Ahkâf Suresi Tefsiri

İbn Kesîr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

28312. Metin

وهي مكية.

Mekkîdir.

28313. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

28314. Metin

{حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢) مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ (٣) قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤) وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ (٥)}

{حم (١) تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ (٢) مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ (٣) قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأَرْضِ أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ ائْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٤) وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ (٥)} “Hâ-Mîm. (1) Bu Kitab'ın indirilmesi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır. (2) Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler. (3) De ki: ‘Allah'ı bırakıp da taptıklarınızı gördünüz mü? Bana gösterin, onlar yerden neyi yarattılar? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz bundan önce [indirilmiş] bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin bana!’ (4) Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek ve kendilerinin yalvarışlarından habersiz olan kimselere dua edenden daha sapık kim olabilir? (5)”

28315. Metin

يخبر تعالى أنه نزل الكتاب على عبده ورسوله محمد، صلوات الله وسلامه عليه دائما إلى يوم الدين، ووصف نفسه بالعزة التي لا ترام، والحكمة في الأقوال والأفعال، ثم قال: (مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ) أي: لا على وجه العبث والباطل، (وَأَجَلٌ مُسَمًّى) أي: إلى مدة معينة مضروبة لا تزيد ولا تنقص.

Yüce Allah; Kitab'ı, kulu ve Resulü Muhammed'e -din gününe kadar Allah'ın salât ve selâmı daima üzerine olsun- indirdiğini haber vermekte, zeval bulmaz bir izzetle ve söz ile fiillerdeki hikmetle Kendisini nitelemektedir. Sonra şöyle buyurmaktadır: (مَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ) Yani: Boş yere ve batıl olarak değil, (وَأَجَلٌ مُسَمًّى) yani: Artmayacak ve eksilmeyecek şekilde tayin edilmiş belirli bir vakte kadar [yarattık].

28316. Metin

قوله: (وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ) أي: لاهون (¬١) عما يراد بهم، وقد أنزل إليهم كتابا وأرسل إليهم رسول، وهم معرضون عن ذلك كله، أي: وسيعلمون غبّ ذلك.

Ayetindeki: (وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ) ifadesi; kendileri için murat edilen şeyden gafildirler (¬١), demektir. Hâlbuki kendilerine bir kitap indirilmiş ve bir peygamber gönderilmiştir; fakat onlar bütün bunlardan yüz çevirmektedirler. Yani: Bunun sonucunu yakında bileceklerdir.

28317. Metin

ثم قال: (قُلْ) أي: لهؤلاء المشركين العابدين مع الله غيره: (أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأرْضِ) أي: أرشدوني إلى المكان الذي استقلوا بخلقه من الأرض، (أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ) أي: ولا شرك لهم في السموات ولا في الأرض، وما يملكون من قطمير، إن المُلْك والتصرّف كله إلا الله، ﷿، فكيف تعبدون معه غيره، وتشركون به؟ من أرشدكم إلى هذا؟ من دعاكم إليه؟ أهو أمركم به؟ أم هو شيء اقترحتموه من عند أنفسكم؟ ولهذا قال: (اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا) أي: هاتوا كتابا من كتب الله المنزلة على الأنبياء ٢، عليهم الصلاة والسلام، يأمركم بعبادة هذه الأصنام، (أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ) أي: دليل بَيِّن على هذا المسلك الذي سلكتموه (إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ) أي: لا دليل لكم نقليًا ولا عقليا على ذلك؛ ولهذا قرأ آخرون: "أو أثَرَة من علم" أي: أو علم صحيح يأثرونه عن أحد ممن قبلهم، كما قال مجاهد في قوله: (أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ) أو أحد يأثُر علما.

Sonra şöyle buyurmaktadır: { قُلْ } “De ki:” Yani Allah'ın yanı sıra O'ndan başkasına tapan bu müşriklere [şöyle de]: { أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَرُونِي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الأرْضِ } “Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, onlar yerden neyi yaratmışlar?” Yani yeryüzünden tek başlarına yarattıkları yeri bana gösterin. { أَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمَاوَاتِ } “Yoksa göklerde onların bir ortaklığı mı var?” Yani onların ne göklerde ne de yerde hiçbir ortaklığı yoktur ve bir çekirdek zarına dahi malik değillerdir. Bütün mülk ve tasarruf yalnızca aziz ve celil olan Allah'a aittir. O hâlde O'nunla birlikte nasıl başkasına ibadet ediyor ve O'na ortak koşuyorsunuz? Sizi buna kim yönlendirdi? Sizi buna kim davet etti? Bunu size O mu emretti, yoksa kendi kendinize uydurduğunuz bir şey midir? Bu sebeple şöyle buyurmuştur: { اِئْتُونِي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هَذَا } “Bundan önce [indirilmiş] bir kitap getirin bana” Yani Allah'ın peygamberlere 2 -üzerlerine salât ve selâm olsun- indirdiği kitaplardan, size bu putlara tapmayı emreden bir kitap getirin; { أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ } “yahut bir bilgi kalıntısı” yani bu tuttuğunuz yola dair açık bir delil [getirin], { إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ } “eğer doğru söyleyenlerden iseniz!” Yani sizin buna dair ne naklî ne de aklî hiçbir deliliniz yoktur. Bu sebeple başkaları burayı: "أو أثَرَة من علم" şeklinde okumuştur; yani kendilerinden önceki bir kimseden naklettikleri sahih bir bilgi [getirsinler demektir]. Nitekim Mücâhid, { أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ } “yahut bir bilgi kalıntısı” ayeti hakkında: "Yahut bir bilgiyi nakleden bir kimse" demiştir.

28318. Metin

وقال العَوْفي، عن ابن عباس: أو بينة من الأمر.

el-Avfî, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Yahut bu işe dair açık bir delil."

28319. Metin

وقال (¬١) الإمام أحمد: حدثنا يحيى، عن سفيان، حدثنا صفوان بن (¬٢) سُلَيم، عن أبي سلمة بن عبد الرحمن، عن ابن عباس قال سفيان: لا أعلم إلا عن النبي ﷺ: "أو أثَرَة من علم" قال: "الخط" (¬٣).

İmam Ahmed (¬١) dedi ki: Bize Yahyâ, Süfyân'dan, o Safvân b. (¬٢) Süleym'den, o Ebû Seleme b. Abdirrahmân'dan, o da İbn Abbâs'tan nakletti. Süfyân dedi ki: Yalnızca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den olduğunu biliyorum: "أو أثَرَة من علم" hakkında, "Yazı" buyurdu (¬٣).

28320. Metin

وقال أبو بكر بن عياش: أو بقية من علم. وقال الحسن البصري: (أَوْ أَثَارَةٍ) شيء يستخرجه فيثيره.

Ebû Bekir b. Ayyâş: "Yahut bir ilim kalıntısı." dedi. Hasen-i Basrî ise: (أَوْ أَثَارَةٍ) "Çıkarıp ortaya koyacağı bir şey." demiştir.

28321. Metin

وقال ابن عباس، ومجاهد، وأبو بكر بن عياش أيضا: (أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ) يعني الخط.

İbn Abbâs, Mücâhid ve yine Ebû Bekir b. Ayyâş: (أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ) ayetinin yazı anlamına geldiğini söylemişlerdir.

28322. Metin

وقال قتادة: (أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ) خاصة من علم.

Katâde: (أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ) ayetine; "Özel bir ilim." demiştir.

28323. Metin

وكل هذه الأقوال متقاربة، وهي راجعة إلى ما قلناه، وهو اختيار ابن جرير ﵀ وأكرمه، وأحسن مثواه.

Bütün bu görüşler birbirine yakındır ve bizim söylediğimize dönmektedir. Bu da İbn Cerîr'in -rahimehullâh, Allah onu mükâfatlandırsın ve makamını güzel kılsın- tercihidir.

28324. Metin

وقوله: (وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ) أي: لا أضل ممن يدعو أصناما، ويطلب منها ما لا تستطيعه إلى يوم القيامة، وهي غافلة عما يقول، لا تسمع ولا تبصر ولا تبطش؛ لأنها جماد حجَارة صُمّ.

Ayetindeki: (وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ) ifadesi; putlara dua eden ve kıyamet gününe kadar güç yetiremeyecekleri şeyleri onlardan isteyen kimseden daha sapık kimse yoktur, demektir. Onlar söylenenlerden habersizdirler; işitmezler, görmezler ve yakalayamazlar; çünkü onlar cansız, sağır taşlardır.

28325. Metin

{وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ (٦)}.

{وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ (٦)} “İnsanlar bir araya toplandığı zaman, [bunlar] onlara düşman kesilirler ve onların ibadetlerini inkâr ederler. (6)”

28326. Metin

وقوله: (وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ)، كقوله تعالى: {وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا * كَلا سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا} [مريم: ٨١، ٨٢] أي: سيخونونهم (¬٤) أحوج ما يكونون إليهم، وقال الخليل: {إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} [العنكبوت: ٢٥].

Ayetindeki: (وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ) ifadesi, Yüce Allah'ın şu buyruğu gibidir: {وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا * كَلا سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا} “Kendilerine bir izzet (vesilesi) olsunlar diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler. Hayır! Onların ibadetlerini inkâr edecekler ve onların aleyhine hasım olacaklardır.” [Meryem: 81, 82]. Yani: Kendilerine en çok muhtaç oldukları anda onları yüzüstü bırakacaklardır (¬٤). Halîl de şöyle demiştir: {إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “Siz dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olsun diye Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü bir kısmınız bir kısmınızı inkâr edecek ve bir kısmınız bir kısmınıza lânet okuyacaktır. Barınağınız ateştir ve sizin hiçbir yardımcınız da yoktur.” [Ankebût: 25].

28327. Metin

{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٨) قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ (٩)}.

{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (٨) قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ (٩)} “Ayetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman inkâr edenler, kendilerine gelen hak hakkında: ‘Bu apaçık bir büyüdür!’ dediler. (7) Yoksa ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer onu ben uydurmuşsam, Allah'tan [gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye mâlik olamazsınız. O, sizin hakkında daldığınız taşkınlıkları en iyi bilendir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, Gafûr'dur, Rahîm'dir.’ (8) De ki: ‘Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım ve ben apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.’ (9)”

28328. Metin

يقول تعالى مخبرا عن المشركين في كفرهم وعنادهم: أنهم إذا تتلى عليهم آيات الله بينات، أي: في حال بيانها ووضوحها وجلائها، يقولون: (هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) أي: سحر واضح، وقد كَذَبوا وافتروا وضَلّوا وكفروا (أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ) يعنون: محمدا ﷺ. قال الله [تعالى] ٥ (قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا) أي: لو كذبت عليه وزعمت أنه أرسلني -وليس كذلك-لعاقبني أشد

Yüce Allah müşriklerin küfür ve inatlarını haber vererek şöyle buyurmaktadır: Kendilerine Allah'ın ayetleri apaçık -yani ayetlerin tam bir beyan, açıklık ve berraklık içinde olduğu bir halde- okunduğu zaman: (هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ) “Bu apaçık bir büyüdür” derler. Yani besbelli bir sihirdir. Gerçekte ise onlar yalan söylemiş, iftira etmiş, sapkınlığa düşmüş ve inkâr etmişlerdir. (أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ) “Yoksa: ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar?” [Bununla] Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastetmektedirler. Allah [Teâlâ] 5 şöyle buyurdu: (قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا) “De ki: ‘Eğer onu ben uydurmuşsam, Allah'tan [bana gelecek cezaya karşı] benim için hiçbir şeye güç yetiremezsiniz.’” Yani: Şayet O'na yalan isnat edip -böyle olmadığı halde- beni elçi gönderdiğini iddia etseydim, beni en şiddetli

28329. Metin

العقوبة، ولم يَقْدرْ أحد من أهل الأرض، لا أنتم ولا غيركم أن يجيرني منه، كقوله: {قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا * إِلا بَلاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالاتِهِ} [الجن: ٢٢، ٢٣]، وقال تعالى: {وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الأَقَاوِيلِ * لأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ * فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ} [الحاقة: ٤٤ - ٤٧]؛ ولهذا قال هاهنا: (قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ)، هذا تهديد لهم، ووعيد أكيد، وترهيب شديد.

ve yeryüzü halkından hiç kimse, ne siz ne de bir başkası beni O'ndan kurtarmaya güç yetiremezdi. Nitekim şöyle buyurmuştur: {قُلْ إِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا * إِلا بَلاغًا مِنَ اللَّهِ وَرِسَالاتِهِ} “De ki: ‘Beni Allah'a karşı kimse asla kurtaramaz ve O'ndan başka sığınacak bir yer de bulamam. Ancak Allah'tan gelen tebliği ve O'nun gönderdiklerini bildiririm.’” [Cin: 22, 23]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الأَقَاوِيلِ * لأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ * فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ} “Eğer o, Bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kuvvetle yakalardık; sonra da onun şah damarını keserdik! Artık sizden hiç kimse buna engel de olamazdı.” [Hâkka: 44-47]. İşte bu sebeple burada şöyle buyurmuştur: (قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلا تَمْلِكُونَ لِي مِنَ اللَّهِ شَيْئًا هُوَ أَعْلَمُ بِمَا تُفِيضُونَ فِيهِ كَفَى بِهِ شَهِيدًا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ) Bu, onlar için bir tehdit, kesin bir uyarı ve şiddetli bir korkutmadır.

28330. Metin

وقوله: (وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ) ترغيب لهم إلى التوبة والإنابة، أي: ومع هذا كله إن رجعتم وتبتم، تاب عليكم وعفا عنكم، وغفر [لكم] (¬١) ورحم. وهذه الآية كقوله في سورة الفرقان: {وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلا * قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا} [الفرقان: ٥، ٦].

Ayetindeki: (وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ) ifadesi, onları tövbe ve yönelmeye teşviktir. Yani: Bütün bunlarla beraber eğer döner ve tövbe ederseniz, O tövbenizi kabul eder, sizi affeder, [size] (¬١) mağfiret eder ve merhamet eder. Bu ayet, Furkân Sûresi'ndeki şu buyruk gibidir: {وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلا * قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا} “Dediler ki: ‘[Bu,] öncekilerin masallarıdır; onu yazdırmıştır da sabah akşam kendisine okunmaktadır.’ De ki: ‘Onu göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’” [Furkân: 5, 6].

28331. Metin

وقوله: (قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ) أي: لست بأول رسول طرق العالم، بل قد جاءت الرسل من قبلي، فما أنا بالأمر الذي لا نظير له حتى تستنكروني وتستبعدوا (¬٢) بعثتي إليكم، فإنه قد أرسل الله قبلي جميع الأنبياء إلى الأمم.

Ayetindeki: (قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ) ifadesi; âleme gelen ilk peygamber ben değilim, bilakis benden önce de peygamberler gelmiştir. Dolayısıyla beni yadırgayıp (¬٢) size gönderilmemi uzak göreceğiniz benzersiz bir durum üzere değilim; zira Allah benden önce de bütün ümmetlere peygamberler göndermiştir, demektir.

28332. Metin

قال ابن عباس، ومجاهد، وقتادة: (قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ) ما أنا بأول رسول. ولم يحك ابن جرير ولا ابن أبي حاتم غير ذلك.

İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde: (قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعًا مِنَ الرُّسُلِ) ayetine, "Ben ilk peygamber değilim." demişlerdir. İbn Cerîr ve İbn Ebû Hâtim de bundan başkasını aktarmamışlardır.

28333. Metin

وقوله: (وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ) قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس في هذه الآية: نزل بعدها {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ} [الفتح: ٢]. وهكذا قال عكرمة، والحسن، وقتادة: إنها منسوخة بقوله: {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ}، قالوا: ولما نزلت هذه الآية قال رجل من المسلمين: هذا قد بين الله ما هو فاعل بك يا رسول الله، فما هو فاعل بنا؟ فأنزل الله: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ} [الفتح: ٥].

Ayetindeki: (وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ) ifadesi hakkında Ali b. Ebû Talha, İbn Abbâs'tan bu ayetle ilgili olarak: Bundan sonra {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ} “Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın” [Fetih: 2] ayeti inmiştir, demiştir. İkrime, el-Hasen ve Katâde de böyle söyleyerek bu ayetin {لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ} ayetiyle mensuh olduğunu belirtmişlerdir. Onlar dediler ki: Bu ayet inince Müslümanlardan bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! Allah'ın sana ne yapacağı beyan edildi, peki bize ne yapacak?" dedi. Bunun üzerine Allah: {لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ} “Mümin erkekleri ve mümin kadınları cennetlere girdirmek için” [Fetih: 5] ayetini indirdi.

28334. Metin

هكذا قال، والذي هو ثابت في الصحيح أن المؤمنين قالوا: هنيئا لك يا رسول الله، فما لنا؟ فأنزل الله هذه الآية.

Böyle denilmiştir. Sahih'te sabit olan ise, müminlerin: "Gözün aydın olsun ey Allah'ın Resulü! Peki bize ne var?" demeleri üzerine Allah'ın bu ayeti indirmiş olmasıdır.

28335. Metin

وقال الضحاك: (وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ): ما أدري بماذا أومر، وبماذا أنهى بعد هذا؟

Dahhâk: (وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ) ayeti hakkında; "Bundan sonra ne ile emrolunacağımı ve neyden nehyedileceğimi bilmem." demiştir.

28336. Metin

وقال أبو بكر الهذلِيّ، عن الحسن البصري في قوله: (وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ) قال: أما في الآخرة فمعاذ الله، قد علم أنه في الجنة، ولكن قال: لا أدري ما يفعل بي ولا بكم في الدنيا، أخرج كما أخرجت الأنبياء [من] (¬٣) قبلي؟ أم أقتل كما قتلت الأنبياء من قبلي؟ ولا أدري أيخسف بكم أو تُرمون بالحجارة؟

Ebû Bekir el-Hüzellî, Hasen-i Basrî'den: (وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلا بِكُمْ) ayeti hakkında şöyle dediğini nakletti: "Ahirete gelince, hâşâ! O, cennette olacağını kesinlikle bilmiştir. Lakin: 'Dünyada bana ve size ne yapılacağını bilmem; benden (¬٣) önceki peygamberlerin çıkarıldığı gibi ben de çıkarılacak mıyım? Yoksa benden önceki peygamberlerin öldürüldüğü gibi ben de öldürülecek miyim? Sizin yerin dibine mi geçirileceğinizi yoksa üzerinize taş mı yağdırılacağını da bilmem' demiştir."

28337. Metin

وهذا القول هو الذي عَوّل عليه ابن جرير، وأنه لا يجوز غيره، ولا شك أن هذا هو اللائق به، صلوات الله وسلامه عليه، فإنه بالنسبة إلى الآخرة جازم أنه يصير إلى الجنة هو ومن اتبعه، وأما في الدنيا فلم يدر ما كان يئُول إليه أمره وأمر مشركي قريش إلى ماذا: أيؤمنون أم يكفرون، فيعذبون

İbn Cerîr'in dayandığı ve başkasının caiz olmadığını [belirttiği] görüş de budur. Şüphe yok ki ona -salavâtullâhi ve selâmuhu aleyh- layık olan da budur. Zira o, ahirete nispetle kendisinin ve kendisine uyanların cennete gideceğini kesin olarak bilmektedir. Dünyada ise kendi durumunun ve Kureyş müşriklerinin işinin neye varacağını; iman mı edeceklerini, yoksa inkâr edip azaba mı uğratılacaklarını bilememiştir.

28338. Metin

فيستأصلون بكفرهم (¬١)؟ فأما الحديث الذي رواه الإمام أحمد:

küfürleri sebebiyle kökleri mi kazınacak (¬١), bilememiştir. İmam Ahmed'in rivayet ettiği hadise gelince:

28339. Metin

حدثنا يعقوب، حدثنا أبي، عن ابن شهاب عن خارجة بن زيد بن ثابت، عن أم العلاء -وهي امرأة من نسائهم-أخبرته -وكانت بايعت رسول الله ﷺ-قالت: طار لهم في السكنى حين اقترعت الأنصار على سكنى المهاجرين عثمانُ بن مظعون. فاشتكى عثمان عندنا فَمرَّضناه، حتى إذا توفي أدْرَجناه في أثوابه، فدخل علينا رسول الله فقلت: رحمة الله عليك أبا السائب، شهادتي عليك، لقد أكرمك الله. فقال رسول الله ﷺ: "وما يدريك أن الله أكرمه؟ " فقلت: لا أدري بأبي أنت وأمي! فقال رسول الله ﷺ: "أما هو فقد جاءه (¬٢) اليقين من ربه، وإني لأرجو له الخير، والله ما أدري وأنا رسول الله ما يفعل بي! " قالت: فقلت: والله لا أزكي أحدا بعده أبدا. وأحزنني ذلك، فنمت فرأيت لعثمان عينا تجري، فجئت إلى رسول الله ﷺ فأخبرته بذلك، فقال رسول الله ﷺ: "ذاك (¬٣) عمله".

Bize Ya'kūb anlattı, bize babam İbn Şihâb'dan, o Hârice b. Zeyd b. Sâbit'ten, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e biat etmiş kadınlardan biri olan Ümmü'l-Alâ'dan naklettiğine göre o şöyle demiştir: Ensâr, Muhâcirler'in barınması için kur'a çektiğinde Osman b. Maz'ûn bizim payımıza düştü. Osman yanımızda hastalandı, biz de ona baktık. Vefat edince onu elbiseleriyle kefenledik. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza girdi. Ben: 'Ey Ebü's-Sâib! Allah'ın rahmeti üzerine olsun, senin hakkındaki şahitliğim şudur ki: Allah sana ikram etmiştir' dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Allah'ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?' buyurdu. Ben: 'Anam babam sana feda olsun, bilmiyorum!' dedim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Ona gelince, Rabbinden ona kesin olan (¬٢) ölüm gelmiştir. Ben de onun için hayır umarım. Vallahi ben bir peygamber olduğum halde bana ne yapılacağını bilemem!' buyurdu. [Kadın] dedi ki: 'Vallahi bundan sonra artık hiç kimseyi temize çıkarmam.' Bu durum beni üzdü; uyudum ve rüyamda Osman için akan bir pınar gördüm. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip bunu haber verdim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'İşte o (¬٣) onun amelidir' buyurdu.

28340. Metin

فقد انفرد بإخراجه البخاري دون مسلم (¬٤)، وفي لفظ له: "ما أدري وأنا رسول الله ما يفعل به" (¬٥). وهذا أشبه أن يكون هو المحفوظ، بدليل قولها: "فأحزنني ذلك". وفي هذا وأمثاله دلالة على أنه لا يقطع لمعين بالجنة إلا الذي (¬٦) نص الشارع على تعيينهم، كالعشرة، وابن سلام، والغُميصاء، وبلال، وسراقة، وعبد الله بن عمرو بن حرام والد (¬٧) جابر، والقراء السبعين الذين قتلوا ببئر معونة، وزيد بن حارثة، وجعفر، وابن رواحة، وما أشبه هؤلاء.

Bu hadisi Müslim rivayet etmeyip (¬٤) sadece Buhârî tahric etmiştir. Buhârî'nin bir lafzında: "Ben bir peygamber olduğum halde ona ne yapılacağını bilemem" (¬٥) şeklindedir. Kadının: "Bu durum beni üzdü" sözünün delaletiyle mahfuz olanın bu olması daha muhtemeldir. Bunda ve benzerlerinde; Şâri'in tayin ettikleri (¬٦) hariç -Aşere, İbn Selâm, el-Gumaysâ, Bilâl, Sürâka, Câbir'in babası (¬٧) Abdullah b. Amr b. Harâm, Bi'r-i Maûne'de şehit edilen yetmiş kurrâ, Zeyd b. Hârise, Ca'fer, İbn Ravâha ve benzerleri gibi- muayyen bir kimse için kesin olarak cennetlik hükmü verilemeyeceğine delil vardır.

28341. Metin

وقوله: (إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ) أي: إنما أتبع ما ينزله الله عليَّ من الوحي، (وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ) أي: بين النّذَارة، وأمري (¬٨) ظاهر لكل ذي لب وعقل.

Ayetindeki: (إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ) ifadesi; ben sadece Allah'ın bana indirdiği vahye uyuyorum, (وَمَا أَنَا إِلا نَذِيرٌ مُبِينٌ) yani uyarısı açık biriyim ve durumum (¬٨) her akıl ve izan sahibi için aşikârdır, demektir.

28342. Metin

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠) وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ (١١) وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ (١٢) إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ (١٣) أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٤)}.

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ فَآمَنَ وَاسْتَكْبَرْتُمْ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ (١٠) وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ قَدِيمٌ (١١) وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ (١٢) إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ (١٣) أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (١٤)} “De ki: ‘Gördünüz mü, eğer bu [Kur'an] Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz ve İsrâiloğullarından bir şahit de onun benzerine şahitlik edip iman etmiş, siz ise büyüklük taslamışsanız [durumunuz ne olur]? Şüphesiz Allah zâlimler topluluğunu hidayete erdirmez.’ (10) İnkâr edenler iman edenler hakkında dediler ki: ‘Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, ona ulaşmakta bizi geçemezlerdi.’ Onunla hidayete eremediklerinde de: ‘Bu eski bir yalandır!’ diyeceklerdir. (11) Ondan önce de bir rehber ve rahmet olarak Mûsâ'nın Kitabı vardı. Bu ise zulmedenleri uyarmak ve iyilik edenlere bir müjde olmak üzere Arap lisanıyla [indirilmiş], doğrulayıcı bir Kitaptır. (12) ‘Rabbimiz Allah'tır’ deyip sonra dosdoğru olanlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de. (13) İşte onlar cennet ehlidirler; yaptıklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır. (14)”

28343. Metin

يقول تعالى: (قُلْ) يا محمد لهؤلاء المشركين الكافرين بالقرآن: (أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ) هذا القرآن (مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ) أي: ما ظنكم أن الله صانع بكم إن كان هذا الكتاب الذي جئتكم به قد أنزله

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {قُلْ} “De ki:” [Ey Muhammed], Kur'an'ı inkâr eden bu müşriklere: {أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ} “Gördünüz mü [söyleyin bakalım], eğer [bu Kur'an]” {مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَكَفَرْتُمْ بِهِ} “Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz” Yani: Size getirdiğim bu kitabı Allah indirmişse, O'nun size ne yapacağını sanıyorsunuz?

28344. Metin

عليَّ لأبلغكموه، وقد كَفَرتم به وكذبتموه، (وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ) أي: وقد شهدت بصدقه وصحته الكتب المتقدمة المنزلة على الأنبياء قبلي، بشرت به وأخبرت بمثل ما أخبر هذا القرآن به.

Allah tarafından bana indirilmişse ve siz onu inkâr edip yalanlamışsanız, Allah'ın size ne yapacağını sanıyorsunuz? (وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ) Yani: Benden önceki peygamberlere indirilen önceki kitaplar da onun doğruluğuna ve sıhhatine şahitlik etmiş, onu müjdelemiş ve bu Kur'an'ın haber verdiği gibi haber vermiştir.

28345. Metin

وقوله: (فَآمَنَ) أي: هذا الذي شهد بصدقه من بني إسرائيل لمعرفته بحقيته (وَاسْتَكْبَرْتُمْ) أنتم: عن اتباعه.

Ayetindeki: (فَآمَنَ) ifadesi; yani İsrâiloğullarından onun doğruluğuna şahitlik eden bu kimse hak olduğunu bildiği için iman etti, (وَاسْتَكْبَرْتُمْ) siz ise ona uymaktan büyüklenip çekindiniz, demektir.

28346. Metin

وقال مسروق: فآمن هذا الشاهد بنبيه وكتابه، وكفرتم أنتم بنبيكم وكتابكم (إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ)

Mesrûk dedi ki: "Bu şahit kendi peygamberine ve kitabına iman etti; siz ise kendi peygamberinizi ve Kitabınızı inkâr ettiniz. (إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ)"

28347. Metin

وهذا الشاهد اسم جنس يعم عبد الله بن سلام وغيره، فإن هذه الآية مكية نزلت قبل إسلام عبد الله بن سلام. وهذه كقوله: {وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ} [القصص: ٥٣]، وقال: {إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ سُجَّدًا * وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولا} [الإسراء: ١٠٧، ١٠٨].

Bu şahit, Abdullah b. Selâm ve başkalarını da içine alan bir cins ismidir; çünkü bu ayet Mekkîdir ve Abdullah b. Selâm'ın Müslüman oluşundan önce inmiştir. Bu durum şu ayetler gibidir: {وَإِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ قَالُوا آمَنَّا بِهِ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَا إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ} “Onlara okunduğu zaman: ‘Ona inandık, şüphesiz o Rabbimizden gelen haktır. Esasen biz ondan önce de Müslüman idik’ derler.” [Kasas: 53]. Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهِ إِذَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلأَذْقَانِ سُجَّدًا * وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولا} “Şüphesiz bundan önce kendilerine ilim verilenlere [Kur'an] okunduğu zaman, çeneleri üstü secdeye kapanırlar. Ve derler ki: ‘Rabbimiz münezzehtir; doğrusu Rabbimizin vaadi mutlaka yerine getirilecektir.’” [İsrâ: 107, 108].

28348. Metin

قال مسروق، والشعبي: ليس بعبد الله بن سلام، هذه الآية مكية، وإسلام عبد الله بن سلام كان بالمدينة. رواه عنهما ابن جرير وابن أبي حاتم، واختاره ابن جرير.

Mesrûk ve Şa'bî şöyle demişlerdir: "O, Abdullah b. Selâm değildir; bu ayet Mekkîdir, Abdullah b. Selâm'ın İslâm'a girmesi ise Medine'de olmuştur." Bunu onlardan İbn Cerîr ve İbn Ebû Hâtim rivayet etmiş ve İbn Cerîr de bunu tercih etmiştir.

28349. Metin

وقال مالك، عن أبي النَّضْر، عن عامر بن سعد (¬١)، عن أبيه قال: ما سمعت رسول الله ﷺ يقول لأحد يمشي على وجه الأرض: "إنه من أهل الجنة"، إلا لعبد الله بن سلام، قال: وفيه نزلت: (وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ)

Mâlik, Ebü'n-Nadr'dan, o Âmir b. Sa'd'dan (¬١), o da babasından şöyle dediğini nakletti: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yeryüzünde yürüyen hiç kimseye: 'O cennetliklerdendir' dediğini işitmedim; yalnız Abdullah b. Selâm müstesna." Dedi ki: "(وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى مِثْلِهِ) ayeti de onun hakkında inmiştir."

28350. Metin

رواه البخاري ومسلم والنسائي، من حديث مالك، به (¬٢). وكذا قال ابن عباس، ومجاهد، والضحاك، وقتادة، وعكرمة، ويوسف بن عبد الله بن سلام، وهلال بن يَسَاف، والسُّدَّي، والثوري، ومالك بن أنس، وابن زيد؛ أنهم كلهم قالوا: إنه عبد الله بن سلام.

Bunu Buhârî, Müslim ve Nesâî, Mâlik hadisinden bu isnadla rivayet etmişlerdir (¬٢). İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Katâde, İkrime, Yûsuf b. Abdillâh b. Selâm, Hilâl b. Yesâf, es-Süddî, Sevrî, Mâlik b. Enes ve İbn Zeyd de böyle söylemiş; hepsi onun Abdullah b. Selâm olduğunu belirtmişlerdir.

28351. Metin

وقوله تعالى: (وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ) أي: قالوا عن المؤمنين بالقرآن: لو كان القرآن خيرا ما سبقنا هؤلاء إليه ٣. يعنون بلالا وعمارا وصُهَيبا وخبابا وأشباههم وأقرانهم ٤ من المستضعفين والعبيد والإماء، وما ذاك إلا لأنهم عند أنفسهم يعتقدون أن لهم عند الله وجاهة وله بهم عناية. وقد غلطوا في ذلك غلطا فاحشا، وأخطئوا خطأ بينا، كما قال تعالى: {وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا} [الأنعام: ٥٣] أي: يتعجبون: كيف اهتدى هؤلاء دوننا؛ ولهذا قالوا: (لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ) وأما أهل السنة ٥ والجماعة فيقولون في كل فعل وقول لم يثبت عن الصحابة: هو بدعة؛ لأنه لو كان خيرا لسبقونا إليه، لأنهم

Yüce Allah'ın: (وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ) “İnkâr edenler, inananlar hakkında: ‘Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, onlar ona ulaşmada bizi geçemezlerdi’ dediler” buyruğu; yani Kur'an'a inananlar hakkında şöyle dediler: “Eğer Kur'an hayırlı bir şey olsaydı, şunlar ona [ulaşmada] bizi geçemezlerdi.” 3 Bununla Bilâl'i, Ammâr'ı, Suheyb'i, Habbâb'ı ve zayıf düşürülmüşlerden (müstaz'aflardan), kölelerden ve câriyelerden olan benzerlerini ve akranlarını 4 kastediyorlardı. Bu da ancak, kendi zanlarınca Allah katında bir mevkileri bulunduğunu ve O'nun kendilerine özel bir ihtimamı olduğunu düşünmelerinden ileri geliyordu. Onlar bu hususta fahiş bir yanılgıya düşmüş ve apaçık bir hata yapmışlardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا} “Aramızdan Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler bunlar mı? desinler diye, onları birbiriyle işte böyle imtihan ettik” [el-En'âm: 53]. Yani: “Nasıl olur da biz dururken bunlar hidayete erer?” diye şaşırırlar. İşte bu sebeple: (لَوْ كَانَ خَيْرًا مَا سَبَقُونَا إِلَيْهِ) “Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, onlar ona ulaşmada bizi geçemezlerdi” dediler. Ehl-i Sünnet 5 ve'l-Cemaat ise, sahâbeden sabit olmayan her fiil ve söz hakkında: “O bir bid'attir; çünkü eğer hayırlı bir şey olsaydı onlar ona ulaşmada bizi geçerlerdi; zira onlar

28352. Metin

لم يتركوا خصلة من خصال الخير إلا وقد بادروا إليها (¬١).

hayırlı hasletlerden hiçbirini bırakmayıp ona hemen koşmuşlardır." (¬١) derler.

28353. Metin

وقوله: (وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ) أي: بالقرآن (فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ) أي: كذب (قَدِيمٌ) أي: مأثور عن الأقدمين، فينتقصون القرآن وأهله، وهذا هو الكبر الذي قال رسول الله ﷺ: "بطر (¬٢) الحق، وغَمْط الناس" (¬٣).

Ayetindeki: (وَإِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِهِ) Yani Kur'an ile [hidayete ermediklerinde] (فَسَيَقُولُونَ هَذَا إِفْكٌ) yani yalandır, (قَدِيمٌ) yani öncekilerden aktarılagelmiştir, derler; böylece Kur'an'ı ve ehlini küçümserler. İşte bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: "Hakkı inkâr etmek (¬٢) ve insanları küçük görmektir" (¬٣) buyurduğu kibirdir.

28354. Metin

ثم قال: (وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى) وهو التوراة (إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ) يعني: القرآن (مُصَدِّقٌ) أي: لما قبله من الكتب (لِسَانًا عَرَبِيًّا) أي: فصيحا بينا واضحا، (لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ) أي: مشتمل على النّذارة للكافرين والبشارة للمؤمنين.

Sonra şöyle buyurdu: (وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى) ki o Tevrat'tır, (إِمَامًا وَرَحْمَةً وَهَذَا كِتَابٌ) yani Kur'an (مُصَدِّقٌ) yani kendisinden önceki kitapları doğrulayıcıdır, (لِسَانًا عَرَبِيًّا) yani fasih, apaçık ve vazıhtır, (لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ) yani kâfirler için bir uyarıyı, müminler için de bir müjdeyi içermektedir.

28355. Metin

وقوله: (إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا) تقدم تفسيرها في سورة "حم، السجدة". (¬٤)

Ayetindeki: (إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا) ifadesinin tefsiri "Hâ-Mîm es-Secde" Sûresi'nde geçmişti. (¬٤)

28356. Metin

وقوله: (فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ) أي: فيما يستقبلون، (وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ) على ما خلفوا، (أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ) أي: الأعمال سبب لنيل الرحمة لهم وسُبُوغها (¬٥) عليهم.

Ayetindeki: (فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ) yani karşılaşacakları şeyler hususunda, (وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ) geride bıraktıkları şeylere üzülecek de değillerdir. (أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ) Yani ameller, rahmete nail olmalarının ve o rahmetin üzerlerine bolca yayılmasının (¬٥) sebebidir.

28357. Metin

{وَوَصَّيْنَا الإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (١٥) أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ (١٦)}.

{وَوَصَّيْنَا الإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ (١٥) أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ (١٦)} “Biz insana anne babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun [ana karnında] taşınması ile sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına ulaşıp kırk yaşına girince şöyle dedi: ‘Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimetine şükretmemi, rızana uygun salih amel işlememi bana ilham et; zürriyetim hakkında da benim için ıslah eyle. Şüphesiz ben Sana tövbe ettim ve muhakkak ben Müslümanlardanım.’ (15) İşte onlar, cennet ehli arasında yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve kötülüklerini bağışlayacağımız kimselerdir. Bu, kendilerine vadedilmekte olan dosdoğru bir vaaddir. (16)”

28358. Metin

لما ذكر تعالى في الآية الأولى التوحيد له وإخلاص العبادة والاستقامة إليه، عطف بالوصية بالوالدين، كما هو مقرون في غير ما آية من القرآن، كقوله: {وَقَضَى رَبُّكَ أَلا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا} [الإسراء: ٢٣] وقال: {أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ} [لقمان: ١٤]، إلى غير ذلك من الآيات الكثيرة. وقال هاهنا: (وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا) أي: أمرناه بالإحسان إليهما والحنو عليهما.

Yüce Allah önceki ayette Kendisini birlemeyi, ibadeti yalnızca O'na has kılmayı ve O'na karşı dosdoğru olmayı zikredince, Kur'an'ın birçok ayetinde birbirine bitiştirildiği gibi peşinden anne babaya iyiliği emretti. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَقَضَى رَبُّكَ أَلا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا} “Rabbin, sadece Kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti.” [İsrâ: 23]. Şöyle de buyurmuştur: {أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ إِلَيَّ الْمَصِيرُ} “Bana ve anne babana şükret; dönüş ancak Banadır.” [Lokmân: 14]. Bunun gibi pek çok ayet vardır. Burada da: (وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ إِحْسَانًا) buyurmuştur; yani: Onlara iyilik etmesini ve şefkat göstermesini emrettik.

28359. Metin

وقال أبو داود الطيالسي: حدثنا شعبة، أخبرني سِمَاك بن حرب قال: سمعت مُصْعب بن سعد ٦ يحدث عن سعد قال: قالت أم سعد لسعد: أليس قد أمر الله بطاعة الوالدين، فلا آكل طعاما، ولا أشرب شرابا حتى تكفر بالله. فامتنعت من الطعام والشراب، حتى جعلوا يفتحون فاها بالعصا، ونزلت هذه الآية: {وَوَصَّيْنَا الإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا} الآية [العنكبوت: ٨].

Ebû Dâvûd et-Tayâlisî dedi ki: Bize Şu'be rivayet etti, bana Simâk b. Harb haber verip dedi ki: Mus'ab b. Sa'd'ı6, Sa'd'dan [şöyle] rivayet ederken işittim: Sa'd'ın annesi Sa'd'a, "Allah anne babaya itaati emretmedi mi? [Vallahi] sen Allah'ı inkâr edinceye kadar ne bir yemek yiyeceğim ne de bir şey içeceğim" dedi. Bunun üzerine [kadın] yiyip içmekten kaçındı; öyle ki [zorla beslemek için] ağzını sopayla açmaya başladılar. Bunun üzerine şu ayet indi: {وَوَصَّيْنَا الإِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا} “Biz insana, anne babasına güzel muamelede bulunmasını tavsiye ettik.” [el-Ankebût: 8].

28360. Metin

ورواه مسلم وأهل السنن إلا ابن ماجه، من حديث شعبة بإسناده، نحوه وأطول منه (¬١).

Bunu Müslim ve İbn Mâce hariç Sünen sahipleri, Şu'be hadisinden kendi isnadıyla benzer ve daha uzun bir şekilde rivayet etmişlerdir (¬١).

28361. Metin

(حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا) أي: قاست بسببه في حال حمله مشقة وتعبا، من وِحَام وغشيان وثقل وكرب، إلى غير ذلك مما تنال الحوامل من التعب والمشقة، (وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا) أي: بمشقة أيضا من الطلق وشدته، (وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا)

(حَمَلَتْهُ أُمُّهُ كُرْهًا) Yani: Aşerme, baygınlık, ağırlık, sıkıntı ve hamilelerin maruz kaldığı diğer yorgunluk ve meşakkatlerden ötürü onu taşıdığı müddetçe onun sebebiyle zorluk ve zahmet çekti, (وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا) yani: Doğum sancısı ve onun şiddetinden dolayı yine zahmetle doğurdu, (وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا)

28362. Metin

وقد استدل علي، ﵁، بهذه الآية مع التي في لقمان: {وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ} [لقمان: ١٤]، وقوله: {وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ أَرَادَ أَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ} [البقرة: ٢٣٣]، على أن أقل مدة الحمل ستة أشهر، وهو استنباط قوي صحيح. ووافقه عليه عثمان وجماعة من الصحابة، ﵃.

Ali radıyallâhu anh bu ayet ile Lokmân suresindeki: {وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ} “Sütten kesilmesi de iki yıl içindedir.” [Lokmân: 14] ayetini ve: {وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ لِمَنْ أَرَادَ أَنْ يُتِمَّ الرَّضَاعَةَ} “Emzirmeyi tamamlamak isteyen kimse için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler.” [Bakara: 233] kavlini delil getirerek hamileliğin en az süresinin altı ay olduğuna hükmetmiştir ki bu, son derece kuvvetli ve sahih bir istinbattır (hüküm çıkarma). Osman ve sahâbeden bir topluluk da radıyallâhu anhüm bu konuda ona muvafakat etmiştir.

28363. Metin

قال محمد بن إسحاق بن يسار، عن يزيد بن عبد الله بن قُسَيْط، عن بَعْجَةَ (¬٢) بن عبد الله الجهني قال: تزوج رجل منا امرأة من جُهَيْنة، فولدت له لتمام ستة أشهر، فانطلق زوجها إلى عثمان فذكر ذلك له، فبعث إليها، فلما قامت لتلبس ثيابها بكت أختها، فقالت: ما يبكيك؟! فوالله ما التبس بي أحد من خلق الله غيره قط، فيقضي الله في ما شاء. فلما أتي بها عثمان أمر برجمها، فبلغ ذلك عليا فأتاه، فقال له: ما تصنع؟ قال: ولدت تماما لستة أشهر، وهل يكون ذلك؟ فقال له [علي] (¬٣) أما تقرأ القرآن؟ قال: بلى. قال: أما سمعت الله يقول: (وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا) وقال: {[يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ] حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ} (¬٤)، فلم نجده بقي إلا ستة أشهر، قال: فقال عثمان: والله ما فطنت لهذا، علي بالمرأة فوجدوها قد فُرِغَ منها، قال: فقال بَعْجَةُ: فوالله ما الغراب بالغراب، ولا البيضة بالبيضة بأشبه منه بأبيه. فلما رآه أبوه قال: ابني إني والله لا أشك فيه، قال: وأبلاه (¬٥) الله بهذه القرحة قرحة الآكلة، فما زالت تأكله حتى مات (¬٦).

Muhammed b. İshâk b. Yesâr, Yezîd b. Abdillâh b. Kuseyt'ten, o da Ba'ce (¬٢) b. Abdillâh el-Cühenî'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Bizden bir adam Cüheyne kabilesinden bir kadınla evlendi. Kadın tam altı ay dolunca bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine kocası Osman'a gidip bu durumu ona anlattı. [Osman] kadına haber gönderdi. Kadın elbiselerini giymek için kalktığında kız kardeşi ağladı. Kadın: “Neden ağlıyorsun? Vallahi Allah'ın yarattıklarından onun dışında hiç kimse bana dokunmamıştır. Allah hakkımda dilediği gibi hükmetsin” dedi. Kadın Osman'a getirilince [Osman] onun recmedilmesini emretti. Bu durum Ali'ye ulaşınca hemen onun yanına gelip: “Ne yapıyorsun?” dedi. [Osman]: “Tam altı aylıkken doğurdu, böyle bir şey hiç olur mu?” dedi. [Ali] (¬٣) ona: “Sen Kur'an okumuyor musun?” dedi. [Osman]: “Evet, okuyorum” dedi. [Ali]: “Allah'ın: (وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا) “Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır” ve: {[يُرْضِعْنَ أَوْلادَهُنَّ] حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ} (¬٤) “[Anneler çocuklarını] tam iki yıl [emzirirler]” buyurduğunu işitmedin mi? Böylece geriye sadece altı ay kaldığını görüyoruz” dedi. [Ravi] dedi ki: Bunun üzerine Osman: “Vallahi bunu hiç fark etmemiştim. Kadını bana getirin!” dedi; ancak kadının [cezası infaz edilip] işinin bittiğini gördüler. Ba'ce dedi ki: Vallahi hiçbir karga diğer kargaya, hiçbir yumurta diğer yumurtaya, o çocuğun babasına benzediğinden daha çok benzemiyordu. Babası çocuğu görünce: “Bu benim oğlumdur, vallahi bundan hiç şüphem yoktur” dedi. [Ravi] dedi ki: Allah o adamı akile çıbanı denilen bu yarayla imtihan etti (¬٥) ve o yara ölene kadar onu yiyip bitirmeye devam etti (¬٦).

28364. Metin

رواه ابن أبي حاتم، وقد أوردناه من وجه آخر عند قوله: {فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ} [الزخرف: ٨١].

Bunu İbn Ebî Hâtim rivayet etmiştir; biz de bunu {فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ} “O takdirde tapanların ilki ben olurdum” [Zuhruf: 81] ayetinde başka bir vecihten zikretmiştik.

28365. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا فَرْوَة بن أبي المَغْرَاء، حدثنا علي بن مِسْهَر، عن داود بن أبي هند، عن عِكْرِمة، عن ابن عباس (¬٧) قال: إذا وضعت المرأة لتسعة أشهر كفاه من الرضاع أحد (¬٨) وعشرون شهرا، وإذا وضعته لسبعة أشهر كفاه من الرضاع ثلاثة وعشرون شهرًا، وإذا وضعته لستة أشهر فحولين كاملين؛ لأن الله تعالى يقول: (وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا)

İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam anlattı, bize Ferve b. Ebi'l-Mağrâ anlattı, bize Ali b. Müshir, Dâvûd b. Ebî Hind'den, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan (¬٧) rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Bir kadın dokuz ayda doğurursa, çocuk için yirmi bir (¬٨) aylık emzirme yeterli olur. Yedi ayda doğurursa, yirmi üç aylık emzirme yeterli olur. Altı ayda doğurursa tam iki yıl [emzirmesi gerekir]. Çünkü Yüce Allah: (وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلاثُونَ شَهْرًا) “Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır” buyurmaktadır.

28366. Metin

(حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ) أي: قوى وشب وارتجل (وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً) أي: تناهى عقله وكمل فهمه وحلمه. ويقال: إنه لا يتغير غالبا عما يكون عليه ابن الأربعين.

{حَتَّى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ} “Nihayet güçlü çağına ulaştığı” yani kuvvetlendiği, gençleşip olgunlaştığı; {وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً} “ve kırk yaşına bastığı zaman” yani aklı son noktasına vardığı, anlayışı ve ağırbaşlılığı kemale erdiği [zaman]... Şöyle de denilir: Kırk yaşına basan kişi, çoğunlukla bulunduğu halden [başka bir hale] değişmez.

28367. Metin

قال أبو بكر بن عياش، عن الأعمش، عن القاسم بن عبد الرحمن قال: قلت لمسروق: متى يؤخذ الرجل بذنوبه؟ قال: إذا بَلَغْتَ الأربعين، فَخُذْ حذرك.

Ebû Bekir b. Ayyâş, el-A'meş'ten, o Kâsım b. Abdirrahmân'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Mesrûk'a: “Kişi günahlarından ötürü ne zaman hesaba çekilir?” dedim. O da: “Kırk yaşına bastığın zaman artık tedbirini al!” dedi.

28368. Metin

وقال الحافظ أبو يعلى الموصلي: حدثنا عُبَيد الله القواريري، حدثنا عَزْرَة بن قيس الأزدي -وكان قد بلغ مائة سنة-حدثنا أبو الحسن السلولي (¬١) عنه وزادني (¬٢) قال: قال محمد بن عمرو بن عثمان، عن عثمان، عن النبي ﷺ قال: "العبد المسلم إذا بلغ أربعين سنة خفف الله حسابه، وإذا بلغ (¬٣) ستين سنة رزقه الله الإنابة إليه، وإذا بلغ سبعين سنة أحبّه أهل السماء، وإذا بلغ ثمانين سنة ثبت الله حسناته ومحا سيئاته، وإذا بلغ تسعين سنة غفر الله له ما تقدم من ذنبه وما تأخر، وشفَّعه الله في أهل بيته، وكتب في السماء: أسير (¬٤) الله في أرضه" (¬٥).

Hâfız Ebû Ya'lâ el-Mevsılî dedi ki: Bize Ubeydullah el-Kavârîrî anlattı, bize Azre b. Kays el-Ezdî —ki yüz yaşına ulaşmıştı— anlattı, bize Ebü'l-Hasen es-Selûlî (¬١) ondan rivayet etti ve bana ziyade ederek (¬٢) dedi ki: Muhammed b. Amr b. Osmân, Osmân'dan, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Müslüman kul kırk yaşına bastığında Allah onun hesabını hafifletir. Altmış yaşına bastığında (¬٣) Allah ona Kendisine yönelmeyi (inâbe) nasip eder. Yetmiş yaşına bastığında gök ehli onu sever. Seksen yaşına bastığında Allah onun iyiliklerini sabit kılar ve kötülüklerini siler. Doksan yaşına bastığında ise Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, onu ev halkı hakkında şefaatçi kılar ve gökte: ‘O, Allah'ın yeryüzündeki tutsağıdır (¬٤)’ diye yazılır.” (¬٥)

28369. Metin

وقد روي هذا من غير هذا الوجه، وهو في مسند الإمام أحمد (¬٦) (¬٧).

Bu [hadis] bundan başka bir vecihten de rivayet edilmiştir ve İmam Ahmed'in Müsned'inde (¬٦) mevcuttur (¬٧).

28370. Metin

وقد قال الحجاج بن عبد الله الحكمي أحد أمراء بني أمية بدمشق: تركت المعاصي والذنوب أربعين سنة حياء من الناس، ثم تركتها حياء من الله، ﷿.

Şam'daki Emevî emirlerinden biri olan Haccâc b. Abdillâh el-Hakemî şöyle demiştir: “İnsanlardan utandığım için kırk yıl boyunca günahları ve isyanları terk ettim; sonra da aziz ve celil olan Allah'tan hayâ ettiğim için onları terk ettim.”

28371. Metin

وما أحسن قول الشاعر:

Şairin şu sözü ne kadar da güzeldir:

28372. Metin

صَبَا ما صَبَا حَتى عَلا الشَّيبُ رأسَهُ … فلمَّا عَلاهُ قال للباطل: ابطُل (¬٨)

Gençlik heveslerine kapıldı durdu, ta ki saçına aklar düşene kadar… / Başı ağarınca da batıla: ‘Yok ol artık!’ dedi. (¬٨)

28373. Metin

(قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي) أي: ألهمني (أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ) أي: في المستقبل، (وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي) أي: نسلي وعقبي، (إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ) وهذا فيه إرشاد لمن بلغ الأربعين أن يجدد التوبة والإنابة إلى الله، ﷿، ويعزم عليها.

(قَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي) Yani: Bana ilham et (أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ) yani: Gelecekte, (وَأَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي) yani: Soyumu ve neslimi, (إِنِّي تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ) Bunda, kırk yaşına ulaşan kimsenin tövbesini ve aziz ve celil olan Allah'a yönelişini yenilemesine ve buna azmetmesine bir yönlendirme vardır.

28374. Metin

وقد روى أبو داود في سننه، عن ابن مسعود، ﵁، أن رسول الله ﷺ كان يعلمهم أن يقولوا في التشهد: "اللهم، ألف بين قلوبنا، وأصلح ذات بيننا، واهدنا سبُل (¬٩) السلام، ونجنا من الظلمات إلى النور، وجنّبنا الفواحش ما ظهر منها وما بطن، وبارك لنا في أسماعنا وأبصارنا وقلوبنا، وأزواجنا، وذرياتنا، وتب علينا إنك أنت التواب الرحيم، واجعلنا شاكرين لنعمتك، مثنين بها قابليها، وأتممها علينا" (¬١٠).

Ebû Dâvûd Sünen'inde İbn Mes'ûd'dan radıyallâhu anh rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara teşehhütte şöyle demeyi öğretiyordu: “Allahım, kalplerimizi birleştir, aramızı düzelt, bizi selamet yollarına (¬٩) ilet, bizi karanlıklardan aydınlığa çıkar, açığıyla gizlisiyle her türlü çirkinlikten bizi uzak tut. Kulaklarımızı, gözlerimizi, kalplerimizi, eşlerimizi ve nesillerimizi hakkımızda bereketli kıl. Tövbemizi kabul et, şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul edensin, çok merhametlisin. Bizi nimetine şükreden, onunla Seni öven, onu kabul eden kimseler eyle ve onu üzerimize tamamla.” (¬١٠)

28375. Metin

قال الله تعالى: (أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ) أي: هؤلاء المتصفون بما ذكرنا، التائبون إلى الله المنيبون إليه، المستدركون ما فات بالتوبة والاستغفار، هم الذين يتقبل عنهم أحسن ما عملوا، ويتجاوز عن سيئاتهم، فيغفر لهم الكثير من الزلل، ويتقبل منهم اليسير من العمل، (فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ) أي: هم في جملة أصحاب الجنة، وهذا حكمهم عند الله كما وعد

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: { أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ } “İşte bunlar, yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve kötülüklerinden vazgeçeceğimiz (bağışlayacağımız) kimselerdir.” Yani: Zikrettiğimiz vasıflara sahip olan, Allah'a tövbe edip O'na yönelen, kaçırdıklarını tövbe ve istiğfar ile telafi eden kimseler; yaptıklarının en güzeli kendilerinden kabul edilecek ve günahları bağışlanacak olanlardır. Böylece [Allah] onların pek çok hatasını affeder ve az sayıdaki amelini de kabul buyurur. { فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ } “Cennetlikler arasındadırlar.” Yani: Onlar cennet ehli zümresindedirler. Kendisine tövbe edip yönelen kimseye Allah'ın vaat ettiği üzere...

28376. Metin

الله من تاب إليه وأناب؛ ولهذا قال: (وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ)

onların Allah katındaki hükmü de böyledir; nitekim bundan dolayı: (وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ) “[Bu], kendilerine vadedilmekte olan dosdoğru bir vaaddir” buyurmuştur.

28377. Metin

قال (¬١) ابن جرير: حدثني يعقوب بن إبراهيم، حدثنا المُعْتَمِر بن سليمان، عن الحكم بن أبان، عن الغطْرِيف، عن جابر بن زيد، عن ابن عباس (¬٢)، عن رسول الله ﷺ، عن الروح الأمين، عليه (¬٣) السلام، قال: "يؤتى (¬٤) بحسنات العبد وسيئاته (¬٥)، فيقتص (¬٦) بعضها ببعض، فإن بقيت حسنة وسع الله له في الجنة" قال: فدخلتُ على يزداد فَحُدّث بمثل هذا الحديث قال: قلت: فإن ذهبت الحسنة؟ قال: (أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ) (¬٧).

İbn Cerîr (¬١) dedi ki: Bana Ya'kūb b. İbrâhîm anlattı, bize Mu'temir b. Süleymân, Hakem b. Ebân'dan, o Gıtrîf'ten, o Câbir b. Zeyd'den, o İbn Abbâs'tan (¬٢), o Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem, o da Rûhu'l-Emîn'den aleyhisselâm rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: “Kutun iyilikleri ve kötülükleri (¬٤) getirilir (¬٥), sonra bazıları bazılarıyla takas edilir (kısas yapılır) (¬٦). Şayet geriye bir tek iyilik kalırsa, Allah cennette onun [yerini] genişletir.” [Ravi] dedi ki: Yezdâd'ın yanına girdim, ona da bu hadisin benzeri anlatıldı. Dedim ki: “Peki iyilik biterse?” O da: (أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ) “İşte onlar, cennet ehli arasında yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve kötülüklerini bağışlayacağımız kimselerdir. Bu, kendilerine vadedilmekte olan dosdoğru bir vaaddir” (¬٧) [ayetini okudu].

28378. Metin

وهكذا رواه ابن أبي حاتم، عن أبيه، عن محمد بن عبد الأعلى الصنعاني، عن المعتمر بن سليمان، بإسناده مثله -وزاد عن الروح الأمين. قال: قال الرب، ﷻ: يؤتى بحسنات العبد وسيئاته … فذكره، وهو حديث غريب، وإسنادٌ جيد لا بأس به.

Aynı şekilde İbn Ebî Hâtim de bunu babasından, o Muhammed b. Abdila'lâ es-San'ânî'den, o Mu'temir b. Süleymân'dan kendi isnadıyla benzer şekilde rivayet etmiş ve Rûhu'l-Emîn'den şunu ziyade etmiştir: “Rab celle celâluhu şöyle buyurdu: Kulun iyilikleri ve kötülükleri getirilir…” diyerek hadisi zikretmiştir. Bu garip bir hadis olup isnadı ceyyiddir (iyidir), bir sakıncası yoktur.

28379. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا سليمان بن مَعْبَد، حدثنا عمرو بن عاصم الكلائي، حدثنا أبو عوانة، عن أبي بشر ٨ جعفر بن أبي وَحْشية، عن يوسف بن سعد ٩، عن محمد بن حاطب قال: ونزل في داري حيث ظهر علي على أهل البصرة، فقال لي يوما: لقد شهدتُ أمير المؤمنين عليا، وعنده عمارا وصعصعة والأشتر ومحمد بن أبي بكر، فذكروا عثمان فنالوا منه، وكان علي، ﵁، على السرير، ومعه عود في يده، فقال قائل منهم: إن عندكم من يفصل بينكم فسألوه، فقال علي: كان عثمان من الذين قال الله: (أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ) قال: والله عثمان وأصحاب عثمان -قالها ثلاثا-قال يوسف: فقلت لمحمد بن حاطب: آلله لسمعت هذا من عليّ؟ قال: آلله لسمعت هذا من علي، ﵁.

İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize babam anlattı, bize Süleymân b. Ma'bed anlattı, bize Amr b. Âsım el-Kelâî anlattı, bize Ebû Avâne, Ebû Bişr 8 Ca'fer b. Ebî Vahşiyye'den, o Yûsuf b. Sa'd'dan 9, o da Muhammed b. Hâtıb'dan rivayet etti; [Muhammed b. Hâtıb] şöyle dedi: Ali, Basra ehline üstün geldiğinde benim evimde konakladı ve bir gün bana şöyle anlattı: Müminlerin Emîri Ali'nin huzurunda bulundum; yanında Ammâr, Sa'saa, el-Eşter ve Muhammed b. Ebî Bekir vardı. Osmân'ı anarak onun hakkında ileri geri konuştular. Ali radıyallâhu anh ise sedirin üzerindeydi ve elinde bir çubuk vardı. İçlerinden biri: "Aranızda hüküm verecek kimse yanınızdadır, ona sorun" dedi. Bunun üzerine Ali şöyle dedi: Osmân, Allah'ın haklarında: { أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجاوَزُ عَنْ سَيِّئَاتِهِمْ فِي أَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ } “İşte bunlar, cennet ehli arasında, kendilerinden yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve kötülüklerini bağışlayacağımız kimselerdir. Bu, kendilerine vadedilmekte olan dosdoğru bir vaaddir.” buyurduğu kimselerdendir. [Ali]: "Vallahi Osmân ve Osmân'ın ashâbı [da böyledir]" dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Yûsuf dedi ki: Muhammed b. Hâtıb'a: "Allah aşkına, bunu gerçekten Ali'den bizzat işittin mi?" diye sordum. O da: "Allah'a yemin olsun ki bunu Ali'den radıyallâhu anh bizzat işittim" dedi.

28380. Metin

{وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ (١٧) أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ (١٨) وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ (١٩) وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ (٢٠)}.

{وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ (١٧) أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ (١٨) وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ (١٩) وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ (٢٠)} “Anne babasına: ‘Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken [ve hiçbiri dirilmemişken], siz beni [kabrimden diriltilip] çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye gelince; anne babası Allah'a sığınarak: ‘Yazıklar olsun sana! İman et; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır’ dediklerinde o: ‘Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir’ der. (17) İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler içinde haklarında söz (azap) gerçekleşmiş kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardı. (18) Herkes için yaptıklarından ötürü dereceler vardır. Bu da onlara amellerinin karşılığını tam olarak vermesi içindir ve onlara asla haksızlık edilmez. (19) İnkâr edenlerin ateşe sunulacağı gün [onlara şöyle denir]: ‘Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderip tükettiniz ve onlarla zevk sürdünüz. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan ötürü bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız.’ (20)”

28381. Metin

لما ذكر تعالى حال الداعين للوالدين البارين بهما وما لهم عنده من الفوز والنجاة، عطف بحال الأشقياء العاقين للوالدين فقال: (وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا) -وهذا عام في كل من قال هذا، ومن زعم أنها نزلت في عبد الرحمن بن أبي بكر فقوله ضعيف؛ لأن عبد الرحمن بن أبي بكر أسلم بعد ذلك وحسن إسلامه، وكان من خيار أهل زمانه.

Yüce Allah anne babalarına dua eden, onlara iyilikte bulunan kimselerin hâlini ve O'nun katında elde edecekleri kurtuluş ve necâtı zikredince, peşinden anne babalarına karşı gelen bedbahtların hâline atıfta bulunarak şöyle buyurdu: (وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا) —Bu ifade böyle söyleyen herkes için geneldir. Bu ayetin Abdurrahmân b. Ebî Bekir hakkında indiğini iddia eden kimsenin sözü zayıftır; zira Abdurrahmân b. Ebî Bekir bundan sonra Müslüman olmuş, İslam'ı güzel olmuş ve zamanının en hayırlı kimselerinden biri olmuştur.

28382. Metin

وروى العَوْفي، عن ابن عباس: أنها نزلت في ابن لأبي بكر الصديق. وفي صحة هذا نظر، والله أعلم.

el-Avfî, İbn Abbâs'tan: Bu ayetin Ebû Bekir es-Sıddîk'ın bir oğlu hakkında indiğini rivayet etmiştir. Bunun sıhhatinde ise şüphe vardır, doğrusunu en iyi Allah bilir.

28383. Metin

وقال ابن جُرَيْج، عن مجاهد: نزلت في عبد الله بن أبي بكر. وهذا أيضا قاله ابن جريج.

İbn Cüreyc, Mücâhid'den: Bu ayetin Abdullâh b. Ebî Bekir hakkında indiğini nakletmiştir. Bunu da yine İbn Cüreyc söylemiştir.

28384. Metin

وقال آخرون: عبد الرحمن بن أبي بكر. وقاله (¬١) السدي. وإنما هذا عام في كل من عق والديه وكذب بالحق، فقال لوالديه: (أُفٍّ لَكُمَا) عقهما.

Başkaları ise: “Abdurrahmân b. Ebî Bekir” demiştir. Bunu es-Süddî de (¬١) söylemiştir. Oysa bu ayet, anne babasına karşı gelen, hakkı yalanlayan ve anne babasına: (أُفٍّ لَكُمَا) diyerek onlara asilik eden herkes hakkında geneldir.

28385. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا محمد بن العلاء، حدثنا يحيى بن أبي زائدة، عن إسماعيل بن أبي خالد، أخبرني عبد الله بن المديني قال: إني لفي المسجد حين خطب مَرْوان، فقال: إن الله أرى (¬٢) أمير المؤمنين في يزيد رأيا حسنا، وإن يستخلفه فقد استخلف أبو بكر عمر، فقال عبد الرحمن بن أبي بكر: أهرقلية؟! إن أبا بكر والله ما جعلها في أحد من ولده، ولا أحدا من أهل بيته، ولا جعلها معاوية في ولده إلا رحمة وكرامة لولده. فقال مروان: ألست الذي قال لوالديه: أف لكما؟ فقال عبد الرحمن: ألست ابن اللعين الذي لعن رسول الله ﷺ أباك؟ قال: وسمعتهما عائشة فقالت: يا مروان، أنت القائل لعبد الرحمن كذا وكذا؟ كذبتَ، ما فيه نزلت، ولكن نزلت في فلان بن فلان. ثم انتحب مروان، ثم نزل عن المنبر حتى أتى باب حجرتها، فجعل يكلمها حتى انصرف (¬٣).

İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ali b. el-Hüseyin anlattı, bize Muhammed b. el-Alâ anlattı, bize Yahyâ b. Ebî Zâide, İsmâil b. Ebî Hâlid'den anlattı, bana Abdullâh b. el-Medînî bildirdi ve dedi ki: Mervân hutbe verirken ben mescitteydim; Mervân şöyle dedi: “Şüphesiz Allah, Müminlerin Emirine Yezîd hakkında güzel bir görüş ilham etti (¬٢); şayet onu veliaht tayin ederse, Ebû Bekir de Ömer'i veliaht tayin etmişti.” Bunun üzerine Abdurrahmân b. Ebî Bekir: “Bu Herakleiosluk (krallık) geleneği midir?! Vallahi Ebû Bekir hilafeti ne çocuklarından birine ne de ev halkından birine bıraktı. Muâviye ise bunu sadece oğluna duyduğu şefkat ve değerden ötürü oğluna vermiştir” dedi. Mervân: “Anne babasına ‘Öf be size!’ diyen sen değil misin?” dedi. Abdurrahmân da: “Sen, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem babasını lanetlediği lanetlinin oğlu değil misin?” dedi. [Ravi] dedi ki: Âişe ikisinin sözlerini işitti ve şöyle dedi: “Ey Mervân! Abdurrahmân'a şöyle şöyle diyen sen misin? Yalan söyledin! Ayet onun hakkında inmemiştir; bilakis falan oğlu falan hakkında inmiştir.” Sonra Mervân hıçkıra hıçkıra ağladı, ardından minberden inip Âişe'nin odasının kapısına kadar geldi ve dönüp gidene kadar onunla konuşmaya devam etti (¬٣).

28386. Metin

وقد رواه البخاري بإسناد آخر ولفظ آخر، فقال: حدثنا موسى بن إسماعيل، حدثنا أبو عَوانة، عن أبي بِشْر، عن يوسف بن مَاهَك قال: كان مَرْوان على الحجاز، استعمله معاوية بن أبي سفيان، فخطب وجعل يذكر يزيد بن معاوية لكي يبايع له بعد أبيه، فقال له عبد الرحمن بن أبي بكر شيئا، فقال: خذوه. فدخل بيت عائشة، ﵂، فلم يقدروا عليه، فقال (¬٤) مروان: إن هذا الذي أنزل فيه: (وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي) فقالت عائشة من وراء الحجاب: ما أنزل الله فينا شيئا من القرآن، إلا أن الله أنزل عُذرِي (¬٥).

Buhârî bunu başka bir isnat ve başka bir lafızla rivayet ederek şöyle demiştir: Bize Mûsâ b. İsmâil anlattı, bize Ebû Avâne, Ebû Bişr'den, o Yûsuf b. Mâhek'ten anlattı; o şöyle demiştir: Mervân Hicaz valisiydi; onu Muâviye b. Ebî Süfyân görevlendirmişti. Hutbe okudu ve babasından sonra ona biat edilsin diye Yezîd b. Muâviye'yi anmaya başladı. Bunun üzerine Abdurrahmân b. Ebî Bekir ona bir şey söyledi. Mervân: “Onu yakalayın!” dedi. [Abdurrahmân] Âişe'nin radıyallâhu anhâ evine girdi ve onu yakalayamadılar. Bunun üzerine Mervân (¬٤): “Hakkında: (وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي) ayeti inen kimse işte budur!” dedi. Âişe perdenin arkasından şöyle dedi: “Benim mazeretimi bildiren ayet müstesna, Allah hakkımızda Kur'an'dan hiçbir şey indirmemiştir (¬٥).”

28387. Metin

طريق أخرى: قال النسائي: حدثنا علي بن الحسين، حدثنا أميَّة بن خالد، حدثنا شعبة، عن محمد بن زياد قال: لما بايع معاوية لابنه، قال مروان: سُنَّة أبي بكر وعمر. فقال عبد الرحمن بن أبي

Diğer bir tarîk: Nesâî şöyle dedi: Bize Ali b. el-Hüseyin anlattı, bize Ümeyye b. Hâlid anlattı, bize Şu'be, Muhammed b. Ziyâd'dan anlattı; o şöyle dedi: Muâviye oğlu için biat aldığında Mervân: “Ebû Bekir ve Ömer'in sünnetidir” dedi. Bunun üzerine Abdurrahmân b. Ebî

28388. Metin

بكر: سُنَّة هرقل وقيصر. فقال مروان: هذا الذي أنزل الله فيه: (وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا) الآية، فبلغ ذلك عائشة فقالت: كذب مروان! والله ما هو به، ولو شئت أن أسمي الذي أنزلت فيه لسميته، ولكن رسول الله ﷺ لعن أبا مروان ومروانُ في صلبه، فمروان فَضَضٌ (¬١) من لعنة الله (¬٢).

Bekir: “Bu, Herakleios ve Kayser'in sünnetidir” dedi. Mervân da: “İşte Allah'ın hakkında: (وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا) ayetini indirdiği kimse budur” dedi. Bu durum Âişe'ye ulaşınca şöyle dedi: “Mervân yalan söylemiş! Vallahi o bu kimse değildir. İsteseydim hakkında bu ayetin indiği kişinin ismini verirdim. Fakat Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Mervân babasının sulbündeyken Mervân'ın babasını lanetlemiştir. Dolayısıyla Mervân, Allah'ın lanetinden bir parçadır (¬١).” (¬٢)

28389. Metin

وقوله: (أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ) أي: [أن] (¬٣) أبعث (وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي) أن (¬٤) قد مضى الناس فلم يرجع منهم مخبر، (وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ) أي: يسألان الله فيه أن يهديه ويقولان لولدهما: (وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ) قال الله [تعالى] (¬٥) (أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ) أي: دخلوا في زمرة أشباههم وأضرابهم من الكافرين الخاسرين أنفسهم وأهليهم يوم القيامة.

Ayet metnindeki: (أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ) Yani: [Yeniden] diriltilip (¬٣) çıkarılmamla mı beni tehdit ediyorsunuz? (وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي) Yani: (¬٤) Benden önce insanlar gelip geçti de onlardan haber getiren hiç kimse geri dönmedi. (وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ) Yani: Anne babası onu hidayete erdirmesi için Allah'a yalvarırlar ve çocuklarına: (وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ) “Yazıklar olsun sana! İman et; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır” derler; o ise: “Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” der. Allah [Teâlâ] (¬٥) şöyle buyurdu: (أُولَئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ) Yani: Kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini ziyana uğratan inkârcılardan kendi benzerleri ve emsalleri arasına girdiler.

28390. Metin

وقوله: (أولئك) بعد قوله: (وَالَّذِي قَالَ) دليل على ما ذكرناه من أنه جنس يعم كل من كان كذلك.

(وَالَّذِي قَالَ) kavlinden sonra: (أولئك) buyrulması, zikrettiğimiz üzere bu ifadenin bu durumda olan herkesi kapsayan genel bir cins bildirdiğine delildir.

28391. Metin

وقال الحسن وقتادة: هو الكافر الفاجر العاق لوالديه، المكذب بالبعث.

el-Hasen ve Katâde şöyle demiştir: “O, anne babasına asilik eden ve öldükten sonra dirilmeyi yalanlayan fâcir bir kâfirdir.”

28392. Metin

وقد روى الحافظ ابن عساكر في ترجمة سهل بن داود، من طريق هشام بن عمار: حدثنا حماد بن عبد الرحمن، حدثنا خالد بن الزبرقان الحلبي، عن سليمان بن حبيب المحاربي، عن أبي أمامة الباهلي، عن النبي ﷺ قال: "أربعة لعنهم الله من فوق عرشه، وأَمَّنتْ عليهم الملائكة: مضل المساكين -قال خالد: الذي يهوي بيده إلى المسكين فيقول: هلم أعطيك، فإذا جاءه قال: ليس معي شيء-والذي يقول للمكفوف: اتق الدابة، وليس بين يديه شيء. والرجل يسأل عن دار القوم فيدلونه على غيرها، والذي يضرب الوالدين حتى يستغيثا" (¬٦). غريب جدا.

Hâfız İbn Asâkir, Sehl b. Dâvûd'un biyografisinde Hişâm b. Ammâr tarikiyle rivayet etmiştir: Bize Hammâd b. Abdirrahmân anlattı, bize Hâlid b. Zibrikân el-Halebî, Süleymân b. Habîb el-Muhâribî'den, o Ebû Ümâme el-Bâhilî'den, o da Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu anlattı: “Dört kişi vardır ki Allah onları Arş'ının üzerinden lanetlemiştir, melekler de buna ‘âmin’ demiştir: Yoksulları aldatan kimse —Hâlid dedi ki: Eliyle yoksula işaret edip ‘Gel sana vereyim’ diyen, yoksul yanına gelince de ‘Yanımda hiçbir şey yok’ diyen kimsedir—, âmâya önünde hiçbir şey yokken ‘Hayvana dikkat et!’ diyen kimse, bir topluluğun evini soran kişiye başka bir yeri gösteren kimse ve anne babasını feryat ettirene kadar döven kimse.” (¬٦) Çok gariptir.

28393. Metin

وقوله: (وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا) أي: لكل عذاب بحسب عمله، (وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ) أي: لا يظلمهم مثقال ذرة فما دونها.

Ayet metnindeki: (وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا) Yani: Herkes için ameline göre bir azap vardır; (وَلِيُوَفِّيَهُمْ أَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ) yani: Onlara zerre ağırlığınca ve bundan daha azı kadar bile haksızlık edilmez.

28394. Metin

قال عبد الرحمن بن زيد بن أسلم: درجات النار تذهب سفالا ودرجات الجنة تذهب علوا.

Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: “Cehennemin derekeleri aşağıya doğru iner, cennetin dereceleri ise yukarıya doğru çıkar.”

28395. Metin

وقوله: (وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا) أي: يقال لهم ذلك تقريعا وتوبيخا. وقد تورع [أمير المؤمنين] ٧ عمر بن الخطاب، ﵁، عن ٨ كثير من طيبات المآكل والمشارب، وتنزه عنها، ويقول: [إني] ٩ أخاف أن أكون كالذين قال الله تعالى لهم وقَرَّعهم: (أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا)

Yüce Allah'ın şu buyruğudur: { وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا } “İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün [onlara şöyle denir]: ‘Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderip tükettiniz ve onlarla sefa sürdünüz.’” Yani: Onlara bu söz kınama ve azarlama maksadıyla söylenir. Nitekim [Müminlerin Emiri]7 Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh, yiyecek ve içeceklerin pek çok güzel ve leziz olanından8 sakınmış, bunlardan uzak durmuş ve şöyle demiştir: “[Doğrusu ben,]9 Allah Teâlâ’nın haklarında şöyle buyurarak kınadığı kimseler gibi olmaktan korkuyorum: { أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا } “Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderip tükettiniz ve onlarla sefa sürdünüz.””

28396. Metin

وقال أبو مِجْلَز: ليتفقَّدَنّ أقوامٌ حَسَنات كانت لهم في الدنيا، فيقال لهم: (أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا)

Ebû Miclez şöyle demiştir: “Bir takım topluluklar dünyada sahip oldukları iyilikleri mutlaka arayacaklar da kendilerine: (أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا) ‘Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderip tükettiniz’ denilecektir.”

28397. Metin

وقوله: (فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ) فجوزوا من جنس عملهم، فكما نَعَّموا أنفسهم واستكبروا عن اتباع الحق، وتعاطوا الفسق والمعاصي، جازاهم الله بعذاب الهون، وهو الإهانة والخزي والآلام الموجعة، والحسرات المتتابعة والمنازل في الدركات المفظعة، أجارنا الله من ذلك كله.

Ayet metnindeki: (فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ) Onlar kendi amellerinin cinsiyle cezalandırıldılar. Nitekim nefislerini zevk ü sefaya daldırdıkları, hakka uymaktan kibirlenip kaçındıkları, fasıklık ve günahlara daldıkları gibi, Allah da onları alçaltıcı azapla cezalandırmıştır; bu da aşağılanma, rezillik, can yakıcı acılar, peş peşe gelen pişmanlıklar ve korkunç derekelerdeki konaklardır. Allah bizi bunların hepsinden korusun.

28398. Metin

{وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ إِذْ أَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالأَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (٢١) قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٢) قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ وَأُبَلِّغُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (٢٣) فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢٤) تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِأَمْرِ رَبِّهَا فَأَصْبَحُوا لا يُرَى إِلا مَسَاكِنُهُمْ كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (٢٥)}.

{وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ إِذْ أَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالأَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (٢١) قَالُوا أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ (٢٢) قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ وَأُبَلِّغُكُمْ مَا أُرْسِلْتُ بِهِ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ (٢٣) فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ (٢٤) تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِأَمْرِ رَبِّهَا فَأَصْبَحُوا لا يُرَى إِلا مَسَاكِنُهُمْ كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ (٢٥)} “Âd kavminin kardeşini (Hûd'u) an! Hani o, Ahkâf bölgesindeki kavmini: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum’ diye uyarmıştı. Gerçekten de ondan önce ve ondan sonra da nice uyarıcılar gelip geçmişti. (21) Dediler ki: ‘Sen bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!’ (22) O dedi ki: ‘[Bunun] bilgisi ancak Allah katındadır. Ben size benimle gönderilen şeyleri tebliğ ediyorum; fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.’ (23) Nihayet onu vadilerine doğru yönelmiş bir bulut halinde gördüklerinde: ‘Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. ‘Hayır, o aceleyle gelmesini istediğiniz şeydir; içinde can yakıcı bir azap bulunan rüzgârdır!’ (24) ‘Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eder.’ Böylece öyle bir hale geldiler ki meskenlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. İşte Biz, suçlu topluluğu böyle cezalandırırız. (25)”

28399. Metin

يقول تعالى مسليا لنبيه في تكذيب من كذبه من قومه: (وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ) وهو هود، ﵇، بعثه الله إلى عاد الأولى، وكانوا يسكنون الأحقاف -جمع حقْف وهو: الجبل من الرمل-قاله ابن زيد. وقال عكرمة: الأحقاف: الجبل والغار. وقال علي بن أبي طالب، ﵁: الأحقاف: واد بحضرموت، يدعى بُرْهوت، تلقى فيه أرواح الكفار. وقال قتادة: ذُكر لنا أن عادا كانوا حيا باليمن أهل رمل مشرفين على البحر بأرض يقال لها: الشِّحْر.

Yüce Allah, kavminden kendisini yalanlayanlar karşısında Peygamberi'ni teselli ederek şöyle buyurmaktadır: (وَاذْكُرْ أَخَا عَادٍ) O, Hûd'dur aleyhisselâm; Allah onu birinci Âd kavmine göndermişti. Onlar Ahkâf'ta —kum tepesi anlamına gelen hıkf'ın çoğuludur— ikamet ediyorlardı; bunu İbn Zeyd söylemiştir. İkrime: “Ahkâf: Dağ ve mağaradır” demiştir. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh ise: “Ahkâf: Hadramut'ta Berhût denilen, kâfirlerin ruhlarının atıldığı bir vadidir” demiştir. Katâde ise şöyle demiştir: “Bize anlatıldığına göre Âd kavmi, Yemen'de eş-Şihr denilen arazide denize bakan kumluk bir bölgede yaşayan bir kabile idi.”

28400. Metin

قال ابن ماجه: "باب إذا دعا فليبدأ بنفسه": حدثنا الحسين بن علي الخلال، حدثنا زيد بن الحباب، حدثنا سفيان، عن أبي إسحاق، عن سعيد بن جبير، عن ابن عباس قال: قال رسول الله ﷺ: "يرحمنا الله، وأخا عاد" (¬١).

İbn Mâce, “Kişi Dua Ettiğinde Önce Kendisiyle Başlasın Bâbı”nda dedi ki: Bize el-Hüseyin b. Ali el-Hallâl anlattı, bize Zeyd b. el-Hubâb anlattı, bize Süfyân, Ebû İshâk'tan, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah bize de Âd'ın kardeşine de rahmet eylesin!” (¬١)

28401. Metin

وقوله: (وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ) يعني: وقد أرسل الله إلى من حَول بلادهم من القرى مرسلين ومنذرين، كقوله: {فَجَعَلْنَاهَا نَكَالا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا} [البقرة: ٦٦]، وكقوله: {فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ * إِذْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لأَنْزَلَ مَلائِكَةً فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} [فصلت: ١٣، ١٤] ٢ ٣ أي: قال لهم هود ذلك، فأجابه قومه قائلين: (أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا) أي: لتصدنا (عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ)

Yüce Allah'ın: (وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ) [ifadesine gelince;] yani: Allah, onların beldelerinin etrafındaki yerleşim yerlerine de peygamberler ve uyarıcılar göndermişti. Nitekim şöyle buyurmuştur: {فَجَعَلْنَاهَا نَكَالا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا} “Bunu, hem önündekilere hem de arkasındakilere ibret verici bir ceza kıldık” [Bakara: 66]. Ve yine şöyle buyurmuştur: {فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ * إِذْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لأَنْزَلَ مَلائِكَةً فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} “Eğer yüz çevirirlerse de ki: «Sizi, Âd ve Semûd'un yıldırımı gibi bir yıldırımla uyardım.» Onlara önlerinden ve arkalarından: «Allah'tan başkasına kulluk etmeyin» diye peygamberler geldiğinde şöyle demişlerdi: «Eğer Rabbimiz dileseydi kesinlikle melekler indirirdi. Bu sebeple biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr edenleriz.»” [Fussilet: 13, 14] 2 3 Yani: Hûd onlara bunu söylediğinde kavmi şöyle cevap verdi: (أَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا) yani: Bizi çevirmek/vazgeçirmek için mi [geldin], (عَنْ آلِهَتِنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ) [ilahlarımızdan? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!] şeklinde karşılık verdiler.

28402. Metin

استعجلوا عذاب الله وعقوبته، استبعادًا منهم وقوعه، كقوله: {يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِهَا} [الشورى: ١٨].

Gerçekleşmesini uzak gördükleri için Allah'ın azabını ve cezasını acele istediler; nitekim şöyle buyrulmuştur: {يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِهَا} “Ona inanmayanlar onun acele gelmesini isterler.” [Şûrâ: 18].

28403. Metin

(قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ) (¬١) أي: الله أعلم بكم إن كنتم مستحقين لتعجيل العذاب فيفعل (¬٢) ذلك بكم، وأما أنا فمن شأني أني أبلغكم ما أرسلت به، (وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ) أي: لا تعقلون ولا تفهمون.

(قَالَ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ) (¬١) Yani: Azabın acele gelmesini hak edip etmediğinizi en iyi Allah bilir ve (¬٢) bunu size uygular. Bana gelince, benim vazifem sadece benimle gönderilen şeyleri tebliğ etmektir; (وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ) yani: Akletmeyen ve anlamayan kimselersiniz.

28404. Metin

قال الله تعالى: (فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ) أي: لما رأوا العذاب مستقبلهم، اعتقدوا أنه عارض ممطر، ففرحوا واستبشروا به (¬٣)، وقد كانوا ممحلين محتاجين إلى المطر، قال الله تعالى: (بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ) أي: هو العذاب الذي قلتم: (فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ)

Yüce Allah şöyle buyurdu: (فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ) Yani: Azabın kendilerine yöneldiğini gördüklerinde, onun yağmur yüklü bir bulut olduğunu zannettiler ve buna sevinip müjdelendiler (¬٣); oysa kuraklık içindeydiler ve yağmura muhtaçtılar. Yüce Allah şöyle buyurdu: (بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِهِ رِيحٌ فِيهَا عَذَابٌ أَلِيمٌ) Yani: O, sizin: (فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَا إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ) “Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir!” dediğiniz azabın ta kendisidir.

28405. Metin

(تُدَمِّرُ) أي: تخرب (كُلَّ شَيْءٍ) من بلادهم، مما من شأنه الخراب (بِأَمْرِ رَبِّهَا) أي: بإذن الله لها في ذلك، كقوله: {مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ} [الذاريات: ٤٢] أي: كالشيء البالي. ولهذا قال: (فَأَصْبَحُوا لا يُرَى إِلا مَسَاكِنُهُمْ) أي: قد بادوا كلهم عن آخرهم ولم تبق لهم باقية، (كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ) أي: هذا حكمنا فيمن كذب رسلنا، وخالف أمرنا.

(تُدَمِّرُ) Yani: Yıkıp yerle bir eder (كُلَّ شَيْءٍ) beldelerinden yıkılmaya elverişli olan her şeyi (بِأَمْرِ رَبِّهَا) yani: Allah'ın buna izin vermesiyle; nitekim şöyle buyurmuştur: {مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ} “Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu çürümüş kemik gibi yapıyordu.” [Zâriyât: 42] yani: Çürüyüp ufalanmış şey gibi. Bundan ötürü şöyle buyurmuştur: (فَأَصْبَحُوا لا يُرَى إِلا مَسَاكِنُهُمْ) Yani: Hepsi son ferdine kadar helak oldular ve onlardan geriye hiçbir şey kalmadı. (كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ) Yani: Elçilerimizi yalanlayan ve emrimize karşı gelen kimseler hakkındaki hükmümüz işte böyledir.

28406. Metin

وقد ورد حديث في قصتهم وهو غريب جدًا من غرائب الحديث وأفراده، قال الإمام أحمد:

Onların kıssası hakkında son derece garip, nâdir ve münferit rivayetlerden olan bir hadis varid olmuştur. İmam Ahmed dedi ki:

28407. Metin

حدثنا زيد بن الحُبَاب، حدثني أبو المنذر سلام بن سليمان النحوي قال: حدثنا عاصم بن أبي النَّجُود، عن أبي وائل، عن الحارث البكري قال: خرجت أشكو العلاء بن الحضرمي إلى رسول الله ﷺ، فمررت بالرَبْذَة، فإذا عجوز من بني تميم منقطع بها، فقالت لي: يا عبد الله، إن لي إلى رسول الله ﷺ حاجة، فهل أنت مبلغي إليه؟ قال: فحملتها فأتيت بها المدينة، فإذا المسجد غاص بأهله، وإذا راية سوداء تخفق، وإذا بلال متقلد السيف بين يدي رسول الله ﷺ، فقلت: ما شأن الناس؟ قالوا: يريد أن يبعث عمرو بن العاص وجها. قال: فجلست، فدخل منزله -أو قال: رحله-فاستأذنت عليه، فأذن لي، فدخلت فسلمت، فقال: "هل كان بينكم وبين تميم شيء؟ " قلت: نعم، وكانت لنا الدبرة ٤ عليهم، ومررت بعجوز من بني تميم منقطع، بها فسألتني أن أحملها إليك، وها هي بالباب: فأذن لها فدخلت، فقلت: يا رسول الله، إن رأيت أن تجعل بيننا وبين تميم حاجزا فاجعل الدهناء، فحميت العجوز واستوفزت، وقالت: يا رسول الله، فإلى أين يضطر مضطرك؟ قال: قلت: إن مثلي ما قال الأول: "مِعْزَى حَمَلَت حَتْفَها"، حملت هذه ولا أشعر أنها كانت لي خصما، أعوذ بالله ورسوله أن أكون كوافد عاد. قال: "هيه، وما وافد عاد؟ " -وهو أعلم بالحديث منه، ولكن يستطعمه ٥ -قلت: إن عادًا قحطوا فبعثوا وافدًا لهم يقال له: قَيل، فمر بمعاوية بن بكر، فأقام عنده شهرا يسقيه الخمر وتغنيه جاريتان يقال لهما "الجرادتان"-فلما مضى الشهر خرج إلى جبال مَهْرة فقال: اللهم،

Bize Zeyd b. el-Hubâb rivayet edip [şöyle] dedi: Bana Ebu'l-Münzir Sellâm b. Süleymân en-Nahvî rivayet edip dedi ki: Bize Âsım b. Ebi'n-Necûd, Ebû Vâil'den, o da Hâris el-Bekrî'den [şöyle] rivayet etti: el-Alâ b. el-Hadramî'yi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet etmek üzere yola çıktım. Rebeze'ye vardığımda Benî Temîm'den, yolda kalmış yaşlı bir kadınla karşılaştım. Bana: "Ey Allah'ın kulu! Benim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir ihtiyacım (arzedecek bir meselem) var; beni ona ulaştırır mısın?" dedi. [Hâris] dedi ki: Onu [binitime] bindirip Medine'ye getirdim. Bir de baktım ki mescid cemaatle dolup taşmış, siyah bir sancak dalgalanıyor ve Bilâl, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda kılıcını kuşanmış duruyor. "İnsanların bu hâli nedir?" diye sordum. "Amr b. el-Âs'ı bir sefere komutan olarak göndermek istiyor" dediler. [Hâris] dedi ki: Oturdum; [derken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem] evine -veya konağına- girdi. Yanına girmek için izin istedim, bana izin verdi. İçeri girip selâm verdim. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Sizinle Temîm [kabilesi] arasında bir şey mi vardı?» buyurdu. Ben de: "Evet ve onlara karşı üstünlük 4 bizdeydi. Benî Temîm'den yolda kalmış yaşlı bir kadına rastlamıştım; beni sana getirmemi rica etti, işte kendisi kapıdadır" dedim. Ona izin verdi, kadın da içeri girdi. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Bizimle Temîm arasına bir sınır koymayı uygun görürsen Dehnâ'yı [sınır] kıl" dedim. Bunun üzerine yaşlı kadın öfkelenip ayağa fırladı ve: "Ey Allah'ın Resûlü! O zaman senin çaresizin nereye sığınsın?" dedi. [Hâris] dedi ki: Ben de [şöyle] dedim: Benim durumum, öncekilerin söylediği şu söze benzedi: "Kendi ecelini sırtında taşıyan keçi." Ben bunu taşıdım ama bana hasım olacağını hissetmedim. Âd kavminin elçisi gibi olmaktan Allah'a ve Resûlüne sığınırım. [Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem]: «Hele söyle, Âd kavminin elçisi de nedir?» buyurdu -oysa o bu kıssayı ondan daha iyi biliyordu, fakat onu konuşturmak 5 istiyordu-. Dedim ki: Âd kavmi kuraklığa maruz kalınca, kendilerine Kayl adı verilen bir elçi gönderdiler. Bu adam Muâviye b. Bekr'e uğradı; onun yanında bir ay kaldı, [Muâviye] ona şarap içiriyor ve "Cerâdetân" (iki çekirge) denilen iki cariye de ona şarkı söylüyordu. Bir ay geçince Mehra dağlarına çıktı ve: "Allahım!

28408. Metin

إنك تعلم أني لم أجئ إلى مريض فأداويه، ولا إلى أسير فأفاديه، اللهم اسق عادا ما كنت تسقيه. فمرت به سحابات سود، فنودي منها: "اختر"، فأومأ إلى سحابة منها سوداء، فنودي منها: "خذها رمادًا رمددًا (¬١)، لا تبقي من عاد أحدا". قال: فما بلغني أنه أرسل عليهم من الريح إلا كقدر ما يجري في خاتمي هذا، حتى هلكوا-قال أبو وائل: وصدق -وكانت المرأة والرجل إذا بعثوا وافدًا لهم قالوا: "لا تكن كوافد عاد".

Sen bilirsin ki ben bir hastayı tedavi etmek veya bir esirin fidyesini vermek için gelmedim. Allahım, Âd kavmine daha önce yağdırdığın gibi yağmur yağdır!” dedi. Yanından siyah bulutlar geçti ve içlerinden: “Seç!” diye seslenildi. O da içlerinden siyah bir buluta işaret etti. Bunun üzerine o buluttan: “Onu kapkara bir kül (¬١) olarak al; Âd kavminden geriye hiç kimseyi bırakmayacaktır!” diye seslenildi. [el-Hâris] dedi ki: Bana ulaştığına göre üzerlerine şu yüzüğümün deliğinden geçecek miktardan fazla bir rüzgâr gönderilmedi, ta ki helak oldular. Ebû Vâil: “Doğru söyledi” dedi. Kadın veya erkek bir elçi gönderdiklerinde: “Sakın Âd elçisi gibi olma!” derlerdi.

28409. Metin

رواه الترمذي والنسائي وابن ماجه، كما تقدم في سورة "الأعراف" (¬٢).

Bunu Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce, daha önce “A'râf” suresinde geçtiği üzere rivayet etmişlerdir (¬٢).

28410. Metin

وقال الإمام أحمد: حدثنا هارون بن معروف، أخبرنا ابن وهب، أخبرنا عمرو: أن أبا النضر حدثه عن سليمان بن يسار، عن عائشة (¬٣) أنها قالت: ما رأيت رسول الله ﷺ مستجمعًا ضاحكا حتى أرى منه لهواته، إنما كان يتبسم. قالت: وكان (¬٤) إذا رأى غيما -أو ريحا-عرف ذلك في وجهه، قالت: يا رسول الله، الناس إذا رأوا الغيم فرحوا رجاء أن يكون فيه المطر، وأراك إذا رأيته عرفت في وجهك الكراهية؟ فقال: "يا عائشة، ما يؤمنني أن يكون فيه عذاب، قد عذب قوم بالريح، وقد رأى قوم العذاب فقالوا: هذا عارض ممطرنا". وأخرجاه (¬٥) من حديث ابن وهب (¬٦).

İmam Ahmed dedi ki: Bize Hârûn b. Ma'rûf anlattı, bize İbn Vehb bildirdi, bana Amr bildirdi: Ebu'n-Nadr ona Süleymân b. Yesâr'dan, o Âişe'den (¬٣) naklettiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem küçük dili görünecek kadar katıla katıla gülerken hiç görmedim; o sadece tebessüm ederdi. [Âişe] dedi ki: Bir bulut —veya bir rüzgâr— gördüğü zaman bu durum (¬٤) yüzünden anlaşılırdı. Âişe dedi ki: “Ey Allah'ın Resûlü! İnsanlar bulut gördüklerinde içinde yağmur olması ümidiyle sevinirler; seni ise bulutu gördüğünde yüzünde bir hoşnutsuzluk belirmiş olarak görüyorum?” Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ey Âişe! İçinde bir azap bulunmasından beni ne emin kılabilir? Bir kavim rüzgârla azap edildi. Bir kavim de azabı gördüğünde: ‘Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ demişti.” Bunu her ikisi de (Buhârî ve Müslim) (¬٥) İbn Vehb hadisinden rivayet etmişlerdir (¬٦).

28411. Metin

طريق أخرى: قال أحمد: حدثنا عبد الرحمن، عن سفيان، عن المقدام بن شريح، عن أبيه، عن عائشة أن رسول الله ﷺ كان إذا رأى ناشئا في أفق من آفاق السماء، ترك عمله، وإن كان في صلاته، ثم يقول: "اللهم، إني أعوذ بك من شر ما فيه" (¬٧). فإن كشفه الله حمد الله، وإن أمطرت قال: "اللهم، صيبا نافعا" (¬٨).

Başka bir rivayet yolu: Ahmed dedi ki: Bize Abdurrahmân, Süfyân'dan, o Mikdâm b. Şüreyh'ten, o babasından, o da Âişe'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gök ufuklarından birinde beliren bir bulut gördüğünde namazda bile olsa işini bırakır, sonra şöyle derdi: “Allahım, içindekinin şerrinden Sana sığınırım.” (¬٧) Eğer Allah o bulutu dağıtırsa Allah'a hamdederdi; şayet yağmur yağarsa: “Allahım, bol ve faydalı kıl!” derdi (¬٨).

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.