27125. Metin
تفسير سورة غافر (¬١)
Ğâfir Sûresi Tefsiri (¬١)
27126. Metin
وهي مكية.
Mekkîdir.
27127. Metin
قد كره بعض السلف، منهم محمد بن سيرين أن يقال: "الحواميم" وإنما يقال: "آل حم".
Selef'ten aralarında Muhammed b. Sîrîn'in de bulunduğu bazı kimseler "el-Havâmîm" denilmesini mekruh görmüş; ancak "Âl-i Hâmîm" denileceğini söylemişlerdir.
27128. Metin
قال عبد الله بن مسعود: "آل حم" ديباج القرآن.
Abdullah b. Mes'ûd: "Âl-i Hâmîm, Kur'an'ın ipekli kumaşıdır (dîbâcıdır)" demiştir.
27129. Metin
وقال ابن عباس: إن لكل شيء لبابًا ولُبَاب القرآن "آل حم"-أو قال: الحواميم.
İbn Abbâs da şöyle demiştir: "Şüphesiz her şeyin bir özü (lübâbı) vardır. Kur'an'ın özü de Âl-i Hâmîm'dir -veya el-Havâmîm'dir demiştir-."
27130. Metin
قال مِسْعَر بن كِدَام: كان يقال لهن: "العرائس".
Mis'ar b. Kidâm: "Onlara 'Gelinler' (el-Arâis) denilirdi" demiştir.
27131. Metin
روى ذلك كله الإمام العَلم (¬٢) أبو عُبيد القاسم بن سلام، ﵀، في كتاب: "فضائل القرآن". (¬٣) وقال حُميد بن زَنْجويه: حدثنا عبيد الله بن موسى، حدثنا إسرائيل، عن أبي إسحاق، عن أبي الأحوص عن عبيد الله (¬٤) قال: إن مثل القرآن كمثل رجل انطلق يرتاد لأهله منزلا فمر بأثر غيث فبينا هو يسير فيه ويتعجب [منه] (¬٥)، إذ هبط على روضات دَمِثات فقال: عجبت من الغيث الأول، فهذا أعجب وأعجب فقيل له: إن مثل الغيث الأول مثل عِظَم (¬٦) القرآن، وإن مثل هؤلاء الروضات الدمثات، مثل آل حم في القرآن. أورده البغوي (¬٧).
Bütün bunları önder ve seçkin ilim adamı (¬٢) Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm -rahimehullâh- "Fedâilu'l-Kur'ân" adlı kitabında rivayet etmiştir. (¬٣) Humeyd b. Zenceveyh de şöyle demiştir: Bize Ubeydullah b. Mûsâ anlattı, bize İsrâîl, Ebû İshak'tan, o Ebü'l-Ahvas'tan, o da Ubeydullah'tan (¬٤) anlattı; o şöyle demiştir: "Kur'an'ın misali, ailesi için konaklayacak bir yer aramaya çıkan ve yağmur izine rastlayan bir adamın misali gibidir. O, bu yağmur izinde yürüyüp ona hayran kalırken (¬٥), aniden yumuşak ve verimli bahçelere denk geldi ve: 'İlk yağmura şaşmıştım, oysa bu çok daha şaşırtıcı!' dedi. Kendisine şöyle denildi: 'İlk yağmurun misali Kur'an'ın azameti (¬٦) gibidir; bu yumuşak ve verimli bahçelerin misali ise Kur'an'daki Âl-i Hâmîm gibidir.'" Bunu el-Begavî zikretmiştir (¬٧).
27132. Metin
وقال ابن لَهِيعة عن يزيد بن أبي حبيب: أن الجرّاح بن أبي الجراح حدثه عن ابن عباس، قال: لكل شيء لباب، ولباب القرآن الحواميم (¬٨).
İbn Lehîa, Yezîd b. Ebî Habîb'den, el-Cerrâh b. Ebi'l-Cerrâh'ın kendisine İbn Abbâs'tan naklettiğini bildirmiştir; [İbn Abbâs] şöyle demiştir: "Her şeyin bir özü vardır, Kur'an'ın özü de Havâmîm'dir (¬٨)."
27133. Metin
وقال ابن مسعود: إذا وَقعتُ في "آل حم" فقد وقعتُ في روضات أتأنَّق فيهن (¬٩).
İbn Mes'ûd da şöyle demiştir: "Âl-i Hâmîm'e geldiğimde, içinde zevkle gezindiğim cennet bahçelerine gelmiş olurum (¬٩)."
27134. Metin
وقال أبو عبيد: حدثنا الأشجعي، حدثنا مِسْعر -هو ابن كِدَام -عمن حدثه: أن رجلا رأى أبا الدرداء [﵁] (¬١٠) يبني مسجدًا، فقال له: ما هذا؟ فقال: أبنيه من أجل "آل حم" (¬١١).
Ebû Ubeyd şöyle demiştir: Bize el-Eşcaî anlattı, bize Mis'ar -ki o İbn Kidâm'dır- kendisine anlatan kimseden rivayet etti: Bir adam Ebü'd-Derdâ'yı [radıyallâhu anh] (¬١٠) bir mescid inşa ederken gördü ve ona: "Bu nedir?" dedi. O da: "Bunu Âl-i Hâmîm için inşa ediyorum" dedi (¬١١).
27135. Metin
وقد يكون هذا المسجد الذي بناه أبو الدرداء هو المسجد المنسوب إليه داخل قلعة دمشق. وقد يكون صيانتها وحفظها ببركته وبركة ما وُضع له، فإن هذا الكلام يدل على النصر على الأعداء، كما قال رسول الله (¬١٢) ﷺ لأصحابه في بعض الغزوات: "إن بَيّتم الليلة فقولوا: حم، لا ينصرون" وفي رواية: "لا تنصرون" (¬١٣).
Ebü'd-Derdâ'nın inşa ettiği bu mescid, Şam Kalesi içinde ona nispet edilen mescid olabilir. Kalenin korunması ve muhafazası da onun bereketiyle ve uğruna yapıldığı şeyin bereketiyle olabilir. Zira bu söz, düşmanlara karşı zafere delalet etmektedir; nitekim Resûlullah (¬١٢) sallallâhu aleyhi ve sellem bazı gazvelerde ashabına şöyle buyurmuştur: "Bu gece baskına uğrarsanız: 'Hâ Mîm, yardım olunmazlar' deyiniz." Bir rivayette ise: "'Yardım olunmazsınız' deyiniz" şeklindedir (¬١٣).
27136. Metin
وقال الحافظ أبو بكر البزار: حدثنا أحمد بن الحكم بن ظَبْيان بن خَلف المازني، ومحمد بن
Hâfız Ebû Bekr el-Bezzâr şöyle dedi: Bize Ahmed b. el-Hakem b. Zabyân b. Halef el-Mâzinî ve Muhammed b.
27137. Metin
الليث الهمداني قالا حدثنا موسى بن مسعود، حدثنا عبد الرحمن بن أبي بكر المليكي، عن زرارة بن مصعب، عن أبي سلمة، عن أبي هُرَيرة، ﵁، قال: قال رسولُ الله ﷺ: "من قرأ آية الكرسي وأول حم المؤمن، عُصِم ذلك اليوم من كل سوء".
el-Leys el-Hemdânî anlattılar; ikisi dediler ki: Bize Mûsâ b. Mes'ûd anlattı, bize Abdurrahman b. Ebî Bekr el-Müleykî, Zürâre b. Mus'ab'dan, o Ebû Seleme'den, o Ebû Hüreyre'den [radıyallâhu anh] rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Kim Âyetü'l-Kürsî'yi ve Hâ-Mîm el-Mü'min'in baş tarafını okursa, o gün her türlü kötülükten korunur."
27138. Metin
ثم قال: لا نعلمه يُروى إلا بهذا الإسناد. ورواه الترمذي من حديث المليكي، وقال: تكلم فيه بعض أهل العلم من قبل حفظه (¬١).
Sonra şöyle dedi: "Bunun sadece bu isnadla rivayet edildiğini biliyoruz." Bunu Tirmizî de el-Müleykî'nin hadisinden rivayet etmiş ve: "İlim ehlinden bazıları onun ezberi yönünden tenkitte bulunmuştur" demiştir (¬١).
27139. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
27140. Metin
{حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣)}
{حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (٢) غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ (٣)} “Hâ-Mîm. (1) Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah'tandır. (2) Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli ve lütfu bol olandır. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; dönüş ancak O'nadır. (3)”
27141. Metin
أما الكلام على الحروف المقطعة، فقد تقدم في أول "سورة البقرة" بما أغنى عن إعادته هاهنا.
Hurûf-ı mukattaaya dair açıklama daha önce "Bakara Sûresi"nin başında burada tekrar edilmesine ihtiyaç bırakmayacak şekilde geçmişti.
27142. Metin
وقد قيل: إن (حم) اسم من أسماء الله ﷿، وأنشدوا في ذلك (¬٢)
(Hâ-Mîm)'in aziz ve celil olan Allah'ın isimlerinden bir isim olduğu da söylenmiştir; nitekim bu hususta şu şiiri okumuşlardır: (¬٢)
27143. Metin
يُذَكِّرُني حامِيمَ والرمحُ شَاجر … فَهَلا تلا حَاميمَ قَبْل التَّقدُّمِ
"Mızraklar birbirine girmişken bana Hâ-Mîm'i hatırlatıyor... / İleri atılmadan önce Hâ-Mîm'i okusaydı ya!"
27144. Metin
وقد ورد (¬٣) في الحديث الذي رواه أبو داود والترمذي، من حديث الثوري، عن أبي إسحاق، عن المهلب بن أبي صُفْرة قال: حدثني من سمع رسول الله ﷺ يقول: "إن بَيَّتم الليلة فقولوا: حم، لا ينصرون" وهذا إسناد صحيح (¬٤).
Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin rivayet ettiği, Sevrî'den, Ebû İshak'tan, Mühelleb b. Ebî Sufre'den gelen hadiste (¬٣) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Bana Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işiten kimse haber verdi: "Bu gece baskına uğrarsanız: 'Hâ-Mîm, yardım olunmazlar' deyiniz." Bu isnad sahihtir (¬٤).
27145. Metin
واختار أبو عبيد أن يُروى: "فقولوا: حم، لا ينصروا" أي: إن قلتم ذلك لا ينصروا، جعله جزاء لقوله: فقولوا.
Ebû Ubeyd ise: "'Hâ-Mîm, yardım olunmasınlar' deyiniz" şeklinde rivayet edilmesini tercih etmiştir; yani: 'Şayet bunu söylerseniz yardım olunmasınlar' demektir ve bunu: "Deyiniz" sözünün cevabı (cezası) kılmıştır.
27146. Metin
وقوله: (تَنزيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ) أي: تنزيل هذا الكتاب -وهو القرآن-من الله ذي العزة والعلم، فلا يرام جنابه، ولا يخفى عليه الذر وإن تكاثف حجابه.
(تَنزيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ) “Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah'tandır” ayetinin anlamı: Bu Kitab'ın -ki o Kur'an'dır- indirilişi, izzet ve ilim sahibi olan Allah'tandır; O'nun yüce katına erişilemez, perdeleri ne kadar yoğun olsa da bir zerre bile O'na gizli kalmaz.
27147. Metin
وقوله: (غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ) أي: يغفر ما سلف من الذنب، ويقبل التوبة في المستقبل لمن تاب إليه وخَضَع لديه.
(غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ) “Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden” ayetinin anlamı: O, geçmiş günahı bağışlar ve gelecekte de Kendisine tövbe edip huzurunda boyun eğen kimsenin tövbesini kabul eder.
27148. Metin
وقوله: (شَدِيدُ الْعِقَابِ) أي: لمن تمرد وطغى وآثر الحياة الدنيا، وعتا عن (¬٥) أوامر الله، وبغى [وقد اجتمع في هذه الآية الرجاء والخوف] (¬٦). وهذه كقوله تعالى: {نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الأَلِيمُ} [الحجر: ٤٩ - ٥٠] يقرن هذين الوصفين كثيرًا في مواضع متعددة من القرآن؛ ليبقى العبد بين الرجاء والخوف.
(شَدِيدُ الْعِقَابِ) “Azabı şiddetli” ayetinin anlamı: Haddi aşıp azgınlaşan, dünya hayatını tercih eden, Allah'ın emirlerine karşı gelen (¬٥) ve taşkınlık yapan kimse içindir. [Bu ayette ümit ve korku bir arada toplanmıştır] (¬٦). Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibidir: {نَبِّئْ عِبَادِي أَنِّي أَنَا الْغَفُورُ الرَّحِيمُ * وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الأَلِيمُ} “Kullarıma, benim çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olduğumu haber ver. Ve şüphesiz azabımın da can yakıcı bir azap olduğunu (haber ver).” [Hicr: 49-50]. Kulun ümit ile korku arasında kalması için Kur'an'ın pek çok yerinde bu iki vasfı sıklıkla bir arada zikreder.
27149. Metin
وقوله: (ذِي الطَّوْلِ) قال ابن عباس: يعني: السعة والغنى. وكذا قال مجاهد وقتادة.
(ذِي الطَّوْلِ) “Lütfu bol olan” ayeti hakkında İbn Abbâs: "Genişlik ve zenginlik sahibidir demektir" demiştir. Mücâhid ve Katâde de böyle söylemiştir.
27150. Metin
وقال يزيد بن الأصم: (ذِي الطَّوْلِ) يعني: الخير الكثير.
Yezîd b. el-Esamm ise şöyle demiştir: (ذِي الطَّوْلِ) “Lütfu bol olan” yani: Pek çok hayır [sahibi] demektir.
27151. Metin
وقال عكرمة: (ذِي الطَّوْلِ) ذي المن.
İkrime: "(ذِي الطَّوْلِ) 'İhsan ve lütuf sahibi' demektir" demiştir.
27152. Metin
وقال قتادة: [يعني] (¬١) ذي النعم والفواضل.
Katâde: "[Yani] (¬١) nimetler ve faziletler sahibi demektir" demiştir.
27153. Metin
والمعنى: أنه المتفضل على عباده، المتطول عليهم بما هو فيه من المنن والأنعام، التي لا يطيقون القيام بشكر واحدة منها، {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا [إِنَّ الإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ]} [إبراهيم: ٣٤] (¬٢).
Manası şudur: O, kullarına karşı lütufkârdır; bir tekinin bile şükrünü yerine getirmeye güç yetiremeyecekleri minnet ve nimetlerle onlara bolca ihsanda bulunmaktadır: {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا [إِنَّ الإِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ]} “Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışsanız, onu sayıp bitiremezsiniz. [Gerçekten insan çok zalimdir, çok nankördür.]” [İbrâhîm: 34] (¬٢).
27154. Metin
وقوله: (لا إِلَهَ إِلا هُوَ) أي: لا نظير له في جميع صفاته، فلا إله غيره، ولا رب سواه (إِلَيْهِ الْمَصِيرُ) أي: المرجع والمآب، فيجازي كل عامل بعمله، {وَهُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} [الرعد: ٤١].
(لا إِلَهَ إِلا هُوَ) “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” ayetinin anlamı: Bütün sıfatlarında O'nun hiçbir dengi yoktur; O'ndan başka ilah ve O'ndan gayrı rab yoktur. (إِلَيْهِ الْمَصِيرُ) “Dönüş ancak O'nadır” ayetinin anlamı: Dönüş ve varış yeri O'nadır, böylece her amel edene amelinin karşılığını verecektir; {وَهُوَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} “Ve O, hesabı pek çabuk görendir.” [Ra'd: 41].
27155. Metin
وقال أبو بكر بن عياش: سمعت أبا إسحاق السَّبِيعي يقول: جاء رجل إلى عمر بن الخطاب [﵁] (¬٣) فقال: يا أمير المؤمنين إني قَتَلْتُ، فهل لي من توبة؟ فقرأ عليه (حم * تَنزيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ * غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ) وقال: اعمل ولا تيأس.
Ebû Bekr b. Ayyâş şöyle demiştir: Ebû İshak es-Sebîî'nin şöyle dediğini işittim: Bir adam Ömer b. el-Hattâb'a [radıyallâhu anh] (¬٣) gelip: "Ey Müminlerin Emîri, ben birini öldürdüm, benim için tövbe var mıdır?" dedi. Bunun üzerine ona: (حم * تَنزيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ * غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ) “Hâ-Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah'tandır. Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olandır” ayetlerini okudu ve: "Amel et ve ümitsizliğe kapılma!" dedi.
27156. Metin
رواه ابن أبي حاتم -واللفظ له-وابن جرير (¬٤).
Bunu -lafız ona ait olmak üzere- İbn Ebî Hâtim ve İbn Cerîr rivayet etmiştir (¬٤).
27157. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا موسى بن مروان الرِّقِّي، حدثنا عمر -يعني ابن أيوب-أخبرنا جعفر بن بَرْقان، عن يزيد بن الأصم (¬٥) قال: كان رجل من أهل الشام ذو بأس، وكان يفد إلى عمر بن الخطاب [﵁] (¬٦)، ففقده عمر فقال: ما فعل فلان بن فلان؟ فقالوا: يا أمير المؤمنين، يتابع في هذا الشراب. قال: فدعا عمر كاتبه، فقال: اكتب: "من عمر بن الخطاب إلى فلان ابن فلان، سلام عليك، [أما بعد] (¬٧): فإني أحمد إليك الله الذي لا إله إلا هو، غافر الذنب وقابل التوب، شديد العقاب، ذي الطول، لا إله إلا هو إليه المصير". ثم قال لأصحابه: ادعوا الله لأخيكم أن يُقْبِل بقلبه، وأن يتوب الله عليه (¬٨). فلما بلغ الرجل كتابُ عمر جعل يقرؤه ويردده، ويقول: غافر الذنب وقابل التوب شديد العقاب، قد حذرني عقوبته ووعدني أن يغفر لي.
İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Bize babam anlattı, bize Mûsâ b. Mervân er-Rakkî anlattı, bize Ömer -yani İbn Eyyûb- anlattı, bize Ca'fer b. Burkân haber verdi, o Yezîd b. el-Esam'dan (¬٥) rivayet etti; o şöyle demiştir: Şam ehlinden güçlü-kuvvetli bir adam vardı ve Ömer b. el-Hattâb'ın [radıyallâhu anh] (¬٦) yanına gelip giderdi. Ömer onu göremeyince: "Falanca oğlu falanca ne yaptı?" diye sordu. Dediler ki: "Ey Müminlerin Emîri, o kendisini bu içkiye kaptırdı." Bunun üzerine Ömer kâtibini çağırıp: "Yaz: 'Ömer b. el-Hattâb'dan falanca oğlu falancaya. Selam üzerine olsun. [Emmâ ba'd] (¬٧): Kendisinden başka ilah olmayan, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli, lütfu bol olan Allah'a hamdederek söze başlarım. O'ndan başka ilah yoktur, dönüş ancak O'nadır'" dedi. Sonra ashabına: "Kardeşiniz için Allah'a dua edin; kalbini [hakka] yöneltsin ve Allah onun tövbesini kabul buyursun" dedi (¬٨). Ömer'in mektubu adama ulaşınca onu okumaya ve tekrar etmeye başladı; şöyle diyordu: "'Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan'... Beni azabıyla uyardı ve beni bağışlayacağını vadetti."
27158. Metin
ورواه الحافظ أبو نعيم من حديث جعفر بن برقان، وزاد: "فلم يزل يُرَدّدها على نفسه، ثم بكى ثم نزع فأحسن النزع فلما بلغ عمر [﵁] (¬٩) خبرهُ قال: هكذا فاصنعوا، إذا رأيتم أخاكم زل زلَّة فسددوه ووفقوه، وادعوا الله له أن يتوب عليه، ولا تكونوا أعوانًا للشيطان عليه" (¬١٠).
Hâfız Ebû Nuaym bunu Ca'fer b. Burkân hadisinden rivayet etmiş ve şu ziyadeyi eklemiştir: "Mektubu kendi kendine tekrar edip durdu, sonra ağladı, ardından [içkiden] el çekip vazgeçti ve bu vazgeçişi çok güzel oldu. Haberi Ömer'e [radıyallâhu anh] (¬٩) ulaşınca şöyle dedi: 'Kardeşinizin bir hata işlediğini gördüğünüzde işte böyle yapın; onu doğrultun, muvaffak kılın ve tövbesini kabul etmesi için Allah'a dua edin; ona karşı şeytanın yardımcıları olmayın'" (¬١٠).
27159. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا عمر بن شَبَّة ١١، حدثنا حماد بن واقد -أبو عُمَر الصفار-، حدثنا ثابت البناني، قال: كنت مع مصعب بن الزبير في سواد الكوفة، فدخلت حائطًا أصلي ركعتين فافتتحت: (حم) المؤمن، حتى بلغت: (لا إِلَهَ إِلا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ) فإذا رجل خلفي على بغلة شهباء عليه مُقَطَّعات يمنية فقال: إذا قلت: (غَافِرِ الذَّنْبِ) فقل: "يا غافر الذنب، اغفر لي ذنبي".
İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Bize Ömer b. Şebbe 11 anlattı, bize Hammâd b. Vâkıd -Ebû Ömer es-Saffâr- anlattı, bize Sâbit el-Bünânî anlattı; o şöyle dedi: Kûfe kırsalında Mus'ab b. ez-Zübeyr ile birlikteydim. İki rekât namaz kılmak üzere bir bahçeye girdim ve el-Mü'min Suresi'ni { حم } “Hâ-Mîm” [diyerek okumaya] başladım; nihayet { لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ } “O'ndan başka ilah yoktur, dönüş ancak O'nadır” [ayetine] ulaştım. Birden arkamda boz bir katır üzerinde, sırtında Yemen kumaşından elbiseler bulunan bir adam belirdi ve şöyle dedi: { غَافِرِ الذَّنْبِ } “Günahı bağışlayan” dediğin zaman: "Ey günahı bağışlayan, benim günahımı bağışla!" de.
27160. Metin
وإذا قلت: (وَقَابِلِ التَّوْبِ)، فقل: "يا قابل التوب، اقبل توبتي". وإذا قلت: (شَدِيدُ الْعِقَابِ)، فقل: "يا شديد العقاب، لا تعاقبني". قال: فالتفت فلم أر أحدًا، فخرجت إلى الباب فقلت: مَرّ بكم رجل عليه مقطعات يمنية؟ قالوا: ما رأينا أحدًا فكانوا يُرَون أنه إلياس.
(وَقَابِلِ التَّوْبِ) “Ve tövbeyi kabul eden” dediğinde: "Ey tövbeyi kabul eden, tövbemi kabul eyle!" de. (شَدِيدُ الْعِقَابِ) “Azabı şiddetli olan” dediğinde ise: "Ey azabı şiddetli olan, beni cezalandırma!" de. [Sâbit] dedi ki: Arkama döndüm ama kimseyi göremedim. Kapıya çıkıp: "Yanınızdan üzerinde Yemen kumaşından elbise olan bir adam geçti mi?" diye sordum. "Hiç kimseyi görmedik" dediler. Onun İlyas [aleyhisselâm] olduğu kanaatine vardılar.
27161. Metin
ثم رواه من طريق أخرى، عن ثابت، بنحوه. وليس فيه ذكر إلياس.
Sonra bunu Sâbit'ten başka bir yolla benzer şekilde rivayet etmiştir; ancak onda İlyas zikredilmemiştir.
27162. Metin
{مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤) كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالأَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ (٥) وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ (٦)}
{مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ (٤) كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالأَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ (٥) وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ (٦)} “Allah'ın ayetleri hakkında, inkâr edenlerden başkası mücadele etmez. Onların beldelerde dönüp dolaşması seni aldatmasın. (4) Onlardan önce Nûh kavmi ve onlardan sonraki fırkalar (topluluklar) da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya yeltendi. Batılla hakkı ortadan kaldırmak için mücadele ettiler. Bunun üzerine Ben de onları yakalayıverdim. Cezalandırmam nasılmış (gördüler)! (5) İnkâr edenlerin cehennemlik olduklarına dair Rabbinin sözü işte böylece gerçekleşti. (6)”
27163. Metin
يقول تعالى: ما يدفع الحق ويجادل فيه بعد البيان وظهور البرهان (إِلا الَّذِينَ كَفَرُوا) أي: الجاحدون لآيات الله وحججه وبراهينه، (فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ) أي: في أموالهم ونعيمها وزهرتها، كما قال: {لا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلادِ * مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ} [آل عمران: ١٩٦ - ١٩٧]، وقال تعالى: {نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} [لقمان: ٢٤].
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Açıklama ve delilin ortaya çıkmasından sonra hakkı reddedip onun hakkında ancak (إِلا الَّذِينَ كَفَرُوا) “inkâr edenler” yani Allah'ın ayetlerini, delillerini ve bürhanlarını inkâr edenler mücadele eder. (فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ) “Onların beldelerde dönüp dolaşması seni aldatmasın” yani malları, o malların nimeti ve süsü içindeki dolaşmaları seni yanıltmasın; nitekim şöyle buyurmuştur: {لا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلادِ * مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ} “İnkâr edenlerin beldelerde dönüp dolaşması seni sakın aldatmasın! Bu, az bir geçimliktir. Sonra varacakları yer cehennemdir; o ne kötü bir yataktır!” [Âl-i İmrân: 196-197]. Allah Teâlâ yine şöyle buyurmuştur: {نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} “Onları biraz yararlandırır, sonra da onları şiddetli bir azaba sürükleriz.” [Lokmân: 24].
27164. Metin
ثم قال تعالى مسليًا لنبيه (¬١) محمد ﷺ في تكذيب من كذبه من قومه، بأن له أسوة من سلف من الأنبياء؛ فإنه قد كذبهم (¬٢) أممهم وخالفوهم، وما آمن بهم منهم إلا قليل (¬٣)، فقال: (كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ) وهو أول رسول بَعَثه الله ينهى عن عبادة الأوثان، (وَالأحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ) أي: من كل أمة، (وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ) أي: حرصوا على قتله بكل ممكن، ومنهم من قتل رسوله (¬٤)، (وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ) أي: مَاحَلُوا بالشبهة (¬٥) ليردوا الحق الواضح الجلي.
Sonra Allah Teâlâ, kavminden kendisini yalanlayanlar hususunda Peygamberi (¬١) Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli ederek geçmiş peygamberlerde kendisi için bir örnek olduğunu bildirdi; zira ümmetleri onları da yalanlamış (¬٢), onlara muhalefet etmiş ve içlerinden pek azı hariç onlara inanmamıştır (¬٣). Şöyle buyurdu: (كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ) “Onlardan önce Nûh kavmi de yalanlamıştı”; o, Allah'ın putlara tapmaktan sakındırmak üzere gönderdiği ilk elçidir. (وَالأحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ) “Ve onlardan sonraki fırkalar da” yani her ümmetten [gelen topluluklar da yalanladı]. (وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ) “Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp cezalandırmaya yeltendi” yani mümkün olan her yolla onu öldürmeye hırs gösterdiler, hatta içlerinden peygamberini öldürenler bile oldu (¬٤). (وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ) “Batılla hakkı ortadan kaldırmak için mücadele ettiler” yani apaçık ve besbelli hakkı geri çevirmek için şüphelerle hile ve düşmanlık yaptılar (¬٥).
27165. Metin
وقد قال أبو القاسم الطبراني: حدثنا علي بن عبد العزيز، حدثنا عارم أبو النعمان، حدثنا مُعْتَمِر بن سليمان قال: سمعت أبي يحدث عن حَنَش، عن عكرمة، عن ابن عباس (¬٦) [﵁] (¬٧)، عن النبي ﷺ قال: "من أعان باطلا ليدحض بباطله حقًّا، فقد برئت منه ذمة الله وذمة رسوله" (¬٨).
Ebü'l-Kâsım et-Taberânî şöyle demiştir: Bize Ali b. Abdilazîz anlattı, bize Ârim Ebü'n-Nu'mân anlattı, bize Mu'temir b. Süleymân anlattı, o şöyle dedi: Babamın Haneş'ten, onun İkrime'den, onun İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] (¬٦) (¬٧), onun da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu rivayet ederken işittim: "Kim batılıyla bir hakkı ortadan kaldırmak için batıla yardım ederse, Allah'ın ve Resûlü'nün zimmeti (güvencesi) ondan uzak olmuştur" (¬٨).
27166. Metin
وقوله: (فَأَخَذْتُهُمْ) أي: أهلكتهم على ما صنعوا من هذه الآثام والذنوب العظام، (فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ) أي: فكيف بلغك عذابي لهم، ونكالي بهم؟ قد كان شديدًا موجعًا مؤلمًا.
(فَأَخَذْتُهُمْ) “Bunun üzerine Ben de onları yakalayıverdim” ayetinin anlamı: İşledikleri bu büyük günahlar ve cürümler sebebiyle onları helak ettim. (فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ) “Cezalandırmam nasılmış” ayetinin anlamı: Onlara verdiğim azabım ve ibretlik cezam sana nasıl ulaştı? Şüphesiz o pek şiddetli, acı verici ve elem doluydu.
27167. Metin
قال قتادة: كان والله شديدًا.
Katâde şöyle demiştir: "Vallâhi o pek şiddetliydi."
27168. Metin
وقوله: (وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ) أي: كما حقت كلمةُ العذاب على الذين كفروا من الأمم السالفة، كذلك حقت على المكذبين من هؤلاء الذين كذبوك وخالفوك يا محمد بطريق الأولى والأحرى؛ لأن من كذبّك (¬١) فلا وثوق له بتصديق غيرك.
(وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ) “İnkâr edenlerin cehennemlik olduklarına dair Rabbinin sözü işte böylece gerçekleşti” ayetinin anlamı: Geçmiş ümmetlerden inkâr edenlerin üzerine azap kelimesi nasıl hak olduysa, ey Muhammed, seni yalanlayan ve sana muhalefet eden bu kimselerin üzerine de evleviyetle ve öncelikle öyle hak olmuştur; çünkü seni yalanlayan kimsenin (¬١) başkasını tasdik etmesine asla güvenilmez.
27169. Metin
{الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (٧)}
{الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (٧)} “Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na inanırlar ve iman edenler için şöyle bağışlanma dilerler: 'Rabbimiz! Sen rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve Senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru!' (7)”
27170. Metin
يخبر تعالى عن الملائكة المقربين من حَمَلة العرش الأربعة، ومن حوله من الكروبيين، بأنهم يسبحون بحمد ربهم، أي: يقرنون بين التسبيح الدال على نفي النقائص، والتحميد المقتضي لإثبات صفات المدح، (وَيُؤْمِنُونَ بِهِ) أي: خاشعون له أذلاء بين يديه، وأنهم (يَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا) أي: من أهل الأرض ممن آمن بالغيب، فقيض الله سبحانه ملائكته المقربين أن يَدْعُوا للمؤمنين بظهر الغيب، ولما كان هذا من سجايا الملائكة عليهم الصلاة والسلام، كانوا يُؤمِّنون على دعاء المؤمن لأخيه بظهر الغيب، كما ثبت في صحيح مسلم: "إذا دعا المسلم لأخيه بظهر الغيب قال الملك: آمين ولك بمثله" (¬٢).
Allah Teâlâ, Arş'ı taşıyan dört mukarreb melekten ve onun etrafındaki Kerûbiyyûn meleklerinden haber vererek onların Rablerini hamd ile tesbih ettiklerini; yani eksikliklerin nefyine delalet eden tesbih ile övgü sıfatlarının ispatını gerektiren tahmidi birleştirdiklerini, (وَيُؤْمِنُونَ بِهِ) “O'na inandıklarını” yani O'na karşı saygılı ve huzurunda boyun eğmiş olduklarını ve onların (يَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا) “iman edenler için bağışlanma dilediklerini” yani yeryüzü ehlinden gayba iman edenler için istiğfar ettiklerini haber vermektedir. Allah Teâlâ mukarreb meleklerini gıyabında müminlere dua etmekle görevlendirmiştir. Bu meleklerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- ahlakından olduğu için, müminin gıyabında din kardeşine yaptığı duaya da melekler "âmin" derler; nitekim Sahîh-i Müslim'de sabit olduğuna göre: "Müslüman kişi gıyabında din kardeşi için dua ettiğinde melek: 'Âmîn, bir misli de senin için olsun' der" buyrulmuştur (¬٢).
27171. Metin
وقد قال الإمام أحمد: حدثنا عبد الله بن محمد -هو ابن أبي شيبة -حدثنا عبدة بن سليمان، عن محمد بن إسحاق، عن يعقوب بن عتبة، عن عكرمة عن ابن عباس (¬٣) [﵁] (¬٤) أن رسول الله ﷺ صَدّق أمية في شيء من شعره، فقال:
İmam Ahmed şöyle demiştir: Bize Abdullah b. Muhammed -ki o İbn Ebî Şeybe'dir- anlattı, bize Abde b. Süleymân, Muhammed b. İshak'tan, o Ya'kūb b. Utbe'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] (¬٣) (¬٤) rivayet etti ki; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ümeyye'nin şiirinden bir kısmı tasdik edip şöyle demiştir:
27172. Metin
رَجُلٌ وَثَور تَحْتَ رِجْل يَمينه … وَالنَّسْرُ للأخْرَى وَلَيْثٌ مُرْصَدُ
"Bir adam ve bir boğa sağ ayağının altında... / Diğerinde ise bir kartal ve gözetleyen bir aslan."
27173. Metin
فقال رسول الله ﷺ: "صدق". فقال:
Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Doğru söyledi" buyurdu. [Ümeyye] şöyle dedi:
27174. Metin
وَالشمس تَطلعُ كل آخر لَيْلةٍ … حَمْراءُ يُصْبحُ لَونُها يَتَوَرّدُ
"Güneş ise her gecenin sonunda doğar / Kıpkırmızı olarak, rengi gül rengine dönerek."
27175. Metin
تَأبَى فَما تَطلُع لَنَا في رِسْلها … إلا معَذّبَة وَإلا تُجْلدَ
Diretir de bizim için vaktinde doğmaz / Ancak azap çekerek ve kamçılanarak [doğar]."
27176. Metin
فقال النبي ﷺ: "صدق" (¬٥).
Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Doğru söyledi" buyurdu (¬٥).
27177. Metin
وهذا إسناد جيد: وهو يقتضي أن حملة العرش اليوم أربعة، فإذا كان يوم القيامة كانوا ثمانية،
Bu ceyyid (sağlam/güzel) bir isnaddır. Bu [rivayet], bugün Arş'ı taşıyanların dört olduğunu, kıyamet günü geldiğinde ise sekiz olacaklarını iktiza etmektedir (gerektirmektedir).
27178. Metin
كما قال تعالى: {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ} [الحاقة: ١٧].
Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ} [el-Hâkka: 17] “O gün Rabbinin Arş'ını, onların üzerinde sekiz [melek] taşır.”
27179. Metin
وهنا سؤال وهو أن يقال: ما الجمع بين المفهوم من هذه الآية، ودلالة هذا الحديث؟ وبين الحديث الذي رواه أبو داود:
Burada şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: Bu ayetten anlaşılan mana ile bu hadisin delaleti ve Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği şu hadisin arası nasıl uzlaştırılır?
27180. Metin
حدثنا محمد بن الصباح البزار، حدثنا الوليد بن أبي ثور، عن سِماك، عن عبد الله بن عَمِيرة (¬١)، عن الأحنف بن قيس، عن العباس بن عبد المطلب، قال: كنت بالبطحاء في عصابة فيهم رسول الله ﷺ فمرت بهم سحابة، فنظر إليها فقال: "ما تسمون هذه؟ " قالوا: السحاب. قال: "والمزن؟ " قالوا: والمزن. قال: "والعَنَان؟ " قالوا: والعنان -قال أبو داود: ولم أتقن العنان جيدًا -قال: "هل تدرون بُعْدَ ما بين السماء والأرض؟ " قالوا: لا ندري. قال: "بُعد ما بينهما إما واحدة، أو اثنتان، أو ثلاث (¬٢) وسبعون سنة، ثم السماء فوقها كذلك" حتى عَدّ سبع سموات "ثم فوق السماء السابعة بحر (¬٣)، بين (¬٤) أسفله وأعلاه مثل ما بين سماء إلى سماء، ثم فوق ذلك ثمانية أوْعَال، بين أظلافهن ورُكبهن مثل ما بين سماء إلى سماء، ثم على ظهورهن العرش بين أسفله وأعلاه مثل ما بين سماء إلى سماء، ثم الله، ﷿، فوق ذلك" ثم رواه أبو داود والترمذي وابن ماجه، من حديث سماك بن حرب، به (¬٥). وقال الترمذي: حسن غريب.
Bize Muhammed b. es-Sabbâh el-Bezzâr anlattı, bize el-Velîd b. Ebî Sevr, Simâk'tan, o Abdullah b. Amîre'den (¬١), o el-Ahnef b. Kays'tan, o da el-Abbâs b. Abdilmuttalib'den anlattı; o şöyle demiştir: Bathâ'da aralarında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in de bulunduğu bir topluluk içindeydim. Üzerlerinden bir bulut geçti. Resûlullah ona bakıp: "Buna ne isim veriyorsunuz?" buyurdu. "es-Sehâb" dediler. "el-Müzn de [diyor musunuz]?" buyurdu. "el-Müzn de [diyoruz]" dediler. "el-Anân da [diyor musunuz]?" buyurdu. "el-Anân da [diyoruz]" dediler -Ebû Dâvûd dedi ki: 'el-Anân' kelimesini tam zapt edemedim- Resûlullah: "Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki mesafeyi biliyor musunuz?" buyurdu. "Bilmiyoruz" dediler. "İkisinin arasındaki mesafe ya yetmiş bir, ya yetmiş iki ya da yetmiş üç (¬٢) yıldır. Sonra onun üzerindeki gök de böyledir" buyurdu ve böylece yedi kat göğü saydı. "Sonra yedinci göğün üzerinde bir deniz vardır (¬٣) ki, altı ile (¬٤) üstü arasındaki mesafe bir gökten diğer göğe olan mesafe kadardır. Sonra bunun üzerinde sekiz yaban keçisi [şeklinde melek] vardır ki, tırnakları ile dizleri arasındaki mesafe bir gökten diğer göğe olan mesafe kadardır. Sonra onların sırtlarının üzerinde Arş vardır; onun da altı ile üstü arasındaki mesafe bir gökten diğer göğe olan mesafe kadardır. Sonra Allah azze ve celle bunların üzerindedir" buyurdu. Sonra bunu Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce, Simâk b. Harb hadisinden bu şekilde rivayet etmişlerdir (¬٥). Tirmizî: "Hasen garibtir" demiştir.
27181. Metin
وهذا يقتضي أن حملة العرش ثمانية، كما قال شَهْر بن حَوْشَب: حملة العرش ثمانية، أربعة يقولون: "سبحانك اللهم وبحمدك، لك الحمد على حلمك بعد علمك". وأربعة يقولون: "سبحانك اللهم وبحمدك، لك الحمد على عفوك بعد قدرتك".
Bu da Şehr b. Havşeb'in dediği gibi Arş'ı taşıyanların sekiz tane olmasını gerektirir: Arş'ı taşıyanlar sekizdir; dördü: "Allah'ım Seni tenzih eder, Sana hamdederim. İlminin ardından hilmin sebebiyle hamd Sanadır" derler. Dördü de: "Allah'ım Seni tenzih eder, Sana hamdederim. Kudretinin ardından affın sebebiyle hamd Sanadır" derler.
27182. Metin
ولهذا يقولون إذا استغفروا (¬٦) للذين آمنوا: (رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا) أي: إن رحمتك تَسَع ذنوبهم وخطاياهم، وعلمك محيط بجميع أعمالهم [وأقوالهم] (¬٧) وحركاتهم وسكناتهم، (فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ) أي: فاصفح عن المسيئين (¬٨) إذا تابوا وأنابوا وأقلعوا عما كانوا فيه، واتبعوا ما أمرتهم به، من فعل الخيرات وترك المنكرات، (وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ) أي: وزحزحهم عن عذاب الجحيم، وهو العذاب الموجع الأليم (¬٩).
İşte bu sebeple iman edenler için bağışlanma dilediklerinde (¬٦) şöyle derler: (رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا) “Rabbimiz! Sen rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşattın.” Yani: Şüphesiz rahmetin onların günahlarını ve hatalarını kuşatacak genişliktedir, ilmin de onların bütün amellerini [ve sözlerini] (¬٧), hareketlerini ve durgunluklarını kuşatmıştır. (فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ) “Tövbe edenleri ve Senin yoluna uyanları bağışla.” Yani: Kötülük yapanlar tövbe edip yöneldiklerinde, içinde bulundukları [günahları] terk ettiklerinde, iyilikleri işleyip kötülükleri terk etmek suretiyle emrettiğin şeylere uyduklarında onları bağışla (¬٨). (وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ) “Ve onları cehennem azabından koru!” Yani: Onları cehennem azabından -ki o acı verici, elem dolu bir azaptır- uzaklaştır (¬٩).
27183. Metin
{رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٨) وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩)}
{رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (٨) وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٩)} “Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden, soylarından salih olanları kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin. (8) Onları kötülüklerden koru. O gün Sen kimi kötülüklerden korursan, şüphesiz ona rahmet etmişsindir. İşte büyük kurtuluş budur. (9)”
27184. Metin
(رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ) أي: اجمع بينهم وبينهم، لتقر بذلك أعينهم بالاجتماع في منازل متجاورة، كما قال [تعالى] ١٠ {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ} [الطور: ٢١] ١١ أي: ساوينا بين الكل في المنزلة، لتقر أعينهم، وما نقصنا العالي حتى يساوي الداني، بل رفعنا الناقص في العمل ١٢، فساويناه بكثير العمل، تفضلا منا ومنة.
(رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ) “Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden, soylarından salih olanları kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy” Yani: Birbirine komşu konaklarda toplanarak gözleri aydın olsun diye onları birbiriyle bir araya getir. Nitekim [Teâlâ] şöyle buyurmuştur10: {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ} [et-Tûr: 21]11 “İman edenler ve soyları da imanda kendilerine tabi olanlar [var ya], işte biz onların soylarını da kendilerine kattık ve onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik.” Yani: Gözleri aydın olsun diye mertebede hepsini eşit kıldık. Derecesi yüksek olanı, mertebesi aşağıda olanla eşitlensin diye eksiltmedik; bilakis katımızdan bir lütuf ve ihsan olarak ameli eksik olanı yükselttik12 ve onu ameli çok olanla denk kıldık.
27185. Metin
قال سعيد بن جبير: إن المؤمن إذا دخل الجنة سأل عن أبيه وابنه وأخيه، وأين هم؟ فيقال: إنهم لم يبلغوا طبقتك (¬١) في العمل فيقول: إني إنما عملت لي ولهم. فَيُلحَقُونَ به في الدرجة، ثم تلا سعيد بن جبير هذه الآية: (رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ).
Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Mümin cennete girdiği zaman babasını, oğlunu ve kardeşini sorup: 'Onlar neredeler?' der. Kendisine: 'Onlar amelde senin derecene (¬١) ulaşamadılar' denilir. O da: 'Ben hem kendim için hem de onlar için amel ettim' der. Bunun üzerine derecede ona katılırlar. Sonra Saîd b. Cübeyr şu ayeti okudu: (رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) “Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden, soylarından salih olanları kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz Sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
27186. Metin
قال مُطرِّف بن عبد الله بن الشِّخِّير: أنصحُ عبادِ الله للمؤمنين الملائكةُ، ثم تلا هذه الآية: (رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ) وأغشُّ عباد الله للمؤمنين الشياطينُ.
Mutarrif b. Abdillâh b. eş-Şıhhîr şöyle demiştir: Allah'ın kulları içinde müminlere karşı en samimi ve hayırhah olanlar meleklerdir. Sonra şu ayeti okudu: (رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ) “Rabbimiz! Onları kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy.” Allah'ın kulları içinde müminlere karşı en aldatıcı ve hain olanlar ise şeytanlardır.
27187. Metin
وقوله: (إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) أي: الذي لا يمانع ولا يغالب، وما شاء كان وما لم يشأ لم يكن، الحكيم في أقوالك وأفعالك، من شرعك وقدرك (¬٢)
Ayet-i kerimedeki: (إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ) “Şüphesiz Sen, mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin” ifadesi; yani kendisine karşı konulamayan, mağlup edilemeyen, dilediği olan, dilemediği ise olmayan; şeriatında ve takdirinde (¬٢) sözlerinde ve fiillerinde hikmet sahibi olan Sensin, demektir.
27188. Metin
(وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ) أي: فعلها أو وَبالها ممن وقعت منه، (وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ) أي: يوم القيامة، (فَقَدْ رَحِمْتَهُ) أي: لطفت به ونجيته من العقوبة، (وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ).
(وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ) “Onları kötülüklerden koru.” Yani: Kötülükleri işlemekten veya kendisinden kötülük sadır olan kimseyi onun vebalinden koru. (وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ) “O gün Sen kimi kötülüklerden korursan” yani kıyamet gününde, (فَقَدْ رَحِمْتَهُ) “şüphesiz ona rahmet etmişsindir.” Yani: Ona lütufta bulunup cezadan kurtarmışsındır. (وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ) “İşte büyük kurtuluş budur.”
27189. Metin
{إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ (١٠) قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ (١١) ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ (١٢) هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلا مَنْ يُنِيبُ (١٣) فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (١٤)}
{إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ (١٠) قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ (١١) ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ (١٢) هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلا مَنْ يُنِيبُ (١٣) فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (١٤)} “İnkâr edenlere şöyle seslenilir: 'Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağrılıyordunuz da inkâr ediyordunuz.' (10) Onlar şöyle derler: 'Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Acaba [buradan] çıkış için bir yol var mıdır?' (11) Bunun sebebi şudur: Tek olan Allah'a çağrıldığında inkâr ederdiniz; O'na ortak koşulduğunda ise inanırdınız. Artık hüküm, yüce ve büyük olan Allah'ındır. (12) Size ayetlerini gösteren ve sizin için gökten rızık indiren O'dur. [O'na] yönelenden başkası düşünüp ibret almaz. (13) O halde kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah'a has kılarak O'na dua [ve ibadet] edin! (14)”
27190. Metin
يقول تعالى مخبرًا عن الكفار: أنهم يُنَادَون يوم القيامة وهم في غَمَرات النيران يتلظون، وذلك عندما (¬٣) باشروا من عذاب الله ما لا قِبَل لأحد به، فمقتوا عند ذلك أنفسهم وأبغضوها غاية البغض، بسبب ما أسلفوا (¬٤) من الأعمال السيئة، التي كانت سبب دخولهم إلى النار، فأخبرتهم الملائكة عند ذلك إخبارا عاليا، نادوهم [به] (¬٥) نداء بأن مقت الله لهم في الدنيا حين كان يُعرض عليهم الإيمان، فيكفرون، أشد من مقتكم أيها المعذبون أنفسكم اليوم في هذه الحالة.
Allah Teâlâ kâfirlerden haber vererek; onların kıyamet gününde cehennemin alevleri ve derinlikleri içinde kavrulurlarken kendilerine seslenileceğini bildirmektedir. Bu da Allah'ın hiç kimsenin dayanamayacağı azabıyla doğrudan karşılaştıklarında (¬٣) ve cehenneme girmelerine sebep olan geçmişte yaptıkları (¬٤) kötü ameller yüzünden kendi nefislerine son derece gazaplanıp buğzettiklerinde gerçekleşir. İşte o anda melekler onlara yüksek bir sesle bildirip [bununla] (¬٥) şöyle seslenirler: İmana davet edildiğinizde inkâr ettiğiniz sırada dünyadayken Allah'ın size olan gazabı, ey azap çekenler, bugün bu durumda sizin kendi nefislerinize olan gazabınızdan çok daha şiddetliydi.
27191. Metin
قال قتادة في قوله: (لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإيمَانِ فَتَكْفُرُونَ) يقول: لمقتُ الله أهل الضلالة حين عُرض عليهم الإيمان في الدنيا، فتركوه وأبوا أن يقبلوه، أكبر مما مقتوا أنفسهم حين عاينوا عذاب الله يوم القيامة (¬٦).
Katâde, (لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإيمَانِ فَتَكْفُرُونَ) “Allah'ın gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağrılıyordunuz da inkâr ediyordunuz” ayeti hakkında şöyle demiştir: Dünyada kendilerine iman arz edildiğinde onu terk edip kabul etmekten kaçınan sapıklık ehline Allah'ın duyduğu gazap, kıyamet gününde Allah'ın azabını bizzat gördüklerinde onların kendi nefislerine duydukları gazaptan daha büyüktür (¬٦).
27192. Metin
وهكذا قال الحسن البصري ومجاهد والسدي وذَرُّ بن عبد الله ٧ الهَمْداني، وعبد الرحمن بن زيد بن أسلم، وابن جرير الطبري، ﵏.
Hasan-ı Basrî, Mücâhid, es-Süddî, Zerr b. Abdillâh 7 el-Hemdânî, Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem ve İbn Cerîr et-Taberî -rahimehumullâh- da böyle söylemişlerdir.
27193. Metin
وقوله: (قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ) قال الثوري، عن أبي (¬١) إسحاق، عن أبي الأحوص، عن ابن مسعود [﵁] (¬٢): هذه الآية كقوله تعالى: {كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} [البقرة: ٢٨] وكذا قال ابن عباس، والضحاك، وقتادة، وأبو مالك. وهذا هو الصواب الذي لا شك فيه ولا مرية.
(قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ) “Onlar şöyle derler: 'Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin'” ayeti hakkında Sevrî, Ebû (¬١) İshak'tan, o Ebü'l-Ahvas'tan, o da İbn Mes'ûd'dan [radıyallâhu anh] (¬٢) şöyle rivayet etmiştir: Bu ayet, Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibidir: {كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} [el-Bakara: 28] “Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki siz ölü idiniz de O sizi diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz?” İbn Abbâs, ed-Dahhâk, Katâde ve Ebû Mâlik de böyle söylemişlerdir. Kendisinde hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmayan doğru görüş de budur.
27194. Metin
وقال السّدّي: أُميتوا في الدنيا ثم أحيوا في قبورهم فخوطبوا، ثم أميتوا ثم أحيوا يوم القيامة.
es-Süddî ise şöyle demiştir: Dünyada öldürüldüler, sonra kabirlerinde diriltilip kendilerine hitap edildi, sonra tekrar öldürüldüler, sonra da kıyamet günü diriltildiler.
27195. Metin
وقال ابن زيد: أحيوا حين أخذ عليهم الميثاق من صلب آدم، ثم خلقهم في الأرحام ثم أماتهم [ثم أحياهم] (¬٣) يوم القيامة.
İbn Zeyd de şöyle demiştir: Âdem'in sulbünden kendilerinden misak alındığında diriltildiler, sonra onları rahimlerde yarattı, sonra onları öldürdü, [sonra da onları] (¬٣) kıyamet gününde diriltti.
27196. Metin
وهذان القولان -من السدي وابن زيد-ضعيفان؛ لأنه يلزمهما على ما قالا ثلاث إحياءات وإماتات. والصحيح قول ابن مسعود وابن عباس ومن تابعهما. والمقصود من هذا كله: أن الكفار يسألون الرجعة وهم وقوف بين يدي الله، ﷿، في عرصات القيامة، كما قال: {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ} [السجدة: ١٢]، فلا يجابون. ثم إذا رأوا النار وعاينوها ووقفوا عليها، ونظروا إلى ما فيها من العذاب والنَّكال، سألوا الرجعة أشد مما سألوا أول مرة، فلا يجابون، قال الله تعالى: {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} [الأنعام: ٢٧ - ٢٨] فإذا دخلوا النار وذاقوا مَسّها وحَسِيسها ومقامعها وأغلالها، كان سؤُالهم للرجعة أشد وأعظم، {وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ} [فاطر: ٣٧]، {رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ * قَالَ اخْسَئُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ} [المؤمنون: ١٠٧، ١٠٨]، وفي هذه الآية الكريمة تلطفوا في السؤال، وقدموا بين يدي كلامهم مُقدّمة، وهي قولهم: (رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ) أي: قدرتك عظيمة، فإنك أحييتنا بعد ما كنا أمواتا، ثم أمتنا ثم أحييتنا، فأنت قادر على ما تشاء، وقد اعترفنا بذنوبنا، وإننا كنا ظالمين لأنفسنا في الدار الدنيا، (فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ) أي فهل أنت مجيبنا إلى أن تعيدنا إلى الدار الدنيا؟ فإنك قادر على ذلك؛ لنعمل غير الذي كنا نعمل، فإن عدنا إلى ما كنا فيه فإنا ظالمون. فأُجِيبُوا ألا سبيل إلى عودكم ومرجعكم إلى الدار الدنيا. ثم علل المنع من ذلك بأن سجاياكم لا تقبل الحق ولا تقتضيه بل تَجْحَده وتنفيه؛ ولهذا قال تعالى: (ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا) أي: أنتم هكذا تكونون، وإن رددتم إلى الدنيا، كما قال تعالى: {وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} [الأنعام: ٢٨].
es-Süddî ve İbn Zeyd'den gelen bu iki görüş zayıftır; zira onların söylediklerine göre üç diriltme ve üç öldürme gerekirdi. Sahih olan ise İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve onlara uyanların görüşüdür. Bütün bunlardan kastedilen şudur: Kâfirler kıyamet meydanlarında Allah azze ve celle'nin huzurunda dururlarken geri dönmeyi talep ederler; nitekim [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ تَرَى إِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُو رُءُوسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا أَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا إِنَّا مُوقِنُونَ} [es-Secde: 12] “Suçluların Rableri huzurunda başlarını öne eğerek: 'Rabbimiz! Gördük ve işittik; artık bizi geri döndür de salih amel işleyelim, biz kesin olarak inandık' diyecekleri zamanı bir görsen!” Fakat onlara cevap verilmez. Sonra ateşi görüp müşahede ettiklerinde, onun başına getirilip içindeki azap ve cezaya baktıklarında, ilk defakinden daha şiddetli bir şekilde geri döndürülmeyi talep ederler, yine kendilerine cevap verilmez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} [el-En'âm: 27-28] “Ateşin karşısında durdurulup da: 'Ah, keşke [dünyaya] geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak!' dediklerini bir görsen! Hayır, daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine apaçık göründü. Şayet geri döndürülselerdi, yine menedildikleri şeylere dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.” Ateşe girip de onun dokunuşunu, uğultusunu, gürzlerini ve bukağılarını tattıklarında ise geri döndürülme talepleri çok daha şiddetli ve büyük olur: {وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ} [Fâtır: 37] “Onlar orada: 'Rabbimiz! Bizi çıkar da önceden yaptıklarımızdan farklı olarak salih amel işleyelim' diye feryat ederler. [Onlara şöyle denir:] 'Öğüt alacak kimsenin öğüt alabileceği kadar bir ömür vermedik mi size? Size uyarıcı da gelmişti. Öyleyse tadın [azabı]! Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.'”, {رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ * قَالَ اخْسَئُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ} [el-Mü'minûn: 107-108] “'Rabbimiz! Bizi buradan çıkar; eğer bir daha [kötülüğe] dönersek, şüphesiz biz zalimleriz.' [Allah] buyurur ki: 'Aşağılık bir halde orada kalın ve benimle konuşmayın!'” İşte bu ayet-i kerimede [kâfirler] talepte bulunurken kibarca davranmış ve sözlerinin önüne bir mukaddime koymuşlardır; o da şudur: (رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ) “Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin.” Yani: Senin kudretin pek yücedir; zira biz ölü iken bizi dirilttin, sonra bizi öldürdün, sonra tekrar dirilttin. Dolayısıyla Sen dilediğin her şeye kādirsin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik ve dünya yurdundayken nefislerimize zulmettiğimizi [kabul ettik]. (فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ) “Acaba [buradan] çıkış için bir yol var mıdır?” Yani: Bizi dünya yurduna geri döndürme talebimize icabet eder misin? Şüphesiz Sen buna güç yetirirsin; tâ ki daha önce yaptıklarımızdan farklı ameller işleyelim. Eğer yine eski halimize dönersek, şüphesiz biz zalimleriz. Onlara, dünya yurduna geri dönüşünüz ve başvurunuz için hiçbir yol yoktur, diye cevap verildi. Sonra bunun menedilmesinin gerekçesi olarak fıtratlarının hakkı kabul etmediği ve bunu gerektirmediği, bilakis onu inkâr edip reddettiği gösterildi. İşte bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: (ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا) “Bunun sebebi şudur: Tek olan Allah'a çağrıldığında inkâr ederdiniz; O'na ortak koşulduğunda ise inanırdınız.” Yani: Dünyaya geri döndürülseniz bile siz yine böyle olursunuz; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} [el-En'âm: 28] “Şayet geri döndürülselerdi, yine menedildikleri şeylere dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.”
27197. Metin
وقوله: (فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ) أي: هو الحاكم في خلقه، العادل الذي لا يجور، فيهدي من
Ayet-i kerimedeki: { فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ } “Artık hüküm, pek yüce ve pek büyük olan Allah'a aittir” [ifadesi]; yani O, yarattıkları üzerinde mutlak hâkim olandır, asla zulmetmeyen adalet sahibidir; dilediğini
27198. Metin
يشاء، ويضل من يشاء، ويرحم من يشاء، ويعذب من يشاء، لا إله إلا هو.
hidayete erdirir, dilediğini saptırır; dilediğine merhamet eder, dilediğine azap eder. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur, demektir.
27199. Metin
وقوله: (هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ) أي: يظهر قدرته لخلقه (¬١) بما يشاهدونه في خلقه العلوي والسفلي من الآيات العظيمة الدالة على كمال خالقها ومبدعها ومنشئها، (وَيُنزلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا)، وهو المطر الذي يخرج به من الزروع والثمار ما هو مشاهد بالحس، من اختلاف ألوانه وطعومه، وروائحه وأشكاله وألوانه، وهو ماء واحد، فبالقدرة العظيمة فاوت بين هذه الأشياء، (وَمَا يَتَذَكَّرُ) أي: يعتبر ويتفكر في هذه الأشياء ويستدل بها على عظمة خالقها (إِلا مَنْ يُنِيبُ) أي: من هو بصير منيب إلى الله، ﷿.
Ayet-i kerimedeki: (هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ) “Size ayetlerini gösteren O'dur” ifadesi; yani Yaratanının, yoktan Varedeninin ve Meydana getireninin kemaline delalet eden yüce ve alçak yaratılışında müşahede ettikleri büyük ayetlerle yaratıklarına kudretini gösterendir, demektir. (وَيُنزلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا) “Ve sizin için gökten rızık indirendir.” Bu da suyun tek bir su olmasına rağmen, yüce kudretiyle aralarını farklı kıldığı; renkleri, tatları, kokuları, şekilleri ve çeşitleri duyu organlarıyla müşahede edilen ekinlerin ve meyvelerin kendisiyle bittiği yağmurdur. (وَمَا يَتَذَكَّرُ) “[O'ndan başkası] düşünüp ibret almaz” yani bu şeylerden ibret alıp tefekkür etmez ve bunlarla yaratıcısının azametine delil getirmez; (إِلا مَنْ يُنِيبُ) “ancak [O'na] yönelen [ibret alır].” Yani basiret sahibi olan ve Allah azze ve celle'ye yönelen kimsedir.
27200. Metin
وقوله: (فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ) أي: فأخلصوا لله وحده العبادة والدعاء، وخالفوا المشركين في مسلكهم ومذهبهم.
Ayet-i kerimedeki: (فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ) “O halde kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah'a has kılarak O'na dua [ve ibadet] edin!” ifadesi; yani ibadeti ve duayı yalnızca Allah'a has kılın ve tuttukları yol ile mezheplerinde müşriklere muhalefet edin, demektir.
27201. Metin
قال (¬٢) الإمام أحمد: حدثنا عبد الله بن نمير، حدثنا هشام -يعني بن عروة بن الزبير-عن أبي الزبير محمد بن مسلم بن مدرس المكي قال: كان عبد الله بن الزبير يقول في دبر كل صلاة حين يسلم (¬٣): لا إله إلا الله، وحده لا شريك له، له الملك وله الحمد، وهو على كل شيء قدير، لا حول ولا قوة إلا بالله، لا إله إلا الله، ولا نعبد إلا إياه، له النعمة وله الفضل، وله الثناء الحسن، لا إله إلا الله، مخلصين له الدين ولو كره الكافرون" قال: وكان رسول الله ﷺ يُهَلِّل بهن (¬٤) دبر كل صلاة (¬٥).
İmam Ahmed (¬٢) şöyle demiştir: Bize Abdullah b. Nümeyr anlattı, bize Hişâm -yani İbn Urve b. ez-Zübeyr- Ebü'z-Zübeyr Muhammed b. Müslim b. Tedres el-Mekkî'den anlattı; o şöyle demiştir: Abdullah b. ez-Zübeyr her namazın peşinden selam verdiğinde şöyle derdi (¬٣): 'Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur; O tektir, hiçbir ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır ve O her şeye hakkıyla kādirdir. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve biz yalnızca O'na ibadet ederiz. Nimet O'nundur, lütuf O'nundur ve en güzel övgü O'na mahsustur. Kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah'a has kılarak O'ndan başka hiçbir ilah olmadığına [inanırız].' [İbn ez-Zübeyr] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem her namazın peşinden bu kelimelerle tehlil getirirdi (¬٤) (¬٥).
27202. Metin
ورواه مسلم وأبو داود والنسائي، من طرق، عن هشام بن عروة، وحجاج بن أبي عثمان، وموسى بن عقبة، ثلاثتهم عن أبي الزبير، عن عبد الله بن الزبير قال: كان رسول الله ﷺ يقول في دبر الصلاة: "لا إله إلا الله وحده لا شريك له (¬٦) وذكر تمامه (¬٧).
Bunu Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî, muhtelif yollarla Hişâm b. Urve, Haccâc b. Ebî Osmân ve Mûsâ b. Ukbe'den rivayet etmişlerdir; her üçü de Ebü'z-Zübeyr'den, o da Abdullah b. ez-Zübeyr'den rivayet etmiştir ki o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem namazın peşinden şöyle derdi: "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur; O tektir, hiçbir ortağı yoktur..." (¬٦) diyerek hadisin tamamını zikretmiştir (¬٧).
27203. Metin
وقد ثبت في الصحيح عن ابن الزبير؛ أن رسول الله ﷺ كان يقول عقب الصلوات المكتوبات: "لا إله إلا الله، وحده لا شريك له، له الملك وله الحمد، وهو على كل شيء قدير. لا حول ولا قوة إلا بالله، لا إله إلا الله ولا نعبد إلا إياه، له النعمة وله الفضل، وله الثناء الحسن، لا إله إلا الله مخلصين له الدين ولو كره الكافرون" (¬٨).
Sahih'te İbn ez-Zübeyr'den sabit olduğuna göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem farz namazların ardından şöyle derdi: "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur; O tektir, hiçbir ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır ve O her şeye hakkıyla kādirdir. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur ve biz yalnızca O'na ibadet ederiz. Nimet O'nundur, lütuf O'nundur ve en güzel övgü O'na mahsustur. Kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah'a has kılarak O'ndan başka hiçbir ilah olmadığına [inanırız]" (¬٨).
27204. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا الربيع حدثنا الخَصِيب بن ناصح، حدثنا صالح -يعني المِرِّي-عن هشام بن حسان، عن ابن سيرين عن أبي هريرة، ﵁، عن النبي ﷺ قال: "ادعوا الله
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize er-Rebî‘ rivayet etti, bize el-Hasîb b. Nâsih rivayet etti, bize Sâlih -yani el-Mürrî- Hişâm b. Hassân'dan, o İbn Sîrîn'den, o Ebû Hureyre'den radıyallâhu anh, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet etti ki [Allah Resûlü] şöyle buyurmuştur: «ادعوا الله» «Allah'a dua edin...»
27205. Metin
وأنتم موقنون بالإجابة، واعلموا أن الله لا يستجيب دعاءً من قلب غافل لاه" (¬١).
duanızın kabul edileceğine kesin olarak inanarak dua edin ve bilin ki Allah, gafil ve oyalanan bir kalpten gelen duayı kabul etmez" (¬١).
27206. Metin
{رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ (١٥) يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (١٦)}
{رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ (١٥) يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (١٦)} “Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi [Allah], kavuşma gününü bildirmek için kullarından dilediğine kendi emrinden olan vahyi indirir. (15) O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. 'Bugün mülk kimindir?' [diye sorulur. Cevap verilir:] 'Tek ve kahredici olan Allah'ındır!' (16)”
27207. Metin
يقول تعالى [مخبرا] (¬٢) عن عظمته وكبريائه، وارتفاع عرشه العظيم العالي على جميع مخلوقاته كالسقف لها، كما قال تعالى: {مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ * تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ} [المعارج: ٣ - ٤]، (¬٣) وسيأتي بيان أن هذه مسافة ما بين العرش إلى الأرض السابعة، في قول جماعة من السلف والخلف، وهو الأرجح إن شاء الله [تعالى] (¬٤). وقد ذكر غير واحد أن العرش من ياقوتة حمراء، اتساع ما بين قطريه مسيرة خمسين ألف سنة. وارتفاعه عن الأرض السابعة مسيرة خمسين ألف سنة. وقد تقدم في حديث "الأوعال" ما يدل على ارتفاعه عن (¬٥) السموات السبع بشيء عظيم.
Allah Teâlâ azametini, büyüklüğünü ve yüce olan azametli Arş'ının bütün mahlukatı üzerine adeta bir tavan gibi yükselmiş olduğunu [haber vererek] (¬٢) şöyle buyurmaktadır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {مِنَ اللَّهِ ذِي الْمَعَارِجِ * تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ} [el-Meâric: 3-4] (¬٣) “Yükselme derecelerinin sahibi olan Allah'tandır. Melekler ve Rûh, miktarı elli bin yıl olan bir günde O'na yükselirler.” Selef ve haleften bir topluluğun görüşüne göre bu mesafenin Arş ile yedinci yer arasındaki mesafe olduğu açıklaması ileride gelecektir; inşallah [Teâlâ] (¬٤) en racih olanı da budur. Birçok kimse Arş'ın kırmızı bir yakuttan olduğunu, iki ucu arasındaki genişliğin elli bin yıllık mesafe olduğunu ve yedinci yerden yüksekliğinin de elli bin yıllık mesafe olduğunu zikretmiştir. Daha önce geçen "Yaban Keçileri (el-Ev'âl)" hadisinde de Arş'ın yedi kat gökten çok büyük bir mesafe ile yüksekte olduğuna (¬٥) delalet eden hususlar geçmişti.
27208. Metin
وقوله: (يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ) كقوله تعالى: {يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا [فَاتَّقُونِ]} [النحل: ٢] (¬٦)، وكقوله: {وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ * نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الأَمِينُ * عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ * [بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِين]} [الشعراء: ١٩٢ - ١٩٥] (¬٧) (¬٨)؛ ولهذا قال: (لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ) قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: (يَوْمَ التَّلاقِ) اسم من أسماء يوم القيامة، حذر منه عباده.
Ayet-i kerimedeki: (يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ) “Kullarından dilediğine kendi emrinden olan vahyi indirir” ifadesi, Allah Teâlâ'nın şu buyrukları gibidir: {يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا [فَاتَّقُونِ]} [en-Nahl: 2] (¬٦) “Kullarından dilediğine: 'Benden başka hiçbir ilah yoktur, o halde benden korkun' diye [vahyederek] kendi emrinden olan ruh ile melekleri indirir” ve {وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ * نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الأَمِينُ * عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ * [بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِين]} [eş-Şuarâ: 192-195] (¬٧) (¬٨) “Şüphesiz o [Kur'an], Âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Rûh [Cebrail], senin kalbine apaçık Arapça bir lisan ile indirmiştir.” İşte bu sebeple: (لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ) “Kavuşma gününü bildirmek için” buyurmuştur. Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: (يَوْمَ التَّلاقِ) “Kavuşma günü”, kıyamet gününün isimlerinden bir isimdir; Allah kullarını ondan sakındırmıştır.
27209. Metin
وقال ابن جُرَيج: قال ابن عباس: يلتقي فيه آدم وآخر ولده.
İbn Cüreyc, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmiştir: O günde Âdem ile zürriyetinin en son ferdi karşılaşır.
27210. Metin
وقال ابن زيد: يلتقي فيه العباد.
İbn Zeyd ise şöyle demiştir: O günde kullar birbiriyle karşılaşır.
27211. Metin
وقال قتادة، والسدي، وبلال بن سعد، وسفيان بن عيينة (¬٩): يلتقي فيه أهل السماء وأهل الأرض.
Katâde, es-Süddî, Bilâl b. Sa'd ve Süfyân b. Uyeyne (¬٩) şöyle demişlerdir: O günde sema ehli ile arz ehli karşılaşır.
27212. Metin
وقال قتادة أيضا: يلتقي فيه أهل السماء وأهل الأرض، والخالق والخلق.
Katâde ayrıca şöyle demiştir: O günde sema ehli ile arz ehli, Yaratıcı ile yaratılanlar karşılaşır.
27213. Metin
وقال مَيْمون بن مِهْران: يلتقي [فيه] ١٠ الظالم والمظلوم.
Meymûn b. Mihrân ise şöyle demiştir: [O günde]10 zâlim ile mazlum karşılaşır.
27214. Metin
وقد يقال: إن يوم القيامة (¬١) هو يشمل هذا كله، ويشمل أن كل عامل سيلقى ما عمل من خير وشر. كما قاله آخرون.
Şöyle de denilebilir: Kıyamet günü (¬١) bütün bunları kapsar ve başkalarının da dediği gibi her amel edenin hayır ve şerden yaptığı amelle karşılaşmasını da içine alır.
27215. Metin
وقوله: (يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ) أي: ظاهرون بادون كلهم، لا شيء يكنهم ولا يظلهم ولا يسترهم. ولهذا قال: (يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ) أي: الجميع في علمه على السواء.
Ayet-i kerimedeki: (يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ) “O gün onlar ortaya çıkarlar” ifadesi; yani hepsi apaçık görünürler, kendilerini gizleyecek, gölgeleyecek veya örtecek hiçbir şey yoktur, demektir. Bu sebeple: (يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ) “O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz” buyurmuştur; yani hepsi O'nun ilminde eşittir.
27216. Metin
وقوله: (لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ) قد تقدم في حديث ابن عمر: أنه تعالى (¬٢) يطوي السموات والأرض بيده، ثم يقول: أنا الملك، أنا الجبار، أنا المتكبر، أين ملوك الأرض؟ أين الجبارون؟ أين المتكبرون؟ (¬٣).
Ayet-i kerimedeki: (لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ) “'Bugün mülk kimindir?' [diye sorulur. Cevap verilir:] 'Tek ve kahredici olan Allah'ındır!'” ifadesine dair İbn Ömer hadisinde geçen hususlar daha önce zikredilmişti: Allah Teâlâ (¬٢) gökleri ve yeri kudret eliyle dürer, sonra şöyle buyurur: 'Hükümdar benim, Cebbâr benim, Mütekebbir benim! Yeryüzünün kralları nerede? Zorbalar nerede? Büyüklük taslayanlar nerede?' (¬٣).
27217. Metin
وفي حديث الصور: أنه تعالى إذا قبض أرواح جميع خلقه، فلم يبق سواه وحده لا شريك له، حينئذ يقول: لمن الملك اليوم؟ ثلاث مرات، ثم يجيب نفسه قائلا (لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ) أي: الذي هو وحده قد قَهَر كل شيء وغلبه (¬٤).
Sûr hadisinde de şöyle geçmektedir: Allah Teâlâ bütün yaratıklarının ruhlarını kabzedip de geride tek ve ortaksız olarak yalnızca Kendisi kaldığında şöyle buyurur: 'Bugün mülk kimindir?' Bunu üç defa tekrar eder, sonra Kendi nefsine: (لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ) “Tek ve kahredici olan Allah'ındır!” diye cevap verir (¬٤). Yani: Yalnızca Kendisi her şeyi kahredip galip gelen [Allah'ındır].
27218. Metin
وقد قال (¬٥) ابن أبي حاتم: حدثنا محمد بن غالب الدقاق، حدثنا عبيد بن عبيدة، حدثنا معتمر، عن أبيه، حدثنا أبو نَضْرة، عن ابن عباس [﵄] (¬٦) قال: ينادي مناد بين يدي الساعة: يا أيها الناس، أتتكم الساعة. فيسمعها الأحياء والأموات، قال: وينزل الله [﷿] (¬٧) إلى سماء الدنيا ويقول: (لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ).
İbn Ebî Hâtim (¬٥) şöyle demiştir: Bize Muhammed b. Gālib ed-Dakkāk anlattı, bize Ubeyd b. Ubeyde anlattı, bize Mu'temir babasından anlattı, bize Ebû Nadre, İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] (¬٦) nakletti; o şöyle demiştir: Kıyametin hemen öncesinde bir münadi: 'Ey insanlar, kıyamet size geldi!' diye seslenir. Bunu diriler de ölüler de işitir. Dedi ki: Allah [azze ve celle] (¬٧) dünya semasına iner ve: (لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ) “'Bugün mülk kimindir? Tek ve kahredici olan Allah'ındır!'” buyurur.
27219. Metin
{الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (١٧)}
{الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (١٧)} “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir. (17)”
27220. Metin
وقوله: (الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ) يخبر تعالى عن عدله في حكمه بين خلقه، أنه لا يظلم مثقال ذرة من خير ولا من شر، بل يجزي بالحسنة عشر أمثالها، وبالسيئة واحدة؛ ولهذا قال: (لا ظُلْمَ الْيَوْمَ) كما ثبت في صحيح مسلم (¬٨)، عن أبي ذر، عن رسول الله ﷺ -فيما يحكي عن ربه ﷿-أنه قال: "يا عبادي، إني حرمت الظلم على نفسي وجعلته بينكم محرما فلا تظالموا -إلى أن قال-: يا عبادي، إنما هي أعمالكم أحصيها عليكم (¬٩) ثم أوفيكم إياها، فمن وجد خيرًا فليحمد الله، ومن وجد غير ذلك فلا يلومن إلا نفسه" (¬١٠).
Ayet-i kerimedeki: (الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ) “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir” ifadesinde Allah Teâlâ, yaratıkları arasındaki hükmünde adaletli olduğunu; hayırdan ve şerden zerre ağırlığınca bile zulmetmeyeceğini, bilakis iyiliğe on katıyla, kötülüğe ise misliyle karşılık vereceğini haber vermektedir. İşte bu sebeple: (لا ظُلْمَ الْيَوْمَ) “Bugün haksızlık yoktur” buyurmuştur; nitekim Sahîh-i Müslim'de (¬٨) Ebû Zerr'den, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Rabbinden azze ve celle rivayet ettiği kudsî hadiste şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da haram kıldım; o halde birbirinize zulmetmeyin... -hadisin devamında şöyle buyurmuştur:- Ey kullarım! Bunlar sadece sizin amellerinizdir; onları sizin için tek tek sayıp kaydederim (¬٩), sonra da bunların karşılığını size eksiksiz veririm. Kim bir hayır bulursa Allah'a hamdetsin; kim de bundan başkasını bulursa yalnızca kendi nefsini kınasın" (¬١٠).
27221. Metin
وقوله: (إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ) أي: يحاسب الخلائق كلهم، كما يحاسب نفسًا واحدة، كما قال: {مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} [لقمان: ٢٨]، وقال [تعالى] (¬١١): {وَمَا أَمْرُنَا إِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ} [القمر: ٥٠].
Ayet-i kerimedeki: (إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ) “Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir” ifadesi; yani bütün yaratıkları tek bir nefsi hesaba çeker gibi hesaba çeker, demektir. Nitekim [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: {مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} [Lokmân: 28] “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir kişi[nin yaratılması ve diriltilmesi] gibidir.” [Allah Teâlâ] yine şöyle buyurmuştur (¬١١): {وَمَا أَمْرُنَا إِلا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ} [el-Kamer: 50] “Bizim buyruğumuz bir göz kırpması gibi ancak tek bir [emirden] ibarettir.”
27222. Metin
{وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ (١٨) يَعْلَمُ خَائِنَةَ الأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ (١٩) وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (٢٠)}
{وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ (١٨) يَعْلَمُ خَائِنَةَ الأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ (١٩) وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ (٢٠)} “[Ey Muhammed!] Onları, yüreklerin gırtlaklara dayandığı ve [insanların kederden] yutkunup durdukları yaklaşan gün (kıyamet günü) ile uyar. Zalimler için ne bir candan dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır. (18) [Allah], gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediği şeyleri bilir. (19) Allah hak ile hükmeder. O'ndan başka yalvardıkları [varlıklar] ise hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (20)”
27223. Metin
يوم الآزفة هو: اسم من أسماء يوم القيامة، سميت بذلك لاقترابها، كما قال تعالى: {أَزِفَتِ الآزِفَةُ * لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ} [النجم: ٥٧ - ٥٨] وقال {اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ} [القمر: ١]، وقال {اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ} [الأنبياء: ١] وقال {أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ} [النحل: ١] وقال {فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ} [الملك: ٢٧].
el-Âzife (yaklaşan) günü: Kıyamet gününün isimlerinden bir isimdir. Yaklaştığı için bu isim verilmiştir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {أَزِفَتِ الآزِفَةُ * لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ} [en-Necm: 57-58] “Yaklaşan [kıyamet] yaklaştı. Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak (vaktini erteleyecek veya kaldıracak) kimse yoktur.”, {اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ} [el-Kamer: 1] “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı”, {اقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ} [el-Enbiyâ: 1] “İnsanların hesaba çekilecekleri [gün] yaklaştı”, {أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ} [en-Nahl: 1] “Allah'ın emri geldi; artık onu acele istemeyin” ve {فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ} [el-Mülk: 27] “Onu yakından gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kararır ve [onlara]: 'İşte iddia edip durduğunuz şey budur!' denilir.”
27224. Metin
وقوله: (إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ) [أي ساكتين] (¬١)، قال قتادة: وقفت القلوب في الحناجر من الخوف، فلا تخرج ولا تعود إلى أماكنها. وكذا قال عكرمة، والسدي، وغير واحد.
Ayet-i kerimedeki: (إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ) “O zaman yürekler ağızlara gelir, yutkunup dururlar” ifadesi hakkında [yani suskun bir halde] (¬١), Katâde şöyle demiştir: Korkudan yürekler gırtlaklara dayanır; ne dışarı çıkar ne de eski yerlerine dönerler. İkrime, es-Süddî ve birçok âlim de böyle söylemişlerdir.