15560. Metin
[وهي مكية] (¬١)
[Bu sûre Mekkîdir.] (¬١)
15561. Metin
روى الثعلبي وغيره، من طريق سَلام بن سليم -ويقال: سليم -المدائني، وهو متروك، عن هارون بن كثير -وقد نصّ على جهالته أبو حاتم -عن زيد بن أسلم، عن أبيه، عن أبي أمامة، عن أبي بن كعب قال: قال رسول الله ﷺ: " علموا أرقاءكم سورة يوسف، فإنه أيما مسلم تلاها، أو علمها أهله، أو ما (¬٢) ملكت يمينه، هَوَّن الله عليه سكرات الموت، وأعطاه من القوة ألا يحسد مسلما " (¬٣).
Sa‘lebî ve başkaları, metrûk bir râvi olan Selâm b. Süleym -Süleym el-Medâinî de denir- tarikiyle, Hârûn b. Kesîr'den -ki Ebû Hâtim onun meçhul olduğunu açıkça belirtmiştir-, o Zeyd b. Eslem'den, o babasından, o Ebû Ümâme'den, o da Übey b. Ka‘b'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kölelerinize Yûsuf sûresini öğretiniz. Çünkü herhangi bir Müslüman onu okursa yahut ailesine ya da sahip olduğu cariyelerine/kölelerine (¬٢) öğretirse, Allah onun ölüm sekerâtını (can çekişmesini) kolaylaştırır ve ona hiçbir Müslümanı kıskanmayacak bir güç verir." (¬٣)
15562. Metin
وهذا من هذا الوجه لا يصح، لضعف إسناده بالكلية. وقد ساق له (¬٤) الحافظ ابن عساكر متابعا من طريق القاسم بن الحكم، عن هارون بن كثير، به -ومن طريق شَبَابة، عن مخلد بن عبد الواحد البصري (¬٥) عن علي بن زيد بن جدعان -وعن عطاء بن أبي ميمونة، عن زر بن حُبَيش، عن أُبي بن كعب، عن النبي ﷺ -فذكر نحوه (¬٦) وهو منكر من سائر طرقه.
Bu rivayet bu vechiyle, senedinin bütünüyle zayıf olması sebebiyle sahih değildir. Hâfız İbn Asâkir, bunun için (¬٤) Kāsım b. el-Hakem tarikiyle Hârûn b. Kesîr'den aynı senedle bir mütâbi‘ nakletmiştir. Ayrıca Şebâbe tarikiyle Mahled b. Abdülvâhid el-Basrî'den (¬٥), o Ali b. Zeyd b. Cüd‘ân'dan, o da Atâ b. Ebî Meymûne'den, o Zirr b. Hubeyş'ten, o Übey b. Ka‘b'dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den benzerini zikretmiştir (¬٦). Oysa bu rivayet bütün tarikleriyle münkerdir.
15563. Metin
وروى البيهقي في " الدلائل " أن طائفة من اليهود حين سمعوا رسول الله ﷺ يتلو هذه السورة أسلموا لموافقتها ما عندهم. وهو من رواية الكلبي، عن أبي صالح، عن ابن عباس.
Beyhakî, "ed-Delâil" adlı eserinde Yahudilerden bir grubun Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in bu sûreyi okuduğunu işittiklerinde, yanlarındaki bilgilere uygunluğu sebebiyle Müslüman olduklarını rivayet etmiştir. Bu da el-Kelbî'nin Ebû Sâlih'ten, onun da İbn Abbâs'tan rivayetidir.
15564. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm
15565. Metin
{الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢) نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ (٣)}
{ الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (١) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٢) نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ (٣) } “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir. (1) Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik. (2) Biz, bu Kur'an'ı sana vahyetmekle kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz. Doğrusu sen bundan önce [bunlardan] habersiz olanlardandın. (3)”
15566. Metin
أما الكلام على الحروف المقطعة فقد تقدم في أول سورة "البقرة".
Hurûf-ı mukattaaya dair açıklama daha önce Bakara sûresinin başında geçmişti.
15567. Metin
وقوله: (تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ) أي: هذه آيات الكتاب، وهو القرآن، (الْمُبِينِ) أي: الواضح الجلي، الذي يفصح عن الأشياء المبهمة ويفسرها ويبينها (¬٧).
Allah Teâlâ'nın: (تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ) [sözü]; yani bunlar Kitab'ın -ki o Kur'an'dır- ayetleridir. (الْمُبِينِ) [sözü] ise; kapalı olan şeyleri fasihçe açıklayan, tefsir eden ve beyan eden apaçık ve net olandır (¬٧).
15568. Metin
(إِنَّا أَنزلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ) وذلك لأن لغة العرب أفصح اللغات وأبينها وأوسعها، وأكثرها تأدية للمعاني التي تقوم بالنفوس؛ فلهذا أنزلَ أشرف الكتب بأشرف اللغات، على أشرف الرسل، بسفارة ٨ أشرف الملائكة، وكان ذلك في أشرف بقاع الأرض، وابتدئ إنزاله في أشرف
{ إِنَّا أَنزلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “Şüphesiz biz onu, aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” Zira Arap dili dillerin en fasihi, en açığı, en kapsamlısı ve nefislerde yer eden manaları ifade etmeye en yetkin olanıdır. Bu sebeple en şerefli Kitap, en şerefli dille, en şerefli elçiye, meleklerin en şereflisinin elçiliğiyle 8 indirilmiş, bu da yeryüzünün en şerefli parçasında gerçekleşmiş ve indirilmesine en şerefli
15569. Metin
شهور السنة وهو رمضان، فكمل من كل الوجوه؛ ولهذا قال تعالى: (نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ) بسبب إيحائنا إليك هذا القرآن.
yılın aylarında, yani Ramazan ayında başlanmıştır; böylece her yönden kemale ermiştir. Nitekim bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ) yani sana bu Kur'an'ı vahyetmemiz sebebiyle.
15570. Metin
وقد وَرَدَ في سبب نزول هذه الآيات ما رواه ابن جرير:
Bu ayetlerin nüzul sebebi hakkında İbn Cerîr'in rivayet ettiği şu husus varit olmuştur:
15571. Metin
حدثني نصر بن عبد الرحمن الأوْدِيّ (¬١). حدثنا حكام الرازي، عن أيوب، عن عمرو -هو ابن قيس الملائي -عن ابن عباس قال: قالوا: يا رسول الله، لو قصصت علينا؟ فنزلت: (نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ) (¬٢).
Bana Nasr b. Abdurrahman el-Evdî rivayet etti (¬١). Bize Hükkâm er-Râzî, Eyyûb'dan, o Amr'dan -ki o İbn Kays el-Melâî'dir-, o da İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etti: Dediler ki: "Ey Allah'ın Resûlü, bize kıssalar anlatsan?" Bunun üzerine: (نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ) ayeti indi (¬٢).
15572. Metin
ورواه من وجه آخر، عن عمرو بن قيس مرسلا.
Bunu başka bir vecihten de Amr b. Kays'tan mürsel olarak rivayet etmiştir.
15573. Metin
وقال أيضا: حدثنا محمد بن سعيد (¬٣) العطار (¬٤)، حدثنا عمرو بن محمد، أنبأنا خَلاد الصفار، عن عمرو بن قيس، عن عمرو بن مُرَّة (¬٥)، عن مصعب بن سعد عن سعد قال: أنزل على النبي ﷺ القرآن، قال: فتلا عليهم زمانا، فقالوا: يا رسول الله، لو قصصتَ علينا. فأنزل الله ﷿: (الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ) إلى قوله: (لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ) (¬٦). ثم تلا عليهم زمانا، فقالوا: يا رسول الله، لو حدثتنا. فأنزل الله ﷿: {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ} الآية [الزمر: ٢٣]، وذكر الحديث.
Yine [İbn Cerîr] dedi ki: Bize Muhammed b. Saîd (¬٣) el-Attâr (¬٤) rivayet etti, bize Amr b. Muhammed rivayet etti, bize Hallâd es-Saffâr, Amr b. Kays'tan, o Amr b. Mürre'den (¬٥), o Mus‘ab b. Sa‘d'dan, o da Sa‘d'dan rivayet etti ki şöyle dedi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Kur'an indirildi. Dedi ki: Bir süre bunu onlara okudu. Bunun üzerine: "Ey Allah'ın Resûlü, bize kıssa anlatsan?" dediler. Allah Azze ve Celle de: (الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ) ayetinden (لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ) sözüne kadar olan kısmı indirdi (¬٦). Sonra bir müddet bunu onlara okudu. Dediler ki: "Ey Allah'ın Resûlü, bize sohbet etsen/söz söylesen?" Bunun üzerine Allah Azze ve Celle: { اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ } “Allah, sözün en güzelini indirmiştir...” ayetini [Zümer: 23] indirdi, diyerek hadisi zikretti.
15574. Metin
ورواه الحاكم من حديث إسحاق بن رَاهَويه، عن عمرو بن محمد القرَشي العَنْقزي، به (¬٧).
Hâkim de bunu İshak b. Râhûye'nin hadisinden, o da Amr b. Muhammed el-Kureşî el-Ankazî'den aynı senedle rivayet etmiştir (¬٧).
15575. Metin
وروى ابن جرير بسنده (¬٨)، عن المسعودي، عن عَوْن بن عبد الله قال: مَلّ أصحابُ رسول الله ﷺ مَلّةَ، فقالوا: يا رسول الله، حَدثنا. [فأنزل الله: {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ} ثم مَلّوا ملة أخرى فقالوا: يا رسول الله، حدثنا] (¬٩) فوق الحديث ودون القرآن -يعنون القصص -فأنزل الله: (الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا أَنزلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ) فأرادوا الحديث، فدلَّهم على أحسن الحديث، وأرادوا القصص فدلهم على أحسن القصص (¬١٠).
İbn Cerîr kendi senediyle (¬٨) Mes‘ûdî'den, o Avn b. Abdullâh'tan rivayet etti ki şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı bir defasında bir bıkkınlık hissettiler ve: "Ey Allah'ın Resûlü, bize konuş/sohbet et" dediler. [Bunun üzerine Allah: { اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ } “Allah, sözün en güzelini indirmiştir” ayetini indirdi. Sonra bir kez daha bıkkınlık hissedip: "Ey Allah'ın Resûlü, bize anlat] (¬٩) sıradan sözün üstünde, Kur'an'ın altında bir şey" dediler -yani kıssaları kastettiler-. Bunun üzerine Allah: (الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا أَنزلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ) ayetlerini indirdi. Onlar söz/hadis istediler, O da onları sözün en güzeline yönlendirdi; kıssa istediler, O da onları kıssaların en güzeline yönlendirdi (¬١٠).
15576. Metin
ومما يناسب ذكره عند هذه الآية الكريمة، المشتملة على مدح القرآن، وأنه كاف عن كل ما سواه من الكتب ما قال الإمام أحمد:
Kur'an'ın övgüsünü ve diğer bütün kitaplara ihtiyaç bırakmadığını içeren bu kerim ayetin yanında zikredilmesi uygun düşen hususlardan biri de İmam Ahmed'in şu naklidir:
15577. Metin
حدثنا سُرَيْج بن النعمان، أخبرنا هُشَيْم، أنبأنا مجالد، عن الشعبي، عن جابر بن عبد الله؛ أن
Bize Şüreyh b. en-Nu‘mân rivayet etti, bize Huşeym haber verdi, bize Mücâlid bildirdi, Şa‘bî'den, o Câbir b. Abdillâh'tan rivayet etti ki;
15578. Metin
عمر بن الخطاب أتى النبي ﷺ بكتاب أصابه من بعض أهل الكتاب، فقرأه على النبي ﷺ فغضب وقال: "أمُتَهوكون فيها يا ابن الخطاب؟ والذي نفسي بيده، لقد جئتكم بها بيضاء نقية، لا تسألوهم عن شيء فيخبروكم بحق فتكذّبونه، أو بباطل فتصدقونه، والذي نفسي بيده، لو أن موسى كان حيا، لما (¬١) وسعه إلا أن يتبعني" (¬٢)
Ömer b. el-Hattâb, Ehl-i Kitap'tan bazılarından elde ettiği bir kitapla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldi ve onu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e okudu. Bunun üzerine o öfkelendi ve şöyle buyurdu: "Siz bu konuda şaşkınlık ve tereddüt içinde misiniz ey İbnü'l-Hattâb? Nefsim elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, ben size onu tertemiz ve apaydınlık olarak getirdim. Onlara hiçbir şey sormayın; zira size doğru bir şey haber verirler de onu yalanlarsınız yahut bâtıl bir şey söylerler de onu tasdik edersiniz. Nefsim elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, şayet Mûsâ hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başka (¬١) bir şey yapamazdı." (¬٢)
15579. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا عبد الرزاق، أخبرنا سفيان، عن جابر، عن الشعبي، عن عبد الله بن ثابت قال: جاء عمر إلى رسول الله ﷺ فقال: يا رسول الله، إني مررت بأخ لي من قريظة، فكتب لي جوامع من التوراة، ألا أعرضها عليك؟ قال: فتغير وجه رسول الله ﷺ. قال عبد الله بن ثابت: فقلت له: ألا ترى ما بوجه (¬٣) رسول الله ﷺ؟ فقال عمر: رضينا بالله ربا، وبالإسلام دينا، وبمحمد رسولا. قال: فسُرِّي عن النبي (¬٤) ﷺ وقال: "والذي نفس محمد بيده، لو أصبح فيكم موسى ثم اتبعتموه وتركتموني لضللتم، إنكم حَظِّي من الأمم، وأنا حظكم من النبيين" (¬٥).
İmam Ahmed dedi ki: Bize Abdürrezzâk rivayet etti, bize Süfyân haber verdi, Câbir'den, o Şa‘bî'den, o da Abdullah b. Sâbit'ten rivayet etti ki şöyle dedi: Ömer, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben Kurayza'dan bir din kardeşime uğradım, bana Tevrat'tan özlü kısımlar yazdı. Onları sana arz edeyim mi?" dedi. [Râvi] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yüzünün rengi değişti. Abdullah b. Sâbit dedi ki: Ben ona [Ömer'e]: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yüzündeki (¬٣) [değişimi] görmüyor musun?" dedim. Bunun üzerine Ömer: "Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak da Muhammed'den razı olduk" dedi. [Râvi] dedi ki: Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in (¬٤) öfkesi yatıştı ve şöyle buyurdu: "Muhammed'in nefsi elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, aranızda Mûsâ sabahlasa da siz ona uyup beni terk etseniz kesinlikle sapıtırsınız. Siz ümmetler içinden benim nasibimsiniz, ben de peygamberler içinden sizin nasibinizim." (¬٥)
15580. Metin
وقال الحافظ أبو يعلى الموصلي: حدثنا عبد الغفار بن عبد الله بن الزبير، حدثنا علي بن مُسْهِر، عن عبد الرحمن بن إسحاق، عن خليفة بن قيس، عن خالد بن عُرْفَطة قال: كنت جالسا عند عمر، إذ أتي برجل من عبد القيس مسكنه بالسوس، فقال له عمر: أنت فلان بن فلان العبدي؟ قال: نعم. قال: وأنت النازل بالسوس، قال: نعم. فضربه بقناة معه، قال: فقال الرجل: ما لي يا أمير المؤمنين؟ فقال له عمر: اجلس. فجلس، فقرأ عليه: (بِسْمِ اللَّه الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا أَنزلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ [أَحْسَنَ الْقَصَصِ]) ٦ إلى قوله: (لَمِنَ الْغَافِلِينَ) فقرأها ٧ ثلاثا، وضربه ثلاثا، فقال له الرجل: ما لي يا أمير المؤمنين؟ فقال: أنت الذي نسخت كتاب دانيال! قال: مرني بأمرك أتبعه. قال: انطلق فامحه بالحميم والصوف الأبيض، ثم لا تقْرأه ٨ ولا تُقرئه أحدا من الناس، فلئن بلغني عنك أنك قرأته أو أقرأته أحدا من الناس لأنهكنّك عقوبة، ثم قال له: اجلس، فجلس بين يديه، فقال: انطلقت أنا فانتسخت كتابا من أهل الكتاب، ثم جئت به في أديم، فقال لي رسول الله ﷺ: "ما هذا في يدك يا عمر؟ ". قال: قلت: يا رسول الله، كتاب نسخته لنزداد ٩ به علما إلى علمنا. فغضب رسول الله ﷺ حتى احمرّت وجنتاه، ثم نودي بالصلاة جامعة، فقالت الأنصار: أغضب نبيكم ﷺ؟ السلاح السلاح. فجاءوا حتى أحدقوا بمنبر رسول الله ﷺ، فقال: "يا أيها الناس، إني قد أوتيت جوامع الكلم وخواتيمه، واختُصِر لي اختصارا، ولقد أتيتكم بها
Hâfız Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî dedi ki: Bize Abdülgaffâr b. Abdillâh b. ez-Zübeyr rivayet etti, bize Ali b. Müshir, Abdurrahman b. İshak'tan, o Halîfe b. Kays'tan, o da Hâlid b. Arfata'dan rivayet etti ki şöyle dedi: Ömer'in yanında oturuyordum; derken Sûs'ta ikamet eden Abdülkays kabilesinden bir adam getirildi. Ömer ona: "Sen falan oğlu falan el-Abdî misin?" dedi. Adam: "Evet" dedi. [Ömer]: "Sûs'ta ikamet eden sen misin?" dedi. Adam: "Evet" dedi. Bunun üzerine [Ömer] yanındaki bir sopayla ona vurdu. [Râvi] dedi ki: Adam: "Bana ne oldu [suçum nedir] ey Müminlerin Emîri?" dedi. Ömer ona: "Otur!" dedi. Adam oturdu; bunun üzerine ona: { بِسْمِ اللَّه الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا أَنزلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ [أَحْسَنَ الْقَصَصِ] } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif-lâm-râ. Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir. Gerçekten biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik. Biz sana [kıssaların en güzelini] anlatıyoruz”6 ayetinden { لَمِنَ الْغَافِلِينَ } “...kesinlikle habersizlerdendin” kavline kadar okudu. Bunu üç defa okudu7 ve adama üç defa vurdu. Adam ona: "Bana ne oldu [suçum nedir] ey Müminlerin Emîri?" dedi. [Ömer]: "Dânyâl'ın kitabını istinsah eden (yazıp çoğaltan) sen misin?" dedi. Adam: "Bana emrini bildir, ona uyayım" dedi. [Ömer] dedi ki: "Git, onu sıcak su ve beyaz yünle sil [yok et]! Sonra ne sen onu oku8 ne de insanlardan birine okut! Şayet senin onu okuduğun yahut insanlardan birine okuttuğun bana ulaşırsa seni mutlaka şiddetle cezalandırırım!" Sonra ona: "Otur" dedi; adam onun önüne oturdu. [Ömer] şöyle dedi: Ben de gidip Ehl-i Kitap'tan bir kitap istinsah etmiş (yazıp almış)tım; sonra onu işlenmiş bir deri içinde getirdim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: «Ey Ömer, elindeki bu nedir?» buyurdu. [Ömer] dedi ki: Ben: "Ey Allah'ın Resûlü, ilmimize ilim katalım diye istinsah ettiğim bir kitaptır"9 dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem iki yanağı kızaracak derecede öfkelendi. Sonra cemaatle namaza çağrıldı. Ensâr: "Peygamberiniz sallallâhu aleyhi ve sellem öfkelendi mi? Silaha, silaha!" dediler. Gelip Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in minberini kuşattılar. Bunun üzerine o şöyle buyurdu: «Ey insanlar! Şüphesiz bana cevâmiu'l-kelim (özlü sözler) ve onun neticeleri verildi; [sözler] benim için son derece kısaltıldı ve şüphesiz ben onu size...»
15581. Metin
بيضاء نقية فلا تَتهوَّكوا، ولا يغرنكم المتهوِّكون". قال عمر: فقمت فقلت: رضيت بالله ربا وبالإسلام دينا، وبك رسولا. ثم نزل رسول الله ﷺ (¬١).
bembeyaz ve tertemiz olarak getirdim; sakın şaşkınlığa düşmeyin ve şaşkınlık içinde bocalayanlar sizi aldatmasın!" Ömer dedi ki: Bunun üzerine ayağa kalkıp: "Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak da senden razı oldum" dedim. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem indi (¬١).
15582. Metin
وقد رواه ابن أبي حاتم في تفسيره مختصرا، من حديث عبد الرحمن بن إسحاق، به. وهذا حديث غريب من هذا الوجه. وعبد الرحمن بن إسحاق هو أبو شَيبَة (¬٢) الواسطي، وقد ضعفوه وشيخه. قال البخاري: لا يصح حديثه.
İbn Ebî Hâtim bunu tefsirinde Abdurrahman b. İshak'ın hadisinden aynı senedle muhtasar olarak rivayet etmiştir. Bu hadis bu vechiyle gariptir. Abdurrahman b. İshak ise Ebû Şeybe (¬٢) el-Vâsıtî'dir; muhaddisler onu da şeyhini de zayıf saymışlardır. Buhârî: "Hadisi sahih değildir" demiştir.
15583. Metin
قلت: وقد روي له شاهد من وجه آخر، فقال الحافظ أبو بكر أحمد بن إبراهيم الإسماعيلي: أخبرني الحسن بن سفيان، حدثنا يعقوب بن سفيان، حدثنا إسحاق بن إبراهيم بن العلاء الزبيدي، حدثني عمرو بن الحارث، حدثنا عبد الله بن سالم الأشعري، عن الزبيدي، حدثنا سليم بن عامر: أن جُبَير بن نُفَير حَدّثهم: أن رجلين كانا بحمص في خلافة عمر، ﵁، فأرسل إليهما فيمن أرسل من أهل حمص، وكانا قد اكتتبا من اليهود صلاصفة ٣ فأخذاها معهما يستفتيان فيها أمير المؤمنين ويقولون: إن رضيها لنا أمير المؤمنين ازددنا فيها رغبة. وإن نهانا عنها رفضناها، فلما قدما عليه قالا إنا بأرض أهل الكتابين، وإنا نسمع منهم كلاما تقشعر منه جلودنا، أفنأخذ منه أو نترك؟ فقال: لعلكما كتبتما منه شيئا. قالا ٤ لا. قال: سأحدثكما، انطلقت في حياة رسول الله ٥ ﷺ حتى أتيت خيبر، فوجدت يهوديا يقول قولا أعجبني، فقلت: هل أنت مكتبي ما تقول؟ قال: نعم. فأتيت بأديم، فأخذ يملي علي، حتى كتبت في الأكرُع. فلما رجعت قلت: يا نبي الله، وأخبرته، قال: "ائتني به". فانطلقت أرغب عن المشي رجاء أن أكون أتيت ٦ رسول الله ببعض ما يحب، فلما أتيت به قال: "اجلس اقرأ عليّ". فقرأت ساعة، ثم نظرت إلى وجهه فإذا هو يتلوّن، فتحيرت من الفَرق، فما استطعت أجيز ٧ منه حرفا، فلما رأى الذي بي دَفَعه ٨ ثم جعل يتبعه رسما رسما فيمحوه بريقه، وهو يقول: "لا تتبعوا هؤلاء، فإنهم قد هَوكوا وتَهَوَّكوا"، حتى محا آخره حرفًا حرفا. قال عمر، ﵁: فلو علمت أنكما كتبتما منه شيئًا جعلتكما نكالا لهذه الأمة! قالا والله ما نكتب منه شيئًا أبدا. فخرجا بصلاصفتهما ٩ فحفرا لها ١٠ فلم يألُوا أن يعمِّقَا، ودفناها
Derim ki: Bu rivayete başka bir tarikten bir şahit rivayet edilmiştir. Hâfız Ebû Bekir Ahmed b. İbrâhîm el-İsmâîlî şöyle demiştir: Bana el-Hasan b. Süfyân haber verdi, bize Ya‘kūb b. Süfyân rivayet etti, bize İshâk b. İbrâhîm b. el-Alâ ez-Zübeydî rivayet etti, bana Amr b. el-Hâris rivayet etti, bize Abdullah b. Sâlim el-Eş‘arî, ez-Zübeydî'den rivayet etti, bize Süleym b. Âmir rivayet etti ki: Cübeyr b. Nüfeyr onlara şunu rivayet etmiştir: Ömer radıyallâhu anh'ın hilafeti döneminde Humus'ta iki adam vardı. [Ömer] Humus halkından [Medine'ye] çağırdığı kimseler arasında bu ikisine de haber gönderdi. Bu iki adam Yahudilerden bir Salâsıfe (yazma mecmua) 3 istinsah etmişlerdi. Müminlerin Emirine fetva sormak üzere onu yanlarına aldılar ve: "Eğer Müminlerin Emiri bundan razı olursa buna rağbetimiz artar. Şayet bizi bundan nehyederse onu terk ederiz" diyorlardı. Huzuruna vardıklarında: "Biz iki kitap ehlinin (Yahudi ve Hristiyanların) bulunduğu topraklardayız ve onlardan tüylerimizi ürperten sözler işitiyoruz. Ondan alalım mı yoksa terk mi edelim?" dediler. [Ömer]: "Herhalde siz ondan bir şeyler yazdınız!" dedi. Onlar: "Hayır" dediler 4. [Ömer] dedi ki: "Size anlatayım: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in 5 hayatta olduğu dönemde yola çıkıp Hayber'e vardım. Orada bir Yahudi'nin hoşuma giden bir söz söylediğini gördüm ve: 'Söylediklerini bana yazdırır mısın?' dedim. O da: 'Evet' dedi. Bunun üzerine bir deri parçası getirdim; o bana dikte ettirmeye başladı, nihayet bacak [kısmına ait derilere] kadar yazdım. Döndüğümde: 'Ey Allah'ın Peygamberi!' deyip durumu kendisine haber verdim. «Onu bana getir» buyurdu. Resûlullah'a hoşuna gidecek bir şey getirmiş 6 olma ümidiyle koşarcasına yola koyuldum. Onu getirdiğimde: «Otur, bana oku» buyurdu. Bir müddet okudum, sonra yüzüne baktım; bir de ne göreyim, yüzünün rengi değişiyordu! Korkudan öyle bir şaşkına döndüm ki ondan tek bir harf dahi telaffuz edemedim 7. Bendeki bu hali görünce onu itip bıraktı 8, sonra satır satır takip ederek tükürüğüyle silmeye başladı ve: «Bunlara uymayın; zira onlar şaşkınlığa düşmüş ve bocalayıp durmuşlardır» buyuruyordu. Nihayet sonuna kadar harf harf sildi." Ömer radıyallâhu anh [devamla]: "Şayet ondan bir şey yazdığınızı bilseydim, sizi bu ümmete ibret kılardım!" dedi. İkisi de: "Vallahi ondan ebediyen hiçbir şey yazmayacağız" dediler. Bunun üzerine kitaplarıyla 9 çıktılar ve onun için [bir çukur] kazdılar 10, onu derin kazmakta kusur etmeyip gömdüler.
15584. Metin
فكان آخر العهد منها (¬١).
Böylece onunla olan son irtibatları bu oldu (¬١).
15585. Metin
وكذا روى الثوري، عن جابر بن يزيد الجُعْفي، عن الشعبي، عن عبد الله بن ثابت الأنصاري، عن عمر بن الخطاب، بنحوه (¬٢) وروى أبو داود في المراسيل، من حديث أبي قِلابة، عن عمر نحوه (¬٣). والله أعلم.
Aynı şekilde Sevrî, Câbir b. Yezîd el-Cu‘fî'den, o Şa‘bî'den, o Abdullah b. Sâbit el-Ensârî'den, o da Ömer b. el-Hattâb'dan benzerini rivayet etmiştir (¬٢). Ebû Dâvûd da el-Merâsîl'de Ebû Kılâbe'nin hadisinden, o da Ömer'den benzerini rivayet etmiştir (¬٣). Doğrusunu en iyi Allah bilir.
15586. Metin
{إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (٤)}
{ إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأَبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ (٤) } “Hani Yûsuf babasına: 'Babacığım! Gerçekten ben on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm' demişti. (4)”
15587. Metin
يقول تعالى: اذكر لقومك يا محمد في قَصَصك عليهم من قصة يوسف إذ قال لأبيه، وأبوه هو: يعقوب، ﵇، كما قال الإمام أحمد:
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Ey Muhammed, Yûsuf'un babasına dediği vakti, onlara anlattığın Yûsuf kıssası içinde kavmine hatırlat. Onun babası ise -İmam Ahmed'in dediği gibi- Ya‘kūb aleyhisselâm'dır:
15588. Metin
حدثنا عبد الصمد، حدثنا عبد الرحمن بن عبد الله بن دينار، عن أبيه، عن ابن عمر؛ أن رسول الله ﷺ قال: "الكريم، ابن الكريم، ابن الكريم، ابن الكريم، يوسف بن يعقوب بن إسحاق بن إبراهيم".
Bize Abdüssamed rivayet etti, bize Abdurrahman b. Abdullâh b. Dînâr babasından, o da İbn Ömer'den rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhim oğlu İshak oğlu Ya‘kūb oğlu Yûsuf'tur."
15589. Metin
انفرد بإخراجه البخاري، فرواه (¬٤) عن عبد الله بن محمد، عن عبد الصمد به (¬٥) وقال البخاري أيضا:
Bunu tahric etmekte Buhârî tek kalmış ve onu (¬٤) Abdullah b. Muhammed'den, o Abdüssamed'den aynı senedle rivayet etmiştir (¬٥). Buhârî ayrıca şöyle demiştir:
15590. Metin
حدثنا محمد، أخبرنا عبدة، عن عُبَيْد الله، عن سعيد بن أبي سعيد، عن أبي هريرة، ﵁، قال: سُئِل رسولُ الله ﷺ: أي الناس أكرم؟ قال: "أكرمهم عند الله أتقاهم". قالوا: ليس عن هذا نسألك. قال: "فأكرم الناس يوسف نبي الله، ابن نبي الله، ابن نبي الله، ابن خليل الله". قالوا: ليس عن هذا نسألك. قال: "فعن معادن العرب تسألوني؟ " قالوا: نعم. قال: "فخياركم في الجاهلية خياركم في الإسلام إذا فَقِهوا". ثم قال: تابعه أبو أسامة، عن عبيد الله (¬٦).
Bize Muhammed rivayet etti, bize Abde haber verdi, Ubeydullah'tan, o Saîd b. Ebî Saîd'den, o da Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet etti ki şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e: "İnsanların en kerîmi (en şereflisi/üstünü) kimdir?" diye soruldu. "Allah katında onların en kerîmi, en çok takva sahibi olanlarıdır" buyurdu. "Biz sana bunu sormuyoruz" dediler. "Öyleyse insanların en kerîmi, Allah'ın Halîl'inin oğlu Allah'ın Nebî'sinin oğlu Allah'ın Nebî'sinin oğlu Allah'ın Nebî'si Yûsuf'tur" buyurdu. "Biz sana bunu sormuyoruz" dediler. "O hâlde siz bana Arapların asıllarını/kabilelerini mi soruyorsunuz?" buyurdu. "Evet" dediler. "Cahiliye döneminde hayırlı olanlarınız, şayet dinî hükümleri iyice kavrarlarsa (fakih olurlarsa) İslâm'da da hayırlı olanlarınızdır" buyurdu. Sonra [Buhârî] dedi ki: Ebû Üsâme, Ubeydullah'tan rivayetle buna mütâbaat etmiştir (¬٦).
15591. Metin
وقال ابن عباس: رؤيا الأنبياء وحي.
İbn Abbâs: "Peygamberlerin rüyası vahiydir" demiştir.
15592. Metin
وقد تكلم المفسرون على تعبير هذا المنام: أن الأحد عشر كوكبا عبارة عن إخوته، وكانوا أحد عشر رجلا [سواه] ٧ والشمس والقمر عبارة عن أبيه وأمه. رُوي هذا عن ابن عباس، والضحاك،
Müfessirler bu rüyanın tabiri hakkında şöyle konuşmuşlardır: On bir yıldız onun kardeşlerinden ibarettir -ki onlar [kendisinin dışında] 7 on bir adam idiler-; güneş ve ay ise babası ve annesinden ibarettir. Bu [tabir], İbn Abbâs'tan ve Dahhâk'tan rivayet edilmiştir,
15593. Metin
وقتادة وسفيان الثوري، وعبد الرحمن بن زيد بن أسلم، وقد وقع تفسيرها بعد أربعين سنة، وقيل: ثمانين سنة، وذلك حين رفع أبويه على العرش، وهو سريره، وإخوته بين يديه: {وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا وَقَالَ يَا أَبَتِ هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا} [يوسف: ١٠٠].
Katâde'den, Süfyân es-Sevrî'den ve Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem'den rivayet edilmiştir. Bu rüyanın tefsiri (tahakkuku) kırk yıl sonra, bir kavle göre de seksen yıl sonra vuku bulmuştur; bu da anne babasını tahtın -ki onun sediridir- üzerine çıkardığı ve kardeşlerinin onun huzurunda olduğu şu andadır: { وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا وَقَالَ يَا أَبَتِ هَذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا } “...ve hepsi onun huzurunda secdeye kapandılar. [Yûsuf] dedi ki: 'Babacığım! İşte bu, daha önceki rüyamın tevilidir. Rabbim onu gerçekleştirdi...'” [Yûsuf: 100].
15594. Metin
وقد جاء في حديث تسمية هذه الأحد عشر كوكبا -فقال الإمام أبو جعفر بن جرير.
Bu on bir yıldızın isimlendirilmesine dair bir hadis gelmiştir. Şöyle ki İmam Ebû Ca‘fer b. Cerîr dedi ki:
15595. Metin
حدثني علي بن سعيد الكندي، حدثنا الحكم بن ظهير، عن السدي، عن عبد الرحمن بن سابط، [عن جابر] (¬١) قال: أتى النبي ﷺ رجل من يهود يقال له: "بستانة اليهودي"، فقال له: يا محمد، أخبرني عن الكواكب التي رآها يوسف أنها ساجدة له، ما أسماؤها؟ قال: فسكت النبي ﷺ ساعة فلم يجبه بشيء، ونزل [عليه] (¬٢) جبريل، ﵇، فأخبره بأسمائها. قال: فبعث رسول الله ﷺ إليه فقال: "هل أنت مؤمن إن أخبرتك بأسمائها؟ " فقال: نعم. قال: "خرتان (¬٣) والطارِقُ، والذَّيَّال (¬٤) وذو الكَنَفَات، وقابس، ووَثَّاب، وعَمُودَان، والْفَيلَقُ، والمُصَبِّحُ، والضَّرُوحُ، وذو الفرغ، والضِّيَاُء، والنُّور"، فقال اليهودي: إيْ والله، إنها لأسماؤها (¬٥).
Bana Ali b. Saîd el-Kindî rivayet etti, bize el-Hakem b. Zahîr rivayet etti, Süddî'den, o Abdurrahman b. Sâbit'ten, [o da Câbir'den] (¬١) rivayet etti ki şöyle dedi: Yahudilerden kendisine "Büstâne el-Yehûdî" denilen bir adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: "Ey Muhammed! Yûsuf'un kendisine secde ederken gördüğü yıldızların isimlerini bana haber ver, onların isimleri nedir?" dedi. Râvi dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir müddet sustu ve ona hiçbir cevap vermedi; derken Cibrîl aleyhisselâm [ona] (¬٢) inip isimlerini bildirdi. Râvi dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona haber gönderip: "İsimlerini sana bildirirsem iman eder misin?" buyurdu. Adam: "Evet" dedi. [Resûlullah]: "Harsân (¬٣), Târık, Zeggâl (¬٤), Zü'l-Kenevât, Kâbis, Vessâb, Amûdân, Feylak, Musabbıh, Darûh, Zü'l-Ferğ, Ziyâ ve Nûr'dur" buyurdu. Bunun üzerine Yahudi: "Evet, vallahi bunlar onların isimleridir" dedi (¬٥).
15596. Metin
ورواه البيهقي في "الدلائل"، من حديث سعيد (¬٦) بن منصور، عن الحكم بن ظهير. وقد روى هذا الحديث الحافظان أبو يعلى الموصلي وأبو بكر البزار في مسنديهما، وابن أبي حاتم في تفسيره (¬٧) أما أبو يعلى فرواه عن أربعة من شيوخه عن الحكم بن ظهير، به وزاد: قال رسول الله ﷺ: "لما رآها يوسف قَصّها على أبيه يعقوب، فقال له أبوه: هذا أمر متشتت يجمعه الله من بعد؛ قال: والشمس أبوه، والقمر أمه".
Beyhakî bunu "ed-Delâil" adlı eserinde Saîd (¬٦) b. Mansûr'un hadisinden, o da el-Hakem b. Zahîr'den rivayet etmiştir. Bu hadisi iki hâfız Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî ve Ebû Bekir el-Bezzâr kendi müsnedlerinde, İbn Ebî Hâtim de tefsirinde (¬٧) rivayet etmişlerdir. Ebû Ya‘lâ'ya gelince, o bunu dört şeyhinden, onlar el-Hakem b. Zahîr'den aynı senedle rivayet etmiş ve şu ziyadeyi eklemiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Yûsuf onları görünce babası Ya‘kūb'a anlattı. Babası ona: 'Bu dağınık bir iştir, Allah onu daha sonra bir araya getirecektir' dedi. Dedi ki: Güneş babası, ay da annesidir."
15597. Metin
تفرد به الحكم بن ظهير الفزاري (¬٨) وقد ضَعَّفه الأئمة، وتركه الأكثرون، وقال الجوزجاني: ساقط، وهو صاحب حديث حُسْن يوسف.
Bu rivayette el-Hakem b. Zahîr el-Fezârî (¬٨) tek kalmıştır; imamlar onu zayıf saymış, çoğunluk da terk etmiştir. Cûzecânî onun için: "Sâkıttır (rivayeti hükümsüzdür)" demiştir; Yûsuf'un güzelliği hadisinin de sahibi odur.
15598. Metin
{قَالَ يَا بُنَيَّ لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ ٥}
{ قَالَ يَا بُنَيَّ لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ 5 } “[Babası] dedi ki: 'Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.'”
15599. Metin
يقول تعالى مخبرًا عن قيل يعقوب لابنه يوسف حين قَصّ عليه ما رأى من هذه الرؤيا، التي تعبيرها خضوع إخوته له وتعظيمهم إياه تعظيما زائدًا، بحيث يخرون له ساجدين إجلالا وإكراما واحتراما (¬١) فخشي يعقوب، ﵇، أن يحدث بهذا المنام أحدا من إخوته فيحسدوه (¬٢) على ذلك، فيبغوا له الغوائل، حسدا منهم له؛ ولهذا قال له: (لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا) أي: يحتالوا لك حيلةً يُرْدُونَك فيها. ولهذا ثبتت السنة عن رسول الله ﷺ أنه قال: "إذا رأى أحدكم ما يحب فليحدث به، وإذا رأى ما يكره فليتحوَّل إلى جنبه الآخر وليتفل عن يساره ثلاثا، وليستعذ بالله من شرها، ولا يحدث بها أحدًا، فإنها لن تضره" (¬٣). وفي الحديث الآخر الذي رواه الإمام أحمد، وبعض أهل السنن، من رواية معاوية بن حيدة القشيري أنه قال: قال رسول الله ﷺ: "الرؤيا على رجل طائر ما لم تُعَبر، فإذا عُبرت وقعت" (¬٤) ومن هذا يؤخذ الأمر بكتمان النعمة حتى توجد وتظهر، كما ورد في حديث: "استعينوا على قضاء الحوائج بكتمانها، فإن كل ذي نعمة محسود" (¬٥)
Allah Teâlâ, Yûsuf'un kardeşlerinin kendisine boyun eğmesini ve ona hürmet, ikram ve saygıdan ötürü secdeye kapanacakları derecede (¬١) aşırı bir tazimde bulunmalarını ifade eden bu rüyayı babasına anlattığında, Ya‘kūb'un oğlu Yûsuf'a söylediği sözü haber vermektedir. Ya‘kūb aleyhisselâm, onun bu rüyayı kardeşlerinden birine anlatmasından, onların da buna haset ederek (¬٢) çekememezlik yüzünden ona tuzaklar kurup kötülükler planlamalarından endişe etti. İşte bu sebeple ona: (لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا) yani: "Seni helak edecek bir hileyle sana tuzak kurarlar" dedi. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den sünnette şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Sizden biri sevdiği bir rüya görürse onu anlatsın; hoşlanmadığı bir rüya gördüğünde ise diğer yanına dönsün, sol tarafına üç defa tükürsün/üflesin, onun şerrinden Allah'a sığınsın ve onu hiç kimseye anlatmasın; zira bu ona asla zarar vermez." (¬٣) İmam Ahmed ve bazı Sünen ehlinin Muâviye b. Hayde el-Kuşeyrî'den rivayet ettiği diğer hadiste ise Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Rüya, tabir edilmediği müddetçe bir kuşun ayağı üzerindedir; tabir edildiğinde ise vuku bulur." (¬٤) Bundan da nimetin meydana gelip zahir oluncaya kadar gizli tutulması emri çıkarılır; nitekim hadiste şöyle varit olmuştur: "İhtiyaçlarınızı gidermede onları gizli tutarak yardım alınız; çünkü her nimet sahibine haset edilir." (¬٥)
15600. Metin
{وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٦)}
{ وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٦) } “İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana rüyaların tabirini öğretecek ve bundan önce ataların İbrâhim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya‘kūb ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. (6)”
15601. Metin
يقول تعالى مخبرا عن قول يعقوب لولده يوسف: إنه كما اختارك (¬٦) ربك، وأراك هذه الكواكب مع الشمس والقمر ساجدة لك، (كَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ) أي: يختارك ويصطفيك لنبوته، (وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ) قال مجاهد وغير واحد: يعني تعبير الرؤيا.
Allah Teâlâ, Ya‘kūb'un oğlu Yûsuf'a söylediği sözü haber vermektedir: Rabbin seni seçtiği (¬٦) ve sana güneş ile ayın yanında bu yıldızları da secde ederken gösterdiği gibi, (كَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ) yani: Rabbin seni peygamberliği için seçip ayırır, (وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ) Mücâhid ve birden çok âlim: "Yani rüya tabirini" demiştir.
15602. Metin
(وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ) أي: بإرسالك والإيحاء إليك؛ ولهذا قال: (كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ) وهو الخليل، (وَإِسْحَاقَ) ولده، وهو الذبيح في قول، وليس بالرجيح، (إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ) أي: [هو] ٧ أعلم حيث يجعل رسالاته، كما قال في الآية الأخرى.
(وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ) Yani: Seni elçi göndermek ve sana vahyetmek suretiyle [nimetini tamamlayacaktır]. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ) O, Halîl'dir; (وَإِسْحَاقَ) onun oğludur; bir görüşe göre kurban edilmek istenen (zebîh) odur, fakat tercih edilen görüş bu değildir. (إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ) Yani: Diğer ayette buyurduğu gibi, [O] 7 peygamberlik görevini kime vereceğini en iyi bilendir.
15603. Metin
{لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ (٧) إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٨) اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (٩) قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (١٠)}
{ لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ (٧) إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٨) اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ (٩) قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ (١٠) } “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, soranlar için ibretler vardır. (7) Hani onlar demişlerdi ki: 'Biz güçlü bir topluluk olduğumuz hâlde Yûsuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevimlidir. Doğrusu babamız apaçık bir yanılgı içindedir.' (8) 'Yûsuf'u öldürün ya da onu [uzak] bir yere atın ki babanızın yüzü (sevgisi ve ilgisi) yalnız size kalsın; ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.' (9) İçlerinden bir sözcü dedi ki: 'Yûsuf'u öldürmeyin, eğer mutlaka bir şey yapacaksanız onu bir kuyunun dibine bırakın da gelip geçen kervanlardan biri onu alsın.' (10)”
15604. Metin
يقول تعالى: لقد كان في قصة يوسف وخبره مع إخوته آيات، أي عبرةٌ ومواعظُ للسائلين عن ذلك، المستخبرين عنه، فإنه خبر عجيب، يستحق أن يستخبر عنه، (إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا) أي: حلفوا فيما يظنون: والله ليوسف وأخوه -يعنون بنيامين، وكان شقيقه لأمه - (أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ) أي: جماعة، فكيف أحب ذينك الاثنين أكثر من الجماعة؛ (إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ) يعنون في تقديمهما علينا، ومحبته إياهما أكثر منا.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Yûsuf'un kıssasında ve kardeşleriyle olan haberinde bunu soranlar, haber almak isteyenler için ayetler, yani ibretler ve öğütler vardır; çünkü bu, hakkında bilgi edinilmeye layık hayret verici bir haberdir. (إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا) Yani zannettikleri şey üzerine yemin ederek: "Vallahi Yûsuf ve kardeşi -öz anne bir kardeşi Bünyâmin'i kastediyorlar- (أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ) yani biz bir topluluk olduğumuz hâlde babamıza bizden daha sevimlidir. Nasıl olur da o ikisini bir topluluktan daha çok sever? (إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ) Yani o ikisini bize tercih etmesinde ve onları bizden daha çok sevmesinde [apaçık bir yanılgı içindedir]" dediler.
15605. Metin
واعلم أنه لم يقم دليل على نبوة إخوة يوسف، وظاهر هذا السياق يدل على خلاف ذلك، ومن الناس من يزعم أنهم أوحي إليهم بعد ذلك، وفي هذا نظر. ويحتاج مُدّعي ذلك إلى دليل، ولم يذكروا سوَى قوله تعالى: {قُولُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ} [البقرة: ١٣٦]، وهذا فيه احتمال؛ لأن بطون بني إسرائيل يقال لهم: الأسباط، كما يقال للعرب: قبائل، وللعجم: شعوب؛ يذكر تعالى أنه أوحى إلى الأنبياء من أسباط بني إسرائيل، فذكرهم إجمالا لأنهم كثيرون، ولكن كل سبط من نسل رجل من إخوة يوسف، ولم يقم دليل على أعيان هؤلاء أنهم أوحي إليهم، والله أعلم.
Bil ki Yûsuf'un kardeşlerinin peygamberliğine dair bir delil ikâme edilmemiştir ve bu bağlamın zahiri bunun aksine delalet etmektedir. İnsanlardan bazıları bundan sonra onlara vahiy geldiğini iddia etmişlerdir ki bu tartışmalıdır. Bunu iddia edenin bir delile ihtiyacı vardır; nitekim Allah Teâlâ'nın şu sözünden başkasını da zikretmemişlerdir: { قُولُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ } “Deyin ki: 'Biz Allah'a, bize indirilene, İbrâhim'e, İsmâil'e, İshak'a, Ya‘kūb'a ve Esbât'a (torunlara/kabilelere) indirilene... iman ettik'” [Bakara: 136]. Bunda ise bir ihtimal vardır; çünkü Araplara 'kabîleler', Arap olmayanlara 'şuûb' denildiği gibi İsrâiloğulları'nın kollarına da 'Esbât' denir. Allah Teâlâ, İsrâiloğulları'nın esbâtından (kollarından) çıkan peygamberlere vahyettiğini bildirmekte ve sayıları çok olduğu için onları icmâlî olarak (topluca) zikretmektedir. Ancak her sıbt (kol), Yûsuf'un kardeşlerinden bir adamın neslindendir; bu şahısların bizzat kendilerine vahiy geldiğine dair bir delil bulunmamaktadır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
15606. Metin
(اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ) يقولون: هذا الذي يزاحمكم في محبة أبيكم لكم، أعدموه من وجه أبيكم، ليخلو لكم وحدكم، إما بأن تقتلوه، أو تلقوه في أرض من الأراضي -تستريحوا منه، وتختلوا أنتم بأبيكم، وتكونوا من (¬١) بعد إعدامه قوما صالحين. فأضمروا التوبة قبل الذنب.
(اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ) Şöyle diyorlar: Babanızın size olan sevgisinde sizinle yarışan bu kişiyi babanızın gözü önünden yok edin ki o yalnızca size kalsın; ya onu öldürün yahut [uzak] bir yere atın; böylece ondan kurtulursunuz ve babanızla baş başa kalırsınız, onu yok ettikten sonra da (¬١) salih bir topluluk olursunuz. Böylece günahı işlemeden önce tevbeye niyetlendiler.
15607. Metin
(قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ) قال قتادة، ومحمد بن إسحاق: كان أكبرهم واسمه روبيل. وقال السدي: الذي قال ذلك يهوذا. وقال مجاهد: هو شمعون (لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ) أي: لا تَصِلوا (¬٢) في عداوته وبغضه إلى قتله، ولم يكن لهم (¬٣) سبيلٌ إلى قتله؛ لأن الله تعالى كان يريد منه أمرًا لا بدّ من إمضائه وإتمامه، من الإيحاء إليه بالنبوة، ومن التمكين له ببلاد مصر والحكم بها، فصرفهم الله عنه بمقالة روبيل فيه وإشارته عليهم بأن يلقوه في غيابة الجب، وهو أسفله.
(قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ) Katâde ve Muhammed b. İshak: "O, kardeşlerin en büyüğü idi ve adı Rûbîl'di" demişlerdir. Süddî: "Bunu söyleyen Yehûzâ idi" demiştir. Mücâhid ise: "O Şem‘ûn'dur" demiştir. (لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ) Yani ona olan düşmanlık ve kininizde onu öldürme noktasına varmayın (¬٢). Zaten onların onu öldürmeye güçleri de yetmezdi; (¬٣) çünkü Allah Teâlâ onun hakkında mutlaka yerine getirilecek ve tamamlanacak bir iş murat ediyordu ki bu da ona peygamberlik vahyetmesi, Mısır topraklarında ona güç/iktidar verip orada hükümran kılmasıdır. Bu sebeple Allah, Rûbîl'in onun hakkındaki sözü ve onu kuyunun gayâbetine -yani dibine- atmaları yönündeki tavsiyesiyle onları ondan uzaklaştırdı.
15608. Metin
قال قتادة: وهي بئر بيت المقدس.
Katâde: "O, Beytülmakdis'in bir kuyusudur" demiştir.
15609. Metin
(يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ) أي: المارة من المسافرين، فتستريحوا بهذا، ولا حاجة إلى قتله.
(يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ) Yani yoldan geçen yolcular [onu alsın]; böylece bundan kurtulmuş olursunuz ve onu öldürmeye gerek kalmaz.
15610. Metin
(إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ) أي: إن كنتم عازمين على ما تقولون.
(إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ) Yani: Şayet söylediğiniz şeyi yapmaya kararlı iseniz.
15611. Metin
قال محمد بن إسحاق بن يسار: لقد اجتمعوا على أمر عظيم، من قطيعة الرحم، وعقوق
Muhammed b. İshâk b. Yesâr şöyle demiştir: Muhakkak ki onlar; akrabalık bağlarını koparmak ve babaya itaatsizlik etmek gibi çok büyük bir cürüm üzerinde birleştiler,
15612. Metin
الوالد، وقلة الرأفة بالصغير الضَّرَع الذي لا ذنب له، وبالكبير الفاني ذي الحق والحرمة والفضل، وخطره عند الله، مع حق الوالد على ولده، ليفرقوا بينه وبين ابنه (¬١) وحبيبه، على كبر سنه، ورِقَّة عظمه، مع مكانه من الله فيمن أحبه طفلا صغيرا، وبين أبيه على ضعف قوته وصغر سنه، وحاجته إلى لطف والده وسكونه إليه، يغفر الله لهم وهو أرحم الراحمين، فقد احتملوا أمرا عظيما.
günahsız, zayıf ve küçük bir çocuğa ve aynı zamanda hak, saygınlık ve fazilet sahibi, Allah katında değeri büyük olan, üstelik evladı üzerinde babalık hakkı bulunan yaşlı ve ihtiyar bir zata karşı merhametsizlik göstermek gibi büyük bir günah üzerinde birleştiler. İleri yaşına, kemiklerinin zayıflığına ve küçük bir çocukken sevdiği kimseler arasında Allah katındaki yerine rağmen onunla oğlu (¬١) ve sevgilisi arasını ayırmak; güçsüzlüğüne, küçük yaşına, babasının şefkatine olan ihtiyacına ve onun yanında huzur bulmasına rağmen çocukla babasının arasını ayırmak üzere [anlaştılar]. Allah onları bağışlasın, zira O merhametlilerin en merhametlisidir; gerçekten de çok büyük bir günah yüklendiler.
15613. Metin
رواه ابن أبي حاتم من طريق سلمة بن الفضل، عنه.
Bunu İbn Ebî Hâtim, Seleme b. el-Fadl kanalıyla ondan rivayet etmiştir.
15614. Metin
{قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ (١١) أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (١٢)}
{قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ (١١) أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (١٢)} “Dediler ki: 'Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteyenleriz. Yarın onu bizimle gönder de bol bol yesin, oynasın. Şüphesiz biz onu kesinlikle koruruz.'”
15615. Metin
لما تواطئوا على أخذه وطَرْحه في البئر، كما أشار عليهم أخوهم الكبير رُوبيل، جاءوا أباهم يعقوب، ﵇، فقالوا: (يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ) وهذه توطئة وسلف ودعوى، وهم يريدون خلاف ذلك؛ لما له في قلوبهم من الحسد لحب أبيه له، (أَرْسِلْهُ مَعَنَا) أي: ابعثه معنا، (غَدًا نَرْتَعْ وَنَلْعَبْ) وقرأ بعضهم بالياء (يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ)
Büyük kardeşleri Rûbîl'in kendilerine tavsiye ettiği gibi onu alıp kuyuya atmak üzere anlaştıklarında, babaları Ya‘kūb'a (aleyhisselâm) gelerek şöyle dediler: (يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ) Bu, babasının ona olan sevgisinden dolayı kalplerinde bulunan kıskançlık sebebiyle aslında bunun aksini istedikleri halde yaptıkları bir ön hazırlık, bir takdim ve iddiadır. (أَرْسِلْهُ مَعَنَا) Yani onu bizimle gönder, (غَدًا نَرْتَعْ وَنَلْعَبْ) Bazıları ise bunu 'ye' harfiyle (يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ) şeklinde okumuştur.
15616. Metin
قال ابن عباس: يسعى وينشط. وكذا قال قتادة، والضحاك والُّسدِّي، وغيرهم.
İbn Abbâs: "Koşsun, neşelensin/eğlensin" demiştir. Katâde, Dahhâk, es-Süddî ve başkaları da böyle söylemiştir.
15617. Metin
(وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ) يقولون: ونحن نحفظه ونحوطه من أجلك.
(وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ) Şöyle diyorlar: Biz senin hatırın için onu korur ve gözetiriz.
15618. Metin
{قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ (١٣) قَالُوا لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ (١٤)}
{قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ (١٣) قَالُوا لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ (١٤)} “[Ya‘kūb] dedi ki: 'Onu götürmeniz beni cidden üzer; siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.' Dediler ki: 'Yemin olsun, biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde onu kurt yerse, o takdirde biz kesinlikle hüsrana uğramış [aciz] kimseler oluruz.'”
15619. Metin
يقول تعالى مخبرا عن نبيه (¬٢) يعقوب أنه قال لبنيه في جواب ما سألوا من إرسال يوسف معهم إلى الرعي في الصحراء: (إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ) أي: يشق علي مفارقتُهُ مدة ذهابكم به إلى أن يرجع، وذلك لفَرْط محبته له، لما يتوسم فيه من الخير العظيم، وشمائل النبوة والكمال في الخُلُق والخلق، صلوات الله وسلامه عليه.
Allah Teâlâ, peygamberi (¬٢) Ya‘kūb'un, oğullarının Yûsuf'u kendileriyle birlikte kıra/otlağa göndermesi yönündeki isteklerine cevaben şöyle dediğini haber vermektedir: (إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ) Yani: Onu götürdüğünüz andan dönünceye kadar ondan ayrı kalmak bana ağır gelir. Bu da Yûsuf'ta gördüğü büyük hayır, peygamberlik alametleri ve ahlak ile yaratılıştaki kemal sebebiyle ona duyduğu aşırı sevgidendi; Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.
15620. Metin
وقوله: (وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ) يقول: وأخشى أن تشتغلوا عنه برميكم ورَعْيتكم (¬٣) فيأتيه ذئب فيأكله وأنتم لا تشعرون، فأخذوا من فمه هذه الكلمة، وجعلوها عذرهم فيما فعلوه، وقالوا مجيبين عنها في الساعة الراهنة: (لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ) يقولون: لئن عدا عليه الذئب فأكله من بيننا، ونحن جماعة، إنا إذًا لهالكون عاجزون.
(وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ) sözüyle ise şöyle demektedir: Ok atmanız veya hayvan otlatmanızla (¬٣) meşgul olup ondan habersiz kalmanızdan ve böylece bir kurdun gelip siz farkında olmadan onu yemesinden korkuyorum. Bunun üzerine bu sözü onun ağzından kaptılar ve yaptıkları işe bunu mazeret kıldılar. Hemen o anda ona şöyle cevap verdiler: (لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ) Yani: Biz bir topluluk olduğumuz halde kurt ona saldırıp aramızdan onu yerse, o takdirde biz helak olmuş, aciz kimseleriz demektir.
15621. Metin
{فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (١٥)}
{فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (١٥)} “Nihayet onu alıp götürdüklerinde ve onu kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında [onu kuyuya attılar]. Biz de ona: 'Andolsun ki sen, onlar hiç farkında değillerken bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin!' diye vahyettik.”
15622. Metin
يقول تعالى: فلما ذهب (¬١) به إخوته من عند أبيه بعد مراجعتهم له في ذلك، (وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ) هذا فيه تعظيم لما فعلوه أنهم اتفقوا كلهم على إلقائه في أسفل ذلك الجب، وقد أخذوه من عند أبيه فيما يُظهرونه له إكراما له، وبسطا وشرحًا لصدره، وإدخالا للسرور عليه، فيقال: إن يعقوب (¬٢) ﵇، لما بعثه معهم ضمه إليه، وقَبَّله ودعا له.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kardeşleri bu hususta onunla konuştuktan sonra onu babasının yanından alıp götürdüklerinde (¬١), (وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَتِ الْجُبِّ) Bunda, yaptıkları işin büyüklüğüne işaret vardır; zira hepsi birden onu o kuyunun dibine atmak üzere sözleştiler. Oysa onu babasının yanından alırken, babasına karşı güya ona ikramda bulunacaklarını, gönlünü açıp ferahlatacaklarını ve onu sevindireceklerini gösteriyorlardı. Anlatıldığına göre Ya‘kūb (¬٢) (aleyhisselâm) onu kardeşleriyle birlikte gönderirken bağrına basmış, öpmüş ve ona dua etmişti.
15623. Metin
وقال (¬٣) السدي وغيره: إنه لم يكن بين إكرامهم له وبين إظهار الأذى له، إلا أن غابوا عن عين أبيه وتواروا عنه، ثم شرعوا يؤذونه بالقول، من شتم ونحوه، والفعل من ضَرْب ونحوه، ثم جاءوا به إلى ذلك الجب الذي اتفقوا على رميه فيه فربطوه بحبل ودلوه فيه، فجعل إذا لجأ إلى واحد منهم لطمه وشَتمه، وإذا تشبث بحافات البئر ضربوا على يديه، ثم قطعوا به الحبل من نصف المسافة، فسقط في الماء فغمره، فصعد إلى صخرة تكون في وسطه، يقال لها: "الراغوفة" (¬٤) فقام فوقها.
Süddî ve başkaları (¬٣) şöyle demişlerdir: Onların Yûsuf'a ikramda bulunmaları ile ona eziyet etmeye başlamaları arasında sadece babalarının gözünden kaybolup gizlenmeleri kadar bir süre vardı. Ardından sövme ve benzeri sözlü eziyetlere, dövme ve benzeri fiili eziyetlere başladılar. Sonra onu içine atmak üzere anlaştıkları o kuyuya getirdiler, bir iple bağlayıp kuyuya sarkıttılar. Yûsuf onlardan birine sığındıkça o kişi ona tokat atıyor ve sövüyordu; kuyunun kenarlarına tutunduğunda ise ellerine vuruyorlardı. Sonra mesafenin yarısındayken ipi kestiler, Yûsuf suya düştü ve su onu kapladı. Sonra kuyunun ortasında bulunan ve "Râgūfe" (¬٤) denilen bir kayanın üzerine çıktı ve orada durdu.
15624. Metin
قال الله تعال: (وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) يقول تعالى ذاكرًا لطفه ورحمته وعائدته (¬٥) وإنزاله اليسر في حال العسر: إنه أوحى إلى يوسف في ذلك الحال الضيق، تطييبًا لقلبه، وتثبيتًا له: إنك لا تحزن مما (¬٦) أنت فيه، فإن لك من ذلك فرجًا ومخرجًا حسنًا، وسينصرك الله عليهم، ويعليك ويرفع درجتك، وستخبرهم (¬٧) بما فعلوا معك من هذا الصنيع.
Allah Teâlâ buyurdu ki: (وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) Allah Teâlâ lütfunu, merhametini, ihsanını (¬٥) ve zorluk anında kolaylık indirdiğini zikrederek şöyle buyurmaktadır: Yûsuf'un kalbini teselli etmek ve onu metin kılmak için bu sıkıntılı haldeyken ona şöyle vahyetti: İçinde bulunduğun durumdan dolayı (¬٦) üzülme; şüphesiz senin için bundan bir kurtuluş ve güzel bir çıkış yolu vardır. Allah seni onlara karşı üstün kılacak, seni yüceltecek, dereceni yükseltecektir ve sen onların sana yaptıkları bu muameleyi (¬٧) kendilerine haber vereceksin.
15625. Metin
وقوله: (وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) -قال [مجاهد و] (¬٨) قتادة: (وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) بإيحاء الله إليه.
(وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) Ayeti hakkında [Mücâhid ve] (¬٨) Katâde: "Allah'ın ona vahyettiğinin farkında değillerdi" demişlerdir.
15626. Metin
وقال ابن عباس: ستنبئهم بصنيعهم هذا في حقك، وهم لا يعرفونك، ولا يستشعرون بك، كما قال ابن جرير:
İbn Abbâs ise şöyle demiştir: Onlar seni tanımayacak ve senin farkına bile varmayacakları bir haldeyken, sana yaptıkları bu muameleyi kendilerine haber vereceksin. Nitekim İbn Cerîr şöyle demiştir:
15627. Metin
حدثني الحارث، حدثنا عبد العزيز، حدثنا صدقة بن عُبادة الأسدي، عن أبيه، سمعت ابن عباس يقول: لما دخل إخوة يوسف على يوسف فعرفهم وهم له منكرون، قال: جيء بالصّواع، فوضعه على يده، ثم نقره فطن، فقال: إنه ليخبرني هذا الجام: أنه كان لكم أخ من أبيكم يقال له "يوسف"، يدنيه دونكم، وأنكم انطلقتم به فألقيتموه في غيابة الجب -قال: ثم نقره فطنّ -فأتيتم أباكم فقلتم: إن الذئب أكله، وجئتم على قميصه بدم كَذب -قال: فقال بعضهم لبعض: إن هذا الجام ليخبره بخبركم. قال ابن عباس، ﵄: لا نرى (¬٩) هذه الآية نزلت إلا فيهم: (لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) (¬١٠).
Bana Hâris anlattı, bize Abdülazîz anlattı, bize Sadaka b. Ubâde el-Esedî babasından anlattı; o İbn Abbâs'ı şöyle derken işitmiştir: Yûsuf'un kardeşleri Yûsuf'un huzuruna girdiklerinde, Yûsuf onları tanıdı fakat onlar onu tanıyamadılar. Yûsuf: "Su tasını getirin" dedi; onu elinin üzerine koydu ve parmağıyla vurdu, tas çınladı. Bunun üzerine şöyle dedi: "Bu kâse bana haber veriyor ki; babanızdan olma Yûsuf adında bir kardeşiniz varmış, babanız onu sizden üstün tutup kendine yakın tutuyormuş, siz de onu götürüp kuyunun dibine atmışsınız." [Ravi] dedi ki: Sonra tasa tekrar vurdu ve tas yine çınladı. [Yûsuf]: "Sonra babanıza gidip 'Onu kurt yedi' demişsiniz ve gömleğinin üzerine de yalandan bir kan sürüp getirmişsiniz" dedi. [Ravi] dedi ki: Kardeşler birbirlerine: "Gerçekten de bu kâse ona sizin durumunuzu haber veriyor!" dediler. İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ) şöyle demiştir: Biz şu ayetin ancak onlar hakkında indiği kanaatindeyiz (¬٩): (لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) (¬١٠).
15628. Metin
{وَجَاءُوا أَبَاهُمْ عِشَاءً يَبْكُونَ (١٦) قَالُوا يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ (١٧) وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ (١٨)}
{وَجَاءُوا أَبَاهُمْ عِشَاءً يَبْكُونَ (١٦) قَالُوا يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ (١٧) وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ (١٨)} “[Yûsuf'un kardeşleri] akşam vakti ağlayarak babalarına geldiler. (16) «Ey babamız! Gerçekten biz yarışmak üzere gittik ve Yûsuf'u eşyamızın yanında bıraktık; derken onu kurt yedi. Biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanacak değilsin» dediler. (17) Bir de gömleğinin üzerinde yalan bir kan getirdiler. [Babaları] dedi ki: «Hayır! Nefisleriniz sizi [kötü] bir işe sürüklemiş. Artık [bana düşen] güzel bir sabırdır. Anlattığınız şeye karşı yardımı istenecek olan ancak Allah'tır.» (18)”
15629. Metin
يقول تعالى مخبرا عن الذي اعتمده إخوة يوسف بعدما ألقوه في غيابة الجب: أنهم (¬١) رجعوا إلى أبيهم في ظلمة الليل يبكون، ويظهرون الأسف والجزع على يوسف ويتغممون لأبيهم، وقالوا معتذرين عما وقع فيما زعموا: (إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ) أي: نترامى، (وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا) أي: ثيابنا وأمتعتنا، (فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ) وهو الذي كان [قد] (¬٢) جزع منه، وحذر عليه.
Allah Teâlâ, Yûsuf'un kardeşlerinin onu kuyunun dibine attıktan sonra başvurdukları hileyi haber vererek şöyle buyurmaktadır: Onlar (¬١) gecenin karanlığında ağlayarak, Yûsuf için üzüntü ve feryat gösterisinde bulunarak ve babalarına kederlenerek geri döndüler. İddialarına göre meydana gelen olay hakkında mazeret beyan ederek: (إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ) Yani yarışmak, ok atmak üzere gittik, (وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا) Yani elbiselerimizin ve eşyalarımızın yanında bıraktık, (فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ) dediler. Bu ise Ya‘kūb'un daha önce endişe duyduğu ve [kendisine karşı] (¬٢) uyardığı şeydi.
15630. Metin
وقولهم: (وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ) تلّطفٌ عظيم في تقرير ما يحاولونه، يقولون: ونحن نعلم أنك لا تصدقنا -والحالة هذه -لو كنا عندك صادقين، فكيف وأنت تتهمنا في ذلك، لأنك خشيت أن يأكله الذئب، فأكله الذئب، فأنت معذور في تكذيبك لنا؛ لغرابة ما وقع، وعجيب ما اتفق لنا في أمرنا هذا.
Onların: (وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ) sözleri, elde etmeye çalıştıkları şeyi pekiştirmede büyük bir kurnazlıktır. Şöyle diyorlar: Biz senin katında doğru sözlü kimseler olsaydık bile bu durumda bize inanmayacağını biliyoruz; nitekim bu hususta bizi itham ediyorsun, çünkü sen onun kurt tarafından yenmesinden korkmuştun ve nitekim onu kurt yedi. Dolayısıyla meydana gelen olayın garipliği ve başımıza gelen bu şaşırtıcı durum sebebiyle bizi yalanlamakta mazursun.
15631. Metin
(وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ) أي: مكذوب مفترى. وهذا من الأفعال التي يؤكدون بها ما تمالئوا عليه من المكيدة، وهو أنهم عمدوا إلى سَخْلة -فيما ذكره مجاهد، والسدي، وغير واحد -فذبحوها، ولطخوا ثوب يوسف بدمها، موهمين أن هذا قميصه الذي أكله فيه الذئب، وقد أصابه من دمه، ولكنهم نسوا أن يخرقوه، فلهذا لم يَرُج هذا الصنيع على نبي الله يعقوب، بل قال لهم معرضًا عن كلامهم إلى ما وقع في نفسه من تمالئهم عليه: (بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ) أي: فسأصبر صبرًا جميلا على هذا الأمر الذي قد اتفقتم عليه، حتى يفرجه الله بعونه ولطفه، (وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ) أي: على ما تذكرون من الكذب والمحال.
(وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ) Yani yalandan, uydurma bir kan ile geldiler. Bu da aralarında anlaştıkları tuzağı pekiştirmek için yaptıkları fiillerdendir; şöyle ki Mücâhid, es-Süddî ve pek çok âlimin belirttiğine göre bir kuzu/oğlağa yönelip onu kestiler ve Yûsuf'un gömleğini onun kanına buladılar. Böylece bu gömleğin, kurdun onu yerken üzerinde bulunduğu ve üzerine kanının bulaştığı gömlek olduğu vehmini vermek istediler. Fakat gömleği yırtmayı unuttular. İşte bu sebeple bu hile Allah'ın peygamberi Ya‘kūb'a yutmadı. Bilakis onların sözlerine itibar etmeyip onların Yûsuf'a karşı bir tuzak kurduklarına dair içine doğan kanaate yönelerek şöyle dedi: (بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ) Yani: Üzerinde anlaştığınız bu işe karşı, Allah yardımı ve lütfuyla bir çıkış yolu verinceye kadar güzel bir şekilde sabredeceğim. (وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ) Yani: Söylediğiniz bu yalan ve imkânsız şey karşısında yardımına sığınılacak olan ancak Allah'tır.
15632. Metin
وقال الثوري، عن سِمَاك، عن سعيد بن جُبَير، عن ابن عباس: (وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ) قال: لو أكله السبع لخرق القميص. وكذا قال الشعبي، والحسن، وقتادة، وغير واحد.
Sevrî, Simâk'tan, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o, (وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ) ayeti hakkında şöyle demiştir: "Eğer onu yırtıcı hayvan yemiş olsaydı gömleği parçalardı." Şa‘bî, Hasan, Katâde ve pek çok âlim de böyle demiştir.
15633. Metin
وقال مجاهد: الصبر الجميل: الذي لا جزع فيه.
Mücâhid şöyle demiştir: Güzel sabır (sabr-ı cemîl), içinde feryat ve şikâyet bulunmayan sabırdır.
15634. Metin
وروى هُشَيْم، عن عبد الرحمن بن يحيى، عن حبَّان بن أبي جَبَلة قال: سئل رسول الله ﷺ عن قوله: (فَصَبْرٌ جَمِيلٌ) فقال: "صبر لا شكوى (¬٣) فيه" وهذا مرسل (¬٤).
Hüşeym, Abdurrahman b. Yahyâ'dan, o da Hibbân b. Ebî Cebele'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem): (فَصَبْرٌ جَمِيلٌ) ayeti soruldu; o da: "İçinde şikâyet (¬٣) bulunmayan sabırdır" buyurdu. Bu rivayet mürseldir (¬٤).
15635. Metin
وقال عبد الرزاق: قال الثوري عن بعض أصحابه أنه قال: ثلاث من الصبر: ألا تحدث بوجعك، ولا بمصيبتك، ولا تزكي نفسك (¬٥).
Abdürrezzâk şöyle dedi: Sevrî, bazı arkadaşlarından naklen onun şöyle dediğini söyledi: Üç şey sabırdandır: Ağrını/hastalığını anlatmaman, musibetini anlatmaman ve kendini temize çıkarmamandır (¬٥).
15636. Metin
وذكر البخاري هاهنا حديث عائشة، ﵂، في الإفك حتى ذكر قولها: والله لا أجد لي ولكم مثلا إلا أبا يوسف ٦، (فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ) ٧.
Buhârî burada Âişe'nin (radıyallâhu anhâ) İfk [hadisesi] hakkındaki hadisini, onun şu sözüne kadar zikretmiştir: «Vallahi, kendim ve sizin için Yûsuf'un babasından 6 başkası örnek bulamıyorum: {فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ} “Artık [bana düşen] güzel bir sabırdır. Sizin anlattıklarınıza karşı ancak Allah'tan yardım istenir.”» 7
15637. Metin
{وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ (١٩) وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ (٢٠)}
{وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ (١٩) وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ (٢٠)} “Bir kervan geldi, sucularını gönderdiler; o da kovasını [kuyuya] saldı. 'Müjde! İşte bir oğlan çocuğu!' dedi. Onu bir ticaret malı olarak gizlediler. Oysa Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilmekteydi. Onu değersiz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar. Zaten ona pek değer de vermiyorlardı.”
15638. Metin
يقول تعالى مخبرًا عما جرى ليوسف، ﵇، حين ألقاه إخوته، وتركوه في ذلك الجب فريدا وحيدًا، فمكث في البئر ثلاثة أيام، فيما قاله أبو بكر بن عياش (¬١)
Allah Teâlâ, kardeşleri onu o kuyuya atıp yapayalnız ve tek başına bıraktıklarında Yûsuf'un (aleyhisselâm) başına gelenleri haber vermektedir. Ebû Bekir b. Ayyâş'ın (¬١) dediğine göre kuyuda üç gün kaldı.
15639. Metin
وقال محمد بن إسحاق: لما ألقاه إخوته جلسوا حول البئر يومهم ذلك، ينظرون ما يصنع وما يُصنع به، فساق الله له سَيَّارة، فنزلوا قريبًا من تلك (¬٢) البئر، وأرسلوا واردهم -وهو الذي يتطلب لهم الماء -فلما جاء تلك (¬٣) البئر، وأدلى دلوه فيها، تشبث يوسف، ﵇، فيها، فأخرجه واستبشر به، وقال: (يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ).
Muhammed b. İshak şöyle demiştir: Kardeşleri onu [kuyuya] attıklarında, ne yapacağını ve ona ne yapılacağını görmek için o gün kuyunun etrafında oturdular. Derken Allah ona bir kervan sevk etti. Bu (¬٢) kuyunun yakınına konakladılar ve sucularını -ki o, onlar için su arayan kimsedir- gönderdiler. O kişi bu (¬٣) kuyuya varıp kovasını kuyuya saldığında, Yûsuf (aleyhisselâm) kovaya tutundu. Adam onu çıkardı, onu görünce sevindi ve: (يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ) dedi.
15640. Metin
وقرأ بعض القراء: "يا بشرى"، فزعم السدي أنه اسم رجل ناداه ذلك الرجل الذي أدلى دلوه، معلما له أنه أصاب غلامًا. وهذا القول من السدي غريب؛ لأنه لم يُسبَق إلى تفسير هذه القراءة بهذا إلا في رواية عن ابن عباس، والله أعلم. وإنما معنى القراءة على هذا النحو يرجع إلى القراءة الأخرى، ويكون قد أضاف البشرى إلى نفسه، وحذف ياء الإضافة وهو يريدها، كما تقول العرب: "يا نفسُ اصبري"، و"يا غلام أقبل"، بحذف حرف الإضافة، ويجوز الكسر حينئذ والرفع، وهذا منه، وتفسرها القراءة الأخرى (يَا بُشْرَى) والله أعلم.
Bazı kıraat âlimleri bunu "Yâ Büşrâ" şeklinde okumuştur. Süddî, bunun kovayı salan adamın seslendiği bir adamın adı olduğunu ve ona bir çocuk bulduğunu bildirdiğini iddia etmiştir. Süddî'nin bu görüşü gariptir; çünkü İbn Abbâs'tan gelen bir rivayet müstesna, bu kıraati bu şekilde tefsir eden başka kimse olmamıştır; doğrusunu en iyi Allah bilir. Bu okuyuşun manası diğer kıraate döner; adam müjdeyi kendi nefsine izafe etmiş ve izafet 'yâ'sını kastettiği halde onu hazfetmiştir. Nitekim Arapların izafet harfini düşürerek: "Yâ nefsu'sbirî" (Ey nefsim sabret) ve "Yâ gulâmu akbil" (Ey kölem beri gel) demeleri gibi. Bu durumda esre de ötre de caizdir ve bu da öyledir; diğer (يَا بُشْرَى) kıraati de bunu tefsir etmektedir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
15641. Metin
وقوله: (وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً) أي: وأسره الواردون من بقية السيارة وقالوا: اشتريناه وتبضّعناه من أصحاب الماء مخافة أن يشاركوهم فيه إذا علموا خبره. قاله مجاهد، والسدي، وابن جرير. هذا قول.
(وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً) Ayeti hakkında: Sucu ve yanındakiler, kervanın geri kalanından onu gizlediler ve durumunu öğrendiklerinde kervandakiler de ona ortak olurlar korkusuyla: "Biz bunu su sahiplerinden satın aldık, ticaret malı edindik" dediler. Bunu Mücâhid, es-Süddî ve İbn Cerîr söylemiştir. Bu bir görüştür.
15642. Metin
وقال العوفي، عن ابن عباس قوله: (وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً) يعني: إخوة يوسف، أسروا شأنه، وكتموا أن يكون أخاهم وكتم يوسف شأنه مخافة أن يقتله إخوته، واختار البيع. فذكره إخوته لوارد القوم، فنادى أصحابه: (يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ) يباع، فباعه إخوته.
Avfî, İbn Abbâs'tan onun: (وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً) kavli hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: Yani Yûsuf'un kardeşleri onun durumunu gizlediler ve onun kardeşleri olduğunu sakladılar. Yûsuf da kardeşleri kendisini öldürür korkusuyla durumunu gizledi ve satılmayı tercih etti. Kardeşleri onu kavmin sucusuna bahsettiler, o da arkadaşlarına: (يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ) "Müjde! Satılık bir oğlan çocuğu!" diye seslendi ve kardeşleri onu sattılar.
15643. Metin
وقوله: (وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ) أي: يعلم ما يفعله إخوة يوسف ومشتروه، وهو قادر على تغيير ذلك ودفعه، ولكن له حكمة وقَدرَ سابق، فترك ذلك ليمضي ما قدره وقضاه، {أَلا لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ}.
(وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ) Ayeti yani: Yûsuf'un kardeşlerinin ve onu satın alanların ne yaptıklarını bilmektedir; O, bunu değiştirmeye ve engellemeye kadirdir, fakat O'nun bir hikmeti ve ezeli bir takdiri vardır. Bu yüzden takdir ve hükmettiği şeyin gerçekleşmesi için buna imkân tanıdı. {أَلا لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ} “Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!”
15644. Metin
وفي هذا تعريض لرسوله محمد ﷺ ٤، وإعلامه له بأنني عالم بأذى قومك، وأنا قادر على الإنكار عليهم، ولكني سأملي لهم، ثم أجعل لك العاقبة والحكم عليهم، كما جعلت ليوسف الحكم والعاقبة على إخوته.
Bunda Resûlü Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem4 bir îmâ ve O'na: 'Kavminin [sana verdiği] eziyeti bilmekteyim; onlara engel olmaya ve cezalandırmaya da kadirim; fakat onlara mühlet vereceğim, ardından Yûsuf’a kardeşleri karşısında hükümranlığı ve [güzel] akıbeti verdiğim gibi, sana da onlar karşısında üstünlüğü ve [güzel] akıbeti nasip edeceğim' şeklinde bir bildirim vardır.
15645. Metin
وقوله: (وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ) يقول تعالى: وباعه إخوته بثمن قليل، قاله مجاهد وعِكْرِمة.
(وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ) Ayeti hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Kardeşleri onu az bir fiyata sattılar. Bunu Mücâhid ve İkrime söylemiştir.
15646. Metin
والبخس: هو النقص، كما (¬١) قال تعالى: {فَلا يَخَافُ بَخْسًا وَلا رَهَقًا} [الجن: ١٣] أي: اعتاض عنه إخوته بثمن دُونٍ قليل، وكانوا مع ذلك فيه من الزاهدين، أي: ليس لهم رغبة فيه، بل لو سألوه (¬٢) بلا شيء لأجابوا.
Bahs (بَخْس); noksanlık demektir; nitekim (¬١) Allah Teâlâ: {فَلا يَخَافُ بَخْسًا وَلا رَهَقًا} “O artık ne bir eksilmeden ne de haksızlığa uğramaktan korkar” [Cin: 13] buyurmuştur. Yani kardeşleri onun yerine değersiz, az bir bedel aldılar. Bununla birlikte onlar onun hakkında rağbetsiz idiler; yani ona hiçbir istekleri yoktu, bilakis karşılıksız olarak isteselerdi (¬٢) bile verirlerdi.
15647. Metin
قال ابن عباس، ومجاهد، والضحاك: إن الضمير في قوله: (وَشَرَوْهُ) عائد على إخوة يوسف.
İbn Abbâs, Mücâhid ve Dahhâk şöyle demişlerdir: (وَشَرَوْهُ) kavlindeki zamir Yûsuf'un kardeşlerine aittir.
15648. Metin
وقال قتادة: بل هو عائد على السيارة.
Katâde ise: "Bilakis kervandakilere aittir" demiştir.
15649. Metin
والأول أقوى؛ لأن قوله: (وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ) إنما أراد إخوته، لا أولئك السيارة؛ لأن السيارة استبشروا به وأسروه بضاعة، ولو كانوا فيه زاهدين لما اشتروه، فيرجح من هذا أن الضمير في (وَشَرَوْهُ) إنما هو لإخوته.
Birinci görüş daha kuvvetlidir; çünkü: (وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ) buyruğunda kastedilenler kervandakiler değil, Yûsuf'un kardeşleridir. Zira kervandakiler onu görünce sevinmiş ve onu bir ticaret malı olarak gizlemişlerdi; eğer ona karşı rağbetsiz olsalardı onu satın almazlardı. Buradan anlaşıldığına göre (وَشَرَوْهُ) fiilindeki zamirin kardeşlerine ait olması tercihe şayandır.
15650. Metin
وقيل: المراد بقوله: (بَخْسٍ) الحرام. وقيل: الظلم. وهذا وإن كان كذلك، لكن ليس هو المراد هنا؛ لأن هذا معلوم يعرفه كل أحد أن ثمنه حرام على كل حال، وعلى كل أحد، لأنه نبي ابن نبي، ابن نبي، ابن خليل الرحمن، فهو الكريم، ابن الكريم، ابن الكريم، ابن الكريم، وإنما المراد هنا بالبخس الناقص أو الزيوف أو كلاهما، أي: إنهم إخوته، وقد باعوه ومع هذا بأنقص الأثمان؛ ولهذا قال: (دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ) فعن ابن مسعود باعوه بعشرين درهما، وكذا قال ابن عباس، ونَوْف البَكَالي، والسُّدِّي، وقتادة، وعطية العَوْفي وزاد: اقتسموها درهمين درهمين.
(بَخْسٍ) ifadesinden kastın haram olduğu da söylenmiştir. Zulüm olduğu da söylenmiştir. Her ne kadar durum böyle olsa da burada kastedilen bu değildir; zira Yûsuf'un bedelinin her halükârda ve herkese haram olduğu herkesçe bilinen bir husustur; çünkü o peygamber oğlu, peygamber oğlu, peygamber oğlu, Halîlürrahmân'ın oğludur; o kerîm oğlu, kerîm oğlu, kerîm oğlu kerîmdir. Burada 'bahs' ile kastedilen ancak noksan ya da sahte yahut her ikisidir. Yani onlar onun kardeşleri olmalarına ve onu satmalarına rağmen üstelik en değersiz bedelle sattılar. Nitekim bundan dolayı: (دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ) buyurmuştur. İbn Mes‘ûd'dan rivayet edildiğine göre onu yirmi dirheme sattılar. İbn Abbâs, Nevf el-Bikâlî, es-Süddî, Katâde ve Atiyye el-Avfî de böyle demiş; [Atiyye]: "Aralarında ikişer ikişer dirhem paylaştılar" diye eklemiştir.
15651. Metin
وقال مجاهد: اثنان وعشرون درهما.
Mücâhid: "Yirmi iki dirhem" demiştir.
15652. Metin
وقال محمد بن إسحاق وعِكْرِمة: أربعون درهمًا.
Muhammed b. İshak ve İkrime ise: "Kırk dirhem" demiştir.
15653. Metin
وقال الضحاك في قوله: (وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ) وذلك أنهم لم يعلموا نبوته
Dahhâk: (وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ) ayeti hakkında şöyle demiştir: Bu, onun peygamberliğini
15654. Metin
ومنزلته عند الله ﷿.
ve Azîz ve Celîl olan Allah katındaki mertebesini bilmediklerinden dolayı idi.
15655. Metin
وقال مجاهد: لما باعوه جعلوا يتبعونهم ويقولون لهم: استوثقوا منه لا يأبق حتى وقفوه بمصر، فقال: من يبتاعني وليبشر؟ فاشتراه الملك، وكان مسلمًا.
Mücâhid şöyle demiştir: Onu sattıklarında kervanın peşinden giderek onlara: "Ona mukayyet olun, sakın kaçmasın!" demeye başladılar; nihayet onu Mısır'da pazara çıkardılar. Yûsuf: "Beni kim satın alıp sevinecek?" dedi. Bunun üzerine onu hükümdar satın aldı ve o müslümandı.
15656. Metin
{وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْ مِصْرَ لامْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٢١) وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٢٢)}
{وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْ مِصْرَ لامْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} “Onu Mısır'dan satın alan kimse, hanımına: 'Ona güzel bak; belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz.' dedi. İşte böylece1 Yûsuf'a o yerde imkân ve iktidar verdik ve [bunu] ona rüyaların tabirini öğretelim diye [yaptık]. Allah, emrine galiptir; fakat insanların çoğu bilmezler.2” (21) {وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ} “[Yûsuf] erginlik çağına erişince ona hüküm ve ilim verdik. İşte güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız.” (22)
15657. Metin
يخبر تعالى بألطافه بيوسف، ﵇، أنه قيض له الذي اشتراه من مصر، حتى اعتنى به وأكرمه، وأوصى أهله به، وتوسم فيه الخير والفلاح، فقال لامرأته: (أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا) وكان الذي اشتراه من مصر عزيزها، وهو الوزير بها. [قال] (¬١) العوفي، عن ابن عباس: وكان اسمه قطفير.
Allah Teâlâ, Yûsuf'a (aleyhisselâm) olan lütuflarını haber vererek onu Mısır'dan satın alan kişiyi onun için takdir ettiğini, öyle ki adamın onunla ilgilenip ona ikramda bulunduğunu, ailesine ona iyi bakmalarını vasiyet ettiğini ve onda hayır ve kurtuluş alametleri gördüğünü bildirmektedir. Nitekim karısına şöyle demiştir: (أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا) Onu Mısır'dan satın alan kişi, oranın azizi yani veziri idi. Avfî, İbn Abbâs'tan [naklen] (¬١) onun adının Kıtfîr olduğunu söylemiştir.
15658. Metin
وقال محمد بن إسحاق: اسمه إطفير (¬٢) بن روحيب، وهو العزيز، وكان على خزائن مصر، وكان الملك يومئذ الريَّان بن الوليد، رجل من العماليق قال: واسم امرأته راعيل بنت رعائيل.
Muhammed b. İshak şöyle demiştir: Onun adı Itfîr (¬٢) b. Rûhîb'dir, o el-Azîz idi ve Mısır hazinelerinin başındaydı. O günkü hükümdar ise Amâlika kavminden Reyyân b. Velîd adında bir adamdı. [İbn İshak]: Hanımının adı ise Râîl binti Ra‘âîl'dir, demiştir.
15659. Metin
وقال غيره: اسمها زليخا.
Başkaları ise adının Züleyhâ olduğunu söylemiştir.