28076. Metin
وهي مكية.
[Bu sure] Mekkîdir.
28077. Metin
قال الترمذي: حدثنا سفيان بن وَكِيع، حدثنا زيد بن الحباب، عن عُمَر بن أبي خَثْعَم، عن يحيى بن أبى كثير، عن أبي سلمة (¬١)، عن أبي هريرة، ﵁، قال: قال رسول الله ﷺ: "من قرأ (حم الدخان) في ليلة أصبح يستغفر له سبعون ألف ملك".
Tirmizî şöyle dedi: Bize Süfyân b. Vekî‘ anlattı, bize Zeyd b. Hubâb, Ömer b. Ebî Has‘am’dan, o Yahyâ b. Ebî Kesîr’den, o Ebû Seleme’den (¬١), o da Ebû Hureyre’den -radıyallâhu anh- rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kim bir gecede Hâ-mîm ed-Duhân'ı okursa, yetmiş bin melek kendisi için bağışlanma dileyerek sabaha erer."
28078. Metin
ثم قال: غريب لا نعرفه إلا من هذا الوجه، وعمَر (¬٢) بن أبي خثعم يضعف. قال البخاري: منكر الحديث (¬٣).
Sonra [Tirmizî] şöyle dedi: "Garib [bir hadistir], onu sadece bu vecihten bilmekteyiz. Ömer (¬٢) b. Ebî Has‘am ise zayıf kabul edilir." Buhârî: "Münkerü’l-hadistir (hadisi kabul edilmez)" (¬٣) demiştir.
28079. Metin
ثم قال: حدثنا نصر بن عبد الرحمن الكوفي، حدثنا زيد بن الحباب، عن هشام أبي المقدام، عن الحسن (¬٤)، عن أبي هريرة، ﵁، قال: قال رسول الله ﷺ: "من قرأ (حم الدخان) في ليلة الجمعة، غفر له".
Sonra [Tirmizî] şöyle dedi: Bize Nasr b. Abdirrahmân el-Kûfî anlattı, bize Zeyd b. Hubâb, Hişâm Ebü’l-Mikdâm’dan, o el-Hasen’den (¬٤), o da Ebû Hureyre’den -radıyallâhu anh- rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Kim cuma gecesinde Hâ-mîm ed-Duhân'ı okursa, bağışlanır."
28080. Metin
ثم قال: غريب لا نعرفه إلا من هذا الوجه، وهشام (¬٥) أبو المقدام يضعف، والحسن لم يسمع من أبي هريرة كذا قال أيوب، ويونس بن عبيد، وعلي بن زيد (¬٦).
Sonra [Tirmizî] şöyle dedi: "Garib [bir hadistir], onu sadece bu vecihten bilmekteyiz. Hişâm (¬٥) Ebü’l-Mikdâm zayıf kabul edilir. el-Hasen de Ebû Hureyre’den [hadis] işitmemiştir; Eyyûb, Yûnus b. Ubeyd ve Ali b. Zeyd (¬٦) böyle demiştir."
28081. Metin
وفي مسند البزار من رواية أبي الطفيل عامر بن واثلة، عن زيد بن حارثة؛ أن رسول الله ﷺ قال لابن صَيَّاد: "إني قد خبأت خبأ فما هو؟ " وخبأ له رسول الله ﷺ سورة الدخان، فقال: هو الدُّخ. فقال: "اخسأ ما شاء الله كان". ثم انصرف (¬٧).
Müsned-i Bezzâr’da Ebü’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile rivayetinden, Zeyd b. Hârise’den [nakledildiğine göre]; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem İbn Sayyâd’a: "Sana içimden bir şey sakladım, o nedir?" buyurdu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun için Duhân suresini saklamıştı. O: "O Duh'tur (dumandır)" dedi. Bunun üzerine [Resûlullah]: "Yıkıl karşımdan! Allah’ın dilediği olur" buyurdu, sonra dönüp gitti (¬٧).
28082. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
28083. Metin
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الأَوَّلِينَ (٨)}
{حم (١) وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ (٢) إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ (٣) فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ (٤) أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ (٥) رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (٦) رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ (٧) لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الأَوَّلِينَ (٨)} “Hâ-mîm. (1) Apaçık Kitab'a andolsun ki, (2) Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz uyarıcılarız. (3) Onda her hikmetli iş ayırt edilir; (4) Katımızdan bir emir olarak. Doğrusu biz, peygamberler gönderenleriz. (5) Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (6) Eğer kesin olarak inanıyorsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. (7) O’ndan başka ilah yoktur; yaşatır ve öldürür. O, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir. (8)”
28084. Metin
يقول تعالى مخبرا عن القرآن العظيم: إنه أنزله في ليلة مباركة، وهي ليلة القدر، كما قال تعالى: {إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ} [القدر: ١] وكان ذلك في شهر رمضان، كما قال: تعالى: {شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ} [البقرة: ١٨٥]
Yüce Allah, Kur’ân-ı Azîm hakkında haber vererek onu mübarek bir gecede, yani Kadir gecesinde indirdiğini bildirmektedir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ} “Şüphesiz biz onu Kadir gecesinde indirdik.” [Kadr: 1]. Bu da Yüce Allah’ın şöyle buyurduğu gibi Ramazan ayında idi: {شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ} “Ramazan ayı ki Kur'an onda indirilmiştir.” [Bakara: 185]
28085. Metin
وقد ذكرنا الأحاديث (¬١) الواردة في ذلك في "سورة البقرة" بما أغنى عن إعادته.
Bu hususta gelen hadisleri (¬١) "Bakara Suresi"nde tekrarına gerek bırakmayacak şekilde zikretmiştik.
28086. Metin
ومن قال: إنها ليلة النصف من شعبان -كما روي عن عكرمة-فقد أبعد النَّجْعَة فإن نص القرآن أنها في رمضان. والحديث الذي رواه عبد الله بن صالح، عن الليث، عن عقيل عن الزهري: أخبرني عثمان بن محمد بن المغيرة بن الأخنس أن رسول الله ﷺ قال: "تقطع الآجال من شعبان إلى شعبان، حتى إن الرجل لينكح ويولد له، وقد أخرج اسمه في الموتى" (¬٢) فهو حديث مرسل، ومثله لا يعارض به النصوص.
İkrime’den rivayet edildiği gibi onun Şaban ayının yarı gecesi (Berat gecesi) olduğunu söyleyen kimse ise gerçekten haktan uzaklaşmıştır. Çünkü Kur'an'ın sarih nassı, onun Ramazan'da olduğunu belirtmektedir. Abdullah b. Sâlih’in Leys’ten, onun Ukayl’den, onun ez-Zührî’den rivayet ettiği: Osman b. Muhammed b. el-Muğîre b. el-Ahnes bana Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu bildirdi: "Eceller Şaban’dan Şaban’a kesinleşir; öyle ki kişi evlenir ve çocuğu doğar, oysa onun ismi ölüler arasına çıkarılmıştır bile" (¬٢) hadisi mürsel bir hadistir ve benzeri hadislerle [sarih] nasslara karşı konulamaz.
28087. Metin
وقوله: (إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ) أي: معلمين الناس ما ينفعهم ويضرهم شرعًا، لتقوم حجة الله على عباده.
Yüce Allah'ın: {إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ} “Şüphesiz biz uyarıcılarız” buyruğu; Allah'ın hücceti kulları aleyhine sabit olsun diye, şer'î olarak insanlara kendilerine fayda ve zarar verecek şeyleri bildirenleriz, demektir.
28088. Metin
وقوله: (فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ) أي: في ليلة القدر يفصل من اللوح المحفوظ إلى الكتبة أمر السنة، وما يكون فيها من الآجال والأرزاق، وما يكون فيها إلى آخرها. وهكذا روي عن ابن عمر، وأبي مالك، ومجاهد، والضحاك، وغير واحد من السلف.
Yüce Allah'ın: {فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ} “Onda her hikmetli iş ayırt edilir” buyruğu; Kadir gecesinde, o yılın işleri, onda gerçekleşecek olan eceller, rızıklar ve o yılın sonuna kadar meydana gelecek her şey Levh-i Mahfûz'dan [görevli] kâtiplere tafsilatıyla aktarılıp ayırt edilir, demektir. İbn Ömer, Ebû Mâlik, Mücâhid, Dahhâk ve Selef'ten birçok kimseden böyle rivayet edilmiştir.
28089. Metin
وقوله: (حكيم) أي: محكم لا يبدل ولا يغير؛ ولهذا قال: (أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا) أي: جميع ما يكون ويقدره الله تعالى وما يوحيه (¬٣) فبأمره وإذنه وعلمه، (إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ) أي: إلى الناس رسولا يتلو عليهم آيات الله مبينات، فإن الحاجة كانت ماسة إليه؛ ولهذا قال: (رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا) أي: الذي أنزل هذا القرآن هو رب السموات والأرض وخالقهما ومالكهما وما فيهما، (إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ) أي: إن كنتم متحققين.
{حكيم} “Hikmetli” kelimesi; değiştirilmeyen ve bozulmayan sağlam [iş] demektir. Bu sebeple: {أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا} “Katımızdan bir emir olarak” buyurmuştur. Yani meydana gelen, Allah Teâlâ'nın takdir ettiği ve vahyettiği (¬٣) her şey O'nun emri, izni ve ilmiyledir. {إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ} “Doğrusu biz, peygamberler gönderenleriz” buyruğu; insanlara, Allah'ın apaçık ayetlerini okuyan bir elçi [gönderenleriz], demektir. Zira buna olan ihtiyaç son derece büyüktü. Bu sebeple: {رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} “Rabbinden bir rahmet olarak. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir” buyurmuştur; yani bu Kur'an'ı indiren, göklerin, yerin ve içindekilerin Rabbi, yaratıcısı ve mâlikidir. {إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “Eğer kesin olarak inanıyorsanız” buyruğu ise; eğer tam bir hakikate ulaşmış kimselerseniz, demektir.
28090. Metin
ثم قال: (لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الأوَّلِينَ) وهذه الآية كقوله تعالى: {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ [فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ]} (¬٤) الآية [الأعراف: ١٥٨].
Sonra şöyle buyurdu: {لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الأوَّلِينَ} “O’ndan başka ilah yoktur; yaşatır ve öldürür. O, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir”. Bu ayet, Yüce Allah'ın şu ayeti gibidir: {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ يُحْيِي وَيُمِيتُ [فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ]} “De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah'ın hepinize [gönderdiği] peygamberiyim. O'ndan başka ilah yoktur; diriltir ve öldürür. [Artık Allah'a ve elçisine iman edin...]” (¬٤) [A'râf: 158].
28091. Metin
{بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩) فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤) إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)}
{بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ (٩) فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ (١٠) يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (١١) رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ (١٢) أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ (١٣) ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ (١٤) إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ (١٥) يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ (١٦)} “Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar. (9) O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle! (10) İnsanları sarıp kuşatır. Bu, can yakıcı bir azaptır. (11) 'Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz inanıyoruz' [derler]. (12) Onlar nerede, düşünüp ibret almak nerede? Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti. (13) Sonra ondan yüz çevirdiler ve: '[Başkası tarafından] öğretilmiş bir delidir' dediler. (14) Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine [eski halinize] döneceksiniz. (15) En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz intikam alıcılarız! (16)”
28092. Metin
يقول تعالى: بل هؤلاء المشركون في شك يلعبون، أي: قد جاءهم اليقين (¬٥)، وهم يشكون فيه، ويمترون ولا يصدقون به، ثم قال متوعدا لهم ومتهددًا: (فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ).
Yüce Allah buyuruyor ki: Bilakis bu müşrikler bir şüphe içinde eğlenip durmaktadırlar. Yani kendilerine kesin gerçek gelmiştir (¬٥), fakat onlar bundan şüphe etmekte, tereddüt göstermekte ve onu tasdik etmemektedirler. Sonra onları uyararak ve tehdit ederek şöyle buyurdu: {فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle!”
28093. Metin
قال سليمان بن مِهْرَان الأعمش، عن أبي الضُّحَى مسلم بن صُبَيْح ٦، عن مسروق قال: دخلنا
Süleymân b. Mihrân el-A‘meş, Ebü’d-Duhâ Müslim b. Subayh’tan 6, o da Mesrûk’tan rivayet ettiğine göre Mesrûk şöyle dedi: [Biz] girdik
28094. Metin
المسجد -يعني مسجد الكوفة-عند أبواب كندة، فإذا رجل يقص على أصحابه: (يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ) تدرون ما ذلك الدخان؟ ذلك دخان يأتي يوم القيامة، فيأخذ بأسماع المنافقين وأبصارهم، ويأخذ المؤمنين منه شبه الزكام. قال: فأتينا ابن مسعود فذكرنا ذلك له، وكان مضطجعًا ففزع فقعد، وقال (¬١) إن الله ﷿ قال لنبيكم ﷺ: {قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ} [ص: ٨٦]، إن من العلم أن يقول الرجل لما لا يعلم: "الله أعلم" سأحدثكم عن ذلك، إن قريشا لما أبطأت عن الإسلام واستعصت (¬٢) على رسول الله ﷺ، دعا عليهم بسنين كسني يوسف، فأصابهم من الجهد والجوع حتى أكلوا العظام والميتة، وجعلوا يرفعون أبصارهم إلى السماء فلا يرون إلا الدخان -وفي رواية: فجعل الرجل ينظر إلى السماء، فيرى ما بينه وبينها كهيئة الدخان من الجهد-[قال] (¬٣) قال الله تعالى: (فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ * يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ)، فأتى رسول الله ﷺ فقيل: يا رسول الله استسق الله لمضر، فإنها قد هلكت. فاستسقى لهم فَسُقُوا فأنزل الله: (إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ) قال: ابن مسعود: فيكشف العذاب عنهم يوم القيامة، فلما أصابهم الرفاهية عادوا إلى حالهم، فأنزل الله: (يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ)، قال: يعني يوم بدر.
mescide -yani Kûfe Mescidi'ne- Kinde kapılarının yanındaydık. Bir de baktık ki bir adam arkadaşlarına anlatıyor: {يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} “Göğün apaçık bir duman getireceği günü...” Bu dumanın ne olduğunu bilir misiniz? Bu, kıyamet günü gelecek bir dumandır; münafıkların kulaklarını ve gözlerini sarar, müminleri ise nezle benzeri bir hale sokar. [Mesrûk] dedi ki: Bunun üzerine İbn Mes'ûd'a gelip bunu ona anlattık. O uzanmış yatıyordu, telaşla doğrulup oturdu ve şöyle dedi (¬١): Allah Azze ve Celle Peygamberinize sallallâhu aleyhi ve sellem: {قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ} “De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan da değilim” [Sâd: 86] buyurmuştur. Şüphesiz bilmediği şey hakkında kişinin "Allah bilir" demesi ilimdendir. Size bundan bahsedeceğim: Kureyş, İslam'a girmekte gecikip Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı direnince (¬٢), o da onlara Yûsuf'un [kıtlık] yılları gibi kıtlık yılları vermesi için dua etti. Onlara öyle bir sıkıntı ve açlık isabet etti ki kemikleri ve leşleri yediler. Gözlerini göğe dikip bakıyorlar, dumandan başka bir şey göremiyorlardı. -Bir rivayette: Kişi göğe bakıyor ve açlığın şiddetinden kendisi ile gök arasını duman gibi görüyordu.- [İbn Mes'ûd] dedi ki (¬٣): Allah Teâlâ: {فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ * يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle! İnsanları sarıp kuşatır. Bu, can yakıcı bir azaptır” buyurdu. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelinip: "Ey Allah'ın Resûlü! Mudar kabilesi için Allah'tan yağmur dile, zira helak oldu" denildi. O da onlar için yağmur diledi ve yağmur yağdırıldı. Bunun üzerine Allah: {إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ} “Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine [eski halinize] döneceksiniz” ayetini indirdi. İbn Mes'ûd dedi ki: Kıyamet gününde onlardan azap kaldırılır mı hiç? Onlar rahata erince yine eski hallerine döndüler. Bunun üzerine Allah: {يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ} “En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz intikam alıcılarız!” ayetini indirdi. [İbn Mes'ûd] bunun Bedir günü olduğunu söyledi.
28095. Metin
قال ابن مسعود: فقد مضى خمسة: الدخان، والروم، والقمر، والبطشة، واللِّزام. وهذا الحديث مخرج في الصحيحين. (¬٤) ورواه الإمام أحمد في مسنده، وهو عند الترمذي والنسائي في تفسيرهما (¬٥)، وعند ابن جرير وابن أبي حاتم من طرق متعددة، عن الأعمش، به (¬٦) وقد وافق ابن مسعود على تفسير الآية بهذا، وأن الدخان مضى، جماعة من السلف كمجاهد، وأبي العالية، وإبراهيم النخعي، والضحاك، وعطية العوفي، وهو اختيار ابن جرير.
İbn Mes'ûd dedi ki: Beş şey geçip gitmiştir: Duhân (duman), Rûm, Kamer (ayın yarılması), Batşe (Bedir’deki yakalayış) ve Lizâm (helak). Bu hadis Sahîhayn'da tahric edilmiştir (¬٤). İmam Ahmed de onu Müsned'inde rivayet etmiştir; Tirmizî ve Nesâî'nin tefsirlerinde (¬٥), İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'de muhtelif yollarla el-A'meş'ten bu şekilde yer almaktadır (¬٦). İbn Mes'ûd'a bu ayetin tefsiri ve dumanın geçip gittiği hususunda Mücâhid, Ebü'l-Âliye, İbrâhîm en-Nehaî, Dahhâk ve Atiyye el-Avfî gibi Selef'ten bir topluluk muvafakat etmiştir; İbn Cerîr'in tercihi de budur.
28096. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا جعفر بن مسافر، حدثنا يحيى بن حسان، حدثنا ابن لَهِيعة، حدثنا (¬٧) عبد الرحمن الأعرج في قوله: (يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ) قال: كان يوم فتح مكة.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam anlattı, bize Ca'fer b. Müsâfir anlattı, bize Yahyâ b. Hassân anlattı, bize İbn Lehîa anlattı, Abdurrahman el-A'rec bize (¬٧) Yüce Allah'ın: {يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} “Göğün apaçık bir duman getireceği gün” buyruğu hakkında: "Bu, Mekke'nin fethi günü idi" dediğini nakletti.
28097. Metin
وهذا القول غريب جدًّا بل منكر.
Bu görüş son derece garip, hatta münkirdir.
28098. Metin
وقال آخرون: لم يمض الدخان بعد، بل هو من أمارات ٨ الساعة، كما تقدم من حديث أبي سَرِيحة ٩ حذيفة بن أسيد الغفاري، ﵁، قال: أشرف علينا رسول الله ﷺ من غرفة ونحن نتذاكر الساعة، فقال: "لا تقوم الساعة حتى تروا عشر آيات: طلوع الشمس من مغربها، والدخان، والدابة، وخروج يأجوج ومأجوج، وخروج عيسى ابن مريم، والدجال، وثلاثة خسوف: خسف بالمشرق، وخسف بالمغرب، وخسف بجزيرة العرب، ونار تخرج من قعر عدن تسوق الناس
Başkaları ise şöyle demiştir: Duman henüz geçmemiştir; bilakis o, kıyamet alametlerindendir8. Nitekim Ebû Serîha9 Huzeyfe b. Esîd el-Gıfârî'nin radıyallâhu anh daha önce geçen şu hadisinde rivayet edildiği üzeredir: Biz kıyameti müzakere ederken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir odadan yanımıza çıkageldi ve şöyle buyurdu: «On alameti görmedikçe kıyamet kopmaz: Güneş'in batıdan doğması, duman, dâbbetü'l-arz, Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkması, Meryem oğlu Îsâ'nın çıkışı, Deccâl ve üç yer batması: Doğuda bir batma, batıda bir batma ve Arap Yarımadası'nda bir batma; bir de Aden'in en dip yerinden çıkıp insanları sevk eden bir ateş...»
28099. Metin
-أو: تحشر الناس-: تبيت معهم حيث باتوا وتقيل معهم حيث قالوا" تفرد بإخراجه مسلم في صحيحه (¬١).
-yahut: insanları toplayan-, onlar geceledikleri yerde onlarla geceleyen, onlar kuşluk uykusuna yattıkları yerde onlarla kuşluk uykusuna yatan bir ateş." Bunu tahric etmekte Müslim Sahîh'inde tek kalmıştır (¬١).
28100. Metin
وفي الصحيحين أن رسول الله ﷺ قال لابن الصياد: "إني خبأت لك خَبْأ" قال: هو الدُّخ. فقال له: "اخسأ فلن تعدو قدرك" قال: وخبأ له رسول الله ﷺ: (فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ) (¬٢).
Sahîhayn'da geçtiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem İbn Sayyâd'a: "Sana içimden bir şey sakladım" buyurdu. O: "O Duh'tur" dedi. Bunun üzerine ona: "Yıkıl karşımdan! Kadrini asla aşamazsın" buyurdu. [Ravi] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun için: {فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle!” (¬٢) ayetini saklamıştı.
28101. Metin
وهذا فيه إشعار بأنه من المنتظر المرتقب، وابن صياد كاشف على طريقة الكهان بلسان الجان، وهم يُقَرطمون العبارة؛ ولهذا قال: "هو الدُّخ" يعني: الدخان. فعندها عرف رسول الله ﷺ مادته وأنها شيطانية، فقال له: "اخسأ فلن تعدو قدرك".
Bunda onun beklenen ve gözetlenen [bir alamet] olduğuna dair bir işaret vardır. İbn Sayyâd kâhinlerin yöntemiyle cinlerin diliyle keşifte bulunuyordu, onlar da sözü kesik kesik ve eksik söylerler. Bu yüzden "O Duh'tur" yani duhandır (dumandır) dedi. İşte o zaman Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun kaynağının şeytani olduğunu anladı ve ona: "Yıkıl karşımdan! Kadrini asla aşamazsın" buyurdu.
28102. Metin
ثم قال ابن جرير: وحدثني عصام بن رَوَّاد بن الجراح، حدثنا أبي، حدثنا سفيان بن سعيد الثوري، حدثنا منصور بن المعتمر، عن رِبْعِي بن حِرَاش قال: سمعت حذيفة بن اليمان يقول (¬٣): قال رسول الله ﷺ: "إن أول الآيات الدجال، ونزول عيسى ابن مريم، ونار تخرج من قعر عدن أبين، تسوق الناس إلى المحشر، تقيل معهم إذا قالوا، والدخان-قال حذيفة: يا رسول الله، وما الدخان؟ فتلا رسول الله ﷺ هذه الآية: (فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ * يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ) -يملأ ما بين المشرق والمغرب، يمكث أربعين يومًا وليلة، أما المؤمن فيصيبه منه كهيئة الزكمة (¬٤)، وأما الكافر فيكون بمنزلة السكران، يخرج من منخريه وأذنيه ودبره" (¬٥).
Sonra İbn Cerîr dedi ki: Bana Isâm b. Ravvâd b. el-Cerrâh anlattı, bize babam anlattı, bize Süfyân b. Saîd es-Sevrî anlattı, bize Mansûr b. el-Mu'temir, Rib'î b. Hırâş'tan anlattı; o şöyle dedi: Huzeyfe b. el-Yemân'ın şöyle dediğini duydum (¬٣): Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Ayetlerin (alametlerin) ilki Deccâl, Meryem oğlu İsa'nın inmesi ve Aden-i Ebyen'in dibinden çıkıp insanları mahşere süren, onlar kuşluk uykusuna yattığında onlarla yatan ateştir; bir de duhândır (dumandır)." -Huzeyfe: Ey Allah'ın Resûlü, duhân nedir? diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şu ayeti okudu: {فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ * يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle! İnsanları sarıp kuşatır. Bu, can yakıcı bir azaptır”- "Doğu ile batı arasını doldurur, kırk gün kırk gece kalır. Mümine gelince ona nezle gibi bir tesir eder (¬٤), kâfire gelince ise sarhoş gibi olur, [duman] burun deliklerinden, kulaklarından ve dübüründen çıkar" (¬٥).
28103. Metin
قال ابن جرير: لو صح هذا الحديث لكان فاصلا وإنما لم أشهد له بالصحة؛ لأن محمد بن خلف العسقلاني حدثني أنه سأل روادا عن هذا الحديث: هل سمعه من سفيان؟ فقال له: لا قال: فقلت: أقرأته عليه؟ قال: لا قال: فقلت له: فقرئ عليه وأنت حاضر فأقر به؟ فقال: لا فقلت له: فمن أين جئت به؟ فقال: جاءني به قوم فعرضوه علي، وقالوا لي: اسمعه منا. فقرءوه عليَّ ثم ذهبوا به، فحدثوا به عني، أو كما قال (¬٦).
İbn Cerîr dedi ki: Eğer bu hadis sahih olsaydı kesin bir delil olurdu. Ben onun sıhhatine şahitlik etmedim, çünkü Muhammed b. Halef el-Askalânî bana, Ravvâd'a bu hadisi Süfyân'dan bizzat işitip işitmediğini sorduğunu, onun da: "Hayır" dediğini anlattı. Dedi ki: Ona "Ona sen mi okudun?" diye sordum. "Hayır" dedi. Dedi ki: Ona "Peki sen hazır bulunurken ona okundu da o ikrar mı etti?" diye sordum. "Hayır" dedi. Ben de ona: "O halde bunu nereden aldın?" dedim. O da: "Bana bir topluluk getirdi ve bunu bana sundular, 'Bunu bizden dinle' dediler. Bana okudular, sonra da onu alıp götürdüler ve bunu benden rivayet ettiler" dedi veya buna benzer bir şey söyledi (¬٦).
28104. Metin
وقد أجاد ابن جرير في هذا الحديث هاهنا، فإنه موضوع بهذا السند، وقد أكثر ابن جرير من سياقه في أماكن من هذا التفسير، وفيه منكرات كثيرة جدًا، ولا سيما في أول سورة "بني إسرائيل" في ذكر المسجد الأقصى، والله أعلم.
İbn Cerîr bu hadis hakkında burada çok isabetli davranmıştır; zira hadis bu senetle uydurmadır. İbn Cerîr bu tefsirin muhtelif yerlerinde onu pek çok kez zikretmiştir ve onda, bilhassa "Benî İsrâîl Suresi"nin başında Mescid-i Aksâ zikrindeki gibi çok sayıda münker hususlar vardır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
28105. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو زرعة، حدثنا صفوان، حدثنا الوليد، حدثنا خليل، عن الحسن، عن أبي سعيد الخدري، ﵁، أن رسول الله ﷺ قال: "يهيج الدخان بالناس، فأما المؤمن فيأخذه كالزكمة، وأما الكافر فينفخه حتى يخرج من كل مسمع منه".
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ebû Zür'a anlattı, bize Safvân anlattı, bize Velîd anlattı, bize Halîl, Hasen'den, o da Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh'tan rivayet etti; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Duman insanları sarar; mümine gelince, onu nezle gibi tutar, kâfiri ise öyle bir şişirir ki duman onun bütün deliklerinden çıkar.»
28106. Metin
ورواه سعيد بن أبي عَرُوبة، عن قتادة، عن الحسن، عن أبي سعيد الخدري موقوفًا. ورواه عوف، عن الحسن قوله.
Bunu Saîd b. Ebî Arûbe, Katâde’den, o el-Hasen’den, o Ebû Saîd el-Hudrî’den mevkuf olarak rivayet etti. Avf da el-Hasen’den onun kendi sözü olarak rivayet etti.
28107. Metin
وقال ابن جرير أيضًا: حدثني محمد بن عوف، حدثنا محمد بن إسماعيل بن عياش، حدثني أبي، حدثني ضَمْضَم بن زُرعَة، عن شُريح بن عبيد، عن أبي مالك الأشعري قال: قال رسول الله ﷺ: "إن ربكم أنذركم ثلاثا: الدخان يأخذ المؤمن كالزكمة، ويأخذ الكافر فينتفخ حتى يخرج من كل مسمع منه والثانية الدابة والثالثة الدجال".
İbn Cerîr yine şöyle dedi: Bana Muhammed b. Avf anlattı, bize Muhammed b. İsmâîl b. Ayyâş anlattı, bana babam anlattı, bana Damdam b. Zür'a, Şüreyh b. Ubeyd'den, o Ebû Mâlik el-Eş'arî'den anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Şüphesiz Rabbiniz sizi üç şeyle uyardı: Mümini nezle gibi tutan ve kâfiri şişirip her deliğinden çıkan duman; ikincisi Dâbbe, üçüncüsü ise Deccâl'dir."
28108. Metin
ورواه الطبراني عن هاشم بن يزيد، عن محمد بن إسماعيل بن عياش، به (¬١) وهذا
Bunu Taberânî, Hâşim b. Yezîd'den, o Muhammed b. İsmâîl b. Ayyâş'tan aynı isnadla rivayet etti (¬١). Bu
28109. Metin
إسناد جيد.
isnad ceyyiddir.
28110. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا عبد الله بن صالح بن مسلم، حدثنا إسرائيل، عن أبي إسحاق، عن الحارث، عن علي، ﵁، قال: لم تمض آية الدخان بعد، يأخذ المؤمن كهيئة الزكام، وتنفخ الكافر حتى ينفذ.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam anlattı, bize Abdullah b. Sâlih b. Müslim anlattı, bize İsrâîl, Ebû İshâk'tan, o el-Hâris'ten, o Ali'den -radıyallâhu anh- anlattı; o şöyle dedi: "Duhân ayeti henüz geçmemiştir; mümini nezle hali gibi tutar, kâfiri ise [içine] nüfuz edene dek şişirir."
28111. Metin
وروى ابن جرير من حديث الوليد بن جميع، عن عبد الملك بن المغيرة، عن عبد الرحمن بن البيلماني، عن ابن عمر قال: يخرج الدخان فيأخذ المؤمن كهيئة الزكام، ويدخل في مسامع الكافر والمنافق حتى يكون كالرأس الحنيذ، أي: المشوي على الرَّضف.
İbn Cerîr, Velîd b. Cümey' hadisinden, Abdülmelik b. el-Muğîre'den, Abdurrahman b. el-Beylemânî'den, İbn Ömer'den rivayet etti; o şöyle dedi: "Duman çıkar; mümini nezle hali gibi tutar, kâfir ve münafığın ise kulaklarına girer, öyle ki [başları] kızgın taşta kızartılmış kelle gibi olur."
28112. Metin
ثم قال ابن جرير: حدثني يعقوب، حدثنا ابن عُلَيَّة عن ابن جريج (¬٢)، عن عبد الله بن أبي مليكة قال: غدوت على ابن عباس، ﵄، ذات يوم فقال: ما نمت الليلة حتى أصبحت. قلت: لم؟ قال: قالوا طلع الكوكب ذو الذنب، فخشيت أن يكون الدخان قد طرق، فما نمت حتى أصبحت (¬٣) وهكذا رواه ابن أبي حاتم (¬٤)، عن أبيه، عن ابن عمر، عن سفيان، عن عبد الله بن أبي يزيد، عن عبد الله بن أبي مليكة، عن ابن عباس فذكره. وهذا إسناد صحيح إلى ابن عباس حبر الأمة وترجمان القرآن. وهكذا قول من وافقه من الصحابة والتابعين أجمعين، مع الأحاديث المرفوعة من الصحاح والحسان وغيرهما، التي أوردناها مما فيه مقنع ودلالة ظاهرة على أن الدخان من الآيات المنتظرة، مع أنه ظاهر القرآن.
Sonra İbn Cerîr dedi ki: Bana Ya'kûb anlattı, bize İbn Uleyye, İbn Cüreyc'den (¬٢), o Abdullah b. Ebî Müleyke'den anlattı; o şöyle dedi: Bir gün sabahleyin İbn Abbâs'ın -radıyallâhu anhümâ- yanına girdim. Şöyle dedi: "Bu gece sabaha kadar uyuyamadım." Ben: "Neden?" dedim. Dedi ki: "Kuyruklu yıldızın doğduğunu söylediler, dumanın ansızın gelmesinden korktum da sabaha kadar uyuyamadım" (¬٣). Bunu İbn Ebî Hâtim de (¬٤) babasından, o İbn Ömer'den, o Süfyân'dan, o Abdullah b. Ebî Yezîd'den, o Abdullah b. Ebî Müleyke'den, o da İbn Abbâs'tan olmak üzere zikretti. Bu, ümmetin allâmesi ve Kur'an'ın tercümanı olan İbn Abbâs'a sahih bir isnaddır. Ona muvafakat eden bütün sahabe ve tâbiînin görüşü de böyledir. Zikrettiğimiz sahih ve hasen merfû hadislerle birlikte bunlar, dumanın beklenen alametlerden olduğuna dair ikna edici ve apaçık bir delildir; üstelik Kur'an'ın zahiri de böyledir.
28113. Metin
قال الله تعالى: (فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ) أي: بين واضح يراه كل أحد. وعلى ما فسر به ابن مسعود، ﵁: إنما هو خيال رأوه في أعينهم من شدة الجوع والجهد. وهكذا قوله: (يَغْشَى النَّاسَ) أي: يتغشاهم ويَعُمهم ٥، ولو كان أمرا خياليًّا يخص أهل مكة المشركين لما
Yüce Allah şöyle buyurdu: {فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ} “Artık göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle!” Yani: Herkesin göreceği biçimde açık ve nettir. İbn Mes‘ûd’un -radıyallâhu anh- tefsirine göre ise bu, sırf şiddetli açlık ve meşakkatten ötürü gözlerinde gördükleri bir hayalden ibarettir. [Yüce Allah'ın]: {يَغْشَى النَّاسَ} “İnsanları sarıp kuşatır” buyruğu da böyledir; yani onları bürür ve hepsini kaplar 5. Şayet sadece Mekkeli müşriklere özgü hayalî bir durum olsaydı,
28114. Metin
قيل فيه: (يَغْشَى النَّاسَ)
onun hakkında: {يَغْشَى النَّاسَ} “İnsanları sarıp kuşatır” denilmezdi.
28115. Metin
وقوله: (هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ) أي: يقال لهم ذلك تقريعًا وتوبيخًا، كقوله تعالى: {يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا * هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} [الطور: ١٣، ١٤]، أو يقول بعضهم لبعض ذلك.
Yüce Allah'ın: {هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Bu, can yakıcı bir azaptır” buyruğu; Yüce Allah'ın: {يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا * هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} “O gün cehennem ateşine itilip kakılırlar. 'İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!' [denir]” [Tûr: 13, 14] buyruğunda olduğu gibi, onlara azarlama ve kınama kabilinden böyle denilecektir, yahut birbirlerine böyle diyeceklerdir demektir.
28116. Metin
وقوله: (رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ) أي: يقول الكافرون إذا عاينوا عذاب الله وعقابه سائلين رفعه وكشفه عنهم، كقوله: {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} [الأنعام: ٢٧]. وكذا قوله: {وَأَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُوا رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ أَوَلَمْ تَكُونُوا أَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍ} [إبراهيم: ٤٤]، وهكذا قال هاهنا: (أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ * ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ)
Yüce Allah'ın: {رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ} “'Rabbimiz! Bizden azabı kaldır, doğrusu biz inanıyoruz' [derler]” buyruğu; kâfirler Allah'ın azabını ve cezasını bizzat gördüklerinde onun kaldırılmasını ve kendilerinden uzaklaştırılmasını isteyerek böyle söylerler demektir; nitekim O şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “Ateşin karşısında durdurulduklarında: 'Ah ne olurdu, dünyaya geri döndürülseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamayıp müminlerden olsaydık!' dediklerini bir görsen” [En'âm: 27]. Yine O'nun şu buyruğu da böyledir: {وَأَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْتِيهِمُ الْعَذَابُ فَيَقُولُ الَّذِينَ ظَلَمُوا رَبَّنَا أَخِّرْنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ أَوَلَمْ تَكُونُوا أَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍ} “İnsanları, kendilerine azabın geleceği günle uyar. O gün zalimler derler ki: 'Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım.' Daha önce sizin için hiçbir zeval olmadığına yemin etmemiş miydiniz?” [İbrâhîm: 44]. Nitekim burada da şöyle buyurmuştur: {أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ * ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ} “Onlar nerede, düşünüp ibret almak nerede? Oysa kendilerine apaçık bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: '[Başkası tarafından] öğretilmiş bir delidir' dediler”
28117. Metin
يقول: كيف لهم بالتذكر، وقد أرسلنا إليهم رسولا بين الرسالة والنذارة، ومع هذا تولوا عنه وما وافقوه، بل كذبوه وقالوا: معلم مجنون. وهذا كقوله تعالى: {يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإِنْسَانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى * يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي} [الفجر: ٢٣، ٢٤]، وقوله (¬١) تعالى: {وَلَوْ تَرَى إِذْ فَزِعُوا فَلا فَوْتَ وَأُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ * وَقَالُوا آمَنَّا بِهِ وَأَنَّى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ * وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِنْ قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ * وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُرِيبٍ} [سبأ: ٥١ - ٥٤].
[Allah Teâlâ] buyuruyor ki: Biz onlara risaleti ve uyarıcılığı apaçık bir elçi gönderdiğimiz halde ve buna rağmen ondan yüz çevirip ona uymamış, aksine onu yalanlayıp: "Öğretilmiş bir deli" demişlerken onlar nasıl düşünüp ibret alacaklar? Bu, Yüce Allah'ın şu buyrukları gibidir: {يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الإِنْسَانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى * يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي} “O gün insan hatırlar, fakat hatırlamanın ona ne faydası var? 'Keşke hayatım için önceden [iyi ameller] takdim etmiş olsaydım!' der” [Fecr: 23, 24] ve Yüce Allah'ın (¬١) şu buyruğu: {وَلَوْ تَرَى إِذْ فَزِعُوا فَلا فَوْتَ وَأُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ * وَقَالُوا آمَنَّا بِهِ وَأَنَّى لَهُمُ التَّنَاوُشُ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ * وَقَدْ كَفَرُوا بِهِ مِنْ قَبْلُ وَيَقْذِفُونَ بِالْغَيْبِ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ * وَحِيلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِأَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا فِي شَكٍّ مُرِيبٍ} “Onların korkuya kapıldıkları anı bir görsen! Artık kaçış yoktur ve yakın bir yerden yakalanmışlardır. 'Ona inandık' derler; ama uzak bir yerden [imana] ulaşmak onlar için nasıl mümkün olur? Halbuki daha önce onu inkâr etmişlerdi ve uzak bir yerden gayba taş atıyorlardı. Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi, kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına engel konulmuştur. Çünkü onlar, derin bir şüphe içindeydiler” [Sebe: 51-54].
28118. Metin
وقوله: (إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ) (¬٢) يحتمل معنيين:
Yüce Allah'ın: {إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلا إِنَّكُمْ عَائِدُونَ} (¬٢) “Biz azabı birazcık kaldıracağız, ama siz yine [eski halinize] döneceksiniz” buyruğu iki anlama muhtemeldir:
28119. Metin
أحدهما: أنه يقوله (¬٣) تعالى: ولو كشفنا عنكم العذاب ورجعناكم إلى الدار الدنيا، لعدتم إلى ما كنتم فيه من الكفر والتكذيب، كقوله: {وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} [المؤمنون: ٧٥]، وكقوله: {وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} [الأنعام: ٢٨].
Birincisi: Allah Teâlâ'nın (¬٣) şöyle buyurmasıdır: Eğer sizden azabı kaldırsak ve sizi dünya yurduna geri döndürsek, içinde bulunduğunuz küfür ve yalanlamaya muhakkak geri dönersiniz. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} “Eğer onlara merhamet edip de başlarındaki sıkıntıyı kaldırsaydık, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlardı” [Mü'minûn: 75] ve şu buyruğunda olduğu gibi: {وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} “Geri döndürülseler bile, menedildikleri şeylere muhakkak yine dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar” [En'âm: 28].
28120. Metin
والثاني: أن يكون المراد: إنا مؤخرو العذاب عنكم قليلا بعد انعقاد أسبابه (¬٤) ووصوله إليكم، وأنتم مستمرون فيما أنتم فيه من الطغيان والضلال، ولا يلزم من الكشف عنهم أن يكون باشرهم، كقوله تعالى: {إِلا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ} [يونس: ٩٨]، ولم يكن العذاب باشرهم، واتصل بهم بل كان قد انعقد سببه [ووصوله] (¬٥) عليهم، ولا يلزم أيضًا أن يكونوا قد أقلعوا عن كفرهم ثم عادوا إليه، قال الله تعالى إخبارًا عن شعيب أنه قال لقومه حين قالوا: {لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ * قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ إِذْ نَجَّانَا اللَّهُ مِنْهَا} [الأعراف: ٨٨، ٨٩]، وشعيب [﵇] (¬٦) لم يكن قط على ملتهم وطريقتهم.
İkincisi ise muradın şu olmasıdır: Sebepleri oluştuktan (¬٤) ve size ulaştıktan sonra azabı sizden biraz erteleriz; fakat siz içinde bulunduğunuz taşkınlık ve sapıklığa devam edersiniz. Azabın onlardan kaldırılması, azabın bizzat onlara dokunmuş olmasını gerektirmez. Nitekim Yüce Allah: {إِلا قَوْمَ يُونُسَ لَمَّا آمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ} “Yûnus'un kavmi müstesna; iman ettiklerinde, dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırdık ve onları bir süreye kadar faydalandırdık” [Yûnus: 98] buyurmuştur. Oysa azap onlara bizzat dokunup ulaşmamış, ancak sebebi ve [gelişi] (¬٥) üzerlerine kesinleşmişti. Yine onların küfürlerinden vazgeçip sonra ona tekrar dönmüş olmaları da gerekmez. Yüce Allah Şuayb hakkında kavminin kendisine: {لَنُخْرِجَنَّكَ يَا شُعَيْبُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَكَ مِنْ قَرْيَتِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا قَالَ أَوَلَوْ كُنَّا كَارِهِينَ * قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا إِنْ عُدْنَا فِي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ إِذْ نَجَّانَا اللَّهُ مِنْهَا} “'Ey Şuayb! Ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları memleketimizden çıkaracağız ya da dinimize dönersiniz' dediklerinde [Şuayb'ın şöyle] dediğini haber vermektedir: 'İstemesek de mi? Allah bizi ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek, Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz'” [A'râf: 88, 89]. Halbuki Şuayb [aleyhisselâm] (¬٦) hiçbir zaman onların dini ve yolu üzere olmamıştı.
28121. Metin
وقال قتادة: (إِنَّكُمْ عَائِدُونَ) إلى عذاب الله.
Katâde şöyle demiştir: {إِنَّكُمْ عَائِدُونَ} “Şüphesiz siz döneceksiniz” [ifadesi], Allah'ın azabına [döneceksiniz demektir].
28122. Metin
وقوله تعالى: (يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ) فسر ذلك ابن مسعود بيوم بدر. وهذا قول جماعة ممن وافق ابن مسعود على تفسيره الدخان بما تقدم، وروي أيضًا عن ابن عباس [وجماعة] (¬١) من رواية العوفي، عنه. وعن أبي بن كعب وجماعة، وهو محتمل.
Yüce Allah'ın: {يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ} “En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphesiz intikam alıcılarız!” buyruğunu İbn Mes'ûd Bedir günü olarak tefsir etmiştir. Bu, daha önce geçtiği üzere dumanı tefsir etme hususunda İbn Mes'ûd'a muvafakat eden bir topluluğun da görüşüdür. el-Avfî rivayetiyle İbn Abbâs'tan [ve bir topluluktan] (¬١) da böyle rivayet edilmiştir. Übey b. Ka'b ve bir topluluktan da rivayet edilmiştir ve bu muhtemel bir görüştür.
28123. Metin
والظاهر أن ذلك يوم القيامة، وإن كان يوم بدر يوم بطشة أيضًا.
Zahir olan ise, Bedir günü de bir yakalayış günü olmakla birlikte, bunun kıyamet günü olduğudur.
28124. Metin
قال (¬٢) ابن جرير: حدثني يعقوب، حدثنا ابن علية، حدثنا خالد الحذاء عن عكرمة قال: قال ابن عباس: قال ابن مسعود: البطشة الكبرى: يوم بدر، وأنا أقول: هي يوم القيامة (¬٣).
İbn Cerîr (¬٢) dedi ki: Bana Ya'kûb anlattı, bize İbn Uleyye anlattı, bize Hâlid el-Hazzâ, İkrime'den anlattı; o şöyle dedi: İbn Abbâs dedi ki: İbn Mes'ûd: "En büyük yakalayış: Bedir günüdür" dedi; ben ise: "O, kıyamet günüdür" diyorum (¬٣).
28125. Metin
وهذا إسناد صحيح عنه، وبه يقول الحسن البصري، وعكرمة في أصح الروايتين (¬٤)، عنه.
Bu, ondan sahih bir isnaddır. Hasen-i Basrî ile kendisinden gelen iki rivayetten en sahih olanında (¬٤) İkrime de bu görüştedir.
28126. Metin
{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨)}
{وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ (١٧) أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (١٨)} “Andolsun ki biz, onlardan önce Firavun kavmini de imtihan etmiştik ve onlara değerli bir elçi gelmişti. (17) [O şöyle demişti:] 'Allah'ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için güvenilir bir elçiyim.' (18)”
28127. Metin
يقول تعالى: ولقد اختبرنا قبل هؤلاء المشركين قوم فرعون، وهم قبط مصر، (وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ) يعني: موسى كليمه، ﵇،
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu müşriklerden önce Mısır Kıptîleri olan Firavun kavmini de imtihan etmiştik. {وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ} “ve onlara değerli bir elçi gelmişti” yani kendisiyle konuştuğu [kulu] Mûsâ [aleyhisselâm],
28128. Metin
(أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ)، كقوله: {فَأَرْسِلْ (¬٥) مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكَ وَالسَّلامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى} [طه: ٤٧].
{أَنْ أَدُّوا إِلَيَّ عِبَادَ اللَّهِ} “Allah'ın kullarını bana teslim edin” buyruğu, O'nun şu buyruğu gibidir: {فَأَرْسِلْ (¬٥) مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكَ وَالسَّلامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى} “İsrailoğullarını bizimle gönder (¬٥), onlara azap etme! Doğrusu biz sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam doğru yola uyanlaradır” [Tâhâ: 47].
28129. Metin
وقوله: (إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ) أي: مأمون على ما أبلغكموه.
{إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} “Şüphesiz ben, sizin için güvenilir bir elçiyim” buyruğu ise; size tebliğ ettiğim şeyler hususunda güvenilir biriyim, demektir.
28130. Metin
{وَأَنْ لا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤) كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ (٢٧) كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ (٢٨) فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩) وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الآيَاتِ مَا فِيهِ بَلاءٌ مُبِينٌ (٣٣)}
{وَأَنْ لا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (١٩) وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ (٢٠) وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ (٢١) فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ (٢٢) فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ (٢٣) وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ (٢٤) كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (٢٥) وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ (٢٦) وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ (٢٧) كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ (٢٨) فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ (٢٩) وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ (٣٠) مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ (٣١) وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ (٣٢) وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الآيَاتِ مَا فِيهِ بَلاءٌ مُبِينٌ (٣٣)} “'Allah'a karşı ululuk taslamayın. Doğrusu ben size apaçık bir delil getiriyorum. (19) Beni taşlayarak öldürmenizden Rabbime ve Rabbinize sığındım. (20) Bana inanmıyorsanız benden uzak durun.' (21) [Mûsâ] Rabbine: 'Doğrusu bunlar suçlu bir kavimdir' diye dua etti. (22) [Allah buyurdu:] 'Kullarımı geceleyin yürüt; şüphesiz siz takip edileceksiniz. (23) Denizi açık ve durgun halde bırak; çünkü onlar boğulacak bir ordudur.' (24) Onlar geride nice bahçeler, pınarlar bıraktılar, (25) ekinler, güzel konaklar (26) ve içinde zevk sürdükleri nice nimetler! (27) İşte böylece biz, onları başka bir kavme miras bıraktık. (28) Ne gök ne de yer onların ardından ağladı; kendilerine mühlet de verilmedi. (29) Andolsun ki biz, İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; (30) Firavun'dan! Doğrusu o, haddi aşanlardan bir zorba idi. (31) Andolsun ki biz, onları bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. (32) Onlara içinde apaçık bir imtihan bulunan ayetler verdik. (33)”
28131. Metin
وقوله: (وَأَنْ لا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ) أي: لا تستكبروا على اتباع آياته، والانقياد لحججه والإيمان ببراهينه (¬٦)، كقوله: {إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ} [غافر: ٦٠].
Yüce Allah'ın: {وَأَنْ لا تَعْلُوا عَلَى اللَّهِ} “Allah'a karşı ululuk taslamayın” buyruğu yani; O'nun ayetlerine uymaktan, delillerine boyun eğmekten ve bürhanlarına iman etmekten büyüklenmeyin (¬٦), demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ} “Bana ibadet etmekten büyüklenenler, boyun bükmüş olarak cehenneme gireceklerdir” [Gâfir: 60].
28132. Metin
(إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ [مُبِينٍ]) ٧ أي: بحجة ظاهرة واضحة، وهي ما أرسله الله به من الآيات البينات والأدلة القاطعة ٨.
{إِنِّي آتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ [مُبِينٍ]} 7 “Gerçekten ben size apaçık bir delil getirmekteyim” buyruğu yani; apaçık ve besbelli bir delille [geliyorum demektir]. Bu da Allah'ın onunla birlikte gönderdiği apaçık ayetler ve kesin delillerdir 8.
28133. Metin
(وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ) قال ابن عباس، وأبو صالح: هو الرجم باللسان وهو الشتم.
{وَإِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ أَنْ تَرْجُمُونِ} “Beni taşlayarak öldürmenizden Rabbime ve Rabbinize sığındım” buyruğu hakkında İbn Abbâs ve Ebû Sâlih: "Bu dille taşlamaktır, yani sövmektir" demişlerdir.
28134. Metin
وقال قتادة: [هو] (¬١) الرجم بالحجارة.
Katâde ise: "[O], taşla taşlamaktır" (¬١) demiştir.
28135. Metin
أي (¬٢) أعوذ بالله الذي خلقني وخلقكم [من] (¬٣) أن تصلوا إليَّ بسوء من قول أو فعل.
Yani (¬٢) beni ve sizi yaratan Allah'a, söz veya fiil ile bana bir kötülük ulaştırmanızdan [dolayı] (¬٣) sığınırım.
28136. Metin
(وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ) أي: فلا تتعرضوا (¬٤) إليَّ، ودعوا الأمر بيني وبينكم مسالمة إلى أن يقضي الله بيننا. فلما طال مقامه بين أظهرهم، وأقام حجج الله عليهم، كل ذلك وما زادهم ذلك إلا كفرًا وعنادًا، دعا ربه عليهم دعوة نفذت فيهم، كما قال تعالى: {وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ * قَالَ قَدْ أُجِيبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا} [يونس: ٨٨، ٨٩]. وهكذا قال هاهنا: (فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ) فعند ذلك أمره الله تعالى أن يخرج ببني إسرائيل من بين أظهرهم من غير أمر فرعون ومشاورته واستئذانه؛ ولهذا قال: (فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ) كما قال: {وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لا تَخَافُ دَرَكًا وَلا تَخْشَى} [طه: ٧٧].
{وَإِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ} “Bana inanmıyorsanız benden uzak durun” yani bana ilişmeyin (¬٤); Allah aramızda hükmedinceye kadar benimle sizin aranızdaki durumu barış içinde bırakın. Onların arasında uzun süre kalıp Allah'ın delillerini aleyhlerine ortaya koyduğunda, bütün bunlar onların ancak küfür ve inatlarını artırınca, Mûsâ aleyhlerine tesir eden bir dua ile Rabbine dua etti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {وَقَالَ مُوسَى رَبَّنَا إِنَّكَ آتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلأَهُ زِينَةً وَأَمْوَالا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبِهِمْ فَلا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الأَلِيمَ * قَالَ قَدْ أُجِيبَتْ دَعْوَتُكُمَا فَاسْتَقِيمَا} “Mûsâ dedi ki: 'Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun'a ve onun ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını yok et, kalplerini sıkıştır; çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe inanmazlar.' [Allah da:] 'İkinizin duası kabul olunmuştur; dosdoğru olun' buyurdu” [Yûnus: 88, 89]. Burada da böylece: {فَدَعَا رَبَّهُ أَنَّ هَؤُلاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ} “[Mûsâ] Rabbine: 'Doğrusu bunlar suçlu bir kavimdir' diye dua etti” buyurmuştur. Bunun üzerine Yüce Allah ona, Firavun'un emri, danışması ve izni olmaksızın İsrailoğullarını onların arasından çıkarmasını emretti. Bu sebeple şöyle buyurdu: {فَأَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلا إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} “Kullarımı geceleyin yürüt; şüphesiz siz takip edileceksiniz”. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لا تَخَافُ دَرَكًا وَلا تَخْشَى} “Andolsun ki Mûsâ'ya: 'Kullarımı geceleyin yürüt, onlara denizde kuru bir yol aç; yetişilmekten korkmazsın ve endişe etmezsin' diye vahyettik” [Tâhâ: 77].
28137. Metin
وقوله هاهنا: (وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ) وذلك أن موسى، ﵇، لما جاوز هو وبنو إسرائيل البحر، أراد موسى أن يضربه بعصاه حتى يعود كما كان، ليصير حائلا بينهم وبين فرعون، فلا يصل إليهم. فأمره الله (¬٥) أن يتركه على حاله ساكنًا، وبشره بأنهم جند مغرقون فيه (¬٦)، وأنه لا يخاف دركًا ولا يخشى.
Buradaki: {وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا إِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ} “Denizi açık ve durgun halde bırak; çünkü onlar boğulacak bir ordudur” buyruğu [şöyledir]: Mûsâ [aleyhisselâm] ve İsrailoğulları denizi geçtiklerinde Mûsâ, Firavun ile aralarında bir engel olsun ve onlara yetişemesinler diye denize asasıyla vurup eski haline döndürmek istedi. Bunun üzerine Allah ona denizi sakin hali üzere bırakmasını emretti (¬٥) ve onların denizde boğulacak bir ordu olduklarını (¬٦), yetişilmekten korkmayacağını ve endişe etmeyeceğini müjdeledi.
28138. Metin
قال ابن عباس: (وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا) كهيئته وامضِهْ. وقال مجاهد (رهوا) طريقًا يبسًا كهيئته، يقول: لا تأمره يرجع، اتركه حتى يرجع آخرهم. وكذا قال عكرمة، والربيع بن أنس، والضحاك، وقتادة، وابن زيد وكعب الأحبار وسِمَاك بن حرب، وغير واحد (¬٧).
İbn Abbâs: {وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا} “Denizi açık ve durgun halde bırak” buyruğu hakkında: "Olduğu gibi bırak ve geç git" demiştir. Mücâhid: "{رهوا} (rahven); olduğu gibi kuru bir yol [bırak]; yani dönmesini emretme, onların sonuncusu da [içine] girinceye kadar bırak, demektir" demiştir. İkrime, er-Rebî' b. Enes, ed-Dahhâk, Katâde, İbn Zeyd, Kâ'b el-Ahbâr, Simâk b. Harb ve daha birçokları da (¬٧) böyle söylemişlerdir.
28139. Metin
ثم قال تعالى: (كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ) وهي البساتين (وَعُيُونٍ * وَزُرُوعٍ) والمراد بها الأنهار والآبار، (وَمَقَامٍ كَرِيمٍ) وهي المساكن الكريمة الأنيقة والأماكن الحسنة.
Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ} “Onlar geride nice bahçeler bıraktılar” ki bunlar bostanlardır; {وَعُيُونٍ * وَزُرُوعٍ} “ve pınarlar, ekinler” bunlarla nehirler ve kuyular kastedilmektedir; {وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} “ve güzel konaklar” bunlar da değerli, şık meskenler ve güzel mekanlardır.
28140. Metin
وقال مجاهد، وسعيد بن جبير: (وَمَقَامٍ كَرِيمٍ) المنابر.
Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr: {وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} “ve güzel konaklar” hakkında: "Minberlerdir" demişlerdir.
28141. Metin
وقال ابن لَهِيعة، عن وهب ٨ بن عبد الله المعافري، عن عبد الله بن عمرو قال: نيل مصر سيد الأنهار، سخر الله له كل نهر بين المشرق والمغرب، وذلَّلَهُ له، فإذا أراد الله أن يجري نيل مصر أمر كل نهر أن يمده، فأمدته الأنهار بمائها، وفجر الله له الأرض عيونًا، فإذا انتهى جريه إلى ما أراد الله، أوحى الله إلى كل ماء أن يرجع إلى عنصره.
İbn Lehîa, Vehb8 b. Abdillâh el-Meâfirî'den, o da Abdullâh b. Amr'dan [şöyle] dediğini nakletti: "Mısır Nil'i nehirlerin efendisidir. Allah doğu ile batı arasındaki her nehri onun hizmetine vermiş ve ona boyun eğdirmiştir. Allah Mısır Nil'inin akmasını dilediğinde her nehre onu desteklemesini emreder; nehirler de sularıyla ona destek verir. Allah onun için yeri pınar pınar fışkırtır. Akışı Allah'ın dilediği seviyeye ulaştığında ise Allah her suya kendi kaynağına dönmesini vahyeder (emreder)."
28142. Metin
وقال في قوله تعالى: (كَمْ تَرَكُوا (¬١) مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ * وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ * وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ) قال: كانت الجنان بحافتي هذا النيل من أوله إلى آخره في الشقين جميعًا، ما بين أسوان إلى رشيد، وكان له تسعة (¬٢) خلج: خليج الإسكندرية، وخليج دمياط، وخليج سردوس، وخليج منف، وخليج الفيوم، وخليج المنهى، متصلة لا ينقطع منها شيء عن شيء، وزروع ما بين الجبلين كله من أول مصر إلى آخر ما يبلغه الماء، وكانت جميع أرض مصر تروى من ستة عشر ذراعًا، لما قدروا ودبروا من قناطرها وجسورها وخلجها.
Yüce Allah'ın: {كَمْ تَرَكُوا (¬١) مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ * وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ * وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ} “Onlar geride nice bahçeler, pınarlar bıraktılar (¬١), ekinler, güzel konaklar ve içinde zevk sürdükleri nice nimetler!” buyruğu hakkında da şöyle dedi: "Bahçeler, bu Nil'in her iki kıyısında başından sonuna kadar, Asvan'dan Reşîd'e kadar her iki tarafta bulunuyordu. Nil'in dokuz (¬٢) kolu vardı: İskenderiye kanalı, Dimyat kanalı, Serdûs kanalı, Menf kanalı, Feyyûm kanalı, Menhâ kanalı... Bunlar birbirine bitişikti ve hiçbir yeri kesilmiyordu. Mısır'ın başından suyun ulaştığı en son yere kadar iki dağ arasındaki yerlerin tamamı ekili alanlardı. Bütün Mısır arazisi, köprüleri, setleri ve kanalları iyi planlanıp idare edildiği için on altı zira sudan sulanıyordu."
28143. Metin
(وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ) أي: عيشة كانوا يتفكهون فيها فيأكلون ما شاؤوا ويلبسون ما أحبوا مع الأموال والجاهات والحكم في البلاد، فسلبوا ذلك جميعه في صبيحة واحدة، وفارقوا الدنيا وصاروا إلى جهنم وبئس المصير، واستولى على البلاد المصرية وتلك الحواصل الفرعونية والممالك القبطية بنو إسرائيل، كما قال تعالى: {كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} [الشعراء: ٥٩] وقال في موضع آخر (¬٣): {وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ} [الأعراف: ١٣٧]. وقال هاهنا: (كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ) وهم بنو إسرائيل، كما تقدم.
{وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ} “Ve içinde zevk sürdükleri nice nimetler!” yani içinde sefa sürdükleri, dilediklerini yiyip sevdiklerini giydikleri, mallar, makamlar ve memlekette hükümranlık ile dolu bir yaşantı [bıraktılar]. Tek bir sabah vaktinde bunların tamamı ellerinden alındı, dünyadan ayrılıp cehenneme vardılar; ne kötü bir varış yeridir! Mısır beldelerine, o Firavun mallarına ve Kıptî krallıklarına İsrailoğulları hakim oldu. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İşte böylece biz, onları İsrailoğullarına miras bıraktık” [Şu'arâ: 59]. Başka bir yerde (¬٣) ise şöyle buyurmuştur: {وَأَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذِينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ بِمَا صَبَرُوا وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ} “Hor görülüp ezilmekte olan kavmi de, bereketler kıldığımız yeryüzünün doğularına ve batılarına mirasçı yaptık. Sabretmelerine karşılık Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz tam yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yükselttikleri köşkleri yerle bir ettik” [A'râf: 137]. Burada da: {كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا آخَرِينَ} “İşte böylece biz, onları başka bir kavme miras bıraktık” buyurmuştur ki onlar daha önce geçtiği üzere İsrailoğullarıdır.
28144. Metin
وقوله: (فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ) أي: لم تكن لهم أعمال صالحة تصعد في أبواب السماء فتبكي على فقدهم، ولا لهم في الأرض بقاع عبدوا الله فيها فقدتهم؛ فلهذا استحقوا ألا ينظروا ولا يؤخروا لكفرهم وإجرامهم، وعتوهم وعنادهم.
{فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ} “Ne gök ne de yer onların ardından ağladı” buyruğu yani; onların gök kapılarına yükselip de yokluklarına ağlayacak salih amelleri yoktu; yeryüzünde de içinde Allah'a ibadet edip de onları arayacak hiçbir mekanları yoktu. Bu sebeple inkarları, suçlulukları, azgınlıkları ve inatları yüzünden kendilerine mühlet verilmemesini ve geciktirilmemeyi hak ettiler.
28145. Metin
قال الحافظ أبو يعلى الموصلي في مسنده: حدثنا أحمد بن إسحاق البصري، حدثنا مكي بن إبراهيم، حدثنا موسى بن عبيدة، حدثني يزيد الرقاشي، حدثني أنس بن مالك (¬٤)، عن النبي ﷺ قال: "ما من عبد إلا وله في السماء بابان: باب يخرج منه رزقه، وباب يدخل منه (¬٥) عمله وكلامه، فإذا مات فقداه وبكيا عليه" وتلا هذه الآية: (فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ) وذُكر أنهم لم يكونوا عملوا (¬٦) على الأرض عملا صالحا يبكي عليهم. ولم يصعد لهم إلى السماء من كلامهم ولا من عملهم كلام طيب، ولا عمل صالح فتفقدهم فتبكي عليهم (¬٧).
Hâfız Ebû Ya'lâ el-Mevsılî Müsned'inde şöyle demiştir: Bize Ahmed b. İshâk el-Basrî anlattı, bize Mekkî b. İbrâhîm anlattı, bize Mûsâ b. Ubeyde anlattı, bana Yezîd er-Rakkâşî anlattı, bana Enes b. Mâlik (¬٤), Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'den naklettiğine göre şöyle buyurmuştur: "Hiçbir kul yoktur ki gökte iki kapısı bulunmasın: Bir kapıdan rızkı çıkar, diğer kapıdan da ameli ve sözü girer (¬٥). O öldüğünde bu iki kapı onu arar ve ardından ağlar." Sonra şu ayeti okudu: {فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ} “Ne gök ne de yer onların ardından ağladı”. Zikredildiğine göre onlar yeryüzünde arkalarından ağlanacak hiçbir salih amel işlememişlerdi (¬٦). Göğe de ne sözlerinden ne de amellerinden güzel bir söz veya salih bir amel yükselmemişti ki onları arayıp arkalarından ağlasın (¬٧).
28146. Metin
ورواه ابن أبي حاتم من حديث موسى بن عبيدة وهو الربذي.
İbn Ebî Hâtim de bunu er-Rebezî olan Mûsâ b. Ubeyde hadisinden rivayet etmiştir.
28147. Metin
وقال ابن جرير: حدثني يحيى بن طلحة، حدثني عيسى بن يونس، عن صفوان بن عمرو، عن شريح بن عبيد الحضرمي قال: قال رسول الله ﷺ ٨ إن الإسلام بدأ غريبًا وسيعود غريبًا. ألا لا غربة على مؤمن ما مات مؤمن في غربة غابت عنه فيها بواكيه إلا بكت عليه السماء والأرض". ثم
İbn Cerîr dedi ki: Bana Yahyâ b. Talha anlattı, bana Îsâ b. Yûnus, Safvân b. Amr'dan, o Şüreyh b. Ubeyd el-Hadramî'den anlattı; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu 8: «İslâm garip olarak başladı ve [yine başladığı gibi] garip olarak dönecektir. Dikkat edin, mümine gariplik yoktur; arkasından ağlayanlarının bulunmadığı gurbette ölen hiçbir mümin yoktur ki, gök ve yer onun ardından ağlamış olmasın.» Sonra
28148. Metin
قرأ رسول الله ﷺ: (فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ) ثم قال: "إنهما لا يبكيان على الكافر" (¬١).
Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]: {فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ} “Ne gök ne de yer onların ardından ağladı” ayetini okudu ve ardından şöyle buyurdu: "İkisi de kafirin ardından ağlamaz" (¬١).
28149. Metin
وقال (¬٢) ابن أبى حاتم: حدثنا أحمد بن عصام حدثنا أبو أحمد -يعني الزبيري-حدثنا العلاء بن صالح، عن المنهال بن عمرو، عن عباد بن عبد الله قال: سأل رجل عليًّا ﵁: هل تبكي السماء والأرض على أحد؟ فقال له: لقد سألتني عن شيء ما سألني عنه أحد قبلك، إنه ليس [من] (¬٣) عبد إلا له مصلى في الأرض، ومصعد عمله من السماء. وإن آل فرعون لم يكن لهم عمل صالح في الأرض، ولا عمل يصعد في السماء، ثم قرأ علي، ﵁ (فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ)
İbn Ebî Hâtim (¬٢) dedi ki: Bize Ahmed b. İsâm anlattı, bize Ebû Ahmed -yani ez-Zübeyrî- anlattı, bize el-Alâ b. Sâlih, el-Minhâl b. Amr'dan, o Abbâd b. Abdillâh'tan anlattı; o şöyle dedi: Bir adam Ali'ye [radıyallâhu anh]: "Gök ve yer bir kimsenin arkasından ağlar mı?" diye sordu. O da adama şöyle dedi: "Bana senden önce kimsenin sormadığı bir şeyi sordun. Hiçbir kul yoktur [ki] (¬٣) yeryüzünde bir namaz kıldığı yer ve gökte amelinin yükseldiği bir yer bulunmasın. Firavun hanedanının ise yeryüzünde hiçbir salih ameli, göğe yükselen hiçbir ameli yoktu." Sonra Ali [radıyallâhu anh] şu ayeti okudu: {فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} “Ne gök ne de yer onların ardından ağladı; kendilerine mühlet de verilmedi.”
28150. Metin
وقال ابن جرير: حدثنا أبو كريب، حدثنا طلق بن غَنَّام، عن زائدة، عن منصور، عن منهال، عن سعيد بن جبير قال: أتى ابنَ عباس رجلٌ فقال: يا أبا عباس أرأيت قول الله: (فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ) فهل تبكي السماء والأرض على أحد؟ قال: نعم إنه ليس أحد من الخلائق إلا وله باب في السماء منه ينزل رزقه، وفيه يصعد عمله، فإذا مات المؤمن فأغلق بابه من السماء الذي كان يصعد فيه عمله وينزل منه رزقه بكى عليه، وإذا فقد مصلاه من الأرض التي كان يصلي فيها ويذكر الله فيها بكت عليه، وإن قوم فرعون لم تكن لهم في الأرض آثار صالحة، ولم يكن يصعد إلى الله منهم خير، فلم تبك عليهم السماء والأرض (¬٤).
İbn Cerîr dedi ki: Bize Ebû Küreyb anlattı, bize Talk b. Gannâm, Zâide'den, o Mansûr'dan, o Minhâl'den, o Saîd b. Cübeyr'den anlattı; o şöyle dedi: İbn Abbâs'a bir adam gelip: "Ey Ebû Abbâs! Allah'ın: {فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} 'Ne gök ne de yer onların ardından ağladı; kendilerine mühlet de verilmedi' buyruğu hakkında ne dersin? Gök ve yer bir kimsenin arkasından ağlar mı?" diye sordu. O şöyle dedi: "Evet, yaratılmışlardan hiçbir kimse yoktur ki gökte rızkının indiği ve amelinin yükseldiği bir kapısı bulunmasın. Mümin vefat edip de gökte amelinin yükseldiği ve rızkının indiği kapısı kapandığında o kapı onun ardından ağlar. Yeryüzünde içinde namaz kıldığı ve Allah'ı zikrettiği namazgahı onu kaybettiğinde o yer de onun ardından ağlar. Firavun kavminin ise yeryüzünde salih izleri yoktu, onlardan Allah'a hiçbir hayır yükselmezdi. Bu yüzden gök ve yer onların ardından ağlamadı" (¬٤).
28151. Metin
وروى العوفي، عن ابن عباس، نحو هذا.
el-Avfî de İbn Abbâs'tan bunun benzerini rivayet etmiştir.
28152. Metin
وقال سفيان الثوري، عن أبي يحيى القَتَّات، عن مجاهد، عن (¬٥) ابن عباس [﵄] (¬٦) قال: كان يقال: تبكي الأرض على المؤمن أربعين صباحًا. وكذا قال مجاهد، وسعيد بن جبير، وغير واحد.
Süfyân es-Sevrî, Ebû Yahyâ el-Kattât'tan, o Mücâhid'den, o da (¬٥) İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] (¬٦) naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Yeryüzü müminin ardından kırk sabah ağlar, denilirdi." Mücâhid, Saîd b. Cübeyr ve daha birçokları da böyle söylemiştir.
28153. Metin
وقال مجاهد أيضا: ما مات مؤمن إلا بكت عليه السماء والأرض أربعين صباحًا، قال: فقلت له: أتبكي الأرض؟ فقال: أتعجب؟ وما للأرض لا تبكي على عبد، كان يعمرها بالركوع والسجود؟ وما للسماء لا تبكي على عبد كان لتكبيره وتسبيحه فيها دوي كدوي النحل؟
Mücâhid ayrıca şöyle demiştir: "Ölen hiçbir mümin yoktur ki gök ve yer kırk sabah arkasından ağlamasın." [Ravi] dedi ki: Ben ona: "Yer ağlar mı?" dedim. O da şöyle dedi: "Şaşırıyor musun? Kendisini rükû ve secdelerle mamur eden kula yer niye ağlamasın? Tekbir ve tesbihlerinin içinde arı uğultusu gibi yankılandığı kula gök niye ağlamasın?"
28154. Metin
وقال قتادة: كانوا أهون على الله من أن تبكي عليهم السماء والأرض.
Katâde: "Onlar, gök ve yerin arkalarından ağlayamayacağı kadar Allah katında değersizdiler" demiştir.
28155. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا عبد السلام بن عاصم، حدثنا إسحاق بن إسماعيل، حدثنا المستورد بن سابق، عن عبيد المكتب، عن إبراهيم قال: ما بكت السماء منذ كانت الدنيا إلا على اثنين قلت لعبيد: أليس السماء والأرض تبكي على المؤمن؟ قال: ذاك مقامه حيث يصعد عمله. قال: وتدري ما بكاء السماء؟ قلت ٧ لا قال: تحمر وتصير وردة كالدهان، إن يحيى
İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Bize Ali b. el-Hüseyin anlattı, bize Abdüsselâm b. Âsım anlattı, bize İshâk b. İsmâîl anlattı, bize el-Müstevrid b. Sâbık, Ubeyd el-Mükettib'den, o da İbrâhîm'den anlattı; o şöyle demiştir: "Dünya var olalı beri gökyüzü sadece iki kişi için ağlamıştır." [Ravi der ki:] Ubeyd'e: "Gök ve yer mümin için ağlamaz mı?" dedim. O da: "O, amelinin yükseldiği makamıdır" dedi. [İbrâhîm]: "Göğün ağlamasının ne olduğunu bilir misin?" dedi. Ben: 7 "Hayır" dedim. Şöyle dedi: "Kızarır ve erimiş yağ gibi gül rengini alır. Zekeriyyâ oğlu Yahyâ...
28156. Metin
بن زكريا لما قتل احمرت السماء وقطرت دمًا. وإن حسين بن علي لما قتل احمرت السماء.
öldürüldüğünde gökyüzü kızardı ve kan damlattı. Ali oğlu Hüseyin öldürüldüğünde de gökyüzü kızardı" dedi.
28157. Metin
وحدثنا علي بن الحسين، حدثنا أبو غسان محمد بن عمرو -زُنَيج-حدثنا جرير، عن يزيد بن أبي زياد قال: لما قتل حسين (¬١) بن علي، ﵄، احمرت آفاق السماء أربعة أشهر. قال يزيد: واحمرارها بكاؤها. وهكذا قال السدي الكبير.
Bize Ali b. el-Hüseyin anlattı, bize Ebû Gassân Muhammed b. Amr -Züneyc- anlattı, bize Cerîr, Yezîd b. Ebî Ziyâd'dan anlattı; o şöyle dedi: "Ali oğlu Hüseyin (¬١) [radıyallâhu anhümâ] öldürüldüğünde göğün ufukları dört ay boyunca kızardı." Yezîd: "Onun kızarması, ağlamasıdır" dedi. Büyük es-Süddî de böyle demiştir.
28158. Metin
وقال عطاء الخراساني: بكاؤها: أن تحمر أطرافها.
Atâ el-Horasânî: "Onun ağlaması, kenarlarının kızarmasıdır" demiştir.
28159. Metin
وذكروا (¬٢) أيضًا في مقتل الحسين أنه ما قلب حجر يومئذ إلا وجد تحته دم عَبِيط، وأنه كسفت الشمس، واحمر الأفق، وسقطت حجارة. وفي كل من ذلك نظر، والظاهر أنه من سُخْف الشيعة وكذبهم، ليعظموا الأمر -ولا شك أنه عظيم-ولكن لم يقع هذا الذي اختلقوه وكذبوه، وقد وقع ما هو أعظم من [ذلك] (¬٣) -قتل الحسين ﵁-ولم يقع شيء مما ذكروه، فإنه قد قتل أبوه علي بن أبي طالب، وهو أفضل منه بالإجماع ولم يقع (¬٤) [شيء من] (¬٥) ذلك، وعثمان بن عفان قتل محصورًا مظلومًا، ولم يكن شيء من ذلك. وعمر بن الخطاب، ﵁، قتل في المحراب في صلاة الصبح، وكأن المسلمين لم تطرقهم مصيبة قبل ذلك، ولم يكن شيء من ذلك. وهذا رسول الله ﷺ وهو سيد البشر في الدنيا والآخرة يوم مات لم يكن شيء مما ذكروه. ويوم مات إبراهيم ابن النبي ﷺ خسفت الشمس فقال الناس: [الشمس] (¬٦) خسفت لموت إبراهيم، فصلى بهم رسول الله ﷺ صلاة الكسوف، وخطبهم وبين لهم أن الشمس والقمر لا ينخسفان لموت أحد ولا لحياته (¬٧).
Hüseyin'in şehadetinde ayrıca o gün hangi taş kaldırılsa altında taze kan bulunduğu, güneşin tutulduğu, ufkun kızardığı ve taşlar yağdığı da zikredilmiştir. Bütün bunlarda tutarsızlık vardır. Zahir olan odur ki bu, Şiilerin olayı büyütmek için uydurdukları saçmalıklardan ve yalanlarındandır -şüphesiz o büyük bir olaydır- lakin onların uydurdukları ve yalan söyledikleri bu şeyler gerçekleşmemiştir. Hüseyin'in [radıyallâhu anh] şehadetinden daha büyük olaylar vuku bulmuş [fakat] zikrettikleri şeylerin hiçbiri gerçekleşmemiştir. Nitekim icma ile kendisinden daha faziletli olan babası Ali b. Ebî Tâlib öldürülmüş ve bundan [hiçbir şey] (¬٥) olmamıştır (¬٤). Osman b. Affân kuşatılarak mazlum bir şekilde öldürülmüş ve bunlardan hiçbiri gerçekleşmemiştir. Ömer b. el-Hattâb [radıyallâhu anh] sabah namazında mihrapta öldürülmüştür ki Müslümanların başına sanki ondan önce hiç böyle bir musibet gelmemişti; yine de bunlardan hiçbiri gerçekleşmemiştir. İşte dünya ve ahirette insanların efendisi olan Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in vefat ettiği gün de zikrettikleri şeylerden hiçbiri gerçekleşmemiştir. Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in oğlu İbrâhim vefat ettiği gün güneş tutulmuş ve insanlar: '[Güneş] (¬٦) İbrâhim'in ölümünden dolayı tutuldu' demişlerdi. Bunun üzerine Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] onlara küsûf (güneş tutulması) namazı kıldırmış, bir hutbe irad ederek güneş ve ayın hiç kimsenin ölümü veya hayatı sebebiyle tutulmayacağını açıklamıştır (¬٧).
28160. Metin
وقوله: (وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ * مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ) يمتن عليهم تعالى بذلك، حيث أنقذهم مما كانوا فيه من إهانة فرعون وإذلاله لهم، وتسخيره إياهم في (¬٨) الأعمال المهينة الشاقة.
Yüce Allah'ın: {وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ * مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ} “Andolsun ki biz, İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; Firavun'dan! Doğrusu o, haddi aşanlardan bir zorba idi” buyruğunda, Firavun'un kendilerini aşağılamasından, zelil kılmasından ve onları aşağılayıcı, meşakkatli işlerde (¬٨) çalıştırmasından onları kurtarmak suretiyle Yüce Allah onlara lütufta bulunduğunu hatırlatmaktadır.
28161. Metin
وقوله: (مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا [مِنَ الْمُسْرِفِينَ]) (¬٩) أي: مستكبرًا جبارًا عنيدًا، كقوله: {إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الأَرْضِ [وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا] (¬١٠)} [القصص: ٤].
{مِنْ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ كَانَ عَالِيًا [مِنَ الْمُسْرِفِينَ]} (¬٩) “Firavun'dan! Doğrusu o, [haddi aşanlardan] bir zorba idi” buyruğu; kibirli, zorba ve inatçı idi, demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلا فِي الأَرْضِ [وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا] (¬١٠)} “Gerçekten Firavun yeryüzünde ululuk tasladı [ve halkını fırkalara böldü] (¬١٠)” [Kasas: 4].
28162. Metin
وقوله: {فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ} [المؤمنون: ٤٦]، [وقوله {فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ}] (¬١١) [العنكبوت: ٣٩]، [فكان فرعون] (¬١٢) سِرفًا (¬١٣) في أمره، سخيف الرأي على نفسه.
Yine O'nun şu buyrukları gibidir: {فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ} “Büyüklük tasladılar ve zaten azgın bir kavim idiler” [Mü'minûn: 46] ve [şu buyruğu]: [{فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ}] (¬١١) “[Yeryüzünde büyüklük tasladılar, ancak kurtulup [azabımızdan] kaçamadılar]” [Ankebût: 39]. [Firavun], işinde haddi aşan (¬١٣), kendi aleyhine aklı kıt bir kimse [idi] (¬١٢).
28163. Metin
وقوله: (وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ) قال مجاهد: (اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ) على من هم بين ظهريه. وقال قتادة: اختيروا على أهل زمانهم ذلك. وكان يقال: إن
Yüce Allah'ın: {وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ} “Andolsun ki biz onları, bilerek âlemlerin üzerine seçtik” buyruğu hakkında Mücâhid: “{اخْتَرْنَاهُمْ عَلَى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ} “[Biz onları, bilerek âlemlerin üzerine seçtik]”, yani aralarında bulundukları kimseler üzerine [seçtik]” demiştir. Katâde ise: “Kendi zamanlarının insanları üzerine seçildiler” demiştir. Şöyle denilirdi: “Şüphesiz
28164. Metin
لكل زمان عالما. وهذه (¬١) كقوله تعالى: {قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ} [الأعراف: ١٤٤] أي: أهل زمانه، وكقوله لمريم: {وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاءِ الْعَالَمِينَ} [آل عمران: ٤٢] أي: في زمانها؛ فإن خديجة أفضل منها، وكذا آسية بنت مزاحم امرأة فرعون، أو مساوية لها في الفضل، وفضل عائشة على النساء كفضل الثريد على سائر الطعام.
her dönemin bir alemi (insanları) vardır." Bu da (¬١) Yüce Allah'ın: {قَالَ يَا مُوسَى إِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ} “[Allah] buyurdu ki: 'Ey Mûsâ! Şüphesiz ben seni insanların üzerine seçtim'” [A'râf: 144] yani kendi zamanının insanları üzerine seçtim buyruğu gibi ve Meryem'e: {وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاءِ الْعَالَمِينَ} “Seni alemlerin kadınlarına üstün kıldı” [Âl-i İmrân: 42] yani kendi döneminde [üstün kıldı] buyruğu gibidir. Zira Hatice ondan daha faziletlidir; aynı şekilde Firavun'un hanımı Âsiye bint Müzâhim de öyle ya da fazilette ona denktir. Âişe'nin kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.
28165. Metin
وقوله: (وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الآيَاتِ) أي: [من] (¬٢) الحجج والبراهين وخوارق العادات (مَا فِيهِ بَلاءٌ مُبِينٌ) أي: اختبار ظاهر جلي لمن اهتدى به.
Yüce Allah'ın: {وَآتَيْنَاهُمْ مِنَ الآيَاتِ} “Onlara ayetler verdik” yani delillerden, bürhanlardan ve harikulade olaylardan [verdik]; {مَا فِيهِ بَلاءٌ مُبِينٌ} “içinde apaçık bir imtihan bulunan” yani onunla hidayete eren kimse için apaçık ve net bir imtihan bulunan [ayetler verdik], demektir.
28166. Metin
{إِنَّ هَؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلا مَوْتَتُنَا الأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧)}
{إِنَّ هَؤُلاءِ لَيَقُولُونَ (٣٤) إِنْ هِيَ إِلا مَوْتَتُنَا الأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ (٣٥) فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٣٦) أَهُمْ خَيْرٌ أَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ أَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ (٣٧)} “Doğrusu bunlar şöyle diyorlar: (34) 'Bu bizim ilk ölümümüzden başka bir şey değildir ve biz diriltilecek de değiliz. (35) Eğer doğru söylüyorsanız atalarımızı getirin.' (36) Onlar mı daha hayırlı yoksa Tübba' kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları helak ettik; çünkü onlar suçlu kimselerdi. (37)”
28167. Metin
يقول تعالى منكرًا على المشركين في إنكارهم البعث والمعاد، وأنه ما ثم إلا هذه الحياة الدنيا، ولا حياة بعد الممات، ولا بعث ولا نشور. ويحتجون بآبائهم الماضين الذين ذهبوا فلم يرجعوا، فإن كان البعث حقًا (فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ) وهذه حجة باطلة وشبهة فاسدة، فإن المعاد إنما هو يوم القيامة لا في هذه الدار، [بل] (¬٣) بعد انقضائها وذهابها وفراغها يعيد الله العالمين خلقًا جديدًا، ويجعل الظالمين لنار جهنم وقودًا، يوم تكون (¬٤) شهداء على الناس ويكون الرسول عليكم شهيدًا.
Yüce Allah, müşriklerin dirilişi ve ahireti inkar etmelerini, sadece bu dünya hayatının var olduğunu, ölümden sonra hayat, diriliş ve toplanma olmadığını söylemelerini reddederek kınamaktadır. Onlar çekip gitmiş ve geri dönmemiş olan geçmiş atalarını delil göstererek: Eğer diriliş gerçekse {فَأْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Eğer doğru söylüyorsanız atalarımızı getirin” demektedirler. Bu ise batıl bir hüccet ve tutarsız bir şüphedir. Zira ahiret bu yurtta değil, ancak kıyamet günündedir. [Bilakis] (¬٣) bu dünyanın sona ermesi, yok olup bitmesinden sonra Allah bütün alemleri yeniden yaratacak ve zalimleri cehennem ateşinin yakıtı yapacaktır; o gün siz insanlara şahitler olacaksınız (¬٤), Peygamber de sizin üzerinize şahit olacaktır.
28168. Metin
ثم قال تعالى متهددًا لهم، ومتوعدًا ومنذرًا لهم بأسه الذي لا يرد، كما حل بأشباههم ٥ ونظرائهم من المشركين والمنكرين للبعث وكقوم تبع -وهم سبأ-حيث أهلكهم الله وخَرَّب بلادهم، وشردهم في البلاد، وفرقهم شذر مذر، كما تقدم ذلك في سورة سبأ، وهي مُصَدَّرة بإنكار المشركين للمعاد. وكذلك هاهنا شبههم بأولئك، وقد كانوا عربًا من قحطان كما أن هؤلاء عرب من عدنان، وقد كانت حمير -وهم سبأ-كلما ملك فيهم رجل سموه تُبَّعًا، كما يقال: كسرى لمن ملك الفرس، وقيصر لمن ملك الروم، وفرعون لمن ملك مصر كافرا، والنجاشي لمن ملك الحبشة، وغير ذلك من أعلام الأجناس. ولكن اتفق أن بعض تبابعتهم خرج من اليمن وسار في البلاد حتى وصل إلى سمرقند، واشتد ٦ ملكه وعظم سلطانه وجيشه، واتسعت مملكته وبلاده، وكثرت رعاياه وهو الذي مَصَّر الحيرة فاتفق أنه مَرَّ بالمدينة النبوية وذلك في أيام الجاهلية، فأراد قتال أهلها فمانعوه وقاتلوه بالنهار، وجعلوا يَقْرُونه بالليل، فاستحيا منهم وكف عنهم، واستصحب معه حبرين من أحبار يهود كانا قد نصحاه وأخبراه أنه لا سبيل له على هذه البلدة؛ فإنها مُهَاجَرُ نبي يكون في آخر الزمان، فرجع عنها وأخذهما معه إلى بلاد اليمن، فلما اجتاز بمكة أراد هدم الكعبة فنهياه [عن ذلك] ٧ أيضًا، وأخبراه بعظمة هذا البيت، وأنه من بناية إبراهيم الخليل وأنه سيكون له شأن عظيم على يدي
Sonra Yüce Allah, müşriklerden ve dirilişi inkâr edenlerden benzerleri 5 ve denklerinin başına geldiği gibi ve -Sebe halkı olan- Tübba' kavminin başına geldiği gibi, geri çevrilmez azabıyla onları tehdit ederek, uyararak ve korkutarak buyurdu ki: Nitekim Allah onları helak etmiş, yurtlarını harap etmiş, onları memleketlere sürmüş ve darmadağın etmiştir; bu durum daha önce Sebe Suresi'nde geçmişti ki o sure de müşriklerin ahireti inkârıyla başlamaktadır. İşte burada da onları onlara benzetmiştir. Onlar Kahtân'dan olan Araplardı; nitekim bunlar da Adnân'dan olan Araplardır. Himyer -ki onlar Sebe'dir- kabilesinde ne zaman bir adam hükümdar olsa ona "Tübba'" derlerdi; tıpkı Fars hükümdarına "Kisrâ", Rum hükümdarına "Kayser", Mısır'ın kâfir hükümdarına "Firavun", Habeşistan hükümdarına "Necâşî" ve benzeri cins isimlerinin denildiği gibi. Ancak onların tübbalarından biri Yemen'den çıkmış, ülkelerde ilerleyerek Semerkant'a kadar ulaşmış, hâkimiyeti güçlenmiş 6, saltanatı ve ordusu büyümüş, krallığı ve toprakları genişlemiş, tebaası çoğalmıştı. Hîre şehrini kuran da odur. Cahiliye döneminde Medine-i Münevvere'ye uğramıştı ve halkıyla savaşmak istemişti. Medineliler ona karşı koyup gündüz savaştılar, gece ise ona ziyafet verdiler. Bunun üzerine onlardan utandı ve onlardan el çekti. Kendisine nasihat eden ve bu şehre [dokunmaya] imkânı olmadığını, zira buranın ahir zamanda gelecek bir peygamberin hicret yurdu olduğunu bildiren Yahudi din bilginlerinden (ahbâr) iki bilgini yanına aldı. Böylece oradan vazgeçip onları da yanına alarak Yemen diyarına götürdü. Mekke'den geçerken Kâbe'yi yıkmak istedi, ancak o iki âlim [buna kalkışmaktan] 7 da onu nehyettiler; ona bu Beyt'in yüceliğini, İbrâhim el-Halîl'in inşa ettiği bir yapı olduğunu ve ahir zamanda gönderilecek o peygamberin ellerinde çok büyük bir şana
28169. Metin
ذلك النبي المبعوث في آخر الزمان، فعظمها وطاف بها (¬١)، وكساها الملاء والوصائل والحبير. ثم كر راجعًا إلى اليمن ودعا أهلها إلى التهود معه، وكان إذ ذاك دين موسى، ﵇، فيه من يكون على الهداية قبل بعثة المسيح، ﵇، فتهود معه عامة أهل اليمن. وقد ذكر القصة بطولها الإمام محمد بن إسحاق في كتابه السيرة (¬٢) وقد ترجمه الحافظ ابن عساكر في تاريخه ترجمة حافلة، أورد فيها أشياء كثيرة مما ذكرنا وما لم نذكر (¬٣). وذكر أنه ملك دمشق، وأنه كان إذا استعرض الخيل صُفَّت له من دمشق إلى اليمن، ثم ساق من طريق عبد الرزاق، عن معمر، عن ابن أبي ذئب (¬٤)، عن المقبري، عن أبي هريرة، ﵁، عن النبي ﷺ قال: "ما أدري الحدود طهارة لأهلها أم لا؟ ولا أدري تبع لعينًا (¬٥) كان أم لا؟ ولا أدري ذو القرنين نبيًّا كان أم ملكا؟ " وقال غيره: "أعزيرًا كان نبيًّا أم لا؟ ". وكذا رواه ابن أبي حاتم، عن محمد بن حماد الظهراني، (¬٦) عن عبد الرزاق (¬٧).
büyük bir şana kavuşacağını haber verdiler. Bunun üzerine o, Kâbe'yi yüceltti, onu tavaf etti (¬١), ona örtüler, kumaşlar ve süslü örtüler giydirdi. Sonra Yemen'e geri döndü ve halkını kendisiyle birlikte Yahudi olmaya davet etti. O dönemde Mesîh'in [aleyhisselâm] gönderilmesinden önce Mûsâ'nın [aleyhisselâm] dini doğru yolda olanların dini idi; böylece Yemen halkının geneli onunla birlikte Yahudi oldu. Bu kıssayı uzun uzadıya İmam Muhammed b. İshâk es-Sîre adlı kitabında zikretmiştir (¬٢). Hâfız İbn Asâkir de Târîh'inde onun için geniş bir biyografi yazmış, orada zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz birçok şeyi aktarmıştır (¬٣). Onun Dımaşk'a hakim olduğunu, atları teftiş ettiğinde Şam'dan Yemen'e kadar onun için sıraya dizildiğini zikretmiştir. Sonra Abdürrezzâk tarikiyle Ma'mer'den, o İbn Ebî Zi'b'den (¬٤), o el-Makburî'den, o Ebû Hüreyre'den [radıyallâhu anh], o da Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem]'den rivayet etmiştir: "Bilmiyorum, had cezaları failleri için bir kefaret midir, değil midir? Bilmiyorum, Tübba' lanetlenmiş biri miydi, değil miydi? Ve bilmiyorum, Zülkarneyn bir peygamber miydi, yoksa bir kral mıydı?" Başkası ise: "Üzeyir bir peygamber miydi, değil miydi?" şeklinde rivayet etmiştir. İbn Ebî Hâtim de Muhammed b. Hammâd ez-Zahrânî'den (¬٦), o Abdürrezzâk'tan (¬٧) bu şekilde rivayet etmiştir.
28170. Metin
قال الدارقطني: تفرد به عبد الرزاق (¬٨). ثم روى ابن عساكر من طريق محمد بن كُرَيْب، عن أبيه، عن ابن عباس، ﵄، مرفوعا: "عُزيرُ لا أدري أنبيًّا كان أم لا؟ ولا أدري ألعين تُبَّع أم لا؟ " (¬٩).
Dârekutnî: "Bunu sadece Abdürrezzâk rivayet etmiştir" (¬٨) demiştir. Sonra İbn Asâkir, Muhammed b. Küreyb tarikiyle babasından, o İbn Abbâs'tan [radıyallâhu anhümâ] merfû olarak rivayet etmiştir: "Üzeyir peygamber miydi, değil miydi bilmiyorum. Tübba' lanetlenmiş midir, değil midir bilmiyorum" (¬٩).
28171. Metin
ثم أورد ما جاء في النهي عن سبه ولعنته، كما سيأتي. وكأنه -والله أعلم-كان كافرًا ثم أسلم وتابع دين الكليم (¬١٠) على يدي من كان من أحبار اليهود في ذلك الزمان على الحق قبل بعثة المسيح، ﵇، وحج البيت في زمن الجُرهُميين، وكساه الملاء والوصائل من الحرير والحبر ونحر عنده ستة آلاف بدنة وعظمه وأكرمه. ثم عاد إلى اليمن. وقد ساق قصته بطولها الحافظ ابن عساكر، من طرق متعددة مطولة (¬١١) مبسوطة، عن أبي بن كعب وعبد الله بن سلام، وعبد الله بن عباس وكعب الأحبار. وإليه المرجع في ذلك كله، وإلى عبد الله بن سلام أيضًا، وهو أثبت وأكبر وأعلم. وكذا روى قصته وهب بن مُنَبِّه، ومحمد بن إسحاق في السيرة كما هو مشهور فيها. وقد اختلط على الحافظ ابن عساكر في بعض السياقات ترجمة تُبَّع هذا بترجمة آخر متأخر عنه بدهر طويل، فإن تُبَّعًا هذا المشار إليه في القرآن أسلم قومه على يديه، ثم لما مات (¬١٢) عادوا بعده إلى عبادة الأصنام والنيران، فعاقبهم الله تعالى كما ذكره في سورة سبأ، وقد بسطنا قصتهم هنالك، ولله الحمد والمنة.
Sonra ileride geleceği üzere ona sövmenin ve onu lanetlemenin yasaklandığına dair rivayetleri nakletmiştir. Allah en doğrusunu bilir ya, sanki o kafir idi, sonra İslam'a girdi ve Mesîh'in [aleyhisselâm] gönderilmesinden önce o dönemde hak üzere olan Yahudi hahamlarının eliyle Kelîmullah'ın (¬١٠) dinine tabi oldu. Cürhümlüler zamanında Kâbe'yi haccetti, ona ipekten örtüler ve şallar giydirdi, yanında altı bin kurbanlık kesti, onu yüceltti ve ikramda bulundu. Sonra Yemen'e döndü. Hâfız İbn Asâkir onun kıssasını Übey b. Ka'b, Abdullah b. Selâm, Abdullah b. Abbâs ve Kâ'b el-Ahbâr'dan gelen muhtelif, uzun (¬١١) ve ayrıntılı tariklerle etraflıca aktarmıştır. Bütün bunlarda müracaat kaynağı odur ve aynı zamanda daha sağlam, daha büyük ve daha bilgili olan Abdullah b. Selâm'dır. Aynı şekilde onun kıssasını Vehb b. Münebbih ve Sîre'de meşhur olduğu üzere Muhammed b. İshâk da rivayet etmiştir. Hâfız İbn Asâkir bazı bağlamlarda bu Tübba'ın biyografisini, ondan uzun bir zaman sonra gelen başka birinin biyografisiyle karıştırmıştır. Zira Kur'an'da işaret edilen bu Tübba'ın kavmi onun eliyle İslam'a girmiş, sonra o vefat edince (¬١٢) onun ardından putlara ve ateşe tapmaya geri dönmüşlerdir. Bunun üzerine Yüce Allah Sebe Suresi'nde zikrettiği gibi onları cezalandırmıştır. Biz onların kıssasını orada ayrıntılı olarak anlattık. Hamd ve minnet Allah'a mahsustur.
28172. Metin
وقال سعيد بن جبير: كسا تبع الكعبة، وكان سعيد ينهى عن سبه.
Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Tübba' Kâbe'ye örtü giydirmiştir. Saîd ona sövülmesini yasaklardı.
28173. Metin
وتُبَّع هذا هو تُبَّع الأوسط، واسمه أسعد أبو (¬١) كُرَيْب بن مَلْكيكرب (¬٢) اليماني ذكروا أنه ملك على قومه ثلاثمائة سنة وستا (¬٣) وعشرين سنة، ولم يكن في حمير أطول مدة منه، وتوفي قبل مبعث رسول الله ﷺ بنحو من سبعمائة عام. وذكروا أنه لما ذكر له الحبران من يهود المدينة أن هذه البلدة مُهَاجَرُ نبي آخر في الزمان (¬٤)، اسمه أحمد، قال في ذلك شعرا واستودعه عند أهل المدينة. وكانوا يتوارثونه ويروونه خلفًا عن سلف. وكان ممن يحفظه أبو أيوب خالد بن زيد الذي نزل رسول الله ﷺ في داره، وهو:
Bu Tübba', Tübba'-i Evsat'tır (Ortanca Tübba'); adı Es'ad Ebû (¬١) Küreyb b. Melkîkerib (¬٢) el-Yemânî'dir. Zikrettiklerine göre kavmine üç yüz yirmi altı (¬٣) yıl krallık yapmıştır. Himyer'de ondan daha uzun süre hüküm süren olmamıştır. Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in peygamber olarak gönderilmesinden yaklaşık yedi yüz yıl önce vefat etmiştir. Zikrettiklerine göre Medine Yahudilerinden olan iki din bilgini ona bu beldenin ahir zamanda gelecek Ahmed adlı bir diğer peygamberin hicret yurdu olduğunu (¬٤) zikrettiklerinde, bu hususta bir şiir söylemiş ve bunu Medine halkına emanet etmiştir. Onlar da bunu nesilden nesile aktarıp rivayet ediyorlardı. Bunu ezberleyenlerden biri de Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem]'in evinde konakladığı Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd idi. O şiir şöyledir:
28174. Metin
شَهِدْتُ عَلَى أَحْمَدَ أنَّه … رَسُولٌ مِنَ اللهِ بَاري النَّسَمْ
"Şahitlik ederim ki Ahmed… İnsanları yaratan Allah'ın elçisidir."
28175. Metin
فَلَو مُدَّ عُمْري إلى عُمْرِهِ … لَكُنْت وَزيرا له وابن عَمْ
"Eğer ömrüm onun ömrüne yetişecek kadar uzatılsaydı… Ona bir vezir ve amcaoğlu olurdum."