22988. Metin
وهي مكية.
O [sure], Mekkîdir.
22989. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
22990. Metin
{طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ (١) هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣) إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ (٥) وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦)}
{طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ (١) هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ (٢) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ (٣) إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ (٤) أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ (٥) وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ (٦)} “Tâ-Sîn. Bunlar Kur’an'ın ve apaçık bir Kitab'ın ayetleridir. (1) Müminler için bir hidayet ve bir müjdedir. (2) Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar. (3) Şüphesiz ahirete inanmayanların amellerini kendilerine süsledik de onlar bocalayıp dururlar. (4) İşte bunlar, kendileri için azabın en kötüsü olanlardır ve ahirette de en çok hüsrana uğrayacak olanlar onlardır. (5) Şüphesiz ki sen bu Kur’an'ı, Hakîm ve Alîm olan [Allah]'ın katından almaktasın. (6)”
22991. Metin
قد تقدم الكلام في "سورة البقرة" على الحروف المتقطعة (¬١) في أوائل السُّوَر.
Surelerin başlarındaki Hurûf-ı Mukattaa (¬١) hakkındaki açıklama daha önce Bakara Suresi'nde geçmişti.
22992. Metin
وقوله: (تِلْكَ آيَاتُ) أي: هذه آيات (الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ) أي: بين واضح.
Allah Teâlâ'nın: (تِلْكَ آيَاتُ) yani: Bunlar ayetleridir, (الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ) yani: apaçık ve besbelli [olan Kitab'ın].
22993. Metin
(هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ) أي: إنما تحصل الهداية والبشارة من القرآن لِمَنْ آمن به واتبعه وصدقه، وعمل بما فيه، وأقام الصلاة المكتوبة، وآتى الزكاة المفروضة، وآمن (¬٢) بالدار الآخرة والبعث بعد الموت، والجزاء على الأعمال، خيرها وشرها، والجنة والنار، كما قال تعالى: {قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} [فصلت: ٤٤]. وقال: {لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنْذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا} [مريم: ٩٧]؛ ولهذا قال هاهنا: (إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ) أي: يكذبون بها، ويستبعدون وقوعها (زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ) أي: حَسَّنَّا لهم ما هم فيه، ومددنا لهم في غَيهم فهم يَتيهون في ضلالهم. وكان هذا جزاء على ما كذبوا به من الدار الآخرة، كما قال تعالى: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} [الأنعام: ١١٠]، (أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ) أي: في الدنيا والآخرة، (وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ) أي: ليس يخسر أنفسهم وأموالهم سواهم من أهل المحشر.
(هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ) Yani: Kur'an'dan hidayet ve müjde ancak ona inanan, ona uyan, onu tasdik eden, içindekilerle amel eden, farz kılınan namazı kılan, farz kılınan zekâtı veren; ahiret yurduna, ölümden sonraki dirilişe, iyisiyle kötüsüyle amellerin karşılığına, cennete ve cehenneme iman eden (¬٢) kimseler için hâsıl olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} [Fussilet: 44] “De ki: O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o kendilerine karşı bir körlüktür. İşte onlara uzak bir yerden seslenilmektedir.” Ve şöyle buyurmuştur: {لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنْذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا} [Meryem: 97] “Onunla takva sahiplerini müjdeleyesin ve inatçı bir kavmi de onunla uyarasın diye...” Bundan dolayı burada şöyle buyurmuştur: (إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ) Yani: Onu yalanlayanlar ve gerçekleşmesini uzak görenler [var ya], (زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ) Yani: İçinde bulundukları durumu kendilerine güzel gösterdik ve azgınlıkları içinde onlara mühlet verdik; onlar da sapıklıkları içinde bocalayıp dururlar. Bu, ahiret yurdunu yalanlamalarına bir ceza idi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} [En'âm: 110] “Biz onların gönüllerini ve gözlerini, ilk defa inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları taşkınlıkları içinde şaşkınca bocalayıp durur halde bırakırız.” (أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ) Yani: Dünyada ve ahirette. (وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ) Yani: Mahşer ehlinden, kendilerinden başka hiç kimse kendi canlarını ve mallarını bu denli hüsrana uğratmış olamaz.
22994. Metin
وقوله: (وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ) أي: (وَإِنَّكَ) يا محمد - قال قتادة: (لَتُلَقَّى) أي: لتأخذ. (الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ) أي: من عند حكيم عليم، أي: حكيم في أوامره ونواهيه، عليم بالأمور جليلها وحقيرها، فخبره هو الصدق المحض، وحكمه هو العدل التام، كما قال تعالى: {وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلا [لا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ]} (¬٣) [الأنعام: ١١٥].
Allah Teâlâ'nın: (وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ) sözü: Yani, (وَإِنَّكَ) Ey Muhammed! -Katâde demiştir ki: (لَتُلَقَّى) yani: almaktasın. (الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ) yani: Hakîm ve Alîm olanın katından; yani emirlerinde ve yasaklarında Hakîm (hikmet sahibi), büyük olsun küçük olsun bütün işleri hakkıyla Alîm (bilen) olanın katından almaktasın. Dolayısıyla O'nun haberi sırf doğruluk, hükmü ise tam bir adalettir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلا [لا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ]} (¬٣) [En'âm: 115] “Rabbinin kelimesi doğruluk ve adalet bakımından tamama ermiştir. O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir şey yoktur.”
22995. Metin
{إِذْ قَالَ مُوسَى لأهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨) يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى لا تَخَفْ إِنِّي لا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١) وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (١٢) فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (١٣)}
{إِذْ قَالَ مُوسَى لأهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٧) فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨) يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٩) وَأَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى لا تَخَفْ إِنِّي لا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ (١٠) إِلا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ (١١) وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (١٢) فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (١٣)} “Hani Mûsâ ailesine: «Gerçekten ben bir ateş fark ettim; oradan size ya bir haber getireceğim yahut ısınasınız diye tutuşturulmuş bir kor parçası getireceğim» demişti. (7) Oraya geldiğinde kendisine şöyle seslenildi: «Ateşin içinde bulunan da çevresinde olan da mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir!» (8) «Ey Mûsâ! Şüphesiz ki Ben, Azîz ve Hakîm olan Allah'ım.» (9) «Asânı yere bırak!» [Mûsâ] onu bir yılan gibi hareket eder görünce, arkasına bile bakmadan dönüp kaçtı. [Allah buyurdu ki:] «Ey Mûsâ! Korkma; şüphesiz Benim katımda elçiler korkmaz.» (10) «Ancak kim haksızlık eder, sonra da işlediği kötülüğün ardından [onu] iyiliğe tebdil ederse, şüphesiz Ben Gafûr [ve] Rahîm'im.» (11) «Elini koynuna sok; Firavun'a ve onun kavmine [gösterilecek] dokuz mucize dâhilinde, kusursuz ve bembeyaz olarak çıksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavimdir.» (12) Mucizelerimiz onların gözleri önüne apaçık serildiğinde ise: «Bu, apaçık bir sihirdir» dediler. (13)”
22996. Metin
يقول تعالى لرسوله ﷺ (¬١) مذكرًا له ما كان من أمر موسى، كيف اصطفاه الله وكلمه، وناجاه وأعطاه من الآيات العظيمة الباهرة، والأدلة القاهرة، وابتعثه إلى فرعون وملئه، فجحدوا بها وكفروا واستكبروا عن اتباعه والانقياد له، فقال تعالى: (إِذْ قَالَ مُوسَى لأهْلِهِ) أي: اذكر حين سار موسى بأهله، فأضل الطريق، وذلك في ليل وظلام، فآنس من جانب الطور نارًا، أي: رأى نارًا تأجج (¬٢) وتضطرم، فقال (لأهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ) أي: عن الطريق، (أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ) أي: تتدفؤون به. وكان كما قال، فإنه رجع منها بخبر عظيم، واقتبس منها نورًا عظيمًا؛ ولهذا قال تعالى: (فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا) أي: فلما أتاها رأى (¬٣) منظرًا هائلا عظيمًا، حيث انتهى إليها، والنار تضطرم في شجرة خضراء، لا تزداد النار إلا توقدًا، ولا تزداد الشجرة إلا خضرة ونضرة، ثم رفع رأسه فإذا نورها متصل بعنان السماء.
Allah Teâlâ Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem (¬١) Mûsâ'nın başına gelenleri; Allah'ın onu nasıl seçtiğini, onunla konuştuğunu, fısıldaştığını ve ona azametli, parlak mucizeler ve kahredici deliller verdiğini, onu Firavun ve kavminin ileri gelenlerine gönderdiğini, onların ise bunları inkâr edip kâfir olduklarını ve ona uyup boyun eğmekten büyüklenerek kaçındıklarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır: (إِذْ قَالَ مُوسَى لأهْلِهِ) Yani: Mûsâ'nın ailesiyle birlikte yürüdüğü ve gece vakti karanlıkta yolu kaybettiği zamanı hatırla. Tûr tarafında bir ateş fark etmiş, yani parlayıp yanan (¬٢) bir ateş görmüştü de, (لأهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ) yani yol hakkında [bir haber], (أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ) yani onunla ısınırsınız diye [ailesine] demişti. Dediği gibi de oldu; zira oradan pek büyük bir haberle döndü ve ondan azametli bir nur aldı. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا) Yani: Oraya vardığında, oraya ulaştığında dehşet verici, büyük bir manzara gördü (¬٣); ateş yeşil bir ağaçta alev alev yanıyor, ateş tutuştukça ağaç sadece yeşilliğini ve tazeliğini artırıyordu. Sonra başını kaldırdı, bir de baktı ki onun nuru göğün bulutlarına kadar uzanmaktadır.
22997. Metin
قال ابن عباس وغيره: لم تكن نارًا، إنما كانت نورًا (¬٤) يَتَوَهَّج.
İbn Abbâs ve başkaları: "O bir ateş değildi, bilakis parıldayan bir nurdu (¬٤)" demişlerdir.
22998. Metin
وفي رواية عن ابن عباس: نور رب العالمين. فوقف موسى متعجبًا مما رأى، فنودي أن بورك من في النار. قال ابن عباس: [أي] (¬٥) قُدّس.
İbn Abbâs'tan gelen bir rivayette ise: "Âlemlerin Rabbinin nurudur" demiştir. Mûsâ gördüğü şey karşısında hayretler içinde kaldı. Bunun üzerine ateşte olanın mübarek kılındığı seslenildi. İbn Abbâs: "[Yani] (¬٥) mukaddes kılındı" demiştir.
22999. Metin
(وَمَنْ حَوْلَهَا) أي: من الملائكة. قاله ابن عباس، وعكرمة، وسعيد بن جبير، والحسن، وقتادة.
(وَمَنْ حَوْلَهَا) Yani meleklerden [onun etrafında bulunanlar]. Bunu İbn Abbâs, İkrime, Saîd b. Cübeyr, Hasan ve Katâde söylemiştir.
23000. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا يونس بن حبيب، حدثنا أبو داود -[و] ٦ هو الطيالسي -حدثنا شعبة والمسعودي، عن عمرو بن مُرَّة، سمع أبا عُبَيْدة يحدث، عن أبي موسى، ﵁، قال: قال رسول الله ﷺ: "إن الله لا ينام، ولا ينبغي له أن ينام، يخفض القسط ويرفعه، يرفع إليه عمل الليل قبل النهار، وعمل النهار قبل الليل ٧. زاد المسعودي: "وحجابه النور -أو النار -لو كشفها لأحْرَقَتْ سُبُحات وجهه كل شيء أدركه بصره". ثم قرأ أبو عُبَيْدة: (أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا) ٨
İbn Ebî Hâtim şöyle dedi: Bize Yûnus b. Habîb anlattı, bize Ebû Dâvûd -[ve] 6 o et-Tayâlisî'dir- anlattı, bize Şu'be ve el-Mes'ûdî, Amr b. Mürre'den anlattı; o da Ebû Ubeyde'yi, Ebû Mûsâ'dan (radıyallâhu anh) [nakille] şöyle anlatırken işitti: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Şüphesiz Allah uyumaz ve O'na uyumak yaraşmaz. Adaleti (tartıyı) indirir ve kaldırır. Gece ameli gündüzden önce, gündüz ameli de geceden önce O'na yükseltilir.» 7 Mes'ûdî şu ziyadeyi yaptı: «O'nun hicabı nurdur -veya ateştir-. Eğer onu açsaydı, vechinin azamet nurları basarının ulaştığı her şeyi mutlaka yakardı.» Sonra Ebû Ubeyde: { أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا } “Ateşte olan da onun etrafında bulunanlar da mübarek kılınmıştır” [ayetini] okudu. 8
23001. Metin
وأصل هذا الحديث مخرج في الصحيح لمسلم، من حديث عمرو بن مُرَّة، به (¬١).
Bu hadisin aslı, Müslim'in Sahih'inde Amr b. Mürre hadisinden bu isnadla tahric edilmiştir (¬١).
23002. Metin
وقوله: (وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ) أي: الذي يفعل ما يشاء ولا يشبه شيئا من مخلوقاته، ولا يحيط به شيء من مصنوعاته، وهو العلي العظيم، المباين لجميع المخلوقات، ولا يكتنفه الأرض والسموات، بل هو الأحد الصمد، المنزه عن مماثلة المحدثات.
Allah Teâlâ'nın: (وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ) sözü: Yani dilediğini yapan, yarattıklarından hiçbir şeye benzemeyen ve yarattığı şeylerden hiçbirinin Kendisini kuşatamadığı [Allah]; O, Aliyy (yüce) ve Azîm (büyük) olandır, bütün yaratılmışlardan tamamen ayrıdır; yer ve gökler O'nu kuşatamaz, bilakis O, sonradan yaratılan şeylere benzemekten münezzeh olan Ehad ve Samed'dir.
23003. Metin
وقوله: (يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) أعلمه (¬٢) أن الذي يخاطبه ويناجيه هو ربه الله العزيز، الذي عز كل شيء وقهره وغلبه، الحكيم في أفعاله وأقواله.
Allah Teâlâ'nın: (يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) sözü: Ona (¬٢) kendisiyle konuşanın ve fısıldaşanın, her şeye galip gelen, kahreden ve üstün olan Azîz, fiillerinde ve sözlerinde Hakîm olan Rabbi Allah olduğunu bildirdi.
23004. Metin
ثم أمره أن يلقي عصاه من يده؛ ليظهر له دليلا واضحا على أنه الفاعل المختار، القادر على كل شيء. فلما ألقى موسى تلك العصا (¬٣) من يده انقلبت في الحال حَيَّةً عظيمة هائلة في غاية الكبر، وسرعة الحركة مع ذلك؛ ولهذا قال: (فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ) والجان: ضرب من الحيات، أسرعه حركة، وأكثره اضطرابا -وفي الحديث نَهْيٌ عن قتل جِنَّان (¬٤) البيوت (¬٥) -فلما عاين موسى ذلك (وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ) أي: لم يلتفت من شدة فرقه (يَا مُوسَى لا تَخَفْ إِنِّي لا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ) أي: لا تخف مما ترى، فإني أريد أن أصطَفيك رسولا وأجعلك نبيًا وجيهًا.
Sonra, O'nun dilediğini yapan ve her şeye gücü yeten olduğuna dair açık bir delil göstermek için Mûsâ'ya elindeki asâsını atmasını emretti. Mûsâ o asâyı (¬٣) elinden atınca, o anda son derece büyük, dehşet verici ve bununla birlikte çok hızlı hareket eden bir yılana dönüştü. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ) Cânn: Yılanların hareketçe en hızlı ve en çok kıpırdayan bir türüdür. -Hadiste ev yılanlarının (¬٤) öldürülmesi yasaklanmıştır (¬٥)- Mûsâ bunu görünce (وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ) yani aşırı korkusundan dönüp arkasına bile bakmadı. (يَا مُوسَى لا تَخَفْ إِنِّي لا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ) Yani: Gördüğün şeyden korkma, zira Ben seni elçi olarak seçmek ve seni itibarlı bir peygamber kılmak istiyorum.
23005. Metin
وقوله: (إِلا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ) هذا استثناء منقطع، وفيه بشارة عظيمة للبشر، وذلك أن من كان على [عمل] (¬٦) شيء ثم أقلع عنه، ورجع وأناب، فإن الله يتوب عليه، كما قال تعالى: {وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى} [طه: ٨٢]، وقال تعالى: {وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُورًا رَحِيمًا} [النساء: ١١٠] والآيات في هذا كثيرة جدًا.
Allah Teâlâ'nın: (إِلا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَإِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ) sözü: Bu munkatı' bir istisnadır ve içinde insanlar için büyük bir müjde vardır. Zira kim bir [kötü amel] (¬٦) üzere olur, sonra ondan vazgeçer, döner ve tevbe ederse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى} [Tâhâ: 82] “Şüphesiz Ben, tevbe eden, iman eden, salih amel işleyen, sonra da doğru yola giren kimse için çok bağışlayıcıyım.” Ve Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللَّهَ يَجِدِ اللَّهَ غَفُورًا رَحِيمًا} [Nisâ: 110] “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı Gafûr ve Rahîm olarak bulur.” Bu konudaki ayetler pek çoktur.
23006. Metin
وقوله: (وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ) هذه آية أخرى، ودليل باهر على قدرة الله الفاعل المختار، وصِدْق من جعل له معجزة، وذلك أن الله -تعالى -أمره أن يُدخل يده في جيب دِرْعِه، فإذا أدخلها وأخرجها خَرجت بيضاء ساطعة، كأنها قطعة قمر، لها لمعان يتلألأ (¬٧) كالبرق الخاطف.
Allah Teâlâ'nın: (وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ) sözü: Bu, dilediğini yapan Allah'ın kudretine ve kendisine mucize verilen kişinin doğruluğuna başka bir ayet ve parlak bir delildir. Şöyle ki: Allah Teâlâ ona elini zırhının yakasına sokmasını emretti. Elini sokup çıkardığında, o el, adeta ay parçası gibi parıldayan, şimşek gibi çakan bir parıltıya sahip (¬٧), kusursuz bembeyaz olarak çıkıyordu.
23007. Metin
وقوله: (فِي تِسْعِ آيَاتٍ) أي: هاتان ثنتان من تسع آيات أؤيدك بهن، وأجعلهن برهانا لك إلى فرعون وقومه (إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ).
Allah Teâlâ'nın: (فِي تِسْعِ آيَاتٍ) sözü: Yani, seni kendileriyle destekleyeceğim ve Firavun ile kavmine karşı sana kesin birer delil kılacağım dokuz ayetten ikisi bunlardır. (إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ).
23008. Metin
وهذه هي الآيات التسع التي قال الله تعالى: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} [الإسراء: ١٠١] كما تقدم تقرير ذلك هنالك.
İşte bunlar, Allah Teâlâ'nın: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} [İsrâ: 101] “Andolsun, Biz Mûsâ'ya apaçık dokuz ayet verdik” buyurduğu dokuz ayettir; nitekim bunun açıklaması orada geçmişti.
23009. Metin
وقوله: (فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً) أي: بينة واضحة ظاهرة،
Allah Teâlâ'nın: (فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً) “Ayetlerimiz onlara apaçık bir şekilde geldiğinde” sözü; yani beyan edilmiş, apaçık ve aşikâr [olarak geldiğinde demektir],
23010. Metin
(قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) وأرادوا معارضته بسحرهم {فغلبوا [هنالك] (¬١) وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ}.
(قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) [dediler] ve büyüleriyle ona karşı koymak istediler, {فغلبوا [هنالك] (¬١) وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ} “[Böylece orada] yenildiler ve küçük düşerek geri döndüler.”
23011. Metin
{وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (١٤)}
{وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ (١٤)} “Ve vicdanları bunlara kesin bir şekilde inandığı halde, zulüm ve kibir yüzünden onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak! (14)”
23012. Metin
(وَجَحَدُوا بِهَا) أي: في ظاهر أمرهم، (وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ) أي: علموا في أنفسهم أنها حق (¬٢) من عند الله، ولكن جَحَدوها وعاندوها وكابروها، (ظُلْمًا وَعُلُوًّا) أي: ظلما من أنفسهم، سَجِيَّة ملعونة، (وَعُلُوًّا) أي: استكبارًا عن اتباع الحق؛ ولهذا قال: (فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ) أي: انظر يا محمد كيف كان عاقبة كُفرهم (¬٣)، في إهلاك الله إياهم، وإغراقهم عن آخرهم في صبيحة واحدة.
(وَجَحَدُوا بِهَا) Yani zahirde inkâr ettiler, (وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ) Yani içlerinde bunların Allah katından gelen bir hak olduğunu (¬٢) bildiler, fakat onları inkâr ettiler, inatlaştılar ve büyüklük tasladılar, (ظُلْمًا وَعُلُوًّا) Yani lanetlenmiş bir tabiat olarak kendi nefislerinden kaynaklanan bir zulümle, (وَعُلُوًّا) yani gerçeğe uymayı gururlarına yediremeyerek. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ) Yani: Ey Muhammed, Allah'ın onları helak etmesi ve bir sabah vakti hepsini birden boğması şeklinde inkârlarının (¬٣) sonunun nasıl olduğuna bir bak!
23013. Metin
وفحوى الخطاب يقول: احذروا أيها المكذبون بمحمد، الجاحدون لما جاء به من ربه، أن يصيبكم ما أصابهم بطريق الأولى والأحرى؛ فإن محمدًا، صلوات الله وسلامه عليه (¬٤) أشرف وأعظم من موسى، وبرهانه أدل وأقوى من برهان موسى، بما آتاه الله من الدلائل المقترنة بوجوده في نفسه وشمائله، وما سبقه من البشارات من الأنبياء به، وأخذ المواثيق له، عليه (¬٥) من ربه أفضل الصلاة والسلام.
Hitabın özü şudur: Ey Muhammed'i yalanlayanlar ve onun Rabbinden getirdiklerini inkâr edenler! Onların başına gelenin evleviyetle ve daha uygun bir şekilde sizin de başınıza gelmesinden sakının; çünkü Muhammed -Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun- (¬٤) Mûsâ'dan daha şerefli ve daha büyüktür, delili de Mûsâ'nın delilinden daha açık ve daha güçlüdür; zira Allah ona kendi şahsında ve ahlakında bulunan delilleri vermiş, daha önceki peygamberler onu müjdelemiş ve onun için ahitler alınmıştır. Rabbinden en faziletli salât ve selâm onun (¬٥) üzerine olsun.
23014. Metin
{وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥) وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ (١٦) وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٧) حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (١٨) فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ (١٩)}.
{وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ (١٥) وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ (١٦) وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ (١٧) حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (١٨) فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ (١٩)} “Andolsun Biz Dâvûd'a ve Süleyman'a bir ilim verdik. Onlar: «Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun» dediler. (15) Süleyman Dâvûd'a vâris oldu ve dedi ki: «Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur.» (16) Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı; hepsi düzenli bir şekilde sevk ediliyordu. (17) Nihayet Karınca Vadisi'ne geldiklerinde bir karınca şöyle dedi: «Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesin!» (18) [Süleyman] onun bu sözüne gülümseyerek tebessüm etti ve dedi ki: «Rabbim! Bana ve anne-babama verdiğin nimetine şükretmemi ve hoşnut olacağın salih ameller işlememi bana nasip eyle ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!» (19)”
23015. Metin
يخبر تعالى عما أنعم به على عبديه ونبييه داود وابنه سليمان، عليهما من الله السلام، من النعم الجزيلة، والمواهب الجليلة، والصفات الجميلة، وما جمع لهما بين سعادة الدنيا والآخرة، والملك والتمكين التام في الدنيا، والنبوة والرسالة في الدين؛ ولهذا قال: (وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ).
Allah Teâlâ, iki kulu ve peygamberi olan Dâvûd ile oğlu Süleyman'a -Allah'ın selâmı ikisinin üzerine olsun- bol nimetler, yüce bağışlar, güzel sıfatlar lütfettiğini; dünya ve ahiret saadetini, dünyada hükümdarlık ve tam bir hâkimiyeti, dinde ise peygamberlik ve elçiliği onlar için bir araya getirdiğini haber vermektedir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ).
23016. Metin
قال ابن أبي حاتم: ذكر عن إبراهيم بن يحيى بن تمام ٦: أخبرني أبي، عن جدي قال: كتب عمر بن عبد العزيز: إن الله لم ينعم على عَبد نعمة فحمد الله عليها، إلا كان حَمْدُه أفضل من نعمته ٧، لو كنت لا تعرف ذلك إلا في كتاب الله المنزل؛ قال الله تعالى: (وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ)، وأي نعمة أفضل مما أوتي داود
İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: İbrâhîm b. Yahyâ b. Temmâm’dan6 zikredildiğine göre [şöyle demiştir]: Bana babam, dedemden nakletti; o şöyle dedi: Ömer b. Abdilazîz şöyle yazdı: "Allah bir kula bir nimet bahşedip de kul buna karşılık Allah’a hamdettiğinde, mutlaka onun hamdi [Allah'ın] nimetinden daha faziletli olur.7 Sen bunu sadece Allah’ın indirilmiş Kitâbı’nda biliyor olsan bile [bu böyledir]; zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ } “Andolsun biz, Dâvûd'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun, dediler.” Dâvûd
23017. Metin
وسليمان، ﵉؟
ve Süleyman'a aleyhimesselâm verilenden daha faziletli hangi nimet olabilir ki?"
23018. Metin
وقوله: (وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ) أي: في الملك والنبوة، وليس المراد وراثَةَ المال؛ إذ لو كان كذلك لم يخص سليمان وحده من بين سائر أولاد داود، فإنه قد كان لداود مائةُ امرأة. ولكن المراد بذلك وراثةُ الملك والنبوة؛ فإن الأنبياء لا تورث أموالهم، كما أخبر بذلك رسول الله ﷺ [في قوله] (¬١): نحن معشر الأنبياء لا نورث، ما تركناه صدقة (¬٢) (¬٣).
Allah Teâlâ'nın: (وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ) sözü: Yani hükümdarlıkta ve peygamberliktedir; kastedilen mal mirası değildir. Çünkü öyle olsaydı, Dâvûd'un diğer çocukları arasından sadece Süleyman tahsis edilmezdi; nitekim Dâvûd'un yüz hanımı vardı. Bilakis bununla kastedilen, hükümdarlık ve peygamberlik mirasıdır; zira peygamberlerin malları miras bırakılmaz. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem [şöyle buyurarak] (¬١) bunu haber vermiştir: "Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız, bıraktığımız şey sadakadır" (¬٢) (¬٣).
23019. Metin
وقوله (¬٤): (يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ) (¬٥)، أي: أخبر سليمان بنعم الله عليه، فيما وهبه له من الملك التام، والتمكين العظيم، حتى إنه سَخَّر له الإنس والجن والطير. وكان يعرف لغة الطير والحيوان أيضًا، وهذا شيء لم يُعطَه أحد من البشر -فيما علمناه -مما أخبر الله به ورسوله. وَمَنْ زعم من الجهلة والرّعاع أنّ الحيوانات كانت تنطق كنطق بني آدم قبل سليمان بن داود -كما يتفوه به كثير من الناس -فهو قولٌ بلا علم. ولو كان الأمر كذلك لم يكن لتخصيص سليمان بذلك فائدة؛ إذ كلهم يسمع كلام الطيور والبهائم، ويعرف ما تقول، فليس الأمر كما زعموا ولا كما قالوا، بل لم تزل (¬٦) البهائم والطيور وسائر المخلوقات من وقت خُلقت إلى زماننا هذا على هذا الشكل والمنوال. ولكن الله، ﷾، كان قد أفهم سليمان، ﵇، ما يتخاطب به الطيور في الهواء، وما تنطق (¬٧) به الحيوانات على اختلاف أصنافها؛ ولهذا قال: (عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ) أي: مما يحتاج إليه الملك، (إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ) أي: الظاهر البين لله علينا.
Ve O'nun şu sözü (¬٤): (يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ) (¬٥): Yani Süleyman, kendisine bağışlanan tam hükümdarlık ve büyük imkânlar hususunda Allah'ın üzerindeki nimetlerini haber vermiştir; öyle ki insanları, cinleri ve kuşları onun emrine vermiştir. O, kuşların ve hayvanların dilini de bilirdi; bu ise bildiğimiz kadarıyla -Allah'ın ve Resûlü'nün haber verdiği üzere- insanlardan hiç kimseye verilmemiş bir şeydir. Cahillerden ve ayak takımından bazılarının iddia ettiği gibi -ki birçok insanın ağzından dökülen bir laftır- hayvanların Dâvûd oğlu Süleyman'dan önce Âdemoğullarının konuşması gibi konuştuğu iddiası, ilimsizce söylenmiş bir sözdür. Eğer durum böyle olsaydı, Süleyman'ın bununla özel kılınmasının bir anlamı kalmazdı; zira herkes kuşların ve hayvanların sözlerini işitir ve ne dediklerini anlardı. Mesele onların iddia ettiği ve söylediği gibi değildir; bilakis hayvanlar, kuşlar ve diğer tüm mahlukat yaratıldıkları andan zamanımıza kadar hep bu şekil ve minval üzere devam etmişlerdir (¬٦). Fakat Azîz ve Celîl olan Allah, Süleyman'a aleyhisselâm havadaki kuşların birbiriyle ne konuştuklarını ve çeşitli türleriyle hayvanların ne söylediklerini (¬٧) anlama kabiliyeti vermişti. Bundan dolayı şöyle demiştir: (عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ) Yani bir hükümdarın ihtiyaç duyduğu her şeyden, (إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ) Yani: Bu, Allah'ın üzerimizdeki açık ve apaçık lütfudur.
23020. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا قتيبة، حدثنا يعقوب بن عبد الرحمن، عن عمرو بن أبي عمرو، عن المطلب، عن أبي هريرة، ﵁، أن رسول الله ﷺ قال: "كان داود، ﵇، فيه غيرة شديدة، فكان إذا خرج أغلقت الأبواب، فلم يدخل على أهله أحد حتى يرجع". قال: "فخرج ذات يوم وأغلقت ٨ الأبواب، فأقبلت امرأته تطلع إلى الدار، فإذا رجل قائم وسط الدار، فقالت لِمَنْ في البيت: من أين دخل هذا الرجل، والدار مغلقة؟ والله لنفتضحن بداود، فجاء داود، ﵇، فإذا الرجل قائم وسط الدار، فقال له داود: من أنت؟ قال: الذي لا يهاب الملوك، ولا يمتنع من الحجاب. فقال داود: أنت والله إذًا ملك الموت. مرحبًا بأمر الله، فتزمل داود، ﵇، مكانه حتى قبضت نفسه، حتى فرغ من شأنه وطلعت عليه الشمس، فقال سليمان، ﵇، للطير: أظلي على داود، فأظلت عليه الطير حتى أظلمت عليهما الأرض،
İmam Ahmed dedi ki: Bize Kuteybe rivayet etti, bize Ya'kūb b. Abdirrahmân, Amr b. Ebî Amr'dan, [o] el-Muttalib'den, [o da] Ebû Hureyre'den radıyallâhu anh rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Dâvûd'da aleyhisselâm aşırı bir kıskançlık vardı. Dışarı çıktığı zaman kapılar kilitlenir, o dönünceye kadar ailesinin yanına hiç kimse giremezdi.» [Ebû Hureyre] dedi ki: «Günün birinde [Dâvûd] çıktı ve kapılar kilitlendi8. Hanımı evin avlusuna bakmak için yöneldiğinde, evin ortasında dikilmekte olan bir adam gördü. Bunun üzerine evde bulunanlara: 'Ev kilitli olduğu hâlde bu adam nereden girdi? Vallahi Dâvûd'a karşı mahcup olacağız!' dedi. Derken Dâvûd aleyhisselâm geldi ve bir de baktı ki evin ortasında bir adam dikilmektedir. Dâvûd ona: 'Sen kimsin?' dedi. O: 'Hükümdarlardan korkmayan ve perdelerin [kapıların] kendisine engel olamadığı kimseyim' dedi. Bunun üzerine Dâvûd: 'Vallahi o hâlde sen ölüm meleğisin! Allah'ın emrine merhaba [hoş geldi]!' dedi. Dâvûd aleyhisselâm hemen olduğu yerde örtündü ve nihayet ruhu kabzedildi. Onun işi bitip üzerine güneş doğunca, Süleyman aleyhisselâm kuşlara: 'Dâvûd'un üzerine gölge yapın' dedi. Kuşlar onun üzerine öyle bir gölge yaptı ki ikisinin üzerine yeryüzü karardı...»
23021. Metin
فقال لها سليمان: اقبضي جناحا جناحا" قال أبو هريرة: يا رسول الله، كيف فعلت الطير؟ فقبض رسول الله ﷺ يده، وغلبت عليه يومئذ المضرَحية (¬١) (¬٢).
Bunun üzerine Süleyman kuşlara: 'Kanatlarınızı birer birer çekin' dedi." Ebû Hureyre dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü, kuşlar nasıl yaptı?" Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem elini yumdu; o gün ona muzrahıyye (¬١) (¬٢) [kuşları] galip gelmişti.
23022. Metin
قال أبو الفرج بن الجَوْزيّ: المَضْرَحيّة (¬٣) النسور الحُمر.
Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî: "Muzrahıyye (¬٣), kızıl akbabalardır" demiştir.
23023. Metin
وقوله تعالى: (وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ) أي: وجمع لسليمان جنوده من الجن والإنس والطير يعني: ركب فيهم في أبهة وعظمة (¬٤) كبيرة في الإنس، وكانوا هم الذين يلونه، والجن وهم بعدهم [يكونون] (¬٥) في المنزلة، والطير ومنزلتها فوق رأسه، فإن كان حرًّا أظلته منه بأجنحتها.
Allah Teâlâ'nın: (وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ) sözü: Yani Süleyman için cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı. Yani insanlar arasında büyük bir ihtişam ve azametle (¬٤) binerdi. İnsanlar onun hemen yanında bulunurlardı, cinler mertebece onlardan sonra [gelirdi] (¬٥), kuşlar ise onun başının üzerinde yer alırdı; hava sıcak olursa kanatlarıyla onu sıcaktan gölgelerlerdi.
23024. Metin
وقوله: (فَهُمْ يُوزَعُونَ) أي: يكف أولهم على آخرهم؛ لئلا يتقدم أحد عن منزلته التي هي مرتبة له.
Allah Teâlâ'nın: (فَهُمْ يُوزَعُونَ) sözü: Yani hiç kimse kendisine ayrılan dereceden ileri geçmesin diye öndekiler sonrakileri bekletip düzen sağlarlardı.
23025. Metin
قال مجاهد: جعل على كل صنف وزعة، يردون أولاها على أخراها، لئلا يتقدموا في المسير، كما يفعل الملوك اليوم.
Mücâhid dedi ki: Tıpkı günümüz krallarının yaptığı gibi, yürüyüş esnasında öne geçmesinler diye öndekileri sonrakilerin hizasına getiren her sınıfa ait düzen sağlayıcılar görevlendirilmişti.
23026. Metin
وقوله: (حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِ النَّمْلِ) أي: حتى إذا مر سليمان، ﵇، بمن معه من الجيوش والجنود على وادي النمل، (قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ).
Allah Teâlâ'nın: (حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِ النَّمْلِ) sözü: Yani Süleyman aleyhisselâm beraberindeki ordular ve askerlerle birlikte Karınca Vadisi'ne vardığında, (قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ).
23027. Metin
أورد (¬٦) ابن عساكر، من طريق إسحاق بن بشر، عن سعيد، عن قتادة، عن الحسن: أن اسم هذه النملة حرس، وأنها من قبيلة يقال لهم: بنو الشيصان، وأنها كانت عرجاء، وكانت بقدر الذّيب (¬٧).
İbn Asâkir, İshâk b. Bişr tarikiyle Saîd'den, o Katâde'den, o el-Hasan'dan şöyle nakletmiştir (¬٦): Bu karıncanın adı Heres idi, Şîsanoğulları denilen bir kabileye mensuptu, topaldı ve kurt büyüklüğündeydi (¬٧).
23028. Metin
أي: خافت على النمل أن تحطمها (¬٨) الخيول بحوافرها، فأمرتهم بالدخول إلى مساكنها (¬٩) ففهم ذلك سليمان، ﵇، منها (¬١٠).
Yani atların nallarıyla karıncaları ezmesinden (¬٨) korktu ve onlara yuvalarına (¬٩) girmelerini emretti. Süleyman aleyhisselâm da ondan (¬١٠) bunu anladı.
23029. Metin
(فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ) أي: ألهمني أن أشكر نعمتك التي مننت بها علي، من تعليمي منطق الطير والحيوان، وعلى والدي بالإسلام لك، والإيمان بك، (وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ) أي: عملا تحبه وترضاه، (وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ) أي: إذا توفيتني فألحقني بالصالحين من عبادك، والرفيق الأعلى من أوليائك.
(فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ) Yani: Bana kuşların ve hayvanların dilini öğretmek suretiyle bana bahşettiğin, anne-babama da Sana teslim olup Sana iman etmeyi nasip ettiğin nimetine şükretmemi bana ilham et. (وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ) Yani: Seveceğin ve hoşnut olacağın bir amel işlememi [nasip et]. (وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ) Yani: Canımı aldığın zaman beni salih kullarına ve evliyanın Refîk-i A'lâ'sına (yüce dostlar makamına) kat.
23030. Metin
ومن قال من المفسرين: إن هذا الوادي كان بأرض الشام أو بغيره، وإن هذه النملة كانت ذات جناحين كالذباب، أو غير ذلك من الأقاويل، فلا حاصل لها.
Müfessirlerden bu vadinin Şam topraklarında veya başka bir yerde olduğunu, bu karıncanın sinek gibi iki kanadı bulunduğunu veya bunlardan başka sözler söyleyenlerin [bu iddialarının] hiçbir tutar tarafı (aslı) yoktur.
23031. Metin
وعن نَوْف البكالي أنه قال: كان نمل سليمان أمثال الذئاب. هكذا رأيته مضبوطا بالياء المثناة من تحت. وإنما هو بالباء الموحدة، وذلك تصحيف، والله أعلم.
Nevf el-Bikâlî'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Süleyman'ın karıncaları kurtlar gibiydi." Ben bunu bu şekilde alttan iki noktalı ye ile [kurtlar anlamına gelen zibâb şeklinde] yazılmış gördüm. Hâlbuki o tek noktalı be iledir [sinekler anlamına gelen zübâb olmalıdır], bu bir yazım hatasıdır; doğrusunu Allah bilir.
23032. Metin
والغرض أن سليمان، ﵇، فهم قولها، وتبسم ضاحكًا من ذلك (¬١)، وهذا أمر عظيم جدا.
Maksat şudur ki: Süleyman aleyhisselâm onun sözünü anlamış ve bundan dolayı (¬١) tebessüm ederek gülmüştür; bu ise gerçekten çok büyük bir hadisedir.
23033. Metin
وقد قال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا محمد بن بشار، حدثنا يزيد بن هارون، أنبأنا مِسْعَر، عن زيد العَمّي، عن أبي الصديق الناجي قال: خرج سليمان (¬٢) عليه (¬٣) السلام، يستسقي، فإذا هو بنملة مستلقية على ظهرها، رافعة قوائمها إلى السماء، وهي تقول: اللهم، إنا خلق من خلقك، ولا غنى بنا عن سقياك، وإلا تسقنا تهلكنا. فقال سليمان ﵇: ارجعوا فقد سقيتم بدعوة غيركم.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam anlattı, bize Muhammed b. Beşşâr anlattı, bize Yezîd b. Hârûn anlattı, bize Mis'ar, Zeyd el-Ammî'den, o Ebü's-Sıddîk en-Nâcî'den bildirdi, dedi ki: Süleyman (¬٢) aleyhisselâm (¬٣) yağmur duasına çıktı; bir de baktı ki sırtüstü yatmış, ayaklarını göğe kaldırmış bir karınca şöyle diyor: «Allah'ım, bizler Senin mahlukatından bir mahlukuz, Senin vereceğin suya muhtacız. Bizi sulamazsan helak oluruz.» Bunun üzerine Süleyman aleyhisselâm: «Geri dönün, başkasının duası sebebiyle size yağmur verildi» dedi.
23034. Metin
وقد ثبت في الصحيح -عند مسلم -من طريق عبد الرزاق، عن مَعْمَر، عن همام، عن أبي هريرة، عن النبي ﷺ [قال] (¬٤) قَرَصَت نبيا من الأنبياء نملة، فأمر بقرية النمل فأحرقت، فأوحى الله إليه، أفي (¬٥) أن قرصتك نملة أهلكت أمة من الأمم تُسَبِّح؟ فهلا نملة واحدة! " (¬٦).
Müslim'in Sahih'inde Abdürrezzâk tarikiyle Ma'mer'den, o Hemmâm'dan, o Ebû Hureyre'den, Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem [şöyle buyurduğu] (¬٤) sabit olmuştur: "Peygamberlerden bir peygamberi bir karınca ısırdı. O da karınca yuvasını emredip yaktırdı. Bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti: 'Seni bir karınca ısırdı diye (¬٥) [Beni] tesbih eden ümmetlerden bir ümmeti mi helak ettin? Bari sadece bir karıncayı [cezalandırsaydın] ya!'" (¬٦).
23035. Metin
{وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ (٢٠) لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لأذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٢١)}.
{وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ (٢٠) لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لأذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٢١)} “Kuşları teftiş etti ve dedi ki: «Hüdhüd'ü niçin göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı? (20) Ona mutlaka şiddetli bir azap edeceğim yahut onu boğazlayacağım ya da bana apaçık bir mazeret getirecektir.» (21)”
23036. Metin
قال مجاهد، وسعيد بن جبير، وغيرهما، عن ابن عباس وغيره: كان الهدهد مهندسا، يدل سليمان، ﵇، على الماء، إذا كان بأرض فلاة طلبه فنظر له الماء في تخوم الأرض، كما يرى الإنسان الشيء الظاهر على وجه الأرض، ويعرف كم مساحة بعده من وجه الأرض، فإذا دلهم عليه أمر سليمان، ﵇، الجان فحفروا له ذلك المكان، حتى يستنبط (¬٧) الماء من قراره، فنزل سليمان، ﵇ [يوما] (¬٨)، بفلاة من الأرض، فتفقد الطير ليرى الهدهد، فلم يره، (فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ).
Mücâhid, Saîd b. Cübeyr ve başkaları, İbn Abbâs ve diğerlerinden şöyle nakletmişlerdir: Hüdhüd bir mühendis gibiydi; Süleyman aleyhisselâm çorak bir arazide olduğunda suyu arar, Hüdhüd de tıpkı insanın yeryüzündeki açık bir şeyi gördüğü gibi yerin derinliklerindeki suyu görür ve onun yer yüzeyinden ne kadar uzakta olduğunu bilirdi. Hüdhüd onlara suyu gösterince Süleyman aleyhisselâm cinlere emreder, onlar da su tabakasından su çıkıncaya (¬٧) kadar orayı kazarlardı. Süleyman aleyhisselâm [bir gün] (¬٨) çorak bir araziye indi ve Hüdhüd'ü görmek için kuşları teftiş etti fakat onu göremedi, (فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ).
23037. Metin
حدَّث يوما عبد الله بن عباس بنحو هذا، وفي القوم رجل من الخوارج، يقال له: "نافع بن الأزرق"، وكان كثير الاعتراض على ابن عباس، فقال له: قف يا بن عباس، غُلبت اليوم! قال: وَلِمَ؟ قال: إنك تخبر عن الهدهد أنه يرى الماء في تخوم الأرض، وإن الصبي ليضع له الحبة في الفخ، ويحثو على الفخ ترابًا، فيجيء الهدهد ليأخذها فيقع في الفخ، فيصيده الصبي. فقال ابن عباس: لولا أن يذهب هذا فيقول: رددت على ابن عباس، لما أجبته. فقال ٩ له: ويحك! إنه إذا نزل القَدَر عَمي البصر، وذهب الحَذَر. فقال له نافع: والله لا أجادلك في شيء من القرآن
Bir gün Abdullah b. Abbâs buna benzer bir şey anlattı. Topluluk içinde Hâricîlerden Nâfi‘ b. el-Ezrak denilen ve İbn Abbâs'a çokça itiraz eden bir adam vardı. Ona: «Dur ey İbn Abbâs, bugün mağlup oldun!» dedi. [İbn Abbâs]: «Niçin?» diye sordu. O: «Sen Hüdhüd'ün yerin derinliklerindeki suyu gördüğünü haber veriyorsun; oysa çocuk onun için tuzağa bir tane koyar ve tuzağın üzerine toprak saçar; Hüdhüd de onu almak için gelip tuzağa düşer ve çocuk onu avlar» dedi. Bunun üzerine İbn Abbâs: «Bu adamın gidip 'İbn Abbâs'ı reddettim/susturdum' diyeceğini [bilmeseydim] ona cevap vermezdim» dedi. Sonra 9 ona: «Yazık sana! Kader indiği zaman göz kör olur, tedbir/sakınma yok olup gider» dedi. Bunun üzerine Nâfi‘ ona: «Vallâhi Kur'an'dan hiçbir hususta seninle bir daha tartışmayacağım» dedi.
23038. Metin
أبدًا (¬١).
Asla (¬١).
23039. Metin
وقد ذكر الحافظ ابن عساكر في ترجمة أبي عبد الله البَرْزيّ -من أهل "بَرْزَةَ" من غوطة دمشق، وكان من الصالحين يصوم [يوم] (¬٢) الاثنين والخميس، وكان أعور قد بلغ الثمانين -فروى ابن عساكر بسنده إلى أبي سليمان بن زيد: أنه سأله عن سبب عَوَره، فامتنع عليه، فألح عليه شهورًا، فأخبره أن رجلين من أهل خراسان نزلا عنده جمعة في قرية برزة، وسألاه عن وادٍ بها، فأريتهما إياه، فأخرجا مجامر وأوقدا فيها بخورًا كثيرًا، حتى عجعج الوادي بالدخان، فأخذا يَعْزمان والحيات تقبل من كل مكان إليهما، فلا يلتفتان إلى شيء منها، حتى أقبلت حية نحو الذراع، وعيناها توقدان مثل الدينار. فاستبشرا بها عظيما، وقالا الحمد لله الذي لم يُخَيب سفرنا من سنة، وكسرا المجامر، وأخذا الحية فأدخلا في عينها ميلا فاكتحلا به، فسألتهما أن يكحلاني، فأبيا، فألححت عليهما وقلت: لا بد من ذلك، وتوعدتهما بالدولة، فكحلا عيني الواحدة اليمنى، فحين وقع في عيني نظرت إلى الأرض تحتي مثل المرآة، أنظر ما تحتها كما تُري المرآة، ثم قالا لي: سر معنا قليلا فسرت معهما وهما يحدثان، حتى إذا بعدت عن القرية، أخذاني فكتفاني، وأدخل أحدهما يده في عيني ففقأها، ورمى بها ومضيا. فلم أزل كذلك ملقى مكتوفًا، حتى مر بي نفر ففَكَّ وَثَاقي. فهذا ما كان من خبر عيني (¬٣).
Hâfız İbn Asâkir, Şam Gûta'sındaki "Berze" halkından, pazartesi ve perşembe [günleri] (¬٢) oruç tutan salih kimselerden olan ve seksen yaşına ulaşmış tek gözlü Ebû Abdillâh el-Berzî'nin biyografisinde şöyle zikretmiştir: İbn Asâkir kendi senediyle Ebû Süleymân b. Zeyd'e rivayet ettiğine göre o, [Ebû Abdillâh'a] gözünün kör olma sebebini sormuş, o da anlatmaktan kaçınmıştı. Aylarca ısrar edince ona şöyle haber verdi: Horasan halkından iki adam Berze köyünde bir cuma vakti onun yanına konakladılar ve oradaki bir vadiden sordular. Ben de onlara orayı gösterdim. Yanlarında buhurdanlıklar çıkarıp içlerinde çokça buhur yaktılar, öyle ki vadi dumanla dolup taştı. Derken azimet okumaya (büyü yapmaya) başladılar ve her taraftan yılanlar onlara doğru gelmeye başladı; fakat onlar bu yılanların hiçbirine dönüp bakmıyorlardı. Nihayet bir arşın boyunda, iki gözü dinar gibi parıldayan bir yılan geldi. Onu görünce çok sevindiler ve: "Bir yıldır çıktığımız yolculuğumuzu boşa çıkarmayan Allah'a hamdolsun" dediler. Buhurdanlıkları kırdılar, yılanı yakalayıp gözüne bir mil soktular ve onunla gözlerine sürme çektiler. Ben de bana da sürme çekmelerini istedim, kabul etmediler. Onlara ısrar ettim ve: "Bunu mutlaka yapacaksınız" diyerek onları devletle tehdit ettim. Bunun üzerine tek gözüme, sağıma sürdüler. [Sürme] gözüme değer değmez altımdaki yere baktım; ayna gibiydi, altındakileri aynanın gösterdiği gibi görüyordum. Sonra bana: "Bizimle biraz yürü" dediler. Ben de konuşarak onlarla birlikte yürüdüm. Köyden uzaklaşınca beni yakalayıp kollarımı bağladılar; biri elini gözüme sokup onu oydu, fırlatıp attı ve çekip gittiler. Bir topluluk bana uğrayıp bağlarımı çözene kadar öylece bağlı ve terk edilmiş vaziyette kaldım. İşte gözümün başına gelen buydu (¬٣).
23040. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا هشام بن عمار، حدثنا صدقة بن عمرو الغساني، حدثنا عَبّاد بن مَيْسَرة المِنْقَرِيّ، عن الحسن قال: اسم هدهد سليمان ﵇: عنبر.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ali b. el-Hüseyn anlattı, bize Hişâm b. Ammâr anlattı, bize Sadaka b. Amr el-Gassânî anlattı, bize Abbâd b. Meysere el-Minkarî, Hasan'dan naklen anlattı ki o şöyle demiştir: Süleyman aleyhisselâm'ın hüdhüdünün adı: Anber idi.
23041. Metin
وقال محمد بن إسحاق: كان سليمان، ﵇، إذا غدا إلى مجلسه الذي كان يجلس فيه: تفقد الطير، وكان فيما يزعمون يأتيه نُوَبٌ من كل صنف من الطير، كل يوم طائر، فنظر فرأى من أصناف الطير كلّها من حَضَره إلا الهدهد، (فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ) أخطأه بصري من الطير، أم غاب فلم يحضر؟.
Muhammed b. İshâk dedi ki: Süleyman aleyhisselâm oturacağı meclisine sabahleyin vardığında kuşları teftiş ederdi. İddia ettiklerine göre her kuş cinsinden nöbetleşe her gün bir kuş onun yanına gelirdi. Baktı ve hazır bulunan bütün kuş cinslerini gördü, ancak Hüdhüd yoktu; (فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ) [yani] gözüm kuşlar arasından onu seçemedi mi, yoksa kayboldu da hazır mı bulunmadı?
23042. Metin
وقوله: (لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا): قال الأعمش، عن المِنْهَال بن عمرو، عن سعيد، عن ابن عباس: يعني نتف ريشه.
Onun: (لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا) buyruğu hakkında el-A'meş, el-Minhâl b. Amr'dan, o Saîd'den, o da İbn Abbâs'tan nakletti: "Tüylerini yolmayı kastetmektedir."
23043. Metin
وقال عبد الله بن شداد: نتف ريشه وتشميسه. وكذا قال غير واحد من السلف: إنه نتف ريشه، وتركه مُلْقًى يأكله الذر والنمل.
Abdullah b. Şeddâd: "Tüylerinin yolunup güneşe bırakılmasıdır" dedi. Selef'ten birden fazla kişi de böyle demiştir: "Tüylerinin yolunması ve küçük karıncalarla karıncaların onu yemesi için [açıkta] terk edilmesidir."
23044. Metin
وقوله: (أَوْ لأذْبَحَنَّهُ) يعني: قتله، (أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ) أي: بعذر واضح بين.
Onun: (أَوْ لأذْبَحَنَّهُ) sözü; öldürmesini, (أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ) sözü ise; açık ve net bir mazeret getirmesini kastetmektedir.
23045. Metin
وقال سفيان بن عيينة، وعبد الله بن شداد: لما قدم الهدهد قال له الطير: ما خلفك، فقد نذر سليمان دمك! فقال: هل استثنى؟ فقالوا: نعم، قال: (لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لأذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ) فقال: نجوت إذًا.
Süfyân b. Uyeyne ve Abdullah b. Şeddâd şöyle dediler1: Hüdhüd geldiğinde kuşlar ona: "Seni alıkoyan neydi? Süleyman senin kanını adadı (seni öldürmeye ahdetti)!" dediler2. Hüdhüd: "Bir istisna yaptı mı?" diye sordu. Kuşlar: "Evet, { لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لأذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ } “Ona mutlaka şiddetli bir azap uygulayacağım ya da onu keseceğim yahut bana apaçık bir delil getirecek!” dedi" karşılığını verdiler. Bunun üzerine [Hüdhüd]: "Öyleyse kurtuldum" dedi3.
23046. Metin
قال مجاهد: إنما دفع [الله] (¬١) عنه ببره بأمه (¬٢).
Mücâhid dedi ki: [Allah] (¬١) annesine olan iyiliği sebebiyle bu azabı ondan savdı (¬٢).
23047. Metin
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ (٢٢)}
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ (٢٢)} “Çok geçmeden [Hüdhüd] gelip dedi ki: «Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe'den kesin bir haber getirdim.» (22)”
23048. Metin
يقول تعالى: (فَمَكَثَ) الهدهد (غَيْرَ بَعِيدٍ) أي: غاب زمانًا يسيرًا، ثم جاء فقال لسليمان: (أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ) أي: اطلعت على ما لم تطلع عليه أنت ولا جنودك، (وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ) أي: بخبر صدق حق يقين.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Hüdhüd (فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ) yani az bir süre kayboldu, sonra gelip Süleyman'a dedi ki: (أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ) yani senin ve ordularının muttali olmadığı bir bilgiye ulaştım, (وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ) yani dosdoğru, hak ve kesin bir haberle geldim.
23049. Metin
وسبأ: هم: حِمْير، وهم ملوك اليمن.
Sebe': Onlar Himyer olup Yemen krallarıdır.
23050. Metin
{إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ (٢٣) وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ (٢٤) أَلا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ (٢٥) اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٢٦)}
{إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ (٢٣) وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ (٢٤) أَلا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ (٢٥) اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٢٦)} “«Gerçekten ben, onlara hükümdarlık eden, kendisine her şeyden verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın buldum. (23) Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar. (24) Göklerde ve yerdeki gizli olanı açığa çıkaran, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilen Allah'a secde etmesinler diye [böyle yapmışlar]. (25) O Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; O, büyük Arş'ın Rabbidir.» (26)”
23051. Metin
ثم قال: (إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ)، قال الحسن البصري: وهي بلقيس بنت شَرَاحيل ملكة سبأ.
Sonra dedi ki: (إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ). Hasan-ı Basrî dedi ki: O, Sebe melikesi Belkıs bint Şerâhîl'dir.
23052. Metin
وقال قتادة: كانت أمها جنية، وكان مُؤخَّر قدميها مثل حافر الدابة، من بيت مملكة.
Katâde dedi ki: Annesi bir cin idi ve ayaklarının arka kısmı binek hayvanının tırnağı gibiydi; hükümdarlık hanedanındandı.
23053. Metin
وقال زهير بن محمد: وهي بلقيس بنت شَرَاحيل بن مالك بن الريان، وأمها فارعة الجنية.
Züheyr b. Muhammed dedi ki: O, Belkıs bint Şerâhîl b. Mâlik b. er-Reyyân olup annesi Fâria el-Cinniyye idi.
23054. Metin
وقال ابن جُرَيْج: بلقيس بنت ذي شرخ، وأمها يلتقة.
İbn Cüreyc dedi ki: Belkıs bint Zî Şerh olup annesi Yeltaka idi.
23055. Metin
وقال ابن أبى حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا مُسَدَّد، حدثنا سفيان -يعني ابن عيينة -عن عطاء بن السائب، عن مجاهد، عن ابن عباس قال: كان مع صاحبة (¬٣) سليمان ألف قَيْل، تحت كل قيل مائة ألف [مقاتل] (¬٤).
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ali b. el-Hüseyn anlattı, bize Müsedded anlattı, bize Süfyân -yani İbn Uyeyne- Atâ b. es-Sâib'den, o Mücâhid'den, o da İbn Abbâs'tan anlattı; o şöyle demiştir: Süleyman'ın hanımının (¬٣) yanında bin kayl (emir/komutan) vardı, her bir kaylin emrinde yüz bin [savaşçı] (¬٤) bulunuyordu.
23056. Metin
وقال الأعمش، عن مجاهد: كان تحت يدي ملكة سبأ اثنا عشر ألف قَيْل، تحت كل قيل: مائة ألف مقاتل.
el-A'meş, Mücâhid'den nakletti: Sebe Melikesi'nin emri altında on iki bin kayl vardı; her bir kaylin emrinde yüz bin savaşçı bulunmaktaydı.
23057. Metin
وقال عبد الرزاق: أنبأنا (¬٥) مَعْمَر، عن قتادة في قوله: (إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ): كانت من بيت مملكة، وكان أولو مشورتها ثلاثمائة واثني عشر رجلا كل رجل منهم على عشرة آلاف رجل. وكانت بأرض يقال لها مأرب، على ثلاثة أميال من صنعاء.
Abdürrezzâk dedi ki: Bize Ma'mer haber verdi (¬٥), Katâde'den: (إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ) kavli hakkında: "Hükümdarlık hanedanındandı. Danışma heyetinde üç yüz on iki adam vardı; bu adamlardan her biri on bin adamın başındaydı. San'a'ya üç mil mesafedeki Me'rib denilen bir arazideydi."
23058. Metin
وهذا القول هو أقرب، على أنه كثير على مملكة اليمن، والله أعلم.
Bu görüş, Yemen krallığı için fazla [sayı] olsa da [gerçeğe] en yakın olanıdır, en doğrusunu Allah bilir.
23059. Metin
وقوله: (وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ) أي: من متاع الدنيا ما ٦ يحتاج إليه الملك المتمكن، (وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ)
Ve [Allah Teâlâ'nın]: { وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ } “Ona her şeyden verilmiştir” kavli; yani: Muktedir bir hükümdarın ihtiyaç duyacağı dünya metaından her şey 6 [ona verilmiştir]. { وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ } “Ve onun büyük bir tahtı vardır”
23060. Metin
يعني: سرير تجلس عليه عظيم هائل مزخرف بالذهب، وأنواع الجواهر واللآلئ.
Yani: Üzerine oturduğu; altınla, çeşitli mücevher ve incilerle süslenmiş, büyük ve muazzam bir taht.
23061. Metin
قال زهير بن محمد: كان من ذهب صفحتاه، مرمول بالياقوت والزبرجد. [طوله ثمانون ذراعًا، وعرضه أربعون ذراعًا.
Züheyr b. Muhammed dedi ki: İki yanı altından olup yakut ve zebercetle bezenmişti. [Uzunluğu seksen arşın, genişliği kırk arşındı.
23062. Metin
وقال محمد بن إسحاق: كان من ذهب مفصص بالياقوت والزبرجد] (¬١) واللؤلؤ، وكان إنما يخدمها النساء، لها ستمائة امرأة تلي الخدمة (¬٢).
Muhammed b. İshâk dedi ki: Yakut, zebercet] (¬١) ve inci ile bezenmiş altındandı. Ona sadece kadınlar hizmet ederdi; hizmetini yürüten altı yüz kadın vardı (¬٢).
23063. Metin
قال علماء التاريخ: وكان هذا السرير في قصر عظيم مشيد رفيع البناء محكم، كان فيه ثلاثمائة وستون طاقة من شرقه ومثلها من غربه (¬٣)، قد وضع بناؤه على أن تدخل الشمس كل يوم من طاقة، وتغرب من مقابلتها، فيسجدون لها صباحًا ومساءً؛ ولهذا قال: (وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُم ْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ) أي: عن طريق الحق، (فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ).
Tarih ilmi alimleri dediler ki: Bu taht; doğusunda üç yüz altmış, batısında da bir o kadar pencere bulunan (¬٣), güneşin her gün bir pencereden doğup karşısındaki pencereden batacağı ve böylece sabah akşam güneşe secde edecekleri şekilde inşa edilmiş, muhkem, yüksek yapılı, görkemli bir saraydaydı; işte bu yüzden: (وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ) yani hak yoldan, (فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ) demiştir.
23064. Metin
وقوله: (أَلا يَسْجُدُوا لِلَّهِ) [معناه: (وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ أَلا يَسْجُدُوا لِلَّهِ)] (¬٤) أي: لا يعرفون سبيل الحق التي هي إخلاص السجود لله وحده دون ما خلق من شيء من الكواكب وغيرها، كما قال تعالى: {وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} [فصلت: ٣٧].
Onun: (أَلا يَسْجُدُوا لِلَّهِ) buyruğu; [anlamı: (وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ أَلا يَسْجُدُوا لِلَّهِ)] (¬٤) yani, yıldızlar ve diğerleri gibi yaratılmış hiçbir varlığa değil, yalnızca tek olan Allah'a ihlasla secde etmek demek olan hak yolu bilmezler; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} [فصلت: ٣٧] “Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin!” [Fussilet: 37].
23065. Metin
وقرأ بعض القراء: "ألا يا اسجدوا لله" جعلها "ألا" الاستفتاحية، و"يا" للنداء، وحذف المنادى، تقديره عنده: "ألا يا قوم، اسجدوا لله".
Bazı kurrâ ise "ألا يا اسجدوا لله" şeklinde okumuş; buradaki "ألا" edatını istiftâhiyye (başlangıç edatı), "يا" edatını ise nidâ (çağrı) kılmış ve münâdâyı (çağrılanı) hazfetmiştir; onun yanındaki takdiri: "Ey kavim, Allah'a secde edin!" şeklindedir.
23066. Metin
وقوله: (الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَاتِ وَالأرْضِ): قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: يعلم كل خبيئة في السماء والأرض. وكذا قال عكرمة، ومجاهد، وسعيد بن جبير، وقتادة، وغير واحد.
Onun: (الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَوَاتِ وَالأرْضِ) buyruğu hakkında Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan nakletti: "Göklerde ve yerdeki gizli olan her şeyi bilir." İkrime, Mücâhid, Saîd b. Cübeyr, Katâde ve birden fazla kişi de böyle demiştir.
23067. Metin
وقال سعيد بن المسيب: الخَبْء: الماء. وكذا قال عبد الرحمن بن زيد بن أسلم: خبء السموات والأرض: ما جعل فيها من الأرزاق: المطر من السماء، والنبات من الأرض.
Saîd b. el-Müseyyeb: "el-Hab' (الْخَبْء): sudur" dedi. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem de böyle söylemiştir: "Göklerin ve yerin saklısı: Oralarda var edilen rızıklardır; gökten yağmur, yerden ise bitkidir."
23068. Metin
وهذا مناسب من كلام الهدهد، الذي جعل الله فيه من الخاصية ما ذكره ابن عباس وغيره، من أنه يرى الماء يجري في تخوم الأرض ودواخلها.
Bu, İbn Abbâs ve diğerlerinin belirttiği gibi, Allah'ın kendisinde yerin derinliklerinde ve iç kısımlarında akan suyu görme hususiyeti kıldığı Hüdhüd'ün sözüne pek uygundur.
23069. Metin
وقوله: (وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ) أي: يعلم ما يخفيه العباد، وما يعلنونه من الأقوال والأفعال. وهذا كقوله تعالى: {سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ} [الرعد: ١٠].
Onun: { وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ } “Gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir” buyruğu; yani kulların söz ve fiillerden gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir, [demektir]. Bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: { سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ } [الرعد: ١٠] “Sizden sözü gizleyen de onu açığa vuran da, geceleyin gizlenen de gündüzün serbestçe gezen de [O'nun katında] birdir.” [er-Ra‘d: 10]
23070. Metin
وقوله: (اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ) أي: هو المدعو الله، وهو الذي لا إله إلا هو رب العرش العظيم، الذي ليس في المخلوقات أعظم منه.
Onun: (اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ) buyruğu; yani O, Allah diye çağrılandır; Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, yaratılmışlar içinde kendisinden daha büyüğü bulunmayan yüce Arş'ın Rabbidir.
23071. Metin
ولما كان الهدهد داعيا إلى الخير، وعبادة الله وحده والسجود له، نهي عن قتله، كما رواه الإمام أحمد وأبو داود وابن ماجه، عن أبي هريرة، ﵁، قال: نهى النبي ﷺ عن قتل أربع من الدواب: النملة والنحلة والهدهد والصُّرَد. وإسناده صحيح (¬١).
Hüdhüd hayra, yalnızca Allah'a ibadet etmeye ve O'na secde etmeye davetçi olunca, onun öldürülmesi yasaklanmıştır; nitekim İmam Ahmed, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce'nin Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: "Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem dört hayvanın öldürülmesini yasakladı: Karınca, arı, hüdhüd ve örümcekkuşu." Bunun isnadı sahihtir (¬١).
23072. Metin
{قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٢٧) اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ (٢٨) قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (٢٩) إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٣٠) أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ (٣١)}.
{قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ (٢٧) اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ (٢٨) قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ (٢٩) إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (٣٠) أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ (٣١)} “[Süleyman] dedi ki: «Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız. (27) Şu mektubumu götür, onlara bırak; sonra onlardan biraz çekil de neye başvuracaklarına bak.» (28) [Melike] dedi ki: «Ey ileri gelenler! Gerçekten bana pek şerefli bir mektup bırakıldı. (29) Kuşkusuz o Süleyman'dandır ve muhakkak ki o 'Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla' [başlamaktadır]. (30) Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin [diye yazmaktadır].» (31)”
23073. Metin
يخبر تعالى عن قيل سليمان، ﵇، للهدهد حين أخبره عن أهل سبأ وملكتهم: (قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ) أي: أصدقت (¬٢) في إخبارك هذا، (أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ) في مقالتك، فتتخلص (¬٣) من الوعيد الذي أوعدتك؟.
Allah Teâlâ, Sebe halkı ve melikeleri hakkında haber verdiği sırada Süleyman aleyhisselâm'ın hüdhüde söylediği sözü bildirmektedir: (قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ) yani bu haber vermende doğru mu söyledin (¬٢), (أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ) yoksa sana yaptığım tehditten kurtulmak için bu sözünde yalancılardan mı oldun (¬٣)?
23074. Metin
(اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِه إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ): وذلك أن سليمان، ﵇، كتب كتابًا إلى بلقيس وقومها. وأعطاه لذلك الهدهد فحمله، قيل: في جناحه كما هي عادة الطير، وقيل: بمنقاره. وذهب إلى بلادهم فجاء إلى قصر بلقيس، إلى الخلوة التي كانت تختلي فيها بنفسها، فألقاه إليها من كُوّة هنالك (¬٤) بين يديها، ثم تولى ناحية أدبًا ورياسة، فتحيرت مما رأت، وهالها ذلك، ثم عمدت إلى الكتاب فأخذته، ففتحت ختمه وقرأته، فإذا فيه: (إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ) فجمعت عند ذلك أمراءها ووزراءها وكبراء دولتها ومملكتها، ثم قالت لهم: (يَا أَيُّهَا الْمَلأ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ) تعني بكرمه: ما رأته من عجيب أمره، كون طائر أتى به (¬٥) فألقاه إليها، ثم تولى عنها أدبًا. وهذا أمر لا يقدر عليه أحد من الملوك، ولا سبيل لهم إلى ذلك، ثم قرأته عليهم.
(اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا فَأَلْقِه إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ): Şöyle ki Süleyman aleyhisselâm Belkıs'a ve kavmine bir mektup yazdı. Onu o hüdhüde verdi; hüdhüd onu -kuşların âdeti olduğu üzere kanadında taşıdığı söylenmiş, gagasında taşıdığı da söylenmiştir- taşıdı. Onların memleketine gitti, Belkıs'ın sarayına, onun yalnız kaldığı odasına vardı ve mektubu oradaki bir pencereden (¬٤) önüne bıraktı. Sonra edep ve reislik gereği bir kenara çekildi. Melike gördüğü bu şeyden ötürü şaşkına döndü ve bu durum onu dehşete düşürdü. Sonra mektuba yönelip onu aldı, mührünü açıp okudu. Bir de baktı ki içinde şöyle yazıyor: (إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ). Bunun üzerine emirlerini, vezirlerini, devletinin ve krallığının ileri gelenlerini topladı ve onlara: (يَا أَيُّهَا الْمَلأ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ) dedi. Şerefli olmasından kastı; bir kuşun onu getirip (¬٥) önüne bırakması, sonra da edep göstererek geri çekilmesi gibi durumundaki acayipliği görmesidir. Bu, hükümdarlardan hiçbirinin güç yetiremeyeceği ve yapmaya yol bulamayacağı bir iştir. Sonra mektubu onlara okudu.
23075. Metin
(إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ). فعرفوا أنه من نبي الله سليمان، وأنه لا قبَل لهم به. وهذا الكتاب في غاية البلاغة والوجازة والفصاحة، فإنه حَصّل المعنى بأيسر عبارة وأحسنها، قال العلماء: ولم يكتب أحد (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ) قبل سليمان، ﵇.
(إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ). Böylece onun Allah'ın nebisi Süleyman'dan olduğunu ve ona karşı koyacak güçleri olmadığını anladılar. Bu mektup son derece beliğ, veciz ve fasih bir mektuptur; zira manayı en kolay ve en güzel ifadeyle toplamıştır. Alimler dediler ki: Süleyman aleyhisselâm'dan önce hiç kimse (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ) yazmamıştır.
23076. Metin
وقد روى ابن أبي حاتم في ذلك حديثًا في تفسيره، حيث قال: حدثنا أبي، حدثنا هارون بن الفضل ٦ أبو يعلى الحناط ٧، حدثنا أبو يوسف، عن سلمة بن صالح، [عن عبد الكريم] ٨ أبي أمية، عن ابن بُرَيدة، عن أبيه قال: كنت أمشي مع رسول الله ﷺ فقال: "إني أعلم آية لم
İbn Ebî Hâtim bu hususta tefsirinde bir hadis rivayet ederek şöyle demiştir: Bize babam rivayet etti, bize Hârûn b. el-Fadl 6 Ebû Ya‘lâ el-Hannât 7 rivayet etti, bize Ebû Yûsuf, Seleme b. Sâlih'ten, [o da Abdülkerîm] 8 Ebû Ümeyye'den, o İbn Büreyde'den, o da babasından rivayet etti; [babası] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte yürüyordum; buyurdu ki: «Şüphesiz ben öyle bir ayet biliyorum ki [o]...»
23077. Metin
تنزل على نبي قبلي بعد سليمان بن داود" قال: قلت: يا رسول الله، أي آية؟ قال: "سأعلمكها قبل أن أخرج من المسجد". قال: فانتهى إلى الباب، فأخرج إحدى قدميه، فقلت: نسي، ثم التفت إلي وقال (إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ) (¬١).
Süleyman b. Dâvûd'dan sonra benden önce hiçbir peygambere inmedi." Der ki: Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü, hangi ayet? Buyurdu ki: "Mescitten çıkmadan önce onu sana öğreteceğim." Dedi ki: Kapıya kadar vardı, ayaklarından birini dışarı çıkardı; unuttu sandım. Sonra bana döndü ve (إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ) dedi (¬١).
23078. Metin
هذا حديث غريب، وإسناده ضعيف.
Bu garib bir hadistir ve isnadı zayıftır.
23079. Metin
وقال ميمون بن مِهْرَان: كان رسول الله ﷺ يكتب: باسمك اللهم، حتى نزلت هذه الآية، فكتب: (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ).
Meymûn b. Mihrân dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayet inene kadar: "Bismikellâhumme (Senin adınla Allah'ım)" yazardı; [bu ayet inince] (بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ) yazdı.
23080. Metin
وقوله: (أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ): يقول (¬٢) قتادة: لا تجيروا علي (وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ).
Onun: (أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ) buyruğu hakkında Katâde şöyle der (¬٢): Bana karşı haksızlık etmeyin, (وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ).
23081. Metin
وقال عبد الرحمن بن زيد بن أسلم: لا تمتنعوا ولا تتكبروا علي.
Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem dedi ki: Bana karşı direnmeyin ve kibirlenmeyin.
23082. Metin
(وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ): قال ابن عباس: موحدين. وقال غيره: مخلصين. وقال سفيان بن عُيَيْنَة: طائعين.
(وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ): İbn Abbâs: "Muvahhidler olarak" dedi. Başkası: "İhlaslı kimseler olarak" dedi. Süfyân b. Uyeyne ise: "İtaatkârlar olarak" demiştir.
23083. Metin
{قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ (٣٢) قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالأَمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ (٣٣) قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ (٣٤) وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ (٣٥)}.
{قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ (٣٢) قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالأَمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ (٣٣) قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً وَكَذَلِكَ يَفْعَلُونَ (٣٤) وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ (٣٥)} “[Melike] dedi ki: «Ey ileri gelenler! Bu işimde bana bir fikir verin; siz yanımda bulunup görüş bildirmedikçe ben hiçbir işe kesin karar vermem.» (32) Dediler ki: «Biz güçlü kuvvetli kimseleriz ve zorlu savaşçılarız; yine de emir senindir, artık ne buyuracağına sen bak.» (33) [Melike] dedi ki: «Hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman orayı ifsat ederler ve halkının onurlu kimselerini zelil kılarlar; onlar hep böyle yaparlar. (34) Ben onlara bir hediye göndereyim de elçilerin ne ile döneceğine bir bakayım.» (35)”
23084. Metin
لما قرأت عليهم كتاب سليمان استشارتهم في أمرها، وما قد نزل بها؛ ولهذا قالت: (يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ) أي: حتى تحضرون وتشيرون.
Süleyman'ın mektubunu onlara okuyunca, bu durumu ve başına gelen meseleyi onlara danıştı; bu yüzden: (يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ) yani siz hazır bulunup görüş bildirmedikçe, dedi.
23085. Metin
(قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ) أي: مَنوا إليها بعَدَدهم وعددهم وقوتهم، ثم فوضوا إليها بعد ذلك الأمر فقالوا: (وَالأمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ) أي: نحن ليس لنا عاقة [ولا بنا بأس، إن شئت أن تقصديه وتحاربيه، فما لنا عاقة] (¬٣) عنه. وبعد هذا فالأمر (¬٤) إليك، مري فينا برأيك (¬٥) نمتثله ونطيعه.
(قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ) yani sayıları, teçhizatları ve güçleriyle ona güvence verdiler; sonra da emri ona havale ederek: (وَالأمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ) dediler; yani bizim için bir engel yoktur [ve bizim için bir sakınca da yoktur; şayet ona yönelmek ve onunla savaşmak istersen, buna karşı bizim hiçbir engelimiz] (¬٣) yoktur. Bundan sonra emir (¬٤) senindir, bizim hakkımızda görüşünle emret (¬٥), biz ona uyup itaat ederiz.
23086. Metin
قال الحسن البصري، ﵀: فوضوا أمرهم إلى عِلْجة تضطرب ثدياها، فلما قالوا لها ما قالوا، كانت هي أحزم رأيًا منهم، وأعلم بأمر سليمان، وأنه ٦ لا قبل لها بجنوده وجيوشه، وما سُخّر له من الجن والإنس والطير، وقد شاهَدَت من قضية الكتاب مع الهدهد أمرًا عجيبًا بديعًا، فقالت لهم: إني أخشى أن نحاربه ونمتنع عليه، فيقصدنا بجنوده، ويهلكنا بمن معه، ويخلص إليّ وإليكم الهلاك والدمار دون غيرنا؛ ولهذا قالت: (إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا).
Hasan-ı Basrî rahimehullâh şöyle demiştir: İşlerini göğüsleri sarkan yabancı bir kadına havale ettiler. Onlar ona bu söylediklerini söyleyince, o [kadın] onlardan daha basiretli ve Süleyman'ın durumunu, ayrıca onun6 ordularına, askerlerine, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan onun emrine verilenlere karşı kendisinin güç yetiremeyeceğini daha iyi bilir bir haldeydi. Nitekim hüdhüd ile mektup hadisesinde hayret verici, benzersiz bir durum görmüştü. Bu sebeple onlara şöyle dedi: "Doğrusu ben onunla savaşmamızdan ve ona boyun eğmememizden, bunun üzerine onun ordularıyla üzerimize yürüyüp yanındakilerle bizi helak etmesinden ve helak ile yıkımın başkalarına değil bizzat bana ve size gelip çatmasından endişe ediyorum." İşte bu yüzden: { إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا } “Gerçekten hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman orayı ifsat ederler [harabeye çevirirler].” dedi.
23087. Metin
قال ابن عباس: أي إذا دخلوا بلدًا (¬١) عنْوَة أفسدوه، أي: خَرّبوه، (وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً) أي: وقصدوا من فيها من الولاة والجنود، فأهانوهم غاية الهوان، إما بالقتل أو بالأسر.
İbn Abbâs dedi ki: Yani bir beldeye (¬١) zorla girdiklerinde orayı ifsat ederler, yani harabeye çevirirler; (وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً) yani oradaki yöneticilere ve askerlere yönelip onları ya öldürerek ya da esir alarak son derece zelil kılarlar.