Hucurât Suresi Tefsiri

İbn Kesîr · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

28918. Metin

وهي مدنية (¬١).

O, Medenîdir (¬١).

28919. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

28920. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ (٢) إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (٣)}

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (١) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ (٢) إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (٣)} “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resûlü'nün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (1) Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi ona yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider. (2) Şüphesiz Allah'ın Resûlü'nün yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar Allah'ın kalplerini takvâ için imtihan ettiği (ve arındırdığı) kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. (3)”

28921. Metin

هذه آداب (¬٢)، أدب الله بها عباده المؤمنين فيما يعاملون به الرسول ﷺ من التوقير والاحترام والتبجيل والإعظام، فقال: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ [وَاتَّقُوا اللَّهَ]) (¬٣)، أي: لا تسرعوا في الأشياء بين يديه، أي: قبله، بل كونوا تبعا له في جميع الأمور، حتى يدخل في عموم هذا الأدب الشرعي حديث معاذ، [إذ] (¬٤) قال له النبي ﷺ حين بعثه إلى اليمن: "بم تحكم؟ " قال: بكتاب الله. قال: "فإن لم تجد؟ " قال: بسنة رسول الله. قال: "فإن لم تجد؟ " قال: أجتهد رأيي، فضرب في صدره وقال: "الحمد لله الذي وفق رسولَ رسولِ الله، لما يرضي رسول الله".

Bunlar birtakım edeplerdir (¬٢); Allah, mümin kullarını Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı hürmet, saygı, tâzim ve yüceltme hususunda nasıl davranacakları konusunda bunlarla edeplendirmiştir. Şöyle buyurmuştur: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ [وَاتَّقُوا اللَّهَ]) (¬٣) yani: O'nun huzurunda, yani O'nun önünde birtakım işlerde acele edip öne geçmeyin; bilakis her hususta O'na tâbi olun. Hatta bu şer'î edebin umumuna Muâz hadisi de girer. [Zira] (¬٤) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu Yemen'e gönderirken kendisine: "Ne ile hükmedeceksin?" diye sormuştu. O: "Allah'ın Kitabı ile" dedi. "Ya bulamazsan?" buyurdu. O: "Allah Resûlü'nün sünneti ile" dedi. "Ya bulamazsan?" buyurunca: "Kendi görüşümle ictihad ederim" dedi. Bunun üzerine [Resûlullah] onun göğsüne vurup şöyle buyurdu: "Allah'ın Resûlü'nün elçisini, Allah Resûlü'nün razı olacağı şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun."

28922. Metin

وقد رواه أحمد، وأبو داود، والترمذي، وابن ماجه (¬٥). فالغرض منه أنه أخر رأيه ونظره واجتهاده إلى ما بعد الكتاب والسنة، ولو قدمه قبل البحث عنهما لكان من باب التقديم بين يدي الله ورسوله.

Bunu Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmiştir (¬٥). Buradaki maksat, onun görüşünü, incelemesini ve ictihadını Kitap ve Sünnet'ten sonraya bırakmış olmasıdır. Eğer bu ikisini araştırmadan önce görüşünü öne sürseydi, Allah'ın ve Resûlü'nün önüne geçme kabilinden olurdu.

28923. Metin

قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: (لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ): لا تقولوا خلاف الكتاب والسنة.

Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan: (لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ) ayeti hakkında: "Kitap ve Sünnet'e aykırı söz söylemeyin" dediğini nakletmiştir.

28924. Metin

وقال العَوْفي عنه: نهى (¬٦) أن يتكلموا بين يدي كلامه.

el-Avfî ise ondan: "O'nun sözünün önüne geçip konuşmaktan nehyetti (¬٦)" dediğini aktarmıştır.

28925. Metin

وقال مجاهد: لا تفتاتوا على رسول الله ﷺ بشيء، حتى يقضي الله على لسانه.

Mücâhid: "Allah, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in dili üzerinden hükmünü verinceye kadar O'nun önüne geçip hiçbir hususta kendiliğinizden karar vermeyin" demiştir.

28926. Metin

وقال الضحاك: لا تقضوا أمرا دون الله ورسوله من شرائع دينكم.

Dahhâk: "Dininizin şeriatlarından hiçbir hususta Allah ve Resûlü'nün önüne geçerek hüküm vermeyin" demiştir.

28927. Metin

وقال سفيان الثوري: (لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ) بقول ولا فعل.

Süfyân es-Sevrî: { لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ } “Allah'ın ve Resûlü'nün önüne geçmeyin” [ayetini]; "Ne sözle ne de fiille [öne geçmeyin]" şeklinde [açıklamıştır].

28928. Metin

وقال الحسن البصري: (لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ) قال: لا تدعوا قبل الإمام.

Hasen-i Basrî: (لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ) hakkında: "İmamdan önce dua etmeyin" demiştir.

28929. Metin

وقال قتادة: ذكر لنا أن ناسا كانوا يقولون: لو أنزل في كذا كذا، وكذا لو صنع كذا، فكره الله ذلك، وتقدم فيه.

Katâde şöyle demiştir: "Bize nakledildiğine göre bazı insanlar: 'Şu hususta şöyle şöyle inseydi, şöyle yapılsaydı' diyorlardı. Allah bundan hoşlanmadı ve bu konuda [uyarıda bulunarak] öne geçti."

28930. Metin

(وَاتَّقُوا اللَّهَ) أي: فيما أمركم به، (إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ) أي: لأقوالكم (عَلِيمٌ) بنياتكم.

(وَاتَّقُوا اللَّهَ) yani: Size emrettiği hususlarda [Allah'tan korkun]. (إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ) yani: Sözlerinizi işitendir, (عَلِيمٌ) niyetlerinizi bilendir.

28931. Metin

وقوله: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ): هذا أدب ثان أدب الله به المؤمنين ألا يرفعوا أصواتهم بين يدي النبي ﷺ [فوق صوته] (¬١). وقد روي أنها نزلت في الشيخين أبي بكر وعمر، ﵄.

O'nun: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْtِ النَّبِيِّ) sözü ise; bu, Allah'ın müminleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda seslerini [O'nun sesinin üzerine] (¬١) yükseltmemeleri konusunda edeplendirdiği ikinci bir edeptir. Bu ayetin iki şeyh, yani Ebû Bekir ve Ömer radıyallâhu anhümâ hakkında indiği rivayet edilmiştir.

28932. Metin

وقال البخاري: حدثنا بسرة بن صفوان اللخمي، حدثنا نافع بن عمر، عن ابن أبي مُلَيْكَة قال: كاد الخيِّران أن يهلكا، أبو بكر وعمر، ﵄، رفعا أصواتهما عند النبي ﷺ حين قدم عليه ركب بني تميم، فأشار أحدهما بالأقرع بن حابس أخي بني مجاشع، وأشار الآخر برجل آخر -قال نافع: لا أحفظ اسمه-فقال أبو بكر لعمر: ما أردت إلا خلافي. قال: ما أردت خلافك. فارتفعت أصواتهما في ذلك، فأنزل الله: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ) الآية، قال ابن الزبير: فما كان عمر يسمعُ رسول الله ﷺ بعد هذه الآية حتى يستفهمه، ولم يذكر ذلك عن أبيه: يعني أبا بكر ﵁. انفرد به دون مسلم (¬٢).

Buhârî şöyle demiştir: Bize Busre b. Safvân el-Lahmî anlattı, bize Nâfi' b. Ömer, İbn Ebî Müleyke'den anlattı; o şöyle dedi: İki hayırlı zat, Ebû Bekir ve Ömer radıyallâhu anhümâ neredeyse helak oluyorlardı. Benî Temîm heyeti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldiğinde O'nun yanında seslerini yükselttiler. Biri Mücâşi'oğullarının kardeşi el-Akra' b. Hâbis'i [onlara reis tayin etmesini] teklif etti, diğeri ise başka bir adamı teklif etti -Nâfi': 'Adını hatırlamıyorum' dedi-. Bunun üzerine Ebû Bekir, Ömer'e: 'Sen sadece bana muhalefet etmek istedin' dedi. [Ömer de]: 'Sana muhalefet etmek istemedim' dedi. Bu hususta ikisinin de sesleri yükseldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ) ayetini indirdi. İbnü'z-Zübeyr şöyle dedi: Bu ayetten sonra Ömer, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tekrar sormasını isteyene kadar [kısık sesle konuşmasından dolayı] sözünü O'na işittiremez olmuştu. İbnü'z-Zübeyr babasından -yani Ebû Bekir radıyallâhu anh'tan- böyle bir şey zikretmedi. Bu hadisi Müslim hariç sadece o (Buhârî) rivayet etmiştir (¬٢).

28933. Metin

ثم قال البخاري: حدثنا حسن بن محمد، حدثنا حَجَّاج، عن ابن جُرَيْج، حدثني ابن أبي مليكة: أن عبد الله بن الزبير أخبره: أنه قَدم ركب من بني تميم على النبي ﷺ، فقال أبو بكر: أمرّ القعقاعَ بن مَعْبد. وقال عمر: بل أمرّ الأقرع بن حابس، فقال أبو بكر: ما أردت إلى -أو: إلا-خلافي. فقال عمر: ما أردتُ خلافَك، فتماريا حتى ارتفعت أصواتهما، فنزلت في ذلك: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ)، حتى انقضت الآية، (وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ) الآية [الحجرات: ٥].

Sonra Buhârî şöyle dedi: Bize Hasan b. Muhammed anlattı, bize Haccâc, İbn Cüreyc'den anlattı, bana İbn Ebî Müleyke anlattı ki Abdullah b. ez-Zübeyr ona şöyle haber vermiştir: Benî Temîm'den bir süvari kafilesi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldi. Ebû Bekir: 'el-Ka'kâ' b. Ma'bed'i emir tayin et' dedi. Ömer ise: 'Hayır, el-Akra' b. Hâbis'i emir tayin et' dedi. Ebû Bekir: 'Sen sadece bana muhalefet etmek istedin' dedi. Ömer: 'Sana muhalefet etmek istemedim' dedi ve sesleri yükselene kadar tartıştılar. Bunun üzerine bu hususta: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ) ayeti -ayetin sonuna kadar- ve (وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ) ayeti [el-Hucurât: 5] indi.

28934. Metin

وهكذا رواه هاهنا منفردا به أيضا (¬٣).

Bu rivayeti de burada yine tek başına o (Buhârî) nakletmiştir (¬٣).

28935. Metin

وقال ٤ الحافظ أبو بكر البزار في مسنده: حدثنا الفضل بن سهل، حدثنا إسحاق بن منصور، حدثنا حصين بن عُمَر، عن مُخَارق، عن طارق بن شهاب، عن أبى بكر الصديق قال: لما نزلت هذه الآية: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ)، قلت: يا رسول الله، والله لا أكلمك إلا كأخي السّرار ٥.

Hâfız Ebû Bekir el-Bezzâr Müsned'inde şöyle demiştir4: Bize el-Fadl b. Sehl anlattı, bize İshâk b. Mansûr anlattı, bize Husayn b. Ömer, Muhârık'tan, o Târık b. Şihâb'dan, o da Ebû Bekir es-Sıddîk'tan [şöyle dediğini] anlattı: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin” ayeti indiği zaman dedim ki: «Ey Allah'ın Resûlü! Vallahi seninle ancak sır veren biri gibi (fısıltıyla) konuşacağım»5.

28936. Metin

حصين بن عمر هذا -وإن كان ضعيفًا-لكن قد رويناه من حديث عبد الرحمن بن عوف، وأبي هريرة [﵁] (¬١) بنحو ذلك، والله أعلم (¬٢).

Bu Husayn b. Ömer -zayıf bir ravi olsa da- biz bunu Abdurrahman b. Avf ve Ebû Hüreyre [radıyallâhu anhümâ] (¬١) hadisinden de buna benzer şekilde rivayet ettik. Doğrusunu en iyi Allah bilir (¬٢).

28937. Metin

وقال البخاري: حدثنا علي بن عبد الله، حدثنا أزهر بن سعد، أخبرنا ابن عون، أنبأني موسى بن أنس (¬٣)، عن أنس بن مالك، ﵁، أن النبي ﷺ افتقد ثابت بن قيس، فقال رجل: يا رسول الله، أنا أعلم لك علمه. فأتاه فوجده في بيته مُنَكِّسًا رأسه، فقال له: ما شأنك؟ فقال: شر، كان يَرْفَعُ صوته فوق صوت النبي ﷺ، فقد حبط عمله، فهو من أهل النار. فأتى الرجل النبي ﷺ فأخبره أنه قال كذا وكذا، قال موسى: فرجع إليه المرة الآخرة ببشارة عظيمة فقال: "اذهب إليه فقل له: إنك لست من أهل النار، ولكنك من أهل الجنة" تفرد به البخاري من هذا الوجه (¬٤).

Buhârî şöyle demiştir: Bize Ali b. Abdillâh anlattı, bize Ezher b. Sa'd anlattı, bize İbn Avn haber verdi, bana Mûsâ b. Enes (¬٣), Enes b. Mâlik radıyallâhu anh'tan bildirdi ki; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Sâbit b. Kays'ı arayıp sordu. Bir adam: 'Ey Allah'ın Resûlü, ben onun durumunu sana öğrenirim' dedi. Yanına vardı ve onu evinde başını öne eğmiş bir halde buldu. Ona: 'Neyin var?' diye sordu. O da: 'Kötü! Sesini Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sesinin üstüne yükseltiyordu, ameli boşa gitti ve o cehennem ehlindendir' dedi. Adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip onun şöyle şöyle dediğini haber verdi. Mûsâ dedi ki: Bunun üzerine ona ikinci kez büyük bir müjde ile dönüp şöyle buyurdu: 'Ona git ve de ki: Sen cehennem ehlinden değilsin, bilakis sen cennet ehlindensin.' Buhârî bu tarikten rivayetinde tek kalmıştır (¬٤).

28938. Metin

وقال الإمام أحمد: حدثنا هاشم، حدثنا (¬٥) سليمان بن المغيرة، عن ثابت، عن أنس قال: لما نزلت هذه الآية: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ) إلى: (وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ)، وكان ثابت بن قيس بن الشماس رفيع الصوت فقال: أنا الذي كنت أرفع صوتي على رسول الله ﷺ حبط عملي، أنا من أهل النار، وجلس في أهله حزينا، ففقده رسول الله ﷺ، فانطلق بعض القوم إليه فقالوا له: تفقدك رسول الله ﷺ، ما لك؟ قال: أنا الذي أرفع صوتي فوق صوت النبي ﷺ، وأجهر له بالقول حبط عملي، أنا من أهل النار. فأتوا النبي ﷺ فأخبروه بما قال، فقال: "لا بل هو من أهل الجنة". قال أنس: فكنا نراه يمشي بين أظهرنا، ونحن نعلم أنه من أهل الجنة. فلما كان يوم اليمامة كان فينا بعض الانكشاف، فجاء ثابت بن قيس بن شماس، وقد تحنط ولبس كفنه، فقال: بئسما تُعوّدون أقرانكم. فقاتلهم حتى قُتل (¬٦) (¬٧).

İmâm Ahmed şöyle demiştir: Bize Hâşim anlattı, bize (¬٥) Süleymân b. el-Mugîre, Sâbit'ten, o da Enes'ten anlattı: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ) ayetinden (وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ)'a kadar olan kısım indiğinde, Sâbit b. Kays b. Şemmâs da gür sesli bir kimseydi ve şöyle dedi: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı sesini yükselten bendim; amelim boşa gitti, ben cehennem ehlindenim.' Ailesinin yanında üzgün bir şekilde oturdu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu arayıp sordu. Topluluktan bazıları ona gidip: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem seni aradı, neyin var?' dediler. O: 'Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sesinin üstüne sesini yükselten ve O'na karşı yüksek sesle konuşan benim; amelim boşa gitti, ben cehennem ehlindenim' dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip onun dediklerini haber verdiler. Resûlullah: 'Hayır, bilakis o cennet ehlindendir' buyurdu. Enes dedi ki: Biz onun cennet ehlinden olduğunu bildiğimiz halde aramızda yürüdüğünü görürdük. Yemâme günü olduğunda aramızda bir bozulma/çözülme meydana geldi. Sâbit b. Kays b. Şemmâs koku sürünmüş ve kefenini giymiş olarak geldi ve: 'Akranlarınızı ne kötü şeye alıştırıyorsunuz!' dedi. Öldürülünceye kadar onlarla savaştı (¬٦) (¬٧).

28939. Metin

وقال مسلم: حدثنا أبو بكر بن أبي شيبة، حدثنا الحسن بن موسى، حدثنا حماد بن سلمة، عن ثابت البُناني، عن أنس بن مالك قال: لما نزلت هذه الآية: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ) إلى آخر الآية، جلس ثابت في بيته، قال: أنا من أهل النار. واحتبس عن النبي ﷺ، فقال ٨ النبي ﷺ لسعد بن معاذ: "يا أبا عمرو، ما شأن ثابت؟ أشتكى؟ " فقال سعد: إنه لجاري، وما علمت له بشكوى. قال: فأتاه سعد فذكر له قول رسول الله ٩ ﷺ، فقال ثابت: أُنزلَت هذه الآية، ولقد علمتم أني من أرفعكم صوتا على رسول الله ﷺ، فأنا من أهل النار. فذكر ذلك سعد للنبي ﷺ، فقال رسول الله ﷺ: "بل، هو من أهل الجنة".

Müslim şöyle demiştir: Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe anlattı, bize el-Hasen b. Mûsâ anlattı, bize Hammâd b. Seleme, Sâbit el-Bünânî'den, o Enes b. Mâlik'ten rivayet etti; o şöyle dedi: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ } “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin...” ayeti sonuna kadar indiğinde Sâbit evinde oturdu ve: “Ben cehennemliklerdenim” dedi ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in meclisine gitmekten geri durdu. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Sa'd b. Muâz'a şöyle buyurdu 8: «Ey Ebû Amr! Sâbit'in hali nedir? Bir rahatsızlığı mı var?» Sa'd: “O benim komşumdur ve herhangi bir rahatsızlığı olduğunu bilmiyorum” dedi. [Enes] dedi ki: Sa'd onun yanına vardı ve Resûlullah 9 sallallâhu aleyhi ve sellem'in buyruğunu ona aktardı. Bunun üzerine Sâbit: “Bu ayet indi; siz de pekâlâ bilirsiniz ki ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı aranızda sesi en çok yükselen kimseyim. Dolayısıyla ben cehennemliklerdenim” dedi. Sa'd bu durumu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e aktardı. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Bilakis, o cennet ehlindendir» buyurdu.

28940. Metin

ثم رواه مسلم عن أحمد بن سعيد (¬١) الدارمي، عن حَيَّان بن هلال، عن سليمان بن المغيرة، به، قال: ولم يذكر سعد بن معاذ. وعن قطن بن نُسَير عن جعفر بن سليمان (¬٢)، عن ثابت، عن أنس بنحوه. وقال: ليس فيه ذكر سعد بن معاذ.

Sonra Müslim bunu Ahmed b. Saîd (¬١) ed-Dârimî'den, o Hayyân b. Hilâl'den, o Süleymân b. el-Mugîre'den bu isnadla rivayet etti ve: 'Sa'd b. Muâz'ı zikretmedi' dedi. Katan b. Nuseyr'den, o Ca'fer b. Süleymân'dan (¬٢), o Sâbit'ten, o Enes'ten benzer şekilde rivayet etti ve: 'İçinde Sa'd b. Muâz'ın zikri yoktur' dedi.

28941. Metin

حدثنا هُرَيم (¬٣) بن عبد الأعلى الأسدي، حدثنا المعتمر بن سليمان، سمعت أبي يذكر، عن ثابت، عن أنس قال: لما نزلت هذه الآية، واقتص الحديث، ولم يذكر سعد بن معاذ، وزاد: فكنا نراه يمشي بين أظهرنا رَجلٌ من أهل الجنة. (¬٤).

Bize Hureym (¬٣) b. Abdila'lâ el-Esedî anlattı, bize Mu'temir b. Süleymân anlattı, babamın Sâbit'ten, onun Enes'ten şöyle naklettiğini işittim: 'Bu ayet indiğinde...' deyip hadisi nakletti ve Sa'd b. Muâz'ı zikretmedi; şu fazlalığı ekledi: 'Biz aramızda yürüyen cennetlik bir adam olarak onu görürdük' (¬٤).

28942. Metin

فهذه الطرق الثلاث مُعَلّلة لرواية حماد بن سلمة، فيما تفرد به من ذكر سعد بن معاذ. والصحيح: أن حال نزول هذه الآية لم يكن سعد بن معاذ موجودًا؛ لأنه كان قد مات بعد بني قريظة بأيام قلائل سنة خمس، وهذه الآية نزلت في وفد بني تميم، والوفود إنما تواتروا في سنة تسع من الهجرة، والله أعلم.

Bu üç rivayet yolu, Hammâd b. Seleme'nin tek kaldığı Sa'd b. Muâz zikri konusunda illetlidir. Doğrusu şudur: Bu ayet indiği sırada Sa'd b. Muâz hayatta değildi; zira o, hicretin beşinci yılında Benî Kurayza'dan birkaç gün sonra vefat etmişti. Bu ayet ise Benî Temîm heyeti hakkında inmiştir; elçiler heyetleri ise hicretin dokuzuncu yılında peş peşe gelmişti. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

28943. Metin

وقال ابن جرير: حدثنا أبو كُرَيْب، حدثنا زيد بن الحُبَاب، حدثنا أبو ثابت بن ثابت بن قيس بن شمَّاس، حدثني عمي إسماعيل بن محمد بن ثابت بن قيس بن شماس، عن أبيه قال: لما نزلت هذه الآية: (لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ) قال: قعد ثابت بن قيس (¬٥) في الطريق يبكي، قال: فمر به عاصم بن عدي من بني العَجلان، فقال: ما يبكيك يا ثابت؟ قال: هذه الآية، أتخوف أن تكون نزلت فيَّ وأنا صيت، رفيع الصوت. قال: فمضى عاصم بن عدي إلى رسول الله ﷺ قال: وغلبه البكاء، فأتى امرأته جميلة ابنة عبد الله بن أبي بن سلول فقال لها: إذا دخلتُ بيت فَرَسي فشدّي عَلَيّ الضبَّة بمسمار فضربته بمسمار حتى إذا خرج عطفه، وقال: لا أخرج حتى يتوفاني الله، ﷿، أو يرضى عني رسول الله ﷺ. قال: وأتى عاصم رسولَ الله ﷺ فأخبره خبره، فقال: "اذهب فادعه لي". فجاء عاصم إلى المكان فلم يجده، فجاء إلى أهله فوجده في بيت الفَرَس، فقال له: إن رسول الله ﷺ يدعوك. فقال: اكسر الضبة. قال: فخرجا فأتيا (¬٦) النبي ﷺ فقال له رسول الله ﷺ: "ما يبكيك يا ثابت؟ ". فقال: أنا صيت وأتخوف أن تكون هذه الآية نزلت في: (لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ). فقال له رسول الله ﷺ: "أما ترضى أن تَعِيش حَميدًا، وتقتل شهيدا، وتدخل الجنة؟ ". فقال: رضيت ببشرى الله ورسوله ﷺ، ولا أرفع صوتي أبدا على صوت النبي ﷺ. قال: وأنزل الله: (إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى) (¬٧). (¬٨)

İbn Cerîr şöyle demiştir: Bize Ebû Küreyb anlattı, bize Zeyd b. el-Hubâb anlattı, bize Ebû Sâbit b. Sâbit b. Kays b. Şemmâs anlattı, bana amcam İsmâîl b. Muhammed b. Sâbit b. Kays b. Şemmâs babasından anlattı; o şöyle dedi: Şu (لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ) ayeti indiğinde Sâbit b. Kays (¬٥) yolda oturup ağladı. Aclânoğullarından Âsım b. Adiyy onun yanından geçti ve: 'Seni ağlatan nedir ey Sâbit?' dedi. O da: 'Bu ayet! Benim hakkımda inmiş olmasından korkuyorum, çünkü ben gür sesli bir kimseyim' dedi. Âsım b. Adiyy Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gitti. [Sâbit'i] ağlama bastırdı, hanımı Cemîle bint Abdillâh b. Übey b. Selûl'ün yanına gelip ona: 'Ben atımın ahırına girdiğimde kapı mandalını üzerime bir çivi ile sağlamca tuttur' dedi. Kadın da bir çivi ile çaktı, öyle ki ucu dışarı çıktı. Sâbit: 'Allah Azze ve Celle canımı alıncaya veya Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem benden razı oluncaya kadar buradan çıkmayacağım' dedi. Âsım Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip onun durumunu haber verdi. Resûlullah: 'Git ve onu bana çağır' buyurdu. Âsım o yere geldi fakat onu bulamadı. Ailesinin yanına geldi ve onu ahırda buldu. Ona: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem seni çağırıyor' dedi. O da: 'Mandalı kır' dedi. İkisi çıkıp Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldiler (¬٦). Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona: 'Seni ağlatan nedir ey Sâbit?' diye sordu. O da: 'Ben gür sesli biriyim; şu (لا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ) ayetinin hakkımda inmiş olmasından korkuyorum' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona: 'Övülmüş olarak yaşamaya, şehit olarak öldürülmeye ve cennete girmeye razı olmaz mısın?' buyurdu. O: 'Allah ve Resûlü'nün sallallâhu aleyhi ve sellem müjdesine razı oldum; artık sesimi asla Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sesinin üstüne yükseltmeyeceğim' dedi. Allah Teâlâ da şu ayeti indirdi: (إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى) (¬٧). (¬٨)

28944. Metin

وقد ذكر هذه القصة غير واحد من التابعين كذلك، فقد نهى الله ﷿، عن رفع الأصوات

Tâbiînden birden fazla kişi de bu kıssayı bu şekilde zikretmiştir. Nitekim Azîz ve Celîl olan Allah, seslerin yükseltilmesini yasaklamıştır

28945. Metin

بحضرة رسول الله ﷺ، وقد روينا عن أمير المؤمنين عمر بن الخطاب [﵁] (¬١) أنه سمع صَوت رجلين في مسجد رسول الله (¬٢) ﷺ قد ارتفعت أصواتهما، فجاء، فقال: أتدريان أين أنتما؟ ثم قال: مِن أين أنتما؟ قالا من أهل الطائف. فقال: لو كنتما من أهل المدينة لأوجعتكما ضربا (¬٣).

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda [ses yükseltilmesini nehyetmiştir]. Müminlerin Emîri Ömer b. el-Hattâb'dan [radıyallâhu anh] (¬١) rivayet ettiğimize göre o, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in mescidinde (¬٢) sesleri yükselmiş iki adamın sesini duydu. Gelip: 'Nerede olduğunuzu biliyor musunuz?' dedi. Sonra: 'Nerelisiniz?' diye sordu. Onlar: 'Tâif ehliyiz' dediler. Bunun üzerine: 'Eğer Medine ehlinden olsaydınız canınızı yakacak şekilde sizi döverdim' dedi (¬٣).

28946. Metin

وقال العلماء: يكره رفع الصوت عند قبره، كما كان يكره في حياته؛ لأنه محترم حيا وفي قبره، صلوات الله وسلامه عليه (¬٤)، دائما. ثم نهى عن الجهر له بالقول كما يجهر الرجل لمخاطبه ممن عداه، بل يخاطب بسكينة ووقار وتعظيم؛ ولهذا قال: (وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ)، كما قال: {لا تَجْعَلُوا دُعَاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا} [النور: ٦٣].

Âlimler şöyle demiştir: Kabrinin yanında ses yükseltmek, hayattayken mekruh olduğu gibi mekruhtur; çünkü O, diri iken de kabrinde iken de daima hürmete layıktır -Allah'ın salât ve selâmı O'nun üzerine olsun- (¬٤). Sonra bir kimsenin başkasıyla konuşurken yüksek sesle hitap ettiği gibi O'na yüksek sesle hitap edilmesini nehyetmiş, bilakis vakar, sükûnet ve tâzim ile hitap edilmesini istemiştir. İşte bundan dolayı: (وَلا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ) buyurmuştur; nitekim {لا تَجْعَلُوا دُعَاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا} “Peygamber'in çağrısını, kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın” [en-Nûr: 63] buyurmuştur.

28947. Metin

وقوله: (أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ) أي: إنما نهيناكم عن رفع الصوت عنده خشية أن يغضب من ذلك، فيغضب الله لغضبه، فيحبط الله عمل من أغضبه وهو لا يدري، كما جاء في الصحيح: "إن الرجل ليتكلم بالكلمة من رضوان الله لا يُلقي لها بَالا يكتب له بها الجنة. وإن الرجل ليتكلم بالكلمة من سَخَط الله لا يُلقي لها بالا يَهْوِي بها في النار أبعد ما بين السموات والأرض" (¬٥).

O'nun: (أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لا تَشْعُرُونَ) sözü ise yani: Biz sizi O'nun yanında ses yükseltmekten sadece bundan dolayı O öfkelenir, O'nun öfkelenmesiyle de Allah öfkelenir ve böylece O'nu öfkelendiren kimsenin ameli farkında olmadan boşa gider endişesiyle nehyettik. Nitekim Sahîh'te şöyle gelmiştir: "Kişi Allah'ın rızasına uygun bir kelime söyler de ona pek önem vermez; fakat Allah onunla kendisine cenneti yazar. Kişi Allah'ın gazabını gerektiren bir kelime söyler de ona pek önem vermez; fakat onun yüzünden yer ile gökler arasından daha uzak bir mesafeyle cehenneme yuvarlanır" (¬٥).

28948. Metin

ثم ندب الله ﷿ (¬٦)، إلى خفض الصوت عنده، وحَثّ على ذلك، وأرشد إليه، ورغَّب فيه، فقال: (إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى) أي: أخلصها لها وجعلها أهلا ومحلا (لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ).

Sonra Allah Azze ve Celle (¬٦), O'nun yanında sesin kısılmasını mendup kılmış, buna teşvik etmiş, yol göstermiş ve rağbet ettirerek şöyle buyurmuştur: (إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى) yani: Kalplerini takvâ için ihlaslı kılmış, takvâya layık ve mahal kılmıştır; (لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ).

28949. Metin

وقد قال (¬٧) الإمام أحمد في كتاب الزهد: حدثنا عبد الرحمن، حدثنا سفيان، عن منصور، عن مجاهد، قال: كُتب إلى عمر (¬٨) يا أمير المؤمنين، رجل لا يشتهي المعصية ولا يعمل بها، أفضل، أم رجل يشتهي المعصية ولا يعمل بها؟ فكتب عمر، ﵁: إن الذين يشتهون المعصية ولا يعملون بها (أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ) (¬٩).

İmâm Ahmed ez-Zühd adlı eserinde şöyle demiştir (¬٧): Bize Abdurrahman anlattı, bize Süfyân, Mansûr'dan, o Mücâhid'den anlattı; o şöyle dedi: Ömer'e şöyle bir mektup yazıldı (¬٨): 'Ey Müminlerin Emîri! Günah işlemeyi canı çekmeyen ve onu işlemeyen kimse mi daha üstündür, yoksa günah işlemeyi canı çektiği halde onu işlemeyen kimse mi?' Ömer radıyallâhu anh şöyle cevap yazdı: 'Günah işlemeyi canları çektiği halde onu işlemeyenler (أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ) "işte onlar Allah'ın kalplerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır"' (¬٩).

28950. Metin

{إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ (٤)}

{إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ (٤)} “Şüphesiz sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu aklı ermeyen kimselerdir. (4)”

28951. Metin

ثم إنه تعالى ذَمّ الذين ينادونه من وراء الحجرات، وهي بيوت نسائه، كما يصنع أجلاف الأعراب، فقال: (أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ)

Sonra Allah Teâlâ, kaba bedevilerin yaptığı gibi odaların -ki bunlar hanımlarının evleridir- arkasından O'na seslenenleri kınamış ve: (أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ) buyurmuştur.

28952. Metin

{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)}

{وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (٥)} “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (5)”

28953. Metin

ثم أرشد إلى الأدب في ذلك فقال: (وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ) أي:

Sonra bu husustaki edebe irşad ederek şöyle buyurdu: { وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ } “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” Yani:

28954. Metin

لكان لهم في ذلك الخيرة والمصلحة في الدنيا والآخرة.

Bu durum dünya ve ahirette kendileri için daha hayırlı ve daha maslahatlı olurdu.

28955. Metin

ثم قال داعيا لهم إلى التوبة والإنابة: (وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ)

Sonra onları tövbeye ve O'na yönelmeye çağırarak şöyle buyurdu: (وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ)

28956. Metin

وقد ذُكر أنها نزلت في الأقرع بن حابس التميمي، فيما أورده غير واحد، قال الإمام أحمد: حدثنا عفان، حدثنا وُهَيْب، حدثنا موسى بن عقبة، عن أبي سلمة بن عبد الرحمن، عن الأقرع بن حابس؛ أنه نادى رسول الله ﷺ من وراء الحجرات، فقال: يا محمد، يا محمد -وفي رواية: يا رسول الله-فلم يجبه. فقال: يا رسول الله، إن حمدي لزين، وإن ذمي لشين، فقال: " ذاك الله، ﷿" (¬١).

Birden fazla kişinin naklettiğine göre, bu ayetin Temîmli el-Akra' b. Hâbis hakkında indiği zikredilmiştir. İmâm Ahmed şöyle demiştir: Bize Affân anlattı, bize Vüheyb anlattı, bize Mûsâ b. Ukbe, Ebû Seleme b. Abdirrahmân'dan, o da el-Akra' b. Hâbis'ten anlattı; o, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e odaların arkasından seslenip: 'Ey Muhammed! Ey Muhammed!' -bir rivayette: 'Ey Allah'ın Resûlü!'- dedi, O ise cevap vermedi. Bunun üzerine: 'Ey Allah'ın Resûlü, benim övgüm bir süs, yergim ise bir lekedir' dedi. Resûlullah: 'O [ancak] Allah Azze ve Celle'dir' buyurdu (¬١).

28957. Metin

وقال ابن جرير: حدثنا أبو عمار الحسين بن حُرَيْث المروزي، حدثنا الفضل بن موسى، عن الحسين بن واقد، عن أبي إسحاق (¬٢)، عن البراء في قوله: (إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ) قال: جاء رجل رسول الله (¬٣) فقال: يا محمد، إن حمدي زين، وذمي شين. فقال: "ذاك الله، ﷿" (¬٤).

İbn Cerîr şöyle demiştir: Bize Ebû Ammâr el-Hüseyn b. Hurays el-Mervezî anlattı, bize el-Fadl b. Mûsâ, el-Hüseyn b. Vâkıd'dan, o Ebû İshak'tan (¬٢), o Berâ'dan şu ayet hakkında nakletti: (إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ) Berâ dedi ki: Resûlullah'a (¬٣) bir adam geldi ve: 'Ey Muhammed! Benim övgüm süs, yergim ise lekedir' dedi. Resûlullah da: 'O [ancak] Allah Azze ve Celle'dir' buyurdu (¬٤).

28958. Metin

وهكذا ذكره الحسن البصري، وقتادة مرسلا.

Bunu Hasen-i Basrî ve Katâde de mürsel olarak bu şekilde zikretmiştir.

28959. Metin

وقال سفيان الثوري، عن حبيب بن أبي عَمْرَة قال: كان بِشْر بن غالب ولَبِيد بن عُطَارِد -أو بشر بن عطارد ولبيد بن غالب-وهما عند الحجاج جالسان-فقال بشر بن غالب للبيد بن عطارد: نزلت في قومك بني تميم: (إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ) قال: فذكرت ذلك لسعيد بن جبير فقال: أما إنه لو علم بآخر الآية أجابه: {يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا} [الحجرات: ١٧]، قالوا: أسلمنا، ولم يقاتلك بنو أسد (¬٥).

Süfyân es-Sevrî, Habîb b. Ebî Amra'dan şöyle nakletmiştir: Bişr b. Gâlib ile Lebîd b. Utârid -yahut Bişr b. Utârid ile Lebîd b. Gâlib- Haccâc'ın yanında oturuyorlardı. Bişr b. Gâlib, Lebîd b. Utârid'e: 'Şu (إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ) ayeti senin kavmin Benî Temîm hakkında indi' dedi. [Habîb] dedi ki: Bunu Saîd b. Cübeyr'e anlattım; o şöyle dedi: 'Şayet o ayetin sonunu bilseydi ona {يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا} “İslam'a girdiklerini senin başına kakıyorlar” [el-Hucurât: 17] ayetiyle cevap verirdi; zira onlar: "Biz İslam'a girdik, Benî Esed ise seninle savaştı" demişlerdi' (¬٥).

28960. Metin

وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا عَمرو بن علي الباهلي، حدثنا المعتمر بن سليمان: سمعت داود الطفاوي يحدث عن أبي مسلم ٦ البجلي ٧، عن زيد بن أرقم قال: اجتمع أناس من العرب فقالوا: انطلقوا بنا إلى هذا الرجل، فإن يك نبيا فنحن أسعد الناس به، وإن يك ملكا نعش بجناحه. قال: فأتيت رسول الله ﷺ فأخبرته بما قالوا، فجاءوا إلى حجرته فجعلوا ينادونه وهو في حجرته: يا محمد، يا محمد. فأنزل الله [﷿] ٨: (إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ) قال: فأخذ رسول الله ﷺ بأذني فمدها، فجعل يقول: "لقد صدق الله قولك يا زيد، لقد صدق الله قولك يا زيد".

İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Bize babam anlattı, bize Amr b. Alî el-Bâhilî anlattı, bize Mu'temir b. Süleymân anlattı [ve dedi ki]: Dâvûd et-Tufâvî'yi Ebû Müslim6 el-Becelî'den7, o da Zeyd b. Erkam'dan [radıyallâhu anh] şöyle naklederken işittim: Araplardan bir grup insan toplanıp şöyle dediler: "Yürüyün şu adama gidelim; şayet bir peygamber ise onun vesilesiyle insanların en mutlusu biz oluruz, şayet bir hükümdar ise onun kanatları altında yaşarız." [Zeyd] dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gidip onların söylediklerini haber verdim. Onlar da onun hücresinin önüne gelip o odasındayken: "Ey Muhammed! Ey Muhammed!" diye seslenmeye başladılar. Bunun üzerine Allah [azze ve celle]8: { إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْقِلُونَ } “(Resûlüm!) Sana odaların arkasından bağıranların çoğu aklı ermez kimselerdir” ayetini indirdi. [Zeyd] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kulağımdan tutup çekti ve: «Allah senin sözünü doğruladı ey Zeyd! Allah senin sözünü doğruladı ey Zeyd!» buyurmaya başladı.

28961. Metin

ورواه ابن جرير، عن الحسن بن عرفة، عن المعتمر بن سليمان، به (¬١).

Bunu İbn Cerîr, el-Hasen b. Arafe'den, o da Mu'temir b. Süleymân'dan bu isnadla rivayet etmiştir (¬١).

28962. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (٦) وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨)}.

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (٦) وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (٧) فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (٨)} “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip de yaptığınıza pişman olmamanız için [o haberi] iyice araştırın. (6) Biliniz ki aranızda Allah'ın Resûlü bulunmaktadır. Eğer O, birçok işte size uysaydı kesinlikle sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; küfrü, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır. (7) [Bu], Allah'tan bir lütuf ve bir nimettir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (8)”

28963. Metin

يأمر تعالى بالتثبت في خبر الفاسق ليُحتَاطَ له، لئلا يحكم بقوله فيكون -في نفس الأمر-كاذبًا أو مخطئًا، فيكون الحاكم بقوله قد اقتفى وراءه، وقد نهى الله عن اتباع سبيل المفسدين، ومن هاهنا امتنع طوائف من العلماء من قبول رواية مجهول الحال لاحتمال فسقه في نفس الأمر، وقبلها آخرون لأنا إنما أمرنا بالتثبت عند خبر الفاسق، وهذا ليس بمحقق الفسق لأنه مجهول الحال. وقد قررنا (¬٢) هذه المسألة في كتاب العلم من شرح البخاري، ولله الحمد والمنة.

Allah Teâlâ, tedbirli davranılsın diye fâsıkın haberinde iyice araştırmayı emretmektedir; ta ki onun sözüyle hüküm verilip de -işin aslında- o kimse yalancı veya hatalı olmasın, onun sözüyle hüküm veren de onun peşine takılmış bulunmasın. Zira Allah, bozguncuların yoluna uymayı nehyetmiştir. Buradan hareketle ulemâdan bir grup, işin aslında fâsık olma ihtimalinden ötürü mechûlü'l-hâl (durumu bilinmeyen kimse) olanın rivayetini kabul etmekten kaçınmıştır. Diğer bir grup ise kabul etmiştir; zira biz ancak fâsıkın haberi geldiğinde araştırmayla emrolunduk, bu kimsenin fâsıklığı ise durumu bilinmediği için kesinleşmiş değildir. Biz bu meseleyi Buhârî Şerhi'nin İlim Kitabı'nda açıkladık (¬٢); hamd ve minnet Allah'a mahsustur.

28964. Metin

وقد ذكر كثير من المفسرين أن هذه الآية نزلت في الوليد بن عقبة بن أبي معيط، حين بعثه رسول الله ﷺ على صدقات بني المصطلق. وقد روي ذلك من طرق، ومن أحسنها ما رواه الإمام أحمد في مسنده من رواية ملك بني المصطلق، وهو الحارث بن ضِرَار، والد جُويرية (¬٣) بنت الحارث أم المؤمنين، ﵂، قال الإمام أحمد:

Müfessirlerin çoğu bu ayetin, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu Benî Mustalık'ın zekâtlarını toplamak üzere gönderdiğinde Velîd b. Ukbe b. Ebî Muayt hakkında indiğini zikretmiştir. Bu husus çeşitli yollardan rivayet edilmiştir; bunların en güzellerinden biri İmâm Ahmed'in Müsned'inde Benî Mustalık Meliki, Müminlerin Annesi Cüveyriye (¬٣) bint el-Hâris'in babası el-Hâris b. Dırâr radıyallâhu anhümâ'nın rivayetinden naklettiğidir. İmâm Ahmed şöyle demiştir:

28965. Metin

حدثنا محمد بن سابق، حدثنا عيسى بن دينار، حدثني أبي أنه سمع الحارث بن ضرار الخزاعي يقول: قدمت على رسول الله ﷺ، فدعاني إلى الإسلام، فدخلت فيه وأقررت به، ودعاني إلى الزكاة فأقررت بها، وقلت: يا رسول الله، أرجع إليهم فأدعوهم إلى الإسلام وأداء الزكاة، فمن استجاب لي جمعت زكاته، ويُرسل إليَّ رسول الله رسولا لإبَّان كذا وكذا ليأتيك بما جمَعتُ من الزكاة. فلما جمع الحارث الزكاة ممن استجاب له، وبلغ الإبان الذي أراد رسول الله ﷺ أن يبعث إليه، احتبس عليه الرسول فلم يأته، فظن الحارث أنه قد حدث فيه سُخْطة من الله ورسوله، فدعا بسَرَوات قومه، فقال لهم: إن رسول الله ﷺ كان وَقَّت لي وقتا يرسل إلي رسوله ليقبض ما كان عندي من الزكاة، وليس من رسول الله ﷺ الخُلْف، ولا أرى حبس رسوله إلا من سخطة كانت، فانطلقوا فنأتي رسول الله ﷺ، وبعث رسول الله ﷺ الوليد بن عقبة إلى الحارث ليقبض ما كان عنده مما جمع من الزكاة، فلما أن سار الوليد حتى بلغ بعض الطريق فَرَق -أي: خاف-فرجع فأتى رسول الله ﷺ، فقال: يا رسول الله، إن الحارث منعني الزكاة وأراد قتلي. فضرب رسول الله ﷺ البعث إلى الحارث. وأقبل الحارث بأصحابه حتى إذا استقبل البعث وفَصَل عن المدينة لقيهم الحارث، فقالوا: هذا الحارث، فلما

Bize Muhammed b. Sâbık rivayet etti, bize Îsâ b. Dînâr rivayet etti, bana babası rivayet etti ki o, el-Hâris b. Dırâr el-Huzâî'yi şöyle derken işitmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna vardım. Beni İslâm'a davet etti, ben de İslâm'a girdim ve onu ikrar ettim (kabul ettim). Beni zekâta davet etti, onu da ikrar ettim ve: 'Ey Allah'ın Resûlü! [Kavmime] döneyim de onları İslâm'a ve zekât vermeye davet edeyim. Kim bana icabet ederse onun zekâtını toplarım. Resûlullah da topladığım zekâtı sana getirmesi için falan ve falan vakitte bana bir elçi gönderir' dedim. el-Hâris, kendisine icabet edenlerin zekâtını toplayıp da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisine [elçi] göndermek istediği vakit gelince, elçi gecikti ve ona gelmedi. Bunun üzerine el-Hâris, kendisi hakkında Allah ve Resûlü'nden bir gazap meydana geldiğini zannetti. Kavminin ileri gelenlerini çağırdı ve onlara: 'Şüphesiz Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, yanımda bulunan zekâtı teslim alması için bana elçisini göndereceği bir vakit tayin etmişti. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sözünden dönmesi asla söz konusu olamaz. Elçisinin alıkonulmasını da ancak vuku bulan bir gazaptan ötürü görüyorum. Haydi yola çıkın, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gidelim' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de el-Hâris'e, topladığı zekâtlardan yanında bulunanı teslim alması için Velîd b. Ukbe'yi göndermişti. Velîd yola çıkıp yolun bir kısmına varınca korktu ve geri dönüp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldi ve: 'Ey Allah'ın Resûlü! el-Hâris bana zekâtı vermedi ve beni öldürmek istedi' dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem el-Hâris'e doğru bir askerî müfreze sevk etti. el-Hâris de arkadaşlarıyla birlikte çıkıp geldi; nihayet müfreze Medine'den ayrılıp karşıdan gelince el-Hâris onlarla karşılaştı. Onlar: 'İşte bu el-Hâris'tir' dediler. [el-Hâris] onların yanına varınca...

28966. Metin

غشيهم قال لهم: إلى من بُعثتم؟ قالوا: إليك. قال: ولم؟ قالوا: إن رسول الله ﷺ كان بعث إليك الوليد بن عقبة، فزعم أنك منعته الزكاة وأردت قتله. قال: لا والذي بعث محمدا بالحق ما رأيته بَتَّةً ولا أتاني. فلما دخل الحارث على رسول الله ﷺ قال: "منعت الزكاة وأردت قتل رسولي؟ ". قال: لا والذي بعثك بالحق ما رأيته ولا أتاني، وما أقبلت إلا حين احتبس علي رسول رسول الله (¬١) ﷺ، خشيت أن يكون كانت سخطة من الله ورسوله. قال: فنزلت الحجرات: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ) إلى قوله: (حكيم).

varınca onlara: 'Kime gönderildiniz?' dedi. Onlar: 'Sana' dediler. O: 'Niçin?' diye sordu. Onlar: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sana Velîd b. Ukbe'yi göndermişti; o senin kendisine zekâtı vermediğini ve onu öldürmek istediğini iddia etti' dediler. el-Hâris: 'Hayır, Muhammed'i hak ile gönderene yemin olsun ki onu kesinlikle görmedim, o bana hiç gelmedi' dedi. el-Hâris, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna girdiğinde [Resûlullah]: 'Zekâtı vermedin ve elçimi öldürmek mi istedin?' buyurdu. O da: 'Hayır, Seni hak ile gönderene yemin olsun ki onu görmedim, bana gelmedi de. Ben ancak Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in elçisi (¬١) gecikince, Allah ve Resûlü'nden bir gazap olmasından korktuğum için geldim' dedi. [Ravi] dedi ki: Bunun üzerine Hucurât [suresindeki]: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ) ayetinden (حكيم) sözüne kadar olan kısım indi.

28967. Metin

ورواه ابن أبي حاتم عن المنذر بن شاذان التمار، عن محمد بن سابق به. ورواه الطبراني من حديث محمد بن سابق، به (¬٢)، غير أنه سماه الحارث بن سرار، والصواب: الحارث بن ضرار، كما تقدم.

Bunu İbn Ebî Hâtim, el-Münzir b. Şâzân et-Temmâr'dan, o Muhammed b. Sâbık'tan bu isnadla rivayet etmiştir. Taberânî de Muhammed b. Sâbık hadisinden bu isnadla rivayet etmiş (¬٢), ancak onu el-Hâris b. Sırâr diye isimlendirmiştir; doğru olan ise daha önce geçtiği gibi el-Hâris b. Dırâr'dır.

28968. Metin

وقال (¬٣) ابن جرير: حدثنا أبو كُرَيْب، حدثنا جعفر بن عَوْن، عن موسى بن عبيدة، عن ثابت مولى أم سلمة، عن أم سلمة قالت: بعث رسول الله ﷺ رجلا في صدقات بني المصطلق بعد الوقيعة (¬٤)، فسمع بذلك القوم، فتلقوه يعظمون أمر رسول الله ﷺ، قالت: فحدثه الشيطان أنهم يريدون قتله، قالت: فرجع إلى رسول الله (¬٥) فقال: إن بني المصطلق قد منعوني (¬٦) صدقاتهم. فغضب رسول الله ﷺ والمسلمون. قالت: فبلغ القوم رجوعه فأتوا رسول الله ﷺ، فصفوا له حين صلى الظهر، فقالوا: نعوذ بالله من سخط الله وسخط رسوله، بعثت إلينا رجلا مصدقًا، فسررنا بذلك، وقرت به أعيننا، ثم إنه رجع من بعض الطريق، فخشينا أن يكون ذلك غضبا من الله ومن رسوله، فلم يزالوا يكلمونه حتى جاء بلال فأذن بصلاة العصر، قالت: ونزلت: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ) (¬٧).

İbn Cerîr (¬٣) dedi ki: Bize Ebû Küreyb anlattı, bize Ca‘fer b. Avn, Mûsâ b. Ubeyde'den, o Ümmü Seleme'nin azatlısı Sâbit'ten, o da Ümmü Seleme'den nakletti; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, savaştan (¬٤) sonra Benî Mustalîk'ın zekâtlarını [toplamak] üzere bir adam gönderdi. Kavim bunu işitince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in emrini yücelterek onu karşılamaya çıktılar. [Ümmü Seleme] dedi ki: Şeytan adama, onların kendisini öldürmek istediklerini fısıldadı. Bunun üzerine o, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e (¬٥) dönüp: 'Benî Mustalîk zekâtlarını bana vermekten kaçındı (¬٦)' dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar buna öfkelendiler. [Ümmü Seleme] dedi ki: Onun geri döndüğü haberi kavme ulaşınca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e geldiler. O öğle namazını kıldığında karşısında saf durdular ve: 'Allah'ın gazabından ve Resûlü'nün gazabından Allah'a sığınırız. Sen bize zekât toplayıcı bir adam gönderdin, biz buna sevindik ve gözümüz aydın oldu; sonra o yolun bir kısmından geri dönmüş. Bunun Allah'tan ve Resûlü'nden bir gazap olmasından korktuk' dediler. Bilâl gelip ikindi namazı için ezan okuyuncaya kadar onunla konuşmaya devam ettiler. [Ümmü Seleme] dedi ki: Bunun üzerine: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ) (¬٧) ayeti indi.

28969. Metin

وروى ابن جرير أيضا من طريق العَوْفي، عن ابن عباس في هذه الآية قال: كان رسول الله ﷺ بعث الوليد بن عقبة بن أبي مُعَيْط إلى بني المصطلق ليأخذ منهم الصدقات، وإنهم لما أتاهم الخبر فرحوا وخرجوا يتلقون رسول رسول الله ﷺ، وأنه لما حُدِّثَ الوليد أنهم خرجوا يتلقونه، رجع الوليد إلى رسول الله ﷺ فقال: يا رسول الله، إن بني المصطلق قد منعوا الصدقة. فغضب رسول الله ﷺ من ذلك غضبا شديدا، فبينا هو يحدث نفسه أن يغزوهم إذ أتاه الوفد فقالوا: يا رسول الله، إنا حدثنا أن رسولك رجع من نصف الطريق، وإنا خشينا أن ما رده كتاب جاء منك لغضب غضبته علينا، وإنا نعوذ بالله من غضبه وغضب رسوله. وإن النبي ﷺ استغشهم وهمّ بهم، فأنزل الله ٨ عذرهم في الكتاب، فقال: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا) إلى آخر الآية ٩.

İbn Cerîr yine el-Avfî yoluyla İbn Abbâs'tan bu ayet hakkında [şöyle dediğini] rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, zekâtlarını almak üzere Velîd b. Ukbe b. Ebî Muayt'ı Benî Mustalîk'a göndermişti. Kendilerine haber ulaştığında sevindiler ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in elçisini karşılamak üzere çıktılar. Velîd'e, onların kendisini karşılamak üzere çıktıkları haber verilince Velîd Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e geri dönüp: "Ey Allah'ın Resûlü! Benî Mustalîk zekâtı vermekten kaçındı." dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buna son derece öfkelendi. O, içinden onlarla savaşmayı geçirirken heyet çıkageldi ve şöyle dediler: "Ey Allah'ın Resûlü! Bize, elçinin yolun yarısından geri döndüğü haber verildi. Biz, onu geri döndüren şeyin bize duyduğun bir öfkeden ötürü senden gelen bir mektup olmasından korktuk. Biz, Allah'ın ve Resûlü'nün gazabından Allah'a sığınırız." Ancak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onların samimiyetsiz davrandığını düşündü ve onları cezalandırmaya niyetlendi. Bunun üzerine Allah 8 onların mazeretini Kitap'ta indirip şöyle buyurdu: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا } “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onu iyice araştırın...” -ayetin sonuna kadar-. 9

28970. Metin

وقال مجاهد وقتادة: أرسل رسول الله الوليد بن عقبة إلى بني المصطلق ليُصدّقهم، فتلقوه بالصدقة، فرجع فقال: إن بني المصطلق قد جمعت لك لتقاتلك -زاد قتادة: وإنهم قد ارتدوا عن الإسلام-فبعث رسول الله خالد بن الوليد إليهم، وأمره أن يتثبت ولا يعجل. فانطلق حتى أتاهم ليلا فبعث عيونه، فلما جاءوا أخبروا خالدا أنهم مستمسكون بالإسلام، وسمعوا أذانهم وصلاتهم، فلما أصبحوا أتاهم خالد فرأى الذي يعجبه، فرجع إلى رسول الله ﷺ فأخبره الخبر، فأنزل الله هذه الآية. قال قتادة: فكان رسول الله ﷺ يقول: "التَّبيُّن من الله، والعَجَلَة من الشيطان".

Mücâhid ve Katâde dediler ki: Resûlullah, zekâtlarını toplamak üzere Velîd b. Ukbe'yi Benî Mustalîk'a gönderdi. Onlar da onu zekâtla karşıladılar. O ise geri dönüp: 'Benî Mustalîk seninle savaşmak için toplandı -Katâde ekledi: ve İslâm'dan irtidat ettiler-' dedi. Bunun üzerine Resûlullah onlara Hâlid b. Velîd'i gönderdi ve ona iyice araştırıp acele etmemesini emretti. [Hâlid] yola çıkıp geceleyin yanlarına vardı ve gözcülerini gönderdi. Gözcüler geldiklerinde Hâlid'e onların İslâm'a sımsıkı sarıldıklarını haber verdiler, ezanlarını ve namazlarını işittiler. Sabah olunca Hâlid onların yanına vardı ve hoşuna giden durumu gördü. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e dönüp durumu haber verdi; bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi. Katâde dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: 'Araştırıp netleştirmek Allah'tan, acelecilik ise şeytandandır.'

28971. Metin

وكذا ذكر غير واحد من السلف، منهم: ابن أبي ليلى، ويزيد بن رومان، والضحاك، ومقاتل بن حَيَّان، وغيرهم في هذه الآية: أنها نزلت في الوليد بن عقبة، والله أعلم (¬١).

Selef'ten birden fazla kişi de; aralarında İbn Ebî Leylâ, Yezîd b. Rûmân, ed-Dahhâk, Mukâtil b. Hayyân ve başkaları olmak üzere, bu ayetin Velîd b. Ukbe hakkında indiğini zikretmiştir; en doğrusunu Allah bilir (¬١).

28972. Metin

وقوله: (وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ) أي: اعلموا أن بين أظهركم رسول الله فعظِّموه ووقروه، وتأدبوا معه، وانقادوا لأمره، فإنه أعلم بمصالحكم، وأشفق عليكم منكم، ورأيه فيكم أتمّ من رأيكم لأنفسكم، كما قال تعالى: {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} [الأحزاب: ٦].

Ayetin: (وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ) kısmı, yani: Aranızda Allah'ın Resûlü'nün bulunduğunu bilin; ona saygı gösterin, onu yüceltin, onun yanında edepli olun ve onun emrine boyun eğin; zira o, sizin maslahatlarınızı sizden daha iyi bilir, size karşı sizden daha şefkatlidir ve onun sizin hakkınızdaki görüşü, sizin kendi nefisleriniz hakkındaki görüşünüzden daha eksiksizdir, nitekim Yüce [Allah]: {النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ} “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır” [el-Ahzâb, 6] buyurmuştur.

28973. Metin

ثم بَيَّن [تعالى] (¬٢) أن رأيهم سخيف بالنسبة إلى مراعاة مصالحهم فقال: (لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأمْرِ لَعَنِتُّمْ) أي: لو أطاعكم في جميع ما تختارونه لأدى ذلك إلى عنتكم وحَرَجكم، كما قال تعالى: {وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ} [المؤمنون: ٧١].

Sonra [Yüce Allah] (¬٢) onların maslahatlarını gözetme konusunda kendi görüşlerinin yetersiz olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: (لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الأمْرِ لَعَنِتُّمْ) yani: Şayet tercih ettiğiniz her hususta size uysaydı, bu durum sizin sıkıntıya ve zora düşmenize yol açardı; nitekim Yüce [Allah]: {وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ} “Eğer hak onların heveslerine uysaydı, gökler, yer ve bunlarda bulunanlar kesinlikle fesada uğrardı. Hayır, biz onlara şanlarını getirdik, fakat onlar kendi şanlarından yüz çevirmektedirler” [el-Mü’minûn, 71] buyurmuştur.

28974. Metin

وقوله: (وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ) أي: حببه إلى نفوسكم وحسنه في قلوبكم.

Ayetin: (وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الإيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ) kısmı, yani: İmanı nefislerinize sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi demektir.

28975. Metin

قال (¬٣) الإمام أحمد: حدثنا بَهْز، حدثنا علي بن مَسْعَدة، حدثنا قتادة، عن أنس قال: كان رسول الله ﷺ يقول: "الإسلام علانية، والإيمان في القلب" قال: ثم يشير بيده إلى صدره ثلاث مرات، ثم يقول: "التقوى هاهنا، التقوى هاهنا" (¬٤).

İmam Ahmed (¬٣) dedi ki: Bize Behze anlattı, bize Ali b. Mes‘ade anlattı, bize Katâde, Enes'ten nakletti; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'İslâm açıktadır, iman ise kalptedir' buyururdu. [Ravi] dedi ki: Sonra eliyle üç defa göğsüne işaret eder, ardından: 'Takva işte buradadır, takva işte buradadır' buyururdu (¬٤).

28976. Metin

(وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ) أي: وبغض إليكم الكفر والفسوق، وهي: الذنوب

{ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ } “Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin gösterdi” kısmı; yani küfrü ve fıskı -ki bunlar büyük günahlardır- size sevimsiz kıldı [demektir].

28977. Metin

الكبار. والعصيان وهي جميع المعاصي. وهذا تدريج لكمال النعمة.

İsyanı da -ki bu bütün günahlardır- [çirkin gösterdi]. Bu, nimetin kemale ermesi için bir derecelendirmedir.

28978. Metin

وقوله: (أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ) أي: المتصفون بهذه الصفة هم الراشدون، الذين قد آتاهم الله رشدهم.

Ayetin: (أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ) kısmı, yani: Bu sıfatla nitelenenler, Allah'ın kendilerine rüşdünü (doğru yolu) verdiği dosdoğru kimselerdir.

28979. Metin

قال (¬١) الإمام أحمد: حدثنا مروان بن معاوية الفزاري، حدثنا عبد الواحد بن أيمن المكي، عن ابن رفاعة الزرقي، عن أبيه قال: لما كان يوم أحد (¬٢) وانكفأ المشركون، قال رسول الله ﷺ: "استووا حتى أثني على ربي، ﷿" فصاروا خلفه صفوفًا، فقال: "اللهم لك الحمد كله. اللهم لا قابض لما بسطت، ولا باسط لما قبضت، ولا هادي لمن أضللت، ولا مُضل لمن هديت. ولا معطي لما منعت، ولا مانع لما أعطيت. ولا مقرب لما باعدت، ولا مباعد لما قربت. اللهم ابسط علينا من بركاتك ورحمتك وفضلك ورزقك. اللهم، إني أسألك النعيم المقيم الذي لا يحول ولا يزول. اللهم إني أسألك النعيم يوم العَيْلَة، والأمن يوم الخوف. اللهم إنى عائذ بك من شر ما أعطيتنا، ومن شر ما منعتنا. اللهم حبب إلينا الإيمان وزينه في قلوبنا، وكره إلينا الكفر والفسوق والعصيان، واجعلنا من الراشدين. اللهم، توفنا مسلمين، وأحينا مسلمين، وألحقنا بالصالحين، غير خزايا ولا مفتونين. اللهم، قاتل الكفرة الذين يكذبون رسلك ويصدون عن سبيلك، واجعل عليهم رجزك وعذابك. اللهم قاتل الكفرة الذين أوتوا الكتاب، إله الحق".

İmam Ahmed (¬١) dedi ki: Bize Mervân b. Muâviye el-Fezârî anlattı, bize Abdülvâhid b. Eymen el-Mekkî, İbn Rıfâa ez-Zürakî'den, o da babasından nakletti; babası şöyle demiştir: Uhud günü (¬٢) olup da müşrikler geri çekilince, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Düzgünce durun da Rabbim azze ve celle'yi öveyim' buyurdu. Arkasında saf oldular. Bunun üzerine şöyle dua etti: 'Allahım! Hamdin tamamı Sana aittir. Allahım! Senin açıp yaydığını kısacak, kıstığını da açıp yayacak kimse yoktur. Senin saptırdığını hidayete erdirecek, hidayete erdirdiğini de saptıracak kimse yoktur. Senin vermediğini verecek, verdiğine de engel olacak kimse yoktur. Senin uzaklaştırdığını yakınlaştıracak, yakınlaştırdığını da uzaklaştıracak kimse yoktur. Allahım! Bereketlerinden, rahmetinden, lütfundan ve rızkından üzerimize bolca saç. Allahım! Senden değişmeyen ve zeval bulmayan kalıcı nimetler dilerim. Allahım! Senden yoksulluk gününde nimet, korku gününde güven dilerim. Allahım! Bize verdiğin şeylerin şerrinden de vermediğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım. Allahım! Bize imanı sevdir, onu kalplerimizde süsle; küfrü, fıskı ve isyanı bize çirkin göster ve bizi dosdoğru yolda olanlardan eyle. Allahım! Bizi Müslüman olarak vefat ettir, Müslüman olarak yaşat ve rezil olmadan, fitneye düşmeden salihlerin arasına kat. Allahım! Elçilerini yalanlayan ve Senin yolundan alıkoyan kâfirleri kahret; üzerlerine azabını ve cezanı indir. Ey hak ilah! Kendilerine kitap verilen kâfirleri de kahret.'

28980. Metin

ورواه النسائي في اليوم والليلة عن زياد بن أيوب، عن مَرْوَان بن معاوية، عن عبد الواحد بن أيمن، عن عُبَيْد بن رِفاعة، عن أبيه، به (¬٣).

Bunu Nesâî el-Yevm ve'l-Leyle'de Ziyâd b. Eyyûb'dan, o Mervân b. Muâviye'den, o Abdülvâhid b. Eymen'den, o Ubeyd b. Rıfâa'dan, o da babasından bu isnadla rivayet etmiştir (¬٣).

28981. Metin

وفي الحديث المرفوع: "من سرته حسنته، وساءته سيئته، فهو مؤمن" (¬٤).

Merfû hadiste şöyle buyrulmuştur: 'Kime iyiliği sevinç, kötülüğü ise üzüntü verirse, işte o mümindir' (¬٤).

28982. Metin

ثم قال: (فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً) أي: هذا العطاء (¬٥) الذي منحكموه هو فضل منه عليكم ونعمة من لدنه، (وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ) أي: عليم بمن يستحق الهداية ممن يستحق الغواية، حكيم في أقواله وأفعاله، وشرعه وقدره.

Sonra: (فَضْلا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً) buyurdu, yani: Size ihsan ettiği bu bağış (¬٥), O'ndan size bir lütuf ve O'nun katından bir nimettir. (وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ) yani: Kimin hidayeti, kimin de sapkınlığı hak ettiğini çok iyi bilendir; sözlerinde, fiillerinde, şeriatında ve kaderinde hikmet sahibidir.

28983. Metin

{وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩) إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠)}

{وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (٩) إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (١٠)} “Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri diğerine haksızca saldırırsa, saldıran tarafla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer [Allah'ın emrine] dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adil davranın. Şüphesiz Allah, adil davrananları sever. (9) Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'a karşı takva sahibi olun ki size merhamet edilsin. (10)”

28984. Metin

يقول تعالى آمرًا بالإصلاح بين المسلمين (¬١) الباغين بعضهم على بعض: (وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا)، فسماهم مؤمنين مع الاقتتال. وبهذا استدل البخاري وغيره على أنه لا يخرج من الإيمان بالمعصية وإن عظمت، لا كما يقوله الخوارج ومن تابعهم من المعتزلة ونحوهم. وهكذا ثبت في صحيح البخاري من حديث الحسن، عن أبي بكرة أن رسول الله ﷺ خطب يوما ومعه على المنبر الحسن بن علي، فجعل ينظر إليه مرة وإلى الناس أخرى ويقول: "إن ابني هذا سيد ولعل الله أن يصلح به بين فئتين عظيمتين من المسلمين" (¬٢). فكان كما قال، صلوات الله وسلامه عليه، أصلح الله به بين أهل الشام وأهل العراق، بعد الحروب الطويلة والواقعات المهولة.

Yüce Allah, birbirine haksızlık eden Müslümanların (¬١) arasını düzeltmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır: (وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا) ve aralarındaki savaşa rağmen onları mümin olarak isimlendirmiştir. Buhârî ve diğerleri, Hâricîlerin ve onlara tabi olan Mu‘tezile ve benzerlerinin iddia ettiğinin aksine, ne kadar büyük olursa olsun günah sebebiyle imandan çıkılmayacağına bu ayetle delil getirmişlerdir. Nitekim Sahîh-i Buhârî'de el-Hasan'dan, o Ebû Bekre'den sabit olduğuna göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün minberde yanında Hasan b. Ali olduğu halde hutbe irat etmiş, bir ona bir insanlara bakarak şöyle buyurmuştu: 'Şüphesiz bu oğlum bir seyyiddir. Umulur ki Allah onun vesilesiyle Müslümanlardan iki büyük fırkanın arasını düzeltir' (¬٢). Salavâtullâhi ve selâmuhû aleyh'in buyurduğu gibi oldu; Allah onun vesilesiyle uzun savaşlardan ve korkunç hadiselerden sonra Şam halkı ile Irak halkının arasını düzeltti.

28985. Metin

وقوله: (فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ) أي: حتى ترجع إلى أمر الله (¬٣) وتسمع للحق وتطيعه، كما ثبت في الصحيح عن أنس: أن رسول الله ﷺ قال: "انصر أخاك ظالما أو مظلوما". قلت: يا رسول الله، هذا نصرته مظلوما فكيف أنصره ظالما؟ قال: "تمنعه من الظلم، فذاك نصرك إياه" (¬٤).

Ayetin: (فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الأخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ) kısmı, yani: Allah'ın emrine (¬٣) dönünceye, hakkı dinleyip ona boyun eğinceye kadar demektir. Nitekim Sahîh'te Enes'ten sabit olduğuna göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et' buyurdu. Ben: 'Ey Allah'ın Resûlü, mazlum ise ona yardım ederim, peki zalim ise ona nasıl yardım edeceğim?' dedim. O da: 'Onu zulümden alıkoyarsın, işte ona yardımın budur' buyurdu (¬٤).

28986. Metin

وقال الإمام أحمد: حدثنا عارم، حدثنا معتمر قال: سمعت أبي يحدث: أن أنسًا قال: قيل للنبي ﷺ، لو أتيت عبد الله بن أبي؟ فانطلق إليه نبي الله ﷺ وركب حمارًا، وانطلق المسلمون يمشون، وهي أرض سبخة، فلما انطلق إليه النبي ﷺ قال: "إليك عني، فوالله لقد آذاني ريح حمارك" فقال رجل من الأنصار: والله لحمار رسول الله أطيب ريحا منك. قال: فغضب لعبد الله رجال من قومه، فغضب لكل واحد منهما أصحابه، قال: فكان بينهم ضرب بالجريد والأيدي والنعال، فبلغنا أنه أنزلت فيهم: (وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا).

İmam Ahmed dedi ki: Bize Ârim anlattı, bize Mu‘temir anlattı; dedi ki: Babamı anlatırken işittim; Enes şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: 'Abdullah b. Übeyy'e bir uğrasan?' denildi. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem yola çıktı ve bir eşeğe bindi, Müslümanlar da yürüdüler; orası çorak bir araziydi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onun yanına vardığında o: 'Benden uzak dur, vallahi eşeğinin kokusu beni rahatsız etti' dedi. Ensâr'dan bir adam: 'Vallahi Resûlullah'ın eşeği kokuca senden daha hoştur' dedi. [Enes] dedi ki: Kavminden bazı adamlar Abdullah adına öfkelendi, her birinin taraftarları öfkelendi. [Enes] dedi ki: Aralarında hurma dalları, eller ve pabuçlarla vuruşma oldu. Bize ulaştığına göre onlar hakkında: (وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا) ayeti indi.

28987. Metin

ورواه البخاري في "الصلح" عن مُسَدَّد، ومسلم في "المغازي" عن محمد بن عبد الأعلى، كلاهما عن المعتمر بن سليمان، عن أبيه، به نحوه (¬٥).

Bunu Buhârî "es-Sulh" bölümünde Müsedded'den, Müslim de "el-Megâzî" bölümünde Muhammed b. Abdila‘lâ'dan, her ikisi Mu‘temir b. Süleymân'dan, o babasından bu isnadla benzer şekilde rivayet etmiştir (¬٥).

28988. Metin

وذكر سعيد بن جبير: أن الأوس والخزرج كان بينهما قتال بالسعف والنعال، فأنزل الله هذه الآية، فأمر بالصلح بينهما.

Saîd b. Cübeyr zikretti ki: Evs ve Hazrec arasında hurma dalları ve pabuçlarla bir kavga çıkmıştı; bunun üzerine Allah bu ayeti indirerek aralarını düzeltmeyi emretti.

28989. Metin

وقال السدي: كان رجلا من الأنصار يقال له: "عمران"، كانت له امرأة تدعى أم زيد ٦، وإن المرأة أرادت أن تزور أهلها فحبسها زوجها وجعلها في عُلَيَّة له لا يدخل عليها أحد من أهلها. وإن المرأة بعثت إلى أهلها، فجاء قومها وأنزلوها لينطلقوا بها، وإن الرجل قد كان خرج، فاستعان أهل الرجل، فجاء بنو عمه ليحولوا بين المرأة وبين أهلها، فتدافعوا واجتلدوا بالنعال، فنزلت فيهم هذه

Süddî şöyle demiştir: Ensardan kendisine İmrân denilen bir adam vardı. Ümmü Zeyd 6 adında bir hanımı bulunuyordu. Kadın ailesini ziyaret etmek istedi; fakat kocası onu engelledi ve ailesinden hiç kimse yanına girmesin diye onu kendisine ait bir çatı odasına hapsetti. Bunun üzerine kadın ailesine haber gönderdi; kavmi gelip onu alıp götürmek için aşağı indirdiler. Adam ise çıkıp gitmişti. [Bunu gören] adamın ailesi yardım istedi ve amcasının oğulları kadın ile ailesinin arasına girmek için geldiler. Birbirleriyle itişip kakıştılar ve pabuçlarla birbirlerine vurdular. İşte onlar hakkında bu

28990. Metin

الآية. فبعث إليهم رسول الله ﷺ وأصلح بينهم، وفاءوا إلى أمر الله.

ayet indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara [elçi] gönderip aralarını düzeltti ve onlar da Allah'ın emrine döndüler.

28991. Metin

وقوله: (فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ) أي: اعدلوا بينهم فيما كان أصاب بعضهم لبعض، بالقسط، وهو العدل، (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ).

Ayetin: (فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ) kısmı, yani: Birbirlerine verdikleri zararlar konusunda aralarında adaletle hükmedin, kıst ile -ki o adalettir- davranın. (إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ) yani: Doğrusu Allah adaletli davrananları sever.

28992. Metin

قال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو زُرْعَة، حدثنا محمد بن أبي بكر المقدمي، حدثنا عبد الأعلى، عن مَعْمَر، عن الزهري، عن سعيد بن المسيب (¬١)، عن عبد الله بن عمرو؛ أن رسول الله ﷺ قال: "إن المقسطين في الدنيا على منابر من لؤلؤ بين يدي الرحمن، بما أقسطوا في الدنيا".

İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ebû Zür‘a anlattı, bize Muhammed b. Ebî Bekr el-Mukaddemî anlattı, bize Abdüla‘lâ, Ma‘mer'den, o ez-Zührî'den, o Saîd b. el-Müseyyeb'den (¬١), o da Abdullah b. Amr'dan nakletti; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 'Dünyada adaletli davrananlar, dünyadaki adaletleri sebebiyle Rahmân'ın huzurunda inciden minberler üzerindedirler.'

28993. Metin

ورواه النسائي (¬٢) عن محمد بن المثنى، عن عبد الأعلى، به (¬٣). وهذا إسناده جيد قوي، رجاله على شرط الصحيح.

Bunu Nesâî (¬٢), Muhammed b. el-Müsennâ'dan, o Abdüla‘lâ'dan bu isnadla rivayet etmiştir (¬٣). Bu, isnadı ceyyid ve kuvvetli bir hadistir; ravileri Sahîh şartlarına uygundur.

28994. Metin

وحدثنا محمد بن عبد الله بن يزيد، حدثنا سفيان بن عيينة، عن عمرو بن دينار، عن عمرو بن أوس، عن عبد الله بن عمرو، عن النبي ﷺ قال: "المقسطون عند الله يوم القيامة على منابر من نور على يمين العرش، الذين يعدلون في حكمهم وأهاليهم وما وَلُوا".

Bize Muhammed b. Abdillâh b. Yezîd anlattı, bize Süfyân b. Uyeyne, Amr b. Dînâr'dan, o Amr b. Evs'ten, o Abdullah b. Amr'dan, o da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle buyurduğunu nakletti: 'Hükümlerinde, aile fertlerine ve idareleri altındakilere karşı adaletli davranan adiller, kıyamet gününde Allah katında Arş'ın sağ tarafında nurdan minberler üzerindedirler.'

28995. Metin

ورواه مسلم والنسائي، من حديث سفيان بن عيينة، به (¬٤).

Bunu Müslim ve Nesâî, Süfyân b. Uyeyne hadisinden bu isnadla rivayet etmişlerdir (¬٤).

28996. Metin

وقوله: (إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ) أي: الجميع إخوة في الدين، كما قال رسول الله ﷺ: "المسلم أخو المسلم لا يظلمه ولا يسلمه" (¬٥). وفي الصحيح: "والله في عون العبد ما كان العبد في عون أخيه" (¬٦). وفي الصحيح أيضا: "إذا دعا المسلم لأخيه بظهر الغيب قال الملك: آمين، ولك بمثله" (¬٧). والأحاديث في هذا كثيرة، وفي الصحيح: "مثل المؤمنين في تَوادِّهم وتراحمهم وتواصلهم كمثل الجسد الواحد، إذا اشتكى منه عضو تداعى له سائر الجسد بالحُمَّى والسَّهَر". وفي الصحيح أيضا: "المؤمن للمؤمن كالبنيان، يشد بعضه بعضا" وشبك بين أصابعه (¬٨).

Ayetin: (إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ) kısmı, yani: Hepsi dinde kardeştir; nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez ve onu [düşmana] teslim etmez' buyurmuştur (¬٥). Sahîh'te: 'Kul kardeşinin yardımında olduğu müddetçe Allah da o kulun yardımındadır' buyrulmuştur (¬٦). Yine Sahîh'te: 'Bir Müslüman, gıyabında kardeşi için dua ettiği zaman melek: Âmin, bir misli de sana olsun, der' buyrulmuştur (¬٧). Bu husustaki hadisler pek çoktur. Sahîh'te şöyle buyrulmuştur: 'Müminlerin birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve yardımlaşmadaki misali tek bir cesedin misali gibidir; cesetten bir uzuv şikâyet etse, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateşle ona katılır.' Yine Sahîh'te: 'Mümin mümin için birbirini kenetleyen bir bina gibidir' buyurmuş ve parmaklarını birbirine kenetlemiştir (¬٨).

28997. Metin

وقال أحمد: حدثنا أحمد بن الحجاج، حدثنا عبد الله، أخبرنا مصعب بن ثابت، حدثني أبو حازم قال: سمعت سهل بن سعد الساعدي يحدث عن رسول الله ﷺ قال: "إن المؤمن من أهل الإيمان بمنزلة الرأس من الجسد، يألم المؤمن لأهل الإيمان، كما يألم الجسد لما في الرأس" ٩. تفرد به ولا بأس بإسناده.

Ahmed [b. Hanbel] şöyle dedi: Bize Ahmed b. el-Haccâc anlattı, bize Abdullah anlattı, bize Mus'ab b. Sâbit haber verdi, bana Ebû Hâzim anlattı ve dedi ki: Sehl b. Sa'd es-Sâidî'yi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den şöyle naklederken işittim: « إِنَّ الْمُؤْمِنَ مِنْ أَهْلِ الْإِيمَانِ بِمَنْزِلَةِ الرَّأْسِ مِنَ الْجَسَدِ، يَأْلَمُ الْمُؤْمِنُ لِأَهْلِ الْإِيمَانِ، كَمَا يَأْلَمُ الْجَسَدُ لِمَا فِي الرَّأْسِ » «Şüphesiz müminin iman ehli arasındaki yeri, başın bedendeki konumu gibidir. Baş ağrıdığında beden nasıl acı çekerse, mümin de iman ehlinin [sıkıntısından ötürü] öyle acı çeker.» 9. [Ahmed b. Hanbel] bu rivayette tek kalmıştır; isnadında bir beis (sakınca) yoktur.

28998. Metin

وقوله: (فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ) يعني: الفئتين المقتتلتين، (وَاتَّقُوا اللَّهَ) أي: في جميع أموركم (لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ)، وهذا تحقيق منه تعالى للرحمة لمن اتقاه.

Ayetin: (فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ) kısmı, yani: Birbiriyle savaşan iki fırkanın arasını [düzeltin]. (وَاتَّقُوا اللَّهَ) yani: Bütün işlerinizde [Allah'tan korkun], (لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ) bu da Yüce Allah'ın, Kendisinden sakınan kimseye rahmetini tahakkuk ettirmesidir.

28999. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنَابَزُوا بِالأَلْقَابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١)}

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلا تَنَابَزُوا بِالأَلْقَابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (١١)} “Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin; belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da kadınlarla alay etmesinler; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir addır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (11)”

29000. Metin

ينهى تعالى عن السخرية بالناس، وهو احتقارهم والاستهزاء بهم، كما ثبت في الصحيح عن رسول الله ﷺ أنه قال: "الكِبْر بطر الحق وغَمْص الناس" ويروى: "وغمط الناس" (¬١) والمراد من ذلك: احتقارهم واستصغارهم، وهذا حرام، فإنه قد يكون المحتقر أعظم قدرا عند الله وأحب إليه من الساخر منه المحتقر له؛ ولهذا قال: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ)، فنص على نهي الرجال وعطف بنهي النساء.

Yüce Allah insanlarla alay etmeyi, yani onları hor görmeyi ve onlarla eğlenmeyi yasaklamaktadır. Nitekim Sahîh'te Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den onun şöyle buyurduğu sabit olmuştur: 'Kibir; hakkı inkâr etmek ve insanları hor görmektir (ve gamsi'n-nâs).' Bir rivayette de 've gamti'n-nâs' şeklinde gelmiştir (¬١). Bundan kastedilen, onları hor ve hakir görmektir; bu ise haramdır. Zira hor görülen kimse Allah katında, kendisiyle alay edip onu hor görenden daha üstün ve O'na daha sevimli olabilir. İşte bu sebeple: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ) buyurarak önce erkeklerin menedildiğini açıkça belirtmiş, ardından kadınların menedilmesini buna atfetmiştir.

29001. Metin

وقوله: (وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ) أي: لا تلمزوا الناس. والهمَّاز اللَّماز من الرجال مذموم ملعون، كما قال [تعالى]: (¬٢) {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} [الهمزة: ١]، فالهمز بالفعل واللمز بالقول، كما قال: {هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ} [القلم: ١١] أي: يحتقر الناس ويهمزهم طاعنًا عليهم، ويمشي بينهم بالنميمة وهي: اللمز بالمقال؛ ولهذا قال هاهنا: (وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ)، كما قال: {وَلا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ} [النساء: ٢٩] أي: لا يقتل بعضكم بعضا (¬٣).

Ayetin: (وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ) kısmı, yani: İnsanları ayıplamayın. Erkeklerden hemmâz ve lemmâz olan kimse yerilmiştir ve lanetlenmiştir; nitekim [Yüce Allah] şöyle buyurmuştur: (¬٢) {وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ} “Arkadan çekiştiren, ayıp kusur arayan herkesin vay haline!” [el-Hümeze, 1]. Hemz fiille, lemz ise sözle olur; nitekim şöyle buyurmuştur: {هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ} “Daima ayıplayan, laf getirip götüren” [el-Kalem, 11] yani: İnsanları hor görür, onları ayıplayarak haklarında ileri geri konuşur ve aralarında koğuculuk yaparak dolaşır; bu da sözle ayıplamaktır. İşte bu sebeple burada: (وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ) buyurmuştur; tıpkı: {وَلا تَقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ} “Birbirinizi öldürmeyin” [en-Nisâ, 29] yani birbirinizi öldürmeyin (¬٣) buyurduğu gibi.

29002. Metin

قال ابن عباس، ومجاهد، وسعيد بن جبير، وقتادة، ومقاتل بن حَيَّان: (وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ) أي: لا يطعن بعضكم على بعض.

İbn Abbâs, Mücâhid, Saîd b. Cübeyr, Katâde ve Mukâtil b. Hayyân: (وَلا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ) ayeti hakkında: 'Birbirinizi kötüleyip ayıplamayın' demişlerdir.

29003. Metin

وقوله: (وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ) أي: لا تتداعوا بالألقاب، وهي التي يسوء الشخص سماعها.

Ayetin: (وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ) kısmı, yani: Birbirinizi lakaplarla çağırmayın; bu lakaplar, kişinin işitmekten hoşlanmadığı lakaplardır.

29004. Metin

قال (¬٤) الإمام أحمد: حدثنا إسماعيل، حدثنا داود بن أبي هند، عن الشعبي قال: حدثني أبو جَبِيرة (¬٥) بن الضحاك قال: فينا نزلت في بني سلمة: (وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ) قال: قدم رسول الله ﷺ المدينة وليس فينا رجل إلا وله اسمان أو ثلاثة، فكان إذا دُعِىَ أحد منهم باسم من تلك الأسماء قالوا: يا رسول الله، إنه يغضب من هذا. فنزلت: (وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ)

İmam Ahmed (¬٤) dedi ki: Bize İsmâil anlattı, bize Dâvûd b. Ebî Hind, eş-Şa‘bî'den anlattı; dedi ki: Bana Ebû Cübeyre (¬٥) b. ed-Dahhâk anlattı; o şöyle demiştir: (وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ) ayeti bizim hakkımızda, Benî Selime hakkında indi. Dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde içimizde iki veya üç ismi olmayan hiçbir adam yoktu. Onlardan biri bu isimlerden biriyle çağrıldığında: 'Ey Allah'ın Resûlü, o buna öfkeleniyor' derlerdi. Bunun üzerine: (وَلا تَنَابَزُوا بِالألْقَابِ) ayeti indi.

29005. Metin

ورواه أبو داود عن موسى بن إسماعيل، عن وُهَيْب، عن داود، به (¬٦).

Bunu Ebû Dâvûd, Mûsâ b. İsmâil'den, o Vüheyb'den, o Dâvûd'dan bu isnadla rivayet etmiştir (¬٦).

29006. Metin

وقوله: (بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإيمَانِ) أي: بئس الصفة والاسم الفسوق وهو: التنابز بالألقاب، كما كان أهل الجاهلية يتناعتون، بعدما دخلتم ٧ في الإسلام وعقلتموه، (وَمَنْ لَمْ يَتُبْ)

Allah Teâlâ'nın: {بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإيمَانِ} “İmandan sonra fasıklık ne kötü bir addır!” buyruğu; yani: İslâm'a girdikten 7 ve onu kavradıktan sonra, Câhiliye ehlinin birbirini nitelediği gibi lakaplarla çağrışmak olan o fasıklık sıfatı ve ismi ne kötüdür! {وَمَنْ لَمْ يَتُبْ} “Kim de tövbe etmezse...”

29007. Metin

أي: من هذا (فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ).

yani: bundan [tövbe etmeyen] (فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ) kimseler, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

29008. Metin

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلا تَجَسَّسُوا وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (١٢)}

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلا تَجَسَّسُوا وَلا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (١٢)} “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın ve birbirinizin gıybetini yapmayın. Hiçbiriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’tan korkun; şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir, çok merhametlidir. (12)”

29009. Metin

يقول تعالى ناهيا عباده المؤمنين عن كثير من الظن، وهو التهمة والتخون للأهل والأقارب والناس في غير محله؛ لأن بعض ذلك يكون إثما محضا، فليجتنب كثير منه احتياطا، وروينا عن أمير المؤمنين عمر بن الخطاب، ﵁، أنه قال: ولا تظنن بكلمة خرجت من أخيك المسلم إلا خيرا، وأنت تجد لها في الخير محملا (¬١).

Yüce Allah, mümin kullarını zannın çoğundan nehyetmektedir; bu da aileye, akrabalara ve insanlara yersiz yere töhmet ve hainlik isnat etmektir. Çünkü bunun bir kısmı sırf günahtır; bu sebeple ihtiyat gereği çoğundan sakınılmalıdır. Müminlerin Emîri Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir söz hakkında, hayra yoracak bir yön bulabildiğin sürece ancak hayır düşün' (¬١).

29010. Metin

وقال أبو عبد الله بن ماجه: حدثنا أبو القاسم بن أبي ضمرة نصر بن محمد بن سليمان الحِمْصي، حدثنا أبي، حدثنا عبد الله بن أبي قيس النَّضري، حدثنا (¬٢) عبد الله بن عمر (¬٣) قال: رأيت النبي ﷺ يطوف بالكعبة ويقول: "ما أطيبك وأطيب ريحك، ما أعظمك وأعظم حرمتك. والذي نفس محمد بيده، لحرمة المؤمن أعظم عند الله حرمة منك، ماله ودمه، وأن يظن به إلا خير" (¬٤). تفرد به ابن ماجه من هذا الوجه (¬٥).

Ebû Abdillâh b. Mâce dedi ki: Bize Ebü'l-Kâsım b. Ebî Damre Nasr b. Muhammed b. Süleymân el-Hımsî anlattı, bize babam anlattı, bize Abdullah b. Ebî Kays en-Nadrî anlattı, bize (¬٢) Abdullah b. Ömer (¬٣) anlattı; dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i Kâbe'yi tavaf ederken ve şöyle derken gördüm: 'Sen ne kadar güzelsin ve kokun ne kadar hoştur! Sen ne kadar büyüksün ve hürmetin ne kadar yücedir! Muhammed'in nefsi elinde olan [Allah]'a yemin olsun ki, müminin malı, kanı ve hakkında ancak hayır zanda bulunulması hususundaki hürmeti Allah katında senin hürmetinden daha büyüktür' (¬٤). Bunu İbn Mâce bu tarikten tek başına rivayet etmiştir (¬٥).

29011. Metin

وقال مالك، عن أبي الزِّناد، عن الأعرج، عن أبي هريرة قال: قال رسول الله ﷺ: "إياكم والظن فإن الظن (¬٦) أكذب الحديث، ولا تجسسوا ولا تحسسوا، ولا تنافسوا، ولا تحاسدوا، ولا تباغضوا، ولا تدابروا، وكونوا عباد الله إخوانا".

Mâlik, Ebü'z-Zinâd'dan, o el-A‘rec'den, o da Ebû Hüreyre'den nakletti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 'Zandan sakının; çünkü zan (¬٦) sözün en yalan olanıdır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın, birbirinizin gizliliklerini gözetlemeyin, birbirinize karşı üstünlük taslayıp çekişmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin ve ey Allah'ın kulları, kardeş olun.'

29012. Metin

رواه البخاري عن عبد الله بن يوسف، ومسلم عن يحيى بن يحيى، وأبو داود عن العتبي [ثلاثتهم] (¬٧)، عن مالك، به (¬٨).

Bunu Buhârî Abdullah b. Yûsuf'tan, Müslim Yahyâ b. Yahyâ'dan, Ebû Dâvûd da el-Utbî'den [her üçü] (¬٧), Mâlik'ten bu isnadla rivayet etmişlerdir (¬٨).

29013. Metin

وقال سفيان بن عيينة، عن الزهري، عن أنس [﵁] (¬٩) قال: قال رسول الله ﷺ: "لا تقاطعوا، ولا تدابروا، ولا تباغضوا، ولا تحاسدوا، وكونوا عباد الله إخوانا، ولا يحل للمسلم أن يهجر أخاه فوق ثلاثة أيام".

Süfyân b. Uyeyne, ez-Zührî'den, o da Enes'ten [radıyallâhu anh] (¬٩) nakletti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 'İlişkiyi kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize haset etmeyin; ey Allah'ın kulları, kardeş olun. Bir Müslümanın kardeşini üç günden fazla terk edip küs durması helal olmaz.'

29014. Metin

رواه مسلم والترمذي -وصححه-من حديث سفيان بن عيينة، به ١٠.

Bunu Müslim ve -sahih olduğunu belirterek- Tirmizî, Süfyân b. Uyeyne hadisinden bu isnadla rivayet etmişlerdir.10

29015. Metin

وقال (¬١) الطبراني: حدثنا محمد بن عبد الله القِرْمِطي العدوي، حدثنا بكر بن عبد الوهاب المدني، حدثنا إسماعيل بن قيس الأنصاري، حدثني عبد الرحمن بن محمد بن أبي الرجال، عن أبيه، عن جده حارثة بن النعمان قال: قال رسول الله ﷺ: "ثلاث لازمات لأمتي: الطِّيَرَةُ، والحسد وسوء الظن". فقال رجل: ما يذهبهن يا رسول الله ممن هن فيه؟ قال: "إذا حسدت فاستغفر الله، وإذا ظننت فلا تحقق، وإذا تطيرت فَأمض (¬٢) " (¬٣). وقال (¬٤) أبو داود: حدثنا أبو بكر بن أبي شيبة، حدثنا أبو معاوية، عن الأعمش، عن زيد قال: أتي ابن مسعود، ﵁، برجل (¬٥)، فقيل له: هذا فلان تقطر لحيته خمرا. فقال عبد الله: إنا قد نهينا عن التجسس، ولكن إن يظهر لنا شيء نأخذ به (¬٦).

Taberânî (¬١) dedi ki: Bize Muhammed b. Abdillâh el-Kırmıtî el-Adevî anlattı, bize Bekr b. Abdilvehhâb el-Medenî anlattı, bize İsmâil b. Kays el-Ensârî anlattı, bana Abdurrahmân b. Muhammed b. Ebi'r-Ricâl, babasından, o dedesi Hârise b. en-Nu‘mân'dan nakletti; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Üç şey vardır ki ümmetimden ayrılmaz: Uğursuzluk sayma (tiyere), haset ve kötü zan' buyurdu. Bir adam: 'Ey Allah'ın Resûlü, kendisinde bunlar bulunan kimseden bunları ne giderir?' dedi. Resûlullah: 'Haset ettiğinde Allah'tan bağışlanma dile, zanda bulunduğunda onu tahkik etme (üzerine gitme) ve uğursuzluk vehmettiğinde [işine] devam et (¬٢)' buyurdu (¬٣). Ebû Dâvûd (¬٤) dedi ki: Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe anlattı, bize Ebû Muâviye, el-A‘meş'ten, o Zeyd'den anlattı; dedi ki: İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh'a bir adam (¬٥) getirildi ve ona: 'İşte bu filancadır, sakalından şarap damlıyor' denildi. Bunun üzerine Abdullah: 'Biz gizlilikleri araştırmaktan menedildik; fakat bize bir şey açıkça görünürse onunla hükmederiz' dedi (¬٦).

29016. Metin

سماه ابن أبي حاتم في روايته الوليد بن عقبة بن أبي معيط (¬٧).

İbn Ebî Hâtim rivayetinde onu Velîd b. Ukbe b. Ebî Muayt olarak isimlendirmiştir (¬٧).

29017. Metin

وقال (¬٨) الإمام أحمد: حدثنا هاشم، حدثنا لَيْث، عن إبراهيم بن نَشِيط الخَوْلاني، عن كعب بن علقمة، عن أبي الهيثم، عن دُخَيْن كاتب عقبة قال: قلت لعقبة: إن لنا جيرانا يشربون الخمر، وأنا داع لهم الشرط فيأخذونهم. قال: لا تفعل، ولكن عظهم وتهددهم. قال: ففعل فلم ينتهوا. قال: فجاءه دُخَيْن فقال: إني قد نهيتهم فلم ينتهوا، وإني داع لهم الشرط فيأخذونهم. قال: لا تفعل، ولكن عظهم وتهددهم. قال: ففعل فلم ينتهوا. قال: فجاءه دخين فقال: إني قد نهيتهم فلم ينتهوا، وإني داع لهم الشرط فتأخذهم. فقال له عقبة: ويحك لا تفعل، فإني سمعت رسول الله ﷺ يقول: "من ستر عورة مؤمن فكأنما استحيا موءودة من قبرها".

İmam Ahmed (¬٨) dedi ki: Bize Hâşim anlattı, bize Leys, İbrâhîm b. Neşît el-Havlânî'den, o Ka‘b b. Alkame'den, o Ebü'l-Heysem'den, o da Ukbe'nin kâtibi Duhayn'dan nakletti; [Duhayn] dedi ki: Ukbe'ye: 'Bizim şarap içen komşularımız var; ben zaptiyeleri çağıracağım da onları yakalayacaklar' dedim. [Ukbe]: 'Bunu yapma, aksine onlara öğüt ver ve onları uyar' dedi. [Duhayn] bunu yaptı fakat vazgeçmediler. [Ravi] dedi ki: Duhayn ona gelip: 'Ben onları uyardım fakat vazgeçmediler; ben zaptiyeleri çağıracağım da onları yakalayacaklar' dedi. [Ukbe]: 'Bunu yapma, aksine onlara öğüt ver ve onları uyar' dedi. [Duhayn] bunu yaptı fakat vazgeçmediler. [Ravi] dedi ki: Duhayn ona gelip: 'Ben onları uyardım fakat vazgeçmediler; ben zaptiyeleri çağıracağım da onları yakalayacaklar' dedi. Bunun üzerine Ukbe ona şöyle dedi: 'Yazık sana, yapma! Çünkü ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: Kim bir müminin ayıbını örterse, sanki diri diri toprağa gömülmüş bir kız çocuğunu kabrinden diriltip kurtarmış gibi olur.'

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.