23849. Metin
مكية.
Mekkîdir.
23850. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
23851. Metin
{الم (١) غُلِبَتِ الرُّومُ (٢) فِي أَدْنَى الأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ (٣) فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ (٤) بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٥)}
{الم (١) غُلِبَتِ الرُّومُ (٢) فِي أَدْنَى الأَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ (٣) فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ (٤) بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (٥)} “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı. [Arapların yurduna] en yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir.”
23852. Metin
[نزلت] (¬١) هذه الآيات حين غلب (¬٢) سابور ملك الفرس على بلاد الشام وما والاها من بلاد الجزيرة وأقاصي بلاد الروم، واضطر هرقل مَلك الروم حتى ألجأه إلى القسطنطينية، وحاصره فيها مدة طويلة، ثم عادت الدولة لهرقل، كما سيأتي.
Bu ayetler, Fars kralı Sabur'un Şam diyarına, Cezire bölgesinin ona komşu yerlerine ve Rum diyarının en uzak sınırlarına galip geldiği; Rum kralı Herakleios'u sıkıştırıp nihayetinde onu Kostantiniyye'ye (İstanbul'a) sığınmaya mecbur bıraktığı ve orada uzun bir süre muhasara ettiği sırada [inmiştir] (¬١). Daha sonra geleceği üzere egemenlik tekrar Herakleios'a dönmüştür.
23853. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا معاوية بن عمرو، حدثنا أبو إسحاق، عن سفيان، عن حبيب بن أبي عمرة، عن سعيد بن جُبَيْر، عن ابن عباس (¬٣)، ﵄، في قوله تعالى: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ) قال: غُلبت وغَلَبت. قال: كان المشركون يحبون أن تظهر فارس على الروم؛ لأنهم أصحاب أوثان، وكان المسلمون يحبون أن تظهر (¬٤) الروم على فارس؛ لأنهم أهل كتاب، فذُكر (¬٥) ذلك لأبي بكر،، فذكره أبو بكر لرسول الله ﷺ، فقال رسول الله ﷺ: "أما إنهم سيغلبون" فذكره أبو بكر لهم، فقالوا: اجعل بيننا وبينك أجلا فإن ظهرنا كان لنا كذا وكذا، وإن ظهرتم كان لكم كذا وكذا. فجعل أجلا خمس (¬٦) سنين، فلم يظهروا، فذكر ذلك أبو بكر للنبي ﷺ فقال: "ألا جعلتها إلى دُون" أراه قال: "العشر". "قال سعيد بن جبير: البضع ما دون العشر. ثم ظهرت الروم بعد، قال: فذلك قوله: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ).
İmam Ahmed dedi ki: Bize Muâviye b. Amr anlattı, bize Ebû İshak, Süfyân'dan, o Habîb b. Ebî Amre'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan (¬٣) radıyallâhu anhümâ nakletti ki, Yüce Allah'ın: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ) “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar en yakın bir yerde yenilgiye uğradı” kavli hakkında şöyle demiştir: Yenildiler ve [sonra] galip geldiler. Dedi ki: Müşrikler putperest oldukları için Farsların Rumlara üstün gelmesini istiyorlardı. Müslümanlar ise Ehl-i Kitap oldukları için Rumların (¬٤) Farslara galip gelmesini istiyorlardı. Bu durum Ebû Bekir'e zikredildi (¬٥), Ebû Bekir de bunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlattı. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Haberiniz olsun ki onlar mutlaka galip geleceklerdir" buyurdu. Ebû Bekir bunu onlara anlatınca dediler ki: "Bizimle senin aranda bir süre belirle; şayet biz kazanırsak bize şu şu olsun, şayet siz kazanırsanız size şu şu olsun." Böylece beş (¬٦) yıllık bir süre belirledi, fakat onlar galip gelemediler. Ebû Bekir bunu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e anlatınca: "Onu [onun] aşağısına kadar belirleseydin ya!" buyurdu, sanırım "on yıla kadar" dedi. Saîd b. Cübeyr dedi ki: Bıd' (بضع), onun aşağısındaki sayıdır. Sonradan Rumlar galip geldi. [İbn Abbâs] dedi ki: İşte Yüce Allah'ın şu buyruğu budur: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ) “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı. En yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir.”
23854. Metin
هكذا رواه ٧ الترمذي والنسائي جميعا، عن الحسين ٨ بن حُرَيْث، عن معاوية بن عمرو، عن أبي إسحاق الفزاري، عن سفيان بن سعيد الثوري ٩ به، وقال الترمذي: حسن غريب، إنما نعرفه من حديث سفيان، عن حبيب.
Bunu bu şekilde7 hem Tirmizî hem de Nesâî; el-Hüseyn8 b. Hureys'ten, o Muâviye b. Amr'dan, o Ebû İshak el-Fezârî'den, o da Süfyân b. Saîd es-Sevrî'den9 aynı isnatla rivayet etmişlerdir. Tirmizî: “Hasen garibdir, bunu sadece Süfyân'ın Habîb'den yaptığı rivayeti olarak bilmekteyiz” demiştir.
23855. Metin
ورواه ابن أبي حاتم، عن محمد بن إسحاق الصاغاني (¬١)، عن معاوية بن عمرو، به. ورواه ابن جرير:
Bunu İbn Ebî Hâtim de Muhammed b. İshak es-Sâgānî'den (¬١), o da Muâviye b. Amr'dan aynı isnatla rivayet etmiştir. İbn Cerîr de şöyle rivayet etmiştir:
23856. Metin
حدثنا محمد بن المثنى، حدثنا محمد بن سعيد -أو سعيد (¬٢) الثعلبي الذي يقال له: أبو سعد من أهل طرسوس -حدثنا أبو إسحاق الفزاري، فذكره. وعندهم: قال سفيان: فبلغني أنهم غلبوا يوم بدر (¬٣).
Bize Muhammed b. el-Müsennâ anlattı, bize Muhammed b. Saîd -veya Tarsus ehlinden kendisine Ebû Sa'd denilen Saîd (¬٢) es-Sa'lebî- anlattı, bize Ebû İshak el-Fezârî anlattı ve bunu zikretti. Onların nezdindeki [rivayette] Süfyân şöyle demiştir: Bana ulaştığına göre onlar Bedir günü galip gelmişlerdir (¬٣).
23857. Metin
حديث آخر: قال سليمان بن مِهْران الأعمش، عن مسلم، عن مسروق، قال: قال عبد الله: خمس قد مضين: الدخان، واللزام، والبطشة، والقمر، والروم. أخرجاه (¬٤) (¬٥).
Başka Bir Hadis: Süleymân b. Mihrân el-A'meş, Müslim'den, o Mesrûk'tan nakletti ki o şöyle demiştir: Abdullah [b. Mes'ûd] dedi ki: Beş şey geçip gitmiştir: Duhân (duman), lizâm (kaçınılmaz azap), batşe (şiddetli yakalama), kamer (ayın yarılması) ve Rum. İkisi [Buhârî ve Müslim] tahric etmiştir (¬٤) (¬٥).
23858. Metin
وقال ابن جرير: حدثنا ابن وَكِيع، حدثنا المحاربي، عن داود بن أبي هند، عن عامر -هو الشعبي -عن عبد الله -هو (¬٦) ابن مسعود ﵁ -قال: كان فارس ظاهرًا على الروم، وكان المشركون يحبون أن تظهر فارس على الروم. وك ان المسلمون يحبون أن تظهر الروم على فارس؛ لأنهم أهل كتاب وهم أقرب إلى دينهم، فلما نزلت: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ) قالوا: يا أبا بكر، إن صاحبك يقول: إن الروم تظهر على فارس في بضع سنين؟! قال: صدق. قالوا: هل لك إلى أن نقامرك، فبايعوه على أربع قلائص إلى سبع سنين، فمضت السبع ولم يكن شيء، ففرح المشركون بذلك وشق على المسلمين، فذُكِر (¬٧) ذلك للنبي ﷺ فقال: "ما بضع سنين عندكم"؟ قالوا: دون العشر. قال: "اذهب فزايدهم وازدد سنتين في الأجل". قال: فما مضت السنتان حتى جاءت الركبان بظهور الروم على فارس، ففرح المؤمنون بذلك، وأنزل الله: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ) إلى قوله: {[وَعْدَ اللَّهِ] لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ} (¬٨) (¬٩).
İbn Cerîr dedi ki: Bize İbn Vekî' anlattı, bize el-Muhâribî, Dâvûd b. Ebî Hind'den, o Âmir'den -ki o Şa'bî'dir-, o da Abdullah'tan -ki o (¬٦) İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tır- anlattı; o şöyle demiştir: Farslar Rumlara üstün gelmekteydi. Müşrikler Farsların Rumlara galip gelmesini istiyorlardı. Müslümanlar ise Ehl-i Kitap oldukları ve kendi dinlerine daha yakın bulundukları için Rumların Farslara galip gelmesini istiyorlardı. (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ) “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı. En yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından birkaç yıl içinde galip geleceklerdir” ayeti inince dediler ki: "Ey Ebû Bekir! Arkadaşın Rumların birkaç yıl içinde Farslara galip geleceğini mi söylüyor?" O: "Doğru söylemiştir" dedi. Dediler ki: "Bizimle bahse tutuşur musun?" Bunun üzerine yedi yıla kadar dört genç deve karşılığında onunla bahse tutuştular. Yedi yıl geçti ve hiçbir şey olmadı. Müşrikler buna sevindi, Müslümanlara ise bu durum ağır geldi. Bu durum Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e zikredilince (¬٧): "Sizin nezdinizde bıd' (بضع) nedir?" diye sordu. "Onun aşağısıdır" dediler. "Git, bahsi artır ve süreye de iki yıl ekle" buyurdu. [İbn Mes'ûd] dedi ki: O iki yıl geçmeden binekli haberciler Rumların Farslara galip geldiği haberiyle geldiler. Müminler buna pek sevindiler ve Allah Teâlâ: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ) ayetinden: {[وَعْدَ اللَّهِ] لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ} (¬٨) (¬٩) “[Bu] Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz” kavline kadar indirdi.
23859. Metin
حديث آخر: قال ١٠ ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا أحمد بن عمر الوَكِيعي، حدثنا مُؤَمَّل، عن إسرائيل، عن أبي إسحاق، عن البراء قال: لما نزلت: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ)، قال المشركون لأبي بكر: ألا ترى إلى ما يقول صاحبك؟ يزعم أن الروم تغلب فارس. قال: صدق صاحبي. قالوا: هل لك أن نخاطرك؟ فجعل بينه وبينهم أجلا فحل الأجل قبل أن تغلب الرومُ فارسَ، فبلغ ذلك النبي ﷺ فساءه ذلك وكرهه، وقال لأبي بكر: "ما دعاك إلى هذا؟ " قال: تصديقًا لله ولرسوله. فقال: "تَعَرَّض لهم وأعظم الخَطَر واجعله إلى بضع سنين". فأتاهم أبو بكر فقال لهم: هل لكم في العود، فإن العود أحمد؟ قالوا:
Başka Bir Hadis: İbn Ebî Hâtim dedi 10 ki: Bize Ali b. el-Huseyn anlattı, bize Ahmed b. Ömer el-Vekî'î anlattı, bize Müemmel, İsrâîl'den, o Ebû İshâk'tan, o da el-Berâ'dan nakletti; o şöyle demiştir: { الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ } “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar [kendi yurtlarına] en yakın yerde yenilgiye uğradı. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından galip geleceklerdir” [ayeti] indiğinde müşrikler Ebû Bekir'e: “Arkadaşının ne söylediğini görmüyor musun? Rumların Farslara galip geleceğini iddia ediyor!” dediler. [Ebû Bekir]: “Arkadaşım doğru söyledi” dedi. Onlar: “Bizimle bahse girer misin?” dediler. [Ebû Bekir de] kendisiyle onlar arasında bir vâde (süre) belirledi. Fakat Rumlar Farslara galip gelmeden önce süre doldu. Bu durum Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaştığında bu durum onu üzdü ve hoşuna gitmedi. Ebû Bekir'e: «Seni buna sevk eden neydi?» diye sordu. O da: “Allah'ı ve Resûlünü tasdik etmekti” dedi. Bunun üzerine [Resûlullah]: «Onlara tekrar başvur, bahsi artır ve süreyi birkaç yıl (bıd'i sinîn) olarak belirle» buyurdu. Ebû Bekir onların yanına vardı ve kendilerine: “Yeniden [bahse girmeye] var mısınız? Çünkü tekrarlamak daha övgüye değerdir” dedi. Onlar:
23860. Metin
نعم. [قال] (¬١) فلم تمض تلك السنون حتى غلبت الروم فارسَ، وربطوا خيولهم بالمدائن، وبنوا الرومية، فجاء به أبو بكر إلى النبي ﷺ فقال: هذا السحت، قال: " تصدق به" (¬٢).
"Evet" dediler. [Berâ] dedi (¬١) ki: O yıllar geçmeden Rumlar Farslara galip geldi, atlarını Medâin'e bağladılar ve er-Rûmiyye'yi inşa ettiler. Ebû Bekir o [kazandığı malları] Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e getirdi. [Resûlullah]: "Bu suht (gayrimeşru kazanç)tır, onu sadaka olarak ver" buyurdu (¬٢).
23861. Metin
حديث آخر: قال أبو عيسى الترمذي: حدثنا محمد بن إسماعيل، حدثنا إسماعيل بن أبي أويس، أخبرني ابن أبي الزِّنَاد، عن عروة بن الزبير (¬٣) عن نيَار بن مُكرَم الأسلمي قال: لما نزلت، (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ)، فكانت فارس يوم نزلت هذه الآية قاهرين للروم، وكان المسلمون يحبون ظهور الروم عليهم؛ لأنهم وإياهم أهل كتاب، وفي ذلك قول الله: (وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ)، وكانت قريش تحب ظهور فارس؛ لأنهم وإياهم ليسوا بأهل كتاب ولا إيمان ببعث، فلما أنزل الله هذه الآية خرج أبو بكر يصيح في نواحي مكة: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ)، قال (¬٤) ناس من قريش لأبي بكر: فذاك بيننا وبينك (¬٥). زعم صاحبك أن الروم ستغلب فارس في بضع سنين، أفلا نراهنك على ذلك؟ قال: بلى -وذلك قبل تحريم الرهان -فارتهن أبو بكر والمشركون، وتواضَعُوا الرهان، وقالوا لأبي بكر: كم تجعل البضع: ثلاث سنين إلى تسع سنين، فَسمِّ بيننا وبينك وَسَطًا ننتهي إليه. قال: فسموا بينهم ست سنين. قال: فمضت ست السنين قبل أن يظهروا، فأخذ المشركون رهن أبي بكر، فلما دخلت السنة السابعة ظهرت الروم على فارس، فعاب المسلمون على أبي بكر تسمية ست سنين، قال: لأن الله قال: (فِي بِضْعِ سِنِينَ). قال: فأسلم عند ذلك ناس كثير (¬٦).
Başka Bir Hadis: Ebû Îsâ et-Tirmizî dedi ki: Bize Muhammed b. İsmâîl anlattı, bize İsmâîl b. Ebî Üveys anlattı, bana İbn Ebî'z-Zinâd, Urve b. ez-Zübeyr'den (¬٣), o da Niyâr b. Mükrem el-Eslemî'den haber verdi; o şöyle demiştir: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ) “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı. En yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından birkaç yıl içinde galip geleceklerdir” ayeti indiği gün Farslar Rumlara baskındı. Müslümanlar da hem kendileri hem de onlar Ehl-i Kitap olduğu için Rumların onlara galip gelmesini arzu ediyorlardı. İşte Allah'ın şu buyruğu buna dairdir: (وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ) “O gün müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir.” Kureyş ise Farsların galip gelmesini istiyordu; zira ne kendileri ne de onlar kitap ehliydi ve yeniden dirilişe de inanmıyorlardı. Allah bu ayeti indirince Ebû Bekir çıkıp Mekke'nin etrafında şöyle nida etti: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ) “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı. En yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.” Kureyş'ten bazı insanlar Ebû Bekir'e (¬٤): "Bu, bizimle senin arandadır (¬٥). Arkadaşın, Rumların birkaç yıl içinde Farslara galip geleceğini iddia etti. Buna dair bizimle bahse girmez misin?" dediler. O: "Evet, girerim" dedi. -Bu, bahsin haram kılınmasından önceydi.- Böylece Ebû Bekir ile müşrikler bahse tutuştular, bahsi kararlaştırdılar ve Ebû Bekir'e: "Bıd'ı (بضع) ne kadar kabul ediyorsun; üç yıldan dokuz yıla kadardır, bizimle senin aranda varacağımız bir orta süre belirle" dediler. Dedi ki: Kendi aralarında altı yılı belirlediler. Dedi ki: Onlar galip gelmeden önce altı yıl geçti. Bunun üzerine müşrikler Ebû Bekir'in rehinini (bahis bedelini) aldılar. Yedinci yıla girildiğinde ise Rumlar Farslara galip geldi. Müslümanlar altı yıl belirlediği için Ebû Bekir'i kınadılar; dedi ki: Çünkü Allah: (فِي بِضْعِ سِنِينَ) “Birkaç yıl içinde” buyurmuştu. Dedi ki: Bunun üzerine birçok insan Müslüman oldu (¬٦).
23862. Metin
هكذا ساقه الترمذي، ثم قال: هذا (¬٧) حديث حسن صحيح، لا نعرفه إلا من حديث عبد الرحمن بن أبي الزناد. وقد روي نحو هذا مرسلا عن جماعة من التابعين، مثل عِكْرِمة، والشعبي، ومجاهد، وقتادة، والسُّدِّي، والزهري، وغيرهم.
Tirmizî bunu bu şekilde sevk etti ve ardından şöyle dedi: "Bu (¬٧) hasen sahih bir hadistir. Biz bunu sadece Abdurrahman b. Ebî'z-Zinâd'ın hadisi olarak bilmekteyiz." Bunun benzeri İkrime, Şa'bî, Mücâhid, Katâde, es-Süddî, ez-Zührî ve başkaları gibi tâbiînden bir topluluktan mürsel olarak da rivayet edilmiştir.
23863. Metin
ومن أغرب هذه السياقات ما رواه الإمام سُنَيد بن داود في تفسيره حيث قال: حدثني حجاج، عن أبي بكر بن عبد الله، عن عكرمة قال: كانت في فارس امرأة لا تلد إلا الملوك الأبطال، فدعاها كسرى فقال: إني أريد أن أبعث إلى الروم جيشًا وأستعمل عليهم رجلا من بنيك، فأشيري عَليَّ، أيَّهم أستعمل؟ فقالت: هذا فلان، وهو أروغ من ثعلب، وأحذر من صقر. وهذا فرخان، وهو أنفذ من سنان. وهذا شهريراز ٨، وهو أحلم من كذا -تعني أولادها الثلاثة -فاستعمل أيهم شئت. قال: فإني قد استعملت الحليم. فاستعمل شهريراز ٩، فسار إلى الروم بأهل فارس، فظهر عليهم فقتلهم، وخرّب مدائنهم، وقطع زيتونهم.
Bu rivayet zincirlerinin en ilginçlerinden biri de İmam Süneyd b. Dâvûd'un kendi tefsirinde rivayet ettiğidir; şöyle demiştir: Bana Haccâc, Ebû Bekir b. Abdillâh'tan, o da İkrime'den anlattı; o şöyle demiştir: Fars diyarında sadece kahraman krallar doğuran bir kadın vardı. Kisrâ onu çağırıp şöyle dedi: "Ben Rumların üzerine bir ordu göndermek ve başlarına senin oğullarından birini komutan tayin etmek istiyorum. Bana görüşünü bildir; hangisini komutan tayin edeyim?" Kadın şöyle dedi: "Şu falandır; o tilkiden daha kurnaz, doğandan daha tedbirlidir. Şu Ferruhân'dır; mızrak ucundan daha delicidir. Şu da Şehrîrâz'dır 8; o da şundan bundan daha hilim sahibidir (ağırbaşlıdır)." -Kadın üç oğlunu kastediyordu- "Hangisini dilersen onu komutan tayin et." Kisrâ: "Ben hilim sahibi olanı komutan tayin ettim" dedi ve Şehrîrâz'ı 9 komutan yaptı. O da Fars ordusuyla Rumların üzerine yürüdü; onlara üstün gelip onları öldürdü, şehirlerini harap etti ve zeytin ağaçlarını kesti.
23864. Metin
قال أبو بكر بن عبد الله: فحدثت بهذا الحديث عطاء الخراساني فقال: أما رأيت بلاد الشام؟ قلت: لا قال: أما إنك لو رأيتها (¬١) لرأيت المدائن التي خربت، والزيتون الذي قطع. فأتيت الشام بعد ذلك فرأيته (¬٢).
Ebû Bekir b. Abdillâh dedi ki: Ben bu hadisi Atâ el-Horasânî'ye anlattım, o da: "Sen Şam diyarını görmedin mi?" dedi. Ben: "Hayır" dedim. O: "Eğer orayı görseydin (¬١), harap edilen o şehirleri ve kesilen zeytinlikleri muhakkak görürdün" dedi. Daha sonra Şam'a gittim ve orayı gördüm (¬٢).
23865. Metin
قال عطاء الخراساني: حدثني يحيى بن يَعْمَر: أن قيصر بعث رجلا يدعى قطمة بجيش من الروم، وبعث كسرى شهريراز (¬٣)، فالتقيا بأذرعات وبُصرى، وهي أدنى الشام إليكم، فلقيت فارس الروم، فغلبتهم فارس. ففرحت بذلك كفار قريش وكرهه المسلمون.
Atâ el-Horasânî dedi ki: Bana Yahyâ b. Ya'mer anlattı: Kayser, Rumlardan oluşan bir orduyla Kutme adında bir adamı gönderdi; Kisrâ da Şehrîrâz'ı (¬٣) gönderdi. Size Şam'ın en yakın yeri olan Ezriât ile Busrâ arasında karşılaştılar. Farslar Rumlarla karşılaştı ve Farslar onlara galip geldi. Kureyş kâfirleri buna sevindi, Müslümanlar ise bundan hoşlanmadı.
23866. Metin
قال عكرمة: ولقي المشركون أصحاب النبي ﷺ وقالوا: إنكم أهل كتاب، والنصارى أهل كتاب [ونحن أميون، وقد ظهر إخواننا من أهل فارس على إخوانكم من أهل الكتاب] (¬٤)، وإنكم إن قاتلتمونا لنظهرَنّ عليكم، فأنزل الله: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ)، فخرج أبو بكر الصديق إلى الكفار فقال: أفرحتم بظهور إخوانكم على إخواننا، فلا تفرحوا، ولا يُقرَّن الله أعينكم، فوالله ليظهرن الله الروم على فارس، أخبرنا بذلك نبينا ﷺ. فقام إليه أبيّ بن خَلَف فقال: كذبت يا أبا فضيل. فقال له أبو بكر: أنت أكذب يا عدو الله. فقال: أناحبُكَ عشر قلائص مني وعشر قلائص منك، فإن ظهرت الروم على فارس غَرِمتُ، وإن ظهرت فارس غرمتَ إلى ثلاث سنين. ثم جاء (¬٥) أبو بكر إلى النبي ﷺ فأخبره، فقال: "ما هكذا ذكرت، إنما البضع ما بين الثلاث إلى التسع، فزايدْه في الخَطَر ومادّهْ في الأجل"، فخرج أبو بكر فلقي أبيّا فقال: لعلك ندمت؟ فقال: لا تعال أزايدك في الخَطَر وأمادُّك في الأجل، فاجعلها مائة قلوص لمائة قلوص إلى تسع سنين. قال: قد فعلت، فظهرت الروم على فارس قبل ذلك، فغلبهم المسلمون.
İkrime dedi ki: Müşrikler, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabıyla karşılaşıp dediler ki: "Sizler kitap ehlisiniz, Hıristiyanlar da kitap ehlidir. [Bizler ise ümmîleriz. Fars ehlinden olan kardeşlerimiz, Ehl-i Kitap'tan olan kardeşlerinize galip geldi] (¬٤). Şayet bizimle savaşırsanız biz de muhakkak size galip geleceğiz." Bunun üzerine Allah Teâlâ: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ) “Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı. En yakın bir yerde. Halbuki onlar bu yenilgilerinin ardından birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ındır. O gün müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder” ayetlerini indirdi. Ebû Bekir es-Sıddîk kâfirlerin yanına çıkıp: "Kardeşlerinizin kardeşlerimize galip gelmesine mi sevindiniz? Sevinmeyin, Allah gözünüzü aydın kılmasın! Vallahi Allah Rumları Farslara kesinlikle galip getirecektir. Bunu bize Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem haber verdi" dedi. Übeyy b. Halef ona doğru kalkıp: "Yalan söyledin ey Ebû Fudayl!" dedi. Ebû Bekir ona: "Sen daha yalancısın ey Allah'ın düşmanı!" dedi. Übeyy: "Benden on genç deve, senden on genç deve olmak üzere seninle üç yıla kadar bahse tutuşuyorum; şayet Rumlar Farslara galip gelirse ben ödeyeyim, şayet Farslar galip gelirse sen öde" dedi. Sonra Ebû Bekir Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip (¬٥) bunu haber verdi. Peygamber: "Ben bu şekilde zikretmedim; bıd' (بضع) ancak üç ile dokuz arasıdır. Onunla bahsi artır ve süreyi uzat" buyurdu. Ebû Bekir çıkıp Übeyy ile karşılaştı. Übeyy: "Belki de pişman oldun?" dedi. O: "Hayır, gel bahsi artırayım ve süreyi uzatayım; dokuz yıla kadar yüz deveye yüz deve yapalım" dedi. O da: "Kabul ettim" dedi. Rumlar bundan önce Farslara galip geldi ve [o esnada] Müslümanlar da onlara (müşriklere) galip geldiler.
23867. Metin
قال عكرمة: لما أن ظهرت فارس على الروم، جلس فرخان يشرب وهو أخو شهريراز ٦ فقال لأصحابه: لقد رأيت كأني جالس على سرير كسرى. فبلغت كسرى فكتب إلى شهريراز ٧ إذا أتاك كتابي [هذا] ٨ فابعث إليَّ برأس فرخان. فكتب إليه: أيها الملك، إنك لن تجد مثل فرخان، له نكاية وصوت في العدو، فلا تفعل. فكتب إليه: إن في رجال فارس خلفًا منه، فعجّل إليَّ برأسه. فراجعه، فغضب كسرى فلم يجبه، وبعث بريدا إلى أهل فارس: إني قد نزعت ٩ عنكم شهريراز، واستعملت عليكم فرخان. ثم دفع إلى البريد صحيفة لطيفة صغيرة فقال: إذا ولي فرخان الملك، وانقاد له أخوه، فأعطه هذه. فلما قرأ شهريراز الكتاب قال: سمعا وطاعة، ونزل عن سريره، وجلس فرخان، ودفع إليه الصحيفة، قال ١٠ ائتوني بشهريراز ١١ وقَدَّمَه ليضرب عنقه، قال: لا تعجل [عليَّ] ١٢ حتى أكتب وصيتي، قال: نعم. فدعا بالسَّفط فأعطاه
İkrime dedi ki: Farslar Rumlara galip gelince, Şehrîrâz'ın 6 kardeşi olan Ferruhân içki içerken oturdu ve arkadaşlarına şöyle dedi: "Kendimi Kisrâ'nın tahtında oturuyorken gördüm." Bu [söz] Kisrâ'ya ulaştı. Bunun üzerine [Kisrâ], Şehrîrâz'a 7: "[Bu] 8 mektubum sana ulaştığında Ferruhân'ın başını bana gönder" diye yazdı. [Şehrîrâz] ona: "Ey Hükümdar! Ferruhân gibisini asla bulamazsın; onun düşmana karşı büyük bir yıpratıcılığı (zararı) ve şöhreti vardır, bunu yapma" diye yazdı. [Kisrâ] da ona: "Fars erkekleri içinde onun yerini tutacak kimseler vardır; derhal onun başını bana gönder" diye yazdı. [Şehrîrâz] ona tekrar başvurdu; bunun üzerine Kisrâ öfkelendi ve ona cevap vermedi. Fars halkına bir ulak göndererek: "Şehrîrâz'ı üzerinizden aldım (görevden azlettim) 9 ve başınıza Ferruhân'ı tayin ettim" [dedi]. Ardından ulağa küçük ve zarif bir mektup verip: "Ferruhân yönetimi devralıp kardeşi de ona boyun eğdiğinde bu [mektubu] ona ver" dedi. Şehrîrâz mektubu okuyunca: "Baş üstüne (işittim ve itaat ettim)" dedi ve tahtından indi; Ferruhân oturdu. [Ulak] mektubu ona verdi. [Ferruhân] 10: "Şehrîrâz'ı 11 bana getirin" dedi ve boynunu vurmak üzere onu öne çıkardı. [Şehrîrâz]: "Vasiyetimi yazıncaya kadar [bana karşı] 12 acele etme" dedi. [Ferruhân]: "Peki" dedi. Bunun üzerine [Şehrîrâz] sandıkçığı istedi ve ona...
23868. Metin
الصحائف (¬١) وقال: كل هذا راجعتُ فيك كسرى، وأنت أردت أن تقتلني بكتاب واحد. فرد الملك إلى أخيه شهريراز (¬٢) وكتب شهريراز إلى قيصر ملك الروم: إن لي إليك حاجة لا تحملها البُرُد ولا تحملها الصّحف، فالقني، ولا تلقني إلا في خمسين روميا، فإني ألقاك في خمسين فارسيا. فأقبل قيصر في خمسمائة ألف رومي، وجعل يضع العيون بين يديه في الطريق، وخاف أن يكون قد مكر به، حتى أتاه عيونه أنه ليس معه إلا خمسون رجلا. ثم بسط لهما والتقيا في قبة ديباج ضربت لهما، مع كل واحد منهما سكين، فدعيا (¬٣) ترجمانا بينهما، فقال شهريراز (¬٤) إن الذين خربوا مدائنك أنا وأخي بكيدنا وشجاعتنا، وإن كسرى حَسَدنا وأراد أن أقتل أخي فأبيت، ثم أمر أخي أن يقتلني. وقد خلعناه جميعا، فنحن نقاتله معك. قال: قد أصبتما. ثم أشار أحدهما إلى صاحبه أن السر بين اثنين فإذا جاوز اثنين فشا. قال: أجل. فقتلا الترجمان جميعا بسكينيهما. [قال] (¬٥) فأهلك الله كسرى، وجاء الخبر إلى رسول الله ﷺ يوم الحديبية، ففرح والمسلمون معه.
mektupları (¬١) verip: "Senin hakkında Kisrâ'ya bütün bunları yazıp itiraz ettim, sen ise tek bir mektupla beni öldürmek istedin" dedi. Bunun üzerine krallığı kardeşi Şehrîrâz'a (¬٢) iade etti. Şehrîrâz da Rum kralı Kayser'e şöyle yazdı: "Sana postacıların ve mektupların taşıyamayacağı bir ihtiyacım vardır. Benimle buluş; ancak yanımda elli Farslı ile geleceğimden sen de elli Rum ile karşıma çık." Bunun üzerine Kayser beş yüz bin Rum ile yola çıktı ve kendisine bir tuzak kurulmasından korkarak yol boyunca önüne keşif kolları yerleştirdi; nihayet gözcüleri ona yanında sadece elli adam bulunduğunu bildirdi. Sonra kendileri için [yer] hazırlandı ve ikisi için kurulan ipek bir çadırda buluştular; her birinin yanında bir bıçak vardı. Aralarında bir tercüman çağırdılar (¬٣). Şehrîrâz (¬٤): "Senin şehirlerini harap edenler, tuzak ve cesaretimizle ben ve kardeşimdik. Kisrâ ise bizi kıskandı ve kardeşimi öldürmemi istedi, ben reddettim; sonra kardeşime beni öldürmesini emretti. Artık ikimiz de ona olan bağlılığı bıraktık; seninle birlikte ona karşı savaşacağız" dedi. Kayser: "Doğru yapmışsınız" dedi. Sonra biri diğerine, sırrın iki kişi arasında kalacağını, iki kişiyi aştığında ise yayılacağını ima etti. Diğeri: "Evet" dedi ve her ikisi de bıçaklarıyla tercümanı öldürdüler. [Râvi] dedi (¬٥) ki: Böylece Allah Kisrâ'yı helak etti ve bunun haberi Hudeybiye günü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaştı; o ve beraberindeki Müslümanlar pek sevindiler.
23869. Metin
فهذا سياق غريب، وبناء عجيب. ولنتكلم على كلمات هذه الآيات الكريمة، فقوله تعالى: (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ) قد تقدم الكلام على الحروف المقطعة في أوائل السور، في أول سورة "البقرة". وأما الروم فهم من سلالة العيص بن إسحاق بن إبراهيم، وهم أبناء عم بني إسرائيل، ويقال لهم: بنو الأصفر. وكانوا على دين اليونان، واليونان من سلالة يافث بن نوح، أبناء ٦ عم الترك. وكانوا يعبدون الكواكب السيارة السبعة، ويقال لها: المتحيرة، ويصلون إلى القطب الشمالي، وهم الذين أسسوا دمشق، وبنوا معبدها، وفيه محاريب إلى جهة الشمال، فكان ٧ الروم على دينهم إلى مبعث المسيح بنحو من ثلاثمائة سنة، وكان من ملك الشام مع الجزيرة منهم يقال له: قيصر. فكان أول من دخل في دين النصارى من الملوك قسطنطين بن قسطس، وأمه مريم الهيلانية الشدقانية ٨ من أرض حران، كانت قد تنصرت قبله، فدعته إلى دينها، وكان قبل ذلك فيلسوفا، فتابعها -يقال: تَقِيَّة -واجتمعت به النصارى، وتناظروا في زمانه مع عبد الله بن أريوس، واختلفوا اختلافا [كثيرًا] ٩ منتشرا متشتتا لا ينضبط، إلا أنه اتفق من جماعتهم ١٠ ثلاثمائة وثمانية عشر أسقفًا، فوضعوا لقسطنطين العقيدة، وهي التي يسمونها الأمانة الكبيرة، وإنما هي الخيانة الحقيرة، ووضعوا له القوانين -يعنون كتب الأحكام من تحليل وتحريم وغير ذلك مما يحتاجون إليه، وغَيَّروا دين المسيح، ﵇، وزادوا فيه ونقصوا منه. وفصلوا إلى المشرق ١١ واعتاضوا عن السبت بالأحد، وعبدوا الصليب وأحلوا الخنزير. واتخذوا أعيادًا أحدثوها كعيد الصليب والقداس ١٢ والغطاس، وغير ذلك من البواعيث والشعانين، وجعلوا له الباب وهو كبيرهم، ثم البتاركة، ثم المطارنة، ثم الأساقفة والقساقسة، ثم الشمامسة. وابتدعوا الرهبانية. وبنى لهم الملك الكنائس
Bu, garip bir bağlam ve şaşırtıcı bir kurgudur. Şimdi bu yüce ayetlerin kelimeleri üzerine konuşalım: Yüce Allah'ın: { الم * غُلِبَتِ الرُّومُ } “Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı” buyruğuna gelince; sure başlarındaki hurûf-ı mukattaaya dair açıklama daha önce Bakara Suresi'nin başında geçmişti. Rumlar ise İshak b. İbrâhim'in oğlu el-Îs'in soyundandırlar ve İsrâiloğulları'nın amcaoğullarıdırlar. Kendilerine 'Benû'l-Asfar' (Sarışınların Oğulları) da denir. Onlar Yunanların dini üzereydiler; Yunanlar ise Nûh oğlu Yâfes'in soyundan olup Türklerin amca 6 oğullarıdır. Onlar 'el-mütehayyire' (yörüngesinde dönenler) denilen yedi gezegene tapıyor ve kuzey kutbuna doğru yönelerek ibadet ediyorlardı. Şam'ı (Dımaşk) kuran ve mabedini inşa edenler de onlardı; nitekim o mabette kuzey yönüne bakan mihraplar mevcuttur. Rumlar, Mesîh'in gönderilişine yaklaşık üç yüz yıl kalıncaya dek onların dini üzere devam ettiler. 7 Onlardan el-Cezîre bölgesiyle birlikte Şam'a hükmeden hükümdarlara 'Kayser' denirdi. Hükümdarlar arasında Hıristiyanlık dinine ilk giren kişi Kustus'un oğlu Kostantin idi. Harran topraklarından olan annesi Şıdkāniyyeli 8 Meryem el-Hilâniyye (Helena), ondan önce Hıristiyan olmuş ve onu da kendi dinine davet etmişti. Kostantin bundan önce bir filozoftu; -takıyye icabı olduğu söylense de- annesine tâbi oldu. Hıristiyanlar onun yanında toplandılar ve onun döneminde Abdullah b. Âryûs (Arius) ile münazara ettiler. Kendi aralarında zapt edilemeyecek derecede geniş, dağınık ve [pek çok] 9 ihtilafa düştüler. Ancak topluluklarından 10 üç yüz on sekiz piskopos uzlaşarak Kostantin için bir akide (amentü) metni kaleme aldılar. Onlar buna 'Büyük Emanet' derler; oysa o ancak aşağılık bir hıyanettir. Ayrıca onun için kanunlar vazettiler; bununla helal, haram kılma ve ihtiyaç duydukları diğer hususlara dair ahkâm kitaplarını kastetmektedirler. Böylece Mesîh aleyhisselâm'ın dinini değiştirdiler, ona eklemeler yaptılar ve ondan eksiltmelerde bulundular. Doğuya doğru yöneldiler, 11 cumartesi yerine pazar gününü ikame ettiler, haça taptılar ve domuzu helal kıldılar. Haç Yortusu, Kuddâs 12 ve Gıtâs (Vaftiz) gibi sonradan ihdas ettikleri bayramlar ile Bevâîs ve Şaânîn (Palmiye Pazarı) gibi başka bayramlar edindiler. Din hiyerarşisinde en başa onların büyüğü olan Papa'yı yerleştirdiler; ardından sırasıyla patrikler, metropolitler, piskoposlar, rahipler (papazlar) ve diyakozlar geldi. Ruhbanlığı da sonradan uydurdular. Kral da onlar için kiliseler
23870. Metin
والمعابد، وأسس المدينة المنسوبة إليه وهي القسطنطينية، يقال: إنه بنى في أيامه (¬١) اثني عشر ألف كنيسة، وبنى بيت لحم بثلاثة (¬٢) محاريب، وبنت أمه القمامة، وهؤلاء هم الملكية، يعنون الذين هم على دين الملك.
ve mabetler inşa etti, kendisine nispet edilen Kostantiniyye (İstanbul) şehrini kurdu. Söylendiğine göre onun döneminde (¬١) on iki bin kilise inşa edilmiş, Beytüllahim'i üç (¬٢) mihraplı olarak yapmış, annesi de el-Kumâme (Kıyâme) Kilisesi'ni inşa etmiştir. İşte bunlar Melkâîlerdir; yani kralın dini üzere olanlardır.
23871. Metin
ثم حدثت بعدهم اليعقوبية أتباع يعقوب الإسكاف، ثم النسطورية أصحاب نسطورا، وهم فرق وطوائف كثيرة، كما قال رسول الله ﷺ: "إنهم افترقوا على اثنتين وسبعين فرقة". ٣ والغرض أنهم استمروا على النصرانية، كلما هلك قيصر خلفه آخر بعده، حتى كان آخرهم هرقل. وكان من عقلاء الرجال، ومن أحزم الملوك وأدهاهم، وأبعدهم غورا وأقصاهم رأيا، فتمَلَّكَ عليهم في رياسَة عظيمة وأبهة كبيرة، فناوأه كسرى ملك الفرس، ومَلكَ البلاد كالعراق وخراسان والرّي، وجميع بلاد العجم، وهو سابور ذو الأكتاف. وكانت مملكته أوسع من مملكة قيصر، وله رياسة العجم وحماقة الفرس، وكانوا مجوسا يعبدون النار. فتقدم عن عكرمة أنه بعث إليه نوابه وجيشه فقاتلوه، والمشهور أن كسرى غزاه بنفسه في بلاده فقهره وكَسَره وقصره، حتى لم يبق معه سوى مدينة قسطنطينية. فحاصره بها مدة طويلة حتى ضاقت عليه، وكانت النصارى تعظمه تعظيما زائدا، ولم يقدر كسرى على فتح البلد، ولا أمكنه ذلك لحصانتها؛ لأن نصفها من ناحية البر ونصفها الآخر من ٤ ناحية البحر، فكانت تأتيهم الميرة والمَدَد من هنالك. فلما طال الأمر دبر قيصر مكيدة، ورأى في نفسه خديعة، فطلب من كسرى أن يقلع عن بلاده على مال يصالحه عليه، ويشترط عليه ما شاء. فأجابه إلى ذلك، وطلب منه أموالا عظيمة لا يقدر عليها أحد من ملوك الدنيا ٥، من ذهب وجواهر وأقمشة وجوار وخدام وأصناف كثيرة. فطاوعه قيصر، وأوهمه أن عنده جميع ما طلب، واستقل عقله لما طلب منه ما طلب، ولو اجتمع هو وإياه لعجزت قدرتهما عن جمع عُشْره، وسأل كسرى أن يُمكّنه من الخروج إلى بلاد الشام وأقاليم مملكته، ليسعى في تحصيل ذلك من ذخائره وحواصله ودفائنه، فأطلق سراحه، فلما عزم قيصر على الخروج من مدينة قسطنطينية، جمع أهل ملته وقال: إني خارج في أمر قد أبرمته، في جند قد عينته من جيشي، فإن رجعت إليكم قبل الحول فأنا ملككم، وإن لم أرجع إليكم قبلها فأنتم بالخيار، إن شئتم استمررتم على بيعتي، وإن شئتم وليتم عليكم غيري. فأجابوه بأنك ملكنا ما دمت حيا، ولو غبت عشرة أعوام. فلما خرج من القسطنطينية خرج جريدة في جيش متوسط، هذا وكسرى مُخَيّم على القسطنطينية ينتظره ليرجع، فركب قيصر من فوره وسار مسرعا حتى انتهى إلى بلاد فارس، فعاث في بلادهم قتلا لرجالها ومن بها من المقاتلة، أولا فأولا ولم يزل يقتل حتى انتهى إلى المدائن، وهي كرسي مملكة كسرى، فقتل من بها، وأخذ جميع حواصله وأمواله، وأسر نساءه وحريمه، وحلق رأس ولده، ورَكّبه على
Onlardan sonra Ya'kūb el-İskâf'ın tâbileri olan Ya'kūbîler, ardından Nestûr'un ashâbı olan Nastûrîler ortaya çıktı. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Şüphesiz onlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar»3 buyurduğu üzere onlar pek çok fırka ve gruplara [ayrıldılar]. Maksat şudur ki onlar, her bir Kayser (Bizans imparatoru) helak olduğunda ardından bir başkası onun yerine geçmek suretiyle Hristiyanlık üzere devam ettiler; ta ki sonuncuları Herakleios oluncaya kadar. O, akıllı adamlardan, kralların en dirayetli, en dâhilerinden, en derin kavrayışlı ve en isabetli görüşlü olanlarındandı. Büyük bir riyaset ve muazzam bir ihtişam içinde onlara hükümdar oldu. Fars kralı Kisrâ ona düşmanlık besledi; o ki Irak, Horasan, Rey ve bütün Acem beldelerinin hükümdarı idi ve o Zü'l-Ektâf Sâbûr'dur. Onun mülkü Kayser'in mülkünden daha genişti; Acemlerin riyaseti ve Farsların ahmaklığı onda toplanmıştı. Onlar ateşe tapan Mecûsîler idi. İkrime'den nakledildiğine göre o (Kisrâ), ona [Kayser'e] valilerini ve ordusunu gönderip onunla savaştılar. Meşhur olan ise Kisrâ'nın onun ülkesine bizzat sefer düzenlediği, onu kahredip yenilgiye uğrattığı ve sıkıştırıp elinde Kostantiniyye (İstanbul) şehrinden başka bir yer bırakmadığıdır. Kisrâ onu orada uzun bir müddet kuşattı, öyle ki [şehir halkı] çok sıkıştı. Hristiyanlar ona [Kayser'e] aşırı derecede tazim gösteriyorlardı. Kisrâ müstahkemliği sebebiyle şehri fethetmeye güç yetiremedi ve buna imkân bulamadı; zira şehrin yarısı kara tarafından, diğer yarısı ise deniz 4 tarafındandı. Erzak ve yardım onlara oradan geliyordu. İş uzayınca Kayser bir hile düşündü ve aklında bir tuzak tasarladı. Kisrâ'dan, kendisiyle üzerinde uzlaşacağı bir mal karşılığında ve dilediği şartı koşması üzere memleketinden çekilmesini talep etti. Kisrâ bunu kabul etti ve ondan altın, mücevherat, kumaşlar, cariyeler, hizmetçiler ve pek çok çeşitten oluşan, dünya 5 krallarından hiçbirinin güç yetiremeyeceği muazzam mallar istedi. Kayser onun bu talebine boyun eğmiş gibi davrandı, istediği her şeyin kendisinde mevcut olduğu izlenimini verdi; oysa kendisinden bu şeyleri istemesi sebebiyle onun aklını kıt bulmuştu, zira ikisi bir araya gelselerdi bunun onda birini toplamaya bile güçleri yetmezdi. Kayser, Kisrâ'dan hazinelerinden, mahsullerinden ve definelerinden bu istenenleri tedarik etmek üzere Şam beldelerine ve krallığının eyaletlerine çıkmasına imkân tanımasını rica etti; Kisrâ da onun serbestçe gitmesine müsaade etti. Kayser Kostantiniyye şehrinden çıkmaya azmedince kendi dininden olanları topladı ve: 'Ben kesinleştirdiğim bir iş için ordumdan tayin ettiğim bir birlikle yola çıkıyorum. Eğer bir yıl dolmadan önce size dönersem ben sizin kralınızım; şayet bundan önce dönmezsem muhayyersiniz (serbestsiniz); dilerseniz bana olan biatinizi sürdürürsünüz, dilerseniz başınıza bir başkasını geçirirsiniz' dedi. Onlar da: 'On yıl bile kaybolsan, hayatta olduğun müddetçe sen bizim kralımızsın' diye cevap verdiler. Kostantiniyye'den çıktığında hafif/orta büyüklükte bir süvari ordusuyla (cerîde) çıktı. Bu esnada Kisrâ ise Kostantiniyye önünde ordugâh kurmuş, onun dönmesini bekliyordu. Kayser derhal bineğine binip süratle ilerleyerek Fars ülkesine ulaştı. Memleketlerinde ardı ardına erkekleri ve oradaki savaşçıları öldürerek fesat çıkardı; Kisrâ'nın krallık tahtı olan Medâin'e varıncaya kadar öldürmeye devam etti. Oradakileri öldürdü, onun bütün mahsullerini ve mallarını aldı, kadınlarını ve haremini esir etti, oğlunun başını tıraş ettirip onu
23872. Metin
حمار وبعث معه من الأساورة من قومه في غاية الهوان والذلة، وكتب إلى كسرى يقول: هذا ما طلبت فخُذه. فلما بلغ ذلك كسرى أخذه من الغم ما لا يحصيه إلا الله ﷿، واشتد حنقه على البلد، فاشتد (¬١) في حصارها بكل ممكن فلم يقدر على ذلك. فلما عجز ركب ليأخذ عليه الطريق من مخاضة جيحون، التي لا سبيل (¬٢) لقيصر إلى القسطنطينية إلا منها، فلما علم قيصر بذلك احتال بحيلة عظيمة لم يسبق إليها، وهو أنه أرصد جنده وحواصله التي معه عند فم المخاضة، وركب في بعض الجيش، وأمر بأحمال من التبن والبعر والروث فحملت معه، وسار إلى قريب من يوم في الماء مصعدا، ثم أمر بإلقاء تلك الأحمال في النهر، فلما مرت بكسرى ظن هو وجنده أنهم قد خاضوا من هنالك، فركبوا في طلبهم فشغرت المخاضة عن الفرس، وقدم قيصر فأمرهم بالنهوض في الخوض، فخاضوا وأسرعوا السير ففاتوا كسرى وجنوده، ودخلوا القسطنطينية. وكان ذلك يوما مشهودًا عند النصارى، وبقي كسرى وجيوشه (¬٣) حائرين لا يدرون ماذا يصنعون. لم يحصلوا على بلاد قيصر، وبلادُهم قد خَرّبتها الروم وأخذوا حواصلهم، وسبوا ذراريهم ونساءهم. فكان هذا من غَلب الروم فارسَ، وكان ذلك بعد تسع (¬٤) سنين من غلب الفرس للروم (¬٥).
eşeğe bindirdi ve halkının asilzadelerinden bazılarını son derece hakir ve zelil bir halde onunla birlikte gönderdi. Kisrâ'ya da: "İşte istediğin şeyler, al bunları" diye yazdı. Bu haber Kisrâ'ya ulaşınca Allah Azze ve Celle'den başkasının sayamayacağı kadar büyük bir kedere kapıldı ve şehre olan öfkesi şiddetlendi; bütün imkânlarıyla orayı kuşatmayı şiddetlendirdi (¬١) ama buna güç yetiremedi. Çaresiz kalınca, Kayser için Kostantiniyye'ye gidiş yolu sadece oradan ibaret olan Ceyhun geçidinde (sığlığında) yolunu kesmek (¬٢) üzere atına bindi. Kayser bunu öğrenince eşi görülmemiş muazzam bir hileye başvurdu: Yanındaki askerlerini ve mallarını sığlığın ağzında bekletti, ordunun bir kısmıyla atına bindi, saman, hayvan pisliği ve gübreden yükler hazırlatarak yanına aldırdı. Su boyunca yukarı doğru yaklaşık bir günlük yol aldı, sonra o yüklerin nehre atılmasını emretti. Bu yükler Kisrâ'nın önünden geçerken, o ve ordusu onların oradan karşıya geçtiğini zannettiler ve onları takip etmek üzere at sürdüler; böylece geçit Farslardan boşaldı. Kayser gelip askerlerine suya dalıp karşıya geçmelerini emretti. Suyu geçtiler ve hızlıca yol alarak Kisrâ ve ordusunu geride bıraktılar ve Kostantiniyye'ye girdiler. Bu, Hıristiyanlar nezdinde unutulmaz tarihi bir gün oldu. Kisrâ ve orduları (¬٣) ise ne yapacaklarını bilemez halde şaşkın kaldılar. Ne Kayser'in ülkesini ele geçirebildiler, ne de kendi ülkelerini koruyabildiler; zira Rumlar ülkelerini harap etmiş, mallarını almış, çocuklarını ve kadınlarını esir etmişti. İşte bu, Rumların Farslara galip gelmesiydi. Bu da Farsların Rumlara galip gelmesinden dokuz (¬٤) yıl sonra olmuştu (¬٥).
23873. Metin
وكانت الواقعة الكائنة بين فارس والروم حين غلبت الروم بين أذرعات وبُصرى، على ما ذكره ابن عباس وعكرمة وغيرهما، وهي طرف بلاد الشام مما يلي بلاد الحجاز.
Rumların [ilk başta] yenildiği sırada Farslar ile Rumlar arasında cereyan eden savaş, İbn Abbâs, İkrime ve başkalarının belirttiğine göre Şam beldelerinin Hicaz bölgesine bitişik uç noktası olan Ezriât ile Busrâ arasında gerçekleşmişti.
23874. Metin
وقال مجاهد: كان ذلك في الجزيرة، وهي أقرب بلاد الروم من فارس، فالله (¬٦) أعلم.
Mücâhid ise şöyle demiştir: Bu, Rum diyarının Fars'a en yakın yeri olan Cezire'de meydana gelmiştir. En doğrusunu Allah (¬٦) bilir.
23875. Metin
ثم كان غلب الروم لفارس بعد بضع سنين، وهي تسع؛ فإن البِضْعَ في كلام العرب ما بين الثلاث إلى التسع. وكذلك جاء في الحديث الذي رواه الترمذي، وابن جرير وغيرهما، من حديث عبد الله بن عبد الرحمن الجُمَحي، عن الزهري، عن عبُيَد الله بن عبد الله، عن ابن عباس؛ أن رسول الله ﷺ قال لأبي بكر في مُنَاحَبَة (¬٧) (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ) ألا احتطت يا أبا بكر، فإن البضع ما بين ثلاث إلى تسع؟ "، ثم قال: هذا حديث حسن غريب من هذا الوجه (¬٨).
Sonra Rumların Farslara galip gelmesi birkaç yıl sonra oldu ki bu dokuz yıldır; zira Arap dilinde bıd' (بضع), üç ile dokuz arasındaki sayıdır. Nitekim Tirmizî, İbn Cerîr ve başkalarının Abdullah b. Abdirrahmân el-Cumehî'den, onun ez-Zührî'den, onun Ubeydullah b. Abdillâh'tan, onun da İbn Abbâs'tan rivayet ettiği hadiste; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in (الم * غُلِبَتِ الرُّومُ) ayetine dair bahse girişmesi (¬٧) hususunda Ebû Bekir'e: "İhtiyatlı davransaydın ya ey Ebû Bekir! Zira bıd' (بضع) üç ile dokuz arasıdır" buyurduğu nakledilmiştir. Ardından [Tirmizî]: "Bu vecihten hasen garib bir hadistir" demiştir (¬٨).
23876. Metin
وروى ابن جرير، عن عبد الله بن عمرو: أنه قال ذلك (¬٩).
İbn Cerîr, Abdullah b. Amr'dan da onun böyle dediğini rivayet etmiştir (¬٩).
23877. Metin
وقوله: (لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ) أي: من قبل ذلك ومن بعده، فبني على الضم لما قُطع المضاف، وهو قوله: (قَبْلُ) عن الإضافة، ونُويت.
Yüce Allah'ın: (لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ) “Eninde sonunda emir Allah'ındır” kavli; yani bundan önce de bundan sonra da demektir. Burada tamlanan durumundaki (قَبْلُ) kelimesi tamlamadan kesilip anlamı niyet edildiği için damme üzere mebni kılınmıştır.
23878. Metin
وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ) أي: للروم أصحاب قيصر ملك الشام، على فارس أصحاب كسرى، وهم المجوس. وقد كانت نصرة الروم على فارس يوم وقعة بدر في قول طائفة كبيرة من العلماء، كابن عباس، والثوري، والسُّدِّي، وغيرهم. وقد ورد في الحديث الذي رواه الترمذي وابن جرير وابن أبي حاتم والبزار، من حديث الأعمش، عن عطية ١٠ عن أبي سعيد قال: لما
{ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ } “O gün müminler Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir” [ayeti]; yani Şam meliki Kayser'in tebaası olan Rumların, Mecûsî olan Kisrâ'nın tebaası Farslara galip gelmesiyle [sevineceklerdir]. İbn Abbâs, es-Sevrî, es-Süddî ve başkaları gibi ulemadan büyük bir topluluğun kavline göre Rumların Farslara karşı zaferi Bedir Savaşı gününde gerçekleşmişti. Nitekim Tirmizî, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve el-Bezzâr'ın rivayet ettiği hadiste el-A'meş'ten, o Atıyye'den 10, o da Ebû Saîd'den şöyle rivayet edilmiştir: [Ebû Saîd] dedi ki: Ne zaman ki
23879. Metin
كان يوم بدر، ظهرت الروم على فارس، فأعجب ذلك المؤمنين وفرحوا به، وأنزل الله: (وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ) (¬١).
günü olduğunda Rumlar Farslara galip geldi. Bu durum müminlerin hoşuna gitti ve buna sevindiler; Allah da: (وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ) (¬١) “O gün müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir” ayetlerini indirdi.
23880. Metin
وقال آخرون: بل كان نصرة الروم على فارس عام (¬٢) الحديبية؛ قاله عكرمة، والزهري، وقتادة، وغيرهم (¬٣). ووجه بعضهم هذا القول بأن قيصر كان قد نذر لئن أظفره الله بكسرى ليمشين من حمص إلى إيليا -وهو بيت المقدس -شكرا (¬٤) لله ﷿، ففعل، فلما بلغ بيت المقدس لم يخرج منه حتى وافاه كتاب رسول الله ﷺ، الذي بعثه مع دحية بن خليفة، فأعطاه دحية لعظيم بصرى، فدفعه عظيم بصرى إلى قيصر. فلما وصل إليه سأل من بالشام من عَرَب الحجاز، فأحضرَ له أبو سفيان صخر بن حرب الأموي في جماعة من كفار قريش كانوا في غزة، فجيء بهم إليه، فجلسوا بين يديه، فقال: أيكم أقرب نسبا بهذا الرجل الذي يزعم أنه نبي؟ فقال أبو سفيان: أنا. فقال لأصحابه -وأجلسهم خلفه -: إني سائل هذا عن هذا الرجل، فإن كذب فكذّبوه. فقال أبو سفيان: فوالله لولا أن يَأثُرُوا عليّ الكذب لكذبت. فسأله هرقل عن نسبه وصفته، فكان فيما سأله أن قال: فهل يغدر؟ قال: قلت: لا ونحن منه في مُدّة لا ندري ما هو صانع فيها -يعني بذلك الهدنة التي كانت قد وقعت بين رسول الله ﷺ وكفار قريش يوم (¬٥) الحديبية على وضع الحرب بينهم عشر سنين، فاستدلوا بهذا على أن نصر الروم على فارس كان عام الحديبية؛ لأن قيصر إنما وَفَّى بنذره بعد الحديبية، والله أعلم.
Başkaları ise şöyle demiştir: Bilakis Rumların Farslara karşı zaferi Hudeybiye yılında (¬٢) olmuştur; bunu İkrime, ez-Zührî, Katâde ve başkaları söylemiştir (¬٣). Bazıları bu görüşü şöyle temellendirmiştir: Kayser, şayet Allah kendisini Kisrâ'ya muzaffer kılarsa, Allah Azze ve Celle'ye şükran (¬٤) ifadesi olarak Hımıs'tan İyliyâ'ya -yani Beytülmakdis'e- yaya olarak yürüyeceğini adamıştı. Öyle de yaptı. Beytülmakdis'e ulaştığında, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Dihye b. Halîfe ile gönderdiği mektubu kendisine ulaşıncaya kadar oradan çıkmadı. Dihye bu mektubu Busrâ büyüğüne vermiş, Busrâ büyüğü de mektubu Kayser'e iletmişti. Mektup kendisine ulaşınca Şam'da bulunan Hicaz Araplarından kimse olup olmadığını sordu. Gazze'de bulunan Kureyş kâfirlerinden bir topluluk içindeki Ebû Süfyân Sahr b. Harb el-Emevî'yi onun huzuruna getirdiler. Huzuruna getirildiklerinde önünde oturdular. Kayser: "Peygamber olduğunu iddia eden bu adama nesepçe en yakın olanınız hanginizdir?" diye sordu. Ebû Süfyân: "Benim" dedi. Kayser onun arkadaşlarını arkasına oturtarak onlara: "Ben bu adama dair buna soru soracağım; şayet yalan söylerse onu yalanlayın" dedi. Ebû Süfyân dedi ki: "Vallahi aleyhime bir yalan nakletmelerinden çekinmeseydim mutlaka yalan söylerdim." Herakleios ona Peygamber'in nesebini ve sıfatını sordu. Sordukları arasında: "Hiç ahdini bozar mı?" sorusu da vardı. Ebû Süfyân: "'Hayır, biz şu anda onunla bir mühlet içindeyiz, bu mühlette ne yapacağını bilmiyoruz' dedim" demiştir; bununla Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile Kureyş kâfirleri arasında Hudeybiye günü (¬٥) on yıl boyunca savaşı bırakmak üzere yapılan barış antlaşmasını kastetmektedir. Buradan hareketle Rumların Farslara karşı zaferinin Hudeybiye yılında olduğu sonucuna varmışlardır; çünkü Kayser adağını ancak Hudeybiye'den sonra yerine getirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
23881. Metin
ولأصحاب القول الأول أن يجيبوا عن هذا بأن بلاده كانت قد خربت وتشعثت، فما تمكن من وفاء نذره حتى أصلح ما ينبغي إصلاحه وتفقد بلاده، ثم بعد أربع سنين من نصرته وفَّى بنذره، والله أعلم.
Birinci görüş sahipleri buna şöyle cevap verebilirler: Onun ülkesi harap olmuş ve tahrip edilmişti; dolayısıyla düzeltilmesi gereken şeyleri ıslah edip ülkesini teftiş edinceye kadar adağını yerine getirmeye imkân bulamamış, zaferinden dört yıl sonra adağını yerine getirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
23882. Metin
والأمر (¬٦) في هذا سهل قريب، إلا أنه لما انتصرت فارس على الروم ساء ذلك المؤمنين، فلما انتصرت الروم على فارس فرح المؤمنون بذلك؛ لأن الروم أهل كتاب في الجملة، فهم أقرب إلى المؤمنين من المجوس، كما قال [الله] (¬٧) تعالى: {لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا وَأَنَّهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ * وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ} [المائد: ٨٢، ٨٣]، وقال تعالى هاهنا: (وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ).
Bu konudaki mesele (¬٦) kolay ve birbirine yakındır; şu var ki Farslar Rumlara galip geldiğinde bu durum müminleri üzmüş, Rumlar Farslara galip geldiğinde ise müminler buna sevinmiştir. Çünkü Rumlar genel olarak kitap ehlidir ve müminlere Mecûsîlerden daha yakındırlar. Nitekim Yüce [Allah] (¬٧) şöyle buyurmuştur: {لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى ذَلِكَ بِأَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَانًا وَأَنَّهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ * وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُولِ تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ} [el-Mâide: 82, 83] “İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün. İman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da 'Biz Hristiyanlarız' diyenler olduğunu görürsün. Bu, onların içinde keşişler ve rahipler bulunmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır. Peygamber'e indirileni duydukları zaman, haktan tanıdıkları şeyler sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. 'Rabbimiz, iman ettik; bizi şahitlerle beraber yaz' derler.” Burada da Yüce Allah şöyle buyurmuştur: (وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ) “O gün müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, Azîz'dir, Rahîm'dir.”
23883. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو زُرْعَة، حدثنا صَفْوان، حدثنا الوليد، حدثني أسيد الكلابي، قال: سمعت ٨ العلاء بن الزبير الكلابي يحدث عن أبيه، قال: رأيت غلبة فارس الروم، ثم رأيت غلبة الروم فارس، ثم رأيت غلبة المسلمين فارس والروم، كل ذلك في خمس عشرة سنة.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ebû Zür‘a anlattı, bize Safvân anlattı, bize Velîd anlattı, bana Üseyd el-Kilâbî anlattı, dedi ki: Alâ b. ez-Zübeyr el-Kilâbî'yi babasından naklederken işittim8, o şöyle demiştir: "Farsların Rumlara galip geldiğini gördüm, sonra Rumların Farslara galip geldiğini gördüm, ardından da Müslümanların hem Farslara hem de Rumlara galip geldiğini gördüm. Bütün bunlar on beş yıl içinde gerçekleşti."
23884. Metin
وقوله: (وَهُوَ الْعَزِيزُ) أي: في انتصاره وانتقامه من أعدائه، (الرَّحِيمُ) بعباده المؤمنين.
Yüce Allah'ın: (وَهُوَ الْعَزِيزُ) “O, Azîz'dir” kavli; yani düşmanlarından intikam almasında ve galip gelmesinde üstündür, (الرَّحِيمُ) “Rahîm'dir” mümin kullarına çok merhametlidir.
23885. Metin
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٦) يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (٧)}.
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ (٦) يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ (٧)} “[Bu] Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler; ahiretten ise büsbütün habersizdirler.”
23886. Metin
وقوله: (وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ) أي: هذا (¬١) الذي أخبرناك به -يا محمد -من أنا سننصر الروم على فارس، وعد من الله حق، وخَبَر صدق لا يخلف، ولا بد من كونه ووقوعه؛ لأن الله قد جرت سنته أن ينصر أقرب الطائفتين المقتتلتين إلى الحق، ويجعل لها العاقبة، (وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ) أي: بحكم الله في كونه وأفعاله المحكمة الجارية على وفق العدل.
Yüce Allah'ın: (وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ) “[Bu] Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden caymaz” kavli; yani Rumları Farslara muzaffer kılacağımıza dair sana haber verdiğimiz bu (¬١) husus -ey Muhammed-, Allah'ın hak bir vaadi ve asla hilafı olmayan doğru bir haberidir; mutlaka gerçekleşecek ve vuku bulacaktır. Zira Allah'ın kanunu, savaşan iki fırkadan hakka daha yakın olanına yardım etmek ve akıbeti ona kılmak şeklinde cereyan etmiştir. (وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ) “Fakat insanların çoğu bilmezler” yani Allah'ın kâinattaki hükmünü ve adaletine uygun olarak cereyan eden hikmetli fiillerini bilmezler.
23887. Metin
وقوله: (يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ) أي: أكثر الناس ليس لهم علم إلا بالدنيا وأكسابها وشؤونها وما فيها، فهم حذاق أذكياء في تحصيلها ووجوه مكاسبها، وهم غافلون عما ينفعهم في الدار الآخرة، كأن أحدهم مُغَفّل لا ذهن (¬٢) له ولا فكرة.
Yüce Allah'ın: (يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ) “Onlar dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler; ahiretten ise büsbütün habersizdirler” kavli; yani insanların çoğunun ancak dünya, onun kazançları, işleri ve içindekiler hakkında bilgisi vardır. Onlar dünyayı elde etme ve kazanç yolları hususunda son derece mahir ve zekidirler; ahiret yurdunda kendilerine fayda verecek şeylerden ise büsbütün habersizdirler, sanki onlardan biri hiçbir zihni (¬٢) ve fikri olmayan ahmak bir kimsedir.
23888. Metin
قال الحسن البصري: والله لَبَلَغَ (¬٣) من أحدهم بدنياه أنه يقلب الدرهم على ظفره، فيخبرك بوزنه، وما يحسن أن يصلي.
Hasan-ı Basrî dedi ki: Vallahi onlardan birinin dünyadaki mahareti o dereceye ulaşmıştır ki (¬٣), dirhemi tırnağının üzerinde çevirir ve [hemen] sana ağırlığını haber verir; oysa doğru dürüst namaz kılmayı dahi beceremez.
23889. Metin
وقال ابن عباس في قوله: (يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ) يعني: الكفار، يعرفون عمران الدنيا، وهم في أمر الدين جهال.
İbn Abbâs: (يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ) “Onlar dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler; ahiretten ise büsbütün habersizdirler” kavli hakkında şöyle demiştir: Kâfirleri kastetmektedir; onlar dünyanın imarını bilirler, din hususunda ise cahildirler.
23890. Metin
{أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ (٨) أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٩) ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ (١٠)}.
{أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ (٨) أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (٩) ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ (١٠)} “Kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi? Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Şüphesiz insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar kendilerinden daha güçlü idiler; toprağı altüst etmişler ve onu bunların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi; fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. Sonra kötülük edenlerin sonu, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle en kötüsü oldu.”
23891. Metin
يقول تعالى منبهًا على التفكر في مخلوقاته، الدالة على وجوده وانفراده بخلقها، وأنه لا إله غيره ولا رب سواه، فقال: (أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ) يعني به: النظر والتدبر والتأمل لخلق الله الأشياء من العالم العلوي والسفلي، وما بينهما من المخلوقات المتنوعة، والأجناس المختلفة، فيعلموا أنها ما خلقت سُدًى ولا باطلا بل بالحق، وأنها مؤجلة (¬٤) إلى أجل مسمى، وهو يوم القيامة؛ ولهذا قال: (وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ).
Yüce Allah, Kendi varlığına ve yaratmada tek olduğuna, O'ndan başka hiçbir ilah ve O'ndan gayrı hiçbir Rab bulunmadığına delalet eden mahlukatı üzerinde tefekküre dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır: (أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ) “Kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi?” Yani Allah'ın yüce ve aşağı âlemde yarattığı şeylere, bu ikisi arasındaki çeşitli mahluklara ve farklı türlere bakmayı, تدebbür etmeyi ve ibretle tefekkür etmeyi kastetmektedir; ta ki bunların boş yere ve bâtıl olarak değil, ancak hak ile yaratıldığını ve belirlenmiş (¬٤) bir süreye -ki o kıyamet günüdür- kadar ertelendiğini bilsinler. Bundan dolayı: (وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ) “Şüphesiz insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler” buyurmuştur.
23892. Metin
ثم نبههم على صدق رسله فيما جاءوا به عنه، بما أيدهم به من المعجزات، والدلائل ٥ الواضحات، من إهلاك مَنْ كفر بهم، ونجاة مَنْ صدقهم، فقال: (أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ) أي: بأفهامهم وعقولهم ونظرهم وسماعهم أخبار الماضين؛ ولهذا قال: (فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً)
Sonra [Allah], onları inkâr edenlerin helak edilmesi ve onları tasdik edenlerin kurtarılması suretiyle peygamberlerini desteklediği mucizeler ve apaçık delillerle 5, onların Kendisinden getirdikleri şeylerde doğru söylediklerine dikkat çekerek şöyle buyurdu: { أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?” Yani; anlayışları, akılları, basiretleri ve geçmiştekilerin haberlerini işitmeleriyle [ibret nazarıyla dolaşmadılar mı]? Bu sebeple şöyle buyurmuştur: { فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً } “Böylece kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bir baksınlar! Onlar kendilerinden daha güçlü idiler.”
23893. Metin
أي: كانت الأمم الماضية والقرون السالفة أشد منكم -أيها المبعوث إليهم محمد صلوات الله وسلامه عليه (¬١) وأكثر أموالا وأولادا، وما أوتيتم معشار ما أوتوا، ومُكنوا في الدنيا تمكينا لم تبلغوا إليه، وعمروا فيها أعمارًا طوالا فعمروها أكثر منكم. واستغلوها أكثر من استغلالكم، ومع هذا لما جاءتهم رسلهم بالبينات وفرحوا بما أوتوا، أخذهم الله بذنوبهم، وما كان لهم من الله مِنْ واق، ولا حالت أموالهم ولا أولادهم بينهم وبين بأس (¬٢) الله، ولا دفعوا عنهم مثقال ذرة، وما كان الله ليظلمهم فيما أحل بهم من العذاب والنكال (وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ) أي: وإنما أوتوا من أنفسهم حيث كذبوا بآيات الله، واستهزؤوا بها، وما ذاك إلا بسبب ذنوبهم السالفة وتكذيبهم المتقدم؛ ولهذا قال: (ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ)، كما قال تعالى: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} [الأنعام: ١١٠]، وقوله (¬٣): {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} [الصف: ٥]، وقال: {فَإِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ} [المائدة: ٤٩].
Yani: Geçmiş ümmetler ve önceki nesiller, kendilerine Muhammed'in -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- (¬١) gönderildiği sizlerden daha güçlü, mal ve evlatça daha çok idiler; size verilenler onlara verilenlerin onda biri bile değildir. Dünyada sizin erişemediğiniz bir imkân ve kudrete kavuşturulmuşlar, orada uzun ömürler sürüp dünyayı sizden daha çok imar etmişlerdi. Ondan sizden daha fazla istifade etmişlerdi; buna rağmen elçileri kendilerine apaçık delillerle gelip de kendilerine verilenlerle şımardıklarında Allah onları günahları sebebiyle yakalayıverdi. Onları Allah'tan koruyan hiçbir koruyucu olmadı; ne malları ne de evlatları Allah'ın azabına (¬٢) engel olamadı ve onlardan zerre ağırlığınca bir şeyi savamadı. Başlarına getirdiği azap ve cezalandırma ile Allah onlara zulmetmiş değildi; (وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ) “Fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı” yani Allah'ın ayetlerini yalanlayıp onlarla alay ettikleri için başlarına gelenler ancak kendi nefisleri yüzündendir. Bu da ancak geçmiş günahları ve önceki yalanlamaları sebebiyledir. Nitekim bundan dolayı: (ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ) “Sonra kötülük edenlerin sonu, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle en kötüsü oldu” buyurmuştur. Tıpkı Yüce Allah'ın: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} [el-En'âm: 110] “İlk defa inanmadıkları gibi yine onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz de taşkınlıkları içinde şaşkınca bocalayıp dururlarken onları terk ederiz” kavli ve şu kavli (¬٣) gibi: {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} [es-Saff: 5] “Onlar yoldan sapınca Allah da kalplerini saptırdı” ve şu buyruğu gibi: {فَإِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ} [el-Mâide: 49] “Eğer yüz çevirirlerse bil ki Allah, bazı günahları sebebiyle onları cezalandırmak istemektedir.”
23894. Metin
وعلى هذا تكون (¬٤) السوءى منصوبة مفعولا لأساءوا. وقيل: بل المعنى في ذلك: (ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى) أي: كانت السوءى عاقبتهم؛ لأنهم كذبوا بآيات الله وكانوا بها يستهزئون. فعلى هذا تكون السوءى منصوبة خبر كان. هذا توجيه ابن جرير (¬٥)، ونقله (¬٦) عن ابن عباس وقتادة. ورواه ابن أبي حاتم عنهما وعن الضحاك بن مُزاحم، وهو الظاهر، والله أعلم، (وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ).
Buna göre es-Sûâ (السُّوءَى) kelimesi (أَسَاءُوا) fiilinin mef'ûlü (nesnesi) olarak mansub olur (¬٤). Bir görüşe göre ise buradaki mana: (ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى) “Sonra kötülük edenlerin akıbeti en kötüsü (es-Sûâ) oldu” şeklindedir; çünkü onlar Allah'ın ayetlerini yalanlamışlar ve onlarla alay etmekteydiler. Buna göre es-Sûâ kelimesi kâne'nin haberi olarak mansubdur. Bu, İbn Cerîr'in tercihidir (¬٥) ve bunu İbn Abbâs ile Katâde'den nakletmiştir (¬٦). İbn Ebî Hâtim de bunu her ikisinden ve Dahhâk b. Müzâhim'den rivayet etmiştir; zâhir olan da budur, en doğrusunu Allah bilir. (وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ) “Ve onlarla alay ediyorlardı.”
23895. Metin
{اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١١) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ (١٢) وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاءُ وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ (١٣) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ (١٤) فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ (١٥)}
{اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (١١) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ (١٢) وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاءُ وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ (١٣) وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ (١٤) فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ (١٥)} “Allah yaratmayı ilk baştan başlatır, sonra onu tekrar eder; sonra da O'na döndürülürsünüz. Kıyametin kopacağı gün, suçlu-günahkârlar susup ümitsizliğe düşerler. Ortak koştuklarından kendilerine hiçbir şefaatçi de çıkmaz; onlar ortaklarını da inkâr ederler. Kıyametin kopacağı gün, işte o gün [birbirlerinden] ayrılırlar. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçe içinde neşelendirilirler.”
23896. Metin
يقول تعالى: (اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ) أي: كما هو قادر على بَداءته فهو قادر على إعادته، (ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ)، أي: يوم القيامة فيجازي كل عامل بعمله.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: (اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ) “Allah yaratmayı ilk baştan başlatır, sonra onu tekrar eder” yani ilk başta yaratmaya kadir olduğu gibi onu yeniden diriltmeye de kadirdir. (ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ) “Sonra da O'na döndürülürsünüz” yani kıyamet gününde; böylece her amel edene amelinin karşılığını verir.
23897. Metin
ثم قال: (وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ) قال ابن عباس: ييأس المجرمون.
Sonra şöyle buyurmuştur: (وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ) “Kıyametin kopacağı gün, suçlu-günahkârlar susup ümitsizliğe düşerler” İbn Abbâs: "Mücrimler ümitsizliğe kapılırlar" demiştir.
23898. Metin
وقال مجاهد: يفتضح المجرمون. وفي رواية: يكتئب المجرمون.
Mücâhid: "Mücrimler rezil rüsva olurlar" demiştir. Bir rivayette ise: "Mücrimler derin bir keder ve hüzne boğulurlar" demiştir.
23899. Metin
(وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاءُ) أي: ما شفعت فيهم الآلهة التي كانوا يعبدونها من دون الله، وكفروا بهم وخانوهم أحوج ما كانوا إليهم.
{وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاءُ} “[Allah’a koştukları] ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi de çıkmaz.” Yani Allah'tan başka tapınmakta oldukları ilahlar onlara şefaat etmemiş; kendilerine en çok muhtaç oldukları anda onları inkâr etmiş ve onları yüzüstü bırakıp [kendilerine] hıyanet etmişlerdir.
23900. Metin
ثم قال: (وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ): قال قتادة: هي -والله -الفرقة التي لا اجتماع بعدها، يعني: إذا رفع هذا إلى عليين، وخفض هذا إلى أسفل السافلين، فذاك آخر العهد بينهما؛ ولهذا قال: (فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ) قال مجاهد وقتادة: ينعمون.
Sonra şöyle buyurmuştur: (وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ) “Kıyametin kopacağı gün, işte o gün [birbirlerinden] ayrılırlar.” Katâde şöyle demiştir: "Bu -vallâhi- ardından hiçbir birleşmenin olmayacağı bir ayrılıktır." Yani biri İlliyyîn'e yükseltilip diğeri Esfele Sâfilîn'e (aşağıların en aşağısına) indirildiğinde, işte bu aralarındaki son bağdır. Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ) “İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçe içinde neşelendirilirler.” Mücâhid ve Katâde: "Nimetlendirilirler" demişlerdir.
23901. Metin
وقال يحيى بن أبي كثير: يعني سماع الغناء. والحبرة أعم من هذا كله، قال العجاج:
Yahyâ b. Ebî Kesîr: "Şarkı/müzik dinlemeyi kastetmektedir" demiştir. el-Habra (الحَبْرَة) ise bütün bunlardan daha kapsamlıdır. el-Accâc şöyle demiştir:
23902. Metin
الحمد (¬١) لله الذي أعْطَى الحَبَرْ … مَوَالِيَ الْحَقّ إن المَوْلى شَكَر (¬٢)
Hamd olsun (¬١) Allah'a ki sevinç ve neşeyi (el-habar) bahşetti… Hak dostlarına; şüphesiz Mevlâ şükredendir (¬٢)
23903. Metin
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاءِ الآخِرَةِ فَأُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ (١٦) فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧) وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨) يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١٩)}.
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاءِ الآخِرَةِ فَأُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ (١٦) فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ (١٧) وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ (١٨) يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١٩)} “İnkâr edip ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlara gelince, işte onlar azabın içine celbedilirler. O halde akşama girdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde, ikindi vaktinde ve öğleye erdiğinizde de hamd O'na mahsustur. O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzünü ölümünün ardından canlandırır. İşte siz de [kabirlerinizden] böyle çıkarılacaksınız.”
23904. Metin
هذا تسبيح منه تعالى لنفسه المقدسة، وإرشاد لعباده إلى تسبيحه وتحميده، في هذه الأوقات المتعاقبة الدالة على كمال قدرته وعظيم سلطانه: عند المساء، وهو إقبال الليل بظلامه، وعند الصباح، وهو إسفار النهار عن ضيائه.
Bu, Yüce Allah'ın kendi mukaddes zatını tesbih etmesi ve kullarını, O'nun kemâl-i kudretine ve azamet-i saltanatına delalet eden bu peş peşe gelen vakitlerde kendisini tesbih ve tahmid etmeye (hamdetmeye) yönlendirmesidir: Akşam vakti ki gecenin karanlığıyla gelmesidir; ve sabah vakti ki gündüzün aydınlığıyla açılmasıdır.
23905. Metin
ثم اعترض بحمده، مناسبة للتسبيح وهو التحميد، فقال: (وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) أي: هو المحمود على ما خلق في السماوات والأرض.
Sonra tesbihin gereği ve münasibi olan tahmidi (hamdi) araya getirerek şöyle buyurmuştur: (وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) “Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur” yani göklerde ve yerde yarattıklarından ötürü hamdolunan O'dur.
23906. Metin
ثم قال: (وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ) فالعشاء (¬٣) هو: شدة الظلام، والإظهار: قوة الضياء. فسبحان خالق هذا وهذا، فالق الإصباح وجاعل الليل سكنا، كما قال: {وَالنَّهَارِ إِذَا جَلاهَا * وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَاهَا} [الشمس: ٣، ٤]، وقال {وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى * وَالنَّهَارِ إِذَا تَجَلَّى} [الليل: ١، ٢]، وقال: {وَالضُّحَى * وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى} [الضحى: ١، ٢]، والآيات في هذا كثيرة.
Sonra şöyle buyurmuştur: (وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ) “İkindi vaktinde ve öğleye erdiğinizde de”. el-Aşâ (¬٣) karanlığın koyulaşması, el-İzhâr ise aydınlığın en kuvvetli halidir. Bunu da onu da yaratan, sabahı yarıp çıkaran ve geceyi bir dinlenme zamanı kılan Allah her türlü eksiklikten münezzehtir; nitekim şöyle buyurmuştur: {وَالنَّهَارِ إِذَا جَلاهَا * وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَاهَا} [eş-Şems: 3, 4] “Onu aydınlattığı zaman gündüze, onu bürüdüğü zaman geceye andolsun.” Ve şöyle buyurmuştur: {وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَى * وَالنَّهَارِ إِذَا تَجَلَّى} [el-Leyl: 1, 2] “Bürüyüp örttüğü zaman geceye, açılıp aydınlandığı zaman gündüze andolsun.” Ve şöyle buyurmuştur: {وَالضُّحَى * وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى} [ed-Duhâ: 1, 2] “Kuşluk vaktine ve sakinleştiği zaman geceye andolsun.” Bu konudaki ayetler pek çoktur.
23907. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا حسن، حدثنا ابن لَهيعة، حدثنا زَبَّان بن فائد، عن سهل بن معاذ بن أنس الجُهَني، عن أبيه (¬٤) عن رسول الله ﷺ، أنه قال: "ألا أخبركم لم سمى الله إبراهيم خليله الذي وفى؟ لأنه كان يقول كلما أصبح وأمسى: سبحان الله حين تمسون وحين تصبحون، وله الحمد في السماوات والأرض وعشيا وحين تظهرون" (¬٥).
İmam Ahmed şöyle demiştir: Bize Hasan rivayet etti, bize İbn Lehîa rivayet etti, bize Zebbân b. Fâid, Sehl b. Muâz b. Enes el-Cühenî'den, o da babasından (¬٤), o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet etti ki şöyle buyurmuştur: "Allah'ın İbrâhim'i 'ahdine vefa gösteren dostu' diye niçin isimlendirdiğini size haber vereyim mi? Çünkü o, her sabahladığında ve her akşamladığında şöyle derdi: Akşama girdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı tesbih edin; göklerde ve yerde, ikindi vaktinde ve öğleye erdiğinizde de hamd O'na mahsustur." (¬٥)
23908. Metin
وقال الطبراني: حدثنا مطلب بن شُعَيب الأزدي، حدثنا عبد الله بن صالح، حدثني الليث بن سعد، عن سعيد بن بشير، عن محمد بن عبد الرحمن بن البيلماني، عن أبيه ٦، عن عبد الله بن عباس، عن رسول الله ﷺ قال: "من قال حين يصبح: (فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ * وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ)
Taberânî şöyle demiştir: Bize Muttalib b. Şuayb el-Ezdî rivayet etti, bize Abdullah b. Sâlih rivayet etti, bana Leys b. Sa'd, Saîd b. Beşîr'den, o Muhammed b. Abdirrahmân b. el-Beylemânî'den, o babasından 6, o Abdullah b. Abbâs'tan, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet etti ki şöyle buyurmuştur: «Kim sabahladığında: {فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ * وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ} “Akşama erdiğinizde ve sabaha ulaştığınızda Allah'ı tenzih edin. Göklerde ve yerde, ikindi vaktinde ve öğleye erdiğinizde de hamd O'na mahsustur”
23909. Metin
الآية بكمالها، أدرك ما فاته في يومه، ومَنْ قالها حين يمسي أدرك ما فاته في ليلته". إسناد جيد (¬١) ورواه أبو داود في سننه (¬٢).
ayetini sonuna kadar okursa, o gününde kaçırdıklarını telafi eder. Kim de akşamladığında bunu okursa, o gecesinde kaçırdıklarını telafi eder." İsnadı ceyyiddir (¬١) ve bunu Ebû Dâvûd Sünen'inde rivayet etmiştir (¬٢).
23910. Metin
وقوله: (يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ) هو ما نحن فيه من قدرته على خلق الأشياء المتقابلة. وهذه الآيات المتتابعة الكريمة كلها من هذا النمط، فإنه يذكر فيها خلقه الأشياء وأضدادها، ليدل خلقه على كمال قدرته، فمن ذلك إخراج النبات من الحب، والحب من النبات، والبيض من الدجاج، والدجاج من البيض، والإنسان من النطفة، والنطفة من الإنسان، والمؤمن من الكافر، والكافر من المؤمن.
O'nun: (يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ) “O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır” buyruğu, O'nun birbirine zıt şeyleri yaratma kudretine dair üzerinde durduğumuz husustur. Birbiri ardınca gelen bu kerim ayetlerin tamamı bu türdendir; zira Yüce Allah bunlarda yaratışının kemâl-i kudretine delalet etmesi için varlıkları ve zıtlarını yaratışını zikretmektedir. Bitkinin tohumdan, tohumun bitkiden; yumurtanın tavuktan, tavuğun yumurtadan; insanın nutfeden, nutfenin insandan; müminin kâfirden, kâfirin de müminden çıkarılması bunlardandır.
23911. Metin
وقوله: (وَيُحْيِي الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا) كقوله: {وَآيَةٌ لَهُمُ الأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ * وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِ} [يس: ٣٣، ٣٤]، وقال: {وَتَرَى الأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ * ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} [الحج: ٥ - ٧]، وقال: {وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالا سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَنْزَلْنَا بِهِ الْمَاءَ فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتَى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} [الأعراف: ٥٧]؛ ولهذا قال هاهنا: (وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ).
O'nun: (وَيُحْيِي الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا) “Ve yeryüzünü ölümünün ardından canlandırır” buyruğu şu ayetler gibidir: {وَآيَةٌ لَهُمُ الأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ * وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِ} [Yâsîn: 33, 34] “Ölü toprak onlar için bir delildir; biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık da ondan yerler. Orada hurma ve üzüm bahçeleri kıldık ve içinden pınarlar fışkırttık.” Ve şöyle buyurmuştur: {وَتَرَى الأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ * ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} [el-Hac: 5-7] “Yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün; fakat üzerine suyu indirdiğimizde harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. Bu böyledir, çünkü Allah hakkın ta kendisidir, şüphesiz O ölüleri diriltir ve O her şeye kadirdir. Kıyamet mutlaka gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur ve Allah kabirlerde olanları kesinlikle diriltecektir.” Ve şöyle buyurmuştur: {وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَابًا ثِقَالا سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَنْزَلْنَا بِهِ الْمَاءَ فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتَى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} [el-A'râf: 57] “O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Nihayet onlar ağır bulutları yüklendiğinde, onu ölü bir beldeye sevk ederiz; derken oraya su indirir ve onunla her türlü ürünü çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız, umulur ki ibret alırsınız.” Nitekim burada da şöyle buyurmuştur: (وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ) “İşte siz de [kabirlerinizden] böyle çıkarılacaksınız.”
23912. Metin
{وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ (٢٠) وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢١)}.
{وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ (٢٠) وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ (٢١)} “Sizi topraktan yaratması, sonra da [yeryüzüne] yayılan birer insan olmanız O'nun ayetlerindendir. Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet kılması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır.”
23913. Metin
يقول تعالى: (وَمِنْ آيَاتِهِ) الدالة على عظمته وكمال قدرته أنه خلق أباكم آدم من تراب، (ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ)، فأصلكم من تراب، ثم من ماء مهين، ثم تَصَوّر فكان علقة، ثم مضغة، ثم صار عظاما، شكله على شكل الإنسان، ثم كسا الله تلك العظام لحما، ثم نفخ فيه الروح، فإذا هو سميع بصير. ثم خرج من بطن أمه صغيرا ضعيف القوى والحركة، ثم كلما طال عمره تكاملت قواه وحركاته حتى آل به الحال إلى أن صار يبني المدائن والحصون، ويسافر في أقطار الأقاليم، ويركب متن البحور، ويدور أقطارَ الأرض ويتكسب ويجمع الأموال، وله فكرة وغور، ودهاء ومكر، ورأي وعلم، واتساع في أمور الدنيا والآخرة كل بحسبه. فسبحان مَنْ أقدرهم وسَيّرهم وسخرهم وصرفهم في فنون المعايش والمكاسب، وفاوت بينهم في العلوم والفكرة، والحسن والقبح، والغنى والفقر، والسعادة والشقاوة؛ ولهذا قال تعالى: (وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ).
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: O'nun azametine ve kudretinin kemaline delalet eden (وَمِنْ آيَاتِهِ) “O'nun ayetlerindendir” [ifadesinden kasıt], babanız Âdem'i topraktan yaratmış olmasıdır. (ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ) “Sonra da siz [yeryüzüne] yayılan birer insan oluverdiniz”; dolayısıyla sizin aslınız topraktan, sonra hakir bir sudan (meniden) meydana gelmiştir. Sonra şekil alıp alaka (embriyo), sonra mudga (bir çiğnemlik et parçası), sonra da insan suretinde biçimlendirilmiş kemikler hâline gelmiştir. Ardından Allah o kemiklere et giydirmiş, sonra ona ruh üflemiştir; böylece o, işiten ve gören bir varlık olmuştur. Daha sonra annesinin karnından küçük, güç ve hareket bakımından zayıf olarak çıkmış; ardından ömrü uzadıkça güçleri ve hareketleri olgunlaşıp yetkinleşmiştir. Nihayet durumu öyle bir hâle gelmiştir ki şehirler ve kaleler inşa eder, ülkelerin dört bir tarafına seyahat eder, denizlerin sırtında yol alır, yeryüzünün dört bir yanını dolaşır, kazanç sağlar ve mallar biriktirir olmuştur. Onun bir düşüncesi ve derin kavrayışı, zekâsı ve tedbiri, bir görüşü ve ilmi, herkesin kendi durumuna göre dünya ve ahiret işlerinde bir genişliği vardır. Onlara bu gücü veren, onları sevk edip yürüten, [imkânları] hizmetlerine sunan, onları geçim ve kazanç çeşitlerine yönlendiren; aralarında ilimler, düşünceler, güzellik ve çirkinlik, zenginlik ve fakirlik, mutluluk ve bedbahtlık hususunda dereceler kılan [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ: (وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ) “Sizi topraktan yaratması, sonra da [yeryüzüne] yayılan birer insan olmanız O'nun ayetlerindendir” buyurmuştur.
23914. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا يحيى بن سعيد وغُنْدَر، قالا حدثنا عَوْف، عن قسامة بن زهير (¬١)، عن أبي موسى قال: قال رسول الله ﷺ: "إن الله خلق آدم من قبضة قبضها من جميع الأرض، فجاء بنو آدم على قدر الأرض، جاء منهم الأبيض والأحمر والأسود وبين ذلك، والخبيث والطيب، والسهل والحزن، وبين ذلك".
İmam Ahmed şöyle demiştir: Bize Yahyâ b. Saîd ve Gunder rivayet ettiler, dediler ki: Bize Avf, Kassâme b. Züheyr'den (¬١), o Ebû Mûsâ'dan rivayet etti ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah Âdem'i bütün yeryüzünden aldığı bir avuç [topraktan] yarattı. Bu yüzden Âdemoğulları yeryüzünün [toprağının] miktarınca (özelliklerine göre) geldiler. Onlardan beyaz, kırmızı, siyah ve bunların arası; kötü, iyi, yumuşak, sert ve bunların arası olanlar geldi."
23915. Metin
ورواه أبو داود والترمذي من طرق، عن عوف الأعرابي، به (¬٢). وقال الترمذي: هذا حديث حسن صحيح.
Bunu Ebû Dâvûd ve Tirmizî farklı yollardan Avf el-A'râbî'den bu şekilde rivayet etmişlerdir (¬٢). Tirmizî: "Bu hadis hasen sahihtir" demiştir.
23916. Metin
وقوله: (وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا) أي: خلق لكم من جنسكم إناثا يَكُنَّ لكم أزواجا، (لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا)، كما قال تعالى: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا} [الأعراف: ١٨٩] يعني بذلك: حواء، خلقها الله من آدم من ضِلَعه الأقصر الأيسر. ولو أنه جعل بني آدم كلهم ذكورا وجعل إناثهم من جنس آخر [من غيرهم] (¬٣) إما من جان أو حيوان، لما حصل هذا الائتلاف بينهم وبين الأزواج، بل كانت تحصل نَفْرَة لو كانت الأزواج من غير الجنس. ثم من تمام رحمته ببني آدم أن جعل أزواجهم من جنسهم، وجعل بينهم وبينهن مودة: وهي المحبة، ورحمة: وهي الرأفة، فإن الرجل (¬٤) يمسك المرأة إما لمحبته لها، أو لرحمة بها، بأن يكون لها منه ولد، أو محتاجة إليه في الإنفاق، أو للألفة بينهما، وغير ذلك، (إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ).
O'nun: (وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا) “Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için kendi nefislerinizden eşler yaratması da O'nun ayetlerindendir” buyruğu, yani size kendi cinsinizden eşleriniz olsun diye dişiler yarattı, (لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا) “kendileriyle huzur bulasınız diye”; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا} [el-A'râf: 189] “Sizi tek bir nefisten yaratan ve kendisiyle huzur bulsun diye ondan eşini var eden O'dur.” Bununla Havvâ'yı kastetmektedir; Allah onu Âdem'in en kısa sol kaburga kemiğinden yaratmıştır. Eğer Âdemoğullarının hepsini erkek kılıp dişilerini cinlerden veya hayvanlardan başka bir türden [başka bir varlıktan] (¬٣) yaratsaydı, onlarla bu eşler arasında bu kaynaşma meydana gelmezdi; aksine eşler başka bir cinsten olsaydı bir nefret hâsıl olurdu. Sonra Âdemoğullarına olan rahmetinin kemalindendir ki onların eşlerini kendi cinslerinden kılmış, aralarında meveddet yani sevgi ve rahmet yani şefkat var etmiştir. Zira erkek (¬٤) kadını ya ona duyduğu sevgiden ya da ona olan merhametinden -örneğin ondan bir çocuğu olması veya nafaka konusunda ona muhtaç olması yahut aralarındaki ülfet ve benzeri sebeplerle- nikâhı altında tutar. (إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ) “Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır.”
23917. Metin
{وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ (٢٢) وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٢٣)}.
{وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ (٢٢) وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ (٢٣)} “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ayetler vardır. Gece ve gündüz uyumanız ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda işiten bir topluluk için ayetler vardır.”
23918. Metin
يقول تعالى: ومن آيات قدرته العظيمة (خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) أي: خلق السماوات في ارتفاعها واتساعها، وشفوف أجرامها وزهارة كواكبها ونجومها الثوابت والسيارات، والأرض في انخفاضها وكثافتها وما فيها من جبال وأودية، وبحار وقفار، وحيوان وأشجار.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O'nun yüce kudretinin ayetlerindendir (خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) “göklerin ve yerin yaratılması”. Yani göklerin yüksekliği, genişliği, cisimlerinin şeffaflığı, sabit ve seyyar yıldızlarının ve gezegenlerinin parlaklığı ile yaratılması; yerin ise alçaklığı, kesafeti (yoğunluğu) ve içinde bulunan dağlar, vadiler, denizler, çöller, hayvanlar ve ağaçlar ile yaratılmasıdır.
23919. Metin
وقوله: (وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ) يعني: اللغات، فهؤلاء بلغة العرب، وهؤلاء تَتَرٌ لهم لغة أخرى، وهؤلاء كَرَج، وهؤلاء روم، وهؤلاء إفرنج، وهؤلاء بَرْبر، وهؤلاء تكْرور، وهؤلاء حبشة، وهؤلاء هنود، وهؤلاء عجم، وهؤلاء صقالبة، وهؤلاء خزر، وهؤلاء أرمن، وهؤلاء أكراد، إلى غير ذلك مما لا يعلمه إلا الله من اختلاف لغات بني آدم، واختلاف ألوانهم وهي حُلاهم، فجميع أهل الأرض -بل أهل الدنيا -منذ خلق الله آدم إلى قيام الساعة: كل له عينان وحاجبان، وأنف وجبين،
Yüce Allah'ın (وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ) “dillerinizin farklı olması” buyruğu, diller [anlamına gelir]. Nitekim şunlar Arapça [konuşur], şunlar kendilerine has başka bir dili olan Tatarlardır; şunlar Gürcüler, şunlar Rumlar, şunlar Frenkler, şunlar Berberîler, şunlar Tekrûrlar, şunlar Habeşliler, şunlar Hintliler, şunlar Acemler, şunlar Slavlar, şunlar Hazarlar, şunlar Ermeniler, şunlar Kürtlerdir. Âdemoğullarının dillerinin farklılığından Allah'tan başka kimsenin sayısını bilemeyeceği diğer [topluluklar] da böyledir. Renklerinizin farklı olması da [O'nun ayetlerindendir] ki bu, onların dış görünüşleridir. Allah'ın Âdem'i yarattığı andan kıyametin kopacağı vakte kadar bütün yeryüzü halkının -hatta bütün dünya ehlinin- her bir ferdinin iki gözü, iki kaşı, bir burnu, bir alnı,
23920. Metin
وفم وخدان. وليس يشبه واحد منهم الآخر، بل لا بد أن يفارقه بشيء من السمت أو الهيئة أو الكلام، ظاهرا كان أو خفيا، يظهر عند التأمل، كل وجه منهم أسلوب بذاته وهيئة لا تشبه الأخرى. ولو توافق جماعة في صفة من جمال أو قبح (¬١)، لا بد من فارق بين كل واحد منهم وبين الآخر، (إنَّ فِي ذَلِك لآيات للعَالَمين * وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ) أي: ومن الآيات ما جعل لكم من صفة النوم في الليل والنهار، فيه تحصل الراحة وسكون الحركة، وذهاب الكلال والتعب، وجعل لكم الانتشار والسعي في الأسباب والأسفار في النهار، وهذا ضد النوم، (إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ) أي: يعون.
bir ağzı ve iki yanağı vardır. Buna rağmen onlardan hiçbiri diğerine tıpatıp benzemez; aksine ister açık ister gizli olsun, inceden inceye bakıldığında ortaya çıkan tavır, şekil veya konuşma bakımından mutlaka birbirinden ayrılır. Onların her yüzü kendine has bir tarz ve diğerine benzemeyen bir biçimdir. Bir topluluk güzellik veya çirkinlik (¬١) niteliğinde benzeşse bile, her biri ile diğeri arasında mutlaka bir fark bulunur. (إنَّ فِي ذَلِك لآيات للعَالَمين * وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ) “Şüphesiz bunda bilenler için ayetler vardır. Gece ve gündüz uyumanız ve O'nun lütfundan [rızık] aramanız da O'nun ayetlerindendir” yani gece ve gündüz sizin için var ettiği uyku özelliği de ayetlerdendir; onda dinlenme, hareketin durulması, bitkinlik ve yorgunluğun gitmesi gerçekleşir. Gündüzleyin ise sizin için etrafa yayılmayı, sebeplere sarılıp çalışmayı ve yolculuk etmeyi var etmiştir ki bu uykunun zıddıdır. (إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ) “Şüphesiz bunda işiten bir topluluk için ayetler vardır” yani kavrayıp anlayanlar için.
23921. Metin
قال الطبراني: حدثنا حجاج بن عمران السدوسي، حدثنا عمرو بن الحصين العقيلي، حدثنا محمد بن عبد الله بن عُلاثة، حدثني ثور بن يزيد، عن خالد بن مَعْدان، سمعت عبد الملك بن مروان يحدث عن أبيه (¬٢)، عن زيد بن ثابت، ﵁، قال: أصابني أرق من الليل، فشكوت ذلك إلى رسول الله ﷺ فقال: "قل: اللهم غارت النجوم، وهدأت العيون، وأنت حي قيوم، يا حي يا قيوم، [أنم عيني و] (¬٣) أهدئ ليلي" فقلتها فذهب عني (¬٤).
Taberânî şöyle demiştir: Bize Haccâc b. İmrân es-Sedûsî rivayet etti, bize Amr b. el-Husayn el-Ukaylî rivayet etti, bize Muhammed b. Abdillâh b. Ulâse rivayet etti, bana Sevr b. Yezîd, Hâlid b. Ma'dân'dan rivayet etti; o, Abdülmelik b. Mervân'ın babasından (¬٢), onun da Zeyd b. Sâbit radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğini işitmiştir: "Geceleyin bana uykusuzluk isabet etti. Bunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet ettim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: 'De ki: Allah'ım, yıldızlar battı, gözler sükûna erdi, Sen ise Hayy ve Kayyûm'sun. Ey Hayy ve Kayyûm olan, [gözümü uyut ve] (¬٣) gecemi sakin kıl.' Ben de bunu söyledim ve uykusuzluğum gitti." (¬٤)
23922. Metin
{وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٤)}
{وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٤)} “Korku ve ümit vermek üzere size şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünün ardından canlandırması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.”
23923. Metin
يقول تعالى: (وَمِنْ آيَاتِهِ) الدالة على عظمته أنه (يُرِيكُمُ الْبَرْقَ [خَوْفًا وَطَمَعًا) أي:] (¬٥) تارة تخافون مما يحدث بعده من أمطار مزعجة، أو صواعق متلفة، وتارة ترجون وَمِيضَه وما يأتي بعده من المطر المحتاج إليه؛ ولهذا قال: (وَيُنزلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا) أي: بعدما كانت هامدة لا نبات فيها ولا شيء، فلما جاءها الماء {اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} [الحج: ٥]. وفي ذلك عبرة ودَلالَة واضحة على المعاد وقيام الساعة؛ ولهذا قال: (إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ).
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O'nun azametine delalet eden (وَمِنْ آيَاتِهِ) “ayetlerindendir” ki O, (يُرِيكُمُ الْبَرْقَ [خَوْفًا وَطَمَعًا) أي:] (¬٥) “size şimşeği korku ve ümit vermek üzere gösterir”; yani bazen ardından gelecek olan şiddetli yağmurlardan yahut helak edici yıldırımlardan korkarsınız, bazen de onun parıltısını ve ardından gelecek olan muhtaç olunan yağmuru umarsınız. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (وَيُنزلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا) “Gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünün ardından canlandırır” yani üzerinde hiçbir bitki ve hiçbir şey bulunmayan kupkuru bir halde iken; ona su geldiğinde {اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} [el-Hac: 5] “harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.” Bunda ahirete ve kıyametin kopuşuna dair bir ibret ve açık bir delil vardır; nitekim şöyle buyurmuştur: (إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ) “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için ayetler vardır.”
23924. Metin
{وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الأَرْضِ إِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ (٢٥)}.
{وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الأَرْضِ إِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ (٢٥)} “Göğün ve yerin O'nun emriyle ayakta durması da O'nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden bir çağırışla çağırdığı zaman, hemen çıkıverirsiniz.”
23925. Metin
ثم قال: (وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالأرْضُ بِأَمْرِهِ) كقوله: {وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى الأَرْضِ إِلا بِإِذْنِهِ} [الحج: ٦٥]، وقوله: {إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ أَنْ تَزُولا} [فاطر: ٤١]. وكان عمر بن الخطاب، ﵁، إذا اجتهد في اليمين يقول: لا والذي تقوم السماء والأرض بأمره، أي: هي قائمة ثابتة بأمره لها وتسخيره إياها، ثم إذا كان يوم القيامة بُدلت الأرض
Sonra [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: (وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالأرْضُ بِأَمْرِهِ) “Göğün ve yerin O'nun emriyle ayakta durması da O'nun ayetlerindendir.” Bu, O'nun şu buyruğu gibidir: {وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى الأَرْضِ إِلا بِإِذْنِهِ} [el-Hac: 65] “Kendi izni olmaksızın yerin üzerine düşmemesi için göğü O tutar.” Ve şu buyruğu [gibidir]: {إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ أَنْ تَزُولا} [Fâtır: 41] “Şüphesiz Allah, zeval bulmasınlar (yok olup gitmesinler) diye gökleri ve yeri tutmaktadır.” Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh, yeminini kuvvetlendirmek istediği zaman şöyle derdi: «Hayır, göğün ve yerin Kendisinin emriyle ayakta durduğu [Zât] hakkı için.» Yani onlar (gök ve yer), O'nun kendilerine olan emri ve boyun eğdirmesiyle ayakta durmakta ve sabit kalmaktadır. Sonra kıyamet günü olduğunda yer dönüştürülür...
23926. Metin
غير الأرض والسماوات، وخرجت الأموات من قبورها أحياء بأمره تعالى ودعائه إياهم؛ ولهذا قال: (ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الأرْضِ إِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ) كما قال تعالى: {يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَجِيبُونَ بِحَمْدِهِ وَتَظُنُّونَ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلا قَلِيلا} [الإسراء: ٥٢].
başka bir yere, gökler de [başka göklere] dönüştürülür ve ölüler Yüce Allah'ın emri ve onları çağırmasıyla kabirlerinden diri olarak çıkarlar; nitekim şöyle buyurmuştur: (ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الأرْضِ إِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ) “Sonra sizi yerden bir çağırışla çağırdığı zaman, hemen çıkıverirsiniz”; Yüce Allah'ın şu buyurduğu gibi: {يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَجِيبُونَ بِحَمْدِهِ وَتَظُنُّونَ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلا قَلِيلا} [el-İsrâ: 52] “Sizi çağıracağı gün, O'na hamd ederek davetine uyarsınız ve [dünyada] pek az kaldığınızı sanırsınız.”
23927. Metin
وقال تعالى: {فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ * فَإِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ} [النازعات: ١٣، ١٤]، وقال: {إِنْ كَانَتْ إِلا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ} [يس: ٥٣].
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ * فَإِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ} [en-Nâziât: 13, 14] “O ancak tek bir haykırıştır; bir de bakarsın ki onlar uyanık bir halde yeryüzündedirler.” Ve şöyle buyurmuştur: {إِنْ كَانَتْ إِلا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ} [Yâsîn: 53] “O sadece tek bir çığlıktan ibarettir; bir de bakarsın ki onların hepsi huzurumuzda toplanmışlardır.”
23928. Metin
{وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ (٢٦) وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الأَعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧)}.
{وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ (٢٦) وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الأَعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢٧)} “Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur; hepsi O'na boyun eğmiştir. Yaratmayı ilk baştan başlatan, sonra onu tekrar eden O'dur ve bu O'na pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat/örnek O'nundur. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.”
23929. Metin
يقول تعالى: (وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) أي: ملكه وعبيده، (كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ) أي: خاضعون خاشعون طوعًا وكرهًا.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: (وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) “Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur” yani O'nun mülkü ve kullarıdır. (كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ) “Hepsi O'na boyun eğmiştir” yani ister istemez boyun eğmiş ve O'na huşu duymuşlardır.
23930. Metin
وفي حديث دَرَّاج، عن أبي الهيثم، عن أبي سعيد، مرفوعا: " كل حَرْف في (¬١) القرآن يُذكَرُ فيه القنوت فهو الطاعة" (¬٢).
Derrâc'ın Ebü'l-Heysem'den, onun Ebû Saîd'den merfû olarak rivayet ettiği hadiste şöyle geçmektedir: "Kur'an'da kunutun (القنوت) zikredildiği her lafız (¬١), itaat demektir." (¬٢)
23931. Metin
وقوله: (وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ) قال [علي] (¬٣) بن أبي طلحة عن ابن عباس: يعني: أيسر عليه.
O'nun: (وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ) “Yaratmayı ilk baştan başlatan, sonra onu tekrar eden O'dur ve bu O'na pek kolaydır” buyruğu hakkında [Ali] (¬٣) b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan naklen: "Yani O'na daha kolaydır" demiştir.
23932. Metin
وقال مجاهد: الإعادة أهون عليه من البَدَاءة، والبداءة عليه هَيْنٌ. وكذا قال عكرمة وغيره.
Mücâhid şöyle demiştir: "Yeniden yaratmak O'na ilk baştan yaratmaktan daha kolaydır; gerçi ilk baştan yaratmak da O'na kolaydır." İkrime ve başkaları da böyle demiştir.
23933. Metin
وقال البخاري: حدثنا أبو اليمان، أخبرنا شعيب، أخبرنا أبو الزِّنَاد، عن الأعرج، (¬٤) عن أبي هريرة، ﵁، عن النبي ﷺ قال: "قال الله: كَذبَني ابن آدم ولم يكن له ذلك، وشتمني ولم يكن له ذلك، فأما تكذيبه إياي فقوله: لن يعيدني كما بدأني، وليس أول الخلق بأهونَ عليّ من إعادته. وأما شتمه إياي فقوله: اتخذ الله ولدا، وأنا الأحد الصمد، الذي لم يلد ولم يولد، ولم يكن له كفوًا أحد" (¬٥).
Buhârî şöyle demiştir: Bize Ebü'l-Yemân rivayet etti, bize Şuayb haber verdi, bize Ebü'z-Zinâd, el-A'rec'den (¬٤), o Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den rivayet etti ki şöyle buyurdu: "Allah buyurdu ki: Âdemoğlu beni yalanladı, oysa bu ona yakışmazdı. Bana sövdü, oysa bu da ona yakışmazdı. Beni yalanlaması, 'Beni ilk başta yarattığı gibi tekrar diriltemez' demesidir; oysa ilk yaratma bana onu yeniden yaratmaktan daha kolay değildir. Bana sövmesi ise, 'Allah çocuk edindi' demesidir; oysa Ben tek olan, Samed olanım; doğurmadım, doğrulmadım ve hiçbir şey Benim dengim olmamıştır." (¬٥)
23934. Metin
انفرد بإخراجه البخاري كما انفرد بروايته -أيضا -من حديث عبد الرزاق عن مَعْمَر، عن همام، عن أبي هريرة، به (¬٦). وقد رواه الإمام أحمد منفردا به عن حسن بن موسى، عن ابن لهِيعة، حدثنا أبو يونس سليم بن جُبَيْر، عن أبي هريرة، عن النبي ﷺ بنحوه، أو مثله (¬٧).
Bunu Buhârî tek başına tahric etmiştir; nitekim aynı şekilde Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun Hemmâm'dan, onun da Ebû Hüreyre'den rivayetiyle de tek başına rivayet etmiştir (¬٦). İmam Ahmed de tek başına Hasan b. Mûsâ'dan, o İbn Lehîa'dan rivayet etmiştir: Bize Ebû Yûnus Selîm b. Cübeyr, Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den bu minvalde yahut benzerini rivayet etmiştir (¬٧).
23935. Metin
وقال آخرون: كلاهما بالنسبة إلى القدرة على السواء.
Başkaları ise şöyle demiştir: [İlâhî] kudrete nispetle her ikisi de birdir (eşittir).
23936. Metin
قال العَوْفي، عن ابن عباس: كل عليه هين. وكذا قال الربيع بن خُثَيْم. ومال إليه ابن جرير، وذكر عليه شواهد كثيرة، قال: ويحتمل أن يعود الضمير في قوله: (وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ) إلى الخلق، أي: وهو أهون على الخلق.
el-Avfî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmiştir: "Her ikisi de O'na kolaydır." Rebî' b. Huseym de böyle demiştir. İbn Cerîr buna meyletmiş ve buna dair pek çok şahit zikretmiştir. [İbn Cerîr] şöyle demiştir: (وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ) “ve bu O'na pek kolaydır” buyruğundaki zamirin yaratılmışlara dönmesi de muhtemeldir; yani: "Bu, yaratılmışlara göre daha kolaydır."
23937. Metin
وقوله: (وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس كقوله: {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} [الشورى: ١١].
O'nun: (وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) “Göklerde ve yerde en yüce sıfat/örnek O'nundur” buyruğu hakkında Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan naklen bunun, {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} [eş-Şûrâ: 11] “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” buyruğu gibi olduğunu söylemiştir.
23938. Metin
وقال قتادة: مَثَله أنه لا إله إلا هو، ولا رب غيره، وقال مثل هذا ابن جرير.
Katâde: "O'nun vasfı/emsali; O'ndan başka ilah ve O'ndan başka Rab olmamasıdır" demiştir. İbn Cerîr de bunun benzerini söylemiştir.
23939. Metin
وقد أنشد بعض المُفَسرين عند ذكر هذه الآية لبعض أهل المعارف:
Bazı müfessirler bu ayetin zikri esnasında irfan ehlinden birine ait şu beyitleri okumuşlardır:
23940. Metin
إذَا سَكَن الغَديرُ على صَفَاء … وَجُنبَ أنْ يُحَرّكَهُ النَّسيمُ
Durgun su birikintisi durulup sakinleştiğinde… Ve rüzgârın onu dalgalandırmasından uzak kaldığında;
23941. Metin
ترى فيه السَّمَاء بَلا امْترَاء … كَذَاكَ الشَّمْسُ تَبْدو وَالنّجُومُ
Şüphesiz onda gökyüzünü görürsün… Güneş ve yıldızlar da aynen öyle belirir.
23942. Metin
كَذاكَ قُلُوبُ أرْبَاب التَّجَلِّي … يُرَى في صَفْوها اللهُ العَظيمُ
Tecelli ehlinin kalpleri de böyledir… O kalplerin berraklığında Yüce Allah müşahede edilir.
23943. Metin
وَهُوَ الْعَزِيزُ) الذي (¬١) لا يغالب ولا يمانع، بل قد غلب كل شيء، وقهر كل شيء بقدرته وسلطانه، (الْحَكِيمُ) في أفعاله وأقواله، شَرْعًا وقَدَرا.
(وَهُوَ الْعَزِيزُ) “O, Azîz'dir” ki O'na (¬١) asla galip gelinemez ve karşı konulamaz; aksine kudreti ve saltanatıyla her şeye galip gelmiş, her şeyi kahretmiştir. (الْحَكِيمُ) “Hakîm'dir”; şeriatında ve takdirinde, fiillerinde ve sözlerinde hikmet sahibidir.
23944. Metin
وعن مالك في تفسيره المروي عنه، عن محمد بن المنْكَدِر، في قوله تعالى: (وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى)، قال: لا إله إلا الله.
Kendisinden rivayet edilen tefsirinde Mâlik'ten, onun da Muhammed b. el-Münkedir'den rivayetine göre, Yüce Allah'ın: (وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى) “En yüce sıfat/örnek O'nundur” buyruğu hakkında: "Lâ ilâhe illallâh'tır" demiştir.
23945. Metin
{ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلا مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٨) بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٢٩)}
{ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلا مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (٢٨) بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ (٢٩)} “O, size kendi nefislerinizden bir temsil getirdi: Size rızık olarak verdiklerimizde, sağ ellerinizin malik olduklarından (kölelerinizden) sizinle eşit olup birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mıdır? İşte aklını kullanan bir kavim için ayetleri böyle açıklıyoruz. Hayır, zulmedenler bilgisizce hevalarına uymuşlardır. Allah'ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir? Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.”
23946. Metin
هذا مثل ضربه الله تعالى للمشركين به، العابدين معه غيره، الجاعلين له شركاء وهم مع ذلك معترفون أن شركاءه من الأصنام والأنداد عبيد له، ملك له، كما كانوا في تلبيتهم يقولون: لبيك لا شريك لك، إلا شريكا هو لك، تملكه وما ملك. فقال تعالى: (ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلا مِنْ أَنْفُسِكُمْ) أي: تشهدونه وتفهمونه من أنفسكم، (هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ) أي: لا يرتضي أحد منكم أن يكون عبده شريكًا له في ماله، فهو وهو فيه على السواء (تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ) أي: تخافون أن يقاسموكم الأموال.
Bu, Yüce Allah'ın Kendisine ortak koşan, O'nunla birlikte başkasına ibadet eden ve Kendisine ortaklar koşan müşriklere getirdiği bir misaldir; oysa onlar bununla birlikte putlardan ve denklerden oluşan ortakların Allah'ın kulları ve mülkü olduğunu itiraf ediyorlardı; nitekim telbiyelerinde şöyle diyorlardı: "Lebbeyk, Senin hiçbir ortağın yoktur; ancak Sana ait olan bir ortak müstesna, ona da onun sahip olduklarına da Sen sahipsin." Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: (ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلا مِنْ أَنْفُسِكُمْ) “O, size kendi nefislerinizden bir temsil getirdi” yani bizzat kendi nefislerinizden şahit olduğunuz ve anladığınız [bir misal]: (هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ) “Size rızık olarak verdiklerimizde, sağ ellerinizin malik olduklarından (kölelerinizden) sizinle eşit ortaklarınız var mıdır?” Yani sizden hiç kimse kölesinin kendi malında ortağı olup kendisiyle eşit hakka sahip olmasına razı olmaz. (تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ) “Birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz” yani malları sizinle paylaşmalarından korktuğunuz [köleleriniz var mıdır?].
23947. Metin
قال أبو مِجْلَز: إن مملوكك لا تخاف أن يقاسمك مالك، وليس له ذاك ٢، كذلك الله لا شريك له.
Ebû Miclez şöyle demiştir: "Kölenin malını seninle paylaşmasından korkmazsın ve onun böyle bir hakkı da yoktur2; işte aynı şekilde Allah'ın da hiçbir ortağı yoktur."
23948. Metin
والمعنى: أن أحدكم يأنف من ذلك، فكيف تجعلون لله الأنداد من خلقه. وهذا كقوله تعالى: {وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ} [النحل: ٦٢] أي: من البنات، حيث جعلوا الملائكة الذين هم عباد الرحمن إناثا، وجعلوها بنات الله، وقد كان أحدهم إذا بُشر بالأنثى ظل وجهه مسودا وهو كظيم، يتوارى من القوم من سوء ما بشر به، أيمسكه على هون أم يدسه في التراب، فهم يأنفون من البنات. وجعلوا الملائكة بنات الله، فنسبوا إليه ما لا يرتضونه لأنفسهم، فهذا أغلظ الكفر. وهكذا في هذا المقام جعلوا له شركاء من عبيده وخلقه، وأحدهم يأبى غاية الإباء ويأنف غاية الأنفة من ذلك، أن يكون عبدهُ شريكَه في ماله، يساويه فيه. ولو شاء لقاسمه عليه، تعالى الله عن ذلك علوا كبيرا.
Mana şudur: Sizden biri bundan şiddetle kaçınıp ar duyar; öyleyse nasıl olur da Allah'a Kendi yarattıklarından denkler kılarsınız? Bu, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: {وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ} [en-Nahl: 62] “Kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a isnat ederler.” Yani kız çocuklarını; zira onlar Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi saymış ve onları Allah'ın kızları kılmışlardı. Oysa onlardan birine bir kızı olduğu müjdelendiğinde öfkesinden yüzü simsiyah kesilir, kendisine verilen kötü müjdenin utancından kavminden gizlenir, onu hor ve hakir olarak mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün [diye düşünürdü]. Onlar kız çocuklarından ar duydukları halde melekleri Allah'ın kızları kıldılar ve kendi nefisleri için razı olmadıkları şeyi O'na nispet ettiler ki bu inkârın en katmerlisidir. İşte bu makamda da O'nun kullarından ve yarattıklarından O'na ortaklar kıldılar; oysa onlardan biri kölesinin kendi malında ortağı olup kendisiyle eşit olmasına kesinlikle yanaşmaz ve bundan son derece ar duyar. İstese bile kölesi bu malı onunla paylaşamazdı. Allah bundan pek yüce ve pek münezzehtir.