25575. Metin
تفسير سورة فاطر
Fâtır Suresi'nin Tefsiri
25576. Metin
وهي مكية بسم الله الرحمن الرحيم
Mekkîdir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25577. Metin
{الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالأرْضِ جَاعِلِ الْمَلائِكَةِ رُسُلا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)}.
{الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالأرْضِ جَاعِلِ الْمَلائِكَةِ رُسُلا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١)} “Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
25578. Metin
قال سفيان الثوري، عن إبراهيم بن مهاجر، عن مجاهد، عن ابن عباس قال: كنت لا أدري ما فاطر السموات والأرض، حتى أتاني أعرابيان يختصمان في بئر، فقال أحدهما [لصاحبه]: (¬١) أنا فطرتها، أنا بدأتها. فقال ابن عباس أيضًا: (فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالأرْضِ) بديع السموات والأرض. (¬٢)
Süfyân es-Sevrî, İbrâhim b. Muhâcir'den, o Mücâhid'den, o da İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etti: "Bir kuyu hakkında davalaşan iki bedevî bana gelinceye kadar göklerin ve yerin 'fâtır'ının ne anlama geldiğini bilmiyordum. Onlardan biri [arkadaşına]: (¬١) 'Onu ben fatartu' (yani onu ilk defa ben kazıp başlattım) dedi." İbn Abbâs ayrıca şöyle demiştir: (فَاطِرِ السَّمَوَاتِ وَالأرْضِ) Gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. (¬٢)
25579. Metin
وقال الضحاك: كل شيء في القرآن فاطر السموات والأرض فهو: خالق السموات والأرض.
Dahhâk ise şöyle demiştir: Kur'an'da geçen her 'göklerin ve yerin fâtırı' ifadesi; göklerin ve yerin yaratıcısıdır, demektir.
25580. Metin
وقوله: (جَاعِلِ الْمَلائِكَةِ رُسُلا) أي: بينه وبين أنبيائه، (أُولِي أَجْنِحَةٍ) أي: يطيرون بها ليبلغوا ما أمروا به سريعًا (مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ) أي: منهم مَنْ له جناحان، ومنهم مَنْ له ثلاثة (¬٣) ومنهم مَنْ له أربعة، ومنهم مَنْ له أكثر من ذلك، كما جاء في الحديث: أن رسول الله ﷺ رأى جبريل ليلة الإسراء وله ستمَائة جناح، بين كل جناحين كما بين المشرق والمغرب؛ ولهذا قال: (يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ). قال السدي: يزيد في الأجنحة وخلقهم ما يشاء.
Ayetteki: (جَاعِلِ الْمَلائِكَةِ رُسُلا) ifadesi, yani Kendisi ile peygamberleri arasında [elçiler kılan]; (أُولِي أَجْنِحَةٍ) yani emrolundukları şeyleri hızlıca ulaştırmak için kendileriyle uçtukları kanatlara sahip; (مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ) yani onlardan bazısının iki kanadı, bazısının üç (¬٣), bazısının dört, bazısının da bundan daha fazla kanadı vardır. Nitekim hadiste şöyle geçmektedir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, İsrâ gecesinde Cebrail'i altı yüz kanatlı olarak görmüştür; her iki kanadının arası doğu ile batı arası kadardır. İşte bu yüzden: (يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ) buyurmuştur. Süddî şöyle demiştir: "Kanatlarda ve yaratılışlarında dilediğini artırır."
25581. Metin
وقال الزهري، وابن جُرَيْج (¬٤) في قوله: (يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ) يعني: حسن الصوت. رواه عن الزهري البخاري في الأدب، وابن أبي حاتم في تفسيره.
Zührî ve İbn Cüreyc (¬٤) ayetteki: (يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ) ifadesi hakkında; "Yani güzel sestir" demişlerdir. Bunu Zührî'den Buhârî el-Edeb'de, İbn Ebî Hâtim de tefsirinde rivayet etmiştir.
25582. Metin
وقرئ في الشاذ: "يَزِيدُ في الحلق"، بالحاء المهملة، والله أعلم.
Şâz bir kıraatte noktasız hâ harfi ile "يَزِيدُ في الحلق" (boğazda/ses yolunda artırır) şeklinde de okunmuştur; en doğrusunu Allah bilir.
25583. Metin
{مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢)}.
{مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٢)} “Allah'ın insanlar için açacağı herhangi bir rahmeti tutacak kimse yoktur. O'nun tuttuğunu da O'ndan sonra salıverecek kimse yoktur. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.”
25584. Metin
يخبر تعالى أنه ما شاء كان، وما لم يشأ لم يكن، وأنه لا مانع لما أعطى، ولا معطي لما منع. قال ٥ الإمام أحمد: حدثنا علي بن عاصم، حدثنا مغيرة، أخبرنا عامر، عن ورَّاد -مولى المغيرة بن شعبة-قال: كتب معاوية إلى المغيرة بن شعبة: اكتب لي بما سمعتَ من رسول الله ﷺ. فدعاني المغيرة فكتبت إليه: إني سمعت ٦ رسول الله ﷺ إذا انصرف من الصلاة قال: "لا
Allah Teâlâ dilediği şeyin olduğunu, dilemediği şeyin ise olmadığını; O'nun verdiğine engel olacak hiçbir kimsenin bulunmadığını, engellediğini de verecek hiçbir kimsenin olmadığını haber vermektedir. İmam Ahmed dedi ki5: Bize Ali b. Âsım anlattı, bize Mugîre anlattı, bize Âmir haber verdi; o da Mugîre b. Şu‘be'nin azatlısı Verrâd'dan şöyle rivayet etti: Muâviye, Mugîre b. Şu‘be'ye: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den işittiğin şeyleri bana yaz» diye mektup yazdı. Bunun üzerine Mugîre beni çağırdı, ben de ona [şöyle] yazdım: Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in6 namazdan çıktığında şöyle buyurduğunu işittim: «Lâ
25585. Metin
إله إلا الله، وحده لا شريك له، له الملك وله الحمد وهو على كل شيء قدير، اللهم لا مانع لما أعطيت ولا معطي لما منعت، ولا ينفع ذا الجَدّ منك الجَدّ"، وسمعته ينهى عن قيل وقال، وكثرة السؤال وإضاعة المال، وعن وأد البنات، وعقوق الأمهات، ومَنْع وهَات.
ilâhe illallâh vahdehû lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr. Allāhümme lâ mânia limâ a'tayte velâ mu'tıye limâ mena'te velâ yenfeu ze'l-ceddi minke'l-cedd (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur; O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur ve O her şeye kadirdir. Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak yoktur, engellediğini de verecek yoktur. Zenginlik ve mevki sahibine, zenginliği ve mevkisi Senin katında hiçbir fayda sağlamaz)". Ayrıca onun dedikodudan, çokça soru sormaktan, malı ziyan etmekten, kız çocuklarını diri diri gömmekten, annelere itaatsizlik etmekten, [hakkı olanı] vermemekten ve [hakkı olmayanı] istemekten nehyettiğini işittim.
25586. Metin
وأخرجاه من طرق عن وَرّاد، به. (¬١)
Her iki muhaddis (Buhârî ve Müslim) de bunu Verrâd kanalıyla farklı yollardan rivayet etmişlerdir. (¬١)
25587. Metin
وثبت في صحيح مسلم عن أبي سعيد الخدري، ﵁، أن رسول الله ﷺ كان إذا رفع رأسه من الركوع يقول: "سمع الله لمن حمده، اللهم ربنا لك الحمد، ملء السماء (¬٢) والأرض (¬٣) وملء ما شئت من شيء بعد. اللهم، أهلَ الثناء والمجد. أحقّ ما قال العبد، وكلنا لك عبد. اللهمّ لا مانع لما أعطيت، ولا معطي لما منعت، ولا ينفع ذا الجَدّ منك الجدّ". (¬٤)
Sahîh-i Müslim'de Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh'tan sabit olduğuna göre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem rükûdan başını kaldırdığında şöyle derdi: "Semiallāhu limen hamideh, Allāhümme Rabbenâ leke'l-hamd, mil'e's-semâi (¬٢) ve'l-ardı (¬٣) ve mil'e mâ şi'te min şey'in ba'd. Allāhümme ehle's-senâi ve'l-mecd. Ehakku mâ kâle'l-abd, ve küllünâ leke abd. Allāhümme lâ mânia limâ a'tayte velâ mu'tıye limâ mena'te velâ yenfeu ze'l-ceddi minke'l-cedd (Allah, kendisine hamdedeni işitir. Allah'ım, Rabbimiz! Gökler dolusu, yer dolusu ve bunlardan sonra dilediğin her şey dolusunca hamd Sana mahsustur. Ey övgüye ve yüceliğe layık olan Allah'ım! Bir kulun söylediği en doğru söz -ki hepimiz Senin kulunuz- şudur: Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak yoktur, engellediğini de verecek yoktur. Zenginlik sahibine, zenginliği Senin katında hiçbir fayda sağlamaz)". (¬٤)
25588. Metin
وهذه الآية كقوله تعالى: {وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلا رَادَّ لِفَضْلِهِ} [يونس: ١٠٧]. ولهذا (¬٥) نظائر كثيرة.
Bu ayet, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: {وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلا رَادَّ لِفَضْلِهِ} “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer senin için bir hayır dilerse, O'nun lütfunu geri çevirecek hiçbir güç yoktur.” [Yûnus: 107]. Bunun (¬٥) pek çok benzeri vardır.
25589. Metin
وقال الإمام مالك: كان أبو هريرة إذا مُطِروا يقول: مُطِرنا بِنَوْء الفتح، ثم يقرأ هذه الآية: (مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ). ورواه ابن أبي حاتم، عن يونس عن ابن وهب، عنه. (¬٦)
İmam Mâlik şöyle dedi: Ebû Hureyre'ye yağmur yağdığında: "Bize fethin (rahmetin açılışının) bereketiyle yağmur yağdırıldı" der, sonra şu ayeti okurdu: (مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ). Bunu İbn Ebî Hâtim, Yûnus'tan, o İbn Vehb'den, o da ondan rivayet etmiştir. (¬٦)
25590. Metin
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ (٣)}.
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ (٣)} “Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah'tan başka bir yaratıcı var mı? O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse nasıl döndürülüyorsunuz?”
25591. Metin
ينبه تعالى عباده ويرشدهم إلى الاستدلال على توحيده في إفراد العبادة له، كما أنه المستقل بالخلق والرزق فكذلك فَليفرد بالعبادة (¬٧)، ولا يشرك به غيره من الأصنام والأنداد والأوثان؛ ولهذا قال: (لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ) (¬٨)، أي: فكيف تؤفكون (¬٩) بعد هذا البيان، ووضوح هذا البرهان، وأنتم بعد هذا تعبدون الأنداد والأوثان؟
Yüce Allah kullarını uyararak, ibadeti yalnızca Kendisine has kılarak tevhidini delillendirmeye onları yönlendirmektedir; nitekim yaratma ve rızıklandırmada tek olduğu gibi, ibadette de yalnızca O tekleştirilmelidir (¬٧) ve putlar, denkler ve heykeller gibi başka hiçbir şey O'na ortak koşulmamalıdır. Bu sebeple: (لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ) (¬٨) buyurmuştur; yani bu açıklamadan ve bu delilin apaçık ortaya konmasından sonra nasıl döndürülüyorsunuz (¬٩) da bunca şeyden sonra denkler ve heykellere ibadet ediyorsunuz?
25592. Metin
{وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ (٤) يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ (٥) إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ (٦)}.
{وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ (٤) يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ (٥) إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ (٦)} “Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür. (4) Ey insanlar! Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın o çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldatmasın. (5) Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşin ehlinden olsunlar diye çağırır. (6)”
25593. Metin
يقول: وإن يكذبوك -يا محمد-هؤلاء المشركون بالله ويخالفوك فيما جئتهم به من التوحيد، فلك فيمن سلف قبلك من الرسل أسوة، فإنهم كذلك جاؤوا قومهم بالبينات وأمروهم بالتوحيد
[Allah Teâlâ] şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Şayet Allah'a ortak koşan bu kimseler seni yalanlar ve onlara getirdiğin tevhid hususunda sana muhalefet ederlerse, senden önce gelip geçmiş peygamberlerde senin için [güzel] bir örnek vardır; nitekim onlar da kavimlerine apaçık delillerle gelmişler ve onlara tevhidi emretmişlerdi.
25594. Metin
فكذبوهم وخالفوهم، (وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ) أي: وسنجزيهم على ذلك أوفر الجزاء.
fakat onlar da peygamberlerini yalanlayıp onlara karşı geldiler. (وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الأمُورُ) Yani: Bunun karşılığında onlara cezalarını tastamam vereceğiz.
25595. Metin
ثم قال: (يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ) أي: المعاد كائن لا محالة، (فَلا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا) أي: العيشة الدنيئة (¬١) بالنسبة إلى ما أعد (¬٢) الله لأوليائه وأتباع رسله من الخير العظيم فلا تَتَلَهَّوا (¬٣) عن ذلك (¬٤) الباقي بهذه الزهرة الفانية، (وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ) وهو الشيطان. قاله ابن عباس. أي: لا يفتننكم الشيطان ويصرفنكم عن اتباع رسل الله وتصديق كلماته فإنه غرَّار كذاب أفاك. وهذه الآية كالآية التي في آخر لقمان: {فَلا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ} [لقمان: ٣٣]. قال مالك، عن زيد بن أسلم: هو الشيطان. كما قال: يقول المؤمنون للمنافقين يوم القيامة حين يضرب {بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ * يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ} [الحديد: ١٣، ١٤].
Sonra şöyle buyurdu: (يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ) Yani: Ahiret muhakkak gerçekleşecektir. (فَلا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا) Yani: Allah'ın, dostları ve peygamberlerinin tabileri için hazırladığı (¬٢) o büyük hayra nispetle pek değersiz olan bu sefil hayat (¬١) sakın sizi aldatmasın; bu geçici süsle oyalanıp o bâki olandan (¬٤) yüz çevirmeyin (¬٣). (وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ) İbn Abbâs bunun şeytan olduğunu söylemiştir. Yani: Şeytan sakın sizi kandırıp Allah'ın elçilerine uymaktan ve O'nun kelimelerini tasdik etmekten alıkoymasın; çünkü o çok aldatıcı, yalancı ve iftiracıdır. Bu ayet, Lokmân suresinin sonundaki şu ayet gibidir: {فَلا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ} “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın o çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldatmasın.” [Lokmân: 33]. Mâlik, Zeyd b. Eslm'den onun "şeytan" olduğunu söylediğini aktarmıştır. Nitekim Yüce Allah, kıyamet gününde müminlerin münafıklara söyleyeceklerini şöyle haber vermektedir; o gün {بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ * يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الأَمَانِيُّ حَتَّى جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُمْ بِاللَّهِ الْغَرُورُ} “Aralarına, içinde rahmet, dışında ise azap bulunan kapılı bir sur çekilir. Münafıklar onlara: 'Biz sizinle beraber değil miydik?' diye seslenirler. Onlar da derler ki: 'Evet, fakat siz kendinizi fitneye attınız, bekleyip durdunuz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı; nihayet Allah'ın emri geldi ve o çok aldatıcı sizi Allah hakkında aldattı.'” [Hadîd: 13, 14].
25596. Metin
ثم بين تعالى عداوة إبليس لابن آدم فقال: (إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا) (¬٥) أي: هو مبارز لكم بالعداوة، فعادوه أنتم أشد العداوة، وخالفوه وكذبوه فيما يغركم به، (إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ) أي: إنما يقصد أن يضلكم حتى تدخلوا معه إلى عذاب السعير، فهذا هو العدو المبين. فنسأل الله القوي العزيز أن يجعلنا أعداء الشيطان (¬٦)، وأن يرزقنا اتباع كتابه، والاقتفاء بطريق رسوله، إنه على ما يشاء قدير، وبالإجابة جدير. وهذه كقوله: {وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا إِلا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلا} [الكهف: ٥٠].
Sonra Yüce Allah İblis'in Ademoğluna olan düşmanlığını açıklayarak şöyle buyurdu: (إِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمْ عَدُوٌّ فَاتَّخِذُوهُ عَدُوًّا) (¬٥) Yani: O size açıkça düşmanlık ilan etmiştir; siz de ona en şiddetli şekilde düşman olun, ona muhalefet edin ve sizi aldattığı hususlarda onu yalanlayın. (إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ) Yani: O sadece sizi saptırmayı ve kendisiyle birlikte çılgın alevli ateşin azabına sokmayı hedefler; işte bu, apaçık bir düşmandır. Güçlü ve Aziz olan Allah'tan bizi şeytanın düşmanları kılmasını (¬٦), Kitabına uymayı ve Resûlünün yolunu izlemeyi bize nasip etmesini niyaz ederiz. Şüphesiz O, dilediği her şeye hakkıyla kadirdir ve dualara icabet etmeye layıktır. Bu ayet, O'nun şu buyruğu gibidir: {وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلائِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُوا إِلا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلا} “Hani biz meleklere: 'Âdem'e secde edin' demiştik de İblis hariç hepsi secde etmişlerdi. O cinlerdendi de Rabbinin emrinden çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!” [Kehf: 50].
25597. Metin
[وقال بعض العلماء: وتحت هذا الخطاب نوع لطيف من العتاب كأنه يقول: إنما عاديت إبليس من أجل أبيكم ومن أجلكم، فكيف يحسن بكم أن توالوه؟ بل اللائق بكم أن تعادوه وتخالفوه ولا تطاوعوه]. (¬٧)
[Bazı âlimler şöyle demiştir: Bu hitabın altında zarif bir sitem türü vardır; sanki şöyle demektedir: Ben İblis'e ancak babanız ve sizin uğrunuza düşman oldum; öyleyse onu dost edinmeniz size nasıl yakışır? Aksine size yakışan, ona düşman olmanız, muhalefet etmeniz ve ona boyun eğmemenizdir]. (¬٧)
25598. Metin
{الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (٧) أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (٨)}.
{الَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ (٧) أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ (٨)} “İnkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. (7) Kötü ameli kendisine süslü gösterilip de onu güzel gören kimse [hidayete eren gibi] midir? Şüphesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. Artık onlara üzülerek kendini helak etme! Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilendir. (8)”
25599. Metin
لما ذكر [الله] ٨ تعالى أن أتباع إبليس مصيرهم إلى [عذاب] ٩ السعير، ذكر بعد ذلك أن الذين كفروا لهم عذاب شديد ١٠؛ لأنهم أطاعوا الشيطان وعَصَوا الرحمن، وأن الذين آمنوا بالله
Yüce [Allah]8, İblis'e uyanların varış yerinin çılgın alevli ateşin [azabı]9 olduğunu zikrettikten sonra, inkâr edenler için şiddetli bir azap bulunduğunu10 zikretti; çünkü onlar şeytana itaat etmiş ve Rahmân'a isyan etmişlerdir. Allah'a
25600. Metin
ورسله (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ) أي: لما كان منهم من ذنب، (وَأَجْرٌ كَبِيرٌ) على ما عملوه من خير.
ve peygamberlerine iman eden (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ) "ve salih ameller işleyenler için de bir bağışlanma vardır"; yani işledikleri günahlar için mağfiret, (وَأَجْرٌ كَبِيرٌ) "ve büyük bir mükâfat" vardır, yaptıkları iyilikler karşılığında.
25601. Metin
ثم قال: (أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا) يعني: كالكفار والفجار، يعملون أعمالا سيئة، وهم في ذلك يعتقدون ويحسون (¬١) أنهم يحسنون صنعًا، أي: أفمن كان هكذا قد أضله الله، ألك فيه حيلة؟ لا حيلة لك فيه، (فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ) أي: بقدره كان ذلك، (فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ) أي: لا تأسف على ذلك فإن الله حكيم في قدره، إنما يضل من يضل (¬٢) ويهدي من يهدي (¬٣)، لما له في ذلك من الحجة البالغة، والعلم التام؛ ولهذا قال: (إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ).
Sonra şöyle buyurdu: (أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا) Yani: Kâfirler ve günahkârlar gibi kötü ameller işleyen ve buna rağmen iyi bir şey yaptıklarını zanneden ve öyle hisseden (¬١) kimse; yani böylesine Allah'ın saptırdığı kimseye senin bir çaren olabilir mi? Senin ona karşı hiçbir çaren yoktur. (فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ) Yani: Bu durum O'nun takdiri ile olmuştur. (فَلا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ) Yani: Buna üzülme; çünkü Allah takdirinde hikmet sahibidir. Kimi saptırıyorsa (¬٢) ve kimi hidayete erdiriyorsa (¬٣), bu husustaki kesin delili ve kusursuz ilmi gereği öyle yapmaktadır. İşte bu yüzden: (إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ) buyurmuştur.
25602. Metin
وقال (¬٤) ابن أبي حاتم عند هذه الآية: حدثنا أبي، حدثنا محمد بن عوف الحِمْصي، حدثنا محمد بن كثير، عن الأوزاعي، عن يحيى بن أبي عمرو السَّيباني -أو: ربيعة-عن عبد الله بن الديلمي قال: أتيت عبد الله بن عمرو، وهو في حائط بالطائف يقال له: الوهط، قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: "إن الله خلق خلقه في ظلمة، ثم ألقى عليهم من نوره، فمن أصابه من نوره يومئذ فقد اهتدى، ومن أخطأه منه ضل، فلذلك أقول: جف القلم على ما علم الله ﷿". (¬٥)
İbn Ebî Hâtim bu ayet hakkında (¬٤) şöyle dedi: Bize babam anlattı, bize Muhammed b. Avf el-Hımsî anlattı, bize Muhammed b. Kesîr, Evzâî'den, o Yahyâ b. Ebî Amr es-Seybânî'den -veya Rebîa'dan-, o da Abdullah b. ed-Deylemî'den anlattı; o şöyle dedi: Tâif'te el-Veht denilen bir bahçede bulunan Abdullah b. Amr'ın yanına gittim. O şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: "Şüphesiz Allah, mahlûkatını bir karanlık içinde yarattı, sonra üzerlerine Kendi nurundan saçtı. O gün O'nun nurundan kime isabet ettiyse o doğru yolu buldu, kime de isabet etmediyse saptı. İşte bu yüzden diyorum ki: Kalem, Azîz ve Celîl olan Allah'ın ilmi doğrultusunda [yazacağını yazmış ve] kurumuştur". (¬٥)
25603. Metin
ثم قال: حدثنا يحيى بن عبدك القزويني، حدثنا حسان بن حسان البصري، حدثنا إبراهيم بن بشر (¬٦) حدثنا يحيى بن معين (¬٧) حدثنا إبراهيم القرشي، عن سعد بن شرحبيل (¬٨) عن زيد بن أبي أوفى قال: خرج علينا رسول الله ﷺ فقال: "الحمد لله الذي يهدي من (¬٩) الضلالة، ويلبس الضلالة على من أحب". (¬١٠)
Sonra şöyle dedi: Bize Yahyâ b. Abdek el-Kazvînî anlattı, bize Hassân b. Hassân el-Basrî anlattı, bize İbrâhim b. Bişr (¬٦) anlattı, bize Yahyâ b. Maîn (¬٧) anlattı, bize İbrâhim el-Kuraşî, Sa'd b. Şürahbîl'den (¬٨), o da Zeyd b. Ebî Evfâ'dan anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza çıkıp şöyle buyurdu: "Sapıklıktan (¬٩) hidayete erdiren ve dilediği kimseye de sapıklığı büründüren Allah'a hamdolsun". (¬١٠)
25604. Metin
وهذا أيضًا حديث غريب جدًّا.
Bu da son derece garîb bir hadistir.
25605. Metin
{وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ (٩) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُولَئِكَ هُوَ يَبُورُ (١٠) وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلا تَضَعُ إِلا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (١١)}.
{وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ (٩) مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُولَئِكَ هُوَ يَبُورُ (١٠) وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلا تَضَعُ إِلا بِعِلْمِهِ وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (١١)} “Rüzgârları gönderip bulutları harekete geçiren Allah'tır. Biz onu ölü bir beldeye sevk ederiz de onunla ölümünden sonra yeryüzüne hayat veririz. İşte yeniden diriliş de böyledir. (9) Kim izzet ve şeref istiyorsa, bilsin ki bütün izzet ve şeref Allah'ındır. Güzel sözler ancak O'na yükselir; salih ameli de O yükseltir. Kötülükleri tuzak kuranlara gelince, onlar için şiddetli bir azap vardır ve onların tuzağı boşa çıkar. (10) Allah sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı, sonra da sizi çiftler kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Ömrü uzatılanın ömrünün uzatılması da ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır. (11)”
25606. Metin
كثيرا ما يستدل تعالى على المعاد بإحيائه الأرض بعد موتها -كما في [أول] (¬١) سورة الحج -ينبه عباده أن يعتبروا بهذا على ذلك، فإن الأرض تكون ميتة هامدة لا نبات فيها، فإذا أرسل إليها (¬٢) السحاب تحمل الماء وأنزله عليها، {اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} [الحج: ٥]، كذلك الأجساد (¬٣)، إذا أراد الله سبحانه بعثها ونشورها، أنزل من تحت العرش مطرا يعم (¬٤) الأرض جميعًا فتنبت الأجساد في قبورها كما ينبت (¬٥) الحب في الأرض؛ ولهذا جاء في الصحيح: "كل ابن آدم يبلى إلا عَجْب الذَّنَب، منه خلق ومنه يركب"؛ ولهذا قال تعالى: (كَذَلِكَ النُّشُورُ).
Yüce Allah, ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesiyle ahirete sıkça delil getirir -Hac suresinin [başında] (¬١) olduğu gibi-; kullarını buna bakarak ibret almaya yönlendirir. Zira yeryüzü içinde hiçbir bitki bulunmayan ölü ve kupkuru bir haldeyken, Allah oraya (¬٢) su taşıyan bulutları gönderip üzerine yağmur indirdiğinde, {اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} “kıpırdar, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir” [Hac: 5]. Bedenler de (¬٣) böyledir; Allah Sübhânehû onların diriltilip kabirlerden kalkmasını dilediğinde, arşın altından bütün yeryüzünü kaplayan (¬٤) bir yağmur indirir ve tohumun toprakta bitmesi gibi (¬٥) bedenler de kabirlerinde biterler. Nitekim Sahih'te şöyle geçmektedir: "Kuyruk sokumu kemiği (acbü'z-zeneb) hariç, Ademoğlunun her şeyi çürür; o ondan yaratılmıştır ve tekrar ondan birleştirilecektir." İşte bu sebeple Yüce Allah: (كَذَلِكَ النُّشُورُ) "Yeniden diriliş de böyledir" buyurmuştur.
25607. Metin
وتقدم في "الحج" (¬٦) حديث أبي رَزِين: قلت: يا رسول الله، كيف يحيي الله الموتى؟ وما آية ذلك في خلقه؟ قال: "يا أبا رزين، أما مررت بوادي قومك محْلا (¬٧) ثم مررت به يهتز خَضِرًا؟ " قلت: بلى. قال: "فكذلك يحيي الله الموتى".
"Hac" suresinde (¬٦) Ebû Rezîn'in şu hadisi geçmişti: "Ey Allah'ın Resûlü, Allah ölüleri nasıl diriltir ve bunun O'nun yaratışındaki delili nedir?" diye sordum. O da şöyle buyurdu: "Ey Ebû Rezîn, kavminin vadisinden kurak ve çorakken (¬٧) geçip sonra da oradan yemyeşil dalgalanırken geçtiğin olmadı mı?" Ben: "Evet, oldu" dedim. Buyurdu ki: "İşte Allah ölüleri de böyle diriltir."
25608. Metin
وقوله: (مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا) أي: مَنْ كان يحب أن يكون عزيزًا في الدنيا والآخرة، فليلزم طاعة الله، فإنه يحصل له مقصوده؛ لأن الله مالك الدنيا والآخرة، وله العزة جميعها، كما قال تعالى: {الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا} [النساء: ١٣٩].
Ayetteki: (مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا) ifadesi, yani: Kim dünyada ve ahirette aziz (üstün ve güçlü) olmak istiyorsa Allah'a itaate sarılsın; böylece amacına ulaşır; çünkü Allah dünyanın ve ahiretin yegâne malikidir ve bütün izzet O'na aittir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا} “Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet Allah'ındır.” [Nisâ: 139].
25609. Metin
وقال تعالى: {وَلا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا} [يونس: ٦٥]، وقال: {وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعْلَمُونَ} [المنافقون: ٨].
Yüce Allah yine şöyle buyurmuştur: {وَلا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ إِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا} “Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz bütün izzet Allah'ındır.” [Yûnus: 65] ve şöyle buyurmuştur: {وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعْلَمُونَ} “İzzet Allah'ın, Resûlünün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bilmezler.” [Münâfikûn: 8].
25610. Metin
قال مجاهد: (مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ) بعبادة الأوثان، {فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا}.
Mücâhid şöyle demiştir: (مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ) "Kim putlara taparak izzet arıyorsa", bilsin ki {فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا} “bütün izzet Allah'ındır.”
25611. Metin
وقال قتادة: (مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا) أي: فليتعزز بطاعة الله ﷿.
Katâde ise: (مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا) ayeti hakkında; "Yani Azîz ve Celîl olan Allah'a itaat etmekle izzet arasın" demiştir.
25612. Metin
وقيل: مَنْ كان يريد علْم العزة، لمن هي، {فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا}، حكاه ابن جرير.
Şöyle de denilmiştir: Kim izzetin kime ait olduğunu bilmek istiyorsa, bilsin ki {فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا} “bütün izzet Allah'ındır.” Bunu İbn Cerîr nakletmiştir.
25613. Metin
وقوله: (إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ) يعني: الذكر والتلاوة والدعاء. قاله غير واحد من السلف.
Ayetteki: (إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ) ifadesi; yani zikir, Kur'an tilaveti ve duadır. Selef âlimlerinden birden fazlası böyle demiştir.
25614. Metin
وقال ابن جرير: حدثني محمد بن إسماعيل الأحْمَسِيّ، أخبرني جعفر بن عَوْن، عن عبد الرحمن بن عبد الله المسعودي، عن عبد الله بن المخارق، عن أبيه المخارق بن سليم ٨ قال:
İbn Cerîr dedi ki: Bana Muhammed b. İsmâîl el-Ahmesî anlattı, bana Ca'fer b. Avn, Abdurrahman b. Abdillâh el-Mes'ûdî'den, o Abdullah b. el-Muhârık'tan, o da babası el-Muhârık b. Selîm'den 8 haber verdi, o şöyle dedi:
25615. Metin
قال لنا عبد الله -هو ابن مسعود-إذا حدثناكم حديثا أتيناكم بتصديق ذلك من كتاب الله: إن العبد المسلم إذا قال: "سبحان الله وبحمده، والحمد لله، ولا إله إلا الله، والله أكبر، تبارك الله"، أخذهن ملك فجعلهن تحت جناحه، ثم صَعد بهن إلى السماء فلا يمُرّ بهن على جمْعٍ من الملائكة إلا استغفروا لقائلهن، حتى يجيء بهن وجه الرحمن ﷿، ثم قرأ عبد الله: (إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ).
Abdullah -yani İbn Mes'ûd- bize şöyle dedi: Size bir hadis anlattığımızda, mutlaka onun Allah'ın Kitabı'ndaki doğrulamasını da size getiririz: Müslüman bir kul: "Sübhânallâhi ve bihamdihî, velhamdü lillâhi, velâ ilâhe illallāhu vallāhu ekber, tebârekallâh" dediğinde, bir melek bu sözleri alıp kanadının altına koyar, sonra onlarla göğe yükselir; meleklerden oluşan hangi topluluğun yanından geçse, onlar bu sözleri söyleyen kimse için bağışlanma dilerler; nihayet melek bu sözleri Azîz ve Celîl olan Rahmân'ın huzuruna ulaştırır. Sonra Abdullah şu ayeti okudu: (إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ).
25616. Metin
وحدثني يعقوب بن إبراهيم، حدثنا ابن عُلَيَّة، أخبرنا سعيد الجُرَيْرِي (¬١)، عن عبد الله بن شقيق قال (¬٢): قال كعب الأحبار: إن لـ "سبحان الله، والحمد لله، ولا إله إلا الله، والله أكبر" لدويا حول العرش كدويّ النحل، يُذَكِّرْنَ بصاحبهن، والعمل الصالح في الخزائن. (¬٣)
Bana Ya'kūb b. İbrâhim anlattı, bize İbn Uleyye anlattı, bize Saîd el-Cüreyrî (¬١), Abdullah b. Şakīk'ten haber verdi, o şöyle dedi (¬٢): Ka'b el-Ahbâr şöyle demiştir: "Sübhânallâh, elhamdülillâh, lâ ilâhe illallâh ve Allâhu ekber" sözlerinin arşın etrafında arı uğultusu gibi bir uğultusu vardır, sahiplerini hatırlatırlar; salih amel ise hazinelerdedir. (¬٣)
25617. Metin
وهذا إسناد صحيح إلى كعب الأحبار، ﵀، وقد روي مرفوعًا.
Bu, Ka'b el-Ahbâr rahimehullâh'a sahih bir senettir ve merfû olarak da rivayet edilmiştir.
25618. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا ابن نُمَيْر، حدثنا موسى -يعني: ابن مسلم الطحان -عن عون بن عبد الله، عن أبيه -أو: عن أخيه (¬٤) -عن النعمان بن بشير قال: قال رسول الله ﷺ: "الذين يذكرون من جلال الله، من تسبيحه وتكبيره وتحميده وتهليله، يتعاطفن حول العرش، لهن دوي كدوي النحل، يذكرون بصاحبهن ألا يحب أحدكم ألا يزال له عند الله شيء يذكر به؟ ". (¬٥)
İmam Ahmed şöyle dedi: Bize İbn Nümeyr anlattı, bize Mûsâ -yani İbn Müslim et-Tahhân- Avn b. Abdullah'tan, o babasından -veya kardeşinden (¬٤)-, o da Nu'mân b. Beşîr'den anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah'ın yüceliğinden zikredilen tesbih, tekbir, tahmid ve tehliller; arşın etrafında dönerler ve arı uğultusu gibi uğultuları olur, sahiplerini anarlar. Sizden biri, Allah katında kendisini anacak bir şeyin daima bulunmasını istemez mi?". (¬٥)
25619. Metin
وهكذا رواه ابن ماجه عن أبي بشر بكر بن خلف، عن يحيى بن سعيد (¬٦) القطان، عن موسى بن أبي [عيسى] (¬٧) الطحان، عن عون بن عبد الله بن عتبة بن مسعود، عن أبيه -أو: عن أخيه-عن النعمان بن بشير، به. (¬٨)
İbn Mâce de bunu Ebû Bişr Bekr b. Halef'ten, o Yahyâ b. Saîd (¬٦) el-Kattân'dan, o Mûsâ b. Ebî [Îsâ] (¬٧) et-Tahhân'dan, o Avn b. Abdullah b. Utbe b. Mes'ûd'dan, o babasından -veya kardeşinden-, o da Nu'mân b. Beşîr'den bu şekilde rivayet etmiştir. (¬٨)
25620. Metin
وقوله: (وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ): قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: الكلم الطيب: ذكر الله، يصعد به إلى الله، ﷿، والعمل الصالح: أداء فرائضه. ومن ذكر الله ولم يؤد فرائضه، رد كلامه على عمله، فكان أولى به.
Ayetteki: (وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ) "salih ameli de O yükseltir" ifadesi hakkında: Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini aktarmıştır: "Güzel söz: Allah'ı zikretmektir, bu söz Azîz ve Celîl olan Allah'a yükselir. Salih amel ise: O'nun farzlarını yerine getirmektir. Kim Allah'ı zikreder de farzlarını yerine getirmezse, sözü ameline reddedilir ve amel sözden daha öncelikli olur."
25621. Metin
وكذا قال مجاهد: العمل الصالح يرفع الكلام الطيب. وكذا قال أبو العالية، وعكرمة، وإبراهيم النَّخعِيّ، والضحاك، والسُّدِّيّ، والربيع بن أنس، وشَهْر بن حَوْشَب، وغير واحد [من السلف]. (¬٩)
Mücâhid de böyle söylemiştir: "Salih amel, güzel sözü yükseltir." Ebu'l-Âliye, İkrime, İbrâhim en-Nehaî, Dahhâk, Süddî, Rebî' b. Enes, Şehr b. Havşeb ve [selef âlimlerinden] (¬٩) birden fazla kişi de böyle demiştir.
25622. Metin
وقال إياس بن معاوية القاضي: لولا العمل الصالح لم يرفع الكلام.
Kadı İyâs b. Muâviye şöyle demiştir: "Salih amel olmasaydı söz yükseltilmezdi."
25623. Metin
وقال الحسن، وقتادة: لا يقبل قولٌ إلا بعمل.
Hasan ve Katâde ise şöyle demiştir: "Amelsiz hiçbir söz kabul olunmaz."
25624. Metin
وقوله: (وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ): قال مجاهد، وسعيد بن جُبَيْر، وشَهْر بن حَوْشَب: هم المراؤون بأعمالهم، يعني: يمكرون بالناس، يوهمون أنهم في طاعة الله، وهم بُغَضَاء إلى الله
[Allah Teâlâ'nın] {وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ} “Kötülükleri tuzak kuranlar” kavli hakkında Mücâhid, Saîd b. Cübeyr1 ve Şehr b. Havşeb şöyle demişlerdir: "Onlar amelleriyle gösteriş yapan kimselerdir. Yani insanlara tuzak kurarlar; kendilerini Allah'a itaat üzereymiş gibi gösterirler, oysa onlar Allah'ın buğzettiği kimselerdir23456789."
25625. Metin
﷿، يراؤون بأعمالهم، {وَلا يَذْكُرُونَ اللَّهَ إِلا قَلِيلا} [النساء: ١٤٢].
...Azîz ve Celîl olan [Allah'a], amelleriyle gösteriş yaparlar; {وَلا يَذْكُرُونَ اللَّهَ إِلا قَلِيلا} “Allah'ı pek az anarlar.” [en-Nisâ: 142].
25626. Metin
وقال عبد الرحمن بن زيد بن أسلم: هم المشركون.
Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ise şöyle demiştir: "Onlar müşriklerdir."
25627. Metin
والصحيح أنها عامة، والمشركون داخلون بطريق الأولى، ولهذا قال: (لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُولَئِكَ هُوَ يَبُورُ)، أي: يفسد ويبطل ويظهر زيفهم عن قريب لأولي البصائر والنهى، فإنه ما أسر عبد (¬١) سريرة إلا أبداها الله على صفحات وجهه وفلتات لسانه، وما أسر أحد سريرة إلا كساه الله رداءها، إن خيرًا فخير، وإن شرًّا فشر. فالمرائي لا يروج أمره ويستمر إلا على غبي، أما المؤمنون المتفرسون فلا يروج ذلك عليهم، بل يُكشَف (¬٢) لهم عن قريب، وعالم الغيب لا تخفى عليه خافية.
Doğru olan, bunun genel olduğudur; müşrikler ise evleviyetle buna dâhildir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: (لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُولَئِكَ هُوَ يَبُورُ) “onlar için şiddetli bir azap vardır ve onların kurdukları tuzak boşa çıkar”, yani bozulur, batıl olur ve sahtelikleri çok geçmeden basiret ve akıl sahiplerine aşikâr olur. Zira bir kul bir sırrı gizlerse (¬١), Allah onu mutlaka yüzünün çizgilerinde ve dilinin sürçmelerinde açığa çıkarır. Kim bir sırrı gizlerse, Allah ona onun örtüsünü giydirir; hayırsa hayır, şerse şer. Dolayısıyla riyakârın hilesi ancak ahmak kimseye tutar ve sürer. Feraset sahibi müminlere gelince, bu onlara tutmaz; bilakis çok geçmeden durum onlara açığa çıkar (¬٢). Gaybı bilen Allah'a ise hiçbir gizli şey gizli kalmaz.
25628. Metin
وقوله: (وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ) أي: ابتدأ خلق أبيكم آدم من تراب، ثم جعل نسله من سلالة من ماء مهين، (ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا) أي: ذكرًا وأنثى، لطفًا منه ورحمة أن جعل لكم أزواجًا من جنسكم، لتسكنوا إليها.
Ayetteki: (وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ) “Allah sizi bir topraktan, sonra bir nutfeden yarattı” ifadesi yani: Babanız Âdem'in yaratılışına topraktan başladı, sonra onun neslini değersiz bir sudan süzülmüş bir özden kıldı. (ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا) “Sonra sizi çiftler kıldı” yani huzur bulasınız diye kendi cinsinizden size eşler var etmesi O'nun bir lütfu ve rahmeti olarak erkek ve dişi kıldı.
25629. Metin
وقوله: (وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلا تَضَعُ إِلا بِعِلْمِهِ) أي: هو عالم بذلك، لا يخفى عليه من ذلك شيء، بل {مَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلا يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} [الأنعام: ٥٩]. وقد تقدم الكلام على قوله تعالى: {اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى وَمَا تَغِيضُ الأَرْحَامُ [وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ] الْمُتَعَالِ} [الرعد: ٨، ٩]. (¬٣)
Ayetteki: (وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلا تَضَعُ إِلا بِعِلْمِهِ) “O'nun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur” ifadesi yani: O bunu bilendir, bundan hiçbir şey O'na gizli kalmaz; bilakis {مَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلا يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأَرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} “Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin; yerin karanlıklarında hiçbir dane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.” [el-En'âm: 59]. Yüce Allah'ın: {اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى وَمَا تَغِيضُ الأَرْحَامُ [وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ] الْمُتَعَالِ} “Allah her dişinin ne yüklendiğini, rahimlerin neyi eksiltip [neyi artırdığını bilir. O'nun katında her şey bir ölçü iledir. Gaybı da görünen âlemi de bilendir; büyüktür,] yücedir.” [er-Ra'd: 8-9] (¬٣) buyruğuna dair açıklama daha önce geçmişti.
25630. Metin
وقوله: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ) أي: ما يعطى بعض النطف من العمر الطويل يعلمه، وهو عنده في الكتاب الأول، (وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ) الضمير عائد على الجنس، لا على العين؛ لأن العين الطويل للعمر في الكتاب وفي علم الله لا ينقص من عمره، وإنما عاد الضمير على الجنس.
Ayetteki: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ) “Yaşayan birine ömür verilmesi de onun ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır” ifadesi yani: Nutfelerden bir kısmına verilen uzun ömrü O bilir ve bu O'nun katında ilk Kitap'tadır. (وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ) “ömründen eksiltilmesi de” ifadesindeki zamir, şahsın kendisine değil cinse racidir; çünkü Kitap'ta ve Allah'ın ilminde ömrü uzun olan belirli şahsın ömrü eksilmez. Zamir ancak cinse racidir.
25631. Metin
قال ابن جرير: وهذا كقولهم: "عندي ثوب ونصفه" أي: ونصف آخر.
İbn Cerîr şöyle demiştir: Bu, Arapların: "Yanımda bir elbise ve onun yarısı var" yani başka bir elbisenin yarısı var demeleri gibidir.
25632. Metin
وروي من طريق العوفي، عن ابن عباس في قوله: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ)، يقول: ليس أحد قضيت له طول عُمُر (¬٤) وحياة إلا وهو بالغ ما قدرت له من العمر وقد قضيت ذلك له، فإنما ينتهي إلى الكتاب الذي قدرت لا يزاد عليه، وليس أحد قَضَيْتُ له أنه قصير العمر والحياة ببالغ للعمر، ولكن ينتهي إلى الكتاب الذي كتبت له، فذلك قوله: (وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ)، يقول: كل ذلك في كتاب عنده.
el-Avfî tarikiyle İbn Abbâs'tan: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ) buyruğu hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: "[Allah Teâlâ] şöyle buyurmaktadır: Kendisine uzun bir ömür (¬٤) ve hayat takdir ettiğim kimse, mutlaka onun için takdir ettiğim ömre ulaşır; bunu onun için takdir etmişimdir ve o ancak takdir ettiğim Kitap'taki sınıra kadar varır, ona ilave yapılmaz. Kendisine ömrünün ve hayatının kısa olmasını takdir ettiğim kimse de [uzun] bir ömre ulaşamaz, bilakis kendisi için yazdığım Kitap'taki sınıra kadar varır. İşte: (وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ) 'ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır' buyruğu bunu ifade eder. Yani: Bütün bunlar O'nun katındaki bir kitaptadır."
25633. Metin
وهكذا قال الضحاك بن مزاحم.
Dahhâk b. Müzâhim de böyle demiştir.
25634. Metin
وقال عبد الرحمن بن زيد بن أسلم، عن أبيه: (وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ) قال: ما لَفَظت الأرحام من الأولاد من غير تمام.
Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem, babasından rivayetle { وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ } “...ne de ömründen eksiltilir; meğerki bir kitapta [yazılmış] olsun” buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmiştir: "Rahimlerin tam [vaktine] ermeden dışarı attığı (düşürdüğü) çocuklardır."
25635. Metin
وقال عبد الرحمن في تفسيرها: ألا ترى الناس، يعيش الإنسان مائة سنة، وآخر يموت حين يولد فهذا هذا.
Abdurrahman bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir: "İnsanları görmez misin; bir insan yüz sene yaşar, bir diğeri ise doğduğu anda ölür; işte bu odur."
25636. Metin
وقال قتادة: والذي ينقص من عمره: فالذي يموت قبل ستين سنة.
Katâde şöyle demiştir: "Ömründen eksiltilen kimse: Altmış yaşından önce ölen kimsedir."
25637. Metin
وقال مجاهد: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ) أي: في بطن أمه يكتب له ذلك، لم يخلق الخلق على عمر واحد، بل لهذا عمر، ولهذا عمر هو أنقص من عمره، وكل ذلك مكتوب لصاحبه، بالغ ما بلغ.
Mücâhid şöyle demiştir: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلا فِي كِتَابٍ) “Yaşayan birine ömür verilmesi de onun ömründen eksiltilmesi de mutlaka bir kitaptadır” yani bu durum onun için annesinin karnındayken yazılır; mahlukat tek bir ömür üzere yaratılmamıştır, aksine şunun bir ömrü vardır, şunun da diğerinin ömründen daha kısa bir ömrü vardır ve bunların hepsi ne kadara ulaşırsa ulaşsın sahibi için yazılmıştır.
25638. Metin
وقال بعضهم: بل معناه: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ) أي: ما يكتب من الأجل (وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ)، وهو ذهابه قليلا قليلا الجميع معلوم عند الله سنة بعد سنة، وشهرًا بعد شهر، وجمعة بعد جمعة، ويومًا بعد يوم، وساعة بعد ساعة، الجميع مكتوب عند الله في كتاب.
Bazıları da şöyle demiştir: Bilakis bunun anlamı şudur: (وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ) yani ecelden yazılan şeydir; (وَلا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ) “onun ömründen eksiltilmesi de” ise ömrün azar azar gitmesidir. Hepsi Allah katında yıldan yıla, aydan aya, haftadan haftaya, günden güne ve saatten saate bilinmektedir; hepsi Allah katında bir kitapta yazılıdır.
25639. Metin
نقله (¬١) ابن جرير عن أبي مالك، وإليه ذهب السُّدِّيّ، وعطاء الخراساني. واختار ابن جرير [القول] (¬٢) الأول، وهو كما قال.
Bunu (¬١) İbn Cerîr, Ebû Mâlik'ten nakletmiştir; es-Süddî ve Atâ el-Horasânî de bu görüşe varmıştır. İbn Cerîr birinci [görüşü] (¬٢) tercih etmiştir ve durum onun dediği gibidir.
25640. Metin
وقال النسائي عند تفسير هذه الآية الكريمة: حدثنا أحمد بن يحيى بن أبي زيد بن سليمان، سمعت ابن وهب يقول: حدثني يونس، عن ابن شهاب، عن أنس بن مالك، ﵁، قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: "مَنْ سرَّه أن يُبْسَط له في رزقه، ويُنْسَأ له في أجله (¬٣) فليصل رَحِمَه".
Nesâî bu yüce ayetin tefsirinde şöyle demiştir: Bize Ahmed b. Yahyâ b. Ebî Zeyd b. Süleymân anlattı; İbn Vehb'in şöyle dediğini işittim: Bana Yûnus, İbn Şihâb'dan, o Enes b. Mâlik radıyallâhu anh'tan anlattı; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: "Rızkının genişletilmesini ve ecelinin ertelenmesini (¬٣) isteyen kimse akrabalık bağlarını gözetsin (sıla-i rahim yapsın)."
25641. Metin
وقد رواه البخاري ومسلم وأبو داود، من حديث يونس بن يزيد الأيلي، به (¬٤).
Bunu Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd da Yûnus b. Yezîd el-Eylî'nin hadisinden bu isnadla rivayet etmişlerdir (¬٤).
25642. Metin
وقال (¬٥) ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا الوليد بن عبد الملك بن عبيد الله أبو مسرح، حدثنا عثمان بن عطاء، عن مسلمة (¬٦) بن عبد الله، عن عمه أبي مَشْجَعَة بن ربعي، عن أبي الدرداء، ﵁، قال: ذكرنا عند رسول الله ﷺ فقال: "إن الله لا يؤخر نفسًا إذا جاء أجلها، وإنما زيادة العمر بالذرية الصالحة يرزقها العبد، فيدعون له من بعده، فيلحقه دعاؤهم في قبره، فذلك زيادة العمر".
İbn Ebî Hâtim (¬٥) şöyle demiştir: Bize Ali b. el-Hüseyn anlattı, bize el-Velîd b. Abdilmelik b. Ubeydillâh Ebû Mesrah anlattı, bize Osmân b. Atâ, Mesleme (¬٦) b. Abdillâh'tan, o amcası Ebû Meşcee b. Rib'î'den, o da Ebü'd-Derdâ radıyallâhu anh'tan anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında [bu husustan] bahsettik de şöyle buyurdu: "Şüphesiz Allah, eceli geldiğinde hiçbir canı ertelemez. Ömrün artması ise ancak kula nasip edilen salih zürriyet sayesindedir; onlar onun ardından dua ederler ve onların duası kabrinde ona ulaşır, işte ömrün artması budur."
25643. Metin
وقوله: (إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ) أي: سهل عليه، يسير لديه علمه بذلك وبتفصيله في جميع مخلوقاته، فإن علمه شامل لجميع ذلك لا يخفى منه عليه شيء.
Ayetteki: (إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ) “Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır” ifadesi yani: Bunu ve bütün yaratılmışlarındaki ayrıntılarını bilmek O'na kolaydır, O'nun katında basittir; çünkü O'nun ilmi bütün bunları kuşatmıştır ve bundan hiçbir şey O'na gizli kalmaz.
25644. Metin
{وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢)}.
{وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَائِغٌ شَرَابُهُ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ (١٢)} “İki deniz bir olmaz: Şu tatlı, susuzluğu keser, içimi kolaydır; şu da tuzlu ve acıdır. Her birinden taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız. O'nun lütfundan aramanız için ve umulur ki şükredersiniz diye gemilerin orada suları yara yara gittiğini görürsün.” (12).
25645. Metin
يقول تعالى منبها على قدرته العظيمة في خلقه الأشياء المختلفة: وخلق البحرين العذب الزلال،
Yüce Allah, birbirinden farklı varlıkları yaratmasındaki muazzam kudretine ve [biri] tatlı, berrak olan iki denizi yaratışına dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:
25646. Metin
وهو هذه الأنهار السارحة بين الناس، من كبار وصغار، بحسب الحاجة إليها في الأقاليم والأمصار، والعمران والبراري والقفار، وهي عذبة سائغ شرابها لمن أراد ذلك، (وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ)، وهو البحر الساكن الذي تسير فيه السفن الكبار، وإنما تكون مالحة زُعَاقًا مُرَّة، ولهذا قال: (وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ)، أي: مُرّ.
Bu [tatlı deniz], diyarlarda, şehirlerde, yerleşim yerlerinde, kırlarda ve çöllerde duyulan ihtiyaca göre insanlar arasında akıp giden irili ufaklı ırmaklardır; bunlar tatlıdır ve içmek isteyen kimse için içimi kolaydır. (وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ) “şu da tuzlu ve acıdır” ifadesi ise, büyük gemilerin yüzdüğü durgun denizdir; o alabildiğine tuzlu ve acıdır. Bu sebeple: (وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ) yani acıdır buyurmuştur.
25647. Metin
ثم قال: (وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا) يعني: السمك، (وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا)، كما قال تعالى: {يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} [الرحمن: ٢٢، ٢٣].
Sonra şöyle buyurmuştur: (وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا) “Her birinden taze et yersiniz” yani balık, (وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا) “ve takınacağınız süs eşyası çıkarırsınız”, nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ * فَبِأَيِّ آلاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ} “İkisinden de inci ve mercan çıkar. Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” [er-Rahmân: 22-23].
25648. Metin
وقوله: (وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ) (¬١) أي: تمخره وتشقه بحيزومها، وهو مقدمها المُسَنَّم الذي يشبه جؤجؤ الطير -وهو: صدره.
Ayetteki: (وَتَرَى الْفُلْكَ فِيهِ مَوَاخِرَ) (¬١) “gemilerin orada suları yara yara gittiğini görürsün” ifadesi yani: Kuşun göğsüne benzeyen hörgüçlü ön tarafıyla (omurgasıyla) suları yarıp geçer.
25649. Metin
وقال مجاهد: تمخر الريح السفن، ولا يمخر الريح من السفن إلا العظام.
Mücâhid şöyle demiştir: "Rüzgâr gemileri yarıp yürütür; rüzgârı da gemilerden ancak büyük olanlar yarar."
25650. Metin
وقوله: (لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ) أي: بأسفاركم بالتجارة، من قطر إلى قطر، وإقليم إلى إقليم، (وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ) أي تشكرون ربكم على تسخيره لكم هذا الخلق العظيم، وهو البحر، تتصرفون فيه كيف شئتم، وتذهبون أين أردتم، ولا يمتنع عليكم شيء منه، بل بقدرته قد سخر لكم ما في السموات وما في الأرض، الجميع من فضله ومن رحمته.
Ayetteki: (لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ) “O'nun lütfundan aramanız için” ifadesi yani: Beldeden beldeye, diyardan diyara ticaret yolculuklarınızla; (وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ) “ve umulur ki şükredersiniz” yani bu büyük mahluku, denizi, dilediğiniz gibi tasarruf edip istediğiniz yere gidebileceğiniz ve ondan hiçbir şeyin size engel olamayacağı şekilde hizmetinize sunduğu için Rabbinize şükredesiniz diye. Bilakis O, kudretiyle göklerde ve yerde olan her şeyi sizin hizmetinize vermiştir; hepsi O'nun lütfundan ve rahmetindendir.
25651. Metin
{يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍ (١٣) إِنْ تَدْعُوهُمْ لا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ (١٤)}.
{يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأَجَلٍ مُسَمًّى ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍ (١٣) إِنْ تَدْعُوهُمْ لا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ وَلا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ (١٤)} “Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Güneşi ve ayı emre amade kılmıştır; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka yalvardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir. (13) Onlara dua etseniz duanızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı inkâr ederler. Her şeyden haberdar olan (Allah) gibi sana hiç kimse haber veremez.” (14).
25652. Metin
وهذا أيضًا من قدرته التامة وسلطانه العظيم، في تسخيره الليل بظلامه والنهار بضيائه، ويأخذ من طول هذا فيزيده في قصر هذا (¬٢) فيعتدلان. ثم يأخذ من هذا في هذا، فيطول هذا ويقصر هذا، ثم يتقارضان صيفًا وشتاء، (وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ) أي: والنجوم السيارات، والثوابت الثاقبات بأضوائهن أجرام السموات، الجميع يسيرون بمقدار معين، وعلى منهاج مقنن محرر، تقديرًا من عزيز عليم.
Bu da O'nun karanlığıyla geceyi ve aydınlığıyla gündüzü emre amade kılmasındaki tam kudretinden ve büyük hâkimiyetindendir. Şunun uzunluğundan alıp şunun kısalığına ekler (¬٢) de ikisi eşitlenir. Sonra bundan alıp şuna katar; böylece bu uzar, şu kısalır; ardından yazın ve kışın birbirlerinden pay alıp verirler. (وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ) “Güneşi ve ayı emre amade kılmıştır” yani gezegen yıldızları ve ışıklarıyla gök cisimlerini aydınlatan sabit yıldızları da... Hepsi Azîz ve Alîm olanın takdiriyle belirli bir ölçüde ve düzenlenmiş, belirlenmiş bir nizam üzere akıp gitmektedir.
25653. Metin
(كُلٌّ يَجْرِي لأجَلٍ مُسَمًّى) (¬٣) أي: إلى يوم القيامة.
(كُلٌّ يَجْرِي لأجَلٍ مُسَمًّى) (¬٣) “her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider” yani kıyamet gününe kadar.
25654. Metin
(ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ) أي: الذي فعل هذا هو الرب العظيم، الذي لا إله غيره، (وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ) أي: من الأنداد والأصنام التي هي على صورة من تزعمون ٤ من الملائكة المقربين، (مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍ).
{ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ } “İşte Rabbiniz olan Allah budur”; yani bunları yapan, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan o yüce Rabdir. { وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ } “O'ndan başka yalvardıklarınız ise”; yani [Allah'a] yakın meleklerden olduğunu iddia ettiğiniz4 suretteki putlar ve denk tutulan varlıklar, { مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمِيرٍ } “bir çekirdek zarına dahi sahip değillerdir”.
25655. Metin
قال ابن عباس، ومجاهد، وعِكْرِمَة، وعطاء وعطية العَوْفي، والحسن، وقتادة وغيرهم: القطمير: هو اللفافة التي تكون على نواة التمرة، أي: لا يملكون من السموات والأرض شيئًا، ولا بمقدار هذا القطمير.
İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Atâ, Atıyye el-Avfî, Hasan, Katâde ve başkaları şöyle demişlerdir: Kıtmîr (*kıtmîr* / قِطْمِير), hurma çekirdeğinin üzerindeki ince zardır; yani onlar göklerden ve yerden hiçbir şeye, bu çekirdek zarı kadar bir şeye bile sahip değillerdir.
25656. Metin
ثم قال: (إِنْ تَدْعُوهُمْ لا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ) يعني: الآلهة التي تدعونها من دون الله لا يسمعون (¬١) دعاءكم (¬٢)؛ لأنها جماد لا أرواح فيها (وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ) أي: لا يقدرون (¬٣) على ما تطلبون منها، (وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ)، أي: يتبرؤون منكم، كما قال تعالى: {وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ * وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} [الأحقاف: ٥، ٦]، وقال: {وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا * كَلا سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا} [مريم: ٨١، ٨٢].
Sonra şöyle buyurmuştur: (إِنْ تَدْعُوهُمْ لا يَسْمَعُوا دُعَاءَكُمْ) “Onlara dua etseniz duanızı işitmezler”, yani Allah'tan başka yalvardığınız ilahlar duanızı işitmezler (¬١) (¬٢); çünkü onlar ruhsuz cansız varlıklardır. (وَلَوْ سَمِعُوا مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ) “işitseler bile size cevap veremezler” yani kendilerinden istediklerinize güç yetiremezler (¬٣). (وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ) “Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı inkâr ederler”, yani sizden teberri ederler/uzaklaşırlar; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ * وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} “Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek ve onların dualarından habersiz olan kimseye yalvarandan daha sapık kim olabilir? İnsanlar toplandığı zaman onlar kendilerine düşman olurlar ve onların ibadetlerini inkâr ederler.” [el-Ahkâf: 5-6]; ve şöyle buyurmuştur: {وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا * كَلا سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا} “Kendilerine bir izzet olsun diye Allah'tan başka ilahlar edindiler. Hayır! Onların ibadetlerini inkâr edecekler ve onların aleyhine hasım olacaklardır.” [Meryem: 81-82].
25657. Metin
وقوله: (وَلا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ) أي: ولا يخبرك بعواقب الأمور ومآلها وما تصير إليه، مثلُ خبير بها.
Ayetteki: (وَلا يُنَبِّئُكَ مِثْلُ خَبِيرٍ) “Her şeyden haberdar olan gibi sana hiç kimse haber veremez” ifadesi yani: İşlerin akıbetlerini, varacağı neticeleri ve neye dönüşeceğini, o konudan hakkıyla haberdar olan biri gibi sana hiç kimse haber veremez.
25658. Metin
قال قتادة: يعني نفسه ﵎، فإنه أخبر بالواقع لا محالة.
Katâde şöyle demiştir: [Allah] Tebâreke ve Teâlâ kendi zâtını kastetmektedir; zira O, kesinlikle vuku bulacak olanı haber vermiştir.
25659. Metin
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (١٥) إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٦) وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (١٧) وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ (١٨)}.
{يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ (١٥) إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ (١٦) وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ (١٧) وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا لا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ (١٨)} “Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız; Allah ise zengindir, övülmeye lâyık olandır. (15) Dilerse sizi yok eder ve yeni bir yaratılış (topluluk) getirir. (16) Bu da Allah'a güç değildir. (17) Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü ağır olan kimse onu taşımaya çağırsa, akraba bile olsa o yükten hiçbir şey yüklenilmez. Sen ancak gaybda Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınır; dönüş ancak Allah'adır.” (18).
25660. Metin
يخبر تعالى بغنائه عما سواه، وبافتقار المخلوقات كلها إليه، وتذللها بين يديه، فقال: (يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ) أي: هم محتاجون إليه في جميع الحركات والسكنات، وهو الغني عنهم بالذات؛ ولهذا قال: (وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ) أي: هو المنفرد (¬٤) بالغنى وحده لا شريك له، وهو الحميد في جميع ما يفعله ويقوله، ويقدره ويشرعه.
Yüce Allah kendisinin başkalarından müstağni olduğunu, bütün mahlukatın ise O'na muhtaç ve O'nun huzurunda boyun eğmiş olduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur: (يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ) “Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız”, yani onlar bütün hareketlerinde ve durgunluklarında O'na muhtaçtırlar; O ise zâtı gereği onlardan müstağnidir. Bu sebeple: (وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ) “Allah ise zengindir, övülmeye lâyık olandır” buyurmuştur; yani zenginlikte O tektir (¬٤), ortağı yoktur; yaptığı, söylediği, takdir ettiği ve hükme bağladığı her şeyde övülmeye lâyık olandır.
25661. Metin
وقوله: (إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ) أي: لو شاء لأذهبكم أيها الناس وأتى بقوم غيركم، وما هذا عليه بصعب ولا ممتنع؛ ولهذا قال: (وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ).
Ayetteki: (إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ) “Dilerse sizi yok eder ve yeni bir yaratılış getirir” ifadesi yani: Ey insanlar, dilerse sizi yok eder ve yerinize başka bir kavim getirir; bu O'na ne zor ne de imkânsızdır. Bu sebeple: (وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ) “Bu da Allah'a güç değildir” buyurmuştur.
25662. Metin
وقوله: (وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى) أي: يوم القيامة، (وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا) أي: وإن تدع نفس مثقلة بأوزارها إلى أن تُسَاعَد على حمل ما عليها من الأوزار أو بعضه، (لا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى)، أي: ولو كان قريبًا إليها، حتى ولو كان أباها أو ابنها، كل مشغول بنفسه وحاله، [كما قال تعالى: {يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ}] [عبس: ٣٤ - ٣٧]. (¬٥)
Ayetteki: (وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى) “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ifadesi yani: Kıyamet gününde. (وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا) “Yükü ağır olan kimse onu taşımaya çağırsa” yani günahlarıyla ağırlaşmış bir nefis, üzerindeki günahları veya bir kısmını taşımaya yardım edilsin diye çağırsa; (لا يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبَى) “akraba bile olsa o yükten hiçbir şey yüklenilmez”, yani o kişi babası veya oğlu olsa bile yakını dahi olsa [ondan hiçbir şey yüklenilmez]; herkes kendi nefsi ve durumuyla meşguldür. [Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacağı gün; o gün onlardan her birinin kendine yetecek bir derdi vardır.”] [Abese: 34-37] (¬٥).
25663. Metin
قال ٦ عكرمة في قوله: (وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا) الآية، قال: هو الجار يتعلق بجاره يوم
İkrime { وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا } “Yükü ağır olan kimse onu taşımaya çağırsa...” ayeti hakkında [şöyle] demiştir6: "Bu, kıyamet günü komşusuna sarılan komşudur...
25664. Metin
القيامة، فيقول: يا رب، سل هذا: لم كان يغلق بابه دوني. وإن الكافر ليتعلق بالمؤمن يوم القيامة، فيقول له: يا مؤمن، إن لي عندك يدًا، قد عرفت كيف كنت لك في الدنيا؟ وقد احتجت إليك اليوم، فلا يزال المؤمن يشفع له عند ربه حتى يرده إلى [منزل دون] (¬١) منزله (¬٢)، وهو في النار. وإن الوالد ليتعلق بولده يوم القيامة، فيقول: يا بني، أيّ والد كنتُ لك؟ فيثني خيرا، فيقول له: يا بني إني قد احتجت إلى مثقال ذرة من حسناتك أنجو بها مما ترى. فيقول له ولده: يا أبت، ما أيسر ما طلبت، ولكني أتخوف مثل ما تتخوف، فلا أستطيع أن أعطيك شيئا، ثم يتعلق بزوجته فيقول: يا فلانة -أو: يا هذه-أي زوج كنت لك؟ فتثني خيرا، فيقول لها: إني أطلب إليك حسنة واحدة تَهَبِينَها لي، لعلي أنجو بها مما ترين. قال: فتقول: ما أيسر ما طلبت. ولكني لا أطيق أن أعطيك شيئا، إني أتخوف مثل الذي تتخوف، يقول الله: (وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا) (¬٣) الآية، ويقول الله: {لا يَجْزِي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِهِ وَلا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِهِ شَيْئًا} [لقمان: ٣٣]، ويقول تعالى: {يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} رواه ابن أبي حاتم ﵀، عن أبي عبد الله الطهراني (¬٤)، عن حفص بن عمر، عن الحكم بن أبان، عن عِكْرِمة، به.
şöyle der: 'Ey Rabbim! Şuna sor: Kapısını yüzüme niçin kapatıyordu?' Kıyamet günü kâfir de mümine sarılır ve ona: 'Ey mümin! Benim sende bir iyiliğim var, dünyada sana nasıl olduğumu bildin; bugün sana muhtaç oldum' der. Mümin, ateşte olduğu halde Rabbi katında ona şefaat etmeye devam eder, nihayet [ateşteki] yerinden daha aşağı [azaplı] bir yere (¬١) (¬٢) çevrilir. Kıyamet günü baba da çocuğuna sarılır ve: 'Ey yavrum! Ben sana nasıl bir babaydım?' der. Çocuk onu hayırla广泛över. Baba: 'Ey yavrum! Gördüğün şeyden kurtulmam için senin sevaplarından bir zerre ağırlığına muhtaç oldum' der. Çocuğu ona: 'Babacığım, istediğin şey ne kadar da kolay; ancak ben de senin korktuğun şeyden korkuyorum, sana hiçbir şey veremem' der. Sonra eşine sarılır ve: 'Ey falan! -veya: Ey kadın!- Ben sana nasıl bir eştim?' der. Kadın onu hayırla över. Adam ona: 'Gördüğün şeyden kurtulmam ümidiyle bana bağışlayacağın bir tek sevap istiyorum' der. Kadın: 'İstediğin şey ne kadar da kolay; fakat sana hiçbir şey vermeye güç yetiremem, ben de senin korktuğun şeyden korkuyorum' der. Allah Teâlâ: (وَإِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ إِلَى حِمْلِهَا) (¬٣) 'Yükü ağır olan kimse onu taşımaya çağırsa...' ayetini buyurur. Yine Allah Teâlâ: {لا يَجْزِي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِهِ وَلا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِهِ شَيْئًا} “Hiçbir baba çocuğuna hiçbir fayda sağlayamaz ve hiçbir çocuk da babasına hiçbir şey ödeyemez” [Lokmân: 33] buyurur. Yüce Allah yine şöyle buyurur: {يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacağı gün; o gün onlardan her birinin kendine yetecek bir derdi vardır.”. Bunu İbn Ebî Hâtim rahimehullâh, Ebû Abdillâh et-Tehrânî'den (¬٤), o Hafs b. Ömer'den, o el-Hakem b. Ebân'dan, o da İkrime'den bu isnadla rivayet etmiştir.
25665. Metin
ثم قال: (إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ) (¬٥) أي: إنما يتعظ بما جئت به أولو البصائر والنهى، الخائفون من ربهم، الفاعلون ما أمرهم به، (وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ) أي: ومَنْ عمل صالحا فإنما يعود نفعه على نفسه، (وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ) أي: وإليه المرجع والمآب، وهو سريع الحساب، وسيجزي كل عامل بعمله، إن خيرا فخير، وإن شرًّا فشر.
Sonra şöyle buyurmuştur: (إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ) (¬٥) “Sen ancak gaybda Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın”, yani senin getirdiğin şeyle ancak basiret ve akıl sahipleri, Rablerinden korkanlar ve O'nun kendilerine emrettiği şeyleri yapanlar öğüt alır. (وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ) “Kim arınırsa ancak kendisi için arınır”, yani kim salih amel işlerse onun faydası ancak kendi nefsine döner. (وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ) “dönüş ancak Allah'adır”, yani dönüş ve varış O'nadır; O hesabı çabuk görendir ve her amel edene amelinin karşılığını verecektir; hayırsa hayır, şerse şer.
25666. Metin
{وَمَا يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ (١٩) وَلا الظُّلُمَاتُ وَلا النُّورُ (٢٠) وَلا الظِّلُّ وَلا الْحَرُورُ (٢١) وَمَا يَسْتَوِي الأَحْيَاءُ وَلا الأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٢٢) إِنْ أَنْتَ إِلا نَذِيرٌ (٢٣) إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلا خَلا فِيهَا نَذِيرٌ (٢٤) وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ (٢٥) ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (٢٦)}.
{وَمَا يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ (١٩) وَلا الظُّلُمَاتُ وَلا النُّورُ (٢٠) وَلا الظِّلُّ وَلا الْحَرُورُ (٢١) وَمَا يَسْتَوِي الأَحْيَاءُ وَلا الأَمْوَاتُ إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ (٢٢) إِنْ أَنْتَ إِلا نَذِيرٌ (٢٣) إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلا خَلا فِيهَا نَذِيرٌ (٢٤) وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ (٢٥) ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (٢٦)} “Kör ile gören bir olmaz. (19) Karanlıklar ile aydınlık da bir olmaz. (20) Gölge ile sıcaklık da bir olmaz. (21) Diri olanlar ile ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir; sen kabirlerde olanlara işittirecek değilsin. (22) Sen ancak bir uyarıcısın. (23) Şüphesiz biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı geçmiş olmasın. (24) Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Peygamberleri onlara apaçık deliller, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişti. (25) Sonra inkâr edenleri yakaladım; beni inkâr etmek (cezalandırmam) nasılmış!” (26).
25667. Metin
يقول تعالى: كما لا تستوي هذه الأشياء المتباينة المختلفة، كالأعمى والبصير لا يستويان، بل بينهما فرق وبون كثير، وكما لا تستوي الظلمات ولا النور ولا الظل ولا الحرور، كذلك لا تستوي الأحياء ولا الأموات، وهذا مثل ضربه الله للمؤمنين وهم الأحياء، وللكافرين وهم الأموات، كقوله تعالى: {أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا} [الأنعام: ١٢٢]،
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Birbirine zıt ve farklı olan bu şeyler -gören ile görmeyen gibi- nasıl bir olmazsa, bilakis aralarında büyük bir fark ve mesafe varsa; karanlıklar ile aydınlık, gölge ile sıcaklık da nasıl bir olmazsa, aynı şekilde diriler ile ölüler de bir olmaz. Bu, Allah'ın müminler -ki onlar dirilerdir- ve kâfirler -ki onlar da ölülerdir- için verdiği bir misaldir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا} “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi olur mu?” [el-En‘âm: 122],
25668. Metin
وقال تعالى: {مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأَعْمَى وَالأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا} [هود: ٢٤] فالمؤمن سميع بصير في نور يمشي، على صراط مستقيم في الدنيا والآخرة، حتى يستقر به الحال في الجنات ذات الظلال والعيون، والكافر أعمى أصم، في ظلمات يمشي، لا خروج له منها، بل هو يتيه في غَيِّه وضلاله في الدنيا والآخرة، حتى يفضي به ذلك إلى الحرور والسموم والحميم، {وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ * لا بَارِدٍ وَلا كَرِيمٍ} [الواقعة: ٤٣، ٤٤].
Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأَعْمَى وَالأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا} “Bu iki zümrenin durumu; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bu ikisi bir olur mu?” [Hûd: 24]. Mümin işiten ve görendir, bir nur içinde dünyada ve ahirette dosdoğru yol üzerinde yürür, nihayet durumu gölgelikleri ve pınarları olan cennetlere yerleşmek olur. Kâfir ise kör ve sağırdır, karanlıklar içinde yürür, oradan hiç çıkışı yoktur; bilakis dünyada ve ahirette azgınlığı ve sapıklığı içinde bocalayıp durur, nihayet bu durum onu kavurucu sıcağa, zehirli sıcağa, kaynar suya {وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ * لا بَارِدٍ وَلا كَرِيمٍ} “ve kapkara dumandan bir gölgeye; ne serindir ne de faydalı” [el-Vâkıa: 43-44] sürükler.
25669. Metin
وقوله: (إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ) أي: يهديهم إلى سماع الحجة وقبولها والانقياد لها (وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ) أي: كما لا [يسمع و] (¬١) ينتفع الأموات بعد موتهم وصيرورتهم إلى قبورهم، وهم كفار بالهداية والدعوة إليها، كذلك هؤلاء المشركون الذين كُتِب عليهم الشقاوة لا حيلةَ لك فيهم، ولا تستطيع هدايتهم.
Ayetteki: (إِنَّ اللَّهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ) “Şüphesiz Allah dilediğine işittirir” ifadesi yani: Hücceti (delili) işitmeye, kabul etmeye ve ona boyun eğmeye onları iletir. (وَمَا أَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِي الْقُبُورِ) “sen kabirlerde olanlara işittirecek değilsin” ifadesi yani: Ölüler öldükten ve kâfir olarak kabirlerine girdikten sonra hidayeti [işitip] (¬١) hidayete çağrıdan faydalanamadıkları gibi; kendilerine bedbahtlık yazılmış olan bu müşrikler hakkında da senin elinden bir şey gelmez ve onları hidayete erdiremezsin.
25670. Metin
(إِنْ أَنْتَ إِلا نَذِيرٌ) أي: إنما عليك البلاغ والإنذار، والله يضل من يشاء ويهدي من يشاء.
(إِنْ أَنْتَ إِلا نَذِيرٌ) “Sen ancak bir uyarıcısın” yani: Sana düşen sadece tebliğ etmek ve uyarmaktır; Allah ise dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir.
25671. Metin
(إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا) أي: بشيرًا للمؤمنين ونذيرًا للكافرين، (وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلا خَلا فِيهَا نَذِيرٌ) أي: وما من أمة خلت من بني آدم إلا وقد بعث الله إليهم النُّذر، وأزاح عنهم العلل، كما قال تعالى: {إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} [الرعد: ٧]، وكما قال تعالى: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ} الآية [النحل: ١٣٦]، والآيات في هذا كثيرة.
(إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيرًا وَنَذِيرًا) “Şüphesiz biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik” yani müminlere müjdeleyici ve kâfirlere uyarıcı olarak; (وَإِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلا خَلا فِيهَا نَذِيرٌ) “Hiçbir ümmet yoktur ki içinden bir uyarıcı geçmiş olmasın” yani Âdemoğullarından geçmiş hiçbir ümmet yoktur ki, Allah onlara uyarıcılar göndermiş ve mazeretlerini ortadan kaldırmış olmasın. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} “Sen ancak bir uyarıcısın ve her toplum için bir yol gösterici vardır.” [er-Ra'd: 7]; ve şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ} “Andolsun ki biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının' diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine de sapıklık hak oldu...” [en-Nahl: 36]. Bu husustaki ayetler pek çoktur.
25672. Metin
وقوله ﵎: (وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ) وهي: المعجزات الباهرات، والأدلة القاطعات، (وَبِالزُّبُرِ) وهي الكتب، (وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ) أي: الواضح البين.
[Allah] Tebâreke ve Teâlâ'nın: (وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ) “Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti” buyruğundaki beyyinât: Göz kamaştırıcı mucizeler ve kesin delillerdir. (وَبِالزُّبُرِ) “sahifeler” yani kitaplardır. (وَبِالْكِتَابِ الْمُنِيرِ) “ve aydınlatıcı kitap” yani apaçık, berrak [kitap].
25673. Metin
(ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا) أي: ومع هذا كله كَذّب أولئك رسلَهم فيما جاؤوهم به، فأخذتهم، أي: بالعقاب والنكال، (فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ) أي: فكيف رأيت (¬٢) إنكاري عليهم عظيما شديدًا بليغا؟
(ثُمَّ أَخَذْتُ الَّذِينَ كَفَرُوا) “Sonra inkâr edenleri yakaladım” yani bütün bunlara rağmen onlar, peygamberlerini getirdikleri şey hususunda yalanladılar; ben de onları ceza ve azap ile yakaladım. (فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ) “beni inkâr etmek (cezalandırmam) nasılmış!” yani onlara olan inkârımı/azabımı nasıl da büyük, şiddetli ve dehşetli gördün (¬٢)?
25674. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ (٢٧) وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ (٢٨)}
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ (٢٧) وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ (٢٨)} “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi de onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı, çeşit çeşit renklerde yollar ve simsiyah yollar vardır. (27) İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar vardır. Kulları içinden Allah'tan ancak âlimler hakkıyla korkar. Şüphesiz Allah Azîzdir, Gafûrdur.” (28).