25818. Metin
[وهي] (¬١) مكية.
[Bu sure] (¬١) Mekkîdir.
25819. Metin
قال أبو عيسى الترمذي: حدثنا قتيبة وسفيان بن وَكِيع، حدثنا حميد بن عبد الرحمن الرُّؤاسي، عن الحسن بن صالح، عن هارون أبي محمد، عن مقاتل بن حيان، عن قتادة (¬٢)، عن أنس قال: قال رسول الله ﷺ: "إن لكل شيء قلبا، وقلب القرآن يس. ومَنْ قرأ يس كَتَبَ الله له بقراءتها قراءة القرآن عشر مرات".
Ebu İsa et-Tirmizî dedi ki: Bize Kuteybe ve Süfyan b. Veki' rivayet etti, bize Humeyd b. Abdirrahman er-Ruâsî, Hasan b. Salih'ten, o Harun Ebu Muhammed'den, o Mukatil b. Hayyan'dan, o Katade'den (¬٢), o da Enes'ten rivayet etti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şüphesiz her şeyin bir kalbi vardır, Kur'an'ın kalbi de Yâsîn'dir. Kim Yâsîn'i okursa Allah ona bu okuması sebebiyle Kur'an'ı on defa okumuş gibi sevap yazar."
25820. Metin
ثم قال: هذا حديث غريب لا نعرفه إلا من حديث حُميد بن عبد الرحمن. وهارون أبو محمد شيخ مجهول. وفي الباب عن أبي بكر الصديق، ﵁، ولا يصح لضعف إسناده، وعن أبي هريرة منظور فيه. (¬٣)
Sonra şöyle dedi: Bu garib bir hadistir; onu yalnızca Humeyd b. Abdirrahman'ın hadisinden bilmekteyiz. Harun Ebu Muhammed ise meçhul bir şeyhtir. Bu konuda Ebu Bekir es-Sıddîk'tan radıyallâhu anh [da bir rivayet] vardır ancak senedinin zayıflığı sebebiyle sahih değildir; Ebu Hureyre'den gelen rivayet hakkında ise durup düşünülmelidir. (¬٣)
25821. Metin
أما حديث الصديق فرواه الحكيم الترمذي في كتابه نوادر الأصول. (¬٤) وأما حديث أبي هريرة فقال (¬٥) أبو بكر البزار: حدثنا عبد الرحمن بن الفضل، حدثنا زيد -هو ابن الحباب-حدثنا حُميد -هو المكي، مولى آل علقمة-عن عطاء -هو ابن أبي رباح-عن أبي هريرة قال: قال رسول الله ﷺ: "إن لكل شيء قلبا، وقلب القرآن يس".
Sıddîk'ın hadisine gelince, onu el-Hakîm et-Tirmizî Nevâdiru'l-Usûl adlı kitabında rivayet etmiştir. (¬٤) Ebu Hureyre'nin hadisine gelince, (¬٥) Ebu Bekir el-Bezzâr şöyle demiştir: Bize Abdurrahman b. el-Fadl rivayet etti, bize Zeyd -ki o İbnü'l-Hubâb'dır- rivayet etti, bize Humeyd -ki o Âl-i Alkame'nin azatlısı el-Mekkî'dir- rivayet etti, Atâ'dan -ki o İbn Ebî Rebâh'tır-, o da Ebu Hureyre'den rivayet etti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Şüphesiz her şeyin bir kalbi vardır, Kur'an'ın kalbi de Yâsîn'dir."
25822. Metin
ثم قال: لا نعلم رواه إلا زيد، عن حميد. (¬٦)
Sonra şöyle dedi: Bunu Humeyd'den Zeyd'den başkasının rivayet ettiğini bilmiyoruz. (¬٦)
25823. Metin
وقال الحافظ أبو يعلى: حدثنا إسحاق بن أبي إسرائيل، حدثنا حجاج بن محمد، عن هشام بن زياد، عن الحسن قال: سمعت أبا هريرة يقول (¬٧): قال رسول الله ﷺ: "من قرأ يس في ليلة أصبح مغفورًا له. ومن قرأ: "حم" التي فيها الدخان أصبح مغفورًا له". إسناد (¬٨) جيد. (¬٩)
Hafız Ebu Ya'lâ dedi ki: Bize İshak b. Ebî İsrail rivayet etti, bize Haccac b. Muhammed, Hişam b. Ziyad'dan, o Hasan'dan rivayet etti; dedi ki: Ebu Hureyre'yi şöyle derken işittim (¬٧): Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Kim bir gecede Yâsîn'i okursa bağışlanmış olarak sabahlar. Kim de içinde Duhan geçen 'Hâ-mîm'i okursa bağışlanmış olarak sabahlar." İsnadı (¬٨) ceyyiddir. (¬٩)
25824. Metin
وقال ١٠ ابن حبان في صحيحه: حدثنا محمد بن إسحاق بن إبراهيم -مولى ثقيف-حدثنا الوليد بن شجاع بن الوليد السكوني، حدثنا أبي، حدثنا زياد بن خَيْثَمة، حدثنا محمد بن جُحَادة،
İbn Hibbân Sahîh'inde şöyle dedi10: Bize Muhammed b. İshâk b. İbrâhîm -Sekîf'in azatlısı- rivayet etti, bize el-Velîd b. Şucâ' b. el-Velîd es-Sükûnî rivayet etti, bize babam rivayet etti, bize Ziyâd b. Hayseme rivayet etti, bize Muhammed b. Cuhâde rivayet etti,
25825. Metin
عن الحسن، عن جُنْدَب بن (¬١) عبد الله قال: قال رسول الله ﷺ: "من قرأ يس في ليلة ابتغاء وجه الله، غفر له". (¬٢)
Hasan'dan, o Cündeb b. (¬١) Abdullah'tan; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim bir gecede Allah'ın rızasını umarak Yâsîn'i okursa bağışlanır." (¬٢)
25826. Metin
وقد قال (¬٣) الإمام أحمد: حدثنا عارم، حدثنا معتمر، عن أبيه، عن رجل، عن أبيه، عن معقل بن يَسَار، ﵁، أن رسول الله ﷺ قال: "البقرة سِنام القرآن وذِرْوَته، نزل مع كل آية منها ثمانون ملكا، واستخرجت {اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} [البقرة: ٢٥٥] من تحت العرش فوصلت بها -أو: فوصلت بسورة البقرة-ويس قلب القرآن، لا يقرؤها رجل يريد الله والدار الآخرة، إلا غفر له، واقرؤوها على موتاكم".
İmam Ahmed de (¬٣) şöyle demiştir: Bize Ârim rivayet etti, bize Mu'temir babasından, o bir adamdan, o babasından, o da Ma'kıl b. Yesâr'dan radıyallâhu anh rivayet etti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bakara, Kur'an'ın hörgücü ve zirvesidir; onun her bir ayetiyle birlikte seksen melek inmiştir. {اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ} “Allah, O'ndan başka ilah yoktur; diridir, her şeyin varlığı O'na bağlı olandır.” [Bakara: 255] ayeti ise Arş'ın altından çıkarılıp ona -veya: Bakara Suresi'ne- eklendi. Yâsîn ise Kur'an'ın kalbidir. Allah'ı ve ahiret yurdunu dileyen bir kimse onu okursa muhakkak bağışlanır. Onu ölülerinize de okuyunuz."
25827. Metin
وكذا رواه النسائي في "اليوم والليلة" عن محمد بن عبد الأعلى، عن معتمر بن سليمان، به (¬٤).
Nesâî de "el-Yevm ve'l-Leyle"de Muhammed b. Abdila'lâ'dan, o Mu'temir b. Süleyman'dan bu isnadla rivayet etmiştir (¬٤).
25828. Metin
ثم قال الإمام أحمد: حدثنا عارم، حدثنا ابن المبارك، حدثنا سليمان التيمي، عن أبي عثمان -وليس بالنهدي-عن أبيه، عن مَعْقِل بن يَسَار قال: قال رسول الله ﷺ: "اقرؤوها على موتاكم" -يعني: يس.
Sonra İmam Ahmed dedi ki: Bize Ârim rivayet etti, bize İbnü'l-Mübârek rivayet etti, bize Süleyman et-Teymî, Ebu Osman'dan -ki en-Nehdî değildir-, o babasından, o da Ma'kıl b. Yesâr'dan rivayet etti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Onu ölülerinize okuyunuz" -yani Yâsîn'i- buyurdu.
25829. Metin
ورواه أبو داود، والنسائي في "اليوم والليلة" وابن ماجه من حديث عبد الله بن المبارك، به (¬٥) إلا أن في رواية النسائي: عن أبي عثمان، عن معقل بن يسار.
Bunu Ebu Dâvûd, Nesâî "el-Yevm ve'l-Leyle"de ve İbn Mâce, Abdullah b. el-Mübârek'in hadisinden bu isnadla rivayet etmişlerdir (¬٥); şu kadar var ki Nesâî'nin rivayetinde: "Ebu Osman'dan, o Ma'kıl b. Yesâr'dan" şeklindedir.
25830. Metin
ولهذا قال بعض العلماء: من خصائص هذه السورة: أنها لا تقرأ عند أمر عسير إلا يسره الله. وكأن قراءتها عند الميت لتنزل الرحمة والبركة، وليسهل (¬٦) عليه خروج الروح، والله أعلم.
Bu sebeple bazı âlimler şöyle demiştir: Bu surenin özelliklerinden biri de şudur: Güç bir işin yanında okunursa muhakkak Allah onu kolaylaştırır. Sanki ölünün yanında okunması da rahmet ve bereketin inmesi ve ruhun çıkışının ona kolaylaşması (¬٦) içindir; en doğrusunu Allah bilir.
25831. Metin
قال الإمام أحمد، ﵀: حدثنا أبو المغيرة، حدثنا صفوان قال: كان المشيخة يقولون: إذا قرئت -يعني يس-عند الميت خُفِّف عنه بها. (¬٧)
İmam Ahmed rahimehullâh dedi ki: Bize Ebu'l-Muğîre rivayet etti, bize Safvân rivayet etti; dedi ki: Meşâyih şöyle derlerdi: Ölünün yanında -yani Yâsîn- okunduğu zaman onun vesilesiyle kendisinden [can çekişme acısı] hafifletilir. (¬٧)
25832. Metin
وقال ٨ البزار: حدثنا سلمة بن شبيب، حدثنا إبراهيم بن الحكم بن أبان، عن أبيه، عن عِكْرِمَة، عن ابن عباس قال: قال النبي ٩ ﷺ: "لوددت أنها في قلب كل إنسان من أمتي" -يعني: يس. ١٠
Bezzâr 8 [şöyle] dedi: Bize Seleme b. Şebîb rivayet etti, bize İbrâhim b. el-Hakem b. Ebân babasından, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan [şöyle] rivayet etti: Nebî 9 sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: « لوددت أنها في قلب كل إنسان من أمتي » «Ümmetimden her insanın kalbinde bulunmasını çok arzu ederdim.» -Yani Yâsîn'i [kastetmektedir]-. 10
25833. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
25834. Metin
{يس (١) وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (٣) عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤) تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ (٥) لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ (٦) لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (٧)}.
{يس (١) وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ (٢) إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (٣) عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤) تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ (٥) لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ (٦) لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (٧)} “Yâsîn. (1) Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki, (2) Sen elbette gönderilmiş peygamberlerdensin. (3) Dosdoğru bir yol üzerindesin. (4) [Bu Kur'an], Azîz ve Rahîm olan [Allah]'ın indirmesidir; (5) Ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için [indirilmiştir]. (6) Andolsun ki onların çoğunun üzerine o söz hak olmuştur, artık onlar inanmazlar. (7)”
25835. Metin
قد تقدم الكلام على الحروف المقطعة في أول "سورة البقرة"، ورُوي عن ابن عباس وعِكْرِمَة، والضحاك، والحسن وسفيان بن عُيَيْنَة (¬١) أن "يس" بمعنى: يا إنسان.
Bakara Suresi'nin başında hurûf-ı mukattaa hakkında açıklama geçmişti. İbn Abbas, İkrime, ed-Dahhâk, Hasan ve Süfyan b. Uyeyne'den (¬١) "Yâsîn"in, "Ey insan!" anlamına geldiği rivayet edilmiştir.
25836. Metin
وقال سعيد بن جبير: هو كذلك في لغة الحبشة.
Saîd b. Cübeyr dedi ki: Habeş dilinde de bu böyledir.
25837. Metin
وقال مالك، عن زيد بن أسلم: هو اسم من أسماء الله تعالى.
Mâlik, Zeyd b. Eslem'den şöyle rivayet etmiştir: O, Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir.
25838. Metin
(وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ) أي: المحكم الذي لا يأتيه الباطل من بين يديه ولا من خلفه.
(وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ) Yani: Önünden de ardından da batılın kendisine yaklaşamayacağı muhkem [Kur'an'a andolsun].
25839. Metin
(إِنَّكَ) يا محمد (لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ * عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ) أي: على منهج ودين قويم، وشرع مستقيم.
(إِنَّكَ) Ey Muhammed! (لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ * عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ) Yani: Dosdoğru bir yol, din ve müstakim bir şeriat üzerindesin.
25840. Metin
(تَنزيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ) أي: هذا الصراط والمنهج والدين الذي جئت به مُنزل من رب العزة، الرحيم بعباده المؤمنين، كما قال تعالى: {وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ أَلا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الأُمُورُ} [الشورى: ٥٢، ٥٣].
(تَنزيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ) Yani: Senin getirdiğin bu yol, yöntem ve din; İzzet sahibi, mümin kullarına pek merhametli olan Rabbin indirmesidir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ أَلا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الأُمُورُ} “Şüphesiz sen doğru yola, göklerde ve yerde ne varsa hepsi kendisine ait olan Allah'ın yoluna rehberlik ediyorsun. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner.” [Şûrâ: 52, 53].
25841. Metin
وقوله تعالى: (لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ) يعني بهم: العرب؛ فإنه ما أتاهم من نذير من قبله. وذكرهم وحدهم لا ينفي مَنْ عداهم [كما زعمه بعض النصارى] (¬٢)، كما أن ذكر بعض الأفراد لا ينفي العموم. وقد تقدم ذكر الآيات والأحاديث المتواترة في عموم بعثته، صلوات الله وسلامه عليه، عند قوله تعالى: {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا} [الأعراف: ١٥٨].
Yüce Allah'ın: (لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ) sözüyle Araplar kastedilmektedir; çünkü onlara kendisinden önce bir uyarıcı gelmemişti. [Bazı Hristiyanların iddia ettiği gibi] (¬٢) sadece onların zikredilmesi, onların dışındakileri nefyetmez; nitekim bazı fertlerin zikredilmesi genelliği ortadan kaldırmaz. Yüce Allah'ın: {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا} “De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, hepinize gönderilmiş Allah'ın elçisiyim.” [A'râf: 158] ayetinde, onun -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- peygamberliğinin evrenselliğine dair ayet ve mütevatir hadisler daha önce geçmişti.
25842. Metin
وقوله: (لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ): قال ابن جرير: لقد وجب العذاب على أكثرهم بأن [الله قد] (¬٣) حتم عليهم في أم الكتاب أنهم لا يؤمنون، (فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) بالله، ولا يصدقون رسله.
Yüce Allah'ın: (لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ) sözü hakkında İbn Cerîr şöyle demiştir: [Allah], Ana Kitap'ta onların iman etmeyeceklerini kesinleştirdiği (¬٣) için onların çoğuna azap hak olmuştur; (فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) Allah'a iman etmezler ve O'nun elçilerini doğrulamazlar.
25843. Metin
{إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالا فَهِيَ إِلَى الأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (٨) وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ (٩) وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (١٠) إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ (١١) إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ (١٢)}
{إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالا فَهِيَ إِلَى الأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ (٨) وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ (٩) وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (١٠) إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ (١١) إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ (١٢)} “Gerçekten biz onların boyunlarına halkalar geçirdik de o halkalar çenelerine kadar dayanmıştır; bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır. (8) Önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik de onları bürüdük; artık görmezler. (9) Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. (10) Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artık onu bir mağfiret ve pek cömertçe bir mükafatla müjdele. (11) Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve bıraktıkları eserleri yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta sayıp dökmüşüzdür. (12)”
25844. Metin
يقول تعالى: إنا جعلنا هؤلاء المحتوم عليهم بالشقاء نسبتهم إلى الوصول إلى الهدى كنسبة من جُعل في عنقه غل، فجَمَع يديه مع عنقه تحت ذقنه، فارتفع رأسُه، فصار مقمَحا؛ ولهذا قال: (فَهُمْ مُقْمَحُونَ) والمقمح: هو الرافع رأسه، كما قالت أم زَرْع في كلامها: "وأشرب فأتقمَّح" أي:
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Biz, haklarında bedbahtlık hükmü kesinleşmiş olan bu kimselerin doğru yola ulaşma durumlarını; boynuna demir halka geçirilip elleri boynuyla beraber çenesinin altında toplanan, bu sebeple başı yukarı dikilip 'mukmeh' haline gelen kimsenin durumuna benzettik. Bundan dolayı: (فَهُمْ مُقْمَحُونَ) “artık onlar başları yukarı dikilmiş kimselerdir” buyurmuştur. Mukmeh (مُقْمَح); başını yukarı kaldıran kimsedir. Nitekim Ümmü Zer‘ de sözünde şöyle demiştir: «وأشرب فأتقمَّح» «İçer, sonra da [suya kanarak] başımı yukarı kaldırırım.» Yani:
25845. Metin
أشرب فأروى، وأرفع رأسي تهنيئا وتَرَوّيا. واكتفى بذكر الغل في العنق عن ذكر اليدين، وإن كانتا مرادتين، كما قال الشاعر (¬١):
İçip kanarım ve afiyetle suya doymuş olarak başımı yukarı kaldırırım. Eller de kastedildiği halde boyundaki halkayı zikretmekle elleri anmaktan müstağni kalmıştır; nitekim şair şöyle demiştir (¬١):
25846. Metin
فَمَا أدْري إذَا يَمَّمْتُ أرْضًا … أريد الخَيْرَ أيّهما يَليني
Bilmem bir diyara yöneldiğimde, / Hayır dileyerek, ikisinden hangisi bana isabet edecek:
25847. Metin
أالْخَيْرُ الذي أنَا أبْتَغيه … أم الشَّرّ الذي لا يَأتَليني
Aradığım o hayır mı, / Yoksa benden geri durmayan o şer mi?
25848. Metin
فاكتفى بذكر الخير عن ذكر الشر لَمّا دل السياق والكلام عليه، (¬٢) وكذا هذا، لما كان الغُلّ إنما يعرف فيما جَمَع اليدين مع العنق، اكتفى بذكر العنق عن اليدين.
Sözün akışı ve bağlamı ona delalet ettiği için, şerri zikretmeksizin sadece hayrı zikretmekle yetindi. (¬٢) Tıpkı bunun gibi, demir halka ancak elleri boyunla birlikte toplayan şey olarak bilindiğinden, eller yerine sadece boynu zikretmekle yetinilmiştir.
25849. Metin
قال العوفي، عن ابن عباس في قوله: (إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالا فَهِيَ إِلَى الأذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ) قال: هو كقول الله (¬٣) تعالى: {وَلا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ} [الإسراء: ٢٩] يعني بذلك: أن أيديهم موثقة (¬٤) إلى أعناقهم، لا يستطيعون أن يبسطوها بخير.
el-Avfî, İbn Abbas'tan naklen: (إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالا فَهِيَ إِلَى الأذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ) ayeti hakkında şöyle dediğini bildirmiştir: Bu, Yüce Allah'ın (¬٣) şu buyruğu gibidir: {وَلا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ} “Elini boynuna bağlanmış kılma.” [İsrâ: 29]. Bununla, ellerinin boyunlarına sımsıkı bağlandığını (¬٤) ve bir hayır için ellerini uzatamayacaklarını kastetmektedir.
25850. Metin
وقال مجاهد: (فَهُمْ مُقْمَحُونَ) قال: رافعو (¬٥) رؤوسهم، وأيديهم موضوعة على أفواههم، فهم مغلولون عن كل خير.
Mücâhid: (فَهُمْ مُقْمَحُونَ) ayeti hakkında şöyle demiştir: Başlarını yukarı kaldırmışlardır (¬٥), elleri ise ağızlarının üzerine konmuştur; böylece onlar her türlü hayırdan engellenmişlerdir.
25851. Metin
وقوله: (وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا): قال مجاهد: عن الحق، (وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا) قال مجاهد: عن الحق، فهم يترددون. وقال قتادة: الضلالات.
Yüce Allah'ın: (وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا) buyruğu hakkında Mücâhid: "Haktan [yana]", (وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا) buyruğu hakkında da Mücâhid: "Haktan [yana]; böylece onlar bocalar dururlar" demiştir. Katâde ise: "Sapıklıklardır" demiştir.
25852. Metin
وقوله: (فَأَغْشَيْنَاهُمْ) أي: أغشينا أبصارهم عن الحق، (فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ) أي: لا ينتفعون بخير ولا يهتدون إليه.
(فَأَغْشَيْنَاهُمْ) buyruğu: Gözlerini haktan yana bürüdük; (فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ) buyruğu da: Hiçbir hayırdan yararlanamazlar ve ona hidayet bulamazlar demektir.
25853. Metin
قال ابن جرير: وروي عن ابن عباس أنه كان يقرأ: "فأعشيناهم" بالعين المهملة، من العشا وهو داء في العين.
İbn Cerîr dedi ki: İbn Abbas'tan onun bu kelimeyi noktasız 'ayn' ile "فَأَعْشَيْنَاهُمْ" şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir; bu da gözdeki bir rahatsızlık olan el-Aşâ'dan (körlükten) gelir.
25854. Metin
وقال عبد الرحمن بن زيد بن أسلم: جعل الله هذا السد بينهم وبين الإسلام والإيمان، فهم لا يخلصون إليه، وقرأ: {إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ * وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ} [يونس: ٩٦، ٩٧] ثم قال: من منعه الله لا يستطيع.
Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: Allah bu seti onlarla İslâm ve iman arasına koymuştur; artık onlar ona ulaşamazlar. Ve şu ayeti okumuştur: {إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ * وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ} “Şüphesiz üzerlerine Rabbinin sözü hak olanlar, kendilerine her türlü ayet gelse bile elem verici azabı görünceye kadar inanmazlar.” [Yûnus: 96, 97]. Sonra da: "Allah'ın engellediği kimse buna güç yetiremez" demiştir.
25855. Metin
وقال عكرمة: قال أبو جهل: لئن رأيتُ محمدًا لأفعلن ولأفعلن، فأنزلت: (إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالا) إلى قوله: ([فَهُمْ] لا يُبْصِرُونَ) (¬٦)، قال: وكانوا يقولون: هذا محمد. فيقول: أين هو أين هو؟ لا يبصره. رواه ابن جرير.
İkrime dedi ki: Ebu Cehil: "Eğer Muhammed'i görürsem mutlaka şöyle yapacağım, böyle yapacağım" dedi. Bunun üzerine: (إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلالا) ayetinden ([فَهُمْ] لا يُبْصِرُونَ) (¬٦) ayetine kadar olan kısım indi. [İkrime] dedi ki: Onlar: "İşte Muhammed!" derlerdi; o ise onu göremeyip: "Nerede o? Nerede o?" derdi. Bunu İbn Cerîr rivayet etti.
25856. Metin
وقال محمد بن إسحاق: حدثني يزيد بن زياد، عن محمد بن كعب قال: قال أبو جهل وهم جلوس: إن محمدًا يزعم أنكم إن تابعتموه ٧ كنتم ملوكا، فإذا متم ٨ بعثتم بعد موتكم، وكانت لكم جِنَانٌ خير من جنان الأرْدُن وأنكم إن خالفتموه كان لكم منه ذبح، ثم بعثتم بعد موتكم وكانت لكم نار تُعَذَّبون بها. وخرج [عليهم] ٩ رسول الله ﷺ عند ذلك، وفي يده حفنة من تراب، وقد أخذ الله على أعينهم دونه، فجعل يَذُرّها على رؤوسهم، ويقرأ: {يس * وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ} حتى انتهى إلى قوله: (وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ)، وانطلق رسول الله ﷺ لحاجته، وباتوا رُصَدَاء على بابه، حتى خرج عليهم بعد ذلك خارج من الدار، فقال: ما لكم؟ قالوا: ننتظر محمدًا. قال قد خرج عليكم، فما بقي منكم من رجل إلا [قد] (¬١) وضع على رأسه ترابا، ثم ذهب لحاجته. فجعل كل رجل منهم ينفض ما على رأسه من التراب. قال: وقد بلغ النبيّ ﷺ قول أبي (¬٢) جهل فقال: "وأنا أقول ذلك: إن لهم مني لذبحا، وإنه أحدهم".
Muhammed b. İshâk şöyle demiştir: Bana Yezîd b. Ziyâd, Muhammed b. Ka'b'dan anlattı; o şöyle dedi: Ebu Cehil, onlar [Kureyş müşrikleri] otururlarken şöyle dedi: "Şüphesiz Muhammed, eğer kendisine uyarsanız 7 melikler (hükümdarlar) olacağınızı, öldüğünüzde 8 ise ölümünüzün ardından diriltileceğinizi ve sizin için Ürdün bahçelerinden daha hayırlı cennetler (bahçeler) bulunacağını; eğer ona karşı gelirseniz sizden dolayı onun [tarafından] bir boğazlanma olacağını (sizi kılıçtan geçireceğini), sonra da ölümünüzün ardından diriltilip kendisiyle azap olunacağınız bir ateşin sizi beklediğini iddia ediyor." Tam o sırada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, elinde bir avuç toprakla [onların] karşısına çıktı 9. Allah da onun önünde onların gözlerini bağlamıştı (görmelerine engel olmuştu). [Resûlullah] o toprağı başlarına saçmaya başladı ve: {يس * وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ} “Yâsîn. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun” ayetlerinden (وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ) buyruğuna kadar okudu. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem işi için yoluna devam etti. Onlar ise kapısında gözetleyici olarak sabahladılar. Nihayet bundan sonra evden biri çıkıp yanlarına geldi ve: "Neyiniz var [ne bekliyorsunuz]?" dedi. "Muhammed'i bekliyoruz" dediler. O da: "O sizin karşınıza çıktı bile! İçinizden başına toprak saçmadığı hiçbir adam kalmadı; sonra da işi için çekip gitti" dedi. Bunun üzerine her bir adam başındaki toprağı silkelemeye başladı. [Ravi] dedi ki: Ebu (¬٢) Cehil'in bu sözü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaştığında şöyle buyurdu: «Ben de öyle diyorum: Şüphesiz onlar için benden bir boğazlanma (öldürülme) vardır ve kesinlikle o [Ebu Cehil] de onlardan biridir.»
25858. Metin
وقوله: (وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) أي: قد ختم الله عليهم بالضلالة، فما يفيد فيهم الإنذار ولا يتأثرون به.
Yüce Allah'ın: (وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) buyruğu: Allah onların üzerini sapıklıkla mühürlemiştir; artık onlara uyarı fayda vermez ve ondan etkilenmezler demektir.
25859. Metin
وقد تقدم نظيرها في أول سورة البقرة، (¬٣) وكما قال تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ * وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ} [يونس: ٩٦، ٩٧].
Bunun benzeri daha önce Bakara Suresi'nin başında geçmişti (¬٣); nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَتُ رَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ * وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلُّ آيَةٍ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ} “Şüphesiz üzerlerine Rabbinin sözü hak olanlar, kendilerine her türlü ayet gelse bile elem verici azabı görünceye kadar inanmazlar.” [Yûnus: 96, 97].
25860. Metin
(إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ) أي: إنما ينتفع بإنذارك المؤمنون الذين يتبعون الذكر، وهو القرآن العظيم، (وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ) أي: حيث لا يراه أحد إلا الله، يعلم أن الله مطلع عليه، وعالم بما يفعله، (فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ) أي: لذنوبه، (وَأَجْرٍ كَرِيمٍ) أي: كبير واسع حسن جميل، كما قال: {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} [الملك: ١٢].
(إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ) Yani: Senin uyarından ancak zikre -ki o yüce Kur'an'dır- uyan (وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ) ve kendisini Allah'tan başka kimsenin görmediği yerde Allah'ın kendisini görüp gözettiğini ve yaptıklarını bildiğini bilerek Rahmân'dan korkan müminler faydalanır. (فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ) Yani: Günahları için bir bağışlanmayla, (وَأَجْرٍ كَرِيمٍ) yani: Büyük, geniş, güzel ve hoş bir mükafatla [müjdele]; nitekim şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} “Görmedikleri halde Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükafat vardır.” [Mülk: 12].
25861. Metin
ثم قال تعالى: (إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى) أي: يوم القيامة، وفيه إشارة إلى أن الله تعالى يحيي قلب مَنْ يشاء من الكفار الذين قد ماتت قلوبهم بالضلالة، فيهديهم بعد ذلك إلى الحق، كما قال تعالى بعد ذكر قسوة القلوب: {اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} [الحديد: ١٧].
Sonra Yüce Allah: (إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى) Yani: Kıyamet gününde [ölüleri diriltiriz] buyurmaktadır. Bunda, Yüce Allah'ın sapıklık sebebiyle kalpleri ölmüş olan kafirlerden dilediğinin kalbini dirilteceğine ve bundan sonra onları hakka ileteceğine dair bir işaret vardır; nitekim Yüce Allah kalplerin katılaşmasını zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur: {اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “Bilin ki Allah, ölümünden sonra toprağa can verir. Akıl edesiniz diye gerçekten size ayetleri açıkladık.” [Hadîd: 17].
25862. Metin
وقوله: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا) أي: من الأعمال.
Yüce Allah'ın: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا) sözü: Yani [önceden yaptıkları] amelleri [yazarız] demektir.
25863. Metin
وفي قوله: (وَآثَارَهُمْ) قولان:
(وَآثَارَهُمْ) buyruğu hakkında iki görüş vardır:
25864. Metin
أحدهما: نكتب أعمالهم التي باشروها بأنفسهم، وآثارهم التي أثروها من بعدهم، فنجزيهم على ذلك أيضًا، إن خيرًا فخير، وإن شرًّا فشر، كقوله ﷺ: "مَنْ سن في الإسلام سنة حسنة، كان له أجرها وأجر من عمل (¬٤) بها من بعده، من غير أن ينقص من أجورهم شيئًا، ومَنْ سن في الإسلام سنة سيئة، كان عليه وزرها ووزرُ مَنْ عمل بها من بعده، من غير أن ينقص من أوزارهم شيئًا".
Birincisi: Kendilerinin bizzat işledikleri amelleri ve kendilerinden sonra bıraktıkları eserleri yazarız; böylece hayır ise hayırla, şer ise şerle buna göre de onları mükafatlandırırız/cezalandırırız. Nitekim sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kim İslâm'da güzel bir çığır açarsa, onun ecri ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin (¬٤) ecri -onların ecirlerinden hiçbir şey eksilmeksizin- kendisine aittir. Kim de İslâm'da kötü bir çığır açarsa, onun günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahı -onların günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin- onun üzerinedir."
25865. Metin
رواه مسلم، من رواية شعبة، عن عون بن أبي جُحَيْفة، عن المنذر بن جرير، عن أبيه جرير بن عبد الله البجلي، ﵁، وفيه قصة مُجْتَابِي النَّمَّار المُضريَّين. (¬٥) ورواه ابن أبي حاتم عن أبيه، عن يحيى بن سليمان الجعفي، عن أبي المحياة يحيى بن يَعْلَى، عن عبد الملك بن عمير، عن جرير بن عبد الله، فذكر الحديث بطوله، ثم تلا هذه الآية: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ).
Bunu Müslim, Şu'be rivayetiyle Avn b. Ebî Cuhayfe'den, o el-Münzir b. Cerîr'den, o da babası Cerîr b. Abdullah el-Becelî'den radıyallâhu anh rivayet etmiştir; hadiste Mudarlı müctâbi'n-nimâr (çizgili yün elbiseliler) kıssası yer almaktadır. (¬٥) İbn Ebî Hâtim de babasından, o Yahya b. Süleyman el-Cu'fî'den, o Ebu'l-Muhayyât Yahya b. Ya'lâ'dan, o Abdülmelik b. Umeyr'den, o da Cerîr b. Abdullah'tan uzunca hadisi zikretmiş, sonra şu ayeti okumuştur: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ).
25866. Metin
وقد رواه مسلم من رواية أبي عَوَانة، عن عبد الملك بن عمير، عن المنذر بن جرير، عن أبيه، فذكره. ٦
Müslim de bunu Ebû Avâne rivayetiyle Abdülmelik b. Umeyr'den, o el-Münzir b. Cerîr'den, o da babasından rivayet etmiş ve hadisi zikretmiştir.6
25867. Metin
وهكذا الحديث الآخر الذي في صحيح مسلم عن أبي هريرة، ﵁، قال: قال رسول الله ﷺ: "إذا مات ابن آدم، انقطع عمله إلا من ثلاث: من علم ينتفع به، أو ولد صالح يدعو له، أو صدقة جارية من بعده". (¬١)
Sahîh-i Müslim'de Ebu Hureyre'den radıyallâhu anh gelen diğer hadis de böyledir; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Âdemoğlu öldüğü zaman ameli kesilir; ancak üç şey müstesnadır: Kendisinden faydalanılan bir ilim veya kendisine dua eden salih bir evlat yahut arkasından [bıraktığı] sadaka-i cariye." (¬١)
25868. Metin
وقال سفيان الثوري، عن أبي سعيد قال: سمعت مجاهدًا يقول في قوله: (¬٢) (إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) قال: ما أورثوا من الضلالة.
Süfyân es-Sevrî, Ebû Saîd'den rivayet etti; o şöyle dedi: Mücâhid'in: (¬٢) (إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) buyruğu hakkında şöyle dediğini işittim: "Miras bıraktıkları sapıklıktır."
25869. Metin
وقال ابن لَهِيعَة، عن عطاء بن دينار، عن سعيد بن جبير في قوله: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) يعني: ما أثروا. يقول: ما سنوا من سنة، فعمل (¬٣) بها قوم من بعد موتهم، فإن كان خيرًا فله مثل أجورهم، لا ينقص من أجر مَنْ عمله شيئا، وإن كانت شرًّا فعليه مثل أوزارهم، ولا ينقص من أوزار من عمله شيئًا. ذكرهما ابن أبي حاتم.
İbn Lehîa, Atâ b. Dînâr'dan, o da Saîd b. Cübeyr'den Yüce Allah'ın: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etti: Yani [arkalarında] bıraktıkları eserleri [yazarız]. Şöyle der: Başlattıkları bir çığırdır ki, kendilerinin ölümünden sonra bir topluluk onunla amel eder; (¬٣) eğer hayır ise, onu işleyenin ecrinden hiçbir şey eksilmeksizin onların ecirleri kadar ona da verilir; eğer şer ise, onu işleyenin günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin onların günahları kadar onun üzerine de yazılır. Bu ikisini İbn Ebî Hâtim zikretmiştir.
25870. Metin
وهذا القول هو اختيار البَغَوِيّ. (¬٤)
Bu görüş, Begavî'nin tercihidir. (¬٤)
25871. Metin
والقول الثاني: أن المراد بذلك آثار خطاهم إلى الطاعة أو المعصية.
İkinci görüş ise: Bununla itaate veya masiyete doğru attıkları adımların izlerinin kastedildiğidir.
25872. Metin
قال ابن أبي نَجِيح وغيره، عن مجاهد: (مَا قَدَّمُوا): أعمالهم. (وَآثَارَهُمْ) قال: خطاهم بأرجلهم. وكذا قال الحسن وقتادة: (وَآثَارَهُمْ) يعني: خطاهم. قال قتادة: لو كان الله تعالى (¬٥) مُغفلا شيئًا من شأنك يا بن آدم، أغفل ما تعفي الرياح من هذه الآثار، ولكن أحصى على ابن آدم أثره وعمله كله، حتى أحصى هذا الأثر فيما هو من طاعة الله أو من معصيته، فمن استطاع منكم أن يكتب أثره في طاعة الله، فليفعل.
İbn Ebî Necîh ve başkaları Mücâhid'den nakletti: (مَا قَدَّمُوا): Amelleridir. (وَآثَارَهُمْ): Ayaklarıyla attıkları adımlarıdır, dedi. Hasan ve Katâde de böyle demiştir: (وَآثَارَهُمْ): Yani adımlarıdır. Katâde dedi ki: Ey Âdemoğlu! Eğer Yüce Allah (¬٥) senin durumundan bir şeyi göz ardı edecek olsaydı, rüzgârların sildiği bu ayak izlerini göz ardı ederdi; fakat Âdemoğlunun izini ve amelinin tamamını, hatta Allah'a itaat veya masiyet türünden olan bu izi bile sayıp kaydetmiştir. Artık sizden kim izinin Allah'a itaat yolunda yazılmasını sağlayabiliyorsa bunu yapsın.
25873. Metin
وقد وَرَدَت في هذا المعنى أحاديث:
Bu anlamda hadisler varid olmuştur:
25874. Metin
الحديث الأول: قال (¬٦) الإمام أحمد: حدثنا عبد الصمد، حدثنا أبي، حدثنا الجُرَيْري، عن أبي نَضْرَة، عن جابر بن عبد الله قال: خلت البقاع حول المسجد، فأراد بنو سلمة أن ينتقلوا قرب المسجد، فبلغ ذلك رسول الله ﷺ، فقال لهم: "إنه بلغني أنكم تريدون أن تنتقلوا قرب المسجد". قالوا: نعم، يا رسول الله، قد أردنا ذلك. فقال: "يا بني سلمة، دياركم تكتب آثاركم، دياركم تكتب آثاركم".
Birinci Hadis: İmam Ahmed (¬٦) dedi ki: Bize Abdussamed anlattı, bize babam anlattı, bize el-Cüreyrî, Ebû Nadra'dan, o da Câbir b. Abdullah'tan anlattı; dedi ki: Mescidin etrafındaki arsalar boşalmıştı. Bunun üzerine Benî Selime mescidin yakınına taşınmak istedi. Bu durum Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem ulaştı. Onlara: "Mescidin yakınına taşınmak istediğiniz bana ulaştı" buyurdu. Onlar: Evet ey Allah'ın Resûlü, bunu istedik, dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Ey Benî Selime! Evlerinizde kalın, adımlarınız yazılır; evlerinizde kalın, adımlarınız yazılır!"
25875. Metin
وهكذا رواه مسلم، من حديث سعيد الجريري وكَهْمس بن الحسن، كلاهما عن أبي نضرة -واسمه: المنذر بن مالك بن قطْعَة العَبْدِي-عن جابر. (¬٧)
Müslim de Saîd el-Cüreyrî ve Kehmes b. el-Hasan yoluyla -her ikisi de Ebû Nadra'dan (adı: el-Münzir b. Mâlik b. Kıt'a el-Abdî'dir), o da Câbir'den olmak üzere- bunu böylece rivayet etmiştir. (¬٧)
25876. Metin
الحديث الثاني: قال ابن أبي حاتم: حدثنا محمد بن الوزير الواسطي، حدثنا إسحاق الأزرق، عن سفيان الثوري، عن أبي سفيان، عن أبي نضرة، عن أبي سعيد الخدري قال: كانت بنو سلَمة في ناحية من المدينة، فأرادوا أن ينتقلوا إلى قريب من المسجد، فنزلت: (إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ)
İkinci Hadis: İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Muhammed b. el-Vezîr el-Vâsıtî anlattı, bize İshâk el-Ezrak, Süfyân es-Sevrî'den, o Ebû Süfyân'dan, o Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd el-Hudrî'den anlattı; dedi ki: Benî Selime Medine'nin bir tarafında [oturmakta] idi. Mescidin yakınına taşınmak istediler. Bunun üzerine: { إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ } “Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve geride bıraktıkları eserlerini de biz yazarız”
25877. Metin
فقال لهم النبي ﷺ: "إن آثاركم تُكْتبُ". فلم ينتقلوا.
ayeti indi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de onlara: "Şüphesiz sizin adımlarınız yazılmaktadır" buyurdu. Bunun üzerine taşınmadılar.
25878. Metin
انفرد بإخراجه الترمذي (¬١) عند تفسير هذه الآية الكريمة، عن محمد بن الوزير، به. (¬٢) ثم قال: "حسن غريب من حديث الثوري". (¬٣)
Bu hadisi bu yüce ayetin tefsirinde, Muhammed b. el-Vezîr'den bu isnad ile rivayet etmede Tirmizî (¬١) tek kalmıştır. (¬٢) Sonra şöyle demiştir: "Sevrî'nin hadisinden hasen-garibtir." (¬٣)
25879. Metin
ورواه ابن جرير، عن سليمان بن عمر بن خالد الرقي، عن ابن المبارك، عن سفيان الثوري، عن طريف -وهو ابن شهاب أبو سفيان السعدي-عن أبي نضرة، به. (¬٤)
İbn Cerîr de bunu Süleyman b. Ömer b. Hâlid er-Rakkî'den, o İbnü'l-Mübârek'ten, o Süfyân es-Sevrî'den, o Tarîf'ten -ki o İbn Şihâb Ebû Süfyân es-Sa'dî'dir-, o Ebû Nadra'dan, o da aynı isnad ile rivayet etmiştir. (¬٤)
25880. Metin
وقد رُوِيَ من غير طريق الثوري، فقال الحافظ أبو بكر البزار:
Hadis, Sevrî tariki dışından da rivayet edilmiştir; Hâfız Ebû Bekir el-Bezzâr şöyle demiştir:
25881. Metin
حدثنا عباد بن زياد الساجي، حدثنا عثمان بن عمر، حدثنا شعبة، عن سعيد الجُرَيري، عن أبي نضرة، عن أبي سعيد قال: إن بني سَلَمة شَكوا إلى رسول الله ﷺ بعد منازلهم من المسجد، فنزلت: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ)، فأقاموا في مكانهم.
Bize Abbâd b. Ziyâd es-Sâcî anlattı, bize Osman b. Ömer anlattı, bize Şu'be, Saîd el-Cüreyrî'den, o Ebû Nadra'dan, o da Ebû Saîd'den anlattı; dedi ki: Benî Selime evlerinin mescide uzaklığından Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem şikâyette bulundu. Bunun üzerine: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) ayeti indi ve yerlerinde kaldılar.
25882. Metin
وحدثنا ابن المثنى (¬٥)، حدثنا عبد الأعلى، حدثنا الجريري، عن أبي نضرة، عن أبي سعيد، عن النبي ﷺ، بنحوه.
Bize İbnü'l-Müsennâ (¬٥) anlattı, bize Abdüla'lâ anlattı, bize el-Cüreyrî, Ebû Nadra'dan, o Ebû Saîd'den, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem benzerini rivayet etti.
25883. Metin
وفيه غرابة من حيث ذكْرُ نزول هذه الآية، والسورة بكمالها مكية، فالله أعلم.
Bu ayetin nüzulünün zikredilmesi bakımından bu rivayette bir gariplik vardır; zira sûrenin tamamı Mekkîdir. En doğrusunu Allah bilir.
25884. Metin
الحديث الثالث: قال ابن جرير:
Üçüncü Hadis: İbn Cerîr dedi ki:
25885. Metin
حدثنا نصر بن علي الجَهْضَمِي، حدثنا أبو أحمد الزبيري، حدثنا إسرائيل، عن سِمَاك، عن عِكْرِمَة، عن (¬٦) ابن عباس قال: كانت منازل الأنصار متباعدة من المسجد، فأرادوا أن ينتقلوا إلى المسجد، فنزلت: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) فقالوا: نثبت مكاننا. هكذا رواه وليس فيه شيء مرفوع. (¬٧)
Bize Nasr b. Ali el-Cehdamî anlattı, bize Ebû Ahmed ez-Zübeyrî anlattı, bize İsrâîl, Simâk'tan, o İkrime'den, o da (¬٦) İbn Abbâs'tan anlattı; dedi ki: Ensâr'ın evleri mescide uzaktı. Mescide taşınmak istediler. Bunun üzerine: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) ayeti indi. Bunun üzerine: "Yerimizde kalıyoruz" dediler. Bunu böyle rivayet etmiştir ve içinde merfû bir şey yoktur. (¬٧)
25886. Metin
ورواه الطبراني عن عبد الله بن محمد بن سعيد بن أبي مريم، عن محمد بن يوسف الفريابي، عن إسرائيل، عن سِمَاك، عن سعيد بن جبير، عن ابن عباس قال: كانت الأنصار بعيدة منازلهم من المسجد، فأرادوا أن يتحولوا إلى المسجد، فنزلت: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) فثبتوا في منازلهم. (¬٨)
Taberânî de bunu Abdullah b. Muhammed b. Saîd b. Ebî Meryem'den, o Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî'den, o İsrâîl'den, o Simâk'tan, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: Ensâr'ın evleri mescide uzaktı. Mescide taşınmak istediler. Bunun üzerine: (وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ) ayeti indi ve evlerinde kaldılar. (¬٨)
25887. Metin
الحديث الرابع: قال ٩ الإمام أحمد: حدثنا حسن، حدثنا ابن لَهِيعَة، حدثني حُيَيّ بن عبد الله، عن أبي عبد الرحمن الحُبُلي، عن عبد الله بن عمرو قال: توفي رجل بالمدينة، فصلى عليه النبي ﷺ وقال: "يا ليته مات في غير مولده". فقال رجل من الناس ولم يا رسول الله؟ فقال رسول الله ١٠ ﷺ: "إن الرجل إذا توفي في غير مولده، قِيس له من مولده إلى منقطع أثره
Dördüncü Hadis: İmam Ahmed 9 dedi ki: Bize Hasan anlattı, bize İbn Lehîa anlattı, bana Huyey b. Abdillâh, Ebû Abdirrahmân el-Hubulî'den, o da Abdullah b. Amr'dan anlattı; dedi ki: Medine'de bir adam vefat etti. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem onun cenaze namazını kıldırdı ve şöyle buyurdu: «Keşke doğduğu yerden başka bir yerde vefat etmiş olsaydı!» İnsanlardan bir adam: "Niçin ey Allah'ın Resûlü?" dedi. Resûlullah 10 sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Şüphesiz bir kimse doğduğu yerden başka bir yerde vefat ederse, onun için doğduğu yerden ayak izinin kesildiği (vefat ettiği) yere kadar...
25888. Metin
في الجنة".
Cennet'te [yer] ölçülür."
25889. Metin
ورواه النسائي عن يونس بن عبد الأعلى، وابن ماجه عن حرملة، كلاهما عن ابن وهب، عن حيي بن (¬١) عبد الله، به. (¬٢)
Bunu Nesâî Yûnus b. Abdila'lâ'dan, İbn Mâce Harmele'den rivayet etmiştir; her ikisi de İbn Vehb'den, o da Huyey b. (¬١) Abdullah'tan bu isnad ile rivayet etmiştir. (¬٢)
25890. Metin
وقال (¬٣) ابن جرير: حدثنا ابن حميد، حدثنا أبو تُمَيْلَةَ، حدثنا الحسين، عن ثابت قال: مشيت مع أنس فأسرعت المشي، فأخذ بيدي فمشينا رويدًا، فلما قضينا الصلاة قال أنس: مشيت مع زيد بن ثابت فأسرعت المشي، فقال: يا أنس، أما شَعَرْتَ أن الآثار تكتب؟ أما شَعَرْتَ أن الآثار تكتب؟ (¬٤).
İbn Cerîr dedi ki: (¬٣) Bize İbn Humeyd anlattı, bize Ebû Tümeyle anlattı, bize el-Hüseyn, Sâbit'ten anlattı; dedi ki: Enes ile birlikte yürüdüm ve yürüyüşümü hızlandırdım. Elimden tuttu ve yavaş yavaş yürüdük. Namazı bitirince Enes şöyle dedi: Zeyd b. Sâbit ile birlikte yürümüştüm ve yürüyüşümü hızlandırmıştım. Bunun üzerine şöyle dedi: "Ey Enes, izlerin yazıldığını bilmez misin? İzlerin yazıldığını bilmez misin?" (¬٤)
25891. Metin
وهذا القول لا تنافي بينه وبين الأول، بل في هذا تنبيه ودلالة على ذلك (¬٥) بطريق الأولى والأحرى، فإنه إذا كانت هذه الآثار تُكتَب، فلأن تُكْتَبَ تلك التي فيها قُدوة بهم من خير أو شر بطريق الأولى، والله أعلم.
Bu görüş ile birinci görüş arasında bir çelişki yoktur; aksine bunda, evleviyetle diğerine (¬٥) bir dikkat çekme ve delalet vardır. Zira bu [ayak] izleri yazılıyorsa, hayır veya şerden kendilerine uyulan o amellerin/izlerin yazılması evleviyetle geçerlidir. En doğrusunu Allah bilir.
25892. Metin
وقوله: (وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ) أي: جميع الكائنات مكتوب في كتاب مسطور مضبوط في لوح محفوظ، والإمام المبين هاهنا هو أم الكتاب. قاله مجاهد، وقتادة، وعبد الرحمن بن زيد بن أسلم، وكذا في قوله تعالى: {يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ} [الإسراء: ٧١] أي: بكتاب أعمالهم الشاهد عليهم بما عملوه من خير وشر، كما قال تعالى: {وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ} [الزمر: ٦٩]، وقال تعالى: {وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} [الكهف: ٤٩].
Yüce Allah'ın: (وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ) buyruğu: Yani bütün varlıklar, satır satır yazılmış ve Levh-i Mahfûz'da zaptedilmiş bir kitapta kayıtlıdır. Buradaki İmâm-ı Mübîn (apaçık kütük), Ümmü'l-Kitâb'dır (ana kitaptır). Bunu Mücâhid, Katâde ve Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem söylemiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda da böyledir: {يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ أُنَاسٍ بِإِمَامِهِمْ} “İnsanların her bir sınıfını önderleriyle çağıracağımız gün...” [İsrâ: 71], yani hayır ve şerden işlediklerine dair aleyhlerine şahitlik eden amel defterleriyle [çağırırız]. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجِيءَ بِالنَّبِيِّينَ وَالشُّهَدَاءِ} “Kitap konulmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiştir” [Zümer: 69]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} “Kitap ortaya konmuştur; suçluları, onda yazılı olanlardan korkmuş görürsün. ‘Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler. Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” [Kehf: 49].
25893. Metin
{وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ (١٣) إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ (١٤) قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا تَكْذِبُونَ (١٥) قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ (١٦) وَمَا عَلَيْنَا إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ (١٧)}.
{وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ (١٣) إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ (١٤) قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا تَكْذِبُونَ (١٥) قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ (١٦) وَمَا عَلَيْنَا إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ (١٧)} “Onlara, o şehir halkını misal getir; hani oraya elçiler gelmişti. Hani onlara iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine [onları] üçüncü biriyle desteklemiştik de: ‘Gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz’ demişlerdi. Dediler ki: ‘Siz de bizim gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz. Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.’ Dediler ki: ‘Rabbimiz bilir ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.’”
25894. Metin
يقول تعالى: واضرب -يا محمد-لقومك الذين كذبوك (مَثَلا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ).
Yüce Allah şöyle buyuruyor: [Ey Muhammed!] Seni yalanlayan kavmine (مَثَلا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ) [o şehir halkını misal getir; hani oraya elçiler gelmişti].
25895. Metin
قال ابن إسحاق -فيما بلغه عن ابن عباس، وكعب الأحبار، ووهب بن منبه-: إنها مدينة أنطاكية، وكان بها ملك يقال له: أنطيخس بن أنطيخس بن أنطيخس، وكان يعبد الأصنام، فبعث الله إليه ثلاثة من الرسل، وهم: صادق وصدوق وشلوم، ٦ فكذبهم.
İbn İshâk -İbn Abbâs, Kâ'b el-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih'ten kendisine ulaştığına göre- şöyle demiştir: Şüphesiz orası Antakya şehridir. Orada kendisine Antiyohus b. Antiyohus b. Antiyohus denilen bir kral vardı ve putlara tapardı. Allah ona üç elçi gönderdi; bunlar Sâdık, Sadûk ve Şelûm 6 idi. Ancak o, onları yalanladı.
25896. Metin
وهكذا رُوي عن بُرَيدة بن الحُصَيب، وعِكْرِمَة، وقتادة، والزهري: أنها أنطاكية.
Büreyde b. el-Husayb, İkrime, Katâde ve ez-Zührî'den de oranın Antakya olduğu bu şekilde rivayet edilmiştir.
25897. Metin
وقد استشكل بعض الأئمة كونَها أنطاكية، بما سنذكره بعد تمام القصة، إن شاء الله تعالى.
Bazı imamlar, kıssanın tamamlanmasından sonra inşâallahu teâlâ zikredeceğimiz hususlardan ötürü oranın Antakya olmasını müşkül görmüşlerdir.
25898. Metin
وقوله: (إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا) أي: بادروهما بالتكذيب، (فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ) أي: قويناهما (¬١) وشددنا أزرهما برسول ثالث.
Yüce Allah'ın: (إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا) buyruğu: Yani hemen onları yalanlamaya giriştiler. (فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ): Yani üçüncü bir elçiyle o ikisini güçlendirdik (¬١) ve destekledik.
25899. Metin
قال ابن جُرَيْج، عن وهب بن سليمان، عن شعيب الجبائي قال: كان اسم الرسولين الأولين شمعون ويوحنا، واسم الثالث بولص، والقرية أنطاكية.
İbn Cüreyc, Vehb b. Süleyman'dan, o da Şuayb el-Cübbâî'den nakletti; dedi ki: İlk iki elçinin adı Şem'ûn ve Yuhannâ, üçüncüsünün adı Pavlos ve şehir de Antakya idi.
25900. Metin
(فَقَالُوا) أي: لأهل تلك القرية: (إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ) أي: من ربكم الذي خلقكم، نأمركم بعبادته وحده لا شريك له. قاله أبو العالية.
(فَقَالُوا) Yani o şehrin halkına: (إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ) Yani sizi yaratan Rabbinizden [gönderildik]; sizi ortağı olmayan tek bir Allah'a ibadet etmeye çağırıyoruz, dediler. Bunu Ebu'l-Âliye söylemiştir.
25901. Metin
وزعم قتادة بن دعامة: أنهم كانوا رسل المسيح، ﵇، إلى أهل أنطاكية. (قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا) أي: فكيف أوحيَ إليكم وأنتم بشر ونحن بشر، فلم لا أوحيَ إلينا مثلكم؟ ولو كنتم رسلا لكنتم ملائكة. وهذه شبه (¬٢) كثير من الأمم المكذبة، كما أخبر الله تعالى عنهم في قوله: {ذَلِكَ بِأَنَّهُ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا} [التغابن: ٦]، فاستعجبوا (¬٣) من ذلك وأنكروه. وقوله: {قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} [إبراهيم: ١٠]. وقوله حكاية عنهم في قوله: {وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ} [المؤمنون: ٣٤]، {وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَى إِلا أَنْ قَالُوا أَبَعَثَ اللَّهُ بَشَرًا رَسُولا}؟ [الإسراء: ٩٤]. ولهذا قال هؤلاء: (مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنزلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا تَكْذِبُونَ * قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ) أي: أجابتهم رسلهم الثلاثة قائلين: الله يعلم أنا رسله إليكم، ولو كنا كَذَبة عليه لانتقم منا أشد الانتقام، ولكنه سيعزنا وينصرنا عليكم، وستعلمون لمن تكون عاقبة الدار، كقوله تعالى: {قُلْ كَفَى بِاللَّهِ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ شَهِيدًا يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} [العنكبوت: ٥٢]. (¬٤)
Katâde b. Diâme ise onların, Mesîh'in aleyhisselâm Antakya halkına [gönderdiği] elçileri olduğunu iddia etmiştir. (قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا) Yani siz de insan, biz de insan iken size nasıl vahyolunur? Sizin gibi bize de vahyolunmalı değil miydi? Şayet siz elçi olsaydınız melek olurdunuz. Bu, yalanlayan birçok ümmetin şüphesidir; (¬٢) nitekim Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: {ذَلِكَ بِأَنَّهُ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُوا أَبَشَرٌ يَهْدُونَنَا} “Bunun sebebi, elçileri kendilerine apaçık mucizelerle geldiğinde: ‘Bizi bir insan mı hidayete erdirecek?’ demeleriydi” [Teğâbün: 6]. Bunu garipsediler (¬٣) ve inkâr ettiler. Yine Yüce Allah'ın şu buyruğu: {قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “Dediler ki: ‘Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Bizi atalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin!’” [İbrâhîm: 10]. Yine onlardan hikâye ederek Yüce Allah'ın şu buyruğu: {وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ} “Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, muhakkak ki siz o takdirde hüsrana uğrayanlarsınız” [Mü'minûn: 34], {وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَنْ يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَى إِلا أَنْ قَالُوا أَبَعَثَ اللَّهُ بَشَرًا رَسُولا} “İnsanlara hidayet geldiğinde onların inanmalarına ancak: ‘Allah bir insanı mı elçi gönderdi?’ demeleri engel oldu” [İsrâ: 94]. İşte bundan dolayı bunlar da: (مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنزلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلا تَكْذِبُونَ * قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ) demişlerdir; yani üç elçileri onlara şöyle cevap vermiştir: Allah bilir ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Şayet O'na karşı yalancı olsaydık, bizden en şiddetli intikamı alırdı; fakat O bizi üstün kılacak ve size karşı bize yardım edecektir, dünya yurdunun sonunun kime ait olacağını da bileceksiniz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {قُلْ كَفَى بِاللَّهِ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ شَهِيدًا يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} “De ki: ‘Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Bâtıla inanıp Allah'ı inkâr edenler ise, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.’” [Ankebût: 52]. (¬٤)
25902. Metin
(وَمَا عَلَيْنَا إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ) يقولون إنما علينا أن نبلغكم ما أرسلنا به إليكم، فإذا أطعتم كانت لكم السعادة في الدنيا والآخرة، وإن لم تجيبوا فستعلمون غِبَّ ذلك، والله أعلم.
(وَمَا عَلَيْنَا إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ): Şöyle diyorlar: Bize düşen ancak size gönderildiğimiz şeyi tebliğ etmektir; itaat ederseniz dünyada ve ahirette saadet sizin olur; şayet icabet etmezseniz bunun kötü sonucunu yakında göreceksiniz. En doğrusunu Allah bilir.
25903. Metin
{قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١٨) قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ (١٩)}
{قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١٨) قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ (١٩)} “Dediler ki: ‘Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizden size acı bir azap dokunur.’ [Elçiler] dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi [böyle yapıyorsunuz]? Hayır, siz haddi aşan bir topluluksunuz.’”
25904. Metin
فعند ذلك قال لهم أهل القرية: (إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ) أي: لم نرَ على وجوهكم خيرًا في عيشنا.
İşte bunun üzerine şehir halkı onlara: (إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ) yani yaşantımızda yüzlerinizden bir hayır görmedik, dediler.
25905. Metin
وقال قتادة: يقولون إن أصابنا شر فإنما هو من أجلكم.
Katâde şöyle demiştir: [Onlar] 'Bize bir kötülük isabet ederse bu ancak sizin yüzünüzdendir' diyorlar.
25906. Metin
وقال مجاهد: يقولون: لم يدخل مثلكم إلى قرية إلا عذب أهلها.
Mücâhid ise şöyle dedi: Onlar 'Sizin gibiler bir şehre girince mutlaka halkı azaba uğrar' diyorlar.
25907. Metin
(لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ): قال قتادة: بالحجارة. وقال مجاهد: بالشتم.
{لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ} “Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız” buyruğu hakkında Katâde: "Taşla [taşlarız]" demiştir. Mücâhid ise: "Sövgüyle [hakaret ederiz]" demiştir.
25908. Metin
(وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ) أي: عقوبة شديدة. فقالت لهم رسلهم: (طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ) أي: مردود عليكم، كقوله تعالى في قوم فرعون: {فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَذِهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَلا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ} [الأعراف: ١٣١]، وقال قوم صالح: (¬١) {اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ} [النمل: ٤٧]. وقال قتادة، ووهب بن منبه: أي أعمالكم معكم. وقال تعالى: {وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ فَمَالِ هَؤُلاءِ الْقَوْمِ لا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا} [النساء: ٧٨].
(وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ) Yani şiddetli bir ceza [dokunur]. Elçileri onlara şöyle dedi: (طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ) Yani [uğursuzluğunuz] kendinize aittir. Nitekim Yüce Allah Firavun kavmi hakkında şöyle buyurmuştur: {فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَذِهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَلا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ} “Onlara bir iyilik gelince ‘Bu bizim hakkımızdır’ derlerdi; başlarına bir kötülük gelirse Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. Dikkat edin! Onların uğursuzluğu ancak Allah katındandır” [A'râf: 131]. Sâlih'in kavmi de (¬١) şöyle demiştir: {اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ} “‘Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık’ dediler. O da: ‘Uğursuzluğunuz Allah katındadır’ dedi” [Neml: 47]. Katâde ve Vehb b. Münebbih: Yani amelleriniz sizinle beraberdir, dediler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ فَمَالِ هَؤُلاءِ الْقَوْمِ لا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا} “Onlara bir iyilik dokunursa: ‘Bu Allah katındandır’ derler. Başlarına bir kötülük gelirse: ‘Bu senin yüzündendir’ derler. De ki: ‘Hepsi Allah katındandır.’ Bu topluluğa ne oluyor ki neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!’” [Nisâ: 78].
25909. Metin
وقوله: (أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ) أي: من أجل أنا ذكرناكم وأمرناكم بتوحيد الله وإخلاص العبادة له، قابلتمونا بهذا الكلام، وتوعدتمونا وتهددتمونا؟ بل أنتم قوم مسرفون.
Yüce Allah'ın: (أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ) buyruğu: Yani biz size Allah'ın birliğini ve O'na ihlasla ibadet etmeyi hatırlattık ve emrettik diye mi bizi bu sözlerle karşıladınız ve bizi tehdit edip korkutmaya kalkıştınız? Bilakis siz haddi aşan bir topluluksunuz.
25910. Metin
وقال قتادة: أي إن ذكرناكم بالله تطيرتم بنا، بل أنتم قوم مسرفون.
Katâde dedi ki: Yani biz size Allah'ı hatırlattığımız için mi bizimle uğursuzluk vehmettiniz? Bilakis siz haddi aşan bir topluluksunuz.
25911. Metin
{وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ (٢٠) اتَّبِعُوا مَنْ لا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ (٢١) وَمَا لِيَ لا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢٢) أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلا يُنْقِذُونِ (٢٣) إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٢٤) إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ (٢٥)}.
{وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ (٢٠) اتَّبِعُوا مَنْ لا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ (٢١) وَمَا لِيَ لا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (٢٢) أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلا يُنْقِذُونِ (٢٣) إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٢٤) إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ (٢٥)} “Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi ve: ‘Ey kavmim! Elçilere uyun! Sizden hiçbir ücret istemeyen ve kendileri doğru yolda olan kimselere uyun! Ben, beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Oysa siz de O'na döndürüleceksiniz. Ben O'ndan başka ilahlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek dilerse, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar. O takdirde ben mutlaka apaçık bir sapıklık içinde olurum. Şüphesiz ben sizin de Rabbinize inandım, artık beni dinleyin!’ dedi.”
25912. Metin
قال ابن إسحاق -فيما بلغه عن ابن عباس وكعب الأحبار ووهب بن منبه-: إن أهل القرية هَمّوا بقتل رسلهم فجاءهم رجل من أقصى المدينة يسعى، أي: لينصرهم من قومه -قالوا: وهو حبيب، وكان يعمل الجرير -وهو (¬٢) الحبال-وكان رجلا سقيما (¬٣) قد أسرع فيه الجذام، وكان كثير الصدقة، يتصدق بنصف كسبه، مستقيم النظرة. (¬٤)
İbn İshâk -İbn Abbâs, Kâ'b el-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih'ten kendisine ulaştığına göre- şöyle dedi: Şehir halkı elçilerini öldürmeye yeltendi; bunun üzerine şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak, yani kavminden onları koruyup yardım etmek için geldi. -Dediler ki: O Habîb idi, carîr -yani (¬٢) ip- yapıyordu, cüzzam hastalığı hızla ilerlemiş hasta (¬٣) bir adamdı, çok sadaka verir, kazancının yarısını tasadduk ederdi, istikamet sahibi bir bakışa sahipti. (¬٤)
25913. Metin
وقال ابن إسحاق عن رجل سماه، عن الحكم، عن مِقْسَم -أو: عن مجاهد-عن ابن عباس قال: [كان] (¬٥) اسم صاحب يس حبيب، وكان الجذام قد أسرع فيه.
İbn İshâk, adını verdiği bir adamdan, o el-Hakem'den, o Miksem'den -veya Mücâhid'den-, o da İbn Abbâs'tan nakletti; dedi ki: Yâsîn sahibinin adı Habîb idi ve cüzzam hastalığı onda hızla ilerlemişti. [Bu rivayette 'idi' kelimesi] (¬٥) yer almaktadır.
25914. Metin
وقال الثوري، عن عاصم الأحول، عن أبي مجْلَز: كان اسمه حبيب بن مري.
Sevrî, Âsım el-Ahvel'den, o Ebû Miclez'den nakletti: Adı Habîb b. Merî idi.
25915. Metin
وقال شبيب بن بشر، (¬٦) عن عِكْرِمَة، عن ابن عباس [أيضا] (¬٧) قال: اسم صاحب يس حبيب النجار، فقتله قومه.
Şebîb b. Bişr, (¬٦) İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan [ayrıca] (¬٧) nakletti; dedi ki: Yâsîn sahibinin adı Habîb en-Neccâr idi ve kavmi onu öldürdü.
25916. Metin
وقال السدي: كان قَصَّارا. وقال عمر بن الحكم: كان إسكافا. وقال قتادة: كان يتعبد في غار هناك.
Süddî: Çamaşırcı/dokumacı idi, dedi. Ömer b. el-Hakem: Ayakkabıcı/kunduracı idi, dedi. Katâde ise: Oradaki bir mağarada ibadet ederdi, dedi.
25917. Metin
(قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ): يحض قومه على اتباع الرسل الذين أتوهم، (اتَّبِعُوا مَنْ لا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا) أي: على إبلاغ الرسالة، (وَهُمْ مُهْتَدُونَ) فيما يدعونكم إليه، من عبادة الله وحده لا شريك له.
{قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ} “[O adam] dedi ki: Ey kavmim! Elçilere uyun!” Kendilerine gelen elçilere uymaları hususunda kavmini teşvik etmektedir. {اتَّبِعُوا مَنْ لا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا} “Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun!” Yani: Risaleti tebliğ etme karşılığında [ücret talep etmeyenlere]. {وَهُمْ مُهْتَدُونَ} “Onlar doğru yoldadırlar” Sizi davet ettikleri şeyde; yani tek olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah'a ibadet etme hususunda [hidayet üzeredirler].
25918. Metin
(وَمَا لِيَ لا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي) أي: وما يمنعني من إخلاص العبادة للذي خلقني وحده لا شريك له، (وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ) أي: يوم المعاد، فيجازيكم على أعمالكم، إن خيرًا فخير، وإن شرًّا فشر.
(وَمَا لِيَ لا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي) Yani: Beni tek başına, hiçbir ortağı olmaksızın yaratan zata ibadeti ihlasla yapmaktan beni alıkoyan nedir? (وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ) Yani: Kıyamet günü [O'na döndürüleceksiniz]; amellerinize göre size karşılığını verecektir; eğer hayırsa hayır, şer ise şer.