27864. Metin
وهي مكية.
Mekkîdir.
27865. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
27866. Metin
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٣) وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ (٤) أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ (٥) وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأَوَّلِينَ (٦) وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٧) فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الأَوَّلِينَ (٨)}
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (٣) وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ (٤) أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ (٥) وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأَوَّلِينَ (٦) وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٧) فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الأَوَّلِينَ (٨)} “Hâ-Mîm. (1) Apaçık Kitab'a andolsun ki, (2) akıl erdiresiniz diye biz onu Arapça bir Kur'an kıldık. (3) Şüphesiz o, katımızdaki Ana Kitap'ta çok yücedir, hikmet doludur. (4) Siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye bu Zikr'i sizden büsbütün çekip çevirelim mi? (5) Biz öncekilere de nice peygamberler gönderdik. (6) Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar. (7) Biz onlardan daha zorba olanları helak ettik. Öncekilerin misali geçti. (8)”
27867. Metin
يقول تعالى: (حم * وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ) أي: البين (¬١) الواضح الجلي المعاني والألفاظ؛ لأنه نزل (¬٢) بلغة العرب التي هي أفصح اللغات للتخاطب (¬٣) بين الناس؛ ولهذا قال: (إِنَّا جَعَلْنَاهُ) أي: أنزلناه (قُرْآنًا عَرَبِيًّا) أي: بلغة العرب فصيحا واضحا، (لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ) أي: تفهمونه وتتدبرونه، كما قال: {بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ} [الشعراء: ١٩٥].
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: (حم * وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ) Yani; manaları ve lafızları apaçık, beyan edici(¬١) ve zahir olan [Kitab'a andolsun]. Çünkü o, insanlar arasındaki hitabetin(¬٣) en fasihi olan Arap dili ile indirilmiştir(¬٢). Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (إِنَّا جَعَلْنَاهُ) Yani: Onu indirdik, (قُرْآنًا عَرَبِيًّا) Yani: Fasih ve apaçık Arap diliyle indirdik, (لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ) Yani: Onu anlayasınız ve derinlemesine düşünesiniz diye. Nitekim şöyle buyurmuştur: {بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ} “Apaçık Arapça bir dille.” [Şuarâ: 195].
27868. Metin
وقوله تعالى: (وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ) بين شرفه في الملأ الأعلى، ليشرفه ويعظمه ويطيعه أهل الأرض، فقال تعالى: (وإنه) أي: القرآن (فِي أُمِّ الْكِتَابِ) أي: اللوح المحفوظ، قاله ابن عباس، ومجاهد، (لدينا) أي: عندنا، قاله قتادة وغيره، (لعلي) أي: ذو مكانة عظيمة وشرف وفضل، قاله قتادة (حكيم) أي: محكم بريء من اللبس والزيغ.
Yüce Allah'ın: (وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ) kavli, yeryüzü halkının onu yüceltmesi, tazim etmesi ve ona itaat etmesi için Mele-i A'lâ'daki şerefini açıklamaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: (وإنه) Yani: Kur'an, (فِي أُمِّ الْكِتَابِ) Yani: Levh-i Mahfuz'dadır; bunu İbn Abbâs ve Mücâhid söylemiştir. (لدينا) Yani: Katımızda; bunu Katâde ve başkaları söylemiştir. (لعلي) Yani: Büyük bir makam, şeref ve fazilet sahibidir; bunu Katâde söylemiştir. (حكيم) Yani: Muhkemdir, karışıklıktan ve sapmadan uzaktır.
27869. Metin
وهذا كله تنبيه على شرفه وفضله، كما قال: {إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ * فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ * لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ * تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} [الواقعة: ٧٧ - ٨٠] وقال: {كَلا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ * فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ * فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ * مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ * بِأَيْدِي سَفَرَةٍ * كِرَامٍ بَرَرَةٍ} [عبس: ١١ - ١٦]؛ ولهذا استنبط العلماء، ﵏، من هاتين الآيتين: أن المُحدِثَ لا يمس المصحف، كما ورد به الحديث إن صح؛ لأن (¬٤) الملائكة يعظمون المصاحف المشتملة على القرآن في الملأ الأعلى، فأهل الأرض بذلك أولى وأحرى، لأنه نزل عليهم، وخطابه متوجه إليهم، فهم أحق أن يقابلوه بالإكرام والتعظيم، والانقياد له بالقبول والتسليم، لقوله: (وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ)
Bütün bunlar onun şerefine ve faziletine bir dikkat çekmedir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: {إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ * فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ * لا يَمَسُّهُ إِلا الْمُطَهَّرُونَ * تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Şüphesiz o, elbette değerli bir Kur'an'dır. Korunmuş bir kitaptadır. Ona ancak tertemiz olanlar dokunabilir. Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.” [Vâkıa: 77-80] ve şöyle buyurmuştur: {كَلا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ * فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ * فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ * مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ * بِأَيْدِي سَفَرَةٍ * كِرَامٍ بَرَرَةٍ} “Hayır! Şüphesiz o bir öğüttür. Dileyen onu düşünüp öğüt alır. O, çok şerefli sayfalardadır; yüceltilmiş, tertemiz kılınmış, kâtiplerin ellerindedir; değerli, itaatkâr [kâtiplerin].” [Abese: 11-16]. Bu sebeple âlimler -rahimehumullâh- bu iki ayetten, eğer sahihse gelen hadiste de varid olduğu üzere, abdestsiz kimsenin Mushaf'a dokunamayacağı hükmünü çıkarmışlardır; çünkü(¬٤) melekler Mele-i A'lâ'da Kur'an'ı içeren sahifeleri tazim etmektedirler. Yeryüzü ehli ise buna daha layık ve daha uygundur; çünkü o kendilerine indirilmiş ve hitabı onlara yöneltilmiştir. Dolayısıyla (وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ) kavlinden ötürü, onu ikram ve tazimle karşılamaya, kabul ve teslimiyetle ona boyun eğmeye onlar daha layıktırlar.
27870. Metin
وقوله: (أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ) اختلف المفسرون في معناها، فقيل: معناها: أتحسبون أن نصفح عنكم فلا نعذبكم ولم تفعلوا ما أمرتم به؟ قاله ابن عباس، ومجاهد وأبو صالح، والسدي، واختاره ابن جرير. (¬٥)
O'nun: (أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ) kavminin anlamında müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Bir görüşe göre anlamı şudur: "Siz emrolunduğunuz şeyleri yapmadığınız halde sizden vazgeçip sizi azaplandırmayacağımızı mı sanıyorsunuz?" Bunu İbn Abbâs, Mücâhid, Ebû Sâlih ve es-Süddî söylemiş, İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir.(¬٥)
27871. Metin
وقال قتادة في قوله:: (أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا): والله لو أن هذا القرآن رفع حين ردته
Katâde ise O'nun: {أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Siz haddi aşan bir topluluk oldunuz diye o Zikr'i sizden büsbütün çekip çevirelim mi?” kavli hakkında şöyle demiştir: “Allah'a yemin olsun ki, şayet bu Kur'an reddettiği vakit
27872. Metin
أوائل (¬١) هذه الأمة لهلكوا، ولكن الله عاد بعائدته ورحمته، وكرره عليهم ودعاهم إليه عشرين سنة، أو ما شاء الله من ذلك.
bu ümmetin öncekileri(¬١) onu reddettiğinde kaldırılsaydı helak olurlardı. Fakat Allah lütfu ve rahmetiyle tekrar döndü, onu onlara tekrar tekrar sundu ve yirmi yıl yahut Allah'ın dilediği kadar bir süre boyunca onları ona davet etti."
27873. Metin
وقول قتادة لطيف المعنى جدا، وحاصله أنه يقول في معناه: أنه تعالى من لطفه ورحمته بخلقه لا يترك دعاءهم إلى الخير والذكر (¬٢) الحكيم -وهو القرآن-وإن كانوا مسرفين معرضين عنه، بل أمر (¬٣) به ليهتدي من قَدّر هدايته، وتقوم الحجة على من كتب شقاوته.
Katâde'nin sözü anlamca çok latiftir. Özeti şudur ki, o bunun anlamında şöyle demektedir: Yüce Allah, kullarına olan lütfu ve rahmetinden ötürü, onlar haddi aşan ve ondan yüz çeviren kimseler olsalar bile onları hayra ve hikmet dolu Zikr'e -ki o Kur'an'dır-(¬٢) davet etmeyi terk etmez. Bilakis hidayeti takdir edilen kimse hidayete ersin, bedbahtlığı yazılan kimseye de hüccet ikame edilsin diye onu emretmiştir(¬٣).
27874. Metin
ثم قال تعالى -مسليا لنبيه في تكذيب من كذبه من قومه، وآمرا له بالصبر عليهم-: (وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأوَّلِينَ) أي: في شيع الأولين، (وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ) أي: يكذبونه ويسخرون به.
Sonra Yüce Allah -kavminden kendisini yalanlayanlar hususunda Peygamberi'ni teselli ederek ve onlara karşı sabretmesini emrederek- şöyle buyurdu: (وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأوَّلِينَ) Yani: Öncekilerin fırkaları içinde, (وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ) Yani: Onu yalanlar ve onunla alay ederlerdi.
27875. Metin
وقوله: (فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا) أي: فأهلكنا المكذبين بالرسل، وقد كانوا أشد بطشا من هؤلاء المكذبين لك يا محمد. كقوله: {أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً} [غافر: ٨٢] والآيات في ذلك كثيرة.
O'nun: (فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا) kavmi; yani peygamberleri yalanlayanları helak ettik; oysa onlar kuvvet ve yakalayışça seni yalanlayan bu kimselerden daha çetindiler, demektir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْهُمْ وَأَشَدَّ قُوَّةً} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar? Onlar kendilerinden daha çok ve kuvvetçe daha çetindiler.” [Gâfir: 82]. Bu husustaki ayetler pek çoktur.
27876. Metin
وقوله: (وَمَضَى مَثَلُ الأوَّلِينَ) قال مجاهد: سنتهم. وقال قتادة: عقوبتهم. وقال غيرهما: عبرتهم، أي: جعلناهم عبرة لمن بعدهم من المكذبين أن يصيبهم ما أصابهم، كقوله في آخر هذه السورة: {فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلا لِلآخِرِينَ} [الزخرف: ٥٦]. وكقوله: {سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ} [غافر: ٨٥] وقال: {وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلا} [الأحزاب: ٦٢].
O'nun: (وَمَضَى مَثَلُ الأوَّلِينَ) kavmi hakkında Mücâhid: "Onların sünneti (uğradıkları adet)" demiştir. Katâde: "Onların cezası" demiştir. Bu ikisi dışındakiler ise: "Onların ibretlik durumu; yani arkalarından gelen yalancılara onların başına gelenlerin gelmesi hususunda onları bir ibret kıldık" demişlerdir. Nitekim bu surenin sonunda şöyle buyurmuştur: {فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلا لِلآخِرِينَ} “Böylece onları sonrakiler için bir selef ve ibret kıldık.” [Zuhruf: 56]. Yine şöyle buyurmuştur: {سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ} “Allah'ın kulları hakkında süregelen sünneti [budur].” [Gâfir: 85] ve şöyle buyurmuştur: {وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلا} “Allah'ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” [Ahzâb: 62].
27877. Metin
{وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ (٩) الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٠)}
{وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ (٩) الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ (١٠)} “Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, elbette: 'Onları Azîz ve Alîm olan yarattı' derler. (9) O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı ve doğru yolu bulasınız diye orada sizin için yollar var etti. (10)”
27878. Metin
يقول تعالى: ولئن سألت -يا محمد-هؤلاء المشركين بالله العابدين معه غيره: (مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ) أي: ليعترفن بأن الخالق لذلك هو الله [تعالى] (¬٤) وحده لا شريك له، وهم مع هذا يعبدون معه غيره من الأصنام والأنداد.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: [Ey Muhammed!] Allah'a şirk koşan ve O'nunla birlikte başkasına ibadet eden bu kimselere: (مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ) "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, bunları yaratanın hiçbir ortağı olmayan tek başına Allah [Teâlâ](¬٤) olduğunu mutlaka itiraf edeceklerdir. Bununla birlikte onlar, O'nunla beraber putlara ve putlaştırılan ortaklara ibadet etmektedirler.
27879. Metin
ثم قال: (الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ مَهْدًا) أي: فراشًا قرارًا ثابتة، يسيرون عليها ويقومون وينامون وينصرفون، مع أنها مخلوقة على تيار الماء، لكنه أرساها بالجبال لئلا تميد هكذا ولا هكذا، (وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا) أي: طرقا بين الجبال والأودية (لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ) أي: في سيركم من بلد إلى بلد،
Sonra şöyle buyurdu: (الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأَرْضَ مَهْدًا) “O ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı”; yani su akıntısı üzerinde yaratılmış olmasına rağmen, üzerinde yürüdükleri, ayakta durdukları, uyudukları ve dolaştıkları oturaklı, sabit bir döşek [kıldı]. Ancak o, şuraya buraya sarsılmasın diye onu dağlarla perçinledi. (وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا) “Ve sizin için onda yollar açtı”; yani dağlar ve vadiler arasında yollar [kıldı]. (لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ) “Tâ ki yolunuzu bulasınız”; yani memleketten memlekete yolculuğunuzda,
27880. Metin
وقطر إلى قطر، وإقليم إلى إقليم.
diyardan diyara ve bölgeden bölgeye yolculuğunuzda [yolu] bulasınız diye.
27881. Metin
{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١١) وَالَّذِي خَلَقَ الأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ (١٢) لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ (١٤)}
{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ (١١) وَالَّذِي خَلَقَ الأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ (١٢) لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ (١٣) وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ (١٤)} “O ki, gökten bir ölçüye göre su indirdi. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız. (11) O ki, bütün çiftleri yarattı ve sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları var etti; (12) ta ki sırtlarına kurulasınız, sonra üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp: 'Bunu bizim hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir, yoksa biz buna güç yetiremezdik (13) ve şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz' diyesiniz. (14)”
27882. Metin
(وَالَّذِي نزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ) أي: بحسب الكفاية لزروعكم (¬١) وثماركم وشربكم، لأنفسكم ولأنعامكم. وقوله: (فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا) أي: أرضا ميتة، فلما جاءها الماء اهتزت وربت، وأنبتت من كل زوج بهيج.
(وَالَّذِي نزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ) Yani: Ekinleriniz(¬١), meyveleriniz, kendinizin ve hayvanlarınızın içmesi için yetecek ölçüde [indirdi]. O'nun: (فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا) kavmi; yani ölü bir toprağa [hayat verdik]. Ona su gelince kımıldadı, kabardı ve her güzel çiftten bitirdi.
27883. Metin
ثم نبه بإحياء الأرض على إحياء الأجساد يوم المعاد بعد موتها، فقال: (كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ).
Sonra toprağın diriltilmesiyle, kıyamet gününde cesetlerin ölümlerinden sonra diriltilmesine dikkat çekerek şöyle buyurdu: (كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ).
27884. Metin
ثم قال: (وَالَّذِي خَلَقَ الأَزْوَاجَ كُلَّهَا) أي: مما تنبت الأرض من سائر الأصناف، من نبات وزروع وثمار وأزاهير، وغير ذلك [أي] (¬٢) من الحيوانات على اختلاف أجناسها وأصنافها، (وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ) أي: السفن (وَالأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ) أي: ذللها لكم وسخرها ويسرها لأكلكم لحومها، وشربكم ألبانها وركوبكم ظهورها؛ ولهذا قال: (لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ) (¬٣) أي: لتستووا (¬٤) متمكنين مرتفقين (عَلَى ظُهُورِهِ) أي: على ظهور هذا الجنس، (ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ) أي: فيما سخر لكم (إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ) أي: مقاومين. ولولا تسخير (¬٥) الله لنا هذا ما قدرنا عليه.
Sonra şöyle buyurdu: (وَالَّذِي خَلَقَ الأَزْوَاجَ كُلَّهَا) Yani: Yerin bitirdiği bitki, ekin, meyve, çiçek gibi her türlü çeşidi ve farklı cins ve türleriyle hayvanlardan [olanları](¬٢) [yarattı]. (وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ) Yani: Gemilerden (وَالأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ) Yani: Etlerini yemeniz, sütlerini içmeniz ve sırtlarına binmeniz için onları size boyun eğdirdi, hizmetinize verdi ve kolaylaştırdı; bu sebeple şöyle buyurmuştur: (لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ)(¬٣) Yani: Yerleşip rahatça kurulasınız(¬٤) diye (عَلَى ظُهُورِهِ) yani bu cinsin sırtlarına, (ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ) yani sizin hizmetinize verdiği şeyler hususunda, (إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ) Yani: [Biz buna] güç yetiremezdik. Eğer Allah bunu bizim hizmetimize vermeseydi buna gücümüz yetmezdi.
27885. Metin
قال ابن عباس (¬٦)، وقتادة، والسدي وابن زيد: (مقرنين) أي: مطيقين. (¬٧)
İbn Abbâs(¬٦), Katâde, es-Süddî ve İbn Zeyd: "(مقرنين) Güç yetirebilecek olanlar" demektir, demişlerdir.(¬٧)
27886. Metin
(وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ) أي: لصائرون إليه بعد مماتنا، وإليه سيرنا الأكبر. وهذا من باب التنبيه بسير الدنيا على سير الآخرة، كما نبه بالزاد الدنيوي على [الزاد] (¬٨) الأخروي في قوله: {وَتَزَوَّدُوا فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى} [البقرة: ١٩٧] وباللباس الدنيوي على الأخروي في قوله تعالى: {وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ [ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ] (¬٩)} [الأعراف: ٢٦].
(وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ) Yani: Ölümümüzden sonra O'na varacağız ve en büyük yolculuğumuz O'nadır. Bu, dünya yolculuğu ile ahiret yolculuğuna dikkat çekme kabilindendir; nitekim O'nun: {وَتَزَوَّدُوا فَإِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوَى} “Azık edinin; şüphesiz azığın en hayırlısı takvadır.” [Bakara: 197] kavlinde dünya azığı ile ahiret azığına(¬٨) ve Yüce Allah'ın: {وَرِيشًا وَلِبَاسُ التَّقْوَى ذَلِكَ خَيْرٌ [ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ] (¬٩)} “...ve bir de süs elbisesi [indirdik]. Takva elbisesi ise işte o daha hayırlıdır. [Bu, Allah'ın ayetlerindendir].” [A'râf: 26] kavlinde dünya elbisesi ile ahiret elbisesine dikkat çekilmiştir.
27887. Metin
ذكر الأحاديث الواردة عند ركوب الدابة:
Bineğe binildiğinde varid olan hadislerin zikri:
27888. Metin
حديث أمير المؤمنين علي بن أبي طالب، ﵁:
Müminlerin emîri Ali b. Ebî Tâlib'in -radıyallâhu anh- hadisi:
27889. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا يزيد، حدثنا شريك بن عبد الله، عن أبي إسحاق، عن علي بن ربيعة قال: رأيت عليا، ﵁، أتى ١٠ بدابة، فلما وضع رجله في الرِّكاب قال: باسم الله. فلما استوى عليها قال: الحمد لله، (سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ * وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ) ثم حمد الله ثلاثا، وكبر ثلاثا، ثم قال: سبحانك، لا إله إلا أنت، قد ظلمت نفسي فاغفر لي. ثم ضحك فقلت له: من أي شيء ضحكت ١١ يا أمير المؤمنين؟ فقال: رأيتُ رسول الله ﷺ صنع كما صنعت ١٢، ثم ضحك. فقلت: مم ضحكت يا رسول الله؟ فقال: "يعجب الرب ١٣ من عبده إذا قال: رب اغفر لي. ويقول: علم عبدي أنه لا يغفر الذنوب غيري".
İmam Ahmed şöyle demiştir: Bize Yezîd rivayet etti, bize Şerîk b. Abdullâh, Ebû İshâk'tan, o da Ali b. Rebîa'dan nakletti; o şöyle demiştir: Ali'yi -radıyallâhu anh- gördüm; kendisine bir binek getirildi10. Ayağını özengiye koyduğunda: «Bismillah» (Allah'ın adıyla) dedi. Bineğin üzerine yerleşip doğrulunca da: «Elhamdülillâh» (Allah'a hamdolsun) deyip: { سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ * وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ } “Bunu bizim hizmetimize veren Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” [ayetlerini okudu]. Sonra üç defa Allah'a hamdetti, üç defa tekbir getirdi; ardından: «Sübhâneke, lâ ilâhe illâ ente, kad zalemtü nefsî fağfir lî» (Seni tenzih ederim, Sen'den başka ilah yoktur. Gerçekten ben kendime zulmettim, beni bağışla) dedi. Sonra güldü. Bunun üzerine ona: "Neden güldün11 ey müminlerin emîri?" dedim. Şöyle dedi: "Resûlullah'ı -sallallâhu aleyhi ve sellem- tıpkı benim yaptığım gibi yaparken12 gördüm; sonra da gülmüştü. Ben: 'Neden güldün ey Allah'ın Resûlü?' diye sormuştum. O da şöyle buyurmuştu: «Rab13, kulu: 'Rabbim, beni bağışla' dediği zaman hoşnut olur ve: 'Kulum günahları benden başkasının bağışlamayacağını bildi' buyurur.»"
27890. Metin
وهكذا رواه أبو داود، والترمذي، والنسائي، من حديث أبي الأحوص -زاد النسائي: ومنصور-عن أبي إسحاق السَّبِيعي، عن علي بن ربيعة الأسدي الوالبي، به (¬١) (¬٢). وقال الترمذي: حسن صحيح.
Bunu Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî; Ebü'l-Ahvas'ın hadisinden -Nesâî, Mansûr'u da eklemiştir- Ebû İshâk es-Sebîî'den, o da Ali b. Rebîa el-Esedî el-Vâlibî'den bu şekilde rivayet etmişlerdir(¬١)(¬٢). Tirmizî: "Hasen sahihtir" demiştir.
27891. Metin
وقد قال عبد الرحمن بن مَهْدِيّ، عن شعبة: قلت لأبي إسحاق السَّبِيعي: ممن سمعت هذا الحديث؟ قال: من يونس بن خباب. فلقيت يونس بن خباب فقلت: ممن سمعته؟ فقال: من رجل سمعه من علي بن ربيعة. ورواه بعضهم عن يونس بن خباب، عن شقيق بن عقبة الأسدي، عن علي بن ربيعة الوالبي، به. (¬٣)
Abdurrahmân b. Mehdî, Şu'be'den şöyle dediğini nakletmiştir: Ebû İshâk es-Sebîî'ye: "Bu hadisi kimden işittin?" dedim. "Yûnus b. Habbâb'dan" dedi. Yûnus b. Habbâb ile karşılaşıp: "Bunu kimden işittin?" dedim. "Onu Ali b. Rebîa'dan işiten bir adamdan" dedi. Bazıları da bunu Yûnus b. Habbâb'dan, o Şakîk b. Ukbe el-Esedî'den, o da Ali b. Rebîa el-Vâlibî'den bu şekilde rivayet etmiştir.(¬٣)
27892. Metin
حديث عبد الله بن عباس، ﵄:
Abdullah b. Abbâs'ın -radıyallâhu anhümâ- hadisi:
27893. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا أبو المغيرة، حدثنا أبو بكر بن عبد الله، عن علي بن أبي طلحة، عن عبد الله بن عباس؛ أن رسول الله ﷺ أردفه على دابته، فلما استوى عليها كبّر رسول الله ﷺ ثلاثا، وحمد (¬٤) ثلاثا، وهلل الله واحدة. ثم استلقى عليه فضحك، ثم أقبل عليه فقال: "ما من امرئ مسلم يركب دابة فيصنع كما صنعت، إلا أقبل الله، ﷿، عليه، فضحك إليه كما ضحكت إليك". تفرد به أحمد. (¬٥)
İmam Ahmed dedi ki: Bize Ebü'l-Mugîre rivayet etti, bize Ebû Bekr b. Abdillâh, Ali b. Ebî Talha'dan, o da Abdullah b. Abbâs'tan rivayet etti; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu bineğinin arkasına bindirmişti. Üzerine yerleştiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem üç defa tekbir getirdi, üç defa hamdetti(¬٤) ve bir defa tehlil getirdi. Sonra ona doğru arkaya yaslanıp güldü, sonra ona yönelip şöyle buyurdu: "Bir Müslüman bineğe binip de benim yaptığım gibi yaparsa, muhakkak Allah azze ve celle ona yönelir ve benim sana gülümsediğim gibi ona tebessüm eder." Bu hadisi sadece Ahmed rivayet etmiştir.(¬٥)
27894. Metin
حديث عبد الله بن عمر، ﵄:
Abdullah b. Ömer'in -radıyallâhu anhümâ- hadisi:
27895. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا أبو كامل حدثنا حماد بن سلمة، عن أبي الزبير، عن علي بن عبد الله البارقي، عن عبد الله بن عمر، ﵄؛ أن النبي ﷺ كان إذا ركب راحلته كبر ثلاثا، ثم قال: (سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ * وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ). ثم يقول: "اللهم إني أسألك في سفري هذا البر والتقوى، ومن العمل ما ترضى. اللهم، هون علينا السفر واطو لنا البعيد. اللهم، أنت الصاحب في السفر، والخليفة في الأهل. اللهم، اصحبنا في سفرنا، واخلفنا في أهلنا". وكان إذا رجع إلى أهله قال: "آيبون تائبون إن شاء الله، عابدون، لربنا حامدون".
İmam Ahmed dedi ki: Bize Ebû Kâmil rivayet etti, bize Hammâd b. Seleme, Ebü'z-Zübeyr'den, o Ali b. Abdillâh el-Bârıkî'den, o da Abdullah b. Ömer'den -radıyallâhu anhümâ- rivayet etti; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bineğine bindiğinde üç defa tekbir getirir, sonra: (سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ * وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ) derdi. Sonra şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Bu yolculuğumuzda senden iyilik, takva ve razı olacağın ameller dilerim. Allah'ım, yolculuğu bize kolaylaştır ve uzağı bize yakın kıl. Allah'ım, yolculukta yoldaş, geride bıraktığımız ailede vekil sensin. Allah'ım, yolculuğumuzda bize arkadaş ol ve ailemizi koru." Ailesine döndüğünde ise şöyle derdi: "İnşallah dönenler, tevbe edenler, kulluk edenler ve Rabbimize hamdedenleriz."
27896. Metin
وهكذا رواه مسلم وأبو داود والنسائي، من حديث ابن جريج، والترمذي من حديث حماد بن سلمة، كلاهما عن أبي الزبير، به. (¬٦)
Bunu Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî, İbn Cüreyc'in hadisinden; Tirmizî ise Hammâd b. Seleme'nin hadisinden, her ikisi de Ebü'z-Zübeyr'den bu şekilde rivayet etmişlerdir.(¬٦)
27897. Metin
حديث آخر:
Diğer bir hadis:
27898. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا محمد بن عبيد، حدثنا محمد بن إسحاق، عن محمد بن إبراهيم، عن
İmâm Ahmed dedi ki: Bize Muhammed b. Ubeyd anlattı, bize Muhammed b. İshâk, Muhammed b. İbrâhîm'den, o da...
27899. Metin
عمرو بن الحكم بن ثوبان (¬١)، عن أبي لاس الخزاعي قال: حملنا رسول الله ﷺ على إبل من إبل الصدقة إلى الحج. فقلنا: يا رسول الله، ما نرى (¬٢) أن تحملنا هذه! فقال: "ما من بعير إلا في ذروته شيطان، فاذكروا اسم الله عليها إذا ركبتموها كما آمركم (¬٣)، ثم امتهنوها لأنفسكم، فإنما يحمل الله ﷿". (¬٤)
o Amr b. el-Hakem b. Sevbân'dan(¬١), o Ebû Lâs el-Huzâî'den rivayet etti; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bizi hacca gitmek üzere zekat develerinden develere bindirdi. Biz: "Ey Allah'ın Resûlü, bunların bizi taşıyacağını sanmıyoruz!" dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Hiçbir deve yoktur ki hörgücünde bir şeytan olmasın. Onlara bindiğinizde size emrettiğim gibi(¬٣) üzerlerine Allah'ın adını anın, sonra kendi ihtiyaçlarınız için onları kullanın; çünkü taşıyan ancak Allah azze ve celle'dir."(¬٤)
27900. Metin
أبو لاس اسمه: محمد بن الأسود بن خَلَف.
Ebû Lâs'ın adı: Muhammed b. el-Esved b. Halef'tir.
27901. Metin
حديث آخر في معناه:
Aynı anlamda diğer bir hadis:
27902. Metin
قال أحمد: حدثنا عَتَّاب، أخبرنا عبد الله (ح) وعلي بن إسحاق، أخبرنا عبد الله -يعني ابن المبارك-أخبرنا أسامة بن زيد، أخبرني محمد بن حمزة؛ أنه سمع أباه يقول: سمعت رسول الله ﷺ يقول: "على ظهر كل بعير شيطان، فإن ركبتموها فسموا الله، ﷿، ثم لا تقصروا عن حاجاتكم". (¬٥)
Ahmed dedi ki: Bize Attâb rivayet etti, bize Abdullah haber verdi (H) ve Ali b. İshâk rivayet etti, bize Abdullah -yani İbnü'l-Mübârek- haber verdi, bize Üsâme b. Zeyd haber verdi, bana Muhammed b. Hamza haber verdi; o babasını şöyle derken işitmiştir: Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: "Her devenin sırtında bir şeytan vardır. Onlara bindiğinizde Allah'ın adını anın, sonra ihtiyaçlarınızı görmekten geri durmayın."(¬٥)
27903. Metin
{وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ (١٥) أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ (١٦) وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ (١٧) أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ (١٨) وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ (١٩) وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ (٢٠)}
{وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ (١٥) أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ (١٦) وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ (١٧) أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ (١٨) وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ (١٩) وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ (٢٠)} “Kullarından O'na bir cüz (ortak ve çocuk) isnat ettiler. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür. (15) Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de oğulları size mi seçti? (16) Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği [kız çocuğu] ile müjdelendiğinde öfkeden yutkunarak yüzü simsiyah kesilir. (17) Süs içinde yetiştirilip de mücadelede açık ve net olamayan kimseyi mi [Allah'a layık görüyorlar]? (18) Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir. (19) Bir de: 'Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık' dediler. Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. (20)”
27904. Metin
يقول تعالى مخبرا عن المشركين فيما افتروه وكذبوه في جعلهم بعض الأنعام لطواغيتهم وبعضها لله، كما ذكر الله عنهم في سورة "الأنعام"، في قوله: {وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُوا هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَائِنَا فَمَا كَانَ لِشُرَكَائِهِمْ فَلا يَصِلُ إِلَى اللَّهِ وَمَا كَانَ لِلَّهِ فَهُوَ يَصِلُ إِلَى شُرَكَائِهِمْ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} [الأنعام: ١٣٦]. وكذلك جعلوا له من قسمي (¬٦) البنات والبنين أخسَّهما وأردأهما وهو البنات، كما قال تعالى: {أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الأُنْثَى * تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى} [النجم: ٢١، ٢٢]. وقال هاهنا: (وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ)
Yüce Allah, müşriklerin uydurdukları ve iftira ettikleri şeyler hakkında -hayvanların bir kısmını tağutlarına, bir kısmını da Allah'a ayırdıklarını- haber vermektedir; nitekim Allah En'âm Suresi'nde onlar hakkında şöyle buyurmuştur: {وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأَنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُوا هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَائِنَا فَمَا كَانَ لِشُرَكَائِهِمْ فَلا يَصِلُ إِلَى اللَّهِ وَمَا كَانَ لِلَّهِ فَهُوَ يَصِلُ إِلَى شُرَكَائِهِمْ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} “Kendi zanlarınca: 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımızadır' diyerek Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O'na bir pay ayırdılar. Ortakları için olan Allah'a ulaşmaz; fakat Allah için olan ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!” [En'âm: 136]. Aynı şekilde kızlar ve oğullar şeklindeki iki kısımdan(¬٦) en değersizini ve en aşağılığını, yani kızları O'na isnat ettiler; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الأُنْثَى * تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى} “Erkek size, dişi O'na mı? O zaman bu, insafsızca bir taksimdir!” [Necm: 21-22]. Burada da şöyle buyurmuştur: (وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الإِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ)
27905. Metin
ثم قال: (أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ) وهذا إنكار عليهم غاية الإنكار. ثم ذكر تمام الإنكار فقال: (وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ) أي: إذا بشر أحد هؤلاء بما جعلوه لله من البنات يأنف من ذلك غاية الأنفة، وتعلوه كآبة من سوء ما بشر به،
Sonra [Allah Teâlâ] şöyle buyurdu: {أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ} “Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de oğulları size mi seçip ayırdı?” Bu, onlara yönelik son derece şiddetli bir inkârdır (kınamadır). Ardından kınamanın tamamını zikrederek şöyle buyurdu: {وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ} “Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği [kız çocuğu] ile müjdelendiği zaman, içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir.” Yani: Bunlardan birine, Allah'a nispet ettikleri kız çocukları müjdelendiğinde bundan son derece tiksinir ve kendisine verilen bu kötü müjdeden dolayı yüzünü bir keder kaplar,
27906. Metin
ويتوارى من القوم من خجله من ذلك، يقول تعالى: فكيف تأنفون أنتم من ذلك، وتنسبونه إلى الله ﷿؟.
ve bundan duyduğu utançtan dolayı kavminden gizlenir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Siz kendiniz bundan tiksinirken, onu Allah azze ve celle'ye nasıl nispet edersiniz?
27907. Metin
ثم قال: (أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ) أي: المرأة ناقصة يكمل نقصها بلبس الحلي منذ تكون طفلة، وإذا خاصمت فلا عبارة لها، بل هي عاجزة عَيِيَّة، أوَ مَنْ يكون هكذا ينسب إلى جناب الله ﷿ (¬١)؟! فالأنثى ناقصة الظاهر والباطن، في الصورة والمعنى، فيكمل نقص ظاهرها وصورتها بلبس الحلي وما في معناه، ليجبر ما فيها من نقص، كما قال بعض شعراء العرب:
Sonra şöyle buyurdu: (أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ) Yani: Kadın eksiktir; küçüklüğünden itibaren takı takarak bu eksiği tamamlanır. Tartışmaya girdiğinde ise meramını anlatamaz, aksine aciz ve kekemedir. Böyle olan bir varlık Allah azze ve celle'nin yüce makamına nispet edilir mi hiç(¬١)?! Zira dişi; suret ve mana bakımından, zahiren ve bâtınen noksandır. Zahirindeki ve suretindeki noksanlık, kendisindeki bu eksiği telafi etmek için takı takmak ve benzeri şeylerle tamamlanır. Nitekim Arap şairlerinden biri şöyle demiştir:
27908. Metin
وَمَا الحَلْي إلا زينَةٌ من نقيصةٍ … يتمّمُ من حُسْن إذا الحُسْن قَصَّرا
Takı ancak bir kusurdan ötürü süstür… Güzellik eksik kaldığında onu tamamlar.
27909. Metin
وأمَّا إذَا كان الجمالُ موفَّرا … كحُسْنك، لم يَحْتَجْ إلى أن يزَوَّرا
Ama senin güzelliğin gibi kemale ermiş bir güzellik olduğunda… Yapmacıklığa ihtiyaç duymaz.
27910. Metin
وأما نقص معناها، فإنها ضعيفة عاجزة عن الانتصار عند الانتصار، لا عبارة لها ولا همة، كما قال بعض العرب وقد بشر ببنت: "ما هي بنعم الولد: نصرها بالبكاء، وبرها سرقة".
Manasındaki noksanlığa gelince; o zayıftır, hakkını savunması gerektiğinde savunmaktan acizdir, ne güçlü bir ifadesi ne de bir gayreti vardır. Nitekim bir kız çocuğu ile müjdelenen Araplardan biri şöyle demiştir: "O hiç de iyi bir evlat değildir; yardımı ağlamaktır, iyiliği ise [kocasının malından] aşırmaktır."
27911. Metin
وقوله: (وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا) أي: اعتقدوا فيهم ذلك، فأنكر عليهم تعالى قولهم ذلك، فقال: (أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ) أي: شاهدوه وقد خلقهم الله إناثا، (سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ) أي: بذلك، (ويسألون) عن ذلك يوم القيامة. وهذا تهديد شديد، ووعيد أكيد.
O'nun: (وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا) kavmi; yani onlar hakkında buna inandılar demektir. Yüce Allah onların bu sözlerini inkâr ederek şöyle buyurdu: (أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ) Yani: Allah onları dişi olarak yaratırken gördüler mi? (سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ) Yani: Buna dair [şahitlikleri], (ويسألون) kıyamet gününde bundan hesaba çekileceklerdir. Bu ise şiddetli bir tehdit ve kesin bir uyarıdır.
27912. Metin
(وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ) أي: لو أراد الله لحال بيننا وبين عبادة هذه الأصنام، التي هي على صور (¬٢) الملائكة التي هي بنات الله، فإنه عالم بذلك وهو يقررنا عليه، فجمعوا بين أنواع كثيرة من الخطأ:
(وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ) Yani: Eğer Allah dileseydi, Allah'ın kızları olan meleklerin suretindeki(¬٢) bu putlara ibadet etmemizle bizim aramıza engel olurdu; çünkü O bunu bilmektedir ve bizi bu halde bırakmaktadır, [dediler]. Böylece birçok yanlış türünü bir araya getirdiler:
27913. Metin
أحدها: جَعْلُهم لله ولدا، تعالى وتقدس وتنزه عن ذلك علوا كبيرا.
Birincisi: Allah'a çocuk isnat etmeleridir; O bundan pek yüce, mukaddes ve çok münezzehtir.
27914. Metin
الثاني: دعواهم أنه اصطفى البنات على البنين، فجعلوا الملائكة الذين هم عباد الرحمن إناثا.
İkincisi: O'nun kızları oğullara tercih ettiğini iddia etmeleridir. Böylece Rahman'ın kulları olan melekleri dişi kıldılar.
27915. Metin
الثالث: عبادتهم لهم مع ذلك كله، بلا دليل ولا برهان، ولا إذن من الله ﷿، بل بمجرد الآراء والأهواء، والتقليد للأسلاف والكبراء والآباء، والخبط في الجاهلية الجهلاء.
Üçüncüsü: Bütün bunlarla birlikte, hiçbir delil, hiçbir burhan ve Allah azze ve celle'den hiçbir izin olmaksızın, sırf kendi görüşleri, heva ve hevesleri, geçmişleri, büyükleri ve atalarını taklit etmek ve koyu bir cahiliye içinde bocalamak suretiyle onlara ibadet etmeleridir.
27916. Metin
الرابع: احتجاجهم بتقريرهم على ذلك قَدَرا [والحجة إنما تكون بالشرع] ٣، وقد جهلوا في هذا الاحتجاج جهلا كبيرًا، فإنه تعالى قد أنكر ذلك عليهم أشد الإنكار، فإنه منذ بعث الرسل وأنزل الكتب يأمر بعبادته وحده لا شريك له، وينهى عن عبادة ما سواه، قال [تعالى] ٤، {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} [النحل: ٣٦]، وقال تعالى: {وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} [الزخرف: ٤٥].
Dördüncüsü: Buna kaderen onay verilmiş olmasını delil getirmeleridir [oysa delil ancak şeriat ile olur]3. Onlar bu delil getirmede çok büyük bir cehalet göstermişlerdir. Çünkü Teâlâ, onların bu durumunu en şiddetli şekilde reddetmiştir. Zira O, peygamberleri gönderdiğinden ve kitapları indirdiğinden beri, ortağı olmaksızın yalnızca Kendisine ibadet edilmesini emretmekte ve Kendisinden başkasına ibadet edilmesini yasaklamaktadır. [Teâlâ]4 şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “Andolsun ki biz her ümmete: 'Allah'a ibadet edin ve tağuttan sakının' diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Artık yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş bir bakın!” [en-Nahl: 36]. Teâlâ yine şöyle buyurmuştur: {وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rahman'dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?” [ez-Zuhruf: 45].
27917. Metin
وقال في هذه الآية -بعد أن ذكر حجتهم هذه-: (مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ) أي: بصحة ما قالوه واحتجوا به (إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ) أي: يكذبون ويتقولون.
Bu ayette de -onların bu delillerini zikrettikten sonra- şöyle buyurmuştur: (مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ) Yani: Söyledikleri ve delil getirdikleri şeyin doğruluğuna dair bir bilgileri yoktur. (إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ) Yani: Sadece yalan söylüyor ve uyduruyorlar.
27918. Metin
وقال مجاهد في قوله: (مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ) أي (¬١) ما يعلمون قدرة الله على ذلك.
Mücahid (مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ) kavli hakkında şöyle demiştir: Yani(¬١) Allah'ın buna olan kudretini bilmezler.
27919. Metin
{أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ (٢١) بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ (٢٢)}
{أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ (٢١) بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ (٢٢)} “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de onlar ona mı sarılmaktadırlar? Hayır! Dediler ki: 'Doğrusu biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izleri üzerinden doğru yola ermiş kimseleriz.'”
27920. Metin
يقول تعالى منكرا على المشركين في عبادتهم غير الله بلا برهان ولا دليل ولا حجة: (أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ) أي: من قبل شركهم، (فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ) أي: فيما هم فيه، أي: ليس الأمر كذلك، كقوله: {أَمْ أَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} [الروم: ٣٥] أي: لم يكن ذلك.
Yüce Allah, hiçbir burhan, delil ve hüccet olmaksızın Allah'tan başkasına ibadet etmeleri hususunda müşrikleri kınayarak şöyle buyurmaktadır: (أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ) Yani: Şirk koşmalarından önce [bir kitap mı verdik]? (فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ) Yani: İçinde bulundukları duruma [o kitaba mı sarılmaktadırlar]? Yani: Durum böyle değildir; nitekim şu ayette buyurulduğu gibidir: {أَمْ أَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} “Yoksa onlara bir delil indirdik de ortak koşmakta oldukları şeyleri o mu söylüyor?” [Rum: 35]. Yani: Böyle bir şey olmamıştır.
27921. Metin
ثم قال: (بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ) أي: ليس لهم مستند (¬٢) فيما هم فيه من الشرك سوى تقليد الآباء والأجداد، بأنهم كانوا على أمة، والمراد بها الدين هاهنا، وفي قوله: {إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً} [الأنبياء: ٩٢].
Sonra şöyle buyurdu: (بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ) Yani: İçinde bulundukları şirk hususunda, atalarının bir ümmet üzere olduklarına dair baba ve dedelerini taklit etmekten başka bir dayanakları(¬٢) yoktur. Buradaki ümmetten kasıt dindir; nitekim şu ayette de bu anlamdadır: {إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً} “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz (dininiz) tek bir ümmettir” [Enbiya: 92].
27922. Metin
وقولهم: (وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ) أي: ورائهم (مهتدون)، دعوى منهم بلا دليل.
Onların: (وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ) yani arkalarından, (مهتدون) [doğru yolu bulmuş kimseleriz demeleri], kendilerinin delilsiz bir iddiasıdır.
27923. Metin
{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ (٢٣) قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (٢٤) فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (٢٥)}
{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ (٢٣) قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ (٢٤) فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (٢٥)} “İşte böylece senden önce de bir memlekete hiçbir uyarıcı göndermedik ki, onun refah içinde şımarmış olanları: 'Doğrusu biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerine uymuş kimseleriz' demiş olmasınlar. [Uyarıcı peygamber]: 'Ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?' dedi. Onlar: 'Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyi inkâr edicileriz' dediler. Biz de onlardan intikam aldık. Artık bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu!”
27924. Metin
ثم بين تعالى أن مقالة هؤلاء قد سبقهم إليها أشباههم ونظراؤهم من الأمم السالفة المكذبة للرسل، تشابهت قلوبهم، فقالوا مثل مقالتهم: {كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ * أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ} [الذاريات: ٥٢، ٥٣]، وهكذا قال هاهنا: (وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ)
Sonra Yüce Allah, peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerden bunların benzerlerinin ve emsallerinin bu sözde kendilerinden önce davrandıklarını açıkladı. Kalpleri birbirine benzedi de onların sözünün benzerini söylediler: {كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ * أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ} “İşte böylece onlardan öncekilere de hiçbir peygamber gelmedi ki, mutlaka: 'O bir büyücüdür veya bir delidir' demiş olmasınlar. Bunu birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır, onlar azgın bir topluluktur” [Zariyat: 52-53]. Burada da şöyle buyurmuştur: (وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ)
27925. Metin
ثم قال تعالى: (قل) أي: يا محمد لهؤلاء المشركين: (أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ) أي: ولو علموا وتيقنوا صحة ما جئتهم به، لما انقادوا لذلك بسوء قصدهم ومكابرتهم للحق وأهله.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: (قل) Yani: Ey Muhammed, bu müşriklere şöyle de: (أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ) Yani: Onlar senin kendilerine getirdiğin şeyin doğruluğunu bilip kesin olarak anlasalar bile, kötü niyetleri ve hakka ve ehline karşı kibirlenmeleri sebebiyle ona boyun eğmezlerdi.
27926. Metin
قال الله تعالى: (فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ) أي: من الأمم المكذبة بأنواع من العذاب، كما فصله تعالى في قصصهم، (فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ)؟ أي: كيف بادوا وهلكوا، وكيف نجى الله المؤمنين؟.
Yüce Allah şöyle buyurdu: {فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} “Biz de onlardan intikam aldık” Yani1: Yüce Allah'ın onların kıssalarında detaylıca açıkladığı üzere, [peygamberleri] yalanlayan ümmetlerden türlü türlü azaplarla [intikam aldık], {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “Yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!” Yani: Onların nasıl köklerinin kuruyup helak olduklarına ve Allah'ın müminleri nasıl kurtardığına2 [bir bak]?
27927. Metin
{وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ (٢٦) إِلا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ (٢٧) وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢٨) بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ (٢٩) وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ (٣٠) وَقَالُوا لَوْلا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ (٣١) أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (٣٢) وَلَوْلا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ (٣٣)}
{وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ (٢٦) إِلا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ (٢٧) وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ (٢٨) بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ (٢٩) وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ (٣٠) وَقَالُوا لَوْلا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ (٣١) أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (٣٢) وَلَوْلا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ (٣٣)} “Hani İbrahim babasına ve kavmine şöyle demişti: 'Gerçekten ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ancak beni yaratan müstesna; çünkü O beni doğru yola iletecektir.' Ve bunu, ardında kalıcı bir kelime kıldı ki belki dönerler. Doğrusu bunları ve atalarını, kendilerine hak ve apaçık bir elçi gelinceye kadar yaşatıp faydalandırdım. Fakat onlara hak geldiğinde: 'Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr edicileriz' dediler. Ve dediler ki: 'Bu Kur'an iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?' Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürebilsinler diye kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır. İnsanlar [küfürde birleşen] tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerlerine çıkacakları merdivenler yapardık.”
27928. Metin
يقول تعالى مخبرا عن عبده ورسوله وخليله إمام الحنفاء، ووالد من بعث بعده من الأنبياء، الذي تنتسب إليه قريش في نسبها ومذهبها: أنه تبرأ من أبيه وقومه في عبادتهم الأوثان، فقال: (إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ * إِلا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ * وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ) أي: هذه الكلمة، وهي عبادة الله تعالى وحده لا شريك له، وخلع ما سواه من الأوثان وهي "لا إله إلا الله" أي: جعلها دائمة في ذريته يقتدي به فيها من هداه الله من ذرية إبراهيم، ﵇، (لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ) أي: إليها.
Yüce Allah, kulu, elçisi, dostu (halîli), haniflerin önderi, kendisinden sonra gönderilen peygamberlerin atası ve Kureyş'in nesep ve mezhep yönünden kendisine intisap ettiği kimse hakkında haber vererek; putlara tapmaları konusunda babasından ve kavminden beri olduğunu bildirip şöyle dediğini nakletmektedir: (إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ * إِلا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ * وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ) Yani: Bu kelimeyi; ki o da ortağı olmayan bir ve tek olan Allah'a ibadet etmek ve O'ndan başka putları terk etmektir, yani 'Lâ ilâhe illallâh' kelimesidir; İbrahim'in zürriyetinden Allah'ın hidayet verdiği kimselerin kendisine uyması için zürriyetinde devamlı kıldı. (لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ) Yani: Ona dönsünler diye.
27929. Metin
وقال عكرمة، ومجاهد، والضحاك، وقتادة، والسدي، وغيرهم (¬١) في قوله تعالى: (وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ) يعني: لا إله إلا الله، لا يزال في ذريته من يقولها. ورُوي نحوه عن ابن عباس.
İkrime, Mücahid, Dahhâk, Katâde, Süddî ve başkaları(¬١) Allah Teâlâ'nın: (وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ) kavli hakkında şöyle demişlerdir: Yani; 'Lâ ilâhe illallâh'tır, zürriyetinde bunu söyleyen kimseler eksik olmayacaktır. İbn Abbas'tan da bunun bir benzeri rivayet edilmiştir.
27930. Metin
وقال ابن زيد: كلمة الإسلام. وهو يرجع إلى ما قاله الجماعة.
İbn Zeyd ise şöyle demiştir: 'İslam kelimesidir.' Bu da çoğunluğun söylediği anlama dönmektedir.
27931. Metin
ثم قال تعالى: (بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ) يعني: المشركين، (وآباءهم) أي: فتطاول عليهم العمر في ضلالهم (¬٢)، (حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ) أي: بين الرسالة والنذارة.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: (بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ) Yani müşrikleri, (وآباءهم) yani sapıklıkları içinde ömürleri uzadı(¬٢), (حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ) yani risaleti ve uyarıcılığı apaçık olan bir elçi gelinceye kadar.
27932. Metin
(وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ) أي: كابروه وعاندوه ودفعوا ٣ بالصدور والراح كفرا وحسدا وبغيا، (وقالوا) [أي] ٤ كالمعترضين على الذي أنزله تعالى وتقدس: (لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ) أي: هلا كان إنزال هذا القرآن على رجل عظيم كبير في أعينهم من القريتين؟ يعنون مكة والطائف. قاله ابن عباس، وعكرمة، ومحمد بن كعب القرظي، وقتادة والسدي، وابن زيد.
{ وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ } “Fakat kendilerine hak geldiğinde: 'Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr edenleriz' dediler.” Yani inkâr, haset ve azgınlık sebebiyle büyüklük tasladılar, inatlaştılar ve elleriyle göğüsleriyle [bütün güçleriyle onu] geri ittiler3. { وَقَالُوا } [Yani]4 Yüce ve Mukaddes olan [Allah'ın] onu indirmesine itiraz edenler gibi şöyle dediler: { لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ } “'Bu Kur'an iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?' dediler.” Yani: 'Bu Kur'an bu iki şehirden, kendi gözlerinde ulu ve büyük bir adama indirilseydi ya!' [demişlerdir]. Bununla Mekke ve Tâif'i kastetmektedirler. Bunu İbn Abbâs, İkrime, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî, Katâde, es-Süddî ve İbn Zeyd söylemiştir.
27933. Metin
وقد ذكر غير واحد منهم (¬١): أنهم أرادوا بذلك الوليد بن المغيرة، وعروة بن مسعود الثقفي.
Onlardan birden fazla kişi(¬١) şunu zikretmiştir: Bununla Velid b. el-Muğîre ve Urve b. Mes'ûd es-Sekafî'yi kastetmişlerdir.
27934. Metin
وقال مالك عن زيد بن أسلم، والضحاك، والسدي: يعنون الوليد بن المغيرة، ومسعود بن عمرو الثقفي.
Mâlik, Zeyd b. Eslem, Dahhâk ve Süddî'den: Velid b. el-Muğîre ve Mes'ûd b. Amr es-Sekafî'yi kastettiklerini söylemiştir.
27935. Metin
وعن مجاهد: عمير بن عمرو بن مسعود الثقفي. وعنه أيضا: أنهم يعنون الوليد بن المغيرة، وحبيب بن عمرو بن عمير الثقفي.
Mücahid'den nakledildiğine göre: Umeyr b. Amr b. Mes'ûd es-Sekafî'dir. Yine ondan: Velid b. el-Muğîre ve Habîb b. Amr b. Umeyr es-Sekafî'yi kastettikleri rivayet edilmiştir.
27936. Metin
وعن مجاهد: يعنون عتبة بن ربيعة بمكة، وابن عبد يا ليل بالطائف.
Yine Mücahid'den nakledildiğine göre: Mekke'de Utbe b. Rebîa'yı, Taif'te ise İbn Abdiyâlîl'i kastetmişlerdir.
27937. Metin
وقال السدي: عنوا [بذلك] (¬٢) الوليد بن المغيرة، وكنانة بن عبد عمرو بن عمير الثقفي.
Süddî ise: [Bununla] (¬٢) Velid b. el-Muğîre ve Kinâne b. Abdiamr b. Umeyr es-Sekafî'yi kastettiklerini söylemiştir.
27938. Metin
والظاهر: أن مرادهم رجل كبير من أي البلدتين كان.
Zahir olan şudur: Onların muradı, bu iki şehirden hangisi olursa olsun büyük bir adam olmasıdır.
27939. Metin
قال الله تعالى رادا عليهم في هذا الاعتراض: (أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ)؟ أي: ليس الأمر مردودا إليهم، بل إلى الله، ﷿، والله أعلم حيث يجعل رسالاته، فإنه لا ينزلها إلا على أزكى الخلق قلبا ونفسا، وأشرفهم بيتا وأطهرهم أصلا.
Allah Teâlâ bu itirazlarına reddiye olarak şöyle buyurdu: (أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ) Yani: İş onlara bırakılmış değildir; bilakis Allah azze ve celle'ye aittir. Allah, peygamberliklerini kime vereceğini en iyi bilendir; çünkü O, bunu ancak yaratılanların kalp ve nefis bakımından en temizine, hane bakımından en şereflisine ve asıl bakımından en pak olanına indirir.
27940. Metin
ثم قال تعالى مبينا أنه قد فاوت بين خلقه فيما أعطاهم من الأموال والأرزاق والعقول والفهوم، وغير ذلك من القوى الظاهرة والباطنة، فقال: (نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ)
Sonra Yüce Allah, kullarına verdiği mallar, rızıklar, akıllar, anlayışlar ve diğer zahirî ve bâtınî güçler hususunda onları birbirinden farklı kıldığını açıklayarak şöyle buyurdu: (نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ)
27941. Metin
وقوله: (لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا) قيل: معناه ليسخر (¬٣) بعضهم بعضا في الأعمال، لاحتياج هذا إلى هذا، وهذا إلى هذا، قاله السدي وغيره.
O'nun: (لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا) kavli hakkında şöyle denilmiştir: Bunun manası, bunun şuna, şunun da buna olan ihtiyacından dolayı işlerde bazısının bazısına boyun eğdirip hizmetinde çalıştırması(¬٣) içindir. Bunu Süddî ve başkaları söylemiştir.
27942. Metin
وقال قتادة والضحاك: ليملك بعضهم بعضا. وهو (¬٤) راجع إلى الأول.
Katâde ve Dahhâk ise: Bazısının bazısına sahip olması içindir, demişlerdir. Bu da (¬٤) birinci anlama dönmektedir.
27943. Metin
ثم قال: (وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ) أي: رحمة الله بخلقه خير لهم مما بأيديهم من الأموال ومتاع الحياة الدنيا.
Sonra şöyle buyurdu: (وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ) Yani: Allah'ın kullarına olan rahmeti, onların ellerindeki mallardan ve dünya hayatının metaından kendileri için daha hayırlıdır.
27944. Metin
ثم قال تعالى: (وَلَوْلا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً) أي: لولا أن يعتقد كثير من الناس الجهلة أن إعطاءنا المال دليل على محبتنا لمن أعطيناه، فيجتمعوا على الكفر لأجل المال -هذا معنى قول ابن عباس، والحسن، وقتادة، والسدي، وغيرهم- (لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ [عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ]) (¬٥) أي: سلالم ودرجا من فضة -قاله ابن عباس، ومجاهد، وقتادة، والسدي: وابن زيد، وغيرهم- (عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ)، أي: يصعدون.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: (وَلَوْلا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً) Yani: Şayet cahil insanların birçoğu, mal vermemizi o verdiğimiz kimseye olan sevgimizin bir delili sanıp da mal uğruna küfürde birleşecek olmasalardı -bu, İbn Abbas, Hasan, Katâde, Süddî ve başkalarının sözünün manasıdır- (لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ [عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ]) (¬٥) yani gümüşten merdivenler ve basamaklar kılardık -bunu İbn Abbas, Mücahid, Katâde, Süddî, İbn Zeyd ve başkaları söylemiştir-, (عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ) yani üzerine çıkarlar.
27945. Metin
{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ (٣٤) وَزُخْرُفًا وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ (٣٥)}
{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ (٣٤) وَزُخْرُفًا وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ (٣٥)} “Evlerine kapılar ve üzerlerine yaslanacakları koltuklar [yapardık]. Ve altın zinetler [verirdik]. Bütün bunlar ancak dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise Rabbinin katında takva sahiplerinindir.”
27946. Metin
(وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا) ٦ أي: أغلاقا على أبوابهم (وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ)، أي: جميع ذلك يكون فضة، (وزخرفا)، أي: وذهبا. قاله ابن عباس، وقتادة، والسدي، وابن زيد. ٧
{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا} “Evlerine kapılar”6 yani kapılarına kilitler [yapardık]; {وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ} “üzerlerine yaslanacakları koltuklar” yani bütün bunlar gümüşten olurdu; {وَزُخْرُفًا} “ve altın zinetler” yani altın [verirdik]. Bunu İbn Abbâs, Katâde, es-Süddî ve İbn Zeyd söylemiştir.7
27947. Metin
ثم قال: (وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا) أي: إنما ذلك من الدنيا الفانية الزائلة الحقيرة عند الله [تعالى] (¬١) أي: يعجل (¬٢) لهم بحسناتهم التي يعملونها في الدنيا مآكل ومشارب، ليوافوا الآخرة وليس لهم عند الله حسنة يجزيهم بها، كما ورد به الحديث الصحيح (¬٣). [وقد] (¬٤) ورد في حديث آخر: "لو أن الدنيا تزن عند الله جناح بعوضة، ما سقى منها كافرا شربة ماء"، أسنده البغوي من رواية زكريا بن منظور، عن أبى حازم، عن سهل بن سعد، عن النبي ﷺ فذكره (¬٥) ورواه الطبراني من طريق زمعة بن صالح، عن أبي حازم عن سهل بن سعد عن النبي ﷺ: "لو عدلت الدنيا جناح بعوضة، ما أعطى كافرا منها شيئا". (¬٦)
Sonra şöyle buyurdu: (وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا) Yani: Bu ancak fani, geçici ve Allah [Teâlâ] katında değersiz olan dünyadandır(¬١). Yani dünyada işledikleri iyiliklerin karşılığı kendilerine yiyecek ve içecek olarak peşin verilir(¬٢) ki, ahirete vardıklarında Allah katında kendilerine karşılık verilecek hiçbir iyilikleri kalmasın; nitekim sahih hadiste de böyle varid olmuştur(¬٣). [Nitekim] (¬٤) başka bir hadiste şöyle varid olmuştur: "Dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, ondan hiçbir kâfire bir yudum su içirmezdi." Bunu Begavî, Zekeriyyâ b. Manzûr rivayetinden, o Ebû Hâzim'den, o Sehl b. Sa'd'dan, o da Peygamber ﷺ'den senediyle zikretmiştir(¬٥). Taberânî de bunu Zem'a b. Sâlih yoluyla, o Ebû Hâzim'den, o Sehl b. Sa'd'dan, o da Peygamber ﷺ'den şöyle rivayet etmiştir: "Dünya bir sivrisineğin kanadına denk olsaydı, ondan kâfire hiçbir şey vermezdi."(¬٦)
27948. Metin
ثم قال: (وَالآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ) أي: هي لهم خاصة لا يشاركهم: فيها [أحد] (¬٧) غيرهم ولهذا لما قال عمر بن الخطاب لرسول الله ﷺ حين صعد إليه في تلك المشربه لما آلى من نسائه، فرآه [عمر] (¬٨) على رمال حصير قد أثر بجنبه (¬٩) فابتدرت عيناه بالبكاء وقال: يا رسول الله هذا كسرى وقيصر فيما هما فيه وأنت صفوة الله من خلقه. وكان رسول الله ﷺ متكئا فجلس وقال: "أوَ في (¬١٠) شك أنت يا ابن الخطاب؟ " ثم قال: "أولئك قوم عجلت لهم طيباتهم في حياتهم الدنيا" وفي رواية: "أما ترضى أن تكون لهم الدنيا ولنا الآخرة؟ " (¬١١)
Sonra şöyle buyurdu: (وَالآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ) Yani: Ahiret yalnızca onlara mahsustur, onda kendileriyle [hiç kimse] (¬٧) ortak olamaz. Bundan dolayıdır ki Ömer b. el-Hattâb, hanımlarından ayrı kalmaya yemin ettiğinde yukarıdaki odaya Resûlullah ﷺ'in yanına çıktığında ve onu (Ömer) (¬٨) yan tarafında iz bırakmış bir hasır örgüsü üzerinde görünce(¬٩) gözlerinden yaşlar boşanmış ve: 'Ey Allah'ın Resûlü! Kisra ve Kayser bunca nimet içindeyken sen Allah'ın yarattıklarının en seçkinisin' demişti. Resûlullah ﷺ yaslanmış vaziyetteydi, hemen doğrulup oturdu ve şöyle buyurdu: 'Şüphede misin (¬١٠) ey Hattâb oğlu?' Sonra da: 'Onlar, dünya hayatlarında kendilerine güzel şeyleri peşin verilmiş bir topluluktur' buyurdu. Bir rivayette ise: 'Dünyanın onların, ahiretin de bizim olmasına razı olmaz mısın?' [buyurmuştur] (¬١١).
27949. Metin
وفي الصحيحين أيضا وغيرهما: أن رسول الله ﷺ قال: "لا تشربوا في آنية الذهب والفضة، ولا تأكلوا في صحافها، فإنها لهم في الدنيا ولنا في الآخرة". وإنما خولهم الله تعالى في الدنيا لحقارتها، كما روى الترمذي وابن ماجه، من طريق أبي حازم، عن سهل بن سعد قال: قال رسول الله ﷺ: "لو كانت الدنيا تزن عند الله جناح بعوضة، ما سقى منها كافرا شربة ماء أبدا"، قال الترمذي: حسن صحيح ١٢.
Yine Sahîhayn'da ve diğer [hadis kaynaklarında] rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Altın ve gümüş kaplardan içmeyin ve onların tabaklarında [yemek] yemeyin; zira onlar dünyada onlar (kâfirler) için, ahirette ise bizim içindir.» Allah Teâlâ'nın dünyalıkları onlara bahşetmesi, ancak [dünyanın O'nun katındaki] değersizliğinden ötürüdür. Nitekim Tirmizî ve İbn Mâce'nin Ebû Hâzim tarikiyle Sehl b. Sa'd'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Eğer dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, hiçbir kâfire ondan ebediyen bir yudum su bile içirmezdi.» Tirmizî: "[Bu hadis] hasen-sahihtir" demiştir.12
27950. Metin
{وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (٣٦) وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٧) حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ (٣٨) وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٩) أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٤٠) فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ (٤١) أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ (٤٢) فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤٣) وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ (٤٤) وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ (٤٥)}
{وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ (٣٦) وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ (٣٧) حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ (٣٨) وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٩) أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ (٤٠) فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ (٤١) أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ (٤٢) فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٤٣) وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ (٤٤) وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ (٤٥)} “Kim Rahman'ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytanı musallat ederiz de artık o onun ayrılmaz bir dostu (karîni) olur. Şüphesiz ki onlar, bunları doğru yoldan alıkoyarlar da bunlar kendilerini doğru yolda sanırlar. Nihayet o bize geldiği zaman: 'Keşke benimle senin aranda iki doğu arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü bir arkadaşmışsın!' der. Zulmettiğiniz için bugün azapta ortak olmanız size asla fayda vermeyecektir. Öyleyse sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanı sen mi doğru yola ileteceksin? Ya biz seni alıp götürürüz de şüphesiz onlardan intikam alırız. Yahut onları tehdit ettiğimiz şeyi sana gösteririz; çünkü biz onların üzerinde tam bir kudret sahibiyiz. Sen sana vahyolunana sımsıkı sarıl; muhakkak ki sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Şüphesiz bu, senin için de kavmin için de bir şereftir (öğüttür) ve siz sorguya çekileceksiniz. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rahman'dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?”
27951. Metin
يقول تعالى: (وَمَنْ يَعْشُ) أي: يتعامى ويتغافل ويعرض، (عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ) والعشا في العين: ضعف بصرها. والمراد هاهنا: عشا البصيرة، (نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ) كقوله: {وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا} [النساء: ١١٥]، وكقوله: {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} [الصف: ٥]، وكقوله: {وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} [فصلت: ٢٥]؛ ولهذا قال هاهنا: (وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ * حَتَّى إِذَا جَاءَنَا) أي: هذا الذي تغافل عن الهدى نقيض له من الشياطين من يضله، ويهديه إلى صراط الجحيم. فإذا وافى الله يوم القيامة يتبرم بالشيطان الذي وكل به، (قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ) [أي: فبئس القرين كنت لي في الدنيا] (¬١) وقرأ بعضهم: "حتى إذا جاءانا" يعني: القرين والمقارن.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: (وَمَنْ يَعْشُ) Yani kim körlük eder, gaflete düşer ve yüz çevirirse, (عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ) [Rahman'ın zikrinden]. Gözdeki 'aşâ' (العشا): görme zayıflığıdır. Buradaki murat ise basiretin körelmesidir. (نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ) Nitekim şu ayette buyurulduğu gibidir: {وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا} “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü yönde bırakırız ve onu cehenneme sokarız. Ne kötü bir varış yeridir orası!” [Nisa: 115]. Yine şu ayette buyurulduğu gibidir: {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} “Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırdı” [Saf: 5]. Ve yine şu ayette buyurulduğu gibidir: {وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} “Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa kendilerine süslü gösterdiler. Kendilerinden önce geçmiş cin ve insan toplulukları içinde onlar hakkında da o söz hak oldu. Gerçekten onlar hüsrana uğrayanlardı” [Fussilet: 25]. İşte bundan ötürü burada şöyle buyurmuştur: (وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ * حَتَّى إِذَا جَاءَنَا) Yani doğru yoldan gafil olan bu kimseye, kendisini saptıracak ve cehennemin yoluna iletecek şeytanlardan birini musallat ederiz. Kıyamet günü Allah'ın huzuruna geldiğinde, kendisine musallat edilen bu şeytandan bıkıp usanarak: (قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ) [yani: dünyada bana ne kötü bir arkadaş olmuşsun der] (¬١). Bazıları bunu: "حتى إذا جاءانا" (Nihayet ikisi bize geldiğinde) şeklinde okumuştur; yani arkadaş ile ona bağlanan kimse.
27952. Metin
قال عبد الرزاق: أخبرنا معمر، عن سعيد الجُرَيري قال: بلغنا أن الكافر إذا بعث من قبره يوم القيامة سَفَع بيده شيطان فلم يفارقه، حتى يصيرهما الله تعالى إلى النار، فذلك حين يقول: (يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ) (¬٢)
Abdurrezzâk şöyle demiştir: Bize Ma'mer, Saîd el-Cüreyri'den naklen haber verdi, o dedi ki: Bize ulaştığına göre kâfir kıyamet günü kabrinden diriltildiğinde bir şeytan onun eline yapışır ve Allah Teâlâ onları cehenneme sokuncaya kadar ondan ayrılmaz. İşte o vakit şöyle der: (يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ) (¬٢)
27953. Metin
والمراد بالمشرقين هنا (¬٣) هو ما بين المشرق والمغرب. وإنما استعمل هاهنا تغليبا، كما يقال (¬٤) القمران، والعمران، والأبوان، [والعسران] (¬٥). قاله ابن جرير وغيره.
Burada iki doğudan kasıt (¬٣), doğu ile batı arasıdır. Bu ifade burada tağlib (baskın kılma) kuralı gereğince kullanılmıştır; nitekim Güneş ile Ay için 'el-Kamerân' (iki ay), Ebû Bekir ile Ömer için 'el-Ömerân' (iki Ömer), anne ve baba için 'el-Ebevân' (iki baba), [zorluk ve darlık için 'el-Usrân'] (¬٥) denilmesi(¬٤) gibidir. Bunu İbn Cerîr ve başkaları söylemiştir.
27954. Metin
[ولما كان الاشتراك في المصيبة في الدنيا يحصل به تسلية لمن شاركه في مصيبته، كما قالت الخنساء تبكي أخاها:
[Dünyada bir musibete ortak olmak, o musibeti paylaşan kimse için bir teselli vesilesi olduğu için; nitekim Hansâ kardeşine ağlarken şöyle demiştir:
27955. Metin
ولَوْلا كثرةُ الباكين حَوْلي … عَلَى قَتْلاهم لقتلتُ نَفْسي
Öldürülenleri için etrafımda ağlaşanların çokluğu olmasaydı… Muhakkak kendimi öldürürdüm.
27956. Metin
وما يَبْكُون مثلَ أخي ولكن … أُسَلِّي النفسَ عنه بالتأسِّي
Onlar benim kardeşim gibisine ağlamıyorlar, lakin… Ben ancak avunarak (başkalarının acısını görerek) nefsimi teselli ediyorum.
27957. Metin
قطع الله بذلك بين أهل النار، فلا يحصل لهم بذلك تأسي وتسلية ولا تخفيف]. (¬٦)
Allah cehennem ehli arasında bu bağı koparmıştır; dolayısıyla onlar için bunda hiçbir teselli, hiçbir avunma ve hiçbir hafifleme meydana gelmez]. (¬٦)
27958. Metin
ثم قال (¬٧) تعالى: (وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ) أي: لا يغني عنكم اجتماعكم في النار واشتراككم في العذاب الأليم.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu(¬٧): (وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ) Yani: Cehennemde toplanmanız ve o acı azabı paylaşmanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır.
27959. Metin
وقوله: (أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ) أي: ليس ذلك إليك، إنما عليك البلاغ، وليس عليك هداهم، ولكن الله يهدي من يشاء، ويضل من يشاء، وهو الحكم العدل ٨ في ذلك.
Yüce Allah'ın: { أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanı doğru yola sen mi ileteceksin?” kavli; yani: Bu senin elinde [olan bir şey] değildir. Sana düşen yalnızca tebliğdir, onları hidayete erdirmek senin vazifen değildir. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini de saptırır; bu hususta hüküm veren ve adil olan 8 O'dur.
27960. Metin
ثم قال: (فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ) أي: لا بد أن ننتقم منهم ونعاقبهم، ولو ذهبت أنت، (أَوْ (¬١) نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ) أي: نحن قادرون على هذا وعلى هذا. ولم يقبض الله رسوله حتى أقر عينه من أعدائه، وحكمه في نواصيهم، وملكه ما تضمنته صياصيهم. هذا معنى قول السدي، واختاره ابن جرير.
Sonra şöyle buyurdu: (فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ) Yani: Sen gitsen de onlardan intikam almamız ve onları cezalandırmamız muhakkaktır. (أَوْ (¬١) نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ) Yani: Biz buna da şuna da kadiriz. Nitekim Allah, Resûlü'nün gözünü düşmanlarından aydın kılmadan, onu onların perçemlerine hâkim kılmadan ve kalelerinin içindekilere sahip kılmadan ruhunu kabzetmemiştir. Bu, Süddî'nin sözünün anlamıdır ve İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir.
27961. Metin
وقال ابن جرير (¬٢) حدثنا ابن عبد الأعلى، حدثنا ابن (¬٣) ثور، عن معمر قال: تلا قتادة: (فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ) فقال: ذهب النبي ﷺ وبقيت النقمة، ولم يُرِ الله (¬٤) نبيه ﷺ في أمته شيئا يكرهه، حتى مضى (¬٥)، ولم يكن نبي قط إلا ورأى (¬٦) العقوبة في أمته، إلا نبيكم ﷺ. قال: وذُكر لنا أن رسول الله ﷺ أرِيَ ما يصيب أمته من بعده، فما رُئِي ضاحكا منبسطا حتى قبضه الله ﷿. (¬٧)
İbn Cerîr dedi ki(¬٢): Bize İbn Abdil'a'lâ anlattı, bize İbn Sevr(¬٣), Ma'mer'den anlattı; o dedi ki: Katâde (فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ) ayetini okudu ve şöyle dedi: Peygamber ﷺ vefat edip gitti ve intikam geride kaldı. Allah, Peygamberi ﷺ'e vefat edinceye(¬٥) kadar ümmeti hakkında hoşlanmayacağı hiçbir şey göstermemiştir(¬٤). Peygamberiniz ﷺ müstesna hiçbir peygamber yoktur ki, ümmeti içindeki azabı bizzat görmüş olmasın(¬٦). Katâde dedi ki: Bize anlatıldığına göre Resûlullah ﷺ'e kendisinden sonra ümmetinin başına gelecekler gösterilmiş, bundan sonra Allah azze ve celle onun ruhunu kabzedinceye kadar güldüğü ve neşelendiği hiç görülmemiştir(¬٧).
27962. Metin
وذكر من رواية سعيد بن أبي عروبة، عن قتادة نحوه. ثم روى ابن جرير عن الحسن نحو ذلك أيضا.
Saîd b. Ebî Arûbe'nin Katâde'den rivayetiyle de bunun bir benzeri zikredilmiştir. Ardından İbn Cerîr, Hasan[-ı Basrî]'den de bu minvalde bir rivayet nakletmiştir.
27963. Metin
وفي الحديث: "النجوم أمنة للسماء، فإذا ذهبت النجوم أتى السماء ما تُوعَدُ، وأنا أمَنَة لأصحابي، فإذا ذهبت أتى أصحابي ما يوعدون". (¬٨)
Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Yıldızlar semanın güvencesidir; yıldızlar gittiği vakit semaya vaad olunan şey gelir. Ben de ashabımın güvencesiyim; ben gittiğim vakit ashabıma vaad olunan şey gelir."(¬٨)