19696. Metin
هي مكية.
Mekkîdir.
19697. Metin
روى إمام الأئمة محمد بن إسحاق بن خزيمة في كتاب " التوحيد "، عن زياد بن أيوب، عن إبراهيم بن المنذر الحِزَامي، حدثنا إبراهيم بن مهاجر بن مسمار، عن عمر بن حفص بن ذَكْوَان، عن مولى الحُرقة -يعني عبد الرحمن بن يعقوب -عن أبي هريرة قال: قال رسول الله ﷺ: " إن الله قرأ (طه) و (يس) قبل أن يخلق آدم بألف عام، فلما سمعت الملائكة قالوا: طوبى لأمة ينزل عليهم هذا (¬١) وطوبى لأجواف تحمل هذا، وطوبى لألسن تتكلم (¬٢) بهذا " (¬٣).
İmamların imamı Muhammed b. İshâk b. Huzeyme "et-Tevhîd" adlı kitabında Ziyâd b. Eyyûb'dan, o İbrâhim b. el-Münzir el-Hizâmî'den rivayet etti: Bize İbrâhim b. Muhâcir b. Mismâr, Ömer b. Hafs b. Zekvân'dan, o Mevlâ el-Hurka'dan -yani Abdurrahman b. Ya'kûb'dan-, o da Ebû Hureyre'den anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah, Âdem'i yaratmadan bin yıl önce (Tâhâ) ve (Yâsîn)'i okudu. Melekler bunu işitince şöyle dediler: Kendilerine bunun indirileceği ümmete ne mutlu (¬١), bunu taşıyacak sinelere ne mutlu ve bununla konuşacak (¬٢) dillere ne mutlu!" (¬٣)
19698. Metin
هذا حديث غريب، وفيه نكارة، وإبراهيم بن مهاجر وشيخه تُكلِّم فيهما.
Bu garib bir hadistir, içinde münkerlik vardır; İbrâhim b. Muhâcir ve şeyhi hakkında tenkitte bulunulmuştur.
19699. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
19700. Metin
{طه (١) مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى (٢) إِلا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٣) تَنْزِيلا مِمَّنْ خَلَقَ الأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلا (٤) الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (٥) لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى (٦) وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (٧) اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ لَهُ الأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (٨)}
{طه (١) مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى (٢) إِلا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى (٣) تَنْزِيلا مِمَّنْ خَلَقَ الأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلا (٤) الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى (٥) لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى (٦) وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى (٧) اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ لَهُ الأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (٨)} “Tâhâ. (1) Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik; (2) Ancak [Allah'tan] korkan kimseye bir öğüt olsun diye [indirdik]. (3) Yeri ve yüce gökleri yaratan katından peyderpey bir indirişle indirilmiştir. (4) [O] Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir. (5) Göklerde olanlar, yerde olanlar, bu ikisinin arasında bulunanlar ve nemli toprağın altında olanlar yalnız O'nundur. (6) Sen sözü açığa vursan da [vurmasan da birdir]; şüphesiz O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. (7) Allah, O'ndan başka hiçbir ilah olmayandır. En güzel isimler O'nundur. (8)”
19701. Metin
تقدم الكلام على الحروف المقطعة في أول سورة "البقرة" بما أغنى عن إعادته.
Hurûf-ı mukattaa hakkındaki açıklama, "el-Bakara" Suresi'nin başında tekrarına ihtiyaç bırakmayacak şekilde geçmişti.
19702. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا الحسين بن محمد بن شنبة (¬٤) الواسطي، حدثنا أبو أحمد -يعني: الزبيري -أنبأنا إسرائيل عن سالم الأفطس، عن سعيد بن جبير، عن ابن عباس قال: طه: يا رجل. وهكذا روي عن مجاهد، وعكرمة، وسعيد بن جبير، و [عطاء] (¬٥) ومحمد بن كعب، وأبي مالك، وعطية العوفي، والحسن، وقتادة، والضحاك، والسدي، وابن أبزى أنهم قالوا: "طه" بمعنى: يا رجل.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize el-Hüseyin b. Muhammed b. Şenbe (¬٤) el-Vâsıtî anlattı, bize Ebû Ahmed -yani ez-Zübeyrî- anlattı, bize İsrâil, Sâlim el-Eftas'tan, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan bildirdi; dedi ki: Tâhâ: Ey adam, demektir. Mücâhid, İkrime, Saîd b. Cübeyr, [Atâ] (¬٥), Muhammed b. Ka'b, Ebû Mâlik, Atıyye el-Avfî, el-Hasan, Katâde, ed-Dahhâk, es-Süddî ve İbn Ebzâ'dan da onların "Tâhâ" hakkında "Ey adam" anlamındadır dedikleri rivayet edilmiştir.
19703. Metin
وفي رواية عن ابن عباس، وسعيد بن جبير والثوري أنها (¬٦) كلمة بالنبطية معناها: يا رجل. وقال أبو صالح هي مُعَرّبة.
İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve es-Sevrî'den gelen bir rivayette ise bunun (¬٦) Nabatça bir kelime olup anlamının "Ey adam" demek olduğu nakledilmiştir. Ebû Sâlih de onun Arapçalaşmış [bir kelime] olduğunu söylemiştir.
19704. Metin
وأسند القاضي عياض في كتابه "الشفاء" من طريق عبد بن حميد في تفسيره: حدثنا هاشم بن
Kādî İyâz, "eş-Şifâ" adlı kitabında, Abd b. Humeyd'in tefsirindeki rivayet yoluyla isnad ederek şöyle demiştir: Bize Hâşim b.
19705. Metin
[القاسم] (¬١) عن ابن جعفر، عن الربيع بن أنس قال: كان النبي ﷺ إذا صلى قام على رجل ورفع الأخرى، فأنزل الله تعالى (طه)، يعني: طأ الأرض يا محمد، (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى). ثم قال: ولا خفاء بما في هذا من الإكرام وحسن (¬٢) المعاملة (¬٣).
[el-Kāsım] (¬١), İbn Ca'fer'den, o er-Rebî' b. Enes'ten anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kıldığı zaman bir ayağının üzerinde durur, diğerini kaldırırdı. Bunun üzerine Yüce Allah (طه) yani: [İki ayağınla da] yere bas ey Muhammed, (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى) ayetlerini indirdi. Sonra [Kādî İyâz] şöyle dedi: Bunda ne büyük bir ikram ve güzel (¬٢) muamele olduğu gizli değildir (¬٣).
19706. Metin
وقوله (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى) قال جويبر، عن الضحاك: لما أنزل الله القرآن على رسوله، قام به هو وأصحابه، فقال المشركون من قريش: ما أنزل هذا القرآن على محمد إلا ليشقى! فأنزل الله تعالى: (طه * مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى إِلا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى).
O'nun (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى) kavli hakkında Cüveybir, ed-Dahhâk'tan şöyle rivayet etmiştir: Allah Kur'an'ı Resûlü'ne indirdiğinde, o ve ashabı onunla [gece namazına] kalktılar. Kureyşli müşrikler: "Bu Kur'an Muhammed'e ancak güçlük çekip bedbaht olsun diye indirildi!" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: (طه * مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى إِلا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى) [ayetlerini] indirdi.
19707. Metin
فليس الأمر كما زعمه المبطلون، بل من آتاه الله العلم فقد أراد به خيرًا كثيرًا، كما ثبت في الصحيحين، عن معاوية قال: قال رسول الله ﷺ: "من يُرد الله به خيرًا يفقهه في الدين". (¬٤).
Durum bâtıl ehlinin iddia ettiği gibi değildir; bilakis Allah kime ilim vermişse muhakkak onun hakkında pek çok hayır dilemiştir. Nitekim Sahîhayn'da Muâviye'den sabit olduğuna göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Allah her kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakih (derin anlayış sahibi) kılar." (¬٤)
19708. Metin
وما أحسن الحديث الذي رواه الحافظ أبو القاسم الطبراني في ذلك حيث قال:
Hâfız Ebü'l-Kāsım et-Taberânî'nin bu hususta rivayet ettiği şu hadis ne kadar da güzeldir; o şöyle demiştir:
19709. Metin
حدثنا أحمد بن زهير، حدثنا العلاء بن سالم، حدثنا إبراهيم الطالقاني، حدثنا ابن المبارك، عن سفيان، عن سِمَاك بن حرب، عن ثعلبة بن الحكم قال: قال رسول الله ﷺ: "يقول الله تعالى للعلماء يوم القيامة إذا قعد على كرسيه لقضاء عباده: إني لم أجعل علمي وحكمتي فيكم (¬٥) إلا وأنا أريد أن أغفر لكم على ما كان منكم، ولا أبالي" (¬٦).
Bize Ahmed b. Züheyr anlattı, bize el-Alâ b. Sâlim anlattı, bize İbrâhim et-Tâlekānî anlattı, bize İbnü'l-Mübârek, Süfyân'dan, o Simâk b. Harb'den, o Sa'lebe b. el-Hakem'den anlattı; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Yüce Allah kıyamet günü kulları arasında hüküm vermek üzere kürsüsüne oturduğunda âlimlere şöyle buyurur: Ben ilmimi ve hikmetimi içinize (¬٥), sizden meydana gelen [kusurlara] rağmen sizi bağışlamayı dilediğim için koydum ve [başkalarının kınamasına da] aldırmam." (¬٦)
19710. Metin
إسناده جيد وثعلبة بن الحكم هذا [هو الليثي] (¬٧) ذكره أبو عمر في استيعابه، وقال: نزل البصرة، ثم تحول إلى الكوفة، وروى عنه سماك بن حرب (¬٨).
İsnadı ceyyiddir. Bu Sa'lebe b. el-Hakem [el-Leysî'dir] (¬٧); Ebû Ömer el-İstîâb'ında onu zikretmiş ve şöyle demiştir: Basra'ya yerleşti, sonra Kûfe'ye taşındı, kendisinden Simâk b. Harb rivayette bulundu (¬٨).
19711. Metin
وقال مجاهد في قوله: (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى): هي كقوله: {فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ} [المزمل: ٢٠] وكانوا يعلقون الحبال بصدورهم في الصلاة.
Mücâhid O'nun: (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى) kavli hakkında şöyle demiştir: Bu, O'nun: {فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ} [el-Müzzemmil: 20] “...[Kur’an’dan] kolayınıza geleni okuyun...” kavli gibidir. Onlar namazda ipleri göğüslerine bağlıyorlardı.
19712. Metin
وقال قتادة: (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى): لا والله ما جعله شقاء، ولكن جعله رحمة ونورًا، ودليلا إلى الجنة.
Katâde (مَا أَنزلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى) hakkında şöyle demiştir: Hayır, Allah'a yemin olsun ki onu bir meşakkat ve bedbahtlık kılmadı; fakat onu bir rahmet, bir nur ve cennete götüren bir kılavuz kıldı.
19713. Metin
إِلا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى): إن الله أنزل كتابه، وبعث رسله (¬٩).
(إِلا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى): Şüphesiz Allah Kitabı'nı indirmiş ve elçilerini göndermiştir (¬٩).
19714. Metin
رحمة، رحم بها العباد، ليتذكر ذاكر، وينتفع رجل بما سمع من كتاب الله، وهو ذكر أنزل الله فيه حلاله وحرامه.
[Bu,] kullara acıdığı bir rahmettir; ta ki öğüt alan öğüt alsın ve bir kimse Allah'ın Kitabı'ndan duyduğu şeyle faydalansın. O, Allah'ın içinde helalini ve haramını indirdiği bir zikirdir.
19715. Metin
وقوله: (تَنزيلا مِمَّنْ خَلَقَ الأرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلا) ١٠ أي: هذا القرآن الذي جاءك يا محمد
Allah Teâlâ'nın: { تَنزيلا مِمَّنْ خَلَقَ الأرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلا } “Yeri ve yüce gökleri yaratan katından peyderpey bir indirişle [indirilmiştir].”10 buyruğu; yani: Ey Muhammed! Sana gelen bu Kur'an,
19716. Metin
[هو] (¬١) تنزيل من [ربك] (¬٢) رب كل شيء ومليكه، القادر على ما يشاء، الذي خلق الأرض بانخفاضها وكثافتها، وخلق السموات العلى في ارتفاعها ولطافتها. وقد جاء في الحديث الذي صححه الترمذي وغيره. أن سُمْك كل سماء مسيرة خمسمائة عام، وبُعْد ما بينها والتي (¬٣) تليها [مسيرة] (¬٤) خمسمائة عام (¬٥).
Her şeyin Rabbi ve Mâliki olan, dilediğine güç yetiren, yeri alçaklığı ve yoğunluğuyla, yüce gökleri de yüksekliği ve latifliğiyle yaratan [Rabbinden] (¬٢) bir indiriştir (¬١). Tirmizî ve başkalarının sahih kabul ettiği hadiste geçtiğine göre her bir semanın kalınlığı beş yüz yıllık mesafedir; onunla kendisini (¬٣) takip eden [sema] arasındaki mesafe de beş yüz yıllık [mesafedir] (¬٤) (¬٥).
19717. Metin
وقد أورد (¬٦) ابن أبي حاتم هاهنا حديث الأوعال (¬٧) من رواية العباس عم رسول الله ﷺ ورضي الله عنه.
İbn Ebî Hâtim burada, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in amcası el-Abbâs radıyallâhu anh'ın rivayetinden Ev'âl (¬٧) hadisini zikretmiştir (¬٦).
19718. Metin
وقوله (الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى): تقدم الكلام على ذلك في سورة الأعراف، بما أغنى عن إعادته أيضًا، وأن المسلك الأسلم في (¬٨) ذلك طريقة السلف، إمرار ما جاء في ذلك من الكتاب والسنة من غير تكييف ولا تحريف، ولا تشبيه، ولا تعطيل، ولا تمثيل.
O'nun (الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى) kavli hakkındaki açıklama, A'râf Suresi'nde tekrarına ihtiyaç bırakmayacak şekilde geçmişti. Bu hususta (¬٨) en selametli yolun Selef'in metodu olduğu; Kitap ve Sünnet'te bu konuda gelen nassları keyfiyet biçmeksizin, tahrif etmeksizin, teşbih yapmaksızın, ta'tîl etmeksizin ve temsil getirmeksizin [olduğu gibi] geçerli kılmak gerektiği [belirtilmişti].
19719. Metin
وقوله: (لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى) أي: الجميع ملكه وفي قبضته، وتحت تصريفه ومشيئته وإرادته وحكمه، وهو خالق ذلك ومالكه وإلهه، لا إله سواه، ولا رب غيره.
O'nun: (لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى) kavli; yani: Hepsi O'nun mülküdür, O'nun kabzasındadır, O'nun tasarrufu, meşîeti, iradesi ve hükmü altındadır. O bunların yaratıcısı, mâliki ve ilahıdır; O'ndan başka hiçbir ilah, O'ndan gayrı hiçbir Rab yoktur.
19720. Metin
وقوله: (وَمَا تَحْتَ الثَّرَى) قال محمد بن كعب: أي ما تحت الأرض السابعة.
O'nun: (وَمَا تَحْتَ الثَّرَى) kavli hakkında Muhammed b. Ka'b: Yani yedinci yerin altında olanlar, demiştir.
19721. Metin
وقال الأوزاعي: إن يحيى بن أبي كثير حدثه أن كعبًا سُئِل فقيل له: ما تحت هذه الأرض؟ فقال: الماء. قيل: وما تحت الماء؟ قال: الأرض. قيل: وما تحت الأرض؟ قال: الماء. قيل: وما تحت الماء؟ قال: الأرض، قيل: وما تحت الأرض؟ قال: الماء. قيل: وما تحت الماء؟ قال: الأرض، قيل: وما تحت الأرض؟ قال الماء. قيل: وما تحت الماء؟ قال: الأرض، قيل: وما تحت الأرض؟ قال: صخرة. قيل: وما تحت الصخرة؟ قال: ملك. قيل: وما تحت الملك؟ قال: حوت معلق طرفاه بالعرش، قيل: وما تحت الحوت؟ قال: الهواء والظلمة وانقطع العلم.
El-Evzâî dedi ki: Yahyâ b. Ebî Kesîr kendisine anlattı ki Ka'b'a: "Bu yerin altında ne var?" diye soruldu. O: "Su" dedi. "Suyun altında ne var?" denildi. "Yer" dedi. "Yerin altında ne var?" denildi. "Su" dedi. "Suyun altında ne var?" denildi. "Yer" dedi. "Yerin altında ne var?" denildi. "Su" dedi. "Suyun altında ne var?" denildi. "Yer" dedi. "Yerin altında ne var?" denildi. "Su" dedi. "Suyun altında ne var?" denildi. "Yer" dedi. "Yerin altında ne var?" denildi. "Kaya" dedi. "Kayanın altında ne var?" denildi. "Bir melek" dedi. "Meleğin altında ne var?" denildi. "İki ucu Arş'a bağlı bir balık" dedi. "Balığın altında ne var?" denildi. "Hava ve karanlık vardır, [oradan öteye] bilgi kesilmiştir" dedi.
19722. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو عبيد الله بن أخي بن وهب، حدثنا عمي، حدثنا عبد الله بن عَيَّاش، حدثنا عبد الله بن سليمان عن دَرَّاج، عن عيسى بن هلال الصَّدَفي، عن عبد الله بن عمرو قال: قال رسول الله ﷺ: "إن الأرضين بين كل أرض والتي تليها مسيرة خمسمائة عام، والعليا منها على ظهر حوت، قد التقى طرفاه في السماء، والحوت على صخرة، والصخرة بيد الملك، والثانية سجن ٩ الريح، والثالثة فيها حجارة جهنم، والرابعة فيها كبريت جهنم، والخامسة فيها حيات جهنم والسادسة فيها عقارب جهنم، والسابعة فيها سَقَر، وفيها إبليس مُصَفّد بالحديد، يد أمامه ويد خلفه،
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize İbn Vehb'in kardeşinin oğlu Ebû Ubeydillâh anlattı, bize amcam anlattı, bize Abdullah b. Ayyâş anlattı, bize Abdullah b. Süleymân, Derrâc'dan, o Îsâ b. Hilâl es-Sadefî'den, o da Abdullah b. Amr'dan [şöyle] rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Şüphesiz yerler [yedi kattır]; her bir yer ile onu takip eden yer arası beş yüz yıllık mesafedir. Bunların en üstte olanı, iki ucu gökte birleşmiş bir balığın sırtındadır. Balık bir kayanın üzerindedir, kaya ise meleğin elindedir. İkincisi rüzgârın hapsedildiği yerdir (zindanıdır)9, üçüncüsünde cehennem taşları vardır, dördüncüsünde cehennem kükürdü vardır, beşincisinde cehennem yılanları vardır, altıncısında cehennem akrepleri vardır, yedincisinde ise Sakar vardır ve orada bir eli önde, bir eli arkada demirle zincirlenmiş İblis bulunur;
19723. Metin
فإذا أراد الله أن يطلقه لما يشاء أطلقه" (¬١).
Allah onu dilediği bir şey için serbest bırakmak istediğinde serbest bırakır." (¬١)
19724. Metin
هذا حديث غريب جدًا ورفعه فيه نظر.
Bu çok garib bir hadistir ve merfû kılınmasında nazar (eleştiri) vardır.
19725. Metin
وقال الحافظ أبو يعلى في مسنده: حدثنا أبو موسى الهروي، عن العباس بن الفضل [قال]: (¬٢) قلت: ابن الفضل الأنصاري؟ قال: نعم، [عن القاسم] (¬٣) بن عبد الرحمن، عن محمد بن علي، عن جابر بن عبد الله قال: كنت مع رسول الله ﷺ في غزوة تبوك، فأقبلنا راجعين في حر شديد، فنحن متفرقون بين واحد واثنين، منتشرين، قال: وكنت في أول العسكر: إذ عارضنا رجل فَسَلّم ثم قال: أيكم محمد؟ ومضى أصحابي ووقفت معه، فإذا رسول الله ﷺ قد أقبل في وسط العَسْكَر على جمل أحمر، مُقَنَّع بثوبه على رأسه من الشمس، فقلت: أيها السائل، هذا رسول الله قد أتاك. فقال: أيهم هو؟ فقلت: صاحب البَكْر الأحمر. فدنا منه، فأخذ بخطام راحلته، فكف عليه رسول الله ﷺ، فقال (¬٤): أنت محمد؟ قال: "نعم". قال: إني أريد أن أسألك عن خصال، لا يعلمهن أحد من أهل الأرض إلا رجل أو رجلان، فقال رسول الله ﷺ: "سل عما شئت". فقال: يا محمد، أينام النبي؟ فقال رسول الله ﷺ: "تنام عيناه ولا ينام قلبه". قال: صدقت. ثم قال: يا محمد، مِنْ أين يشبه الولد أباه وأمه؟ "قال (¬٥) ماء الرجل أبيض غليظ، وماء المرأة أصفر رقيق، فأيّ الماءين غلب على الآخر نزع الولد". فقال (¬٦) صدقت. فقال: ما للرجل من الولد وما للمرأة منه؟ فقال: "للرجل العظام والعروق والعصب، وللمرأة اللحم والدم والشعر" (¬٧) قال: صدقت. ثم قال: يا محمد، ما تحت هذه، يعني الأرض؟ فقال رسول الله ﷺ: "خلق". فقال: فما تحتهم؟ قال: "أرض". قال: فما تحت الأرض؟ قال "الماء" قال: فما تحت الماء؟ قال: "ظلمة". قال: فما تحت الظلمة؟ قال: "الهواء". قال: فما تحت الهواء؟ قال: "الثرى". قال: فما تحت الثرى؟ ففاضت عينا رسول الله ﷺ بالبكاء، وقال: "انقطع علم المخلوقين عند علم الخالق، أيها السائل، ما المسئول عنها بأعلم من السائل". قال: فقال: صدقت، أشهد أنك رسول الله. فقال رسول الله ﷺ: "أيها الناس، هل تدرون من هذا؟ " قالوا: الله ورسوله أعلم. قال: "هذا جبريل ﷺ" (¬٨) (¬٩).
Hâfız Ebû Ya'lâ Müsned'inde şöyle dedi: Bize Ebû Mûsâ el-Herevî, el-Abbâs b. el-Fadl'dan anlattı [ve dedi ki]: (¬٢) Ben: "İbnü'l-Fadl el-Ensârî mi?" dedim. "Evet, [el-Kāsım] (¬٣) b. Abdirrahmân'dan, o Muhammed b. Ali'den, o Câbir b. Abdillâh'tan" dedi. [Câbir] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Tebük Gazvesi'ndeydim. Şiddetli bir sıcakta geri dönüyorduk; birer ikişer dağılmış, yayılmış vaziyetteydik. Dedi ki: Ben ordunun en önündeydim. Derken karşımıza bir adam çıktı, selam verdi, sonra: "Hanginiz Muhammed?" dedi. Arkadaşlarım geçip gitti, ben ise onunla kaldım. Bir de baktım ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ordunun ortasında kızıl bir deve üzerinde, güneşten korunmak için elbisesini başına örtmüş vaziyette geliyordu. Ben: "Ey soran kişi, işte Resûlullah sana doğru geldi" dedim. O: "Hangisi odur?" dedi. Ben de: "Kızıl devenin sahibidir" dedim. Ona yaklaştı, binek devesinin yularından tuttu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de durdu. Adam (¬٤): "Sen Muhammed misin?" dedi. [Resûlullah]: "Evet" buyurdu. Adam: "Sana, yeryüzü ehlinden bir veya iki kişi dışında kimsenin bilmediği bazı hususları sormak istiyorum" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Dilediğini sor" buyurdu. Adam: "Ey Muhammed, peygamber uyur mu?" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Gözleri uyur, kalbi uyumaz" buyurdu. Adam: "Doğru söyledin" dedi. Sonra: "Ey Muhammed, çocuk neyden dolayı babasına veya annesine benzer?" dedi. "Erkeğin suyu beyaz ve koyudur, kadının suyu sarı ve incedir; bu iki sudan hangisi diğerine üstün gelirse çocuk ona çeker" buyurdu (¬٥). Adam (¬٦): "Doğru söyledin" dedi. Sonra: "Çocukta erkekten ne vardır, kadından ne vardır?" dedi. "Erkekten kemikler, damarlar ve sinirler; kadından ise et, kan ve saç [oluşur]" buyurdu (¬٧). Adam: "Doğru söyledin" dedi. Sonra: "Ey Muhammed, şunun -yani yerin- altında ne vardır?" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Yaratılmışlar" buyurdu. "Onların altında ne vardır?" dedi. "Yer" buyurdu. "Yerin altında ne vardır?" dedi. "Su" buyurdu. "Suyun altında ne vardır?" dedi. "Karanlık" buyurdu. "Karanlığın altında ne vardır?" dedi. "Hava" buyurdu. "Havanın altında ne vardır?" dedi. "Nemli toprak (es-Serâ)" buyurdu. "Nemli toprağın altında ne vardır?" dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in gözlerinden yaşlar boşandı ve: "Yaratılmışların ilmi, Yaratıcı'nın ilmi yanında son bulmuştur. Ey soran kişi, kendisine sorulan bu konuda sorandan daha bilgili değildir" buyurdu. [Câbir] dedi ki: Adam: "Doğru söyledin, şehadet ederim ki sen Allah'ın Resûlüsün" dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ey insanlar, bunun kim olduğunu biliyor musunuz?" buyurdu. Onlar: "Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediler. O: "Bu Cibrîl aleyhisselâm idi" buyurdu (¬٨) (¬٩).
19726. Metin
هذا حديث غريب جدًا، وسياق عجيب، تفرد به القاسم بن عبد الرحمن هذا، وقد قال فيه يحيى بن معين: "ليس يساوي شيئًا" وضعفه أبو حاتم الرازي، وقال ابن عدي: لا يعرف.
Bu, son derece garib bir hadis ve hayret verici bir rivayet akışıdır (siyaktır). Bu [hadisi rivayette] yalnızca bu el-Kāsım b. Abdirrahmân tek kalmıştır (teferrüd etmiştir). Nitekim Yahyâ b. Maîn onun hakkında: "Hiçbir şeye değmez [bir kıymeti yoktur]" demiş, Ebû Hâtim er-Râzî onu zayıf saymış ve İbn Adî de: "Tanınmaz (meçhuldür)" demiştir.
19727. Metin
قلت: وقد خلط في هذا الحديث، ودخل عليه شيء في شيء، وحديث في حديث. وقد يُحْتَمل أنه تَعَمَّد ذلك، أو أدخل عليه فيه، فالله أعلم.
Ben derim ki: Bu hadiste karıştırma yapılmış, bir şey diğer bir şeye, bir hadis diğer bir hadise girmiştir. Bunu kasten yapmış olması da, içine bir şeylerin karıştırılmış olması da muhtemeldir; en doğrusunu Allah bilir.
19728. Metin
وقوله: (وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى) أي: أنزل هذا القرآن الذي خلق [الأرض والسموات العلى، الذي يعلم السر وأخفى، كما قال تعالى: {قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي] (¬١) السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا} [الفرقان: ٦].
O'nun: (وَإِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى) kavli; yani: [Yeri ve yüce gökleri yaratan, gizliyi ve daha gizlisini bilen bu Kur'an'ı indirmiştir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي] (¬١) السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا} [el-Furkān: 6] “De ki: Onu, göklerde ve yerdeki sırrı bilen [Allah] indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
19729. Metin
قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: (يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى) قال: السر ما أسرّ ابن آدم في نفسه، (وَأَخْفَى): ما أخفى على ابن آدم مما هو فاعله قبل أن يعلمه فالله يعلم ذلك كله، فَعلْمه فيما مضى من ذلك وما بقي عِلْم واحد، وجميع الخلائق في ذلك عنده كنفس واحدة، وهو قوله: {مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} [لقمان: ٢٨].
Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan: (يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى) hakkında şöyle rivayet etti: Sır, Âdemoğlunun kendi içinde gizlediğidir. (وَأَخْفَى) ise: Âdemoğlunun yapacağı şeylerden henüz kendisi bilmeden önce ona gizli kalmış olandır. Allah bunların hepsini bilir; O'nun bunlardan geçmişe dair olan ilmi ile geriye kalana dair olan ilmi tek bir ilimdir ve bütün yaratılmışlar O'nun katında tek bir nefis gibidir. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: {مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} [Lokmân: 28] “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir nefis gibidir.”
19730. Metin
وقال الضحاك: (يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى) قال: السر: ما تحدث به نفسك، وأخفى: ما لم تحدث به نفسك بعد.
Ed-Dahhâk (يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى) hakkında şöyle dedi: Sır, kendi kendine konuştuğun şeydir; daha gizlisi ise, henüz kendi kendine konuşmadığın şeydir.
19731. Metin
وقال سعيد بن جبير: أنت تعلم ما تسر اليوم، ولا تعلم ما تسر غدًا، والله يعلم ما تسر اليوم، وما تسر غدًا.
Saîd b. Cübeyr dedi ki: Sen bugün gizlediğin şeyi bilirsin, yarın neyi gizleyeceğini bilmezsin; Allah ise bugün neyi gizlediğini de yarın neyi gizleyeceğini de bilir.
19732. Metin
وقال مجاهد: (وَأَخْفَى) يعني: الوسوسة.
Mücâhid: (وَأَخْفَى) yani vesvesedir, demiştir.
19733. Metin
وقال أيضًا هو وسعيد بن جبير: (وَأَخْفَى) أي: ما هو عامله مما لم يحدث به نفسه.
Yine o ve Saîd b. Cübeyr: (وَأَخْفَى) yani: Henüz kendi kendine konuşmadığı, yapacağı şeylerdir, demişlerdir.
19734. Metin
وقوله: (اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ لَهُ الأسْمَاءُ الْحُسْنَى) [أي: الذي أنزل القرآن عليك هو الله الذي لا إله إلا هو ذو الأسماء الحسنى] (¬٢) والصفات العلى.
O'nun: (اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ لَهُ الأسْمَاءُ الْحُسْنَى) kavli; [yani: Kur'an'ı sana indiren, Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, en güzel isimlerin] (¬٢) ve yüce sıfatların sahibi Allah'tır.
19735. Metin
وقد تقدم بيان الأحاديث الواردة في الأسماء الحسنى في أواخر سورة "الأعراف" ولله الحمد والمنة.
Esmâ-i Hüsnâ hakkında vârid olan hadislerin açıklaması "el-A'râf" Suresi'nin sonlarında geçmişti. Hamd ve minnet Allah'adır.
19736. Metin
{وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (٩) إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠)}
{وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى (٩) إِذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى (١٠)} “Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? (9) Hani o bir ateş görmüş ve ailesine: ‘Bekleyin, ben bir ateş fark ettim; belki oradan size bir kor getiririm ya da ateşin yanında bir yol gösterici bulurum’ demişti. (10)”
19737. Metin
من هاهنا شَرَعَ، ﵎، في ذكر قصة موسى [﵇] ٣ وكيف كان ابتداء الوحي إليه وتكليمه إياه، وذلك بعد ما قضى موسى الأجَل الذي كان بينه وبين صهْره في رعاية الغنم وسار بأهله قيل: قاصدًا بلاد مصر بعدما طالت الغيبة عنها أكثر من عشر سنين، ومعه زوجته، فأضل الطريق، وكانت ليلة شاتية، ونزل منزلا بين شعاب وجبال، في برد وشتاء، وسحاب وظلام
Yüce Allah buradan itibaren Mûsâ’nın [aleyhisselâm]1 kıssasını, ona vahyin başlangıcının nasıl olduğunu ve [Allah'ın] onunla konuşmasını zikretmeye başlamıştır. Bu da Mûsâ’nın, davar otlatma hususunda kayınpederi ile aralarındaki süreyi tamamlamasından ve ailesiyle birlikte yola koyulmasından sonra gerçekleşmiştir. [Mısır'dan] on yıldan fazla bir süre uzak kaldıktan sonra Mısır diyarını kastederek [yola çıktığı] söylenmiştir. Yanında eşi de vardı; yolu kaybetti. Soğuk bir kış gecesiydi; vadiler ve dağlar arasında, soğuk, kış, bulut ve karanlık içerisinde bir yere konakladı.
19738. Metin
وضباب، وجعل يقدح بزند معه (¬١) ليُوريَ نارًا، كما جرت له العادة به، فجعل لا يقدح شيئًا، ولا يخرج منه شرر ولا شيء. فبينا هو كذلك، إذ آنس من جانب الطور نارًا، أي: ظهرت له نار من جانب الجبل الذي هناك عن يمينه، فقال لأهله يبشرهم: (إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ) أي: شهاب (¬٢) من نار. وفي الآية الأخرى: {أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ} [القصص: ٢٩] وهي الجمر: الذي معه لهب، {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} [القصص: ٢٩] دلّ على وجود البرد، وقوله: (بِقَبَسٍ) دلّ على وجود الظلام.
Ve sis içinde bir yere konakladı. Âdeti olduğu üzere ateş yakmak için yanındaki çakmak taşını çakmaya başladı; fakat hiçbir şey çakmıyor, ondan ne bir kıvılcım ne de başka bir şey çıkıyordu. O bu haldeyken birden Tûr tarafında bir ateş fark etti; yani orada, sağ tarafında bulunan dağ cihetinden kendisine bir ateş göründü. Onları müjdelemek üzere ailesine: (إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ) yani: Ateşten bir meşale [getiririm], dedi. Diğer ayette ise: {أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ} [el-Kasas: 29] “...veya ateşten bir kor...” buyrulmuştur ki bu da alevli kordur. {لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} [el-Kasas: 29] “...umulur ki ısınırsınız.” [ifadesi] soğuğun varlığına delalet eder; (بِقَبَسٍ) kavli ise karanlığın varlığına delalet eder.
19739. Metin
وقوله: (أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى) أي: من يهديني الطريق، دلّ على أنه قد تاه عن الطريق، كما قال الثوري، عن أبي سعد الأعور، عن عكرمة عن ابن عباس في قوله: (أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى) قال: من يهديني إلى الطريق. وكانوا شاتين وضلوا الطريق، فلما رأى النار قال: إن لم أجد أحدًا يهديني إلى الطريق آتكم (¬٣) بنار توقدون بها.
O'nun: (أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى) kavli; yani bana yolu gösterecek birini [bulurum demektir]; bu da onun yolu kaybettiğine delalet eder. Nitekim es-Sevrî, Ebû Sa'd el-A'ver'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan: (أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى) kavli hakkında şöyle demiştir: Bana yolu gösterecek birini [bulurum]. Kış mevsimindeydiler ve yolu kaybetmişlerdi; ateşi görünce şöyle dedi: Eğer bana yolu gösterecek birini bulamazsam size yakacağınız bir ateş getiririm (¬٣).
19740. Metin
{فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى (١١) إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى (١٢)}
{فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَى (١١) إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى (١٢)} “Oraya varınca şöyle seslenildi: ‘Ey Mûsâ! (11) Şüphesiz Ben, evet Ben senin Rabbinim. Pabuçlarını çıkar; çünkü sen mukaddes vadi Tuva’dasın.’ (12)”
19741. Metin
يقول تعالى: (فَلَمَّا أَتَاهَا) أي: النار واقترب (¬٤) منها، (نُودِيَ يَا مُوسَى) وفي الآية الأخرى: {نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ} [القصص: ٣٠] وقال هاهنا (إِنِّي أَنَا رَبُّكَ) أي: الذي يكلمك ويخاطبك، (فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ) قال علي بن أبي طالب، وأبو ذر، وأبو أيوب، وغير واحد من السلف: كانتا من جلد حمار غير ذكيّ.
Yüce Allah buyuruyor ki: (فَلَمَّا أَتَاهَا) yani ateşe gelip ona yaklaştığında (¬٤), (نُودِيَ يَا مُوسَى) seslenildi. Diğer ayette ise: {نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ} [el-Kasas: 30] “...o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, ağaçtan şöyle seslenildi: Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben Allah’ım...” buyrulmuştur. Burada ise (إِنِّي أَنَا رَبُّكَ) yani seninle konuşan ve sana hitap eden [Rabbinim], buyurmuştur. (فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ) Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Zerr, Ebû Eyyûb ve Selef'ten pek çok kişi şöyle demiştir: [Pabuçları] kesilmemiş (murdar) merkep derisindendi.
19742. Metin
وقيل: إنما أمره بخلع نعليه تعظيمًا للبقعة.
Mekâna saygı göstermek amacıyla ona pabuçlarını çıkarmasının emredildiği de söylenmiştir.
19743. Metin
قال سعيد بن جبير: كما يؤمر الرجل أن يخلع نعليه إذا أراد أن يدخل (¬٥) الكعبة.
Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Tıpkı Kâbe'ye girmek istediğinde (¬٥) kişiye pabuçlarını çıkarması emredildiği gibi.
19744. Metin
وقيل: ليطأ الأرض المقدسة بقدميه حافيًا غير منتعل. وقيل: غير ذلك، والله أعلم.
Mukaddes toprağa pabuçsuz, yalınayak bassın diye [emredildiği] de söylenmiştir. Başka şeyler de söylenmiştir; en doğrusunu Allah bilir.
19745. Metin
وقوله: (طُوًى) قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: هو اسم للوادي.
O'nun: (طُوًى) kavli hakkında Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini aktarmıştır: O, vadinin adıdır.
19746. Metin
وكذا قال غير واحد، فعلى هذا يكون عطف بيان.
Pek çok kişi de böyle demiştir. Buna göre bu [kelime], atf-ı beyân olur.
19747. Metin
وقيل: عبارة عن الأمر بالوطء بقدميه.
[Tuva kelimesinin,] iki ayağıyla [oraya] basma emrinden ibaret olduğu da söylenmiştir.
19748. Metin
وقيل: لأنه قُدّس مرتين، وطوى له البركة وكررت: والأول أصح، كقوله (¬١) {إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى} [النازعات: ١٦].
İki kez takdis edildiği ve bereketin onun için katlandığı ve tekrarlandığı için [böyle dendiği de] söylenmiştir. Ancak birincisi daha doğrudur; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur (¬١): {إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى} [en-Nâziât: 16] “Hani Rabbi ona mukaddes vadi Tuva’da seslenmişti.”
19749. Metin
{وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى (١٣) إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي (١٤) إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى (١٥) فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى (١٦)}
{وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى (١٣) إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي (١٤) إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى (١٥) فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى (١٦)} “‘Ben seni seçtim; artık vahyolunanı dinle! (13) Şüphesiz Ben Allah’ım; Benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl. (14) Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını alsın diye neredeyse onu [kendimden bile] gizleyeceğim. (15) Sakın ona inanmayan ve hevasına uyan kimse seni ondan alıkoymasın; yoksa helak olursun!’ (16)”
19750. Metin
وقوله: (وَأَنَا اخْتَرْتُكَ) كقوله {إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاتِي وَبِكَلامِي} [الأعراف: ١٤٤] أي: على جميع الناس من الموجودين في زمانه.
O'nun: (وَأَنَا اخْتَرْتُكَ) kavli, {إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالاتِي وَبِكَلامِي} [el-A'râf: 144] “...Seni risaletlerimle ve seninle konuşmamla insanlar üzerine seçtim...” kavli gibidir; yani kendi zamanında yaşayan bütün insanların üzerine [seni seçtim].
19751. Metin
و [قد] (¬٢) قيل: إن الله تعالى قال: يا موسى، أتدري لم خصصتك بالتكليم من بين الناس؟ [قال: لا. قال:] (¬٣) لأني لم يتواضع لي أحد تواضعك.
Rivayet edildiğine göre (¬٢) Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Ey Mûsâ! İnsanlar arasından seninle konuşmayı niçin sadece sana has kıldığımı biliyor musun? [Mûsâ: Hayır, dedi. Allah şöyle buyurdu:] (¬٣) Çünkü Bana hiç kimse senin tevazu gösterdiğin gibi tevazu göstermedi.
19752. Metin
وقوله: (فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى) أي: اسمع الآن ما أقول لك وأوحيه إليك:
O'nun: (فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى) kavli; yani şimdi sana söyleyeceğim ve sana vahyedeceğim şeyleri dinle [demektir]:
19753. Metin
(إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا) هذا أول واجب على المكلفين أن يعلموا أنه لا إله إلا الله، وحده لا شريك له.
(إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا) Bu, mükelleflerin üzerine ilk vacip olan şeydir; o da tek ve ortaksız olarak Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığını bilmeleridir.
19754. Metin
وقوله: (فَاعْبُدْنِي) أي: وحدّني وَقُم بعبادتي من غير شريك، (وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي) قيل: معناه: صَلِّ لتذكرني. وقيل: معناه: وأقم الصلاة عند ذكرك لي.
O'nun: (فَاعْبُدْنِي) kavli; yani Beni birle ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet et [demektir]. (وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي) [kavlinde ise] bir görüşe göre: Beni anmak için namaz kıl, manasındadır. Bir diğer görüşe göre de: Beni hatırladığın vakit namazı kıl, manasındadır.
19755. Metin
ويشهد لهذا الثاني ما قال الإمام أحمد: حدثنا عبد الرحمن بن مهدي، حدثنا المثنى بن سعيد، عن قتادة، عن أنس، عن النبي ﷺ قال: "إذا رَقَد أحدكم عن الصلاة، أو غفل عنها، فليصلها إذا ذكرها؛ فإن الله تعالى قال: (وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي) (¬٤).
Bu ikinci görüşe, İmam Ahmed'in şu rivayeti şahitlik etmektedir: Bize Abdurrahman b. Mehdî anlattı, bize el-Müsennâ b. Saîd, Katâde'den, o Enes'ten, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den nakletti: “Biriniz uyuya kalıp namazı kaçırırsa veya onu unutursa, hatırladığı zaman onu kılsın; zira Yüce Allah: (وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي) (¬٤) ‘Beni anmak için namaz kıl.’ buyurmuştur.”
19756. Metin
وفي الصحيحين عن أنس قال: قال رسول الله ﷺ: "من نام عن صلاة أو نسيها، فكفارتها أن يصليها إذا ذكرها، لا كفارة لها إلا ذلك" (¬٥).
Sahîhayn'da Enes'ten rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kim bir namazı uyuyup geçirir veya unutursa, onun keffareti hatırladığında onu kılmasıdır; onun bundan başka bir keffareti yoktur” (¬٥).
19757. Metin
وقوله: (إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ) أي: قائمة لا محالة، وكائنة لا بد منها.
O'nun: (إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ) kavli; yani şüphesiz kopacaktır ve gerçekleşmesi kaçınılmazdır.
19758. Metin
وقوله: (أَكَادُ أُخْفِيهَا) قال الضحاك، عن ابن عباس: أنه كان يقرؤها: "أكاد أخفيها من نفسي"، يقول: لأنها لا تخفى من نفس الله أبدًا.
O'nun: (أَكَادُ أُخْفِيهَا) kavli hakkında Dahhâk, İbn Abbâs'tan nakletmiştir ki o, bu ayeti: “Neredeyse onu Kendimden [bile] gizleyeceğim” şeklinde okurdu ve derdi ki: Çünkü o, Allah'ın Zatından asla gizli kalmaz.
19759. Metin
وقال سعيد بن جبير، عن ابن عباس: من نفسه. وكذا قال مجاهد، وأبو صالح، ويحيى بن رافع.
Saîd b. Cübeyr de İbn Abbâs'tan: “Kendinden [gizleyeceğim]” dediğini aktarmıştır. Mücâhid, Ebû Sâlih ve Yahyâ b. Râfi' de böyle demiştir.
19760. Metin
وقال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: (أَكَادُ أُخْفِيهَا) يقول: لا أطلع عليها أحدًا غيري.
Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan: (أَكَادُ أُخْفِيهَا) kavli hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: “Ona Kendimden başka hiç kimseyi muttali kılmam.”
19761. Metin
وقال السدي: ليس أحد من أهل السموات والأرض إلا قد أخفى الله عنه علم الساعة، وهي في قراءة ابن مسعود: "إني أكاد أخفيها من نفسي"، يقول: كتمتها عن الخلائق، حتى لو استطعت أن أكتمها من نفسي لفعلت.
es-Süddî şöyle demiştir: Göklerde ve yerde Allah'ın kıyamet bilgisini kendisinden gizlemediği hiç kimse yoktur. İbn Mes'ûd'un kıraatinde bu ayet: “Şüphesiz Ben neredeyse onu Kendimden gizleyeceğim” şeklindedir; yani: Onu mahlukattan öyle gizledim ki eğer onu Kendimden gizlemeye güç yetirebilseydim mutlaka yapardım, demektir.
19762. Metin
وقال قتادة: (أَكَادُ أُخْفِيهَا) وهي في بعض القراءة أخفيها من نفسي، ولعمري لقد أخفاها الله من
Katâde şöyle demiştir: (أَكَادُ أُخْفِيهَا) [ayeti hakkında]; o, bazı kıraatlerde "Kendimden gizleyeceğim" [şeklindedir]. Ömrüme yemin olsun ki Allah onu...
19763. Metin
الملائكة المقربين، ومن الأنبياء والمرسلين.
mukarrebin meleklere de, nebilere ve resullere de gizli tutmuştur.
19764. Metin
قلت: وهذا كقوله تعالى: {قُلْ لا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ الْغَيْبَ إِلا اللَّهُ} [النمل: ٦٥] وقال: {ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا تَأْتِيكُمْ إِلا بَغْتَةً} [الأعراف: ١٨٧] أي: ثقل علمها على أهل السموات والأرض.
Derim ki: Bu, Yüce Allah'ın şu kavli gibidir: {قُلْ لا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ الْغَيْبَ إِلا اللَّهُ} [en-Neml: 65] “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka kimse bilmez.” Yine şöyle buyurmuştur: {ثَقُلَتْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا تَأْتِيكُمْ إِلا بَغْتَةً} [el-A'râf: 187] “...O, göklerde ve yerde ağırlaşmıştır; size ancak ansızın gelir.” Yani onun bilgisi göklerin ve yerin ehline ağır gelmiştir.
19765. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو زُرْعَة حدثنا مِنْجَاب، حدثنا أبو نُمَيْلة، حدثني محمد بن سهل الأسدي، عن وِقَاء قال: أقرأنيها سعيد بن جبير (أكاد أَخْفيها)، يعني: بنصب (¬١) الألف وخفض الفاء، يقول: أظهرها، ثم [قال] (¬٢) أما سمعت قول الشاعر (¬٣).
İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Bize Ebû Zür'a anlattı, bize Mincâb anlattı, bize Ebû Nümeyle anlattı, bana Muhammed b. Sehl el-Esedî, Vikâ'dan anlattı, o şöyle dedi: Saîd b. Cübeyr bana bunu elifin fethası ve fâ'nın kesresiyle (¬١) (أكاد أَخْفيها) şeklinde okuttu; yani onu açığa çıkarırım demektir. Sonra [şöyle dedi] (¬٢): Şairin (¬٣) şu sözünü işitmedin mi:
19766. Metin
دَأبَ شَهْرَين، ثم شهرًا دَمِيكًا … بأريكَين يَخْفيان غَميرًا
“İki ay boyunca, sonra da tam bir ay aralıksız sürdü… İki Erîk dağında yeni filizlenen otları açığa çıkarıyorlardı.”
19767. Metin
وقال الأسدي: الغمير: نبت رطب، ينبت في خلال يبس. والأريكين: موضع، والدميك: الشهر التام. وهذا الشعر لكعب بن زهير.
el-Esedî dedi ki: el-Gamîr: Kurumuş otların arasında biten taze ottur. el-Erîkeyn: Bir yer adıdır. ed-Demîk ise: Tam aydır. Bu şiir Kâ'b b. Züheyr'e aittir.
19768. Metin
وقوله ﷾: (لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى) أي: أقيمها لا محالة، لأجزي كل عامل بعمله، {فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ} [الزلزلة: ٧، ٨] و {إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} [الطور: ١٦].
Azîz ve Celîl olan Allah'ın: (لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى) kavli; yani her amel edene amelinin karşılığını vermek için onu mutlaka koparacağım, [demektir]. {فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ} [ez-Zelzele: 7-8] “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onu görür. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür.” ve {إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} [et-Tûr: 16] “Siz ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını alıyorsunuz.”
19769. Metin
وقوله: (فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى) المراد بهذا الخطاب آحاد المكلفين، أي: لا تتبعوا [سبيل] (¬٤) من كذب بالساعة، وأقبل على ملاذه في دنياه، وعصى مولاه، واتبع هواه، فمن وافقهم على ذلك فقد خاب وخسر (فَتَرْدَى) أي: تهلك وتعطب (¬٥) قال الله تعالى: {وَمَا يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُ إِذَا تَرَدَّى} [الليل: ١١].
O'nun: (فَلا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَى) kavlinde bu hitaptan murat tek tek bütün mükelleflerdir; yani kıyameti yalanlayan, dünyasındaki lezzetlerine yönelen, Mevlâ'sına isyan eden ve hevasına uyan kimsenin [yoluna] (¬٤) uymayın; zira bu hususta onlara uyan kimse hüsrana uğramış ve kaybetmiştir. (فَتَرْدَى) yani helak olur ve mahvolursun (¬٥). Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَمَا يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُ إِذَا تَرَدَّى} [el-Leyl: 11] “Helak olduğu zaman malı ona hiçbir fayda vermez.”
19770. Metin
{وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى (١٧) قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (١٨) قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى (١٩) فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى (٢٠) قَالَ خُذْهَا وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الأُولَى (٢١)}.
{وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى (١٧) قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى (١٨) قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَى (١٩) فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى (٢٠) قَالَ خُذْهَا وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الأُولَى (٢١)} “‘Sağ elindeki nedir ey Mûsâ?’ (17) Dedi ki: ‘O benim asamdır; ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve onda benim başka ihtiyaçlarım da vardır.’ (18) [Allah:] ‘Onu yere bırak ey Mûsâ!’ dedi. (19) O da onu bıraktı; bir de ne görsün, o hızla koşan bir yılan olmuş! (20) [Allah] buyurdu ki: ‘Onu tut, korkma! Biz onu ilk haline döndüreceğiz.’ (21)”
19771. Metin
هذا برهان من الله تعالى لموسى، ﵇، ومعجزة عظيمة، وخرق للعادة باهر، دال ٦ على أنه لا يقدر على مثل هذا إلا الله ﷿، وأنه لا يأتي به إلا نبي مرسل، وقوله: (وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى) قال بعض المفسرين: إنما قال له ذلك على سبيل الإيناس له. وقيل: إنما قال له
Bu, Yüce Allah'tan Mûsâ'ya -aleyhisselâm- bir delil, büyük bir mucize ve böylesine ancak Azîz ve Celîl olan Allah'ın güç yetirebileceğine, bunu ancak gönderilmiş bir peygamberin getirebileceğine delalet eden apaçık bir hârikuladeliktir (hârik-ı âdet). 6 O'nun: (وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى) “‘Sağ elindeki nedir ey Mûsâ?’” kavline gelince; bazı müfessirler: 'Bunu ona sadece kendisini alıştırmak ve yatıştırmak (înâs) maksadıyla söylemiştir.' demişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Bunu ona...
19772. Metin
ذلك على وجه التقرير، أي: أما هذه التي في يمينك عصاك التي تعرفها، فسترى ما نصنع بها الآن، (وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى) استفهام تقرير.
ikrar ve tespit yoluyla söylemiştir; yani: Sağ elindeki, o bildiğin asan değil mi? Şimdi onunla ne yapacağımızı göreceksin, [demektir]. (وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَى) sorusu, ikrar ettirme amaçlı bir soru (istifhâm-ı takrîr)dir.
19773. Metin
(قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا) أي: أعتمد عليها في حال المشي (وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي) أي: أهز بها الشجرة ليسقط ورقها، لترعاه غنمي.
(قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا) yani yürürken ona dayanırım, (وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي) yani koyunlarım otlasın diye yaprakları dökülsün diye onunla ağacı silkelerim.
19774. Metin
قال عبد الرحمن بن القاسم: عن الإمام مالك: والهش: أن يضع الرجل المحْجَن في الغصن، ثم يحركه حتى يسقط ورقه وثَمَره، ولا يكسر العود، فهذا الهش، ولا يخبط. وكذا قال ميمون بن مهران أيضًا.
Abdurrahman b. el-Kâsım, İmam Mâlik'ten şöyle dediğini aktarmıştır: el-Heşş (الهش); kişinin bastonun kıvrık ucunu dala takıp, dalı kırmadan yaprağı ve meyvesi dökülsün diye onu hareket ettirmesidir; işte el-Heşş budur, rastgele vurup dövmek (el-habt) değildir. Meymûn b. Mihrân da böyle söylemiştir.
19775. Metin
وقوله: (وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى) أي: مصالح ومنافع وحاجات أخر غير ذلك. وقد تكلف (¬١) بعضهم لذكر شيء من تلك المآرب التي أبهمت، فقيل: كانت تضيء له بالليل، وتحرس له الغنم إذا نام، ويغرسها فتصير شجرة تظله، وغير ذلك من الأمور الخارقة للعادة.
O'nun: (وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى) kavli; yani bunun dışında başka menfaatlerim, faydalarım ve ihtiyaçlarım da vardır [demektir]. Bazıları müphem bırakılan bu ihtiyaçlardan bazılarını zikretmeye yeltenerek (¬١) şöyle demişlerdir: Geceleri ona ışık verirdi, uyuduğunda koyunlarını korurdu, onu yere diktiğinde gölgeleyen bir ağaç olurdu ve daha başka harikulade durumlar... gibi.
19776. Metin
والظاهر أنها لم تكن كذلك، ولو كانت كذلك لما استنكر موسى صيرورتها ثعبانًا، فما كان يفر منها هاربًا، ولكن كل ذلك من الأخبار الإسرائيلية (¬٢) وكذا قول بعضهم: إنها كانت لآدم، ﵇. وقول الآخر: إنها هي الدابة التي تخرج قبل يوم القيامة. وروي عن ابن عباس أنه قال: كان اسمها ماشا. والله أعلم بالصواب.
Zahir olan şu ki durum böyle değildi; şayet öyle olsaydı Mûsâ onun yılana dönüşmesini yadırgamaz ve ondan arkasına bakmadan kaçmazdı. Bütün bunlar İsrâiliyyât haberlerindendir (¬٢). Bazılarının: “O Âdem aleyhisselâm'a aitti” sözü ve bir başkasının: “Kıyametten önce çıkacak olan dâbbedir” sözü de böyledir. İbn Abbâs'tan onun adının “Mâşâ” olduğu da rivayet edilmiştir. Doğruyu en iyi Allah bilir.
19777. Metin
وقوله تعالى: ([قَالَ] (¬٣) أَلْقِهَا يَا مُوسَى) أي: هذه العصا التي في يدك يا موسى، ألقها (فَأَلْقَاهَا (¬٤) فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى) أي: صارت في الحال حَيَّة عظيمة، ثعبانًا طويلا يتحرك حركة سريعة، فإذا هي تهتز كأنها جان، وهو (¬٥) أسرع الحيات حركة، ولكنه صغير، فهذه في غاية الكبر، وفي غاية سرعة الحركة، (تَسْعَى) أي: تمشي وتضطرب.
Yüce Allah'ın: ([قَالَ] (¬٣) أَلْقِهَا يَا مُوسَى) kavli; yani elindeki bu asayı ey Mûsâ, yere at [demektir]. (فَأَلْقَاهَا (¬٤) فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى) yani anında büyük bir yılana, hızlı hareket eden upuzun bir ejderhaya dönüştü; bir de baktı ki tıpkı bir cânn (küçük ve çevik yılan) gibi kıvrılıp kıpırdıyor. O (¬٥) yılanların en hızlı hareket edenidir fakat küçüktür; bu ise son derece büyük olmasına rağmen son derece de hızlı hareket ediyordu. (تَسْعَى) yani yürüyor ve kıvrılarak hareket ediyordu.
19778. Metin
قال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا أحمد بن عَبْدَة، حدثنا حفص بن جُمَيْع، حدثنا سِمَاك، عن عكرمة، عن [ابن عباس] (¬٦) فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى) ولم تكن قبل ذلك حية، فمرت بشجرة فأكلتها، ومرت بصخرة فابتلعتها، فجعل موسى يسمع وقع الصخرة في جوفها، فولى مدبرًا، فنودي أن: يا موسى، خذها. فلم يأخذها، ثم نودي الثانية أن: خذها ولا تخف. فقيل له في الثالثة: إنك من الآمنين. فأخذها.
İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Bize babam anlattı, bize Ahmed b. Abde anlattı, bize Hafs b. Cemî' anlattı, bize Simâk, İkrime'den, o da [İbn Abbâs'tan] (¬٦) anlattı: (فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى) Bundan önce o yılan değildi. Bir ağacın yanından geçti ve onu yuttu; bir kayanın yanından geçti ve onu yuttu. Mûsâ kayanın onun karnındaki sesini duymaya başladı ve arkasını dönüp kaçtı. Bunun üzerine: “Ey Mûsâ, onu tut!” diye seslenildi; fakat tutmadı. Sonra ikinci kez: “Onu tut ve korkma!” diye seslenildi. Üçüncüsünde ise ona: “Şüphesiz sen güvendesin” denildi ve o da onu tuttu.
19779. Metin
وقال وهب بن مُنَبّه في قوله: (فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى) قال: فألقاها على وجه الأرض، ثم حانت نظرة فإذا أعظم ٧ ثعبان نظر إليه الناظرون، فَدَبّ يلتمس كأنه يبتغي شيئًا يريد أخْذَه، يمر بالصخرة مثل الخَلِفَة من الإبل فيلتقمها، ويطعن بالناب من أنيابه في أصل الشجرة العظيمة فيجتثها، عيناه توقدان نارا، وقد عاد المحْجَن منها عُرفًا. قيل: شعر مثل النيازك، وعاد الشعبتان منها مثل القليب الواسع، فيه أضراس وأنياب، لها صريف، فلما عاين ذلك موسى ولى مدبرًا ولم يُعَقِّب،
Vehb b. Münebbih, { فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى } “Onu attı; bir de ne görsün, o koşan bir yılan oluverdi!” ayeti hakkında şöyle demiştir: Onu yerin yüzüne attı, sonra dönüp baktığında görenlerin görebileceği en büyük 7 ejderha ile karşılaştı! Sanki yakalamak istediği bir şeyi ararcasına sürünmeye başladı; gebe deve büyüklüğündeki bir kayanın yanından geçip onu bir lokmada yutuyor, sivri dişlerinden biriyle koca bir ağacın köküne saplayıp onu kökünden söküyordu. İki gözü ateş saçıyordu; [asanın] kıvrık başı bir yele haline gelmişti. Şöyle de denilmiştir: Kısa mızraklar gibi tüyler [belirmişti]. [Asanın] iki çatallı ucu ise içinde birbirine sürtünen azı ve sivri dişlerin bulunduğu geniş bir kuyu gibi olmuştu. Mûsâ bunu görünce arkasını dönüp kaçtı ve arkasına bile bakmadı,
19780. Metin
فذهب حتى أمعن، ورأى أنه قد أعجَز الحية، ثم ذكر ربه فوقف استحياء منه، ثم نودي: يا موسى أنْ: ارجع حيث كنت. فرجع موسى وهو شديد الخوف. فقال: (خُذْهَا) بيمينك (وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الأولَى) وعلى موسى حينئذ مِدْرَعة من صوف، فدخلها بخلال من عيدان، فلما أمره بأخذها أدلى طرف المدرعة على يده، فقال له ملك (¬١) أرأيت يا موسى، لو أذن الله بما تحاذر أكانت المدرعة تغني عنك شيئًا؟ قال: لا ولكني ضعيف، ومن ضَعْف خلقت. فكشف عن يده ثم وضعها على فم الحية، حتى سمع حسّ الأضراس والأنياب، ثم قَبض فإذا هي عصاه التي عهدها، وإذا يده في موضعها الذي كان يضعها إذا توكأ بين الشعبتين؛ ولهذا قال تعالى: (سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الأولَى) أي: إلى حالها (¬٢) التي تعرف قبل ذلك.
Uzaklaşıp gitti ve yılanın kendisini yakalayamayacağını anlayınca Rabbini hatırladı ve O'ndan haya ederek durdu. Sonra şöyle seslenildi: Ey Mûsâ! Bulunduğun yere geri dön! Mûsâ şiddetli bir korku içinde geri döndü. [Allah]: Sağ elinle (خُذْهَا) “onu tut” (وَلا تَخَفْ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الأولَى) “korkma! Biz onu ilk haline döndüreceğiz.” buyurdu. O esnada Mûsâ'nın üzerinde yünden bir cübbe (midra'a) vardı ve onu ağaç çubuklarıyla tutturmuştu. Allah ona yılanı tutmasını emredince cübbenin ucunu elinin üzerine sardı. Bunun üzerine bir melek ona (¬١) şöyle dedi: Söyle bana ey Mûsâ! Eğer Allah sakındığın şeyin gerçekleşmesine izin verirse bu cübbe sana bir fayda sağlar mı? O: Hayır, fakat ben zayıfım ve zayıflıktan yaratıldım, dedi. Sonra elini açıp yılanın ağzına koydu; hatta azı ve köpek dişlerinin sesini işitti. Sonra kavradı; bir de baktı ki o, bildiği asasıdır ve eli de iki çatal arasına dayanırken koyduğu yerdedir. İşte bu yüzden Yüce Allah: (سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الأولَى) yani daha önce bildiğin haline (¬٢) [döndüreceğiz], buyurmuştur.
19781. Metin
{وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى (٢٣) اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (٢٤) قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨) وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي (٢٩) هَارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا (٣٣) وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (٣٥)}.
{وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَى (٢٢) لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى (٢٣) اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (٢٤) قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي (٢٥) وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي (٢٦) وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي (٢٧) يَفْقَهُوا قَوْلِي (٢٨) وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي (٢٩) هَارُونَ أَخِي (٣٠) اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي (٣١) وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي (٣٢) كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا (٣٣) وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا (٣٤) إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا (٣٥)} “‘Bir de elini koltuğunun altına sok; başka bir mucize olarak kusursuz, bembeyaz çıksın. (22) Ta ki sana en büyük ayetlerimizden gösterelim. (23) Firavun’a git; çünkü o azdı.’ (24) [Mûsâ] dedi ki: ‘Rabbim! Göğsümü genişlet. (25) İşimi bana kolaylaştır. (26) Dilimden düğümü çöz, (27) ki sözümü anlasınlar. (28) Bana ailemden bir yardımcı ver; (29) Kardeşim Hârûn’u. (30) Onunla sırtımı güçlendir. (31) Onu işime ortak et, (32) ki Seni çokça tesbih edelim, (33) ve Seni çokça analım. (34) Şüphesiz Sen bizi hakkıyla görendin.’ (35)”
19782. Metin
وهذا بُرهان ثان لموسى، ﵇، وهو أن الله أمره أن يدخل يده في جيبه، كما صرح به في الآية الأخرى، وهاهنا عبر عن ذلك بقوله: (وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ) وقال في مكان آخر: {وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ} [القصص: ٣٢].
Bu, Mûsâ aleyhisselâm için ikinci bir delildir; o da diğer ayette açıkça belirtildiği üzere Allah'ın ona elini koynuna sokmasını emretmesidir. Burada ise bu durum: (وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ) kavliyle ifade edilmiştir. Başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur: {وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ} [el-Kasas: 32] “...Korkudan [açılan] kollarını kendine çek. İşte bu ikisi, Firavun ve ileri gelenlerine karşı Rabbinden iki kesin delildir...”
19783. Metin
وقال مجاهد: (وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ) كفه تحت عضده.
Mücâhid: (وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَى جَنَاحِكَ) kavli hakkında: “Avucunu pazusunun altına [sok]” demiştir.
19784. Metin
وذلك أن موسى، ﵇، كان إذا أدخل يده في جيبه ثم أخرجها، تخرج تتلألأ كأنها فلقة قمر.
Bu da şöyledir: Mûsâ aleyhisselâm elini koynuna sokup çıkardığında, o ay parçası gibi parıl parıl parlardı.
19785. Metin
وقوله: (تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ) أي: من غير بَرَص ولا أذى، ومن غير شين. قاله ابن عباس، ومجاهد، وعكرمة، وقتادة، والضحاك، والسدي، وغيرهم.
O'nun: (تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ) kavli; yani alacalık, bir kusur ve çirkinlik olmaksızın [bembeyaz çıksın demektir]. Bunu İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Katâde, Dahhâk, es-Süddî ve başkaları söylemiştir.
19786. Metin
وقال الحسن البصري: أخرجها -والله-كأنها مصباح، فعلم موسى أنه قد لقي ربه ﷿؛ ولهذا قال تعالى: (لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى).
el-Hasan el-Basrî şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki onu kandil gibi çıkardı; böylece Mûsâ Azîz ve Celîl olan Rabbi ile karşılaştığını anladı. İşte bu yüzden Yüce Allah: (لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَى) buyurmuştur.
19787. Metin
وقال وهب: قال له ربه: ادْنُهْ: فلم يزل يدنيه حتى شدّ ظهره بجذع الشجرة، فاستقر وذهبت عنه الرعدة، وجمع يده في العصا، وخضع برأسه وعنقه.
Vehb şöyle demiştir: Rabbi ona: “Yaklaş!” dedi. O da sırtını ağacın gövdesine dayayana kadar yaklaştırmaya devam etti; nihayet sakinleşti, üzerindeki titreme gitti, elini asanın üzerinde birleştirdi, başını ve boynunu eğerek boyun büktü.
19788. Metin
وقوله (اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى) أي: اذهب إلى فرعون ملك مصر، الذي خَرَجت فارًا منه
Yüce Allah'ın: { اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى } “Firavun'a git; çünkü o azmıştır!” kavlinin anlamı şudur: Kendisinden kaçarak çıktığın Mısır hükümdarı1 Firavun'a2 git
19789. Metin
وهاربًا، فادعه إلى عبادة الله وحده لا شريك له، ومره فَلْيُحْسِن إلى بني إسرائيل ولا يعذبهم، فإنه قد طغى وبَغَى، وآثر الحياة الدنيا، ونسي الرب الأعلى.
kurtulduğun Mısır kralı Firavun'a git; onu tek ve ortaksız olan Allah'a ibadete davet et ve İsrâiloğullarına iyi davranmasını, onlara azap etmemesini emret. Çünkü o azmış, haddi aşmış, dünya hayatını tercih etmiş ve Yüceler Yücesi Rabbini unutmuştur.
19790. Metin
قال وهب بن مُنَبِّه: قال الله لموسى: انطلق برسالتي فإنك بعيني وسمعي، وإني (¬١) معك أيدي ونَصْري، وإني قد ألبستك جُنَّةً من سلطاني لتستكمل بها القوة في أمري، فأنت جند عظيم من جندي، بعثتك إلى خلق ضعيف من خلقي، بطر نعمتي، وأمن مكري، وغرته الدنيا عني، حتى جحد حقي، وأنكر ربوبيتي، وزعم أنه لا يعرفني، فإني أقسم بعزتي لولا القدر الذي وضعت بيني وبين خلقي، لبطشت به بطشة جبار، يغضب لغضبه السموات والأرض، والجبال والبحار، فإن أمرت السماء حصبته، وإن أمرت الأرض ابتلعته، وإن أمرت الجبال دمرته، وإن أمرت البحار غرقته، ولكنه هان عليّ، وسقط من عيني، ووسعه حلمي، واستغنيت بما عندي، وحقي إني أنا الغنيّ لا غنيّ غيري، فبلغه رسالتي، وادعه إلى عبادتي وتوحيدي وإخلاصي، وذكره أيامي (¬٢) وحذره نقمتي وبأسي، وأخبره أنه لا يقوم شيء لغضبي، وقل له فيما بين ذلك قولا لينًا لعله يتذكر أو يخشى، وخَبّره (¬٣) أني إلى العفو والمغفرة أسرع مني إلى الغضب والعقوبة، ولا يروعنك ما ألبسته من لباس الدنيا، فإن ناصيته بيدي، ليس ينطق ولا يطرف ولا يتنفس إلا بإذني، وقل له: أجب ربك فإنه واسع المغفرة، وقد أمهلك أربعمائة سنة، في كلها أنت مبارزه بالمحاربة، تسبه وتتمثل به وتصدّ عباده عن سبيله وهو يمطر عليك السماء، وينبت لك الأرض، [و] (¬٤) لم تسقم ولم تهرم ولم تفتقر [ولم تغلب] (¬٥) ولو شاء الله أن يعَجِّل لك العقوبة لفعل، ولكنه ذو أناة وحلم عظيم. وجاهده بنفسك وأخيك وأنتما تحتسبان بجهاده (¬٦) فإني لو شئت أن آتيه بجنود لا قبل له بها لفعلت، ولكن ليعلم هذا العبد الضعيف الذي قد أعجبته نفسه وجموعه أن الفئة القليلة -ولا قليل مني-تغلب الفئة الكثيرة بإذني، ولا تعجبنكما (¬٧) زينته، ولا ما مَتّع به، ولا تمدا إلى ذلك أعينكما، فإنها زهر (¬٨) الحياة الدنيا، وزينة المترفين. ولو شئت أن أزينكما من الدنيا بزينة، ليعلم فرعون حين ينظر إليها أن مقدرته تعجز عن مثل ما أوتيتما، فعلت، ولكني أرغب بكما عن ذلك، وأزويه عنكما. وكذلك أفعل بأوليائي، وقديمًا ما جرت عادتي في ذلك. فإني لأذودُهم عن نعيمها ورخائها، كما يذود الراعي الشفيق إبله عن مبارك الغرة، وما ذاك لهوانهم عليّ، ولكن ليستكملوا نصيبهم من كرامتي سالما موفرًا لم تكْلَمْه الدنيا.
Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: Allah Mûsâ'ya şöyle buyurdu: “Benim risaletimle git; zira sen Benim gözetimim ve işitmem altındasın. Benim desteğim ve yardımım da (¬١) seninledir. Benim emrimde tam bir kuvvete erişesin diye sana hükümranlığımdan bir zırh giydirdim. Sen Benim ordumdan büyük bir ordusun. Seni mahlukatımdan zayıf bir kula gönderdim; o nimetimle şımardı, tuzağımdan emin oldu ve dünya onu Benden aldattı; öyle ki hakkımı inkâr etti, rubûbiyyetimi reddetti ve Beni tanımadığını iddia etti. İzzetime yemin ederim ki şayet Benimle mahlukatım arasına koyduğum takdir olmasaydı, öfkelenmesine göklerin ve yerin, dağların ve denizlerin öfkeleneceği bir zorba yakalayışıyla onu yakalardım. Göğe emretsem onu taşlar, yere emretsem onu yutar, dağlara emretsem onu helak eder, denizlere emretsem onu boğardı. Fakat o Benim nazarımda basittir, gözümden düşmüştür, hilmim onu kuşatmıştır ve Ben katımdakilerle zenginim; Benim hakkım şudur ki şüphesiz Zengin olan Benim, Benden başka hiçbir zengin yoktur. Ona risaletimi tebliğ et, onu Bana ibadet etmeye, tevhide ve ihlasa çağır, ona nimet günlerimi hatırlat (¬٢), intikamım ve azabımla onu uyar ve ona Benim öfkeme hiçbir şeyin dayanamayacağını haber ver. Bunun arasında ona yumuşak söz söyle; umulur ki öğüt alır veya korkar. Ona (¬٣) Benim affa ve mağfirete öfke ve cezalandırmadan daha çabuk olduğumu bildir. Ona giydirdiğim dünya elbisesi seni korkutmasın; zira onun perçemi Benim elimdedir; Benim iznim olmadan ne konuşabilir, ne göz kırpabilir, ne de nefes alabilir. Ona de ki: Rabbine icabet et, zira O'nun mağfireti geniştir. Sana dört yüz sene mühlet verdi; bu sürenin tamamında sen O'na savaş açıp meydan okudun; O'na küfrettin, O'na denk koştun ve kullarını O'nun yolundan alıkoydun. O ise senin üzerine gökten yağmur yağdırıyor, sana yeri bitiriyor; [ve] (¬٤) sen ne hastalandın, ne yaşlandın, ne fakirleştin [ne de yenildin] (¬٥). Eğer Allah sana cezayı acele ettirmek isteseydi yapardı; fakat O, büyük bir teenni ve hilm sahibidir. Sen ve kardeşin, onunla mücadelenin ecrini Allah'tan bekleyerek onunla mücadele edin (¬٦); zira Ben ona karşı koyamayacağı ordular getirmek isteseydim yapardım. Fakat kendini ve topluluklarını beğenen bu zayıf kul bilsin ki az bir topluluk -ki Benim katımdan gelen hiçbir şey az değildir- Benim iznimle çok bir topluluğa galip gelir. Onun süsü ve kendisine verilen nimetler sizi imrendirmesin, gözlerinizi bunlara dikmeyin; zira bunlar dünya hayatının süsü (¬٨) ve şımarık refah ehlinin ziynetidir. Şayet Firavun baktığında elindeki imkânların size verilenlerin bir benzerinden bile aciz olduğunu anlasın diye sizi dünyadan bir süsle süslemek isteseydim yapardım. Fakat sizi bundan sakındırır ve onu sizden uzak tutarım. Dostlarıma da böyle yaparım; eskiden beri bu husustaki âdetim böyle cereyan etmiştir. Şefkatli bir çobanın develerini tehlikeli çökme yerlerinden uzaklaştırdığı gibi Ben de onları dünyanın nimetinden ve refahından uzaklaştırırım. Bu, onların Benim katımda değersiz olmalarından değil; bilakis keremimden alacakları payı, dünya tarafından zedelenmeksizin tastamam ve eksiksiz olarak tamamlasınlar diyedir.
19791. Metin
واعلم أنه لا يتزين لي العباد بزينة هي أبلغ مما ٩ عندي من الزهد في الدنيا، فإنها زينة المتقين، عليهم منها لباس يُعْرَفون به من السكينة والخشوع، سيماهم في وجوههم من أثر السجود، أولئك أوليائي حقًا حقًا، فإذا لقيتهم فاخفض لهم جناحك، وذلل قلبك ولسانك، واعلم أنه من أهان لي
Bil ki kullar Bana, Benim katımda dünyada zühd sahibi olmaktan daha üstün olan bir süsle süslenemezler 9. Şüphesiz bu, takva sahiplerinin süsüdür. Onların üzerinde bundan [ötürü] kendisiyle tanındıkları sekinet ve huşûdan bir elbise vardır; secde izinden [dolayı] nişanları yüzlerindedir. İşte onlar gerçekten ama gerçekten Benim velîlerimdir (dostlarımdır). Onlarla karşılaştığın zaman onlara kol kanat ger (tevazu göster), kalbini ve dilini [onlara karşı] alçak gönüllü kıl. Şunu da bil ki her kim Benim bir
19792. Metin
وليًا أو أخافه، فقد بارزني بالمحاربة، وبادأني وعرض لي نفسه ودعاني إليها، وأنا أسرع شيء إلى نصرة أوليائي، أفيظن الذي يحاربني أن يقوم لي، أم يظن الذي يعاديني أن يعجزني، أم (¬١) يظن الذي يبارزني أن يسبقني أو يفوتني. وكيف وأنا الثائر لهم في الدنيا والآخرة، لا أَكِلُ مضطرهم (¬٢) إلى غيري.
velime hakaret eder veya onu korkutursa Bana karşı savaş açmış, Bana kafa tutmuş, kendini Bana sunmuş ve Beni buna çağırmış olur. Ben ise dostlarıma yardıma en çabuk olanım. Benimle savaşan kimse Bana karşı durabileceğini mi sanır, yoksa Bana düşmanlık eden Beni aciz bırakacağını mı sanır, yahut (¬١) Bana meydan okuyan Benim önüme geçebileceğini veya elimden kaçıp kurtulabileceğini mi sanır? Nasıl olur da [böyle sanır]; dünyada da ahirette de onların intikamını alan Benim, onların darda kalanını (¬٢) asla başkasına bırakmam.”
19793. Metin
رواه ابن أبي حاتم.
Bunu İbn Ebî Hâtim rivayet etmiştir.
19794. Metin
(قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي) هذا سؤال من موسى، ﵇، لربه ﷿، أن يشرح له صدره فيما بعثه به، فإنه قد أمره بأمر عظيم، وخطب جسيم، بعثه إلى أعظم ملك على وجه الأرض إذ ذاك، وأجبرهم، وأشدهم كفرًا، وأكثرهم جنودًا، وأعمرهم ملكًا، وأطغاهم وأبلغهم تمردًا، بلغ من أمره أن ادعى أنه لا يعرف الله، ولا يعلم لرعاياه إلهًا غيره.
(قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي) Bu, Mûsâ aleyhisselâm'ın kendisini gönderdiği vazifede göğsünü genişletmesi için Azîz ve Celîl olan Rabbine bir duasıdır. Zira O, kendisine büyük bir iş ve pek mühim bir vazife emretmiştir: Onu o dönemde yeryüzünün en büyük, en zorba, inkârı en şiddetli, askerleri en çok, mülkü en bayındır, en azgın ve başkaldırısı en ileri kralına göndermiştir; onun durumu öyle bir noktaya varmıştı ki Allah'ı tanımadığını ve tebaası için Kendisinden başka bir ilah bilmediğini iddia etmişti.
19795. Metin
هذا وقد مكث موسى في داره مدة وليدًا عندهم، في حجر فرعون، على فراشه، ثم قتل منهم نفسا فخافهم أن يقتلوه، فهرب منهم هذه المدة بكمالها. ثم بعد هذا بعثه ربه ﷿ إليهم نذيرًا يدعوهم إلى الله ﷿ أن يعبدوه وحده لا شريك له؛ ولهذا قال: (رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي * وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي) أي: إن لم تكن أنت عوني ونصيري، وعضدي وظهيري، وإلا فلا طاقة لي بذلك.
Bununla birlikte Mûsâ onların sarayında bir çocuk olarak Firavun'un kucağında, onun döşeğinde bir müddet kalmıştı. Sonra onlardan bir adam öldürmüş ve kendisini öldürürler diye onlardan korkarak bütün bu müddet boyunca onlardan kaçmıştı. Bundan sonra ise Azîz ve Celîl olan Rabbi onu bir uyarıcı olarak, sadece ve ortaksız biçimde O'na ibadet etsinler diye Azîz ve Celîl olan Allah'a davet etmek üzere onlara gönderdi; işte bu yüzden: (رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي * وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي) yani eğer Sen benim yardımcım, destekçim, kuvvetim ve dayanağım olmazsan buna benim gücüm yetmez, demiştir.