Kasas Suresi Tefsiri

İbn Kesîr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

23302. Metin

[بسم الله الرحمن الرحيم. رب يسر بفضلك] (¬١)

[Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Rabbim, lütfunla kolaylaştır] (¬١)

23303. Metin

تفسير سورة القصص

Kasas Suresi Tefsiri

23304. Metin

[وهي مكية] (¬٢)

[Mekkîdir] (¬٢)

23305. Metin

قال الإمام أحمد بن حنبل، ﵀: حدثنا يحيى بن آدم، حدثنا وَكِيع، عن أبيه، عن أبي إسحاق، عن معد يكرب قال: أتينا عبد الله فسألناه أن يقرأ علينا {طسم} المائتين، فقال: ما هي معي، ولكن عليكم مَن أخذها من رسول الله ﷺ: خَبَّاب بن الأرَت. قال: فأتينا خَبَّاب بن الأرت، فقرأها علينا، ﵁ (¬٣).

İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullâh dedi ki: Bize Yahyâ b. Âdem anlattı, bize Vekî‘ babasından, o Ebû İshâk'tan, o Ma'dîkerib'den anlattı; o şöyle dedi: Abdullah'a geldik ve bize iki yüz [ayetlik] {طسم} “Tâ-Sîn-Mîm” [suresini] okumasını istedik. Dedi ki: "O yanımda [ezberimde] değil; fakat siz onu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den bizzat alan Habbâb b. Eret'e gidin." [Râvi] dedi ki: Bunun üzerine Habbâb b. Eret'e gittik, o da bu sureyi bize okudu radıyallâhu anh (¬٣).

23306. Metin

{طسم (١) تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٣) إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءَهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ (٤) وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ (٥)}.

{طسم (١) تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ (٣) إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءَهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءَهُمْ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ (٤) وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ (٥)} “Tâ-Sîn-Mîm. (1) Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir. (2) İnanan bir kavim için Mûsâ ile Firavun'un haberinden bir kısmını sana hak olarak okuyoruz. (3) Gerçekten Firavun, yeryüzünde büyüklük taslamış ve oranın halkını fırkalara ayırmıştı. Onlardan bir zümreyi güçsüz bırakıyor, erkek çocuklarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Muhakkak ki o, bozgunculardandı. (4) Biz ise istiyorduk ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları vârisler kılalım. (5)”

23307. Metin

قد تقدم الكلام على الحروف المقطعة.

Hurûf-ı mukattaa hakkındaki açıklama daha önce geçmişti.

23308. Metin

وقوله: (تلك) أي: هذه (آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ) أي: الواضح الجلي الكاشف عن حقائق الأمور، وعلم ما قد كان وما هو كائن.

Allah Teâlâ'nın: (تلك) "Bunlar" yani: işte bunlar, (آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ) "apaçık Kitab'ın ayetleridir" buyruğu; işlerin hakikatlerini, olmuş ve olacak olanın ilmini ortaya koyan, açık ve seçik [Kitab'ın ayetleridir] demektir.

23309. Metin

وقوله: (نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ) كما قال تعالى: {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ} [يوسف: ٣] أي: نذكر لك الأمر على ما كان عليه، كأنك تشاهد وكأنك حاضر.

Allah Teâlâ'nın: (نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ) "İnanan bir kavim için Mûsâ ile Firavun'un haberinden bir kısmını sana hak olarak okuyoruz" buyruğu; Yüce Allah'ın: {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ} “Biz sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz” [Yûsuf: 3] buyurduğu gibidir. Yani: Sanki sen bizzat görüyor ve oradaymışsın gibi meseleyi olduğu haliyle sana zikrediyoruz.

23310. Metin

ثم قال: (إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الأرْضِ) أي: تكبر وتجبر وطغى. (وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا) أي: أصنافا، قد صرف كل صنف فيما يريد من أمور دولته.

Sonra şöyle buyurdu: (إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الأرْضِ) "Gerçekten Firavun, yeryüzünde büyüklük taslamış" yani: kibirlenmiş, zorbalık etmiş ve azgınlaşmıştı. (وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا) "ve oranın halkını fırkalara ayırmıştı" yani: sınıflara ayırmış, her bir sınıfı devlet işlerinde kendi istediği alanlarda istihdam etmişti.

23311. Metin

وقوله: (يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ) يعني: بني إسرائيل. وكانوا في ذلك الوقت خيار أهل زمانهم. هذا وقد سلط عليهم هذا الملك الجبار العنيد يستعملهم في أخس الأعمال، ويكُدُّهُم ليلا ونهارًا في أشغاله وأشغال رعيته، ويقتل مع هذا أبناءهم، ويستحيي نساءهم، إهانة لهم واحتقارا، وخوفا من أن يوجد منهم الغلام الذي كان قد تخوف هو وأهل مملكته من أن يوجد منهم غلام،

Allah Teâlâ'nın: {يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِنْهُمْ} “İçlerinden bir zümreyi güçsüz düşürüyor” buyruğu; yani İsrâiloğullarını [kastediyor]. Onlar o vakitte kendi zamanlarının en hayırlı kimseleriydi.1 Bu durumdayken bu zorba ve inatçı hükümdar onların üzerine musallat edilmişti;2 onları en aşağılık işlerde çalıştırıyor, gece gündüz kendi işlerinde ve tebaasının işlerinde onları yorup yıpratıyordu. Bununla birlikte onları aşağılamak ve hor görmek için, bir de kendisinin ve krallık ahalisinin korktuğu o erkek çocuğun onların arasından doğması endişesiyle oğullarını öldürüyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu.3

23312. Metin

يكون سبب هلاكه وذهاب دولته على يديه. وكانت القبط قد تلقوا هذا من بني إسرائيل فيما كانوا يدرسونه من قول إبراهيم الخليل، حين ورد الديار المصرية، وجرى له مع جبارها ما جرى، حين أخذ سارة ليتخذها جارية، فصانها الله منه، ومنعه منها (¬١) بقدرته وسلطانه. فبشر إبراهيم ﵇ ولده أنه سيولد من صلبه وذريته مَن يكون هلاك ملك مصر على يديه، فكانت القبط تتحدث بهذا عند فرعون، فاحترز فرعون من ذلك، وأمر بقتل ذكور بني إسرائيل، ولن ينفع حذر من قدر؛ لأن أجل الله إذا جاء لا يؤخر، ولكل أجل كتاب؛ ولهذا قال: {وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ * وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ}.

Zira onun helâkı ve devletinin yıkılması o çocuğun eliyle olacaktı. Kıptîler bunu, İbrâhîm el-Halîl Mısır diyarına geldiğinde ve Sâre'yi cariye edinmek üzere almaya kalkışan oranın zorbâsıyla arasında geçen hadiseler cereyan ettiğinde —ki Allah Sâre'yi kudreti ve hâkimiyetiyle ondan korumuş ve ona dokunmasını engellemişti (¬١)— İbrâhîm'in sözlerinden öğrendikleri şeylerden almışlardı. İbrâhîm aleyhisselâm oğluna, kendi sulbünden ve zürriyetinden Mısır krallığının helâkı kendi eliyle gerçekleşecek birinin doğacağını müjdelemişti. Kıptîler bunu Firavun'un yanında konuşuyorlardı. Firavun da bundan sakınarak İsrâiloğullarının erkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Fakat tedbir takdire fayda vermez; zira Allah'ın eceli geldiğinde ertelenmez ve her ecelin yazılmış bir hükmü vardır. İşte bu sebeple şöyle buyurdu: {وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ * وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ} “Biz ise istiyorduk ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları vârisler kılalım. Yeryüzünde onları iktidara getirelim ve Firavun'a, Hâmân'a ve askerlerine, onlardan çekinip korktukları şeyi gösterelim.”

23313. Metin

{وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ (٦)}.

{وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ (٦)} “Yeryüzünde onları iktidara getirelim ve Firavun'a, Hâmân'a ve askerlerine, onlardan çekinip korktukları şeyi gösterelim. (6)”

23314. Metin

وقد فعل تعالى ذلك بهم، كما قال: {وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ} [الأعراف: ١٣٧] وقال: {كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} [الشعراء: ٥٩]، أراد فرعون بحوله وقوته أن ينجو من موسى، فما نفعه ذلك مع قَدَر الملك العظيم الذي لا يخالف أمره القدري، بل نفذ حكمه وجرى قلمه في القِدَم بأن يكون إهلاك فرعون على يديه، بل يكون هذا الغلام الذي احترزت من وجوده، وقتلت بسببه ألوفا من الولدان إنما منشؤه ومرباه على فراشك، وفي دارك، وغذاؤه من طعامك، وأنت تربيه وتدلله وتتفداه، وحتفك، وهلاكك وهلاك جنودك على يديه، لتعلم أن رب السموات العلا هو القادر الغالب العظيم، العزيز القوي الشديد المحال، الذي ما شاء كان، وما لم يشأ لم يكن.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurarak onlara bunu bizzat yapmıştır: {وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ} “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de, bereketler kıldığımız yeryüzünün doğularına ve batılarına vâris kıldık. Sabretmelerine karşılık Rabbinin İsrâiloğullarına verdiği güzel söz tamamiyle yerine geldi. Firavun ve kavminin yapageldikleri şeyleri ve yükselttikleri köşkleri yerle bir ettik.” [A'râf: 137] ve şöyle buyurdu: {كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İşte böylece biz onları İsrâiloğullarına miras bıraktık.” [Şuarâ: 59]. Firavun kendi gücü ve kuvvetiyle Mûsâ'dan kurtulmak istedi, fakat takdiri hükmüne karşı gelinemeyen o Yüce Hükümran'ın takdiri karşısında bu ona hiçbir fayda sağlamadı. Bilakis O'nun hükmü geçerli oldu ve ezelde kalemi Firavun'un helâkının onun eliyle gerçekleşeceğini yazdı. Dahası, doğmasından sakındığın ve onun yüzünden binlerce çocuğu öldürdüğün bu oğlan çocuğu; ancak senin döşeğinde ve senin evinde büyüyecek, senin yemeğinle beslenecek, sen onu büyütecek, şımartacak ve üzerine titreyeceksin; senin sonun, helâkın ve askerlerinin helâkı ise onun eliyle olacaktır. Ta ki sen, yüce göklerin Rabbinin her şeye kādir, mutlak gâlip, azametli, Azîz, kuvvetli ve cezalandırması pek çetin olduğunu; dilediğinin olduğunu, dilemediğinin ise asla gerçekleşmediğini bilesin.

23315. Metin

{وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلا تَخَافِي وَلا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٧) فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ (٨) وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (٩)}.

{وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلا تَخَافِي وَلا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ (٧) فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ (٨) وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (٩)} “Mûsâ'nın annesine: 'Onu emzir; şayet onun için korkacak olursan, onu denize (Nil'e) bırakıver, korkma ve üzülme; çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız' diye vahyettik. (7) Nihayet Firavun ailesi, kendilerine bir düşman ve üzüntü kaynağı olsun diye onu bulup aldılar. Doğrusu Firavun, Hâmân ve askerleri suçlu kimselerdi. (8) Firavun'un karısı dedi ki: 'Benim için de, senin için de bir göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz.' Oysa onlar işin farkında değillerdi. (9)”

23316. Metin

ذكروا أن فرعون لما أكثر من قتل ذكور بني إسرائيل، خافت القبط أن يُفْني بني إسرائيل ٢ فَيَلُون ٣ هم ما كانوا يلونه من الأعمال الشاقة. فقالوا لفرعون: إنه يوشك -إن استمر هذا الحال -أن يموت شيوخهم، وغلمانهم لا يعيشون، ونساؤهم لا يمكن أن يَقُمْن بما يقوم به رجالهم من الأعمال، فيخلص إلينا ذلك. فأمر بقتل الولدان عامًا وتركهم عامًا، فولد هارون، ﵇، في السنة التي يتركون فيها الولدان، وولد موسى، ﵇، في السنة التي يقتلون فيها الولدان، وكان لفرعون أناس موكلون بذلك، وقوابل يَدُرْنَ على النساء، فمن رأينها قد حملت

Zikrettiklerine göre Firavun, İsrâiloğulları'nın erkek çocuklarını öldürmeyi çoğaltınca Kıptîler, [Firavun'un] İsrâiloğulları'nı tamamen yok etmesinden 2 ve onların yapmakta olduğu ağır işleri bizzat kendilerinin üstlenmesinden 3 endişe ettiler. Firavun'a şöyle dediler: «Bu durum böyle devam ederse çok geçmeden onların yaşlıları ölecek, erkek çocukları hayatta kalmayacak ve kadınlarının da erkeklerinin yaptığı ağır işleri yapması mümkün olmayacaktır; neticede bu [işler] bütünüyle bize kalacaktır.» Bunun üzerine [Firavun], erkek çocukların bir yıl öldürülmesini, bir yıl da sağ bırakılmasını emretti. Hârûn —aleyhisselâm— çocukların sağ bırakıldığı yılda doğdu; Mûsâ —aleyhisselâm— ise çocukların öldürüldüğü yılda dünyaya geldi. Firavun'un bu işle görevlendirilmiş adamları ve kadınları gezip denetleyen ebeleri vardı; kimin hamile kaldığını görürlerse

23317. Metin

أحصوا اسمها، فإذا كان وقت ولادتها لا يَقْبَلُها إلا نساء القبط، فإذا ولدت المرأة جارية تركنها وذهبن، وإن ولدت غلامًا دخل أولئك الذبَّاحون، بأيديهم الشفار المرهفة، فقتلوه ومضوا قَبَّحَهُم الله. فلما حملت أم موسى به، ﵇، لم يظهر عليها مخايل الحمل كغيرها، ولم تفطن لها الدايات، ولكن لما وضعته ذكرًا ضاقت به ذرعًا، وخافت عليه خوفًا شديدًا وأحبته حبًّا زائدًا، وكان موسى، ﵇، لا يراه أحد إلا أحبه، فالسعيد من أحبه طبعا وشرعًا قال الله تعالى: {وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي} [طه: ٣٩]. فلما ضاقت ذرعًا به ألهمت في سرها، وألقي في خلدها، ونفث في روعها، كما قال الله تعالى: (وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلا تَخَافِي وَلا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ). وذلك أنه كانت دارها على حافة النيل، فاتخذت تابوتًا، ومهدَت فيه مهدًا، وجعلت ترضع ولدها، فإذا دخل عليها أحد مِمَّنْ تخاف جعلته في ذلك التابوت، وسيرته (¬١) في البحر، وربطته (¬٢) بحبل عندها. فلما كان ذات يوم دخل عليها مَنْ تخافه، فذهبت فوضعته في ذلك التابوت، وأرسلته في البحر وذهلت عن أن تربطه، فذهب مع الماء واحتمله، حتى مر به (¬٣) على دار فرعون، فالتقطه الجواري فاحتملنه، فذهبن به إلى امرأة فرعون، ولا يدرين ما فيه، وخشين أن يفتتن عليها في فتحه دونها. فلما كشفت عنه إذا هو غلام من أحسن الخلق وأجمله وأحلاه وأبهاه، فأوقع الله محبته في قلبها حين نظرت إليه، وذلك لسعادتها وما أراد الله من كرامتها وشقاوة بعلها؛ ولهذا قال (فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا [وَحَزَنًا]) (¬٤).

ismini kaydederlerdi. Doğum vakti geldiğinde, onun doğumunu yalnızca Kıptî kadınlar yaptırırdı. Kadın kız çocuğu doğurursa onu bırakıp giderler, erkek çocuğu doğurursa ellerinde keskin bıçaklar bulunan o cellatlar girer, çocuğu öldürür ve çekip giderlerdi; Allah onları kahretsin! Mûsâ'nın annesi ona —aleyhisselâm— hamile kaldığında, diğer kadınlar gibi üzerinde gebelik belirtileri görünmedi ve ebeler onu fark etmediler. Fakat onu erkek olarak doğurunca, onun hakkında içi daraldı, onun için çok şiddetli bir korkuya kapıldı ve onu aşırı derecede sevdi. Mûsâ'yı —aleyhisselâm— her gören mutlaka onu severdi; nitekim fıtraten ve şer'an onu seven kişi bahtiyardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي} “Sana kendimden bir sevgi koydum” [Tâhâ: 39]. Onun hakkında içi daralınca, Allah Teâlâ'nın: (وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلا تَخَافِي وَلا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ) "Mûsâ'nın annesine: 'Onu emzir; şayet onun için korkacak olursan, onu denize (Nil'e) bırakıver, korkma ve üzülme; çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız' diye vahyettik" buyurduğu gibi, iç dünyasında ona ilham edildi, aklına düşürüldü ve kalbine üflendi. Bu da şöyle oldu: Evi Nil'in kenarındaydı; bir sandık edindi ve içine bir beşik hazırladı. Çocuğunu emzirmeye başladı; korktuğu kimselerden biri yanına girdiğinde çocuğu o sandığa koyar, nehre (¬١) salar ve yanında bulunan bir iple onu bağlardı (¬٢). Günün birinde korktuğu kimseler yanına girince gitti, onu o sandığa koyup nehre saldı fakat bağlamayı unuttu. Sandık su ile birlikte akıp gitti; su onu sürükledi, nihayet Firavun'un evinin yanından geçti (¬٣). Cariyeler onu görüp sudan çıkardılar ve içinde ne olduğunu bilmeksizin, onun izni olmadan açıp ona karşı saygısızlık etmekten çekinerek Firavun'un karısına götürdüler. Kadın sandığın örtüsünü açınca, mahlukatın en güzeli, en sevimlisi, en tatlısı ve en nurlusu olan bir erkek çocuğu gördü. Ona baktığı anda Allah onun kalbine çocuğun sevgisini düşürdü. Bu, onun mutluluğu ve Allah'ın ona ikram etmek, kocasını ise bedbaht kılmak istemesi sebebiyleydi. İşte bu sebeple Allah: (فَالْتَقَطَهُ آلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا [وَحَزَنًا]) "Nihayet Firavun ailesi, kendilerine bir düşman [ve üzüntü kaynağı] olsun diye onu bulup aldılar" buyurmuştur (¬٤).

23318. Metin

قال محمد بن إسحاق وغيره: "اللام" هنا لام العاقبة لا لام التعليل؛ لأنهم لم يريدوا بالتقاطه ذلك. ولا شك أن ظاهر اللفظ يقتضي ما قالوه، ولكن إذا نظر إلى معنى السياق فإنه تبقى (¬٥) اللام للتعليل؛ لأن معناه أن الله تعالى، قيضهم لالتقاطه ليجعله لهم عدوًا وحزنًا فيكون أبلغ في إبطال حذرهم منه؛ ولهذا قال: (إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ).

Muhammed b. İshâk ve başkaları dediler ki: Buradaki "lâm", sebep bildiren lâm (lâm-ı ta'lîl) değil, netice bildiren lâmdır (lâm-ı âkıbet); zira onlar onu alırken bu neticeyi amaçlamamışlardı. Hiç şüphesiz lafzın zahiri onların söylediğini gerektirmektedir. Ancak bağlamın anlamına bakıldığında, (¬٥) o lâm sebep bildirme (ta'lîl) anlamını korur; zira bunun manası, Allah Teâlâ'nın onu kendilerine bir düşman ve üzüntü kaynağı kılması için onu almalarını takdir etmesidir; böylece onların ondan sakınmalarını boşa çıkarmada daha beliğ bir hal alır. İşte bu sebeple: (إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ) "Doğrusu Firavun, Hâmân ve askerleri suçlu kimselerdi" buyurmuştur.

23319. Metin

وقد روي عن أمير المؤمنين عمر بن عبد العزيز أنه كتب كتابًا إلى قوم من القدرية، في تكذيبهم بكتاب الله وبأقداره النافذة في علمه السابق: وموسى في علم الله السابق لفرعون عدو وحزن، قال الله تعالى: {وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ}، وقلتم أنتم: لو شاء فرعون أن يكون لموسى وليًا ونصيرًا، والله يقول: (لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا).

Mü'minlerin emîri Ömer b. Abdilazîz'den rivayet edildiğine göre, o, Allah'ın Kitabı'nı ve O'nun ezeli ilminde carî olan kaderlerini yalanlayan Kaderiyye'den bir topluluğa bir mektup yazmıştır: Mûsâ, Allah'ın ezeli ilminde Firavun için bir düşman ve üzüntü kaynağıdır. Nitekim Allah Teâlâ: {وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ} “Firavun'a, Hâmân'a ve askerlerine, onlardan çekinip korktukları şeyi gösterelim” buyurmuştur. Siz ise: "Şayet Firavun dileseydi Mûsâ için bir dost ve yardımcı olurdu" dediniz; hâlbuki Allah: (لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوًّا وَحَزَنًا) "onlara bir düşman ve üzüntü kaynağı olsun diye" buyurmaktadır.

23320. Metin

وقوله تعالى: (وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) يعني: أن فرعون لما رآه همَّ بقتله خوفًا من أن يكون من بني إسرائيل فجعلت امرأته آسية بنت مزاحم تُحَاجُّ عنه وتَذب دونه، وتحببه إلى فرعون، فقالت: (قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ) فقال: أما لك فَنَعَم، وأما لي فلا. فكان كذلك، وهداها الله به، وأهلكه الله على يديه، وقد تقدم في حديث الفتون في سورة "طه" هذه القصة بطولها، من رواية ابن عباس مرفوعًا عن النسائي وغيره.

Allah Teâlâ'nın: {وَقَالَتِ امْرَأَتُ فِرْعَوْنَ قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ لا تَقْتُلُوهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ} “Firavun'un hanımı dedi ki: 'Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz.' Oysa onlar [işin içyüzünün] farkında değillerdi.” buyruğu şu anlama gelmektedir: Firavun onu gördüğünde, İsrâiloğulları'ndan olması endişesiyle onu öldürmeye kastetti. Bunun üzerine hanımı Âsiye bint Müzâhim onu savunmaya, korumaya ve Firavun'a sevdirmeye çalışarak: {قُرَّتُ عَيْنٍ لِي وَلَكَ} “Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır!” dedi. [Firavun da]: "Senin için evet, ama benim için hayır!" dedi. Nitekim durum öyle de oldu; Allah onun vesilesiyle kadını hidayete erdirdi, Firavun'u ise onun eliyle helak etti. Bu kıssa, Tâhâ Sûresi'nde İbn Abbâs'tan merfû olarak rivayet edilen ve Nesâî ile diğerlerinin tahric ettiği fütûn hadisinde bütün tafsilatıyla geçmişti.

23321. Metin

وقوله: (عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا)، وقد حصل لها ذلك، وهداها الله به، وأسكنها الجنة بسببه. وقولها: (أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا) أي: أرادت أن تتخذه ولدًا وتتبناه، وذلك أنه لم يكن لها ولد منه.

Allah Teâlâ'nın: (عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا) "Belki bize faydası dokunur" buyruğundaki durum kadın için gerçekleşmiş; Allah onun vesilesiyle kadını hidayete erdirmiş ve onun sebebiyle onu cennete yerleştirmiştir. Kadının: (أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا) "yahut onu evlat ediniriz" sözü ise; onu evlat edinmek ve bağrına basmak istediği anlamına gelir; zira onun Firavun'dan hiç çocuğu olmamıştı.

23322. Metin

وقوله تعالى: (وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) أي: لا يدرون ما أراد الله منه بالتقاطهم إياه، من الحكمة العظيمة البالغة، والحجة القاطعة.

Allah Teâlâ'nın: (وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ) "Oysa onlar işin farkında değillerdi" buyruğu; onu bulup almakla Allah'ın onda murad ettiği büyük ve üstün hikmeti ve kesin hücceti bilmedikleri anlamına gelir.

23323. Metin

{وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغًا إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١٠) وَقَالَتْ لأُخْتِهِ قُصِّيهِ فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (١١) وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى أَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ (١٢) فَرَدَدْنَاهُ إِلَى أُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ (١٣)}.

{وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغًا إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ لَوْلا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (١٠) وَقَالَتْ لأُخْتِهِ قُصِّيهِ فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ (١١) وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ فَقَالَتْ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى أَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ (١٢) فَرَدَدْنَاهُ إِلَى أُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلا تَحْزَنَ وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ (١٣)} “Mûsâ'nın annesinin gönlü bomboş sabahladı. Eğer inananlardan olması için kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı. (10) Ve onun kız kardeşine: 'Onun izini takip et' dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan gözetledi. (11) Biz daha önceden onun sütanneleri emmesini engellemiştik. Bunun üzerine [kız kardeşi]: 'Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek ve ona iyi davranacak bir ev halkını size göstereyim mi?' dedi. (12) Böylece onu, gözü aydın olsun, kederlenmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. Fakat onların çoğu bilmezler. (13)”

23324. Metin

يقول تعالى مخبرًا عن فؤاد أم موسى، حين ذهب ولدها في البحر، إنه أصبح فارغًا، أي: من كل شيء من أمور الدنيا إلا من موسى. قاله ابن عباس، ومجاهد، وعِكْرِمة، وسعيد بن جُبَيْر، وأبو عبيدة، والضحاك، والحسن البصري، وقتادة، وغيرهم.

Allah Teâlâ, çocuğu nehirde akıp gittiğinde Mûsâ'nın annesinin kalbinin bomboş sabahladığını, yani Mûsâ dışındaki bütün dünya işlerinden boşaldığını haber vermektedir. Bunu İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Saîd b. Cübeyr, Ebû Ubeyde, Dahhâk, Hasen-i Basrî, Katâde ve başkaları söylemişlerdir.

23325. Metin

(إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ) أي: إن كادت من شدة وجدها وحزنها وأسفها لَتُظهر أنه ذهب لها ولد، وتخبر بحالها، لولا أن الله ثَبَّتها وصبَّرها، قال الله تعالى: (لَوْلا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * وَقَالَتْ لأخْتِهِ قُصِّيهِ) أي: أمرت ابنتها -وكانت كبيرة تعي ما يقال لها -فقالت لها: (قُصِّيهِ) أي: اتبعي أثره، وخذي خبره، وتَطَلَّبي شأنه من نواحي البلد. فخرجت لذلك، (فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ)، قال ابن عباس: عن جانب.

(إِنْ كَادَتْ لَتُبْدِي بِهِ) "Neredeyse onu açığa vuracaktı" yani: şayet Allah onu tesbit edip sabır vermemiş olsaydı, içindeki aşırı keder, hüzün ve teessürden dolayı çocuğunun kaybolduğunu açığa vuracak ve durumunu haber verecekti. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (لَوْلا أَنْ رَبَطْنَا عَلَى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * وَقَالَتْ لأخْتِهِ قُصِّيهِ) "Eğer inananlardan olması için kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı. Ve onun kız kardeşine: 'Onun izini takip et' dedi" yani: kendisine söyleneni anlayacak yaşta büyük olan kızına emrederek ona: (قُصِّيهِ) "Onun izini takip et" yani: onun izini sür, haberini al ve şehrin dört bir yanında onun durumunu araştır, dedi. Kız bu amaçla çıktı, (فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ) "O da onu uzaktan gözetledi". İbn Abbâs: "Bir kenardan" demiştir.

23326. Metin

وقال مجاهد: (فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ): عن بعيد.

Mücâhid: (فَبَصُرَتْ بِهِ عَنْ جُنُبٍ) "O da onu uzaktan gözetledi" ifadesi hakkında: "Uzaktan" demiştir.

23327. Metin

وقال قتادة: جعلت تنظر إليه وكأنها لا تريده.

Katâde ise: "Ona sanki onunla ilgilenmiyormuş gibi bakmaya başladı" demiştir.

23328. Metin

وذلك أنه لما استقر موسى، ﵇، بدار فرعون، وأحبته امرأة الملك، واستطلقته منه، عرضوا عليه المراضع التي في دارهم، فلم يقبل منها ثديًا، وأبى أن يقبل شيئًا من ذلك. فخرجوا به إلى سوق لعلهم يجدون امرأة تصلح لرضاعته، فلما رأته بأيديهم عرفته، ولم تظهر ذلك ولم (¬١) يشعروا بها.

Bu da şundan dolayıydı: Mûsâ —aleyhisselâm— Firavun'un sarayına yerleşip kralın karısı onu sevince ve onun hayatını Firavun'dan bağışlatınca, saraylarındaki sütanneleri ona sundular; fakat hiçbirinin memesini kabul etmedi ve bunlardan hiçbir şeyi emmeye yanaşmadı. Bunun üzerine onu emzirmeye uygun bir kadın bulma ümidiyle çarşıya çıkardılar. Kız kardeşi onu onların ellerinde görünce tanıdı; fakat bunu belli etmedi ve onlar da (¬١) onu fark etmediler.

23329. Metin

قال الله تعالى: (وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ) أي: تحريمًا قَدَريا، وذلك لكرامة الله له صانه ٢ عن أن يرتضع غير ثدي أمه؛ ولأن الله -سبحانه -جعل ذلك سببًا إلى رجوعه إلى أمه، لترضعه وهي آمنة، بعدما كانت خائفة. فلما رأتهم [أخته] ٣ حائرين فيمن يرضعه قالت: (هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى أَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ ٤ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ).

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { وَحَرَّمْنَا عَلَيْهِ الْمَرَاضِعَ مِنْ قَبْلُ } “Daha önce sütanneleri ona haram kılmıştık”; yani kaderî bir haram kılma ile [haram kıldık]. Bu da Allah'ın ona ikramından dolayı olup onu annesinin memesinden başkasını emmekten korumuştu 2; bir de Allah —subhânehu— bunu, korku içinde olduktan sonra güven içinde onu emzirsin diye annesine geri dönmesine bir sebep kıldığı içindir. [Kız kardeşi] 3 onların onu kimin emzireceği konusunda şaşkınlık içinde olduklarını görünce şöyle dedi: { هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى أَهْلِ بَيْتٍ يَكْفُلُونَهُ لَكُمْ وَهُمْ لَهُ نَاصِحُونَ } “Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek 4 ve ona samimiyetle davranacak bir aileyi size göstereyim mi?”

23330. Metin

قال ابن عباس: لما قالت ذلك أخذوها، وشكوا في أمرها، وقالوا لها: وما يدريك نصحهم له وشفقتهم عليه؟ فقالت: نصحهم له وشفقتهم عليه رغبتهم في ظُؤُورة (¬١) الملك ورجاء منفعته. فأرسلوها، فلما قالت لهم ذلك وخَلَصت من أذاهم، ذهبوا معها إلى منزلهم، فدخلوا به (¬٢) على أمه، فأعطته ثديها فالتقمه، ففرحوا بذلك فرحًا شديدًا. وذهب البشير إلى امرأة الملك، فاستدعت أم موسى، وأحسنت إليها، وأعطتها عطاءً جزيلا وهي لا تعرف أنها أمه في الحقيقة، ولكن لكونه وافق ثديها. ثم سألتها آسية أن تقيم عندها فترضعه، فأبت عليها وقالت: إن لي بعلا وأولادًا، ولا أقدر على المقام عندك. ولكن إن أحببت أن أرضعه في بيتي فعلت. فأجابتها امرأة فرعون إلى ذلك، وأجْرَتْ عليها النفقة والصلات والكساوي والإحسان الجزيل. فرجعت أم موسى بولدها راضية مرضية، قد أبدلها الله من بعد خوفها أمنا، في عز وجاه ورزق دَارٍّ. ولهذا جاء في الحديث: "مثل الذي يعمل ويحتسب في صنعته الخير، كمثل أم موسى ترضع ولدها وتأخذ أجرها" ولم يكن بين الشدة والفرج إلا القليل: يوم وليلة، أو نحوه، والله [سبحانه] (¬٣) أعلم، فسبحان من بيديه الأمر! ما شاء كان وما لم يشأ لم يكن، الذي يجعل لمن اتقاه بعد كل هم فرجًا، وبعد كل ضيق (¬٤) مخرجًا. ولهذا قال تعالى: (فَرَدَدْنَاهُ إِلَى أُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا) أي: به، (وَلا تَحْزَنْ) أي: عليه: (وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ) أي: فيما وعدها من رده إليها، وجعله من المرسلين. فحينئذ تحققت برده إليها أنه كائن منه رسول من المرسلين، فعاملته في تربيته ما ينبغي له طبعًا وشرعًا.

İbn Abbâs dedi ki: Kız bunu söyleyince onu yakaladılar, durumundan şüphelendiler ve ona: "Onların bu çocuğa iyi davranıp şefkat göstereceklerini nereden biliyorsun?" dediler. Kız: "Onların iyi davranması ve şefkat göstermesi, kralın sütannesi olma (¬١) arzusundan ve onun mükâfatını ummalarındandır" dedi. Bunun üzerine onu bıraktılar. Kız onlara bunu söyleyip onların eziyetinden kurtulunca, onunla birlikte evlerine gittiler ve çocuğu (¬٢) annesinin yanına soktular. Kadın ona memesini verince çocuk hemen emmeye başladı; buna son derece sevindiler. Müjdeci kralın karısına gitti, o da Mûsâ'nın annesini çağırttı, ona ikramda bulundu ve gerçekten onun annesi olduğunu bilmeksizin —sadece çocuğun onun memesini kabul etmesinden dolayı— bolca ihsanda bulundu. Sonra Âsiye onun kendi yanında kalarak çocuğu emzirmesini istedi; fakat kadın bunu kabul etmeyerek: "Benim kocam ve çocuklarım var, senin yanında kalamam. Ancak eğer istersen onu kendi evimde emziririm" dedi. Firavun'un karısı bunu kabul etti ve ona nafaka, hediyeler, elbiseler ve bol ihsanlar bağladı. Böylece Mûsâ'nın annesi, Allah'ın korkusunun ardından kendisine güven verdiği, izzet, itibar ve bol rızık içinde, razı ve hoşnut olarak çocuğuyla birlikte döndü. İşte bu sebeple hadiste şöyle buyrulmuştur: "Yaptığı işte iyilik gözeterek çalışan kimsenin misali, hem çocuğunu emziren hem de ücretini alan Mûsâ'nın annesinin misali gibidir." Sıkıntı ile ferahlık arasında ise bir gün bir gece veya benzeri çok az bir zaman vardı; Allah [sübhânehû] (¬٣) en iyisini bilir. İşler elinde olan Allah ne yücedir! Dilediği olur, dilemediği ise asla olmaz. O, kendisinden sakınan kimseye her kederin ardından bir ferahlık, her darlığın (¬٤) ardından bir çıkış yolu var kılar. İşte bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (فَرَدَدْنَاهُ إِلَى أُمِّهِ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا) "Böylece onu gözü aydın olsun" yani: onunla, (وَلا تَحْزَنْ) "ve kederlenmesin" yani: onun için, (وَلِتَعْلَمَ أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ) "ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye" yani: onu kendisine geri döndüreceğine ve peygamberlerden kılacağına dair verdiği vaadinde. İşte o anda çocuğun kendisine geri verilmesiyle, onun peygamberlerden biri olacağını kesin olarak anladı ve onun terbiyesinde fıtraten ve şer'an gereken şekilde davrandı.

23331. Metin

وقوله: (وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ) أي: حُكْمَ الله في أفعاله وعواقبها المحمودة، التي هو المحمود عليها في الدنيا والآخرة، فربما يقع الأمر كريها إلى النفوس، وعاقبته محمودة في نفس الأمر، كما قال تعالى: {وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ} [البقرة: ٢١٦] وقال تعالى: {فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللَّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا} [النساء: ١٩].

Allah Teâlâ'nın: (وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ) "Fakat onların çoğu bilmezler" buyruğu; Allah'ın fiillerindeki hükmünü ve dünyada da ahirette de kendisinin övüldüğü o övgüye layık akıbetleri [bilmezler] demektir. Zira bazen bir şey nefislere hoş gelmez fakat işin aslında akıbeti övgüye layıktır; nitekim Allah Teâlâ: {وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ} “Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir” [Bakara: 216] buyurmuş ve yine şöyle buyurmuştur: {فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللَّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا} “Olur ki bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda birçok hayır kılar” [Nisâ: 19].

23332. Metin

{وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٤) وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلانِ هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهَذَا مِنْ عَدُوِّهِ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوِّهِ فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ قَالَ هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ (١٥) قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (١٦) قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ (١٧)}.

{وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٤) وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلانِ هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهَذَا مِنْ عَدُوِّهِ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوِّهِ فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ قَالَ هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ (١٥) قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (١٦) قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ (١٧)} “[Mûsâ] olgunluk çağına ulaşıp kemale erince, ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız. (14) Halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi ve orada biri kendi taraftarlarından, diğeri de düşmanlarından kavga eden iki adam buldu. Kendi taraftarı olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Mûsâ ona bir yumruk vurdu ve onun işini bitirdi. 'Bu, şeytanın işindendir; muhakkak ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır' dedi. (15) 'Rabbim! Doğrusu ben kendime zulmettim, beni bağışla' dedi. [Allah da] onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (16) 'Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla arka çıkmayacağım' dedi. (17)”

23333. Metin

لما ذكر تعالى مبدأ أمر موسى، ﵇، ذكر أنه لما بلغ أشده واستوى، آتاه الله حكما وعلما -قال مجاهد: يعني النبوة (وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ).

Allah Teâlâ, Mûsâ'nın -aleyhisselâm- durumunun başlangıcını zikrettikten sonra; erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca Allah'ın kendisine bir hüküm ve ilim verdiğini -Mücâhid: 'Yani peygamberlik' demiştir- zikretti: { وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ } “İşte güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız”.

23334. Metin

ثم ذكر تعالى سبب وصوله إلى ما كان تعالى قَدَّر له من النبوة والتكليم: قضية قتله ذلك القبطي، الذي كان سبب خروجه من الديار المصرية إلى بلاد مدين، فقال تعالى: (وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا) قال ابن جُرَيج، عن عطاء الخراساني، عن ابن عباس: وذلك بين المغرب والعشاء.

Daha sonra Allah Teâlâ, Mısır diyarından Medyen beldesine çıkışına sebep olan o Kıptî'yi öldürmesi hadisesini, yani kendisi için takdir ettiği peygamberliğe ve kelâmına erişmesinin sebebini zikrederek şöyle buyurdu: (وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَى حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا) "Halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi". İbn Cüreyc, Atâ el-Horasânî'den, o da İbn Abbâs'tan nakletti ki: Bu, akşam ile yatsı vakti arasıydı.

23335. Metin

وقال ابن المنْكَدر، عن عطاء بن يسار، عن ابن عباس: كان ذلك نصف النهار. وكذلك قال سعيد بن جبير، وعِكْرمة، والسُّدِّي، وقتادة.

İbnü'l-Münkedir ise Atâ b. Yesâr'dan, o da İbn Abbâs'tan nakletti ki: Bu, gün ortasıydı. Saîd b. Cübeyr, İkrime, es-Süddî ve Katâde de böyle demişlerdir.

23336. Metin

(فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلانِ) أي: يتضاربان ويتنازعان، (هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ) أي: من بني إسرائيل (¬١)، (وَهَذَا مِنْ عَدُوِّهِ) أي: قبطي، قاله ابن عباس، وقتادة، والسدي، ومحمد بن إسحاق. فاستغاث الإسرائيلي بموسى، ﵇، ووجد موسى فرصة، وهي غفلة الناس، فعمد إلى القبطي (فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ).

(فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلانِ) "ve orada kavga eden iki adam buldu" yani: dövüşen ve çekişen [iki adam], (هَذَا مِنْ شِيعَتِهِ) "biri kendi taraftarlarından" yani: İsrâiloğullarından (¬١), (وَهَذَا مِنْ عَدُوِّهِ) "diğeri de düşmanlarından" yani: bir Kıptî idi; bunu İbn Abbâs, Katâde, es-Süddî ve Muhammed b. İshâk söylemiştir. İsrâilli, Mûsâ'dan —aleyhisselâm— yardım istedi. Mûsâ insanların habersiz olmasını bir fırsat bilerek Kıptî'ye yöneldi (فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ) "Bunun üzerine Mûsâ ona bir yumruk vurdu ve onun işini bitirdi".

23337. Metin

قال مجاهد: وكزه، أي: طعنه بجُمْع (¬٢) كفه. وقال قتادة: وكزه بعصا كانت معه.

Mücâhid: "Ona vurdu (vekezehu), yani yumruğuyla (¬٢) vurdu" demiştir. Katâde ise: "Yanındaki bir asa ile ona vurdu" demiştir.

23338. Metin

(فَقَضَى عَلَيْهِ) أي: كان فيها حتفه فمات، قال موسى: (هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ * قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ) أي: بما جعلت لي من الجاه والعزة والمنعة (فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا) أي: معينا (لِلْمُجْرِمِينَ) أي: الكافرين بك، المخالفين لأمرك.

(فَقَضَى عَلَيْهِ) "ve onun işini bitirdi" yani: bu vuruş onun ölümüne sebep oldu ve öldü. Mûsâ dedi ki: (هَذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ * قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ) "'Bu, şeytanın işindendir; muhakkak ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır' dedi. 'Rabbim! Doğrusu ben kendime zulmettim, beni bağışla' dedi. [Allah da] onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 'Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki'" yani: bana verdiğin itibar, izzet ve korunma sebebiyle (فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا) "artık asla arka çıkmayacağım" yani: yardımcı olmayacağım (لِلْمُجْرِمِينَ) "suçlulara" yani: seni inkâr eden ve senin emrine muhalefet eden kâfirlere.

23339. Metin

{فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ فَإِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالأَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُ قَالَ لَهُ مُوسَى إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبِينٌ (١٨) فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَا قَالَ يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالأَمْسِ إِنْ تُرِيدُ إِلا أَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الأَرْضِ وَمَا تُرِيدُ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ (١٩)}.

{فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ فَإِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالأَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُ قَالَ لَهُ مُوسَى إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبِينٌ (١٨) فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَا قَالَ يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالأَمْسِ إِنْ تُرِيدُ إِلا أَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الأَرْضِ وَمَا تُرِيدُ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ (١٩)} “Şehirde korku içinde, etrafı gözetleyerek sabahladı. Bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen kimse yine feryat ederek ondan yardım istiyor. Mûsâ ona: 'Şüphesiz sen apaçık bir azgınsın' dedi. Nihayet ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince adam: 'Ey Mûsâ! Dün bir cana kıydığın gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde ancak bir zorbâ olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun' dedi. (18-19)”

23340. Metin

يقول تعالى مخبرًا عن موسى، ﵇ ٣، لما قتل ذلك القبطي: إنه أصبح (فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا) أي: من مَعَرّة ما فعل، (يَتَرَقَّبُ) أي: يتلفت ويتوقع ٤ ما يكون من هذا الأمر، فمر في بعض الطرق، فإذا ذاك ٥ الذي استنصره بالأمس على ذلك القبطي يقاتل آخر، فلما مر موسى، استصرخه على الآخر، فقال له موسى: (إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبِينٌ) أي: ظاهر الغواية كثير الشر. ثم عزم على البطش بذلك القبطي، فاعتقد الإسرائيلي لخوَرِه وضعفه وذلته أن موسى إنما يريد قصده لما سمعه يقول ذلك، فقال يدفع عن نفسه: (يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالأمْسِ) وذلك لأنه لم

Allâh Teâlâ, Mûsâ —aleyhisselâm—3 o Kıptî'yi öldürdüğünde [onun durumu hakkında] haber vererek şöyle buyurmaktadır: O, (فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا) “şehirde korku içinde”, yani yaptığı fiilin doğuracağı kötü sonuçtan endişelenerek; (يَتَرَقَّبُ) “[etrafı] gözetleyerek”, yani etrafına bakınarak ve bu işin neticesinde ne olacağını bekleyerek4 sabahladı. Bir yoldan geçerken, dün o Kıptî'ye karşı kendisinden yardım isteyen o5 adamın bir başkasıyla kavga ettiğini gördü. Mûsâ yanından geçerken, diğer adama karşı da feryat ederek Mûsâ'dan yardım istedi. Mûsâ ona: (إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبِينٌ) “Şüphesiz sen, apaçık bir azgınsın”, yani azgınlığı aşikâr, kötülüğü çok birisin, dedi. Sonra o Kıptî'yi yakalamaya azmetti. Fakat İsrâilli, acizliği, zaafı ve alçaklığı sebebiyle, Mûsâ'nın bu sözü söylediğini işitince kendisini kastettiğini zannetti ve kendini savunmak maksadıyla: (يَا مُوسَى أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالأمْسِ) “Ey Mûsâ! Dün bir cana kıydığın gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun?” dedi. Çünkü bunu...

23341. Metin

يعلم به إلا هو وموسى، ﵇، فلما سمعها ذلك القبطي لقَفَها من فمه، ثم ذهب بها إلى باب فرعون فألقاها عنده، فعلم بذلك، فاشتد حنقه، وعزم على قتل موسى، فطلبوه وبعثوا وراءه ليحضروه لذلك.

sadece o ve Mûsâ —aleyhisselâm— biliyordu. O Kıptî bu sözü duyunca hemen onun ağzından kaptı ve gidip Firavun'un kapısında bunu dile getirdi. Firavun bunu öğrenince öfkesi katlandı ve Mûsâ'yı öldürmeye karar verdi; bu sebeple onu aradılar ve getirmeleri için peşinden adamlar gönderdiler.

23342. Metin

{وَجَاءَ رَجُلٌ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعَى قَالَ يَا مُوسَى إِنَّ الْمَلأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ (٢٠)}.

{وَجَاءَ رَجُلٌ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعَى قَالَ يَا مُوسَى إِنَّ الْمَلأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ (٢٠)} “Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam geldi: 'Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için aralarında görüşüyorlar, hemen çık git; doğrusu ben sana öğüt verenlerdenim' dedi. (20)”

23343. Metin

قال تعالى: (وَجَاءَ رَجُلٌ) وصفه بالرّجُولية لأنه خالف الطريق، فسلك طريقًا أقرب من طريق الذين بُعثوا وراءه، فسبق إلى موسى، فقال له: يا موسى (إِنَّ الْمَلأ يَأْتَمِرُونَ بِكَ) أي: يتشاورون فيك (لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ) أي: من البلد (إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ).

Allah Teâlâ: (وَجَاءَ رَجُلٌ) "Bir adam geldi" buyurmuştur; onu "adamlık/mertlik" vasfıyla nitelemiştir, zira o ana yoldan sapıp, peşinden gönderilen kimselerin yolundan daha kısa bir yola girerek Mûsâ'ya daha önce ulaştı ve ona: Ey Mûsâ, (إِنَّ الْمَلأ يَأْتَمِرُونَ بِكَ) "İleri gelenler seni [öldürmek için] aralarında görüşüyorlar" yani: senin hakkında istişare ediyorlar (لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ) "seni öldürmek için, hemen çık git" yani: şehirden (إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ) "doğrusu ben sana öğüt verenlerdenim" dedi.

23344. Metin

{فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٢١)}

{فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٢١)} “Bunun üzerine korku içinde, etrafı gözetleyerek oradan çıktı: 'Rabbim! Beni zalimler topluluğundan kurtar' dedi. (21)”

23345. Metin

لما أخبره ذلك الرجل بما تمالأ عليه فرعون ودولته في أمره، خرج من مصر وحده، ولم يألف ذلك قلبه، بل كان في رفاهية ونعمة ورئاسة، (فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ) أي: يتلفَّت (قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ) أي: من فرعون وملئه. فذكروا أن الله، ﷾، بعث له ملكًا على فرس، فأرشده إلى الطريق، فالله أعلم.

O adam Firavun ve ileri gelenlerinin kendi aleyhine kurdukları tuzağı haber verince, Mûsâ Mısır'dan tek başına çıktı. Oysa kalbi buna alışık değildi; bilakis refah, nimet ve riyaset içindeydi. (فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ) "Bunun üzerine korku içinde, etrafı gözetleyerek oradan çıktı" yani: etrafına bakınarak, (قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ) "'Rabbim! Beni zalimler topluluğundan kurtar' dedi" yani: Firavun ve onun ileri gelenlerinden. Zikrettiklerine göre Allah azze ve celle ona at üzerinde bir melek gönderdi ve o melek ona yolu gösterdi; en doğrusunu Allah bilir.

23346. Metin

{وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ (٢٢) وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ قَالَ مَا خَطْبُكُمَا قَالَتَا لا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاءُ وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ (٢٣) فَسَقَى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنْزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ (٢٤)}

{وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ (٢٢) وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ قَالَ مَا خَطْبُكُمَا قَالَتَا لا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاءُ وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ (٢٣) فَسَقَى لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنْزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ (٢٤)} “Medyen tarafına yöneldiğinde: 'Umarım Rabbim beni doğru yola iletir' dedi. (22) Medyen suyuna varınca, orada [hayvanlarını] sulayan bir grup insan buldu. Onların gerisinde de [hayvanlarını sudan] meneden iki kadın gördü. 'Meseleniz nedir?' dedi. Dediler ki: 'Çobanlar çekilip gidinceye kadar biz sulayamayız; babamız ise çok yaşlı bir ihtiyardır.' (23) Bunun üzerine [Mûsâ] onlar için [hayvanları] suladı, sonra gölgeye çekildi ve: 'Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım' dedi. (24)”

23347. Metin

(وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ) أي: أخذ طريقًا سالكًا مَهْيَعا فرح بذلك، (قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ) أي: إلى الطريق الأقوم. ففعل الله به ذلك، وهداه إلى الصراط المستقيم في الدنيا والآخرة، فجعله هاديًا مهديًّا.

(وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ) "Medyen tarafına yöneldiğinde" yani: açık ve düzgün bir yola koyulduğunda buna sevindi ve (قَالَ عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ) "'Umarım Rabbim beni doğru yola iletir' dedi" yani: en dosdoğru yola. Allah da ona bunu lütfetti ve onu dünyada da ahirette de dosdoğru yola ileterek hidayete erdiren ve hidayete ermiş bir rehber kıldı.

23348. Metin

(وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ) أي: ولما وصل إلى مدين وورد ماءها، وكان لها بئر تَرده رعاء الشاء (وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ) أي: جماعة (يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ) أي: تكفكفان غنمهما أن ترد مع غنم أولئك الرعاء لئلا يُؤذَيا. فلما رآهما موسى، ﵇، رق لهما ورحمهما، (قَالَ مَا خَطْبُكُمَا) أي: ما خبركما لا تردان مع هؤلاء؟ (قَالَتَا لا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاءُ) أي: لا يحصل لنا سقي إلا بعد فراغ هؤلاء، (وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ) أي: فهذا الحال الملجئ لنا إلى ما ترى.

(وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ) "Medyen suyuna varınca" yani: Medyen'e ulaşıp oradaki suya vardığında —ki orası koyun çobanlarının hayvanlarını sulamak için geldikleri bir kuyuydu— (وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ) "orada bir grup insan buldu" yani: bir topluluk (يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَأتَيْنِ تَذُودَانِ) "[hayvanlarını] sulayan ve onların gerisinde de [hayvanlarını sudan] meneden iki kadın gördü" yani: o çobanların koyunlarıyla karışıp eziyet görmesinler diye kendi koyunlarını geri tutuyorlardı. Mûsâ —aleyhisselâm— onları görünce onlara acıdı ve merhamet etti: (قَالَ مَا خَطْبُكُمَا) "'Meseleniz nedir?' dedi" yani: durumunuz nedir ki bunlarla birlikte hayvanlarınızı sulamıyorsunuz? (قَالَتَا لا نَسْقِي حَتَّى يُصْدِرَ الرِّعَاءُ) "Dediler ki: 'Çobanlar çekilip gidinceye kadar biz sulayamayız'" yani: bunlar işlerini bitirip ayrılmadan bize sulama sırası gelmez, (وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ) "babamız ise çok yaşlı bir ihtiyardır" yani: bizi bu gördüğün duruma mecbur bırakan hal budur.

23349. Metin

قال الله تعالى: (فَسَقَى لَهُمَا) قال أبو بكر بن أبي شيبة: حدثنا عبد الله، أنبأنا إسرائيل، عن أبى إسحاق، عن عَمْرو ١

Allah Teâlâ buyurdu ki: (فَسَقَى لَهُمَا) “Bunun üzerine [Mûsâ] ikisi için [hayvanları] suladı”. Ebû Bekr b. Ebî Şeybe şöyle demiştir: Bize Abdullah rivayet etti, bize İsrâîl haber verdi, o Ebû İshâk'tan, o da Amr'dan 1

23350. Metin

بن ميمون الأوْدي، عن عمر بن الخطاب، ﵁، أن موسى، ﵇، لما ورد ماء مدين، وجد عليه أمة من الناس يسقون، قال: فلما فرغوا أعادوا الصخرة على البئر، ولا يطيق رفعها إلا عشرة رجال، فإذا هو بامرأتين تذودان، قال: ما خطبكما؟ فحدثتاه، فأتى الحجر فرفعه، ثم لم يستق إلا ذنوبا واحدا حتى رويت الغنم. إسناد صحيح (¬١).

b. Meymûn el-Evdî'den, o da Ömer b. el-Hattâb'dan radıyallâhu anh anlattı ki: Mûsâ aleyhisselâm Medyen suyuna vardığında, orada hayvanlarını sulayan bir grup insan buldu. [Ömer] dedi ki: İşlerini bitirince kuyunun üzerine ancak on kişinin kaldırabileceği büyük bir kayayı kapattılar. Bir de baktı ki iki kadın koyunlarını menediyor. "Meseleniz nedir?" dedi. Durumlarını anlattılar. Bunun üzerine gidip o taşı kaldırdı ve sadece bir kova su çekti; öyle ki koyunlar suya kandı. İsnadı sahihtir (¬١).

23351. Metin

وقوله: (ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنزلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ) قال ابن عباس: سار موسى من مصر إلى مدين، ليس له طعام إلا البقل وورق الشجر، وكان حافيًا فما وصل مَدْيَن حتى سقطت نعل قدمه. وجلس (¬٢) في الظل وهو صفوة الله من خلقه، وإن بطنه لاصق بظهره من الجوع، وإن خضرة البقل لترى من داخل جوفه وإنه لمحتاج إلى شق تمرة.

Allah Teâlâ'nın: (ثُمَّ تَوَلَّى إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنزلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ) "sonra gölgeye çekildi ve: 'Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım' dedi" buyruğu hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Mûsâ, Mısır'dan Medyen'e kadar ot ve ağaç yapraklarından başka hiçbir yiyeceği olmaksızın yürüdü; yalınayaktı, öyle ki Medyen'e vardığında ayak tabanlarının derisi dökülmüştü. Allah'ın yarattıkları arasından seçtiği o kul, açlıktan karnı sırtına yapışmış, yediği otların yeşilliği karnının içinden görünür bir haldeyken bir gölgeye oturdu (¬٢); oysa yarım hurmaya bile muhtaç durumdaydı.

23352. Metin

وقوله: (إِلَى الظِّلِّ) قال ابن عباس، وابن مسعود، والسدي: جلس تحت شجرة.

Allah Teâlâ'nın: (إِلَى الظِّلِّ) "gölgeye" buyruğu hakkında İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve es-Süddî: "Bir ağacın altına oturdu" demişlerdir.

23353. Metin

وقال ابن جرير: حدثني الحسين بن عمرو العَنْقَزِيّ (¬٣)، حدثنا أبي، حدثنا إسرائيل، عن أبي إسحاق، عن عمرو بن ميمون، عن عبد الله -هو ابن مسعود -قال: حَثثتُ (¬٤) على جمل ليلتين، حتى صَبَّحت مدين، فسألت عن الشجرة التي أوى إليها موسى، فإذا شجرة خضراء ترف، فأهوى إليها جملي -وكان جائعا -فأخذها جملي فعالجها ساعة، ثم لفظها، فدعوت الله لموسى، ﵇، ثم انصرفت (¬٥).

İbn Cerîr dedi ki: Bana el-Hüseyn b. Amr el-Ankazî (¬٣) anlattı, bize babam anlattı, bize İsrâîl, Ebû İshâk'tan, o Amr b. Meymûn'dan, o da Abdullah'tan —ki o İbn Mes'ûd'dur— anlattı; dedi ki: Medyen'e sabah vakti varıncaya kadar iki gece devemi hızla sürdüm (¬٤). Mûsâ'nın sığındığı ağacı sordum; bir de baktım ki parıldayan yeşil bir ağaç! Devemin karnı aç olduğundan ona doğru yöneldi ve ağaçtan bir lokma alıp bir süre çiğnemeye çalıştı, sonra da ağzından attı. Ben de Mûsâ —aleyhisselâm— için Allah'a dua ettim, sonra dönüp gittim (¬٥).

23354. Metin

وفي رواية عن ابن مسعود: أنه ذهب إلى الشجرة التي كلم الله منها لموسى، كما سيأتي والله (¬٦) أعلم.

İbn Mes'ûd'dan gelen bir rivayette ise onun, Allah'ın Mûsâ ile konuştuğu ağaca gittiği belirtilmektedir; ileride geleceği üzere, doğrusunu Allah (¬٦) bilir.

23355. Metin

وقال السدي: كانت من شجر السَّمُر.

es-Süddî: "O, semür (yabanî akasya) ağaçlarındandı" demiştir.

23356. Metin

وقال عطاء بن السائب: لما قال موسى (رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنزلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ)، أسمعَ المرأة.

Atâ b. es-Sâib dedi ki: Mûsâ: (رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنزلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ) "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım" dediğinde [sesini] kadına işittirmişti.

23357. Metin

{فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ قَالَ لا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٢٥) قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأَمِينُ (٢٦) قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنْكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلَى أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَ وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ (٢٧) قَالَ ذَلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ أَيَّمَا الأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلا عُدْوَانَ عَلَيَّ وَاللَّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ (٢٨)}.

{فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ قَالَ لا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٢٥) قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأَمِينُ (٢٦) قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنْكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلَى أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَ وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ (٢٧) قَالَ ذَلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ أَيَّمَا الأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلا عُدْوَانَ عَلَيَّ وَاللَّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ (٢٨)} “Derken o iki kadından biri utana sıkıla yürüyerek ona geldi ve: 'Babam, bizim için [hayvanlarımızı] sulamanın ücretini ödemek üzere seni çağırıyor' dedi. [Mûsâ] onun yanına varıp başından geçenleri anlatınca [o zat]: 'Korkma, o zalimler topluluğundan kurtuldun' dedi. (25) O iki kadından biri: 'Babacığım! Onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olandır' dedi. (26) [Yaşlı zat] dedi ki: 'Bana sekiz yıl çalışmana karşılık, bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Şayet on yıla tamamlarsan bu da senin bileceğin bir iştir. Sana zorluk çıkarmak istemem. İnşallah beni salih kimselerden bulacaksın.' (27) [Mûsâ]: 'Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini tamamlarsam tamamlayayım bana karşı bir düşmanlık/haksızlık olmasın. Söylediklerimize Allah vekildir' dedi. (28)”

23358. Metin

لما رجعت المرأتان سراعا ٧ بالغنم إلى أبيهما، أنكر حالهما ومجيئهما سريعا، فسألهما عن

İki kadın koyunlarla birlikte babalarının yanına aceleyle7 döndüklerinde [babaları], onların durumunu ve bu kadar çabuk gelmelerini yadırgadı ve onlara...

23359. Metin

خبرهما، فقصتا عليه ما فعل موسى، ﵇. فبعث إحداهما إليه لتدعوه إلى أبيها قال الله تعالى: (فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ) أي: مشي الحرائر، كما روي عن أمير المؤمنين عمر ﵁، أنه قال: كانت مستتَرة بكم درْعها.

durumlarını sordu. Onlar da Mûsâ'nın —aleyhisselâm— yaptığını anlattılar. Bunun üzerine babaları, Mûsâ'yı çağırması için kızlardan birini ona gönderdi. Allah Teâlâ: (فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ) "Derken o iki kadından biri utana sıkıla yürüyerek ona geldi" buyurdu; yani: hür kadınların yürüyüşü gibi. Nitekim Mü'minlerin Emîri Ömer'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Elbisesinin koluyla örtünmüştü."

23360. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا [أبي، حدثنا] (¬١) أبو نعيم، حدثنا إسرائيل، عن أبي إسحاق، عن عمر بن ميمون قال: قال عمر ﵁: جاءت تمشي على استحياء، قائلة بثوبها على وجهها، ليست بسلفع (¬٢) خَرَّاجة ولاجة. هذا إسناد صحيح.

İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize [babam, bize] (¬١) Ebû Nuaym anlattı, bize İsrâîl, Ebû İshâk'tan, o da Amr b. Meymûn'dan anlattı; dedi ki: Ömer radıyallâhu anh şöyle dedi: "Elbisesini yüzüne tutarak, utana sıkıla yürüyerek geldi; şirret/sürtük (¬٢), habire dışarı çıkıp giren biri değildi." Bu sahih bir isnaddır.

23361. Metin

قال الجوهري: السلفع من الرجال: الجسور، ومن النساء: الجريئة السليطة، ومن النوق: الشديدة.

el-Cevherî dedi ki: Erkeklerden selefa' (السلفع): cesur; kadınlardan: edepsiz ve dili uzun (şirret); develerden ise: güçlü ve dayanıklı olan demektir.

23362. Metin

(قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا)، وهذا تأدب في العبارة، لم تطلبه طلبا مطلقا لئلا يوهم ريبة، بل قالت: (إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا) يعني: ليثيبك ويكافئك على سقيك لغنمنا، (فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ) أي: ذكر له ما كان من أمره، وما جرى له من السبب الذي خرج من أجله من بلده، (قَالَ لا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ). يقول: طب نفسا وَقرّ عينا، فقد خرجتَ من مملكتهم فلا حُكْم لهم في بلادنا. ولهذا قال: (نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ).

(قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا) "Babam, bizim için [hayvanlarımızı] sulamanın ücretini ödemek üzere seni çağırıyor" dedi. Bu, ifadede bir edeptir; zira bir şüphe uyandırmasın diye onu mutlak bir şekilde çağırmamış, aksine: (إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا) "Babam, bizim için [hayvanlarımızı] sulamanın ücretini ödemek üzere seni çağırıyor" yani: koyunlarımızı sulamana karşılık seni ödüllendirip mükâfatlandırmak için [çağırıyor] demiştir. (فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ) "[Mûsâ] onun yanına varıp başından geçenleri anlatınca" yani: kendi durumunu ve memleketinden çıkmasına sebep olan başından geçenleri ona zikredince, (قَالَ لا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ) "'Korkma, o zalimler topluluğundan kurtuldun' dedi". [Şöyle] demektedir: Gönlünü ferah tut, gözün aydın olsun; zira sen onların hâkimiyet alanından çıktın, bizim memleketimizde onların hiçbir hükmü yoktur. Bu sebeple: (نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ) "o zalimler topluluğundan kurtuldun" demiştir.

23363. Metin

وقد اختلف المفسرون في هذا الرجل: مَنْ هو؟ على أقوال: أحدها أنه شعيب النبي ﵇ (¬٣) الذي أرسل إلى أهل مدين. وهذا هو المشهور عند كثيرين، وقد قاله الحسن البصري وغير واحد. ورواه ابن أبي حاتم.

Müfessirler bu adamın kim olduğu hususunda birtakım görüşlerle ihtilaf etmişlerdir: Bunlardan biri, onun Medyen halkına peygamber olarak gönderilen Şuayb Peygamber —aleyhisselâm— (¬٣) olduğudur. Pek çok âlim nezdinde meşhur olan da budur; Hasan-ı Basrî ve pek çok kimse bunu söylemiştir. İbn Ebî Hâtim de bunu rivayet etmiştir:

23364. Metin

حدثنا أبي، حدثنا عبد العزيز الأويسي، حدثنا مالك بن أنس؛ أنه بلغه أن شعيبا هو الذي قص عليه موسى القصص قال: (لا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ).

Bize babam anlattı, bize Abdülazîz el-Üveysî anlattı, bize Mâlik b. Enes anlattı; ona ulaştığına göre, Mûsâ'nın başından geçenleri anlattığı ve kendisine: (لا تَخَفْ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ) "Korkma, o zalimler topluluğundan kurtuldun" diyen zat Şuayb'dır.

23365. Metin

وقد روى الطبراني عن سلمة بن سعد العنزي أنه وفد على رسول الله ﷺ فقال له: "مرحبا بقوم شعيب وأَخْتان موسى، هُديت" (¬٤).

Taberânî, Seleme b. Sa'd el-Anezî'den rivayet etmiştir ki o, Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem elçi olarak gelmiş; Resûlullah da ona: "Şuayb'ın kavmine ve Mûsâ'nın hısımlarına merhaba, hidâyete eresin!" buyurmuştur (¬٤).

23366. Metin

وقال آخرون: بل كان ابن أخي شعيب. وقيل: رجل مؤمن من قوم شعيب. وقال آخرون: كان شعيب قبل زمان موسى، عليه ٥ السلام، بمدة طويلة؛ لأنه قال لقومه: {وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ} [هود: ٨٩]. وقد كان هلاك قوم لوط في زمن الخليل، ﵇ ٦ بنص القرآن، وقد علم أنه كان بين موسى والخليل، ﵉، مدة طويلة تزيد على أربعمائة سنة، كما

Başkaları: "Aksine o, Şuayb'ın kardeşinin oğluydu" demiştir. "Şuayb'ın kavminden mümin bir adamdı" da denilmiştir. Diğer bazıları ise şöyle demiştir: Şuayb, Mûsâ'dan —aleyhisselâm5— çok uzun bir zaman önce [yaşamıştı]r; çünkü o kavmine: {وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ} “Lût kavmi de sizden uzak değildir” [Hûd: 89] demişti. Lût kavminin helâki ise Kur'an'ın açık beyanıyla Halîl'in —aleyhisselâm6— zamanında gerçekleşmişti. Mûsâ ile Halîl —aleyhimesselâm— arasında dört yüz yıldan fazla uzun bir sürenin bulunduğu bilinmektedir; nitekim

23367. Metin

ذكره غير واحد. وما قيل: إن شعيبا عاش مدة طويلة، إنما هو -والله أعلم -احتراز من هذا الإشكال، ثم من المقوي لكونه ليس بشعيب أنه لو كان إياه لأوشك أن ينص على اسمه في القرآن هاهنا. وما جاء في (¬١) بعض الأحاديث من التصريح بذكره في قصة موسى (¬٢) لم يصح إسناده، كما سنذكره قريبا إن شاء الله. ثم من الموجود في كتب بني إسرائيل أن هذا الرجل اسمه: "ثبرون"، والله أعلم.

pek çok kimse bunu belirtmiştir. Şuayb'ın uzun süre yaşadığına dair söylenenler ise —doğrusunu Allah bilir— sadece bu müşkili bertaraf etmek içindir. Ayrıca bu zatın Şuayb olmadığını güçlendiren bir diğer husus da şudur: Şayet o olsaydı, burada Kur'an'da isminin açıkça belirtilmesi beklenirdi. Bazı hadislerde (¬١) Mûsâ kıssasında onun isminin açıkça geçmesine gelince (¬٢), isnadı sahih değildir; inşallah bunu az sonra zikredeceğiz. Ayrıca İsrâiloğullarının kitaplarında bu adamın isminin "Sebrûn" olarak geçtiği görülmektedir; doğrusunu Allah bilir.

23368. Metin

وقال أبو عبيدة بن عبد الله بن مسعود: وأثرون (¬٣) وهو ابن أخي شعيب ﵇.

Ebû Ubeyde b. Abdillâh b. Mes'ûd: "Yesrûn'dur (¬٣); o da Şuayb'ın —aleyhisselâm— kardeşinin oğludur" demiştir.

23369. Metin

وعن أبي حمزة (¬٤) عن ابن عباس: الذي استأجر موسى يثرى صاحب مدين. رواه ابن جرير، ثم قال: الصواب أن هذا لا يدرك إلا بخبر، ولا خبر تجب به الحجة في ذلك.

Ebû Hamza'dan (¬٤), o da İbn Abbâs'tan rivayetle: "Mûsâ'yı ücretle tutan kişi Medyen sahibi Yesrâ idi." Bunu İbn Cerîr rivayet etmiş, sonra da şöyle demiştir: Doğrusu şudur ki bu konu ancak bir haberle bilinebilir, bu hususta da kendisiyle hüccet sabit olacak kesin bir haber yoktur.

23370. Metin

وقوله: (قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأمِينُ) أي: قالت إحدى ابنتي هذا الرجل. قيل: هي التي ذهبت وراء موسى، ﵇، قالت لأبيها: (يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ) أي: لرعْية هذه (¬٥) الغنم.

Allah Teâlâ'nın: (قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأمِينُ) "O iki kadından biri: 'Babacığım! Onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olandır' dedi" buyruğu; yani: bu adamın iki kızından biri söyledi. Denildi ki: O, Mûsâ'nın —aleyhisselâm— peşinden giden kızdır; babasına: (يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ) "Babacığım! Onu ücretle tut" yani: bu (¬٥) koyunları gütmesi için [tut] demiştir.

23371. Metin

قال عمر، وابن عباس، وشُريح القاضي، وأبو مالك، وقتادة، ومحمد بن إسحاق، وغير واحد: لما قالت: (إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأمِينُ) قال لها أبوها: وما علمك بذلك؟ قالت: إنه رفع الصخرة التي لا يطيق حملها إلا عشرة رجال، وإنه لما جئت معه تقدمتُ أمامهُ، فقال لي: كوني من ورائي، فإذا اجتنبت (¬٦) الطريق فاحذفي [لي (¬٧)] بحصاة أعلم بها كيف الطريق لأتهدّى (¬٨) إليه.

Ömer, İbn Abbâs, Kadı Şüreyh, Ebû Mâlik, Katâde, Muhammed b. İshâk ve pek çok kimse şöyle demiştir: Kız: (إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأمِينُ) "Çünkü ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olandır" deyince babası ona: "Bunu nereden biliyorsun?" dedi. Kız: "O, ancak on kişinin kaldırabileceği kayayı tek başına kaldırdı. Ayrıca onunla birlikte gelirken ben onun önünden yürüyordum; bana: 'Ardımdan yürü, şayet yoldan saparsam (¬٦) bana [doğru] (¬٧) küçük bir taş at ki yolun ne tarafta olduğunu anlayıp oraya yöneleyim (¬٨)' dedi" cevabını verdi.

23372. Metin

قال سفيان الثوري، عن أبي إسحاق، عن أبي عبيدة، عن عبد الله -هو ابن مسعود -قال: أفرس الناس ثلاثة: أبو بكر حين تفرس في عُمَر، وصاحب يوسف حين قال: {أَكْرِمِي مَثْوَاهُ} [يوسف: ٢١]، وصاحبة موسى حين قالت: (يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأمِينُ).

Süfyân es-Sevrî, Ebû İshâk'tan, o Ebû Ubeyde'den, o da Abdullah'tan —ki o İbn Mes'ûd'dur— naklettiğine göre o şöyle demiştir: "İnsanların firaseti en keskin olanı üç kişidir: Ömer hakkındaki firasetiyle Ebû Bekir; {أَكْرِمِي مَثْوَاهُ} “Ona iyi bak” [Yûsuf: 21] dediğinde Yûsuf'un sahibi [Mısır Azizi]; ve: (يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الأمِينُ) “Babacığım! Onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olandır” dediğinde Mûsâ'nın hanımı."

23373. Metin

قاال: (إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنْكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ) أي: طلب إليه هذا الرجل الشيخ الكبير أن يرعى عنه (¬٩) ويزوجه إحدى ابنتيه هاتين.

[Yaşlı zat]: (إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنْكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ) "bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum" dedi. Yani: Bu yaşlı ihtiyar zat, Mûsâ'dan kendi adına koyunları gütmesini (¬٩) ve bunun karşılığında bu iki kızından birini onunla evlendirmeyi talep etti.

23374. Metin

قال شعيب الجبائي: وهما صفورا، وليّا.

Şuayb el-Cübbâî: "O ikisi Safûrâ ve Leyyâ idi" demiştir.

23375. Metin

وقال محمد بن إسحاق: صفورا وشرقا، ويقال: ليا. وقد استدل أصحاب أبي حنيفة [رحمه الله تعالى] ١٠ بهذه الآية على صحة البيع فيما إذا قال: "بعتك أحد هذين العبدين بمائة. فقال: اشتريت" أنه يصح، والله أعلم.

Muhammed b. İshâk ise: "Safûrâ ve Şerfâ" demiştir; [ikincisinin adının] Leyyâ olduğu da söylenir. Ebû Hanîfe'nin [rahmetullâhi aleyh]10 ashâbı, bir kimsenin "Bu iki köleden birini sana yüz [para] karşılığında sattım" deyip diğerinin de "Satın aldım" demesi durumunda bu satışın sahih olacağına bu ayeti delil göstermişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

23376. Metin

وقوله: (عَلَى أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَ) أي: على أن ترعى عليّ ثماني سنين، فإن تبرعت بزيادة سنتين فهو إليك (¬١)، وإلا ففي ثمان كفاية، (وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ) أي: لا أشاقك، ولا أؤاذيك، ولا أماريك.

Allah Teâlâ'nın: (عَلَى أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَ) "Bana sekiz yıl çalışmana karşılık... Şayet on yıla tamamlarsan bu da senin bileceğin bir iştir" buyruğu; yani: bana sekiz yıl çobanlık yapman şartıyla; eğer iki yıl fazlasını bağışlarsan bu senin lütfundur (¬١), yoksa sekiz yıl yeterlidir. (وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ) "Sana zorluk çıkarmak istemem. İnşallah beni salih kimselerden bulacaksın" buyruğu ise; yani: sana zorluk çıkarmam, eziyet etmem ve seninle çekişmem [demektir].

23377. Metin

وقد استدلوا بهذه الآية الكريمة لمذهب الأوزاعي، فيما إذا قال: "بعتك هذا بعشرة نقدًا، أو بعشرين نسيئة" أنه يصح، ويختار المشتري بأيهما أخذه صح. وحُمل الحديث المروي في سنن أبي داود: "من باع بيعتين في بيعة، فله أوكسهما أو الربا " (¬٢) على هذا المذهب. وفي الاستدلال بهذه الآية وهذا الحديث على هذا المذهب نظر، ليس هذا موضع بسطه لطوله. والله أعلم.

Bu kerîm ayeti el-Evzâî'nin, bir kimsenin "Bunu sana peşin on, veresiye yirmi karşılığında sattım" demesi halinde satışın sahih olacağı ve alıcının ikisinden birini seçmesiyle akdin geçerli olacağı şeklindeki mezhebine delil getirmişlerdir. Sünen-i Ebî Dâvûd'da rivayet edilen: "Kim bir satış içinde iki satış yaparsa, onun için ya [bedellerin] en düşüğü vardır ya da faiz" (¬٢) hadisi de bu mezhebe hamletilmiştir. Ancak bu ayet ve bu hadisle mezkûr mezhebe delil getirilmesinde tenkit edilecek yönler vardır; uzunluğu sebebiyle burası bunu etraflıca açıklama yeri değildir. Doğrusunu Allah bilir.

23378. Metin

ثم قد استدل أصحاب الإمام أحمد ومَنْ تبعهم، في صحة (¬٣) استئجار الأجير بالطعمة والكسوة بهذه الآية، واستأنسوا في ذلك بما رواه أبو عبد الله محمد بن يزيد بن ماجه في كتابه السنن، حيث قال: "باب استئجار الأجير على طعام بطنه": حدثنا محمد بن المصفّى الحِمْصي، حدثنا بَقيَّة بن الوليد، عن مسلمة (¬٤) بن علي، عن سعيد بن أبي أيوب، عن الحارث بن يزيد، عن علي بن رَبَاح قال: سمعت (¬٥) عُتبةَ بن النُّدَّر (¬٦) يقول: كنا عند رسول الله ﷺ فقرأ {طسم} (¬٧)، حتى إذا بلغ قصة موسى قال: "إن موسى أجَّرَ نفسه ثماني سنين أو: عشر (¬٨) سنين على عفة فرجه وطعام بطنه (¬٩).

Sonra İmam Ahmed'in mezhepdaşları ve onlara tâbi olanlar, bir işçiyi yiyecek ve giyecek karşılığında çalıştırmanın sahih (¬٣) oluşuna bu ayetle delil getirmişler; bu hususta Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd b. Mâce'nin es-Sünen adlı kitabında "İşçinin karın tokluğuna kiralanması babı" başlığı altında rivayet ettiği şu hadisle de istinas etmişlerdir: Bize Muhammed b. el-Musaffâ el-Hımsî anlattı, bize Bakiyye b. el-Velîd, Mesleme (¬٤) b. Alî'den, o Saîd b. Ebî Eyyûb'dan, o el-Hâris b. Yezîd'den, o Alî b. Rabâh'tan anlattı; dedi ki: Utbe b. en-Nünder'i (¬٦) şöyle derken işittim (¬٥): Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem yanındaydık, {طسم} (¬٧) sûresini okudu; Mûsâ'nın kıssasına gelince şöyle buyurdu: "Mûsâ, iffetini korumak ve karın tokluğu karşılığında kendini sekiz veya on (¬٨) yıl kiraya verdi (¬٩)."

23379. Metin

وهذا الحديث من هذا الوجه ضعيف (¬١٠)، لأن مسلمة (¬١١) بن علي وهو الخُشَني الدمشقي البلاطيّ ضعيف الرواية عند الأئمة، ولكن قد رُوي من وجه آخر، وفيه نظر أيضا.

Bu hadis bu vecihten zayıftır (¬١٠); çünkü el-Huşenî ed-Dımaşkî el-Belâtî olan Mesleme (¬١١) b. Alî, imamlar nezdinde rivayeti zayıf bir kimsedir. Fakat başka bir vecihten de rivayet edilmiştir ki onda da tenkit edilecek yönler vardır.

23380. Metin

وقال (¬١٢) ابن أبي حاتم: حدثنا أبو زُرْعَة، حدثنا صفوان، حدثنا الوليد، حدثنا عبد الله بن لَهيعة، عن الحارث بن يزيد الحضرمي، عن علي بن رَبَاح اللخمي قال: سمعت عتبة بن النّدر السلمي -صاحب رسول الله ﷺ -يحدث أن رسول الله ﷺ قال: "إن موسى آجر نفسه بعفة فرجه، وطعمة بطنه" (¬١٣).

İbn Ebî Hâtim dedi ki (¬١٢): Bize Ebû Zür'a anlattı, bize Safvân anlattı, bize el-Velîd anlattı, bize Abdullah b. Lehîa, el-Hâris b. Yezîd el-Hadramî'den, o Alî b. Rabâh el-Lahmî'den anlattı; dedi ki: Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ashabından Utbe b. en-Nender es-Sülemî'yi rivayet ederken işittim ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Mûsâ, iffetini korumak ve karın tokluğu karşılığında kendini kiraya verdi" buyurmuştur (¬١٣).

23381. Metin

وقوله تعالى إخبارا عن موسى، ﵇: (قَالَ ذَلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ أَيَّمَا الأجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلا عُدْوَانَ عَلَيَّ وَاللَّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ)، يقول: إن موسى قال لصهره: الأمر على ما قلت من أنك استأجرتني على ثمان سنين، فإن أتممت عشرًا فمن عندي، فأنا متى فعلت أقلهما [فقد] ١٤ برئت من العهد، وخرجت من الشرط؛ ولهذا قال: (أَيَّمَا الأجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلا عُدْوَانَ عَلَيَّ) أي: فلا

Allah Teâlâ'nın Mûsâ'dan aleyhisselâm haber vererek buyurduğu: {قَالَ ذَلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ أَيَّمَا الأجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلا عُدْوَانَ عَلَيَّ وَاللَّهُ عَلَى مَا نَقُولُ وَكِيلٌ} “[Mûsâ] dedi ki: 'Bu, benimle senin arandadır. Bu iki süreden hangisini tamamlarsam bana bir husumet yoktur. Söylediklerimize Allah vekildir.'” buyruğu hakkında der ki: Mûsâ kayınpederine şöyle demiştir: Mesele senin dediğin gibidir; sen beni sekiz yıla karşılık tuttun, şayet on yılı tamamlarsam bu benden [bir lütuf] olur. Ben bu iki süreden daha az olanını yerine getirdiğim zaman [kesinlikle] 14 sözleşmeden beri olur, şartı yerine getirmiş sayılırım. İşte bu sebeple: {أَيَّمَا الأجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلا عُدْوَانَ عَلَيَّ} “Bu iki süreden hangisini tamamlarsam bana bir husumet yoktur” demiştir. Yani: hiçbir

23382. Metin

حرج علي مع أن الكامل -وإن كان مباحًا لكنه فاضل من جهة أخرى، بدليل من خارج. كما قال [الله] (¬١) تعالى: {فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ وَمَنْ تَأَخَّرَ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ} [البقرة: ٢٠٣].

üzerime bir vebal yoktur; bununla birlikte tam olan süreyi yapmak —her ne kadar [azı da] caiz olsa bile— harici bir delille başka bir yönden daha faziletlidir. Nitekim [Allah] (¬١) Teâlâ: {فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ وَمَنْ تَأَخَّرَ فَلا إِثْمَ عَلَيْهِ} “Kim iki gün içinde acele edip [Mina'dan] dönerse ona günah yoktur; kim de geri kalırsa ona da günah yoktur” [el-Bakara: 203] buyurmuştur.

23383. Metin

وقال رسول الله ﷺ لحمزة بن عمرو الأسلمي، ﵁، وكان كثير الصيام، وسأله عن الصوم في السفر -فقال: "إن شئت فصم، وإن شئت فأفطر" (¬٢) مع أن فعل الصيام راجح من دليل آخر.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de çok oruç tutan biri olan ve kendisine seferde oruç tutmayı soran Hamza b. Amr el-Eslemî'ye radıyallâhu anh: "Dilersen oruç tut, dilersen tutma" (¬٢) buyurmuştur; oysa oruç tutmak başka bir delilden ötürü daha tercihe şayandır.

23384. Metin

هذا وقد دل الدليل على أن موسى ﵇، إنما فعل أكمل الأجلين وأتمهما؛ قال البخاري:

Bununla birlikte Mûsâ'nın —aleyhisselâm— bu iki süreden daha kâmil ve daha tam olanını yerine getirdiğine dair delil mevcuttur; Buhârî dedi ki:

23385. Metin

حدثنا محمد بن عبد الرحيم، حدثنا سعيد بن سليمان، حدثنا مَرْوان بن شُجاع، عن سالم الأفطس، عن سعيد بن جبير قال: سألني يهودي من أهل الحيرة: أي الأجلين قضى موسى؟ فقلت: لا أدري حتى أقدم على حَبْر العرب فأسأَلَه. فقدمت فسألت ابن عباس، ﵁، فقال: قضى أكثرهما وأطيبهما، إن رسول الله إذا قال فعل. هكذا رواه البخاري (¬٣) وهكذا رواه حكيم بن جبير وغيره، عن سعيد بن جبير. ووقع في "حديث الفُتُون"، من رواية القاسم بن أبي أيوب، عن سعيد بن جبير؛ أن الذي سأله رجل من أهل النصرانية. والأول أشبه، والله أعلم، وقد رُوي من (¬٤) حديث ابن عباس مرفوعا، قال ابن جرير:

Bize Muhammed b. Abdirrahîm anlattı, bize Saîd b. Süleymân anlattı, bize Mervân b. Şucâ', Sâlim el-Aftas'tan, o Saîd b. Cübeyr'den anlattı; dedi ki: Hîre ehlinden bir Yahudi bana: "Mûsâ bu iki süreden hangisini tamamladı?" diye sordu. Ben de: "Arapların büyük âlimine varıp ona soruncaya kadar bilmiyorum" dedim. [Hicaz'a] gelip İbn Abbâs'a radıyallâhu anh sordum; o da: "O, iki süreden daha çok ve daha güzel olanını tamamladı; şüphesiz Allah'ın elçisi bir söz söyledi mi onu yapardı" dedi. Buhârî bunu bu şekilde rivayet etmiştir (¬٣). Hakîm b. Cübeyr ve başkaları da Saîd b. Cübeyr'den bu şekilde rivayet etmişlerdir. Kāsım b. Ebî Eyyûb'un Saîd b. Cübeyr'den rivayet ettiği "Fütûn hadisi"nde ise ona soran kişinin Hristiyanlardan bir adam olduğu geçmektedir. Birincisi gerçeğe daha yakındır, doğrusunu Allah bilir. Bu husus İbn Abbâs hadisinden (¬٤) merfû olarak da rivayet edilmiştir; İbn Cerîr dedi ki:

23386. Metin

حدثنا أحمد بن محمد الطوسي، حدثنا الحميدي، حدثنا سفيان، حدثني إبراهيم بن يحيى بن أبي يعقوب، عن الحكم بن أبان، عن عكرمة، عن ابن عباس؛ أن رسول الله ﷺ قال: "سألت جبريل: أيّ الأجلين قضى موسى قال: أكملهما وأتمهما" (¬٥).

Bize Ahmed b. Muhammed et-Tûsî anlattı, bize el-Humeydî anlattı, bize Süfyân anlattı, bana İbrâhîm b. Yahyâ b. Ebî Ya'kūb, el-Hakem b. Ebân'dan, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan anlattı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Cibrîl'e: 'Mûsâ bu iki süreden hangisini tamamladı?' diye sordum. O da: 'İkisinin daha kâmil ve daha tam olanını' dedi" (¬٥).

23387. Metin

ورواه ابن أبي حاتم، عن أبيه، عن الحميدي، عن سفيان -وهو ابن عيينة -حدثني إبراهيم بن يحيى بن أبي يعقوب -وكان من أسناني أو أصغر مني -فذكره.

İbn Ebî Hâtim de bunu babasından, o el-Humeydî'den, o Süfyân'dan —ki o İbn Uyeyne'dir—: "Bana benimle yaşıt yahut benden küçük olan İbrâhîm b. Yahyâ b. Ebî Ya'kūb anlattı..." diyerek rivayet etmiştir.

23388. Metin

قلت: وإبراهيم هذا ليس بمعروف.

Derim ki: Bu İbrâhîm tanınan biri (maruf) değildir.

23389. Metin

ورواه البزار عن أحمد بن أبان القرشي، عن سفيان بن عيينة، عن إبراهيم بن أعين، عن الحكم بن أبان، عن عكرمة، عن ابن عباس، عن النبي ﷺ، فذكره. ثم قال: لا نعرفه مرفوعا عن ابن عباس إلا من هذا الوجه (¬٦).

Bezzâr da bunu Ahmed b. Ebân el-Kuraşî'den, o Süfyân b. Uyeyne'den, o İbrâhîm b. A'yen'den, o el-Hakem b. Ebân'dan, o İkrime'den, o İbn Abbâs'tan, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem naklederek zikretmiştir. Sonra da şöyle demiştir: "Bunu İbn Abbâs'tan merfû olarak sadece bu vecihten bilmekteyiz" (¬٦).

23390. Metin

وقال ٧ ابن أبي حاتم: قُرئ على يونس بن عبد الأعلى، أنبأنا ابن وهب، أنبأنا عمرو بن الحارث، عن يحيى بن ميمون الحضرمي، عن يوسف بن تيرح: أن رسول الله ﷺ سئل: أيّ

İbn Ebî Hâtim 7 şöyle dedi: Yûnus b. Abdila‘lâ’ya okundu, bize İbn Vehb haber verdi, bize Amr b. el-Hâris, Yahyâ b. Meymûn el-Hadramî’den, o da Yûsuf b. Tîreh’ten bildirdi: Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem [şöyle] soruldu: Hangi

23391. Metin

الأجلين قضى موسى؟ قال: "لا علم لي". فسأل رسول الله ﷺ جبريل، فقال جبريل: لا علم لي، فسأل جبريل ملكا فوقه فقال: لا علم لي. فسأل (¬١) ذلك المَلَك ربه ﷿ -عما سأله عنه جبريل عما سأله عنه محمد ﷺ فقال الرب ﷾: "قضى أبرهما وأبقاهما -أو قال: أزكاهما" (¬٢).

süreden hangisini tamamladı?" diye soruldu. Resûlullah: "Bilgim yok" buyurdu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Cibrîl'e sordu; Cibrîl: "Bilgim yok" dedi. Cibrîl kendisinin üstündeki bir meleğe sordu; o melek de: "Bilgim yok" dedi. O melek (¬١), Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem Cibrîl'e, Cibrîl'in de kendisine sorduğu şeyi Rabbi azze ve celle'ye sordu. Bunun üzerine Rab celle ve alâ: "İkisinin en hayırlı ve en kalıcı olanını —yahut: en temiz/bereketli olanını— tamamladı" buyurdu (¬٢).

23392. Metin

وهذا مرسل، وقد جاء مرسلا من وجه آخر، وقال (¬٣) سُنَيد: حدثنا حجاج، عن ابن جُرَيْج قال: قال مجاهد: إن النبي ﷺ سأل جبريل: "أيّ الأجلين قضى موسى؟ " فقال: سوف أسأل إسرافيل. فسأله فقال: سوف أسأل الرب ﷿. فسأله فقال: "أبرهما وأوفاهما" (¬٤).

Bu mürsel bir rivayettir. Başka bir vecihten de mürsel olarak gelmiştir; Süneyd dedi ki (¬٣): Bize Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı; dedi ki: Mücâhid şöyle dedi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Cibrîl'e: "Mûsâ bu iki süreden hangisini tamamladı?" diye sordu. Cibrîl: "İsrâfîl'e soracağım" dedi. Ona sordu; o da: "Rabb azze ve celle'ye soracağım" dedi. Ona sordu; Rab Teâlâ: "İkisinin en hayırlı ve en tastamam olanını" buyurdu (¬٤).

23393. Metin

طريق أخرى مرسلة أيضا: قال ابن جرير: حدثنا ابن وكيع، حدثنا أبي، حدثنا أبو مَعْشَر، عن محمد بن كعب القُرظي قال: سُئِل رسول الله ﷺ: أي الأجلين قضى موسى؟ قال: "أوفاهما وأتمهما" (¬٥).

Yine mürsel olan başka bir tarîk: İbn Cerîr dedi ki: Bize İbn Vekî' anlattı, bize babam anlattı, bize Ebû Ma'şer, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den anlattı; dedi ki: Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem: "Mûsâ bu iki süreden hangisini tamamladı?" diye soruldu. O da: "İkisinin en tastamam ve en mükemmel olanını" buyurdu (¬٥).

23394. Metin

فهذه طرق متعاضدة، ثم قد (¬٦) روي [هذا] (¬٧) مرفوعا من رواية أبي ذر، ﵁، قال الحافظ أبو بكر البزار، حدثنا أبو عبيد الله يحيى بن محمد بن السكن، حدثنا إسحاق بن إدريس، حدثنا عَوْبَد بن أبي عمران الجَوْني، عن أبيه، عن عبد الله بن الصامت، عن أبي ذر: أن النبي ﷺ سُئِل: أيّ الأجلين قَضَى موسى؟ قال: "أوفاهما وأبرهما"، قال: "وإن سئلتَ أي المرأتين تزوج؟ فقل الصغرى منهما".

Bunlar birbirini destekleyen tarîklerdir. Ayrıca [bu husus] (¬٧), Ebû Zerr'in radıyallâhu anh rivayetinden merfû olarak da (¬٦) nakledilmiştir; Hâfız Ebû Bekir el-Bezzâr dedi ki: Bize Ebû Ubeydillâh Yahyâ b. Muhammed b. es-Seken anlattı, bize İshâk b. İdrîs anlattı, bize Avbed b. Ebî İmrân el-Cevnî, babasından, o Abdullah b. es-Sâmit'ten, o da Ebû Zerr'den anlattı: Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem: "Mûsâ bu iki süreden hangisini tamamladı?" diye soruldu. O da: "İkisinin en tastamam ve en hayırlı olanını" buyurdu. [Ebû Zerr] dedi ki: "[Peygamber]: 'Şayet sana o iki kadından hangisiyle evlendiği sorulursa, ikisinin küçük olanı de' buyurdu."

23395. Metin

ثم قال البزار: لا نعلم يروى عن أبي ذر إلا بهذا الإسناد (¬٨).

Sonra Bezzâr şöyle dedi: "Bunun Ebû Zerr'den ancak bu isnadla rivayet edildiğini biliyoruz" (¬٨).

23396. Metin

وقد رواه ابن أبي حاتم من حديث عَوبَد بن أبي عمران -وهو ضعيف -ثم قد روي أيضا نحوه من حديث عتبة بن الندر ٩ بزيادة غريبة جدا، فقال أبو بكر البزار: حدثنا عمر بن الخطاب السجستاني، حدثنا يحيى بن بُكَيْر، حدثنا ابن لهيعة، حدثنا الحارث بن يزيد عن علي بن رباح اللخمي قال: سمعت عتبة بن النّدر ١٠ يقول: إن رسول الله ﷺ سُئل: أيّ الأجلين قَضَى موسى؟ قال: "أبرهما وأوفاهما". ثم قال النبي ﷺ: "إن موسى، ﵇، لما أراد فراق شعيب ﵇، أمر امرأته أن تسأل أباها أن يعطيها من غنمه ما يعيشون به. فأعطاها ما ولدت غنمه في ذلك العام من قالِب لَون. قال: فما مرت شاة إلا ضرب موسى جنبها بعصاه، فولدت قَوَالب ألوان كلها، وولدت ثنتين وثلاثًا كل شاة ليس فيها فَشُوش ولا ضبُوب، ولا كَمِيشة تُفَوّت الكف، ولا ثَعُول". وقال رسول الله ﷺ: "إذا ١١ افتتحتم الشام فإنكم ستجدون بقايا منها، وهي السامرية" ١٢.

İbn Ebî Hâtim bunu Avbed b. Ebî İmrân'ın hadisinden rivayet etmiştir -ki o zayıftır-. Ayrıca benzeri pek garip bir fazlalıkla Utbe b. en-Neddür'ün 9 hadisinden de rivayet edilmiştir; Ebû Bekir el-Bezzâr şöyle demiştir: Bize Ömer b. el-Hattâb es-Sicistânî anlattı, bize Yahyâ b. Bükeyr anlattı, bize İbn Lehîa anlattı, bize el-Hâris b. Yezîd, Alî b. Rabâh el-Lahmî'den anlattı; o şöyle demiştir: Utbe b. en-Neddür'ü 10 şöyle derken işittim: Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem: "Mûsâ hangi iki süreyi tamamladı?" diye soruldu; o da: «En hayırlı ve en tastamam olanını» buyurdu. Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Mûsâ aleyhisselâm Şuayb'dan aleyhisselâm ayrılmak isteyince eşine, babasından kendilerine geçimlerini sağlayacakları koyun vermesini istemesini emretti. O da o yıl koyunlarının doğuracağı alacalı yavruları (kālibe levn) ona verdi. [Râvî] dedi ki: Geçen her koyunun böğrüne Mûsâ asasıyla dokundu ve hepsi de alacalı yavrular doğurdu. Her koyun ikişer üçer doğurdu; içlerinde sütü kendiliğinden akıp zayi olan (feşûş), memesi dar olan (dabûb), memesi avuca gelmeyecek kadar küçük olan (kemîşe) ve memesinde fazlalık meme ucu bulunan (seûl) hiçbir koyun yoktu». Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Şam'ı fethettiğiniz 11 zaman bunlardan arta kalanları bulacaksınız; onlar da Sâmiriyye'dir» 12.

23397. Metin

هكذا أورده البزار. وقد رواه ابن أبي حاتم بأبسط من هذا (¬١) فقال:

Bezzâr bunu böylece aktarmıştır. İbn Ebî Hâtim ise bunu bundan daha tafsilatlı olarak rivayet etmiş (¬١) ve şöyle demiştir:

23398. Metin

حدثنا أبو زُرْعَة، حدثنا يحيى بن عبد الله بن بُكَير، حدثني عبد الله بن لهيعة (ح) وحدثنا أبو زرعة، حدثنا صفوان، حدثنا الوليد، حدثنا عبد الله بن لهيعة، عن الحارث بن يزيد الحضرمي، عن علي بن رباح اللخمي قال: سمعت عتبة بن النُّدّر (¬٢) السلمي -صاحب رسول الله ﷺ -يحدث أن رسول الله ﷺ قال: "إن موسى، ﵇ (¬٣) آجر نفسه بعفة فرجه وطُعمة بطنه. فلما وفى الأجل -قيل: يا رسول الله، أي الأجلين؟ قال -أبرهما وأوفاهما. فلما أراد فراق شعيب أمر امرأته أن تسأل أباها أن يعطيها من غنمه ما يعيشون به، فأعطاها ما ولدت من غنمه من قالب (¬٤) لون من ولد ذلك العام، وكانت غنمه سوداء حسناء، فانطلق موسى، ﵇ إلى عصاه فَسَمَّاها من طرفها، ثم وضعها في أدنى الحوض، ثم أوردها فسقاها، ووقف موسى بإزاء الحوض فلم تصدر منها شاة إلا ضرب جنبها شاة شاة قال: "فأتأمت وأثلثت، ووضعت كلها قوالب ألوان، إلا شاة أو شاتين ليس فيها فشوش. قال يحيى: ولا ضبون. وقال صفوان: ولا ضبُوب. قال أبو زرعة: الصواب ضَبُوب -ولا عَزُوز ولا ثَعُول، ولا كميشة تُفَوّت الكف"، قال النبي ﷺ: "فلو افتتحتم الشام وجدتم بقايا تلك الغنم وهي السامرية".

Bize Ebû Zür'a anlattı, bize Yahyâ b. Abdillâh b. Bükeyr anlattı, bana Abdullah b. Lehîa anlattı. (H) Yine bize Ebû Zür'a anlattı, bize Safvân anlattı, bize el-Velîd anlattı, bize Abdullah b. Lehîa, el-Hâris b. Yezîd el-Hadramî'den, o Alî b. Rabâh el-Lahmî'den anlattı; dedi ki: Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ashabından Utbe b. en-Nender (¬٢) es-Sülemî'yi rivayet ederken işittim ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Mûsâ —aleyhisselâm— (¬٣) iffetini korumak ve karın tokluğu karşılığında kendini kiraya verdi. Süreyi tamamlayınca —kendisine: 'Ey Allah'ın Resûlü, iki süreden hangisiydi?' diye soruldu; o da: 'İkisinin en hayırlı ve en tastamam olanı' buyurdu— Şuayb'dan ayrılmak isteyince, hanımına babasından kendilerini geçindirecek kadar koyun istemesini emretti. Babası da koyunlarının o yıl doğuracağı alaca (¬٤) kuzuları ona verdi. Şuayb'ın koyunları güzel ve siyahtı. Mûsâ —aleyhisselâm— asasına yönelip ucundan işaretledi, sonra onu havuzun en yakın yerine koydu. Ardından koyunları suya getirip suladı. Mûsâ havuzun karşısında durdu; koyun koyun sudan ayrılan her bir koyunun böğrüne dokundu. [Ravi] dedi ki: Hepsi ikişer üçer doğurdu ve bir iki koyun müstesna tamamı alaca kuzuladı; içlerinde sütü kendiliğinden akan (feşûş) —Yahyâ: 'dabûn da yoktu', Safvân ise: 'dabûb da yoktu' dedi; Ebû Zür'a: 'Doğrusu dabûbdur' dedi—, sütü zor sağılan (azûz), memesi fazla/kusurlu (seûl) ve avuca gelmeyecek kadar küçük memeli (kemîşe) hiç yoktu." Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Şam'ı fethedecek olsaydınız, o koyunların bakiyelerini bulurdunuz; onlar Sâmiriyye koyunlarıdır" buyurdu.

23399. Metin

وحدثنا أبو زُرْعة، حدثنا صفوان قال: سمعت الوليد قال: فسألت ابن لَهِيعة: ما الفشوش؟ قال: التي تَفُشّ بلبنها واسعة الشَّخب. قلت: فما الضبوب؟ قال: الطويلة الضرع تجره. قلت: فما العَزُوز؟ قال: ضيقة الشَّخب. قال فما الثَعُول؟ قال: التي ليس لها ضرع إلا كهيئة حلمتين. قلت: فما الكميشة؟ قال: التي تُفَوّت الكف، كميشة الضرع، صغير لا يدركه الكف.

Bize Ebû Zür'a anlattı, bize Safvân anlattı; dedi ki: el-Velîd'i şöyle derken işittim: İbn Lehîa'ya sordum: Feşûş nedir? Dedi ki: Sütü dökülen, meme deliği geniş olandır. Dedim ki: Dabûb nedir? Dedi ki: Memesi uzun olup yere sürünendir. Dedim ki: Azûz nedir? Dedi ki: Meme deliği dar olandır. Dedi ki: Seûl nedir? Dedi ki: İki meme başı gibi olmaktan başka memesi olmayandır. Dedim ki: Kemîşe nedir? Dedi ki: Avuca sığmayandır; yani memesi küçük olup avucun kavrayamadığıdır.

23400. Metin

مدار هذا الحديث على عبد الله بن لَهِيعة المصري -وفي حفظه سوء -وأخشى أن يكون رفعه خطأ، والله أعلم. وينبغي أن يُرْوَى ليس فيها فشوش ولا عزوز، ولا ضبوب ولا ثَعول ولا كميشة، لتذكر كل صفة ناقصة مع ما يقابلها من الصفات الناقصة. وقد روى ابن جرير من ٥ كلام أنس بن مالك -موقوفا عليه -ما يقارب بعضه بإسناد جيد ٦، فقال: حدثنا محمد بن المثنى، حدثنا معاذ بن هشام، حدثنا أبي، عن قتادة، حدثنا أنس بن مالك، ﵁، قال: لما دعا نبي الله موسى، ﵇، صاحبه إلى الأجل الذي كان بينهما، قال له صاحبه: كل شاة ولدت على غير لونها فذلك ولدها لك. فعمد فرفع حبالا على الماء، فلما رأت الخيال فزعت فجالت جولة، فولدن كلهن بلقًا إلا شاة واحدة، فذهب بأولادهن ذلك العام ٧.

Bu hadisin medârı (rivayet ekseni), Mısırlı Abdullah b. Lehîa'dır; onun hafızasında ise zayıflık vardır. [Hadisi] merfû kılmasının bir hata olmasından endişe ederim. En doğrusunu Allah bilir. [Metnin], noksan olan her bir sıfatın karşısındaki diğer noksan sıfatla birlikte anılması için; «İçinde ne feşûş ne azûz, ne dabûb ne seûl ne de kemîşe olan [vardır]» şeklinde rivayet edilmesi gerekirdi. İbn Cerîr, Enes b. Mâlik'in —radıyallâhu anh— sözünden 5 —ona mevkuf olarak— ceyyid bir isnadla bunun bir kısmına yakın olanını rivayet etmiş 6 ve şöyle demiştir: Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, bize Muâz b. Hişâm anlattı, bize babam Katâde'den anlattı, bize Enes b. Mâlik —radıyallâhu anh— anlattı; dedi ki: Allah'ın nebîsi Mûsâ —aleyhisselâm— [kızını aldığı] arkadaşını aralarındaki süreye çağırdığı zaman, arkadaşı ona: «Kendi renginden farklı doğuran her koyunun yavrusu senindir» dedi. Bunun üzerine [Mûsâ] yönelip suyun üzerine ipler gerdi/dikti. [Koyunlar] bu karaltıyı görünce ürktüler ve dönüp dolaştılar; böylece tek bir koyun müstesna hepsi alaca doğurdular. O yıl [Mûsâ] onların yavrularını alıp gitti. 7

23401. Metin

{فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٢٩) فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ (٣٠) وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى أَقْبِلْ وَلا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الآمِنِينَ (٣١) اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (٣٢)}.

{فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ (٢٩) فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَنْ يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ (٣٠) وَأَنْ أَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَا مُوسَى أَقْبِلْ وَلا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الآمِنِينَ (٣١) اسْلُكْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ فَذَانِكَ بُرْهَانَانِ مِنْ رَبِّكَ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ (٣٢)} “Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: 'Siz bekleyin; doğrusu ben bir ateş gördüm. Umulur ki oradan size bir haber yahut ısınasınız diye o ateşten bir kor parçası getiririm' dedi. (29) Oraya varınca, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısındaki ağaçtan şöyle seslenildi: 'Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'ım!' (30) 'Asanı at!' [Mûsâ] asanın sanki çevik bir yılan gibi hareket ettiğini görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı. 'Ey Mûsâ! Beri gel, korkma! Çünkü sen güvende olanlardansın.' (31) 'Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıksın; korkudan [açılan] kollarını kendine çek/bağrına bas. İşte bu ikisi, Firavun ve ileri gelenlerine karşı Rabbinden iki kesin delildir. Çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir topluluktur.' (32)”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.