكِ الْمُعَاتَبَة {فَأَعْرِضُوا عَنْهُمْ إنَّهُمْ رِجْس} قذر لخبث باطنهم {ومأواهم جهنم جزاء بما كانوا يكسبون}
{سَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ لَكُمْ إِذَا انْقَلَبْتُمْ} döndüğünüzde {إِلَيْهِمْ} Tebük’ten, geri kalmakta mazeretli olduklarına dair {لِتُعْرِضُوا عَنْهُمْ} onları azarlamayı terk edesiniz diye. {فَأَعْرِضُوا عَنْهُمْ إِنَّهُمْ رِجْسٌ} iç dünyalarının pisliğinden dolayı pistirler {وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Onların yanına döndüğünüz zaman, kendilerini [azarlamaktan] vazgeçesiniz diye Allah’a yemin edeceklerdir. Artık onlardan yüz çevirin! Çünkü onlar pistir. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir.”
2620. Metin
{يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنَّ اللَّه لَا يَرْضَى عَنْ الْقَوْم الْفَاسِقِينَ} أَيْ عَنْهُمْ وَلَا يَنْفَع رِضَاكُمْ مَعَ سَخَط الله
{يَحْلِفُونَ لَكُمْ لِتَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنْ تَرْضَوْا عَنْهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَرْضَى عَنِ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ} yani onlardan razı olmaz; Allah’ın gazabı varken sizin rızanız da fayda vermez. “Kendilerinden razı olasınız diye size yemin ederler. Siz onlardan razı olsanız bile, şüphesiz Allah yoldan çıkmış fasıklar topluluğundan asla razı olmaz.”
2622. Metin
{الْأَعْرَاب} أَهْل الْبَدْو {أَشَدّ كُفْرًا وَنِفَاقًا} مِنْ أَهْل الْمُدُن لِجَفَائِهِمْ وَغِلَظ طِبَاعهمْ وَبُعْدهمْ عَنْ سماع القرآن {وأجدر} أولى {أ} ن أَيْ بِأَنْ {لَا يَعْلَمُوا حُدُود مَا أَنْزَلَ اللَّه عَلَى رَسُوله} مِنْ الْأَحْكَام وَالشَّرَائِع {وَاَللَّه عَلِيم} بِخَلْقِهِ {حَكِيم} فِي صُنْعه بِهِمْ
{الْأَعْرَابُ} bedevîler {أَشَدُّ كُفْرًا وَنِفَاقًا} kabalıkları, tabiatlarının sertliği ve Kur’an dinlemekten uzak oluşları sebebiyle şehir halkından [daha şiddetlidir]. {وَأَجْدَرُ} daha layıktırlar {أَلَّا يَعْلَمُوا حُدُودَ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ} ahkâm ve şeriatlardan {وَاللَّهُ عَلِيمٌ} yarattıklarını bilendir {حَكِيمٌ} onlara dair tasarrufunda hikmet sahibidir. “Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha şiddetli, Allah’ın Resûlü’ne indirdiği şeylerin sınırlarını bilmemeye daha yatkındırlar. Allah hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
2624. Metin
{وَمِنْ الْأَعْرَاب مَنْ يَتَّخِذ مَا يُنْفِق} فِي سَبِيل اللَّه {مَغْرَمًا} غَرَامَة وَخُسْرَانًا لِأَنَّهُ لَا يَرْجُو ثَوَابه بَلْ يُنْفِقهُ خَوْفًا وَهُمْ بَنُو أَسَد وَغَطَفَان {وَيَتَرَبَّص} يَنْتَظِر {بِكُمْ الدَّوَائِر} دَوَائِر الزَّمَان أَنْ تَنْقَلِب عَلَيْكُمْ فَيَتَخَلَّص {عَلَيْهِمْ دَائِرَة السُّوء} بِالضَّمِّ وَالْفَتْح أَيْ يَدُور الْعَذَاب وَالْهَلَاك عَلَيْهِمْ لَا عَلَيْكُمْ {وَاَللَّه سَمِيع} لِأَقْوَالِ عِبَاده {عليم} بأفعالهم
{وَمِنَ الْأَعْرَابِ مَنْ يَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ} Allah yolunda {مَغْرَمًا} angarya ve zarar sayar; çünkü bunun sevabını ummaz, aksine korkudan harcar. Bunlar Esed ve Gatafân kabileleridir. {وَيَتَرَبَّصُ} bekler {بِكُمُ الدَّوَائِرَ} devranın aleyhinize dönmesini bekler ki böylece kurtulsun. {عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ} dâd harfinin ötresiyle de (es-Sû’) üstünüyle de (es-Sev’) okunur; yani azap ve helak çemberi sizin değil, onların başına dönsün! {وَاللَّهُ سَمِيعٌ} kullarının sözlerini işitendir {عَلِيمٌ} onların işlediklerini bilendir. “Bedevîlerden öylesi vardır ki [Allah yolunda] harcadığını bir angarya/zarar sayar ve sizin başınıza felaketler gelmesini gözetler. Kötü felaket kendi başlarına olsun! Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”