1. Metin
مقدمة ابن كثير (¬١)
İbn Kesîr'in Mukaddimesi (¬١)
2. Metin
قال الشيخ الإمام الأوحد، البارع الحافظ المتقن، عماد الدين أبو الفداء (¬٢) إسماعيل بن الخطيب أبي حفص عمر بن كَثير البصروي الشافعي، رحمه الله تعالى، ورضي عنه:
Eşsiz imam, mahir, mutkın hâfız, İmadüddin Ebu'l-Fidâ (¬٢) İsmâil b. el-Hatîb Ebî Hafs Ömer b. Kesîr el-Basravî eş-Şâfiî -rahimehullâhu teâlâ ve radiye anh- şöyle dedi:
3. Metin
الحمد لله الذي افتتح كتابه بالحمد فقال: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} [الفاتحة: ٢ - ٤]، وقال تعالى: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا * قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا * مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا * وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا * مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلا كَذِبًا} [الكهف: ١ - ٥]، وافتتح خَلْقه بالحمد، فقال تعالى: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} [الأنعام: ١]، واختتمه بالحمد، فقال بعد ذكر مآل أهل الجنة وأهل النار: {وَتَرَى الْمَلائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} [الزمر: ٧٥]؛ ولهذا قال [الله] (¬٣) تعالى: {وَهُوَ اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِي الأُولَى وَالآخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} [القصص: ٧٠]، كما قال: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ} [سبأ: ١].
Kitabını hamd ile açan Allah'a hamdolsun; Nitekim şöyle buyurmuştur: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ} “Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, din gününün mâliki olan Allah’a mahsustur.” [Fâtiha: 2-4]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا * قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا * مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا * وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا * مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلا كَذِبًا} “Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan; katından şiddetli bir azap ile uyarmak, salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu, orada ebedî kalacaklarını müjdelemek ve ‘Allah çocuk edindi’ diyenleri uyarmak için dosdoğru [bir Kitap kılan] Allah’a mahsustur. Bu hususta ne kendilerinin bir bilgisi vardır ne de atalarının! Ağızlarından çıkan söz ne kadar da büyük! Onlar ancak yalan söylüyorlar.” [Kehf: 1-5]. Yaratılışını da hamd ile başlatmış ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Sonra inkâr edenler [hâlâ birtakım putları] Rablerine denk tutuyorlar.” [En'âm: 1]. Onu hamd ile sonlandırmış ve cennet ehli ile cehennem ehlinin akıbetini zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur: {وَتَرَى الْمَلائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Melekleri de arşın etrafını sarmış, Rablerini hamd ile tesbih ederken görürsün. Aralarında hak ile hükmolunmuş ve ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun’ denilmiştir.” [Zümer: 75]. İşte bundan dolayı Yüce [Allah] (¬٣) şöyle buyurmuştur: {وَهُوَ اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ لَهُ الْحَمْدُ فِي الأُولَى وَالآخِرَةِ وَلَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “O, Allah’tır; O’ndan başka ilah yoktur. İlkinde de (dünyada da) sonuncusunda da (ahirette de) hamd O’na mahsustur. Hüküm yalnızca O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” [Kasas: 70]; nitekim şöyle de buyurmuştur: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ} “Hamd, göklerde ve yerde ne varsa Kendisine ait olan Allah’a mahsustur. Ahirette de hamd O’na aittir. O, Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir), Habîr’dir (her şeyden haberdardır).” [Sebe: 1].
4. Metin
فله الحمد في الأولى والآخرة، أي في جميع ما خلق وما هو خالق، هو المحمود في ذلك كله، كما يقول المصلى: "اللهم ربنا لك الحمد، ملء السماوات وملء الأرض، وملء ما شئت من شيء بعد" (¬٤)؛ ولهذا يُلْهَم أهل الجنة تسبيحه وتحميده كما يُلْهَمون النَّفَس، أي يسبحونه ويحمدونه عدد أنفاسهم؛ لما يرون من عظيم نعمه عليهم، وكمال قدرته وعظيم سلطانه، وتوالى مِنَنه ودوام إحسانه، كما قال تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ * دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} [يونس: ٩، ١٠].
İlkinde de sonuncusunda da, yani yarattığı ve yaratacağı her şeyde hamd O’na mahsustur; bunların tamamında O övülendir. Nitekim namaz kılan kimse şöyle der: “Allah’ım, Rabbimiz! Gökler dolusu, yer dolusu ve bundan sonra dilediğin her şey dolusunca hamd Sana mahsustur.” (¬٤). İşte bundan dolayı, nefes alma kabiliyeti kendilerine ilham edildiği gibi cennet ehline O’nu tesbih ve tahmid etmek ilham edilir; yani O’nun kendilerine olan nimetlerinin büyüklüğünü, kudretinin mükemmelliğini, hâkimiyetinin azametini, lütuflarının ardı arkası kesilmeyişini ve ihsanının sürekliliğini gördüklerinden dolayı aldıkları nefesler sayısınca O’nu tesbih eder ve O’na hamdederler. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ * دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle hidayete erdirir. Naim cennetlerinde altlarından ırmaklar akar. Oradaki duaları, ‘Allah’ım! Sen her türlü eksiklikten münezzehsin’, aralarındaki esenlik dilekleri ‘Selâm’ ve dualarının sonu da ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun’dur.” [Yûnus: 9, 10].
5. Metin
والحمد لله الذي أرسل رسله {مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ} [النساء: ١٦٥]، وختمهم بالنبي الأمي العربي المكي الهادي لأوضح السبل، أرسله إلى جميع خلقه من الإنس والجن، من لدن بعثته إلى قيام الساعة، كما قال تعالى:
Elçilerini {مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ} “müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak [gönderen] —ki elçilerden sonra insanların Allah’a karşı bir hücceti (mazereti) kalmasın—” [en-Nisâ: 165] ve onların [nübüvvet silsilesini] en açık yollara ileten ümmî, Arap ve Mekkeli Peygamber ile sonlandıran Allah’a hamdolsun. [Allah] onu, peygamber olarak gönderildiği andan kıyametin kopuşuna kadar insan ve cinlerden bütün yaratılmışlarına göndermiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
6. Metin
{قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} [الأعراف: ١٥٨]، وقال تعالى: {لأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ} [الأنعام: ١٩].
{قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} “De ki: ‘Ey insanlar! Gerçekten ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği elçisiyim. O’ndan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür. O hâlde Allah’a ve O’nun ümmî peygamber olan elçisine -ki o da Allah’a ve O’nun kelimelerine iman etmektedir- iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.’” [A'râf: 158]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {لأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ} “Sizi ve [bu Kur’an’ın] ulaştığı kimseleri onunla uyarmam için...” [En'âm: 19].
7. Metin
فمن بلغه هذا القرآن من عرب وعَجَم، وأسودَ وأحمرَ، وإنس وجان، فهو نذير له؛ ولهذا قال تعالى: {وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} [هود: ١٧]. فمن كفر بالقرآن ممن ذكرنا (¬١) فالنار موعده، بنص الله تعالى، وكما قال تعالى: {فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لا يَعْلَمُونَ * وَأُمْلِي لَهُمْ} [القلم: ٤٤، ٤٥].
Arap olsun Acem (Arap olmayan) olsun, siyah olsun kırmızı olsun, insan olsun cin olsun bu Kur'an kime ulaşırsa, o kimse için bir uyarıcıdır. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} “Fırkalardan her kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir.” [Hûd: 17]. Zikrettiğimiz kimselerden Kur'an'ı kim inkâr ederse (¬١), Yüce Allah'ın açık nassı gereğince onun varacağı yer ateştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لا يَعْلَمُونَ * وَأُمْلِي لَهُمْ} “Bu sözü yalanlayanı Bana bırak! Onları bilmedikleri bir yönden derece derece helake yaklaştıracağız. Onlara mühlet veririm.” [Kalem: 44, 45].
8. Metin
وقال رسول الله ﷺ: "بُعِثتُ إلى الأحمر والأسود" (¬٢). قال مجاهد: يعني: الإنس والجن. فهو -صلوات الله وسلامه عليه-رسول الله إلى جميع الثقلين: الإنس والجن، مُبَلِّغًا لهم عن الله ما أوحاه إليه من هذا الكتاب العزيز الذي {لا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ} [فصلت: ٤٢].
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de: “Kırmızıya ve siyaha gönderildim” buyurmuştur (¬٢). Mücâhid: “Yani insanlara ve cinlere” demiştir. O -salavâtullâhi ve selâmuhu aleyh-, Allah'ın iki ağır topluluğun (insan ve cin) tamamına gönderdiği elçisidir; Allah'ın kendisine vahyettiği bu aziz Kitab'ı onlara tebliğ edicidir; o Kitap ki: {لا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ} “Batıl ona ne önünden gelebilir ne de arkasından. O, Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) ve Hamîd (övülmeye layık) olan [Allah] katından indirilmiştir.” [Fussilet: 42].
9. Metin
وقد أعلمهم فيه عن الله تعالى أنه نَدَبهم إلى تَفَهُّمه، فقال تعالى: {أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافًا كَثِيرًا} [النساء: ٨٢]، وقال تعالى: {كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الأَلْبَابِ} [ص: ٢٩]، وقال تعالى: {أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا} [محمد: ٢٤].
Onda, Yüce Allah'ın kendilerini onu anlamaya teşvik ettiğini Allah Teâlâ'dan haber vermiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللَّهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلافًا كَثِيرًا} “Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası katından olsaydı, elbette içinde pek çok çelişki bulurlardı.” [Nisâ: 82]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الأَلْبَابِ} “[Bu,] ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitaptır.” [Sâd: 29]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا} “Kur’an’ı hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” [Muhammed: 24].
10. Metin
فالواجب على العلماء الكشف عن معاني كلام الله، وتفسير ذلك، وطلبه من مظانه، وتَعلُّم ذلك وتعليمه، كما قال تعالى: {وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلا فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ} [آل عمران: ١٨٧]، وقال تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلا أُولَئِكَ لا خَلاقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ وَلا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ وَلا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} [آل عمران: ٧٧].
Âlimlere vacip olan; Allah'ın kelamının anlamlarını açığa çıkarmak, onu tefsir etmek, aranacağı kaynaklardan onu talep etmek, onu öğrenmek ve öğretmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلا فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ} “Hani Allah, kendilerine Kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar bunu sırtlarının arkasına attılar ve az bir paha karşılığında sattılar. Satın aldıkları şey ne kötüdür!” [Âl-i İmrân: 187]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلا أُولَئِكَ لا خَلاقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ وَلا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ وَلا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلا يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir paha karşılığında satanlara gelince; işte ahirette onların hiçbir nasibi yoktur. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” [Âl-i İmrân: 77].
11. Metin
فذم الله تعالى أهل الكتاب قبلنا بإعراضهم عن كتاب الله إليهم، وإقبالهم على الدنيا وجمعها، واشتغالهم بغير ما أمروا به من اتباع كتاب الله.
Yüce Allah, bizden önceki Ehl-i Kitab'ı, kendilerine gönderilen Allah'ın Kitabı'ndan yüz çevirmeleri, dünyaya ve onu toplamaya yönelmeleri ve Allah'ın Kitabı'na tabi olmakla emrolundukları şeyin dışındakilerle meşgul olmaları sebebiyle yermiştir.
12. Metin
فعلينا -أيها المسلمون-أن ننتهي عما ذمَّهم الله تعالى به، وأن نأتمر بما أمرنا به، من تَعَلُّم كتاب الله المنزل إلينا وتعليمه، وتفهمه وتفهيمه، قال الله تعالى: {أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ * اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} [الحديد: ١٦، ١٧]. ففي ذكره تعالى لهذه الآية بعد التي قبلها تنبيه على أنه تعالى كما يحيي الأرض بعد موتها، كذلك يلين القلوب بالإيمان بعد قسوتها من الذنوب والمعاصي، والله المؤمل المسؤول أن يفعل بنا ذلك، إنه
Ey Müslümanlar! Bize düşen; Yüce Allah'ın onları kendisi sebebiyle yerdiği şeylerden sakınmamız ve bize indirilen Allah'ın Kitabı'nı öğrenmek, öğretmek, onu anlamak ve anlatmak hususunda emrolunduğumuz şeyleri yerine getirmemizdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ * اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “İman edenlerin Allah’ın zikri ve haktan inen şey karşısında kalplerinin saygıyla yumuşaması; daha önce kendilerine kitap verilip de üzerlerinden uzun zaman geçmesiyle kalpleri katılaşan ve birçoğu da yoldan çıkmış fasıklar olan kimseler gibi olmamaları vakti gelmedi mi? Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Akıl edesiniz diye size ayetleri açıkladık.” [el-Hadîd: 16-17]. Yüce Allah'ın bir önceki ayetin ardından bu ayeti zikretmesinde1, Yüce Allah'ın ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi, günah ve isyanlar sebebiyle katılaşmasının ardından kalpleri de imanla yumuşattığına dair bir ikaz bulunmaktadır. Bize de böyle muamele etmesi kendisinden umulan ve niyaz edilen yalnızca Allah'tır. Şüphesiz O,2
13. Metin
جواد كريم.
cömerttir, kerem sahibidir.
14. Metin
فإن قال قائل: فما أحسن طرق التفسير؟
Eğer birisi: “Peki, tefsirin en güzel yolları hangileridir?” diye soracak olursa;
15. Metin
فالجواب: إن أصح الطرق في ذلك أن يُفَسَّر القرآن بالقرآن، فما أُجْمِل في مكان فإنه قد فُسِّر في موضع آخر، فإن أعياك ذلك فعليك بالسنة فإنها شارحة للقرآن وموضحة له، بل قد قال الإمام أبو عبد الله محمد بن إدريس الشافعي، ﵀: كل ما حكم به رسول الله ﷺ فهو مما فهمه من القرآن. قال الله تعالى: {إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ وَلا تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا} [النساء: ١٠٥]، وقال تعالى: {وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} [النحل: ٤٤]، وقال تعالى: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} [النحل: ٦٤].
Cevap şudur: Bu hususta en sahih yol, Kur'an'ın Kur'an ile tefsir edilmesidir. Zira bir yerde mücmel (özlü/kapalı) bırakılan bir husus, başka bir yerde açıklanmıştır. Şayet bu seni aciz bırakırsa (bulamazsan), sünnete başvurmalısın; çünkü sünnet Kur'an'ı şerh edici ve açıklayıcıdır. Hatta İmam Ebu Abdillah Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî -rahimehullâh- şöyle demiştir: “Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem hükmettiği her şey, onun Kur'an'dan anladığı şeylerdendir.” Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ وَلا تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا} “Şüphesiz Biz sana Kitab’ı hak ile indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin. Hainlerin savunucusu olma!” [Nisâ: 105]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} “Sana da bu Zikr’i (Kur’an’ı) indirdik ki insanlara kendilerine indirileni açıklayasın; umulur ki düşünürler.” [Nahl: 44]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “Biz sana Kitab’ı ancak hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklayasın diye ve iman eden bir kavme bir hidayet ve bir rahmet olsun diye indirdik.” [Nahl: 64].
16. Metin
ولهذا قال رسول الله ﷺ: "ألا إني أوتيت القرآن ومثله معه" (¬١) يعني: السنة. والسنة أيضًا تنزل عليه بالوحي، كما ينزل (¬٢) القرآن؛ إلا أنها لا تتلى كما يتلى القرآن، وقد استدل الإمام الشافعي، ﵀ (¬٣) وغيره من الأئمة على ذلك بأدلة كثيرة ليس هذا موضع ذلك.
İşte bundan dolayı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Haberiniz olsun, bana Kur'an ve onunla birlikte bir misli daha verildi” (¬١) buyurmuştur; yani sünneti kastetmektedir. Sünnet de tıpkı Kur'an'ın indiği (¬٢) gibi vahiy ile ona iner; şu kadar var ki Kur'an'ın tilavet olunduğu gibi tilavet olunmaz. İmam Şâfiî -rahimehullâh- (¬٣) ve diğer imamlar buna dair pek çok delil getirmişlerdir ki burası onun yeri değildir.
17. Metin
والغرض أنك تطلب تفسيرَ القرآن منه، فإن لم تجدْه فمن السنة، كما قال رسولُ الله ﷺ لمعاذ حين بعثه إلى اليمن: "بم تحكم؟ ". قال: بكتاب الله. قال: "فإن لم تجد؟ ". قال: بسنة رسول الله. قال: "فإن لم تجد؟ ". قال: أجتهد برأيى. قال: فضرب رسول الله ﷺ في صدره، وقال: "الحمد لله الذي وفَّق رَسُولَ رسولِ الله لما يرضى رسول الله" (¬٤) وهذا الحديث في المساند (¬٥) والسنن بإسناد جيد، كما هو مقرر في موضعه.
Maksat şudur: Kur'an'ın tefsirini öncelikle Kur'an'dan ararsın; onda bulamazsan sünnetten ararsın. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Muâz'ı Yemen'e gönderdiği zaman ona: “Ne ile hükmedeceksin?” diye sormuş, o da: “Allah'ın Kitabı ile” demiştir. [Resûlullah]: “Ya onda bulamazsan?” buyurmuş, o: “Resûlullah'ın sünneti ile” demiştir. [Resûlullah]: “Ya onda da bulamazsan?” buyurmuş, o da: “Kendi görüşümle ictihad ederim” demiştir. [Muâz] dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem göğsüne vurdu ve: “Resûlullah'ın elçisini, Resûlullah'ın razı olacağı şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun” buyurdu (¬٤). Bu hadis, kendi yerinde sabit olduğu üzere Müsnedler'de (¬٥) ve Sünenler'de ceyyid bir senetle rivayet edilmiştir.
18. Metin
وحينئذ، إذا لم نجد التفسير في القرآن ولا في السنة، رجعنا في ذلك إلى أقوال الصحابة، فإنهم أدرى بذلك، لما شاهدوا من القرائن والأحوال التي اختصوا بها، ولما لهم من الفهم التام، والعلم الصحيح، والعمل الصالح، لا سيما علماؤهم وكبراؤهم، كالأئمة الأربعة والخلفاء الراشدين، والأئمة المهديين، وعبد الله بن مسعود، ﵁ (¬٦).
Bu durumda, tefsiri Kur'an'da ve sünnette bulamadığımız vakit sahâbenin sözlerine başvururuz. Zira onlar, bizzat şahit oldukları karineler ve kendilerine has durumlar sebebiyle; tam anlayışları, sahih ilimleri ve salih amelleri dolayısıyla bunu en iyi bilenlerdir. Bilhassa onların âlimleri ve ileri gelenleri, örneğin dört imam (hulefâ-yi râşidîn), hidayet önderi imamlar ve Abdullah b. Mes'ûd -radiyallâhu anh- (¬٦) böyledir.
19. Metin
قال الإمام أبو جعفر محمد بن جرير ٧ حدثنا أبو كُرَيْب، حدثنا جابر بن نوح، حدثنا الأعمش، عن أبي الضُّحَى، عن مسروق، قال: قال عبد الله -يعني ابن مسعود -: والذي لا إله غيره، ما نزلت آية من ٨ كتاب الله إلا وأنا أعلم فيمن نزلت؟ وأين نزلت؟ ولو أعلم مكان أحد أعلم
İmam Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr7 dedi ki: Bize Ebû Kureyb anlattı, bize Câbir b. Nûh anlattı, bize el-A'meş, Ebü'd-Duhâ'dan, o da Mesrûk'tan nakletti; o şöyle demiştir: Abdullah -yani İbn Mes'ûd- şöyle dedi: “Kendisinden başka ilah bulunmayan [Allah]'a yemin olsun ki, Allah'ın Kitabı'ndan8 inen hiçbir ayet yoktur ki ben onun kim hakkında ve nerede indiğini bilmeyeyim. Şayet develerin ulaştırabileceği bir yerde Allah'ın Kitabı'nı benden daha iyi bilen bir kimse olduğunu bilsem
20. Metin
بكتاب الله منى تناله المطايا لأتيته (¬١). وقال الأعمش أيضًا، عن أبي وائل، عن ابن مسعود قال: كان الرجل منا إذا تعلم عشر آيات لم يجاوزهن حتى يعرف معانيهن، والعمل بهن (¬٢).
mutlaka ona giderdim (¬١). el-A'meş yine Ebû Vâil'den, o da İbn Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bizden bir kimse on ayet öğrendiğinde, onların anlamlarını ve onlarla amel etmeyi öğrenmedikçe onları geçmezdi (¬٢).
21. Metin
وقال أبو عبد الرحمن السلمي: حدثنا الذين كانوا يقرئوننا أنهم كانوا يستقرئون من النبي ﷺ، فكانوا إذا تعلموا عشر آيات لم يخلفوها حتى يعملوا بما فيها من العمل، فتعلمنا القرآن والعمل جميعا (¬٣).
Ebû Abdirrahmân es-Sülemî dedi ki: Bize Kur'an okutanlar, kendilerinin Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem Kur'an öğrendiklerini, on ayet öğrendiklerinde o ayetlerdeki amelleri tatbik etmedikçe diğerlerine geçmediklerini anlattılar. [Böylece] biz Kur'an'ı ve ameli birlikte öğrendik (¬٣).
22. Metin
ومنهم الحبر البحر عبد الله بن عباس، ابن عم رسول الله ﷺ، وترجمان القرآن وببركة دعاء رسول الله ﷺ له حيث قال: "اللهم فقهه في الدين، وعلمه التأويل" (¬٤).
Onlardan biri de ilim denizi, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem amcasının oğlu ve Kur'an'ın tercümanı Abdullah b. Abbâs'tır; Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ona: “Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret” (¬٤) diye yaptığı duasının bereketiyle bu mertebeye ulaşmıştır.
23. Metin
وقال ابن جرير: حدثنا محمد بن بشار، حدثنا وَكِيع، حدثنا سفيان، عن الأعمش، عن مُسْلم قال (¬٥) قال عبد الله -يعني ابن مسعود-: نعْم ترجمان القرآن ابنُ عباس (¬٦). ثم رواه عن يحيى بن داود، عن إسحاق الأزرق، عن سفيانَ، عن الأعمش، عن مسلم بن صُبَيْح أبي الضحى، عن مسروق، عن ابن مسعود أنه قال: نعم الترجمان للقرآن ابن عباس (¬٧). ثم رواه عن بُنْدَار، عن جعفر بن عَوْن، عن الأعمش (¬٨) به كذلك.
İbn Cerîr dedi ki: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Vekî' anlattı, bize Süfyân, el-A'meş'ten, o Müslim'den anlattı; o dedi ki (¬٥): Abdullah -yani İbn Mes'ûd-: “İbn Abbâs Kur'an'ın ne güzel tercümanıdır!” dedi (¬٦). Sonra bunu Yahyâ b. Dâvûd'dan, o İshâk el-Ezrak'tan, o Süfyân'dan, o el-A'meş'ten, o Müslim b. Subayh Ebu'd-Duhâ'dan, o Mesrûk'tan, o da İbn Mes'ûd'dan rivayet etti ki o: “Kur'an'ın ne güzel tercümanıdır İbn Abbâs!” demiştir (¬٧). Sonra bunu Bundâr'dan, o Ca'fer b. Avn'dan, o da el-A'meş'ten (¬٨) aynı senetle bu şekilde rivayet etmiştir.
24. Metin
فهذا إسناد صحيح إلى ابن مسعود: أنه قال عن ابن عباس هذه العبارة. وقد مات ابن مسعود، ﵁، في سنة اثنتين وثلاثين على الصحيح، وعُمِّر بعده ابن عباس ستًا وثلاثين سنة، فما ظنك بما كسبه من العلوم بعد ابن مسعود؟.
İşte bu, İbn Mes'ûd'un İbn Abbâs hakkında bu ifadeyi söylediğine dair sahih bir senettir. İbn Mes'ûd -radiyallâhu anh- sahih olan görüşe göre otuz iki yılında vefat etmiştir; İbn Abbâs ise ondan sonra otuz altı yıl daha yaşamıştır. Artık İbn Mes'ûd'dan sonra onun elde ettiği ilimleri var sen düşün!
25. Metin
وقال الأعمش عن أبي وائل: استخلف علِيّ عبد الله بن عباس على الموسم، فخطب الناس، فقرأ في خطبته سورة البقرة، وفي رواية: سورة النور، ففسرها تفسيرًا لو سمعته الروم والترك والديلم لأسلموا (¬٩).
el-A'meş, Ebû Vâil'den nakletti: Ali, hac mevsimi idaresine Abdullah b. Abbâs'ı vekil tayin etti; o da insanlara bir hutbe irad etti ve hutbesinde Bakara Suresi'ni -bir rivayette Nûr Suresi'ni- okudu ve onu öyle bir tefsir etti ki, şayet Rumlar, Türkler ve Deylemliler bunu işitseydi kesinlikle Müslüman olurlardı (¬٩).
26. Metin
ولهذا غالب ما يرويه إسماعيل بن عبد الرحمن السدي الكبير في تفسيره، عن هذين الرجلين: عبد الله بن مسعود وابن عباس، ولكن في بعض الأحيان ينقل عنهم ما يحكونه من أقاويل أهل الكتاب، التي أباحها رسول الله ﷺ حيث قال: "بَلِّغوا عني ولو آية، وحَدِّثوا عن بني إسرائيل ولا حَرَج، ومن كذب عَلَىَّ متعمدًا فليتبوأ مقعده من النار" رواه البخاري عن عبد الله ١٠؛ ولهذا كان عبد الله بن عمرو يوم اليرموك قد أصاب زاملتين من كتب أهل الكتاب، فكان يحدث منهما بما فهمه
Bundan dolayı İsmâîl b. Abdirrahmân es-Süddî el-Kebîr'in tefsirinde rivayet ettiği hususların çoğu, şu iki zattan; Abdullah b. Mes'ûd ve İbn Abbâs'tandır. Ancak o, bazen onlardan Ehl-i Kitab'ın sözlerinden naklettiklerini de aktarır ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: « بَلِّغوا عني ولو آية، وحَدِّثوا عن بني إسرائيل ولا حَرَج، ومن كذب عَلَىَّ متعمدًا فليتبوأ مقعده من النار » «Benden bir ayet dahi olsa ulaştırın. İsrâiloğullarından da nakilde bulunabilirsiniz, bir sakınca yoktur. Her kim bilerek bana yalan isnat ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.» buyurarak buna izin vermiştir. Bunu Buhârî, Abdullah'tan rivayet etmiştir 10. İşte bu sebeple Abdullah b. Amr, Yermük gününde Ehl-i Kitab'ın kitaplarından iki yük [kitap] elde etmişti ve bunlardan anladığı kadarıyla nakilde bulunuyordu
27. Metin
من هذا الحديث من الإذن في ذلك.
izin çerçevesinde onlardan rivayette bulunuyordu.
28. Metin
ولكن هذه الأحاديث الإسرائيلية تذكر للاستشهاد، لا للاعتضاد، فإنها على ثلاثة أقسام:
Fakat bu İsrâiliyyât haberleri delil olarak değil, istişhad (şahit göstermek/örneklendirmek) için zikredilir. Zira bunlar üç kısımdır:
29. Metin
أحدها: ما علمنا صحته مما بأيدينا مما يشهد له بالصدق، فذاك صحيح (¬١).
Birincisi: Elimizdeki delillerden doğruluğuna şahitlik eden şeylerle sahih olduğunu bildiğimiz kısımdır ki bu sahihtir (¬١).
30. Metin
والثاني: ما علمنا كذبه بما عندنا مما يخالفه.
İkincisi: Elimizdeki ona aykırı olan delillerle yalan olduğunu bildiğimiz kısımdır.
31. Metin
والثالث: ما هو مسكوت عنه لا من هذا القبيل ولا من هذا القبيل، فلا نؤمن به ولا نكذبه، وتجوز حكايته لما تقدم، وغالب ذلك مما لا فائدة فيه تعود إلى أمر ديني؛ ولهذا يختلف علماء أهل الكتاب في هذا كثيرًا، ويأتي عن المفسرين خلاف بسبب ذلك، كما يذكرون في مثل هذا أسماء أصحاب الكهف، ولون كلبهم، وعدّتهم، وعصا موسى من أي الشجر كانت؟ وأسماء الطيور التي أحياها الله لإبراهيم، وتعيين البعض الذي ضرب به القتيل من البقرة، ونوع الشجرة التي كلَّم الله منها موسى، إلى غير ذلك مما أبهمه الله تعالى في القرآن، مما لا فائدة في تعيينه تعود على المكلفين في دنياهم ولا دينهم. ولكن نَقْلُ الخلاف عنهم في ذلك جائز، كما قال تعالى: {سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلا قَلِيلٌ فَلا تُمَارِ فِيهِمْ إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا} [الكهف: ٢٢]، فقد اشتملت هذه الآية الكريمة على الأدب في هذا المقام وتعليم ما ينبغي في مثل هذا، فإنه تعالى أخبر عنهم بثلاثة أقوال، ضعف القولين الأولين وسكت عن الثالث، فدل على صحته إذ لو كان باطلا لرده كما ردهما، ثم أرشد على أن الاطلاع على عدتهم لا طائل تحته، فقال في مثل هذا: {قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ} فإنه ما يعلم بذلك إلا قليل من الناس، ممن أطلعه الله عليه؛ فلهذا قال: {فَلا تُمَارِ فِيهِمْ إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا} أي: لا تجهد نفسك فيما لا طائل تحته، ولا تسألهم عن ذلك فإنهم لا يعلمون من ذلك إلا رجم الغيب. فهذا أحسن ما يكون في حكاية الخلاف: أن تستوعب الأقوال في ذلك المقام، وأن تنبه على الصحيح منها وتبطل الباطل، وتذكر فائدة الخلاف وثمرته؛ لئلا يطول النزاع والخلاف فيما لا فائدة تحته، فتشتغل به عن الأهم فالأهم. فأما من حكى خلافًا في مسألة ولم يستوعب أقوال الناس فيها فهو ناقص، إذ قد يكون الصواب في الذي تركه. أو يحكي الخلاف ويطلقه ولا ينبه على الصحيح من الأقوال، فهو ناقص أيضًا. فإن صحح غير الصحيح عامدا فقد تعمد الكذب، أو جاهلا فقد أخطأ، وكذلك من نصب الخلاف فيما لا فائدة تحته، أو حكى أقوالا متعددة لفظًا ويرجع حاصلها إلى قول أو قولين معنى، فقد ضيع الزمان، وتكثر بما ليس بصحيح، فهو كلابس ثوبي زور، والله الموفق للصواب.
Üçüncüsü: Hakkında sükût edilen, ne bu türe ne de şu türe giren kısımdır; biz buna ne inanırız ne de yalanlarız. Daha önce geçtiği üzere bunu nakletmek caizdir. Bunların çoğu da dinî bir meseleye faydası dönmeyen şeylerdir. İşte bu yüzden Ehl-i Kitap âlimleri bu konularda çokça ihtilaf ederler ve bu sebeple müfessirlerden de ihtilaf aktarılır. Nitekim Ashâb-ı Kehf'in isimleri, köpeklerinin rengi, sayıları; Mûsâ'nın asâsının hangi ağaçtan olduğu; İbrâhim için Allah'ın dirilttiği kuşların isimleri; ineğin kesilen maktule vurulan parçasının tayini; Allah'ın Mûsâ ile konuştuğu ağacın türü gibi, Yüce Allah'ın Kur'an'da müphem bıraktığı ve tayin edilmesinde mükelleflere dünyaları ve dinleri hususunda hiçbir fayda bulunmayan meselelerde zikrettikleri şeyler böyledir. Ancak bu hususlarda onlardan nakledilen ihtilafları aktarmak caizdir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلا قَلِيلٌ فَلا تُمَارِ فِيهِمْ إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا} “[Karanlığa] taş atar gibi (gayba dair tahminde bulunarak): ‘Onlar üçtür, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler. ‘Onlar beştir, altıncıları köpekleridir’ diyecekler. ‘Onlar yedidir, sekizincileri köpekleridir’ diyecekler. De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları pek az kimseden başkası bilmez.’ O hâlde onlar hakkında yüzeysel bir tartışma dışında tartışmaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma!” [Kehf: 22]. Bu yüce ayet, bu makamdaki edebı ve bu gibi durumlarda gerekenin ne olduğunu öğretmeyi içermiştir. Çünkü Yüce Allah onlar hakkında üç görüş haber vermiş, ilk iki görüşü zayıf saymış, üçüncüsü hakkında ise susmuştur; bu da onun doğruluğuna delalet etmiştir; zira şayet batıl olsaydı diğer ikisini reddettiği gibi onu da reddederdi. Sonra onların sayısına vâkıf olmanın altında bir fayda bulunmadığına dikkat çekmiş ve böyle bir durumda: {قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ} “De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir’” buyurmuştur; zira Allah'ın bildirdiği pek az insandan başkası bunu bilmez. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَلا تُمَارِ فِيهِمْ إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا} yani: Altında bir fayda bulunmayan şeyde kendini yorma ve onlar hakkında onlara bir şey sorma; çünkü onlar bu hususta gaybı taşlamaktan (tahminden) başka bir şey bilmezler. İhtilafın nakledilmesinde en güzel yol şudur: O makamdaki görüşleri eksiksiz aktarmak, aralarından sahih olanına dikkat çekip batıl olanı iptal etmek ve ihtilafın faydasını ve semeresini zikretmektir; ta ki altında fayda olmayan bir hususta çekişme ve ihtilaf uzayıp gitmesin ve daha önemli olan asıl meselelerden alıkoymasın. Bir meselede ihtilafı nakledip insanların o konudaki görüşlerini eksiksiz vermeyen kimse ise noksandır; zira doğru görüş terk ettiği görüşte olabilir. Yahut ihtilafı nakledip onu mutlak bırakan ve görüşlerin sahih olanına dikkat çekmeyen kimse de noksandır. Şayet sahih olmayanı kasten sahih kabul ederse bilerek yalan söylemiş olur; cahilliğinden yaparsa hata etmiştir. Aynı şekilde altında hiçbir fayda olmayan bir konuda ihtilaf çıkaran veya lafzan çok fakat mana bakımından neticesi bir veya iki görüşe dönen sözleri nakleden kimse zamanı zayi etmiş, sahih olmayan şeylerle çokluk taslamıştır; dolayısıyla o, eğreti iki elbise giyen (yalandan doymuş görünen) kimse gibidir. Doğruya muvaffak kılan Allah'tır.
32. Metin
[قال سفيان بن عيينة عن عبد الله بن أبي يزيد: كان ابن عباس إذا سئل عن الآية في القرآن قال به، فإن لم يكن وكان عن رسول الله ﷺ أخبر به، فإن لم يكن فعن أبي بكر وعمر، ﵄، فإن لم يكن اجتهد برأيه] ٢.
[Süfyân b. Uyeyne, Abdullah b. Ebî Yezîd'den şöyle nakletti: İbn Abbâs'a Kur'an'daki bir ayet hakkında sorulduğunda onu [Kur'an ile] açıklardı. Şayet [Kur'an'da bir açıklama] bulunmazsa ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den [bir hadis] varsa onu haber verirdi. Şayet [onda da] yoksa Ebû Bekir ve Ömer radıyallâhu anhümâ'dan [naklederdi]. Şayet [onlardan da] bir rivayet yoksa kendi reyiyle ictihad ederdi.] 2
33. Metin
فصل
Fasıl
34. Metin
إذا لم تجد التفسير في القرآن ولا في السنة ولا وجدته عن الصحابة، فقد رجع كثير من الأئمة في ذلك إلى أقوال التابعين، كمجاهد بن جَبْر (¬١) فإنه كان آية في التفسير، كما قال محمد بن إسحاق: حدثنا أبان بن صالح، عن مجاهد، قال: عَرضْتُ المصحف على ابن عباس ثلاث عرضات، من فاتحته إلى خاتمته، أوقفه عند كل آية منه، وأسأله عنها (¬٢).
Tefsiri Kur'an'da, sünnette ve sahâbeden bulamazsan, pek çok imam bu hususta tâbiînin sözlerine başvurmuştur; nitekim Mücâhid b. Cebr (¬١) tefsirde bir harika idi. Muhammed b. İshâk'ın dediği gibi: Bize Ebân b. Sâlih, Mücâhid'den anlattı; o şöyle dedi: Mushaf'ı başından sonuna kadar üç defa İbn Abbâs'a arz ettim; her ayetinde onu durduruyor ve o ayet hakkında ona soruyordum (¬٢).
35. Metin
وقال ابن جرير: حدثنا أبو كُرَيْب، حدثنا طَلْق بن غنام، عن عثمان المكي، عن ابن أبي مُلَيْكَة قال: رأيت مجاهدًا سأل ابن عباس عن تفسير القرآن، ومعه ألواحه، قال: فيقول له ابن عباس: اكتب، حتى سأله عن التفسير كله (¬٣). ولهذا كان سفيان الثوري يقول: إذا جاءك التفسير عن مجاهد فحسبك به (¬٤).
İbn Cerîr dedi ki: Bize Ebû Küreyb anlattı, bize Talk b. Gannam, Osmân el-Mekkî'den, o da İbn Ebî Müleyke'den anlattı; o şöyle dedi: Mücâhid'i yanında levhalarıyla birlikte İbn Abbâs'a Kur'an'ın tefsirini sorarken gördüm; İbn Abbâs ona: “Yaz!” diyordu, ta ki tefsirin tamamını ona sordu (¬٣). İşte bundan dolayı Süfyân es-Sevrî: “Tefsir sana Mücâhid'den gelirse o sana yeter” diyordu (¬٤).
36. Metin
وكسعيد بن جُبَيْر، وعِكْرِمة مولى ابن عباس، وعطاء بن أبي رباح، والحسن البصري، ومسروق ابن الأجدع، وسعيد بن المسيب، وأبي العالية، والربيع بن أنس، وقتادة، والضحاك بن مُزاحم، وغيرهم من التابعين وتابعيهم ومن بعدهم، فتذكر أقوالهم في الآية فيقع في عباراتهم تباين في الألفاظ، يحسبها من لا علم عنده اختلافًا فيحكيها أقوالا وليس كذلك، فإن منهم من يعبّر عن الشيء بلازمه أو بنظيره، ومنهم من ينص على الشيء بعينه، والكل بمعنى واحد في كثير من الأماكن، فليتفطن اللبيب لذلك، والله الهادي.
Yine Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'ın azatlısı İkrime, Atâ b. Ebî Rabâh, el-Hasan el-Basrî, Mesrûk b. el-Ecda', Saîd b. el-Müseyyeb, Ebu'l-Âliye, er-Rebî' b. Enes, Katâde, Dahhâk b. Müzâhim ve tâbiîn ile tebe-i tâbiînden ve onlardan sonrakilerden diğer kimseler böyledir. Ayet hakkında onların sözleri zikredildiğinde ifadelerinde lafız farklılıkları meydana gelir; ilmi olmayan kimse bunu [gerçek bir] ihtilaf sanarak farklı görüşler olarak nakleder; oysa durum öyle değildir. Zira onlardan kimi bir şeyi onun gereğiyle (lâzımıyla) veya benzeriyle ifade eder, kimi de bizzat kendisini açıkça belirtir; pek çok yerde bunların hepsi aynı anlama gelir. Akıllı kimse buna dikkat etmelidir. Hidayete erdiren Allah'tır.
37. Metin
وقال شعبة بن الحجاج وغيره: أقوال التابعين في الفروع ليست حجة؟ فكيف تكون حجة في التفسير؟ يعني: أنها لا تكون حجة على غيرهم ممن خالفهم، وهذا صحيح، أما إذا أجمعوا على الشيء فلا يرتاب في كونه حجة، فإن اختلفوا فلا يكون بعضهم حجة على بعض، ولا على من بعدهم، ويرجع في ذلك إلى لغة القرآن أو السنة أو عموم لغة العرب، أو أقوال الصحابة في ذلك.
Şu'be b. el-Haccâc ve başkaları: “Tâbiînin furûattaki sözleri hüccet (bağlayıcı delil) değilken tefsirde nasıl hüccet olsun?” demiştir; yani kendilerine muhalefet eden başkaları aleyhine hüccet olmazlar, bu da doğrudur. Fakat bir hususta icmâ ederlerse onun hüccet olduğunda şüphe edilmez. İhtilaf ederlerse bazısının sözü diğerleri aleyhine hüccet olmadığı gibi kendilerinden sonrakiler aleyhine de hüccet olmaz; bu durumda Kur'an'ın lügatine, sünnete, Arapların genel dil kurallarına veya bu husustaki sahâbe sözlerine başvurulur.
38. Metin
فأما تفسير القرآن بمجرد الرأي فحرام، لما رواه محمد بن جرير، ﵀، حيث قال: حدثنا محمد بن بشار، حدثنا يحيى بن سعيد، حدثنا سفيان، حدثني عبد الأعلى، هو ابن عامر الثعلبي، عن سعيد بن جبير، عن ابن عباس، عن النبي ﷺ قال: " من قال في القرآن برأيه، أو بما لا يعلم، فليتبوأ مقعده من النار " (¬٥).
Sadece şahsî görüşe dayanarak Kur'an'ı tefsir etmek ise haramdır. Zira Muhammed b. Cerîr -rahimehullâh- şöyle rivayet etmiştir: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Yahyâ b. Saîd anlattı, bize Süfyân anlattı, bana Abdula'lâ -ki o İbn Âmir es-Sa'lebî'dir- Saîd b. Cübeyr'den, o İbn Abbâs'tan, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem anlattı; O şöyle buyurmuştur: “Kim Kur'an hakkında kendi görüşüyle veya bilmediği bir şeyle söz söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın” (¬٥).
39. Metin
وهكذا أخرجه الترمذي والنسائي، من طرق، عن سفيان الثوري، به. ورواه أبو داود، عن مُسَدَّد، عن أبي عَوَانة، عن عبد الأعلى، به ٦. وقال الترمذي: هذا حديث حسن.
Aynı şekilde bunu Tirmizî ve Nesâî de farklı yollardan Süfyân es-Sevrî rivayetiyle tahric etmiştir. Ebû Dâvûd ise Müsedded'den, o Ebû Avâne'den, o da Abdula'lâ'dan aynı senetle rivayet etmiştir 6. Tirmizî: “Bu hasen bir hadistir” demiştir.
40. Metin
وهكذا رواه ابن جرير -أيضًا-عن يحيى بن طلحة اليربوعي، عن شريك، عن عبد الأعلى، به مرفوعا (¬١). ولكن رواه محمد بن حميد، عن الحكم بن بشير، عن عمرو بن قيس المُلائِي، عن عبد الأعلى، عن سعيد، عن ابن عباس، فوقفه (¬٢). وعن محمد بن حميد، عن جرير، عن ليث، عن بكر، عن سعيد بن جبير، عن ابن عباس من قوله (¬٣) فالله أعلم.
İbn Cerîr de bunu yine Yahyâ b. Talha el-Yerbûî'den, o Şerîk'ten, o Abdula'lâ'dan bu senetle merfû olarak rivayet etmiştir (¬١). Ancak Muhammed b. Humeyd, el-Hakem b. Beşîr'den, o Amr b. Kays el-Melâî'den, o Abdula'lâ'dan, o Saîd'den, o da İbn Abbâs'tan mevkuf olarak rivayet etmiştir (¬٢). Muhammed b. Humeyd'den, o Cerîr'den, o Leys'ten, o Bekr'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'ın kendi sözü olarak (¬٣) rivayet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
41. Metin
وقال ابن جرير: حدثنا العباس بن عبد العظيم العَنْبَرِي، حدثنا حَبَّان بن هلال، حدثنا سهيل أخو حزم، حدثنا أبو عمران الجَوْني، عن جُنْدب؛ أن رسول الله ﷺ قال: " من قال في القرآن برأيه فقد أخطأ " (¬٤).
İbn Cerîr dedi ki: Bize el-Abbâs b. Abdilazîm el-Anberî anlattı, bize Habbân b. Hilâl anlattı, bize Hazm'ın kardeşi Süheyl anlattı, bize Ebû İmrân el-Cevnî, Cündeb'den anlattı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim Kur'an hakkında kendi görüşüyle söz söylerse kesinlikle hata etmiştir” (¬٤).
42. Metin
وقد روى هذا الحديث أبو داود، والترمذي، والنسائي من حديث سهيل بن أبي حزم القُطعي، وقال الترمذي: غريب، وقد تكلم بعض أهل العلم في سهيل (¬٥).
Bu hadisi Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî, Süheyl b. Ebî Hazm el-Kutaî'nin hadisinden rivayet etmişlerdir. Tirmizî: “Garibtir; ilim ehlinden bazıları Süheyl hakkında tenkitte bulunmuştur” demiştir (¬٥).
43. Metin
وفي لفظ لهم: "من قال في كتاب الله برأيه، فأصاب، فقد أخطأ" أي: لأنه قد تكلف ما لا علم له به، وسلك غير ما أمر به، فلو أنه أصاب المعنى في نفس الأمر لكان قد أخطأ؛ لأنه لم يأت الأمر من بابه، كمن حكم بين الناس على جهل فهو في النار، وإن وافق حكمه الصواب في نفس الأمر، لكن يكون أخف جرمًا ممن أخطأ، والله أعلم، وهكذا سمى الله القَذَفة كاذبين، فقال: فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَأُولَئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ [النور: ١٣]، فالقاذف كاذب، ولو كان قد قذف من زنى في نفس الأمر؛ لأنه أخبر بما لا يحل له الإخبار به، ولو كان أخبر بما يعلم؛ لأنه تكلف ما لا علم له به، والله أعلم.
Onlara ait bir lafızda ise şöyledir: “Kim Allah'ın Kitabı hakkında kendi görüşüyle söz söyler de isabet ederse yine de hata etmiştir.” Yani: Çünkü o, bilgisi olmayan bir şeye tekellüfle (zoraki) girişmiş ve emrolunduğu yolun dışına çıkmıştır. İşin gerçeğinde manayı isabet ettirmiş olsa bile yine de hata etmiştir; zira işe kapısından girmemiştir. Tıpkı insanlar arasında cahilce hüküm veren kimse gibi; işin gerçeğinde hükmü isabete muvafık düşse bile o cehennemdedir; fakat hata edenden cürmü daha hafif olur; en doğrusunu Allah bilir. Nitekim Allah iftira atanları (kazif yapanları) yalancılar olarak isimlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: {فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَأُولَئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ} “Madem şahitleri getiremediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” [Nûr: 13]. Dolayısıyla iftira atan kimse, işin gerçeğinde zina etmiş bir kimseye iftira atmış olsa bile yalancıdır; çünkü bildirmesi kendisine helal olmayan bir şeyi haber vermiştir; bildiği bir şeyi haber vermiş olsa dahi böyledir; zira bilgisine sahip olmadığı bir şeye tekellüfle girişmiştir; en doğrusunu Allah bilir.
44. Metin
ولهذا تَحَرَّج جماعة من السلف عن تفسير ما لا علم لهم به، كما روى شعبة، عن سليمان، عن عبد الله بن مرة، عن أبي مَعْمَر، قال: قال أبو بكر الصديق، ﵁: أيّ أرض تقلّني وأي سماء تظلني؟ إذا قلت في كتاب الله ما لا أعلم (¬٦).
İşte bu yüzden selef-i sâlihînden bir grup, bilgileri olmayan şeyleri tefsir etmekten şiddetle çekinmişlerdir. Nitekim Şu'be, Süleyman'dan, o Abdullah b. Mürre'den, o Ebû Ma'mer'den rivayet etti; o dedi ki: Ebû Bekir es-Sıddîk -radiyallâhu anh- şöyle demiştir: “Allah'ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?” (¬٦).
45. Metin
وقال أبو عبيد القاسم بن سلام: حدثنا محمد (¬٧) بن يزيد، عن العَوَّام بن حَوْشَب، عن إبراهيم التَّيْمِي؛ أن أبا بكر الصديق سئل عن قوله: وَفَاكِهَةً وَأَبًّا [عبس: ٣١]، فقال: أي سماء تظلني، وأي أرض تقلني؟ إذا أنا قلت في كتاب الله ما لا أعلم. منقطع (¬٨).
Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm dedi ki: Bize Muhammed (¬٧) b. Yezîd, el-Avvâm b. Havşeb'den, o İbrâhim et-Teymî'den anlattı; Ebû Bekir es-Sıddîk'a {وَفَاكِهَةً وَأَبًّا} “Meyveler ve çayırlar” [Abese: 31] ayeti soruldu; o da: “Allah'ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem hangi gök beni gölgeler, hangi yer beni taşır?” dedi. [Bu rivayet] munkatıdır (¬٨).
46. Metin
وقال أبو عبيد أيضًا: حدثنا يزيد، عن حميد، عن أنس؛ أن عمر بن الخطاب قرأ على المنبر:
Ebû Ubeyd yine şöyle dedi: Bize Yezîd, Humeyd'den, o da Enes'ten anlattı; Ömer b. el-Hattâb minberde [şöyle] okudu:
47. Metin
وَفَاكِهَةً وَأَبًّا [عبس: ٣١]، فقال: هذه الفاكهة قد عرفناها، فما الأبّ؟ ثم رجع إلى نفسه فقال: إن هذا لهو التكلف يا عمر (¬١).
{وَفَاكِهَةً وَأَبًّا} “Meyveler ve çayırlar” [Abese: 31] ayetini okudu ve: “Şu fâkiheyi (meyveyi) bildik, peki ebb (çayır/otlak) nedir?” dedi. Sonra kendi nefsine dönüp şöyle dedi: “Ey Ömer! Şüphesiz bu tekellüftür (kendini zorlamaktır)” (¬١).
48. Metin
وقال عَبْد بن حُمَيْد: حدثنا سليمان بن حرب، حدثنا حماد بن زيد، عن ثابت، عن أنس، قال: كنا عند عمر بن الخطاب، ﵁، وفي ظهر قميصه أربع رقاع، فقرأ: وَفَاكِهَةً وَأَبًّا فقال: ما الأب؟ ثم قال: إن هذا لهو التكلف (¬٢) فما عليك ألا تدريه (¬٣).
Abd b. Humeyd dedi ki: Bize Süleymân b. Harb anlattı, bize Hammâd b. Zeyd, Sâbit'ten, o Enes'ten anlattı; o dedi ki: Ömer b. el-Hattâb'ın -radiyallâhu anh- yanındaydık, gömleğinin sırtında dört yama vardı. {وَفَاكِهَةً وَأَبًّا} “Meyveler ve çayırlar” ayetini okudu ve: “Ebb nedir?” dedi; sonra şöyle dedi: “Şüphesiz bu tekellüftür (¬٢); onu bilmemenden sana ne zarar gelir ki!” (¬٣).
49. Metin
وهذا كله محمول على أنهما، ﵄، إنما أرادا استكشاف علم كيفية الأب، وإلا فكونه نبتا من الأرض ظاهر لا يجهل، لقوله: فَأَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا * وَعِنَبًا الآية [عبس: ٢٧، ٢٨].
Bütün bunlar, o ikisinin -radiyallâhu anhümâ- sadece ebb kelimesinin mahiyetinin bilgisini araştırmayı kastettiklerine hamledilir; yoksa onun yerden biten bir nebat olduğu açıktır, gizli değildir; zira Allah Teâlâ: {فَأَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا * وَعِنَبًا} “Orada taneler ve üzümler bitirdik...” [Abese: 27, 28] buyurmuştur.
50. Metin
وقال ابن جرير: حدثنا يعقوب بن إبراهيم، حدثنا ابن عُلَيَّة، عن أيوب، عن ابن أبي مُلَيْكَة: أن ابن عباس سئل عن آية لو سئل عنها بعضكم لقال فيها، فأبى أن يقول فيها (¬٤). إسناده (¬٥) صحيح.
İbn Cerîr dedi ki: Bize Ya'kûb b. İbrâhim anlattı, bize İbn Uleyye, Eyyûb'dan, o İbn Ebî Müleyke'den anlattı: İbn Abbâs'a öyle bir ayet soruldu ki şayet sizden birine sorulsaydı mutlaka hakkında konuşurdu; fakat o, ayet hakkında konuşmaktan kaçındı (¬٤). Senedi (¬٥) sahihtir.
51. Metin
وقال أبو عبيد: حدثنا إسماعيل بن إبراهيم، عن أيوب، عن ابن أبي مليكة، قال: سأل رجل ابن عباس عن يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ [السجدة: ٥]، فقال له ابن عباس: فما يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ [المعارج: ٤]؟ فقال له الرجل: إنما سألتك لتحدثني. فقال ابن عباس: هما يومان ذكرهما الله تعالى في كتابه، الله أعلم بهما. فكره أن يقول في كتاب الله ما لا يعلم (¬٦).
Ebû Ubeyd dedi ki: Bize İsmâil b. İbrâhim, Eyyûb'dan, o İbn Ebî Müleyke'den anlattı; o dedi ki: Bir adam İbn Abbâs'a {يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ} “miktarı bin yıl olan bir gün” [Secde: 5] ayetini sordu. İbn Abbâs ona: “Peki ya {يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ} “miktarı elli bin yıl olan bir gün” [Meâric: 4] nedir?” dedi. Adam ona: “Ben sana bana anlatasın diye sordum” dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs: “Onlar, Allah Teâlâ'nın Kitabı'nda zikrettiği iki gündür; ikisini de en iyi Allah bilir” dedi. Böylece Allah'ın Kitabı hakkında bilmediği bir şeyi söylemekten kaçındı (¬٦).
52. Metin
وقال -أيضًا-ابن جرير: حدثني يعقوب -يعني ابن إبراهيم-حدثنا ابن عُلَيَّة، عن مَهْدي بن ميمون، عن الوليد بن مسلم، قال: جاء طَلْق بن حبيب إلى جُنْدُب بن عبد الله، فسأله عن آية من القرآن؟ فقال: أحرِّج عليك إن كنت مسلمًا إلا ما قمتَ عني، أو قال: أن تجالسني (¬٧).
İbn Cerîr yine dedi ki: Bana Ya'kûb -yani İbn İbrâhim- anlattı, bize İbn Uleyye, Mehdî b. Meymûn'dan, o Velîd b. Müslim'den anlattı; o dedi ki: Talk b. Habîb, Cündüb b. Abdillâh'a gelip Kur'an'dan bir ayet hakkında sordu. [Cündüb] şöyle dedi: “Eğer Müslümansan yanımdan kalkıp gitmeni sana sıkı sıkıya emrederim” veya “benimle oturmamanı [isterim]” dedi (¬٧).
53. Metin
وقال مالك، عن يحيى بن سعيد، عن سعيد بن المسيب: إنه كان إذا سئل عن تفسير آية من القرآن، قال: إنا لا نقول في القرآن شيئًا (¬٨).
Mâlik, Yahyâ b. Saîd'den, o Saîd b. el-Müseyyeb'den nakletti: O, Kur'an'dan bir ayetin tefsiri sorulduğunda: “Biz Kur'an hakkında hiçbir şey söylemeyiz” derdi (¬٨).
54. Metin
وقال الليث، عن يحيى بن سعيد، عن سعيد بن المسيب: إنه كان لا يتكلم إلا في المعلوم من القرآن (¬٩).
Leys, Yahyâ b. Saîd'den, o Saîd b. el-Müseyyeb'den nakletti: O, Kur'an'dan ancak bilinen hususlar hakkında konuşurdu (¬٩).
55. Metin
وقال شعبة، عن عمرو بن مُرَّة، قال: سأل رجل سعيد بن المسيب عن آية من القرآن فقال: لا
Şu‘be, Amr b. Mürre'den nakletti, o dedi ki: Bir adam Saîd b. el-Müseyyeb'e Kur'an'dan bir ayet sordu; Saîd şöyle dedi: «Bana
56. Metin
تسألني عن القرآن، وسل من يزعم أنه لا يخفى عليه منه شيء، يعني: عكرمة (¬١).
Kur'an'dan sorma; ondan hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını iddia eden kimseye sor!” dedi; İkrime'yi kastediyordu (¬١).
57. Metin
وقال ابن شَوْذَب: حدثني يزيد بن أبي يزيد، قال: كنا نسأل سعيد بن المسيب عن الحلال والحرام، وكان أعلم الناس، فإذا سألناه عن تفسير آية من القرآن سكت، كأن لم يسمع (¬٢).
İbn Şevzeb dedi ki: Bana Yezîd b. Ebî Yezîd anlattı; o dedi ki: Saîd b. el-Müseyyeb'e helal ve haramdan sorardık -ki o insanların en bilgilisiydi-; fakat ona Kur'an'dan bir ayetin tefsirini sorduğumuzda sanki hiç işitmemiş gibi susardı (¬٢).
58. Metin
وقال ابن جرير: حدثني أحمد بن عبدة الضَّبِّىُّ، حدثنا حماد بن زيد، حدثنا عبيد الله بن عمر، قال: لقد أدركتُ فقهاء المدينة، وإنهم ليعظِّمون القول في التفسير، منهم: سالم بن عبد الله، والقاسم بن محمد، وسعيد بن المسيب، ونافع (¬٣).
İbn Cerîr dedi ki: Bana Ahmed b. Abde ed-Dabbî anlattı, bize Hammâd b. Zeyd anlattı, bize Ubeydullah b. Ömer anlattı; o dedi ki: Medine fukahasına yetiştim; onlar tefsir hakkında konuşmayı gerçekten çok büyük [ve tehlikeli bir iş] görürlerdi. Onlardan bazıları: Sâlim b. Abdillâh, el-Kâsım b. Muhammed, Saîd b. el-Müseyyeb ve Nâfi'dir (¬٣).
59. Metin
وقال أبو عبيد: حدثنا عبد الله بن صالح، عن الليث، عن هشام بن عُرْوَة، قال: ما سمعت أبي تَأوَّل آية من كتاب الله قط (¬٤).
Ebû Ubeyd dedi ki: Bize Abdullah b. Sâlih, Leys'ten, o Hişâm b. Urve'den anlattı; o dedi ki: Babamın Allah'ın Kitabı'ndan hiçbir ayeti tevil ettiğini (yorumladığını) asla işitmedim (¬٤).
60. Metin
وقال أيوب، وابن عَوْن، وهشام الدَّسْتوائِي، عن محمد بن سيرين: سألت عبَيدة السلماني، عن آية من القرآن فقال: ذهب الذين كانوا يعلمون فيم أنزل (¬٥) القرآن؟ فاتَّق الله، وعليك بالسداد (¬٦).
Eyyûb, İbn Avn ve Hişâm ed-Destevâî, Muhammed b. Sîrîn'den naklettiler: Abîde es-Selmânî'ye Kur'an'dan bir ayet sordum; şöyle dedi: “Kur'an'ın ne hakkında indirildiğini (¬٥) bilenler göçüp gittiler; artık Allah'tan kork ve doğru yoldan ayrılma!” (¬٦).
61. Metin
وقال أبو عبيد: حدثنا معاذ، عن ابن عون، عن عبد الله بن مسلم بن يسار، عن أبيه، قال: إذا حدثت عن الله فقف، حتى تنظر ما قبله وما بعده (¬٧).
Ebû Ubeyd dedi ki: Bize Muâz, İbn Avn'dan, o Abdullah b. Müslim b. Yesâr'dan, o da babasından anlattı; o dedi ki: “Allah hakkında [veya O'nun adına] bir söz söylediğinde, önünde ne var, arkasında ne var iyice bakıp düşününceye kadar dur!” (¬٧).
62. Metin
حدثنا هُشَيْم، عن مُغيرة، عن إبراهيم، قال: كان أصحابنا يتقون التفسير ويهابونه (¬٨).
Bize Huşeym, Mugîre'den, o İbrâhim'den anlattı; o dedi ki: Arkadaşlarımız tefsir yapmaktan çekinirler ve ondan heybet duyup korkarlardı (¬٨).
63. Metin
وقال شعبة عن عبد الله بن أبي السَّفْر، قال: قال الشعبي: والله ما من آية إلا وقد سألت عنها، ولكنها الرواية عن الله ﷿ (¬٩).
Şu'be, Abdullah b. Ebî's-Sefr'den nakletti; o dedi ki: Şa'bî şöyle dedi: “Allah'a yemin olsun ki hakkında soru sormadığım hiçbir ayet yoktur; fakat bu, Azîz ve Celîl olan Allah'tan yapılan bir rivayettir” (¬٩).
64. Metin
وقال أبو عبيد: حدثنا هشيم، حدثنا عمر بن أبي زائدة، عن الشعبي، عن مسروق، قال: اتقوا التفسير، فإنما هو الرواية عن الله (¬١٠).
Ebû Ubeyd dedi ki: Bize Huşeym anlattı, bize Ömer b. Ebî Zâide, Şa'bî'den, o Mesrûk'tan anlattı; o dedi ki: “Tefsirden sakının! Zira o, ancak Allah'tan bir rivayettir” (¬١٠).
65. Metin
فهذه الآثار الصحيحة وما شاكلها عن أئمة السلف محمولة على تحرجهم عن الكلام في التفسير بما لا علم لهم به؛ فأما من تكلم بما يعلم من ذلك لغة وشرعًا، فلا حرج عليه؛ ولهذا روي عن هؤلاء وغيرهم أقوال في التفسير، ولا منافاة؛ لأنهم تكلموا فيما علموه، وسكتوا عما جهلوه، وهذا هو الواجب على كل أحد؛ فإنه كما يجب السكوت عما لا علم له به، فكذلك يجب القول فيما
Selef imamlarından nakledilen bu sahih rivayetler ve benzerleri, onların tefsir hususunda hakkında bilgi sahibi olmadıkları meselelerde söz söylemekten sakınmalarına hamledilir. Bu hususta lügat ve şeriat açısından bildiği şeyleri söyleyen kimseye gelince, ona hiçbir vebal yoktur. Bu sebeple gerek bu zatlardan gerekse başkalarından tefsire dair sözler rivayet edilmiştir ve [bunda] hiçbir çelişki yoktur; çünkü onlar bildikleri hususlarda konuşmuş, bilmedikleri hususlarda ise susmuşlardır. Herkese vacip olan da budur; zira kişinin hakkında bilgisi olmadığı hususta susması gerektiği gibi, bildiği konulardan...
66. Metin
سئل عنه مما يعلمه، لقوله تعالى: لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلا تَكْتُمُونَهُ [آل عمران: ١٨٧]، ولما جاء في الحديث المروى من طرق: "من سئل عن علم فكتمه، ألْجِم يوم القيامة بلجام من نار" (¬١).
bildiği hususlardan kendisine sorulduğunda konuşması da vaciptir; zira Allah Teâlâ: {لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلا تَكْتُمُونَهُ} “Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz” [Âl-i İmrân: 187] buyurmuştur. Nitekim çeşitli yollardan rivayet edilen hadiste şöyle buyrulmuştur: “Her kime bildiği bir ilim sorulur da o bunu gizlerse, kıyamet gününde ateşten bir gem ile gemlenir” (¬١).
67. Metin
فأما الحديث الذي رواه أبو جعفر بن جرير:
Ebû Ca'fer b. Cerîr'in rivayet ettiği hadise gelince:
68. Metin
حدثنا عباس بن عبد العظيم، حدثنا محمد بن خالد بن عَثْمة، حدثنا جعفر بن محمد بن الزبيري، حدثني هشام بن عروة، عن أبيه، عن عائشة، قالت: ما كان النبي ﷺ يفسر شيئًا من القرآن إلا آيا تُعد، علمهن إيَّاه جبريل، ﵇. ثم رواه عن أبي بكر محمد بن يزيد الطرسوسي، عن مَعْن بن عيسى، عن جعفر بن خالد، عن هشام، به. (¬٢).
Bize Abbâs b. Abdilazîm anlattı, bize Muhammed b. Hâlid b. Asme anlattı, bize Ca'fer b. Muhammed ez-Zübeyrî anlattı, bana Hişâm b. Urve, babasından, o Âişe'den anlattı; o dedi ki: “Peygamber ﷺ, Cebrâil'in -aleyhisselâm- kendisine öğrettiği sayılı ayetler dışında Kur'an'dan hiçbir şeyi tefsir etmezdi.” Sonra bunu Ebû Bekir Muhammed b. Yezîd et-Tarsûsî'den, o Ma'n b. Îsâ'dan, o Ca'fer b. Hâlid'den, o Hişâm'dan aynı senedle rivayet etti (¬٢).
69. Metin
فإنه حديث منكر غريب، وجعفر هذا هو ابن محمد بن خالد بن الزبير بن العوام القرشي الزبيري، قال البخاري: لا يتابع في حديثه، وقال الحافظ أبو الفتح الأزدي: منكر الحديث.
Bu hadis münker ve gariptir. Bu Ca'fer, İbn Muhammed b. Hâlid b. ez-Zübeyr b. el-Avvâm el-Kuraşî ez-Zübeyrî'dir. Buhârî: “Hadisinde mütâbaat edilmez (ona uyulmaz)” demiş, Hâfız Ebü'l-Feth el-Ezdî de: “Münkeru'l-hadîstir (hadisi münkerdir)” demiştir.
70. Metin
وتكلَّم عليه الإمام أبو جعفر بما حاصله أن هذه الآيات مما لا يعلم إلا بالتوقيف عن الله تعالى، مما وقفه عليها جبريل. وهذا تأويل صحيح لو صح الحديث؛ فإن من القرآن ما استأثر الله تعالى بعلمه، ومنه ما يعلمه العلماء، ومنه ما تعلمه العرب من لغاتها، ومنه ما لا يعذر أحد في جهله، كما صرح بذلك ابن عباس، فيما قال ابن جرير: حدثنا محمد بن بشار، حدثنا مُؤَمَّل، حدثنا سفيان، عن أبي الزناد [عن الأعرج] (¬٣) قال: قال ابن عباس: التفسير على أربعة أوجه: وجه تعرفه العرب من كلامها، وتفسير لا يعذر أحد بجهالته، وتفسير يعلمه العلماء، وتفسير لا يعلمه إلا الله (¬٤).
İmam Ebû Ca'fer bu rivayeti değerlendirmiş ve özetle demiştir ki: Bu ayetler, ancak Allah Teâlâ'dan tevkîf yoluyla (bildirmesiyle) bilinebilen, Cebrâil'in Peygamber'e bildirdiği ayetlerdendir. Hadis sahih olsaydı bu doğru bir tevil olurdu; çünkü Kur'an'dan bir kısım vardır ki Allah Teâlâ onun ilmini kendine has kılmıştır; bir kısmı vardır ki onu âlimler bilir; bir kısmı vardır ki Araplar dillerinden ötürü onu bilir; bir kısmı da vardır ki hiç kimse onu bilmemekte mazur sayılmaz. Nitekim İbn Abbâs bunu açıkça belirtmiştir; İbn Cerîr'in naklettiğine göre: Bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Müemmel anlattı, bize Süfyân, Ebü'z-Zinâd'dan, [el-A'rec'den] (¬٣) nakletti; o dedi ki: İbn Abbâs şöyle demiştir: “Tefsir dört vecih üzeredir: Arapların kendi lisanlarından bildikleri vecih; cehaleti hususunda hiç kimsenin mazur görülmeyeceği tefsir; âlimlerin bildiği tefsir ve yalnızca Allah'ın bildiği tefsir” (¬٤).
71. Metin
قال ابن جرير: وقد روى نحوه في حديث في إسناده نظر:
İbn Cerîr dedi ki: Bunun benzeri, senedinde tenkit bulunan bir hadiste de rivayet edilmiştir:
72. Metin
حدثني يونس بن عبد الأعلى الصدفي، أنبأنا ابن وهب قال: سمعت عمرو بن الحارث يحدث عن الكلبي، عن أبي صالح، مولى أم هانئ، عن عبد الله بن عباس: أن رسول الله ﷺ قال: "أنزل القرآن على أربعة ٥ أحرف: حلال وحرام، لا يعذر أحد بالجهالة به. وتفسير تفسره [العرب، وتفسير
Bana Yûnus b. Abdila‘lâ es-Sadefî anlattı, bize İbn Vehb haber verdi, dedi ki: Amr b. el-Hâris'i el-Kelbî'den, o Ümmü Hâni'nin âzatlısı Ebû Sâlih'ten, o da Abdullah b. Abbâs'tan [naklen] şöyle rivayet ederken işittim: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «أنزل القرآن على أربعة أحرف: حلال وحرام، لا يعذر أحد بالجهالة به. وتفسير تفسره [العرب، وتفسير» «Kur'an dört 5 vecih üzere indirilmiştir: Helal ve haram [kısmı]; hiç kimse bunu bilmemekte mazeretli sayılmaz. [İkincisi] Arapların tefsir ettiği bir tefsir ve [üçüncüsü âlimlerin...]»
73. Metin
تفسره] (¬١) العلماء. ومتشابه لا يعلمه إلا الله ﷿، ومن ادعى علمه سوى الله فهو كاذب" (¬٢).
ettiği] (¬١) bir tefsir ve yalnızca Azîz ve Celîl olan Allah'ın bildiği müteşâbih; Allah'tan başka her kim onu bildiğini iddia ederse o yalancıdır” (¬٢).
74. Metin
والنظر الذي أشار إليه في إسناده هو من جهة محمد بن السائب الكلبي؛ فإنه متروك الحديث؛ لكن قد يكون إنما وهم في رفعه. ولعله من كلام ابن عباس، كما تقدم، والله أعلم بالصواب.
İsnadında [varlığına] işaret ettiği illet (eleştiri konusu), Muhammed b. es-Sâib el-Kelbî yönündendir; zira o metrûku'l-hadîstir (hadisi terk edilmiş biridir). Ancak o, bunu merfû kılmakta (Hz. Peygamber'e nispet etmekte) vehme düşmüş (yanılmış) olabilir. Nitekim daha önce geçtiği üzere bu [söz], muhtemelen İbn Abbâs'ın kendi sözüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
75. Metin
كتاب فضائل القرآن
Kur'an'ın Faziletleri Kitabı
76. Metin
قال البخاري، ﵀:
Buhârî -rahimehullâh- dedi ki:
77. Metin
كيف نزول الوحي وأول ما نزل:
Vahyin nasıl indiği ve ilk inen şey:
78. Metin
قال ابن عباس: المهيمن الأمين القرآن، أمين على كل كتاب قبله: حدثنا عبيد الله بن موسى عن شيبان عن يحيى عن أبي سلمة قال: أخبرتني عائشة وابن عباس قالا لبث النبي ﷺ بمكة عشر سنين ينزل عليه القرآن، وبالمدينة عشرا (¬١).
İbn Abbâs dedi ki: el-Müheymin (güvenilir), el-Emîn (emin) Kur'an'dır; o, kendisinden önceki her kitabın üzerinde bir emindir. Bize Ubeydullah b. Mûsâ, Şeybân'dan, o Yahyâ'dan, o Ebû Seleme'den anlattı; o dedi ki: Âişe ve İbn Abbâs bana haber verip dediler ki: Peygamber ﷺ Mekke'de on yıl kaldı, kendisine Kur'an indiriliyordu; Medine'de de on yıl kaldı (¬١).
79. Metin
ذكر البخاري، ﵀، كتاب "فضائل القرآن" بعد كتاب التفسير؛ لأن التفسير أهم ولهذا بدأ به، [ونحن قدمنا الفضائل قبل التفسير وذكرنا فضل كل سورة قبل تفسيرها ليكون ذلك باعثا على حفظ القرآن وفهمه والعمل بما فيه والله المستعان] (¬٢).
Buhârî -rahimehullâh- “Kur'an'ın Faziletleri” kitabını Tefsir kitabından sonra zikretmiştir; çünkü tefsir daha önemlidir, bu yüzden onunla başlamıştır. [Biz ise faziletleri tefsirden önceye aldık ve Kur'an'ın ezberlenmesine, anlaşılmasına ve içindekilerle amel edilmesine bir teşvik olsun diye her surenin faziletini onun tefsirinden önce zikrettik; yardım istenilecek olan yalnız Allah'tır] (¬٢).
80. Metin
وقول ابن عباس في تفسير المهيمن إنما يريد به البخاري قوله تعالى في المائدة بعد ذكر التوراة والإنجيل: {وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ} [المائدة: ٤٨]. قال الإمام أبو جعفر بن جرير، ﵀:
İbn Abbâs'ın el-Müheymin hakkındaki tefsiriyle Buhârî ancak Tevrat ve İncil zikredildikten sonra Mâide suresinde geçen Allah Teâlâ'nın: {وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ} “Sana da, kendisinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onlara şahit ve koruyucu (müheymin) olarak hak ile Kitab'ı indirdik” [Mâide: 48] ayetini kastetmektedir. İmam Ebû Ca'fer b. Cerîr -rahimehullâh- dedi ki:
81. Metin
حدثنا المثنى، حدثنا عبد الله بن صالح، حدثني معاوية عن علي -يعني ابن أبي طلحة-عن ابن عباس في قوله: {وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ} قال: المهيمن: الأمين. قال: القرآن أمين على كل كتاب قبله (¬٣). وفي رواية: شهيدا عليه (¬٤). وقال سفيان الثوري وغير واحد من الأئمة عن أبي إسحاق السبيعي، عن التميمي، عن ابن عباس: {وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ} قال: مؤتمنا (¬٥). وبنحو ذلك قال مجاهد والسدي وقتادة وابن جريج والحسن البصري وغير واحد من أئمة السلف. وأصل الهيمنة: الحفظ والارتقاب، يقال إذا رَقَب الرجل الشيء وحفظه وشهده: قد هيمن فلان عليه، فهو يهيمن هيمنة وهو عليه مهيمن، وفي أسماء الله تعالى: المهيمن، وهو الشهيد على كل شيء، والرقيب: الحفيظ بكل شيء.
Bize el-Müsennâ anlattı, bize Abdullah b. Sâlih anlattı, bana Muâviye, Ali'den -yani İbn Ebî Talha'dan-, o İbn Abbâs'tan {وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ} “ve onlara bir şahit ve koruyucu olarak” ayeti hakkında nakletti; o: “el-Müheymin: el-Emîn (güvenilir) demektir” dedi. [İbn Abbâs]: “Kur'an, kendisinden önceki her kitabın üzerinde bir emindir” dedi (¬٣). Bir rivayette de: “Onun üzerine bir şahittir” demiştir (¬٤). Süfyân es-Sevrî ve birçok imam, Ebû İshâk es-Sebîî'den, o et-Temîmî'den, o İbn Abbâs'tan {وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ} ayeti hakkında: “Güvenilen/şahit kılınan” dediğini nakletmişlerdir (¬٥). Mücâhid, Süddî, Katâde, İbn Cüreyc, Hasen-i Basrî ve Selef imamlarından pek çok kimse de buna benzer şekilde söylemişlerdir. Heymene kelimesinin aslı: korumak ve gözetlemektir. Bir kimse bir şeyi gözetleyip, koruyup ona şahitlik ettiğinde: “Falanca onun üzerine heymene yaptı” denir; nitekim o kişi 'müheymin'dir. Allah Teâlâ'nın isimleri arasında el-Müheymin de vardır; O, her şeye şahit olan ve her şeyi hakkıyla gözetip koruyandır.
82. Metin
وأما الحديث الذي أسنده البخاري: أنه، ﵇، أقام بمكة عشر سنين ينزل عليه القرآن، وبالمدينة عشرا، فهو مما انفرد به البخاري دون مسلم، وإنما رواه النسائي من حديث شيبان وهو ابن عبد الرحمن، عن يحيى وهو ابن أبي كثير، عن أبي سلمة عنها (¬٦).
Buhârî'nin müsned olarak rivayet ettiği: O'nun -aleyhisselâm- Kur'an kendisine indirilirken Mekke'de on yıl, Medine'de de on yıl kaldığına dair hadise gelince; bu, Müslim hariç sadece Buhârî'nin rivayet ettiği hususlardandır. Nesâî ise bunu Şeybân -ki o İbn Abdirrahmân'dır-, o Yahyâ -ki o İbn Ebî Kesîr'dir-, o Ebû Seleme'den, o da Âişe'den rivayet etmiştir (¬٦).
83. Metin
وقال أبو عبيد القاسم بن سلام: حدثنا يزيد عن داود بن أبي هند، عن عكرمة، عن ابن عباس قال: أنزل القرآن جملة واحدة إلى السماء الدنيا في ليلة القدر، ثم نزل بعد ذلك في عشرين سنة، ثم
Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm şöyle dedi: Bize Yezîd, Dâvûd b. Ebî Hind'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan nakletti; [İbn Abbâs] dedi ki: «Kur'an, Kadir gecesinde dünya semasına toptan tek bir defada indirildi. Sonra da bundan sonra yirmi yılda [peยderpey] indirildi.» Sonra
84. Metin
قرأ {وَقُرْآنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزِيلا} [الإسراء: ١٠٦]. هذا إسناد صحيح (¬١). أما إقامته بالمدينة عشرا فهذا ما لا خلاف فيه، وأما إقامته بمكة بعد النبوة فالمشهور ثلاث عشرة سنة؛ لأنه، ﵊، أوحى إليه وهو ابن أربعين سنة، وتوفى وهو ابن ثلاث وستين سنة على الصحيح، ويحتمل أنه حذف ما زاد على العشرة اختصارا في الكلام؛ لأن العرب كثيرا ما يحذفون الكسور في كلامهم، أو أنهما إنما اعتبرا قرن جبريل، ﵇، به ﵇. فإنه (¬٢) قد روى الإمام أحمد أنه قرن به، ﵇، ميكائيل في ابتداء الأمر، يلقى إليه الكلمة والشيء، ثم قرن به جبريل.
{وَقُرْآنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَأَهُ عَلَى النَّاسِ عَلَى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْزِيلا} “İnsanlara ağır ağır okuyasın diye Kur'an'ı bölümlere ayırdık ve onu parça parça indirdik” [İsrâ: 106] ayetini okudu. Bu sahih bir seneddir (¬١). O'nun Medine'de on yıl kalmasına gelince, bunda hiçbir ihtilaf yoktur. Nübüvvetten sonra Mekke'de kalışına gelince, meşhur olan on üç yıldır; çünkü o -aleyhissalâtü vesselâm- kırk yaşındayken kendisine vahiy gelmiş ve sahih görüşe göre altmış üç yaşındayken vefat etmiştir. Sözü kısaltmak gayesiyle ondan fazla olan kısmın hazfedilmiş olması muhtemeldir; çünkü Araplar sözlerinde küsuratları çokça atarlar. Yahut da o ikisi, Cebrâil'in -aleyhisselâm- o'na -aleyhisselâm- refakat edişini esas almışlardır. Nitekim (¬٢) İmam Ahmed, işin başında o'na -aleyhisselâm- Mîkâîl'in refakat ettiğini, kendisine kelimeyi ve bir şeyleri ilka ettiğini, ardından Cebrâil'in refakat ettiğini rivayet etmiştir.
85. Metin
ووجه مناسبة هذا الحديث بفضائل القرآن: أنه ابتدئ بنزوله في مكان شريف، وهو البلد الحرام، كما أنه كان في زمن شريف وهو شهر رمضان، فاجتمع له شرف الزمان والمكان؛ ولهذا يستحب إكثار تلاوة القرآن في شهر رمضان؛ لأنه ابتدئ نزوله فيه؛ ولهذا كان جبريل يعارض به رسول الله ﷺ في كل سنة في شهر رمضان، فلما كان في السنة التي توفى فيها عارضه به مرتين تأكيدا وتثبيتًا.
Bu hadisin Kur'an'ın faziletleriyle münasebet yönü şudur: Kur'an şerefli bir mekânda, yani Harem beldesinde inmeye başlamıştır; tıpkı şerefli bir zamanda, yani Ramazan ayında olması gibi. Böylece onun için zamanın ve mekânın şerefi bir araya gelmiştir. İşte bu yüzden Ramazan ayında Kur'an'ı çokça okumak müstehaptır; zira inişi bu ayda başlamıştır. Yine bu sebeple Cebrâil her sene Ramazan ayında Resûlullah ﷺ ile Kur'an'ı mukabele ederdi (karşılıklı okurdu). Vefat ettiği sene ise pekiştirmek ve teyit etmek maksadıyla iki defa mukabele etmiştir.
86. Metin
وأيضا في هذا الحديث بيان أنه من القرآن مَكِّي ومنه مدني، فالمكي: ما نزل قبل الهجرة، والمدني: ما نزل بعد الهجرة، سواء كان بالمدينة أو بغيرها من أي البلاد كان، حتى ولو كان بمكة أو عرفة. وقد أجمعوا على سور أنها من المكي وأخر أنها من المدني، واختلفوا في أخر، وأراد بعضهم ضبط ذلك بضوابط في تقييدها عسر ونظر، ولكن قال بعضهم: كل سورة في أولها شيء من الحروف المقطعة فهي مكية إلا البقرة وآل عمران، كما أن كل سورة فيها: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} فهي مدنية وما فيها: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} فيحتمل أن يكون من هذا ومن هذا، والغالب أنه مكي. وقد يكون مدنيا كما في البقرة {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ} (¬٣) [البقرة: ٢١]، {يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلالا طَيِّبًا وَلا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ} [البقرة: ١٦٨].
Ayrıca bu hadiste, Kur'an'dan Mekkî olanların ve Medenî olanların bulunduğu açıklaması vardır. Mekkî: Hicretten önce inenlerdir; Medenî ise ister Medine'de olsun ister başka beldelerde olsun -Mekke'de veya Arafat'ta dahi olsa- hicretten sonra inenlerdir. Bazı surelerin Mekkî, bazılarının da Medenî olduğu hususunda icmâ etmişler, diğer bazılarında ise ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunu birtakım kurallarla zaptetmek istemişse de bu kuralları sınırlamakta zorluk ve tenkide açık yönler vardır. Ancak bazısı şöyle demiştir: Başında hurûf-ı mukattaa bulunan her sure, Bakara ve Âl-i İmrân müstesna, Mekkîdir. Aynı şekilde içinde: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} “Ey iman edenler!” bulunan her sure Medenîdir; içinde: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} “Ey insanlar!” bulunanın ise hem bundan hem şundan olması muhtemeldir, çoğunlukla Mekkîdir. Nitekim Bakara suresindeki: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ} (¬٣) “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki korunasınız” [Bakara: 21] ve {يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلالا طَيِّبًا وَلا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ} “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın adımlarını takip etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır” [Bakara: 168] ayetlerinde olduğu gibi Medenî de olabilir.
87. Metin
قال أبو عبيد: حدثنا أبو معاوية، حدثنا من سمع الأعمش يحدث عن إبراهيم بن علقمة: كل شيء في القرآن: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} فإنه أنزل بالمدينة، وما كان {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} فإنه أنزل بمكة (¬٤). ثم قال: حدثنا علي بن معبد، عن أبي الملَيْح، عن ميمون بن مِهْران، قال: ما كان في القرآن: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} و {يَا بَنِي آدَمَ} فإنه مكي، وما كان: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} فإنه مدني (¬٥).
Ebû Ubeyd dedi ki: Bize Ebû Muâviye anlattı, bize A'meş'in İbrâhim b. Alkame'den naklettiğini işiten bir kimse anlattı: Kur'an'da geçen her {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} “Ey iman edenler!” ifadesi Medine'de indirilmiştir; {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} “Ey insanlar!” olanlar ise Mekke'de indirilmiştir (¬٤). Sonra dedi ki: Bize Ali b. Ma'bed, Ebü'l-Melîh'ten, o Meymûn b. Mihrân'dan anlattı; o dedi ki: Kur'an'da geçen {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} “Ey insanlar!” ve {يَا بَنِي آدَمَ} “Ey Âdemoğulları!” hitapları Mekkîdir; {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} “Ey iman edenler!” hitabı ise Medenîdir (¬٥).
88. Metin
ومنهم من يقول: إن بعض السور نزل مرتين، مرة بالمدينة ومرة بمكة، والله أعلم. ومنهم من يستثني من المكي آيات يدعي أنها من المدني، كما في سورة الحج وغيرها.
Onlardan bazısı da der ki: Bazı sureler biri Medine'de, diğeri Mekke'de olmak üzere iki defa inmiştir; en doğrusunu Allah bilir. Bazıları da Hac suresinde ve diğerlerinde olduğu gibi, Mekkî sureden Medenî olduğunu iddia ettikleri ayetleri istisna ederler.
89. Metin
والحق في ذلك ما دل عليه الدليل الصحيح، فالله أعلم. وقال أبو عبيد: حدثنا عبد الله بن
Bu hususta doğru olan, sahih delilin gösterdiğidir; en doğrusunu Allah bilir. Ebû Ubeyd dedi ki: Bize Abdullah b.
90. Metin
صالح، عن معاوية بن صالح بن علي بن أبي طلحة، قال: نزلت بالمدينة سورة البقرة، وآل عمران، والنساء، والمائدة، والأنفال، والتوبة، والحج، والنور، والأحزاب، والذين كفروا، والفتح، والحديد، والمجادلة، والحشر، والممتحنة، والحواريون، والتغابن، ويَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا طَلَّقْتُمُ النِّسَاءَ، ويَا أَيُّهَا النَّبِيُّ لِمَ تُحَرِّمُ، والفجر، وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى، وإِنَّا أَنزلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ، ولَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا، وإِذَا زُلْزِلَتِ، وإِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ، وسائر ذلك بمكة (¬١).
Sâlih, Muâviye b. Sâlih b. Ali b. Ebî Talha'dan anlattı; o dedi ki: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, Enfâl, Tevbe, Hac, Nûr, Ahzâb, ellezîne keferû (Muhammed), Fetih, Hadîd, Mücâdele, Haşr, Mümtehine, Havâriyyûn (Saf), Tegâbün, “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman” (Talâk), “Ey Peygamber! Niçin haram kılıyorsun?” (Tahrîm), Fecr, Ve'l-leyli izâ yagşâ (Leyl), İnnâ enzelnâhu fî leyleti'l-kadr (Kadir), Lem yekünillezîne keferû (Beyyine), İzâ zülzilet (Zilzâl) ve İzâ câe nasrullâh (Nasr) sureleri Medine'de inmiştir; bunların dışındakiler ise Mekke'dedir (¬١).
91. Metin
وهذا إسناد صحيح عن ابن أبي طلحة مشهور، وهو أحد أصحاب ابن عباس الذين رووا عنه التفسير، وقد ذكر في المدني سورا في كونها مدنية نظر، وفاته الحجرات والمعوذات.
Bu, İbn Ebî Talha'dan gelen meşhur ve sahih bir seneddir; o, İbn Abbâs'tan tefsir rivayet eden talebelerindendir. Medenî olanlar arasında Medenî oluşunda şüphe/ihtilaf bulunan bazı sureleri zikretmiş; Hucurât ve Muavvizeteyn'i (Felak ve Nâs) ise atlamıştır.
92. Metin
الحديث الثاني: وقال البخاري: حدثنا موسى بن إسماعيل، حدثنا معتمر قال: سمعت أبي عن أبي عثمان قال: أنبئت أن جبريل، ﵇، أتى النبي ﷺ وعنده أم سلمة، فجعل يتحدث، فقال النبي ﷺ: "من هذا؟ " أو كما قال، قالت: هذا دحية الكلبي، فلما قام قلت: والله ما حسبته إلا إياه، حتى سمعت خطبة النبي ﷺ يُخبر خَبر جبريل. أو كما قال، قال أبي: فقلت لأبي عثمان: ممن سمعت هذا؟ فقال: من أسامة بن زيد. وهكذا رواه أيضا في علامات النبوة عن عباس بن الوليد النرسي، ومسلم في فضائل أم سلمة عن عبد الأعلى بن حماد [ومحمد بن عبد الأعلى] (¬٢) كلهم عن معتمر بن سليمان به (¬٣).
İkinci Hadis: Buhârî dedi ki: Bize Mûsâ b. İsmâil anlattı, bize Mu'temir anlattı; dedi ki: Babamı Ebû Osmân'dan naklederken işittim; o dedi ki: Bana Cebrâil'in -aleyhisselâm- Peygamber'e ﷺ -yanında Ümmü Seleme varken- geldiği ve konuşmaya başladığı haber verildi. Peygamber ﷺ: “Bu kimdir?” -veya buna benzer bir ifade- buyurdu. Ümmü Seleme: “Bu Dıhye el-Kelbî'dir” dedi. Cebrâil kalkıp gidince [Ümmü Seleme] dedi ki: “Allah'a yemin olsun ki, Peygamber'in ﷺ Cebrâil'in haberini bildiren hutbesini işitinceye kadar onu sadece Dıhye sanmıştım” -veya buna benzer bir ifade söyledi-. Babam dedi ki: Ebû Osmân'a: “Bunu kimden işittin?” dedim; o da: “Üsâme b. Zeyd'den” dedi. Buhârî bunu Alâmâtü'n-Nübüvve bölümünde Abbâs b. el-Velîd en-Nersî'den; Müslim ise Fedâilü Ümmi Seleme bölümünde Abdüla'lâ b. Hammâd ve [Muhammed b. Abdila'lâ'dan] (¬٢) rivayet etmiştir; hepsi de Mu'temir b. Süleymân'dan bu senedle rivayet etmişlerdir (¬٣).
93. Metin
والغرض من إيراد هذا الحديث هاهنا أن السفير بين الله وبين محمد ﷺ جبريل ﵇ وهو ملك كريم ذو وجاهة وجلالة ومكانة كما قال: {نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الأَمِينُ * عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ} [الشعراء: ١٩٣، ١٩٤]، وقال تعالى: {إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ * ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ * مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ * وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ} الآيات [التكوير: ١٩ - ٢٢]. فمدح الرب ﵎ عبديه ورسوليه جبريل ومحمدًا ﷺ وسنستقصي الكلام على تفسير هذا الكتاب (¬٤) في موضعه إذا وصلنا إليه إن شاء الله تعالى وبه الثقة.
Bu hadisi burada zikretmekten maksat; Allah ile Muhammed ﷺ arasındaki elçinin, şerefli, heybetli, celalet ve makam sahibi bir melek olan Cebrâil -aleyhisselâm- olduğunu göstermektir; nitekim Allah Teâlâ: {نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الأَمِينُ * عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ} “Uyarıcılardan olasın diye onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail), senin kalbine indirmiştir” [Şuarâ: 193, 194] buyurmuştur. Yine Allah Teâlâ: {إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ * ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ * مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ * وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ} “Şüphesiz o, şerefli bir elçinin sözüdür. [O elçi] güç sahibidir, Arş'ın sahibinin katında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat edilendir, güvenilirdir. Arkadaşınız asla deli değildir” [Tekvîr: 19-22] ayetlerini buyurmuştur. Böylece Rab -azze ve celle- iki kulu ve elçisi olan Cebrâil ve Muhammed'i ﷺ övmüştür. Bu kitabın tefsirine dair açıklamayı (¬٤) inşâallâhu Teâlâ sırası geldiğinde yerinde etraflıca yapacağız; güvenilecek olan yalnız O'dur.
94. Metin
وفي الحديث فضيلة عظيمة لأم سلمة، ﵂ -كما بينه مسلم ﵀-لرؤيتها لهذا الملك العظيم، وفضيلة أيضا لدحية بن خليفة الكلبي، وذلك أن جبريل، ﵇، كان كثيرا ما يأتي رسول الله ﷺ على صورة دحية وكان جميل الصورة، ﵁، وكان من قبيلة أسامة بن زيد بن حارثة الكلبي، كلهم ينسبون إلى كلب بن وبرة وهم قبيلة من قضاعة، وقضاعة قيل: إنهم من عدنان، وقيل: من قحطان، وقيل: بطن مستقل بنفسه، والله أعلم.
Bu hadiste1, bu yüce meleği görmüş olmasından ötürü Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- için büyük bir fazilet -Müslim'in [rahimehullâh] belirttiği üzere2- ve aynı şekilde Dıhye b. Halîfe el-Kelbî için de bir fazilet vardır.3 Zira Cebrâil -aleyhisselâm- Resûlullâh'a sallallâhu aleyhi ve sellem sıklıkla Dıhye'nin sûretinde gelirdi; kendisi -radıyallâhu anh- güzel yüzlüydü. O, Üsâme b. Zeyd b. Hârise el-Kelbî'nin kabilesindendi; onların hepsi Kelb b. Vebre'ye nispet edilirler ve onlar Kudâa'dan bir kabiledir. Kudâa hakkında ise: 'Onlar Adnânîlerdendir' denildiği gibi, 'Kahtânîlerdendir' de denilmiş ve 'kendi başına müstakil bir koldur (batn)' da denilmiştir.4 En doğrusunu Allah bilir.
95. Metin
الحديث الثالث: حدثنا عبد الله بن يوسف، حدثنا الليث، عن سعيد المقبري، عن أبيه، عن أبي هريرة، ﵁، قال: قال النبي (¬١) ﷺ: "ما من الأنبياء نبي إلا أعطى ما مثله آمن عليه البشر، وإنما كان الذي أوتيت وحيا أوحاه الله إليّ، فأرجو أن أكون أكثرهم تابعا يوم القيامة" (¬٢).
Üçüncü Hadis: Bize Abdullah b. Yûsuf anlattı, bize Leys, Saîd el-Makburî'den, o babasından, o Ebû Hüreyre'den -radiyallâhu anh- anlattı; o dedi ki: Peygamber (¬١) ﷺ şöyle buyurdu: “Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine insanların benzerine iman edeceği bir şey verilmiş olmasın. Bana verilen ise ancak Allah'ın bana vahyettiği bir vahiydir. Bu yüzden kıyamet gününde tâbisi en çok olan peygamberin ben olacağımı ümit ediyorum” (¬٢).
96. Metin
ورواه أيضا في [كتاب] (¬٣) الاعتصام عن عبد العزيز بن عبد الله ومسلم والنسائي عن قتيبة جميعا، عن الليث بن سعد، عن سعيد بن أبي سعيد، عن أبيه -واسمه كيسان المقبري-به.
Buhârî bunu ayrıca İ'tisâm [Kitabı'nda] (¬٣) Abdülazîz b. Abdillâh'tan; Müslim ve Nesâî de Kuteybe'den rivayet etmişlerdir; hepsi birden Leys b. Sa'd'dan, o Saîd b. Ebî Saîd'den, o ismi Keysân el-Makburî olan babasından bu rivayeti aktarmışlardır.
97. Metin
وفي هذا الحديث فضيلة عظيمة للقرآن المجيد على كل معجزة أعطيها نبي من الأنبياء، وعلى كل كتاب أنزله، وذلك أن معنى الحديث: ما من نبي إلا أعطى من المعجزات ما آمن عليه البشر، أي: ما كان دليلا على تصديقه فيما جاءهم به واتبعه من اتبعه من البشر، ثم لما مات الأنبياء لم يبق لهم معجزة بعدهم إلا ما يحكيه أتباعهم عما شاهده في زمانه، فأما الرسول الخاتم للرسالة محمد ﷺ فإنما كان معظم ما آتاه الله وحيا منه إليه منقولا إلى الناس بالتواتر، ففي كل حين هو كما أنزل، فلهذا قال: "فأرجو أن أكون أكثرهم تابعا"، وكذلك وقع، فإن أتباعه أكثر من أتباع الأنبياء لعموم رسالته ودوامها إلى قيام الساعة، واستمرار معجزته؛ ولهذا قال الله: {تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا} [الفرقان: ١]، وقال تعالى: {قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا} [الإسراء: ٨٨]، ثم تقاصر معهم إلى عشر سور منه فقال: {أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} [هود: ١٣] ثم تحداهم إلى أن يأتوا بسورة من مثله فعجزوا، فقال: {أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} [يونس: ٣٨]، وقصر التحدي على هذا المقام في السور (¬٤) المكية كما ذكرنا وفي المدنية أيضا كما في سورة البقرة، حيث يقول تعالى: {وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} [البقرة: ٢٣، ٢٤] فأخبرهم بأنهم عاجزون عن معارضته بمثله، وأنهم لا يفعلون ذلك في المستقبل أيضا، وهذا وهم أفصح الخلق وأعلمهم بالبلاغة والشعر وقريض الكلام وضروبه، لكن جاءهم من الله مالا قبل لأحد من البشرية من الكلام الفصيح البليغ، الوجيز، المحتوي على العلوم الكثيرة الصحيحة النافعة، والأخبار الصادقة عن الغيوب الماضية والآتية، والأحكام العادلة والمحكمة، كما قال تعالى: {وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلا} [الأنعام: ١١٥].
Bu hadiste yüce Kur'an için peygamberlerden herhangi birine verilen her bir mucizeye ve Allah'ın indirdiği her kitaba karşı büyük bir fazilet vardır. Hadisin anlamı şudur: Hiçbir peygamber yoktur ki insanlara iman edecekleri mucizeler verilmiş olmasın; yani getirdiği şeyde onu doğrulamaya ve insanların ona tabi olmasına delil teşkil eden mucizeler verilmiştir. Sonra peygamberler vefat edince, kendi dönemlerinde şahit olanların naklettikleri dışında arkalarında mucizeleri kalmamıştır. Peygamberlerin sonuncusu olan Resûl Muhammed'e ﷺ gelince; Allah'ın ona bahşettiği şeylerin en büyüğü, O'ndan kendisine verilip insanlara tevatür yoluyla aktarılan bir vahiydir. Dolayısıyla her devirde ilk indirildiği gibi taptazedir. İşte bu yüzden: “Kıyamet gününde tâbisi en çok olan peygamberin ben olacağımı ümit ediyorum” buyurmuştur. Nitekim öyle de gerçekleşmiştir; çünkü risaletinin umumîliği, kıyamete kadar devamlılığı ve mucizesinin sürekliliği sebebiyle onun tâbileri peygamberlerin tâbilerinden çok daha fazladır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ: {تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا} “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkan'ı indiren [Allah] ne yücedir!” [Furkân: 1] buyurmuştur. Yine Allah Teâlâ: {قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا} “De ki: 'Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar yine onun benzerini getiremezler'” [İsrâ: 88] buyurmuştur. Sonra bu meydan okumayı on sureye indirerek: {أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, haydi onun benzeri uydurulmuş on sure getirin ve Allah'tan başka çağırabileceğiniz herkesi de çağırın!'” [Hûd: 13] buyurmuştur. Sonra onun benzeri bir sure getirmeleri konusunda meydan okudu fakat yine aciz kaldılar; bunun üzerine: {أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْلِهِ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Yoksa 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini de çağırın!'” [Yûnus: 38] buyurmuştur. Meydan okumayı zikrettiğimiz üzere Mekkî surelerde bu dereceye kadar sınırladığı gibi, Medenî surelerde de sınırlamıştır; nitekim Bakara suresinde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içindeyseniz, haydi onun benzeri bir sure getirin ve doğru söylüyorsanız Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırın. Şayet yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının!” [Bakara: 23, 24]. Böylece onun benzerini getirmekten aciz olduklarını ve gelecekte de bunu asla yapamayacaklarını onlara haber vermiştir. Oysa onlar yaratılmışların en fasihi, belagatı, şiiri, söz sanatlarını ve nevilerini en iyi bilenleriydi. Fakat onlara Allah katından; çok ve sahih faydalı ilimleri, geçmiş ve gelecek gayblara dair dosdoğru haberleri, adil ve muhkem hükümleri içeren, beşeriyetten hiç kimsenin benzerini getirmeye güç yetiremeyeceği öyle fasih, beliğ ve veciz bir kelam geldi ki; nitekim Allah Teâlâ: {وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلا} “Rabbinin kelimesi doğruluk ve adalet bakımından tastamam olmuştur” [En'âm: 115] buyurmuştur.
98. Metin
وقال الإمام أحمد بن حنبل: حدثنا يعقوب بن إبراهيم، حدثنا أبي، حدثنا محمد بن إسحاق قال: ذكر محمد بن كعب القرظي عن الحارث بن عبد الله الأعور قال: قلت: لآتين أمير المؤمنين، فلأسألنه عما سمعت العشية [قال] ٥ فجئته بعد العشاء، فدخلت عليه، فذكر الحديث. قال: ثم
İmâm Ahmed b. Hanbel şöyle dedi: Bize Ya'kûb b. İbrâhîm rivayet etti, bize babam rivayet etti, bize Muhammed b. İshâk rivayet edip dedi ki: Muhammed b. Ka'b el-Kurazî, Hâris b. Abdillâh el-A'ver'den [nakille] onun şöyle dediğini zikretti: «Müminlerin emîrine mutlaka gideceğim ve bu akşamüstü işittiğim şeyi ona kesinlikle soracağım» dedim. [Hâris] [şöyle dedi] 5: Bunun üzerine yatsıdan sonra yanına geldim, huzuruna girdim -ve hadisi zikretti-. Dedi ki: Sonra...
99. Metin
قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: "أتاني جبريل فقال: يا محمد، أمتك مختلفة بعدك". قال: "فقلت له: فأين المَخْرَج يا جبريل؟ " قال: فقال: "كتاب الله به يَقْصِم الله كلَّ جبار، من اعتصم به نجا، ومن تركه هلك، مرتين، قول فَصْل وليس بالهزل، لا تخلقه الألسن، ولا تفنى عجائبه، فيه نبأ من كان قبلكم، وفصل ما بينكم، وخبر ما هو كائن بعدكم" هكذا رواه الإمام أحمد (¬١). وقال أبو عيسى الترمذي: حدثنا عبد بن حميد، حدثنا حسين بن علي الجعفي، حدثنا حمزة الزيات، عن أبي المختار الطائي، عن ابن أخي الحارث الأعور، عن الحارث الأعور، قال: مررت في المسجد فإذا الناس يخوضون في الأحاديث فدخلت علَى علِيّ فقلت: يا أمير المؤمنين، ألا ترى الناس قد خاضوا في الأحاديث؟ قال: أو قد فعلوها؟ قلت: نعم. قال: أما إني سمعت رسول الله ﷺ يقول: "إنها ستكون فتنة" فقلت: ما المَخْرج منها يا رسول الله؟ قال: "كتاب الله، فيه نبأ ما قبلكم، وخبر ما بعدكم، وحُكْم ما بينكم، هو الفصل ليس بالهَزْل، من تركه من جبار قَصَمه الله، ومن ابتغى الهدى في غيره أضله الله، هو حبل الله المتين، وهو الذكر الحكيم، وهو الصراط المستقيم، هو الذي لا تزيغ به الأهواء، ولا تَلْتَبِس به الألسنة، ولا يشبع منه العلماء، ولا يَخْلَق عن كثرة الرد، ولا تنقضي عجائبه، هو الذي لم تنته الجن إذْ سمعته حتى قالوا: {إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا * يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ} [الجن: ١، ٢]، من قال به صَدق، ومن عمل به أجِر، ومن حكم به عَدَل، ومن دعا إليه هدى إلى صراط مستقيم". خذها إليك يا أعور، ثم قال: هذا حديث غريب لا نعرفه إلا من حديث حمزة الزيات، وإسناده مجهول وفي حديث الحارث مقال (¬٢).
[Ali] şöyle dedi: Resûlullah'ı ﷺ şöyle buyururken işittim: “Cebrâil bana gelip: 'Ey Muhammed! Şüphesiz senden sonra ümmetin ihtilafa düşecektir' dedi.” [Resûlullah] dedi ki: “Ona: 'Peki çıkış yolu nerededir ey Cebrâil?' dedim.” Dedi ki: [Cebrâil] şöyle dedi: “Allah'ın Kitabı'dır; Allah onunla her zorbanın belini kırar. Ona sarılan kurtulur, onu terk eden helak olur -iki defa söyledi-. O, hak ile batılı ayıran kesin bir sözdür, şaka değildir. Diller onu eskitemez, harikuladelikleri tükenmez. Onda sizden öncekilerin haberi, aranızdaki hüküm ve sizden sonra olacakların haberi vardır.” İmam Ahmed böyle rivayet etmiştir (¬١). Ebû Îsâ et-Tirmizî dedi ki: Bize Abd b. Humeyd anlattı, bize Hüseyn b. Ali el-Cu'fî anlattı, bize Hamza ez-Zeyyât, Ebü'l-Muhtâr et-Tâî'den, o Hâris el-A'ver'in kardeşinin oğlundan, o Hâris el-A'ver'den anlattı; o dedi ki: Mescide uğradım, bir de baktım ki insanlar dedikodulara dalmışlar. Bunun üzerine Ali'nin yanına girdim ve: “Ey müminlerin emîri! İnsanların birtakım sözlere/dedikodulara daldığını görmüyor musun?” dedim. O: “Gerçekten bunu yaptılar mı?” dedi. Ben: “Evet” dedim. Şöyle dedi: “Bilin ki ben Resûlullah'ı ﷺ şöyle buyururken işittim: 'Muhakkak ki bir fitne olacaktır.' Ben: 'Ondan kurtuluş nedir ey Allah'ın Resûlü?' dedim. Şöyle buyurdu: 'Allah'ın Kitabı'dır; onda sizden öncekilerin haberi, sizden sonrakilerin haberi ve aranızdakilerin hükmü vardır. O, hak ile batılı ayıran kesin bir sözdür, şaka değildir. Kim bir zorbaya boyun eğip onu terk ederse Allah onun belini kırar. Kim doğru yolu ondan başkasında ararsa Allah onu saptırır. O, Allah'ın sapasağlam ipidir; o, hikmet dolu zikirdir; o, dosdoğru yoldur. O, kendisiyle nefislerin/arzuların sapıtmadığı, dillerin karışıklığa düşmediği, âlimlerin kendisine doyamadığı, çokça tekrar edilmekle eskimeyen ve harikuladelikleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. O öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittiklerinde: {إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا * يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ} “Doğrusu biz, doğru yola ileten hayranlık verici bir Kur'an dinledik ve ona iman ettik” [Cin: 1, 2] demekten kendilerini alamamışlardır. Onunla konuşan doğru söyler, onunla amel eden mükafatlandırılır, onunla hükmeden adaletle hükmeder ve ona çağıran dosdoğru yola iletilmiş olur.' Bunu iyice belle ey A'ver!” Sonra [Tirmizî] dedi ki: “Bu garip bir hadistir; onu ancak Hamza ez-Zeyyât'ın hadisi olarak biliyoruz, senedi meçhuldür ve Hâris'in hadisinde tenkit vardır” (¬٢).
100. Metin
قلت: لم ينفرد بروايته حمزة بن حبيب الزيات، بل قد رواه محمد بن إسحاق، عن محمد بن كعب القرظي، عن الحارث الأعور، فبرئ حمزة من عهدته، على أنه وإن كان ضعيف الحديث إلا أنه إمام في القراءة والحديث، مشهور من رواية الحارث الأعور وقد تكلموا فيه، بل قد كذبه بعضهم من جهة رأيه واعتقاده، أما إنه تعمد الكذب في الحديث فلا والله أعلم.
Ben derim ki: Bu rivayette Hamza b. Habîb ez-Zeyyât tek kalmamıştır; bilakis Muhammed b. İshâk da onu Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den, o Hâris el-A'ver'den rivayet etmiştir; böylece Hamza bunun sorumluluğundan kurtulmuştur. Bununla birlikte o, hadiste zayıf sayılsa da kıraat ilminde bir imamdır; hadis ise Hâris el-A'ver'in rivayetinden meşhurdur. Hâris hakkında tenkitte bulunmuşlar, hatta bazıları mezhebi ve itikadı sebebiyle onu yalancılıkla itham etmiştir. Fakat onun hadiste kasten yalan söylediğine gelince, hayır, öyle değildir; en doğrusunu Allah bilir.