30671. Metin
وهي مدنية.
Bu [sure] Medenîdir.
30672. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
30673. Metin
{قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (١)}
{قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ (١)} “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (1)”
30674. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا أبو معاوية، حدثنا الأعمش، عن تميم بن سلمة، عن عُرْوَة، عن عائشة قالت: الحمد لله الذي وَسع سمعه الأصوات، لقد جاءت المجادلةُ إلى النبي ﷺ تكلمه وأنا في ناحية البيت، ما أسمع ما تقول، فأنزل الله، ﷿: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا) إلى آخر الآية (¬١)
İmam Ahmed dedi ki: Bize Ebû Muâviye rivayet etti, bize el-A'meş, Temîm b. Seleme'den, o Urve'den, o da Âişe'den rivayet etti; Âişe dedi ki: İşitmesi bütün sesleri kuşatan Allah'a hamdolsun. Tartışan kadın (el-Mücâdile) Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip onunla konuşurken ben evin bir köşesindeydim ve söylediklerini işitemiyordum. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا) “Kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü Allah işitmiştir” ayetinden başlayarak ayetin sonuna kadar indirdi. (¬١)
30675. Metin
وهكذا رواه البخاري في كتاب التوحيد تعليقًا فقال: وقال الأعمش، عن تميم بن سلمة، عن عروة، عن عائشة، فذكره (¬٢) وأخرجه النسائي، وابن ماجة، وابن أبي حاتم، وابن جرير، من غير وجه، عن الأعمش، به (¬٣)
Buhârî de bunu Kitâbu't-Tevhîd'de muallak olarak rivayet edip şöyle demiştir: el-A'meş, Temîm b. Seleme'den, o Urve'den, o da Âişe'den nakletti; diyerek bunu zikretti. (¬٢) Nesâî, İbn Mâce, İbn Ebî Hâtim ve İbn Cerîr de bunu çeşitli yollardan el-A'meş'ten aynı isnadla rivayet etmişlerdir. (¬٣)
30676. Metin
وفي رواية لابن أبي حاتم عن الأعمش، عن تميم بن سلمة، عن عروة، عن عائشة، أنها قالت: تبارك الذي أوعى سمعه كل شيء، إني لأسمع كلام خولة بنت ثعلبة، ويخفى علي بعضه، وهي تشتكي زوجها إلى رسول الله ﷺ، وهي تقول: يا رسول الله، أَكَلَ شبابي، ونَثَرت (¬٤) له بطني، حتى إذا كَبِرَت سِنِّي، وانقطع ولدي، ظَاهَر مِنِّي، اللهم إني أشكو إليك. قالت: فما برحت حتى نزل جبريل بهذه الآية: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا) وقال (¬٥) وزوجها أوس بن الصامت.
İbn Ebî Hâtim'in el-A'meş'ten, onun Temîm b. Seleme'den, onun Urve'den, onun da Âişe'den yaptığı bir rivayette Âişe şöyle demiştir: İşitmesi her şeyi kuşatan Allah yücelerden yücedir. Havle bint Sa'lebe'nin sözlerini işitiyordum ama bir kısmı bana gizli kalıyordu. O, kocasını Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şikâyet ediyor ve şöyle diyordu: Ey Allah'ın Resûlü! Gençliğimi tüketti, onun için karnımı serdim (ona peş peşe çocuklar doğurdum), sonunda yaşım ilerleyip çocuktan kesilince benden zıhâr yaptı. Allah'ım, sana şikâyet ediyorum! [Âişe] dedi ki: Kadın henüz oradan ayrılmamıştı ki Cibrîl şu ayetle indi: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا) “Kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü Allah işitmiştir”. (¬٥) dedi ve kocası Evs b. es-Sâmit idi.
30677. Metin
وقال ابن لَهِيعة، عن أبي الأسود، عن عروة: هو أوس بن الصامت-وكان أوس امرأ به لمم، فكان إذا أخَذه لممه (¬٦) واشتد به يظاهر من امرأته، وإذا ذهب لم يقل شيئًا. فأتت رسول الله تستفتيه في ذلك، وتشتكي إلى الله، فأنزل الله: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ) الآية.
İbn Lehîa, Ebü'l-Esved'den, o da Urve'den şöyle rivayet etti: O, Evs b. es-Sâmit idi. Evs'te cinnet/hafif delilik nöbeti vardı; nöbeti tuttuğunda (¬٦) ve durumu şiddetlendiğinde karısından zıhâr yapar, nöbet geçtiğinde ise hiçbir şey demezdi. Kadın bu konuda fetva istemek ve Allah'a şikâyette bulunmak üzere Resûlullah'a geldi. Bunun üzerine Allah: (قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ) “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir...” ayetini indirdi.
30678. Metin
وهكذا روى هشام بن عروة، عن أبيه: أن رجلا كان به لممٌ، فذكر مثله.
Aynı şekilde Hişâm b. Urve de babasından şöyle rivayet etmiştir: Bir adamda cinnet/delilik hali vardı... [diyerek] benzerini zikretti.
30679. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا موسى بن إسماعيل أبو سلمة، حدثنا جرير-يعني ابن حازم-قال: سمعت أبا يزيد يحدث قال: لقيت امرأة عُمَرَ-يقال لها: خولة بنت ثعلبة-وهو يسير مع الناس، فاستوقفته فوقف لها ودنا منها وأصغى إليها رأسه، ووضع يديه على منكبيها حتى قضت حاجتها وانصرفت. فقال له رجل: يا أمير المؤمنين، حبست رجالات قريش على هذه العجوز؟! قال: ويحك! وتدري من هذه؟ قال: لا. قال: هذه امرأة سمع الله شكواها من فوق سبع سموات، هذه خولة بنت ثعلبة، والله لو لم تنصرف عني إلى الليل ما انصرفت عنها حتى تقضي حاجتها إلى أن تحضر صلاة فأصليها، ثم أرجع إليها حتى تقضي حاجتها (¬١)
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Babam bize rivayet etti, bize Mûsâ b. İsmâil Ebû Seleme rivayet etti, bize Cerîr -yani İbn Hâzim- rivayet etti ve dedi ki: Ebû Yezîd'in şöyle anlattığını işittim: Ömer insanlarla birlikte yürürken -kendisine Havle bint Sa'lebe denilen- bir kadın onunla karşılaştı ve onu durdurdu. Ömer de onun için durdu, ona yaklaştı, başını ona doğru eğdi ve kadın ihtiyacını bitirip ayrılıncaya kadar ellerini onun omuzlarına koydu. Bunun üzerine bir adam ona: Ey Müminlerin Emîri! Kureyş'in ileri gelenlerini şu yaşlı kadın için mi beklettin?! dedi. Ömer: Yazıklar olsun sana! Bu kadının kim olduğunu biliyor musun? dedi. Adam: Hayır, dedi. Ömer: Bu, şikâyetini Allah'ın yedi kat semânın üstünden işittiği kadındır; bu Havle bint Sa'lebe'dir. Vallahi geceye kadar yanımdan ayrılmasaydı, namaz vakti girip onu kılmam ve sonra ihtiyacını bitirinceye kadar tekrar yanına dönmem dışında, o ihtiyacını bitirene kadar ben de onun yanından ayrılmazdım, dedi. (¬١)
30680. Metin
هذا منقطع بين أبي يزيد وعمر بن الخطاب. وقد روي من غير هذا الوجه. وقال ابن أبي حاتم أيضًا: حدثنا المنذر بن شاذان (¬٢) حدثنا يعلى، حدثنا زكريا عن عامر قال: المرأة التي جادلت في زوجها خولة بنت الصامت، وأمها معاذة التي أنزل الله فيها: {وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} [النور: ٣٣]
Bu rivayet, Ebû Yezîd ile Ömer b. el-Hattâb arasında munkatıdır. Bu, başka bir yoldan da rivayet edilmiştir. İbn Ebî Hâtim yine şöyle dedi: Bize Münzir b. Şâzân (¬٢) rivayet etti, bize Ya'lâ rivayet etti, bize Zekeriyyâ, Âmir'den rivayet etti; Âmir dedi ki: Kocası hakkında tartışan kadın Havle bint es-Sâmit'tir; annesi ise Allah'ın hakkında: {وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} [النور: ٣٣] “İffetli kalmak isterlerse cariyelerinizi fuhşa zorlamayın” [en-Nûr: 33] ayetini indirdiği Muâze'dir.
30681. Metin
صوابه: خولة امرأة أوس بن الصامت.
Doğrusu şudur: Havle, Evs b. es-Sâmit'in karısıdır.
30682. Metin
{الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (٢) وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٣) فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٤)}
{الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (٢) وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (٣) فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ (٤)} “İçinizden kadınlarına zıhâr yapanlar bilsinler ki, onlar kendilerinin anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Muhakkak ki Allah affedicidir, bağışlayıcıdır. (2) Kadınlarına zıhâr yapıp da sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. İşte size bununla öğüt verilmektedir. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (3) Kim [azat edecek köle] bulamazsa, birbirleriyle temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış yoksulu doyurmalıdır. Bu, Allah'a ve Resûlüne iman edesiniz diyedir. İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. İnkârcılar için ise can yakıcı bir azap vardır. (4)”
30683. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا سعد ٣ بن إبراهيم ويعقوب قالا حدثنا أبي، حدثنا محمد بن إسحاق، حدثني مَعْمَر بن عبد الله بن حنظلة، عن ابن عبد الله بن سلام، عن خويلة ٤ بنت ثعلبة قالت: فيَّ-والله-وفي أوس بن الصامت أنزل الله صَدْرَ سورة "المجادلة"، قالت: كنت عنده وكان شيخًا كبيرًا قد ساء خلقه، قالت: فدخل عليَّ يومًا فراجعته بشيء فغضب فقال: أنت عليَّ كظهر أمي. قالت: ثم خرج فجلس في نادي قومه ساعة، ثم دخل عليَّ فإذا هو يريدني عن نفسي. قالت: قلت: كلا والذي نفس خويلة ٥ بيده، لا تخلص إليَّ وقد قلت ما قلت، حتى يحكم الله ورسوله فينا بحكمه. قالت: فواثبني وامتنعت منه، فغلبته بما تغلب به المرأة الشيخ الضعيف، فألقيته عني، قالت: ثم خرجتُ إلى بعض جاراتي، فاستعرت منها ثيابًا، ثم خرجتُ حتى جئت رسول الله ﷺ، فجلست بين يديه، فذكرت له ما لقيت منه، وجعلت أشكو إليه ما
İmâm Ahmed dedi ki: Bize Sa'd 3 b. İbrâhîm ve Ya'kūb rivayet edip dediler ki: Bize babam rivayet etti, bize Muhammed b. İshâk rivayet etti, bana Ma'mer b. Abdillâh b. Hanzale, İbn Abdillâh b. Selâm'dan, [o da] Huveyle 4 bint Sa'lebe'den rivayet etti; [Huveyle] şöyle dedi: "Vallahi Allah, Mücâdele sûresinin baş tarafını benim ve Evs b. es-Sâmit hakkında indirdi." Dedi ki: "Ben onun yanında idim; o, ahlâkı kötüleşmiş yaşlı bir ihtiyardı. Bir gün yanıma girdi, ben de bir konuda ona karşılık verdim; bunun üzerine öfkelendi ve: 'Sen bana anamın sırtı gibisin' dedi. Sonra çıkıp kavminin meclisinde bir süre oturdu. Ardından yanıma girdi; bir de baktım ki benden nefsini tatmin etmek istiyor. Dedim ki: 'Asla! Huveyle'nin 5 canı elinde olan [Allah]'a yemin olsun ki, sen o söylediğin sözü söyledikten sonra Allah ve Resûlü bizim hakkımızda hüküm verinceye kadar bana yaklaşamazsın.' Dedi ki: Üzerime atıldı, ben de ona karşı koydum; nitekim bir kadının zayıf bir ihtiyara galebe çalması gibi ona üstün gelip onu üzerimden fırlatıp attım. Dedi ki: Sonra komşularımdan bir kadına gidip ondan ödünç elbise aldım. Ardından çıkıp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna geldim, önüne oturdum ve kocamdan gördüklerimi ona anlattım; onun kötü huyundan dolayı
30684. Metin
ألقى من سوء خلقه. قالت: فجعل رسول الله ﷺ يقول: "يا خويلة (¬١) ابنُ عمك شيخ كبير، فاتقي الله فيه". قالت: فوالله ما برحت حتى نزل فيَّ القرآن، فتغشى رسول الله ﷺ ما كان يتغشاه، ثم سُرِّيَ عنه، فقال لي: "يا خويلة (¬٢) قد أنزل الله فيك وفي صاحبك". ثم قرأ عليَّ: {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ} إلى قوله: (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ) قالت: فقال لي رسول الله ﷺ: "مُريه فليعتق رقبة". قالت: فقلت يا رسول الله، ما عنده ما يعتق. قال: "فليصم شهرين متتابعين". قالت: فقلت: والله إنه شيخ كبير، ما به من صيام. قال: "فليطعم ستين مسكينًا وسقًا من تَمر". قالت: فقلت: يا رسول الله، ما ذاك عنده. قالت: فقال رسول الله ﷺ: "فإنا سنعينه بعَرَقٍ من تمر". قالت: فقلت: يا رسول الله، وأنا سأعينه بعَرَقٍ آخر، قال: "فقد أصبت وأحسَنْت، فاذهبي فتصدقي به عنه، ثم استوصي بابن عمك خيرًا". قالت: ففعلت.
maruz kaldığım şeyleri ona şikâyet etmeye başladım. Dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise şöyle demeye başladı: "Ey Huveyle! (¬١) Amcanın oğlu yaşlı bir ihtiyardır, onun hakkında Allah'tan kork." Dedi ki: Vallahi ben oradan ayrılmamıştım ki hakkımda Kur'an indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i vahiy anında bürüyen hal bürüdü, sonra açıldı ve bana: "Ey Huveyle! (¬٢) Allah senin ve arkadaşın hakkında ayet indirdi" buyurdu. Sonra bana: {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ} “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah ikinizin karşılıklı konuşmasını işitir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” ayetinden (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ) “İnkârcılar için ise can yakıcı bir azap vardır” ayetine kadar okudu. [Kadın] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: "Ona emret, bir köle azat etsin" buyurdu. Ben: Ey Allah'ın Resûlü, onun azat edecek hiçbir şeyi yok, dedim. "O halde peş peşe iki ay oruç tutsun" buyurdu. Ben: Vallahi o yaşlı bir ihtiyardır, onda oruç tutacak takat yoktur, dedim. "O halde altmış yoksula bir vesak hurma yedirsin" buyurdu. Ben: Ey Allah'ın Resûlü, bu da onun yanında yoktur, dedim. Kadın dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Biz ona bir arak (büyük sepet) hurma ile yardım ederiz" buyurdu. Ben de: Ey Allah'ın Resûlü, ben de ona bir diğer arak ile yardım ederim, dedim. Resûlullah: "İsabet ettin ve güzel yaptın; git ve bunu onun adına sadaka ver, sonra amcanın oğlu hakkında hayır tavsiyesini tut (ona iyi davran)" buyurdu. Kadın: Ben de öyle yaptım, dedi.
30685. Metin
ورواه أبو داود في كتاب الطلاق من سننه من طريقين، عن محمد بن إسحاق بن يسار، به (¬٣) وعنده: خولة بنت ثعلبة، ويقال فيها: خولة بنت مالك بن ثعلبة. وقد تصغر فيقال: خُوَيلة. ولا منافاة بين هذه الأقوال، فالأمر فيها قريب. والله أعلم.
Bunu Ebû Dâvûd da Sünen'inin Kitâbu't-Talâk bölümünde iki yoldan Muhammed b. İshâk b. Yesâr'dan aynı isnadla rivayet etmiştir. (¬٣) Ondaki rivayette Havle bint Sa'lebe denilmekte, ayrıca hakkında Havle bint Mâlik b. Sa'lebe de denilmektedir. Bazen küçültme ismiyle Huveyle de denir. Bu ifadeler arasında bir tezat yoktur, durum birbirine yakındır. En doğrusunu Allah bilir.
30686. Metin
هذا هو الصحيح في سبب نزول صدر هذه السورة، فأما حديث سَلَمة بن صَخْر فليس فيه أنه كان سبب النزول، ولكن أمر بما أنزل الله في هذه السورة، من العتق أو الصيام، أو الإطعام، كما قال الإمام أحمد:
Bu surenin baş kısmının nüzul sebebi hakkında sahih olan görüş budur. Seleme b. Sahr hadisine gelince, onun nüzul sebebi olduğuna dair bir ifade onda yoktur; fakat o, İmam Ahmed'in dediği gibi, Allah'ın bu surede indirdiği köle azadı, oruç veya yedirme ile emrolunmuştur:
30687. Metin
حدثنا يزيد بن هارون، أخبرنا محمد بن إسحاق، عن محمد بن عمرو بن عطاء، عن سُلَيمان بن يَسَار، عن سلمة بن صخر الأنصاري قال: كنتُ امرأ قد أوتيت من جماع النساء ما لم يؤت غيري، فلما دخل رمضان تظهَّرت من امرأتي حتى ينسلخ رمضان، فَرَقًا من أن أصيب في ليلتي شيئا فأتابع في ذلك إلى أن يدركني النهار، وأنا لا أقدر أن أنزع، فبينا هي تخدمني من الليل إذ تكشف لي منها شيء، فوثبت عليها، فلما أصبحتُ غدوتُ على ٤ قومي فأخبرتهم خبري وقلت: انطلقوا معي إلى النبي ٥ ﷺ-فأخبره بأمري. فقالوا: لا والله لا نفعل؛ نتخوف أن ينزل فينا ٦ -أو يقول فينا رسول الله ﷺ-مقالة يبقى علينا عارها، ولكن اذهب أنت فاصنع ما بدا لك. قال: فخرجتُ حتى أتيتُ النبي ﷺ، فأخبرته خبري. فقال لي: "أنت بذاك". فقلت: أنا بذاك. فقال "أنت بذاك". فقلت: أنا بذاك. قال "أنت بذاك". قلت: نعم، ها أناذا فأمض فيّ حكم الله تعالى ٧ فإني صابر له. قال: "أعتق رقبة". قال: فضربت صفحة رقبتي ٨ بيدي وقلت: لا والذي بعثك بالحق ما أصبحت أملك غيرها. قال: "فصم شهرين". قلت: يا رسول الله، وهل أصابني ما أصابني إلا في الصيام؟ قال: "فتصدق". فقلت: والذي بعثك بالحق،
Yezîd b. Hârûn bize rivayet edip [şöyle] dedi: Muhammed b. İshâk bize Muhammed b. Amr b. Atâ'dan, o Süleymân b. Yesâr'dan, o da Seleme b. Sahr el-Ensârî'den [şöyle] dediğini bildirdi: Ben kadınlarla münasebet hususunda başkasına verilmeyen [aşırı bir arzu ve güç] verilmiş bir kimseydim. Ramazan ayı girince, geceleyin [nefsime hâkim olamayarak] bir şey yapıp da kendimi tutamadan gündüzün bana erişmesine kadar buna devam ederim korkusuyla Ramazan çıkıncaya kadar hanımıma zıhâr yaptım. Geceleyin bana hizmet ederken birden üzerindeki bir yer açılıverdi ve hemen üzerine atıldım. Sabah olunca kavmime 4 gittim, durumumu kendilerine haber verdim ve: "Benimle birlikte Peygamber 5 sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelin de durumumu ona bildireyim" dedim. Onlar: "Hayır, vallahi yapmayız; hakkımızda [bir vahiy] inmesinden 6 -veya Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hakkımızda utancı üzerimizde kalacak bir söz söylemesinden- korkarız. Fakat sen git, sana nasıl uygun görünüyorsa öyle yap" dediler. [Seleme] dedi ki: Çıktım ve nihayet Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına gelip durumu ona haber verdim. Bana: «Sen mi öyle yaptın?» buyurdu. "Ben öyle yaptım" dedim. «Sen mi öyle yaptın?» buyurdu. "Ben öyle yaptım" dedim. «Sen mi öyle yaptın?» buyurdu. "Evet, işte ben buradayım; hakkımda Allah Teâlâ'nın 7 hükmünü uygula, ben O'nun [hükmüne] sabrediciyim" dedim. «Bir köle âzat et» buyurdu. Boynumun yan tarafına 8 elimle vurup: "Hayır, seni hak ile gönderene yemin olsun ki bundan başkasına mâlik değilim" dedim. «O hâlde iki ay [peş peşe] oruç tut» buyurdu. "Ey Allah'ın Resûlü, başıma gelenler zaten oruç yüzünden gelmedi mi?" dedim. «Öyleyse sadaka ver» buyurdu. Ben de: "Seni hak ile gönderene yemin olsun ki..." dedim.
30688. Metin
لقد بتنا ليلتنا هذه وَحْشَى ما لنا عشاء. قال: "اذهب إلى صاحب صدقة بني زُريق فقل له فليدفعها إليك، فأطعم عنك منها وسقًا من تمر ستين مسكينًا، ثم استعن بسائره عليك وعلى عيالك". قال: فرجعت إلى قومي فقلت: وجدت عندكم الضيقَ وسوءَ الرأي، ووجدت عند رسول الله ﷺ السَّعَة والبركة، قد أمر لي بصدقتكم، فادفعوها إليَّ. فدفعوها إليَّ.
biz bu geceyi aç geçirdik, hiçbir akşam yemeğimiz yoktu, dedim. "Benî Züreyk'in sadaka [memuruna] git ve ona, onu sana teslim etmesini söyle; ondan altmış yoksula bir vesak hurma yedir, kalanını da kendin ve ailen için kullan" buyurdu. [Seleme] dedi ki: Kavmime döndüm ve: Sizin yanınızda darlık ve kötü görüş buldum; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında ise genişlik ve bereket buldum. Sizin sadakanızı bana emretti, onu bana verin, dedim. Onlar da onu bana verdiler.
30689. Metin
وهكذا رواه أبو داود، وابن ماجة، واختصره الترمذي وحَسَّنه (¬١)
Bunu Ebû Dâvûd ve İbn Mâce de böylece rivayet etmişlerdir; Tirmizî ise ihtisar etmiş ve hadisin hasen olduğunu belirtmiştir. (¬١)
30690. Metin
وظاهر السياق: أن هذه القصة كانت بعد قصة أوس بن الصامت وزوجته خُويَلة بنت ثعلبة، كما دلّ عليه سياق تلك وهذه بعد التأمل.
Bağlamın zahiri şudur: Bu kıssa, derinlemesine düşünüldüğünde her ikisinin bağlamının da gösterdiği üzere, Evs b. es-Sâmit ile hanımı Huveyle bint Sa'lebe'nin kıssasından sonra vuku bulmuştur.
30691. Metin
قال خَصيف، عن مجاهد، عن ابن عباس: أول من ظاهر من امرأته أوس بن الصامت، أخو عبادة بن الصامت، وامرأته خولة بنت ثعلبة بن مالك، فلما ظاهر منها خَشِيت أن يكون ذلك طلاقًا، فأتت رسول الله ﷺ فقالت: يا رسول الله، إن أوسًا ظاهر مني، وإنا إن افترقنا هلكنا، وقد نَثَرتُ بطني منه، وقَدمتْ صُحْبَتَهُ. وهي تشكو ذلك وتبكي، ولم يكن جاء في ذلك شيء. فأنزل الله: {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ} إلى قوله: (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ) فدعاه رسول الله ﷺ فقال: "أتقدر على رقبة تعتقها؟ ". قال: لا والله يا رسول الله ما أقدر عليها؟ قال: فجمع له رسول الله ﷺ، حتى أعتق عنه، ثم راجع أهله رواه بن جرير (¬٢)
Hasîf, Mücâhid'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti: Hanımından ilk zıhâr yapan kimse, Ubâde b. es-Sâmit'in kardeşi Evs b. es-Sâmit'tir; hanımı da Havle bint Sa'lebe b. Mâlik'tir. Evs ondan zıhâr yapınca kadın bunun boşanma olmasından endişe etti ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: Ey Allah'ın Resûlü, Evs benden zıhâr yaptı; şayet ayrılırsak helak oluruz, ben ona karnımı serdim (birçok çocuk doğurdum) ve onunla uzun bir beraberliğim oldu, diyerek bunu şikâyet etti ve ağladı. O sırada bu konuda henüz bir hüküm gelmemişti. Bunun üzerine Allah: {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ} “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir” ayetinden (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ) “İnkârcılar için ise can yakıcı bir azap vardır” ayetine kadar indirdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu çağırdı ve: "Azat edecek bir köleye gücün yeter mi?" buyurdu. Adam: Hayır, vallahi ey Allah'ın Resûlü, buna gücüm yetmez, dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onun adına [hurma] topladı, nihayet onun adına kefareti yerine getirdi, sonra da hanımına döndü. Bunu İbn Cerîr rivayet etmiştir. (¬٢)
30692. Metin
ولهذا ذهب ابنُ عباس والأكثرون إلى ما قلناه، والله أعلم.
Bu sebeple İbn Abbâs ve çoğunluk bizim söylediğimiz görüşe meyletmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
30693. Metin
فقوله تعالى: (الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ) أصل الظهار مشتق من الظهر، وذلك أن الجاهلية كانوا إذا تظاهر أحد من امرأته قال لها: أنت عليَّ كَظَهْرِ أمي، ثم في الشرع كان الظهار في سائر الأعضاء قياسًا على الظهر، وكان الظهار عند الجاهلية طلاقًا، فأرخص الله لهذه الأمة وجعل فيه كفارة، ولم يجعله طلاقًا كما كانوا يعتمدونه في جاهليتهم. هكذا قال غير واحد من السلف.
Allah Teâlâ'nın: (الَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْكُمْ مِنْ نِسَائِهِمْ) “İçinizden kadınlarına zıhâr yapanlar...” kavline gelince: Zıhârın aslı sırt anlamına gelen zahr (الظهر) kelimesinden türemiştir. Bu da şundan dolayıdır: Câhiliye halkından biri karısından zıhâr yaptığı zaman ona: "Sen bana anamın sırtı gibisin" derdi. Sonra şeriatta zıhâr, sırta kıyas edilerek diğer bütün organlarda da geçerli kılındı. Zıhâr Câhiliye döneminde bir boşanma sayılırdı; Allah bu ümmete ruhsat verip onda kefareti meşru kıldı ve onu Câhiliye döneminde uyguladıkları gibi boşanma saymadı. Selef'ten pek çok kimse böyle demiştir.
30694. Metin
قال ابن جرير: حدثنا أبو كُرَيْب، حدثنا عبيد الله بن موسى، عن أبي حمزة، عن عِكْرمة، عن ابن عباس قال: كان الرجل إذا قال لامرأته في الجاهلية: أنت عليَّ كظهر أمي، حُرِّمت عليه، فكان أول من ظاهر في الإسلام أوس، وكان تحته ابنة عم له يقال لها: "خويلة بنت ثعلبة ٣. فظاهر منها، فأسقط في يديه، وقال: ما أراك إلا قد حَرُمت علي. وقالت له مثل ذلك، قال: فانطلقي إلى رسول الله ﷺ. فأتت رسول الله فوجدت عنده ماشطة تمشط رأسه، فقال: "يا خويلة، ما أمرنا في أمرك بشيء ٤ فأنزل الله على رسوله ﷺ، فقال: " يا خويلة، أبشري" قالت: خيرًا. قال فقرأ عليها: {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا} إلى قوله: (وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا)
İbn Cerîr dedi ki: Bize Ebû Kureyb rivayet etti, bize Ubeydullâh b. Mûsâ rivayet etti, Ebû Hamza'dan, o İkrime'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti; [İbn Abbâs] şöyle dedi: Câhiliye döneminde bir adam karısına: "Sen bana anamın sırtı gibisin" dediği zaman, kadın ona haram olurdu. İslâm'da ilk zıhâr yapan kimse Evs oldu. Onun nikâhı altında "Huveyletü bint Sa'lebe"3 denilen bir amcakızı vardı. [Evs] ona zıhâr yaptı, [sonra yaptığına] pişman olup eli ayağı boşaldı ve: "Senin bana artık haram olduğunu düşünüyorum" dedi. Kadın da ona benzer bir söz söyledi. [Evs]: "[Öyleyse] Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'e git" dedi. Kadın Resûlullâh'a geldi ve onun yanında saçını tarayan bir kadın kuaför buldu. Bunun üzerine [Resûlullâh]: «Ey Huveyle, senin durumun hakkında bize bir şey emrolunmadı»4 buyurdu. Derken Allâh, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahiy indirdi. Bunun üzerine [Resûlullâh]: «Ey Huveyle, müjdeler olsun!» buyurdu. Kadın: "Hayırdır [inşallâh]!" dedi. [İbn Abbâs] dedi ki: [Resûlullâh] ona: { قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ وَاللَّهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا } “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allâh'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allâh işitmiştir. Allâh sizin karşılıklı konuşmanızı işitir” ayetinden şu kavline kadar okudu: (وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا) “Kadınlarına zıhâr yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir.”
30695. Metin
قالت: وأي رقبة لنا؟ والله ما يجد رقبة غيري. قال: (فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ) قالت: والله لولا أنه يشرب في اليوم ثلاث مرات لذهب بصره! قال: (فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا) قالت: من أين؟ ما هي إلا أكلة إلي مثلها! قال: فدعا بشطر وَسْق-ثلاثين صاعا، والوسق: ستون صاعا-فقال: "ليطعم ستين مسكينا وليراجعك" (¬١) وهذا إسناد جيد قوي، وسياق غريب، وقد روي عن أبي العالية نحو هذا، فقال ابن أبي حاتم:
Kadın: Bizim hangi kölemiz var ki? Vallahi onun benden başka azat edecek bir canı yoktur, dedi. [Peygamber]: (فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ) “Kim bulamazsa peş peşe iki ay oruç tutmalıdır” buyurdu. Kadın: Vallahi o günde üç defa içmese gözünün feri gider! dedi. [Peygamber]: (فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا) “Kimin de buna gücü yetmezse altmış yoksulu doyurmalıdır” buyurdu. Kadın: Nereden bulsun? Bir öğünlük yemeği ancak var! dedi. Bunun üzerine Peygamber yarım vesak -otuz sâ', bir vesak ise altmış sâ'dır- hurma getirilmesini istedi ve: "Altmış yoksulu doyursun ve sana dönsün" buyurdu. (¬١) Bu isnad ceyyid ve kuvvetlidir, bağlamı ise gariptir. Ebü'l-Âliye'den de buna benzer bir rivayet nakledilmiştir. Şöyle ki, İbn Ebî Hâtim dedi ki:
30696. Metin
حدثنا محمد بن عبد الرحمن الهروي، حدثنا علي بن عاصم، عن داود بن أبي هند، عن أبي العالية قال: كانت خولة بنت دُلَيج تحت رجل من الأنصار، وكان ضرير البصر فقيرًا سيئ الخلق، وكان طلاق أهل الجاهلية إذا أراد الرجل أن يطلق امرأته، قال: "أنت عليَّ كظهر أمي". وكان لها منه عيل أو عيلان، فنازعته يوما في شيء فقال: "أنت عليَّ كظهر أمي". فاحتملت عليها ثيابها حتى دخلت على النبي ﷺ. وهو في بيت عائشة، وعائشة تغسل شق رأسه، فقدمت عليه ومعها عَيّلها، فقالت: يا رسول الله، إن زوجي ضرير البصر، فقير لا شيء له سيئ الخُلُق، وإني نازعته في شيء فغضب، فقال: "أنت عليَّ كظهر أمي"، ولم يرد به الطلاق، ولي منه عيل أو عيلان، فقال: "ما أعلمك إلا قد حَرُمت عليه" فقالت: أشكو إلى الله ما نزل بي وأبا صبييّ. قال: ودارت عائشة فغسلت شق رأسه الآخر، فدارت معها، فقالت: يا رسول الله، زوجي ضرير البصر، فقير سيئ الخلق، وإن لي منه عَيِّلا أو عيلين، وإني نازعته في شيء فغضب، وقال: "أنت عليَّ كظهر أمي"، ولم يرد به الطلاق! قالت: فرفع إلي رأسه وقال: "ما أعلمك إلا قد حرمت عليه". فقالت: أشكو إلى الله ما نزل بي وأبا صبيي؟ قال: ورأت عائشة وجه النبي ﷺ تَغَيَّر، فقالت لها: "وراءك وراءك؟ " فتنحت، فمكث رسول الله ﷺ في غشيانه ذلك ما شاء الله، فلما انقطع الوحي قال: "يا عائشة، أين المرأة" فدعتها، فقال لها رسول الله ﷺ: "اذهبي فأتني بزوجك". فانطلقت تسعى فجاءت به. فإذا هو-[كما قالت] ٢ -ضرير البصر، فقير سيئ الخلق. فقال النبي ﷺ: "أستعيذ بالله السميع العليم، بسم الله الرحمن الرحيم {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا [وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ]} ٣ إلى قوله: (وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا [فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ]) ٤ قال النبي ﷺ: "أتجد رقبة تعتقها من قبل أن تمسها؟ ". قال: لا. قال: "أتستطيع أن تصوم شهرين متتابعين؟ ". قال: والذي بعثك بالحق، إني إذا لم آكل المرتين والثلاث يكاد أن يعشو بصري. قال: "أفتستطيع أن تطعم ستين مسكينا؟ ". قال: لا إلا [أن] ٥ تعينني. قال: فأعانه رسول الله ﷺ فقال: "أطعم ستين مسكينا". قال:
Bize Muhammed b. Abdirrahmân el-Hervevî rivayet etti, bize Ali b. Âsım rivayet etti, Dâvûd b. Ebî Hind'den, o da Ebü'l-Âliye'den rivayet etti; o şöyle dedi: Havle bint Düleyc, Ensâr'dan bir adamın nikâhı altındaydı. Adam âmâ, fakir ve kötü ahlâklı biriydi. Câhiliye ehlinin boşaması; adam karısını boşamak istediğinde ona: "Sen bana anamın sırtı gibisin" demesi şeklindeydi. Kadının o adamdan bir veya iki çocuğu vardı. Bir gün bir meselede onunla tartıştı, adam da: "Sen bana anamın sırtı gibisin" dedi. Kadın elbiselerini üzerine alıp hemen Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna girdi. O sırada [Nebî] Âişe'nin evindeydi ve Âişe onun başının bir tarafını yıkıyordu. Kadın yanındaki çocuğuyla beraber onun huzuruna gelip şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resûlü! Kocam âmâ, hiçbir şeyi olmayan bir fakir ve kötü ahlâklıdır. Bir meselede onunla tartıştım da öfkelenip: 'Sen bana anamın sırtı gibisin' dedi; [fakat] bununla boşamayı kastetmedi. Ondan bir veya iki çocuğum da var." [Resûlullah]: «Bildiğim kadarıyla sen ona kesinlikle haram olmuşsun» buyurdu. Kadın: "Başıma ve çocuklarımın babasına gelen bu durumu Allah'a şikâyet ediyorum" dedi. [Râvi] dedi ki: Âişe [diğer tarafa] dönüp [Nebî'nin] başının diğer tarafını yıkadı, kadın da onunla beraber [o tarafa] döndü ve: "Ey Allah'ın Resûlü! Kocam âmâ, fakir ve kötü ahlâklıdır. Ondan bir veya iki çocuğum da var. Bir meselede onunla tartıştım da öfkelenip: 'Sen bana anamın sırtı gibisin' dedi; [fakat] bununla boşamayı kastetmedi!" dedi. Kadın dedi ki: [Resûlullah] başını bana doğru kaldırıp: «Bildiğim kadarıyla sen ona kesinlikle haram olmuşsun» buyurdu. Kadın: "Başıma ve çocuklarımın babasına gelen bu durumu Allah'a şikâyet ediyorum" dedi. [Râvi] dedi ki: Âişe, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in yüzünün [renginin] değiştiğini gördü ve kadına: "Geri çekil, geri çekil!" dedi. Kadın kenara çekildi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah'ın dilediği bir süre boyunca vahyin ağırlığı altındaki o baygınlık hâlinde kaldı. Vahiy hâli sona erince: «Ey Âişe! O kadın nerede?» diye sordu. Âişe onu çağırdı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kadına: «Git, bana kocanı getir» buyurdu. Kadın aceleyle gidip kocasını getirdi. Bir de baktı ki adam -[kadının söylediği gibi] 2- âmâ, fakir ve kötü ahlâklı biri. Bunun üzerine Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: "Semî' ve Alîm olan Allah'a sığınırım. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. {قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا وَتَشْتَكِي إِلَى اللَّهِ} “Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan [kadının sözünü Allah işitmiştir]” 3 ayetinden başlayarak (وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) “Kadınlarından zıhâr yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin [bir köle azat etmeleri gerekir]” 4 ayetine kadar okudu. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem: «Ona dokunmadan önce azat edeceğin bir köle bulabilir misin?» buyurdu. Adam: "Hayır" dedi. [Nebî]: «Peş peşe iki ay oruç tutabilir misin?» buyurdu. Adam: "Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, günde iki veya üç defa yemek yemediğim takdirde gözüm neredeyse görmez hâle gelir" dedi. [Nebî]: «Peki, altmış yoksulu doyurabilir misin?» buyurdu. Adam: "Sen bana yardım etmedikçe [buna] 5 gücüm yetmez" dedi. [Râvi] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona yardım etti ve: «Altmış yoksulu doyur» buyurdu. [Râvi] dedi ki:
30697. Metin
وحَوّل الله الطلاق، فجعله ظهارًا.
Böylece Allah boşanmayı zıhâra dönüştürdü.
30698. Metin
ورواه ابن جرير، عن ابن المثنى، عن عبد الأعلى، عن داود، سمعت أبا العالية، فذكر نحوه، بأخصر من هذا السياق (¬١)
Bunu İbn Cerîr, İbnü'l-Müsennâ'dan, o Abdül'a'lâ'dan, o Dâvûd'dan: Ebü'l-Âliye'yi işittim diyerek bu bağlamdan daha muhtasar bir şekilde benzerini rivayet etmiştir. (¬١)
30699. Metin
وقال سعيد بن جبير: كان الإيلاء والظهار من طلاق الجاهلية، فوقت الله الإيلاء أربعة أشهر، وجعل في الظهار الكفارة. رواه ابن أبي حاتم، بنحوه.
Saîd b. Cübeyr şöyle dedi: Îlâ ve zıhâr Câhiliye'nin boşamalarındandı. Allah îlâyı dört ay ile sınırladı, zıhârda ise kefaret kıldı. Bunu İbn Ebî Hâtim benzer şekilde rivayet etmiştir.
30700. Metin
وقد استدل الإمام مالك على أن الكافر لا يدخل في هذه الآية بقوله: (مِنْكُمْ) فالخطاب للمؤمنين، وأجاب الجمهور بأن هذا خرج مخرج الغالب فلا مفهوم له، واستدل الجمهور عليه بقوله: (مِنْ نِسَائِهِمْ) على أن الأمة لا ظهار منها، ولا تدخل في هذا الخطاب.
İmam Mâlik, kâfirin bu ayetin kapsamına girmediğine (مِنْكُمْ) “İçinizden” ifadesiyle delil getirmiştir; çünkü hitap müminleredir. Cumhur ise buna, bu ifadenin غالب (çoğunluk) durum üzerine geldiği ve mefhumunun bulunmadığı şeklinde cevap vermiştir. Cumhur da (مِنْ نِسَائِهِمْ) “kadınlarına” ifadesiyle cariyenin zıhâra konu olamayacağına ve bu hitabın kapsamına girmediğine delil getirmiştir.
30701. Metin
وقوله: (مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ) أي: لا تصير المرأة بقول الرجل: "أنت عليَّ كأمي" أو "مثل أمي" أو "كظهر أمي" (¬٢) وما أشبه ذلك، لا تصير أمه بذلك، إنما أمه التي ولدته؛ ولهذا قال: (وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا) أي: كلامًا فاحشًا باطلا (وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ) أي: عما كان منكم في حال الجاهلية. وهكذا أيضًا عما خرج من سبق اللسان، ولم يقصد إليه المتكلم، كما رواه أبو داود: أن رسول الله ﷺ سمع رجلا يقول لامرأته: يا أختي. فقال: أختك هي؟ "، فهذا إنكار (¬٣) ولكن لم يحرمها عليه بمجرد ذلك؛ لأنه لم يقصده، ولو قصده لحرمت عليه؛ لأنه لا فرق على الصحيح بين الأم وبين غيرها من سائر المحارم من أخت وعمة وخالة وما أشبه ذلك.
Allah'ın: (مَا هُنَّ أُمَّهَاتِهِمْ إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلا اللائِي وَلَدْنَهُمْ) “Onlar kendilerinin anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır” kavli; yani bir erkeğin karısına: "Sen bana anam gibisin", "anamın mislisin" veya "anamın sırtı gibisin" (¬٢) ve benzeri sözler söylemesiyle kadın onun anası olmaz; onun anası sadece kendisini doğuran kadındır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: (وَإِنَّهُمْ لَيَقُولُونَ مُنْكَرًا مِنَ الْقَوْلِ وَزُورًا) “Şüphesiz onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar.” Yani çirkin ve batıl bir söz söylemektedirler. (وَإِنَّ اللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ) “Muhakkak ki Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.” Yani Câhiliye durumunda sizden sadır olan şeyleri bağışlayandır. Aynı şekilde ağızdan kasıtsız kaçan ve konuşanın niyet etmediği sözler için de böyledir; nitekim Ebû Dâvûd'un rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir adamın karısına: "Ey kız kardeşim" dediğini işitmiş ve: "O senin kız kardeşin midir?" buyurmuştur. Bu bir kınamadır (¬٣) ancak sırf bu sözle kadını ona haram kılmamıştır; çünkü bunu kastetmemiştir. Şayet bunu kastetmiş olsaydı kadın ona haram olurdu; zira sahih olan görüşe göre anne ile kız kardeş, hala, teyze ve benzeri diğer bütün mahremler arasında fark yoktur.
30702. Metin
وقوله: (وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا) اختلف السلف والأئمة في المراد بقوله: (ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا) فقال بعض الناس: العود هو أن يعود إلى لفظ الظهار فيكرره، وهذا القول باطل، وهو اختيار ابن حزم (¬٤) وقول داود، وحكاه أبو عمر بن عبد البر عن بُكَيْر ابن الأشج والفراء، وفرقة من أهل الكلام.
Allah Teâlâ'nın: (وَالَّذِينَ يُظَاهِرُونَ مِنْ نِسَائِهِمْ ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا) “Kadınlarına zıhâr yapıp da sonra söylediklerinden dönenler...” kavline gelince: Selef ve imamlar (ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا) “sonra söylediklerinden dönenler” ifadesinden ne kastedildiği konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazı insanlar şöyle demiştir: Avdet (dönmek), zıhâr lafzına dönüp onu tekrarlamaktır. Bu görüş batıldır; bu İbn Hazm'ın tercihi (¬٤) ve Dâvûd'un görüşüdür. Bunu Ebû Ömer b. Abdilber, Bükeyr b. el-Eşec'den, Ferrâ'dan ve kelâm ehlinden bir fırkadan nakletmiştir.
30703. Metin
وقال الشافعي: هو أن يمسكها بعد الظهار زمانًا يمكنه أن يطلق فيه فلا يطلق.
Şâfiî dedi ki: O, zıhârdan sonra kadını boşayabileceği bir süre nikâhında tutup da boşamamasını sürdürmesidir.
30704. Metin
وقال أحمد بن حنبل: هو أن يعود إلى الجماع أو يعزم عليه فلا تحل له حتى يكفر بهذه الكفارة. وقد حكي عن مالك: أنه العزم على الجماع أو الإمساك (¬٥) وعنه أنه الجماع.
Ahmed b. Hanbel dedi ki: O, cinsel ilişkiye dönmesi yahut buna azmetmesidir; bu kefareti vermedikçe kadın ona helal olmaz. Mâlik'ten: Bunun cinsel ilişkiye yahut kadını nikâhta tutmaya azmetmek olduğu nakledilmiştir; (¬٥) yine ondan bunun bizzat cinsel ilişki olduğu da rivayet edilmiştir.
30705. Metin
وقال أبو حنيفة: هو أن يعود إلى الظهار بعد تحريمه، ورفع ما كان عليه أمر الجاهلية، فمتى تظاهر ٦ الرجل من امرأته فقد حرمها تحريمًا لا يرفعه إلا الكفارة. وإليه ذهب أصحابه، والليث بن سعد.
Ebû Hanîfe ise şöyle demiştir: O, [zıhârın] haram kılınmasından ve Câhiliye dönemindeki uygulamanın kaldırılmasından sonra [kişinin tekrar] zıhâra dönmesidir. Dolayısıyla bir adam hanımına zıhâr yaptığında 6 onu, ancak kefaretin kaldırabileceği kesin bir haramlıkla haram kılmış olur. Mezhep arkadaşları [Ebû Yûsuf ve Muhammed] ile Leys b. Sa‘d da bu görüşü benimsemiştir.
30706. Metin
وقال ابن لَهِيعة: حدثني عطاء، عن سعيد بن جبير: (ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا) يعني: يريدون أن يعودوا في الجماع الذي حرموه على أنفسهم.
İbn Lehîa dedi ki: Bana Atâ, Saîd b. Cübeyr'den rivayet etti: (ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا قَالُوا) yani: Kendi kendilerine haram kıldıkları cinsel ilişkiye dönmek isterler.
30707. Metin
وقال الحسن البصري: يعني الغشيان في الفرج. وكان لا يرى بأسا أن يغشى فيما دون الفرج قبل أن يكفر.
Hasan-ı Basrî dedi ki: [Kastedilen] fercden cinsel ilişkide bulunmaktır. O, kefaret vermeden önce fercin dışındaki yakınlaşmalarda bir sakınca görmezdi.
30708. Metin
وقال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: (مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا) والمس: النكاح. وكذا قال عطاء، والزهري، وقتادة، ومقاتل بن حيان.
Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan şöyle nakletti: (مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا) “birbirleriyle temas etmeden önce”; temas nikâhtır (cinsel ilişkidir). Atâ, ez-Zührî, Katâde ve Mukâtil b. Hayyân da böyle demiştir.
30709. Metin
وقال الزهري: ليس له أن يقبلها ولا يمسها حتى يكفر.
ez-Zührî dedi ki: Kefaret verinceye kadar onu öpmesi ve ona dokunması caiz değildir.
30710. Metin
وقد روي أهل السنن من حديث عكرمة، عن ابن عباس أن رجلا قال: يا رسول الله، إني ظاهرت من امرأتي فوقعت عليها قبل أن أكفر. فقال: "ما حملك على ذلك يرحمك الله؟ ". قال: رأيت خلخالها في ضوء القمر. قال: "فلا تقربها حتى تفعل ما أمرك الله، ﷿" (¬١)
Sünen ehli, İkrime yoluyla İbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: Bir adam: Ey Allah'ın Resûlü, ben karımdan zıhâr yaptım, sonra da kefaret vermeden önce onunla ilişkiye girdim, dedi. Resûlullah: "Allah sana rahmet etsin, seni buna sevk eden ne oldu?" buyurdu. Adam: Ay ışığında halhalını gördüm, dedi. Resûlullah: "Aziz ve celil olan Allah'ın sana emrettiği şeyi yerine getirinceye kadar ona yaklaşma" buyurdu. (¬١)
30711. Metin
وقال الترمذي: حسن غريب صحيح (¬٢) ورواه أبو داود والنسائي من حديث عكرمة مرسلا. قال النسائي: وهو أولى بالصواب (¬٣)
Tirmizî: Hasen, garib, sahihtir, dedi. (¬٢) Ebû Dâvûd ve Nesâî ise bunu İkrime'den mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Nesâî: Doğruya daha yakın olan budur, demiştir. (¬٣)
30712. Metin
وقوله: (فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) أي: فإعتاق رقبة كاملة من قبل أن يتماسا، فها هنا الرقبة مطلقة غير مقيدة بالإيمان، وفي كفارة القتل مقيدة بالإيمان، فحمل الشافعي، ﵀، ما أطلق ها هنا على ما قيد هناك لاتحاد الموجب، وهو عتق الرقبة، واعتضد (¬٤) في ذلك بما رواه عن مالك بسنده، عن معاوية بن الحكم السلمي، في قصة الجارية السوداء، وأن رسول الله ﷺ قال: "أعتقها فإنها مؤمنة". وقد رواه أحمد في مسنده، ومسلم في صحيحه (¬٥)
Allah Teâlâ'nın: (فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ) “bir köle azat etmeleri gerekir” kavli; yani birbirleriyle temas etmeden önce tam bir köle azat etmektir. Burada köle, iman şartı koşulmaksızın mutlak bırakılmıştır; adam öldürme kefaretinde ise iman şartıyla mukayyed kılınmıştır. Şâfiî rahimehullâh, hüküm sebebi (yani köle azadı) bir olduğu için burada mutlak olanı oradaki mukayyede hamletmiştir. Bu konuda Mâlik'ten isnadıyla rivayet ettiği, Muâviye b. el-Hakem es-Sülemî'nin siyah cariye kıssasındaki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: "Onu azat et, çünkü o müminedir" hadisini delil olarak almıştır. (¬٤) Bunu Ahmed Müsned'inde, Müslim de Sahîh'inde rivayet etmiştir. (¬٥)
30713. Metin
وقال الحافظ أبو بكر البزار: حدثنا يوسف (¬٦) بن موسى، حدثنا عبد الله بن نمير، عن إسماعيل بن مسلم، عن عمرو بن دينار، عن طاوس، عن ابن عباس قال: أتى رسول الله ﷺ رجل فقال: إني تظاهرت (¬٧) من امرأتي ثم وقعت عليها قبل أن أكفر. فقال رسول الله ﷺ: "ألم يقل الله (مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا) قال: أعجبتني؟ قال: "أمسك حتى تكفر" (¬٨)
Hâfız Ebû Bekr el-Bezzâr dedi ki: Bize Yûsuf (¬٦) b. Mûsâ rivayet etti, bize Abdullah b. Nümeyr rivayet etti, İsmâil b. Müslim'den, o Amr b. Dînâr'dan, o Tâvûs'tan, o da İbn Abbâs'tan rivayet etti; İbn Abbâs dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir adam gelip: Ben karımdan zıhâr yaptım, sonra kefaret vermeden önce onunla ilişkiye girdim, dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Allah: (مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا) “birbirleriyle temas etmeden önce” buyurmadı mı?" dedi. Adam: Hoşuma gitti, dedi. Resûlullah: "Kefaret verinceye kadar uzak dur" buyurdu. (¬٨)
30714. Metin
ثم قال البزار: لا يروي عن ابن عباس بأحسن من هذا، وإسماعيل بن مسلم تكلم فيه، وروي عنه جماعة كثيرة من أهل العلم، وفيه من الفقه أنه لم يأمره إلا بكفارة واحدة.
Sonra el-Bezzâr şöyle dedi: İbn Abbâs'tan bundan daha güzel [bir isnad ve lafızla] rivayet edilmemiştir. İsmâil b. Müslim hakkında [cerh cihetiyle] söz söylenmiştir; bununla birlikte ilim ehlinden kalabalık bir topluluk ondan rivayette bulunmuştur. Bu [hadisten çıkarılacak] fıkhî hüküm ise, [Allah Resûlü'nün] ona yalnızca tek bir kefaret emretmiş olmasıdır.
30715. Metin
وقوله: (ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ) أي: تزجرون به (وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ) أي: خبير بما يصلحكم، عليم بأحوالكم.
Allah Teâlâ'nın: (ذَلِكُمْ تُوعَظُونَ بِهِ) “İşte size bununla öğüt verilmektedir” kavli; yani bununla menedilmektesiniz. (وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ) “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Yani sizin için neyin uygun olduğunu çok iyi bilir, durumlarınızdan hakkıyla haberdardır.
30716. Metin
وقوله: (فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا) وقد تقدمت الأحاديث الواردة (¬١) بهذا على الترتيب، كما ثبت في الصحيحين في قصة الذي جامع امرأته في رمضان.
Allah Teâlâ'nın: (فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَتَمَاسَّا فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَإِطْعَامُ سِتِّينَ مِسْكِينًا) “Kim [azat edecek köle] bulamazsa, birbirleriyle temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutmalıdır. Kimin de buna gücü yetmezse altmış yoksulu doyurmalıdır.” kavline gelince: Nitekim Ramazan'da karısıyla ilişkiye giren kimsenin kıssasında Sahîhayn'da sabit olduğu üzere, bu sırayla vârid olan hadisler (¬١) daha önce geçmişti.
30717. Metin
(ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ) أي: شرعنا هذا لهذا.
(ذَلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ) “Bu, Allah'a ve Resûlüne iman edesiniz diyedir.” Yani bunu işte bu sebeple meşru kıldık.
30718. Metin
وقوله: (وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ) أي: محارمه فلا تنتهكوها.
Allah Teâlâ'nın: (وَتِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ) “İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır.” kavli; yani O'nun haramlarıdır, onları çiğnemeyin.
30719. Metin
وقوله: (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ) أي: الذين لم يؤمنوا ولا التزموا بأحكام هذه الشريعة، لا تعتقدوا أنهم ناجون من البلاء، كلا ليس الأمر كما زعموا، بل لهم عذاب أليم، أي: في الدنيا والآخرة.
Allah Teâlâ'nın: (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ أَلِيمٌ) “İnkârcılar için ise can yakıcı bir azap vardır.” kavli; yani iman etmeyen ve bu şeriatın hükümlerine bağlanmayanlar... Onların beladan kurtulacağını sanmayın; hayır, durum onların iddia ettiği gibi değildir, bilakis onlar için can yakıcı bir azap vardır; yani dünyada ve ahirette.
30720. Metin
{إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ (٥) يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٦)}
{إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَقَدْ أَنْزَلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ (٥) يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (٦)} “Allah'a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılmışlardır. Hâlbuki biz apaçık ayetler indirmiştik. İnkârcılar için alçaltıcı bir azap vardır. (5) Allah'ın hepsini dirilteceği ve yaptıklarını kendilerine haber vereceği günü [hatırla]. Allah onları tek tek saymış, onlarsa unutmuşlardır. Allah her şeye hakkıyla şahittir. (6)”
30721. Metin
يخبر تعالى عمن شاقوا الله ورسوله وعاندوا شرعه (كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ) أي: أهينوا ولعنوا وأخزوا، كما فعل بمن أشبههم ممن قبلهم (وَقَدْ أَنزلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ) أي: واضحات لا يخالفها ولا يعاندها إلا كافر فاجر مكابر، (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ) أي: في مقابلة ما استكبروا عن اتباع شرع الله، والانقياد له، والخضوع لديه.
Allah Teâlâ, Allah'a ve Resûlüne karşı gelenleri ve O'nun şeriatına inatla karşı çıkanları haber vererek şöyle buyurmaktadır: (كُبِتُوا كَمَا كُبِتَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ) “kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılmışlardır.” Yani kendilerinden önceki benzerlerine yapıldığı gibi aşağılanmış, lanetlenmiş ve rezil edilmişlerdir. (وَقَدْ أَنزلْنَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ) “Hâlbuki biz apaçık ayetler indirmiştik.” Yani inkârcı, günahkâr ve kibirli olandan başkasının muhalefet edip inatlaşmayacağı apaçık [deliller indirmiştik]. (وَلِلْكَافِرِينَ عَذَابٌ مُهِينٌ) “İnkârcılar için alçaltıcı bir azap vardır.” Yani Allah'ın şeriatına uymaktan, O'na boyun eğip teslim olmaktan büyüklenmelerinin karşılığı olarak.
30722. Metin
ثم قال: (يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا) وذلك يوم القيامة، يجمع الله الأولين والآخرين في صعيد واحد، (فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا) أي: يخبرهم (¬٢) بالذي صنعوا من خير وشر (أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ) أي: ضبطه الله وحفظه عليهم، وهم قد نسوا ما كانوا عليه، (وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ) أي: لا يغيب عنه شيء، ولا يخفى ولا ينسى شيئًا.
Sonra şöyle buyurdu: (يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا) “Allah'ın hepsini dirilteceği... günü [hatırla].” Bu da kıyamet günüdür; Allah öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar. (فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا) “ve yaptıklarını kendilerine haber vereceği” Yani hayır ve şerden işlediklerini onlara bildirir. (¬٢) (أَحْصَاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ) “Allah onları tek tek saymış, onlarsa unutmuşlardır.” Yani Allah onları tek tek kaydetmiş ve onlar aleyhine muhafaza etmiştir; onlar ise ne hâlde olduklarını unutmuşlardır. (وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ) “Allah her şeye hakkıyla şahittir.” Yani O'ndan hiçbir şey kaybolmaz, gizli kalmaz ve O hiçbir şeyi unutmaz.
30723. Metin
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٧)}
{أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (٧)} “Göklerde ve yerde olanları Allah'ın bildiğini görmez misin? Üç kişinin fısıldaştığı yerde dördüncüsü mutlaka O'dur; beş kişinin fısıldaştığı yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan daha az veya daha çok da olsalar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (7)”
30724. Metin
ثم قال تعالى مخبرًا عن إحاطة علمه بخلقه واطلاعه عليهم، وسماعه كلامهم، ورؤيته مكانهم حيث كانوا وأين كانوا، فقال: (أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ)
Sonra Yüce Allah, ilminin yarattıklarını kuşattığını, onları görüp gözettiğini, sözlerini işittiğini, nerede ve ne hâlde bulunurlarsa bulunsunlar mekânlarını gördüğünü haber vererek1 şöyle buyurdu: (أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَى ثَلاثَةٍ)2 “Göklerde olanları da yerde olanları da Allah'ın bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizlice fısıldaştığı hiçbir yer yoktur ki...”
30725. Metin
أي: من سر ثلاثة (إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا) أي: يطلع عليهم يسمع كلامهم وسرهم ونجواهم، ورسله أيضًا مع ذلك تكتب ما يتناجون به، مع علم الله وبه سمعه لهم، كما قال: {أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ وَأَنَّ اللَّهَ عَلامُ الْغُيُوبِ} [التوبة: ٧٨] وقال {أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ بَلَى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ} [الزخرف: ٨٠]؛ ولهذا حكى غير واحد الإجماع على أن المراد بهذه الآية معية علم الله تعالى (¬١) ولا شك في إرادة ذلك ولكن سمعه أيضا مع علمه محيط بهم، وبصره نافذ فيهم، فهو، سبحانه، مطلع على خلقه، لا يغيب عنه من أمورهم شيء.
Yani üç kişinin gizli konuşması... (إِلا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلا خَمْسَةٍ إِلا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلا أَدْنَى مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْثَرَ إِلا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا) “...dördüncüsü mutlaka O'dur; beş kişinin fısıldaştığı yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan daha az veya daha çok da olsalar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O onlarla beraberdir.” Yani onları görür, sözlerini, gizlilerini ve fısıldaşmalarını işitir. Bununla birlikte Allah'ın bilmesi ve işitmesi yanında elçileri de onların fısıldaştıklarını yazmaktadır. Nitekim şöyle buyurmuştur: {أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ وَأَنَّ اللَّهَ عَلامُ الْغُيُوبِ} [et-Tevbe: 78] “Onlar, Allah'ın kendilerinin sırrını da fısıltılarını da bildiğini ve Allah'ın gaybları çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi?” ve şöyle buyurmuştur: {أَمْ يَحْسَبُونَ أَنَّا لا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوَاهُمْ بَلَى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ} [ez-Zuhruf: 80] “Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil! Yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadırlar.” Bundan dolayı birden fazla âlim bu ayette kastedilenin Allah Teâlâ'nın ilminin beraberliği (¬١) olduğu hususunda icma nakletmiştir. Bunun kastedildiğinde şüphe yoktur; ancak O'nun işitmesi de ilmiyle beraber onları kuşatmıştır ve görmesi de onlara nüfuz etmiştir. O subhânehu, mahlukatını gözetendir, onların işlerinden hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz.
30726. Metin
ثم قال: (ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ) قال الإمام أحمد: افتتح الآية بالعلم، واختتمها بالعلم.
Sonra şöyle buyurdu: (ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ) “Sonra kıyamet günü yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” İmam Ahmed şöyle demiştir: Ayete ilimle başlamış ve ayeti ilimle bitirmiştir.
30727. Metin
{أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٨) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلا تَتَنَاجَوْا بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٩) إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٠)}
{أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ (٨) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلا تَتَنَاجَوْا بِالإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٩) إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ (١٠)} “Fısıldaşmaktan menedildikten sonra, yine menedildikleri şeye dönen ve günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşanları görmedin mi? Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler. Kendi içlerinden de: 'Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?' derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Ne kötü varış yeridir orası! (8) Ey iman edenler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşmayın; iyilik ve takva üzerine fısıldaşın ve huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun. (9) Şüphesiz bu fısıldaşmalar, iman edenleri üzmek için ancak şeytandandır. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler. (10)”
30728. Metin
قال ابن أبي نَجِيح، عن مجاهد [في قوله] (¬٢) (أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى) قال: اليهود وكذا قال مقاتل بن حيان، وزاد: كان بين النبي ﷺ وبين اليهود موادعة، وكانوا إذا مر بهم رجل من أصحاب النبي ﷺ جلسوا يتناجون بينهم، حتى يظن المؤمن أنهم يتناجون بقتله-أو: بما يكره المؤمن-فإذا رأى المؤمن ذلك خَشيهم، فترك طريقه عليهم. فنهاهم النبي ﷺ عن النجوى، فلم ينتهوا وعادوا إلى النجوى، فأنزل الله: (أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ).
İbn Ebî Necîh, Mücâhid'den (¬٢) (أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى) “Fısıldaşmaktan menedildikten sonra... görmedin mi?” [ayeti hakkında] şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Onlar Yahudilerdir." Mukâtil b. Hayyân da böyle demiş ve şunu eklemiştir: "Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile Yahudiler arasında bir barış anlaşması vardı. Hz. Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ashabından bir adam onların yanından geçtiğinde, aralarında fısıldaşmaya otururlardı. Öyle ki mümin kimse, kendisini öldürmek üzere veya hoşlanmayacağı bir şey hakkında fısıldaştıklarını sanırdı. Mümin bunu görünce onlardan çekinir ve onların bulunduğu yolu terk ederdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları fısıldaşmaktan menetti; fakat vazgeçmeyip fısıldaşmaya geri döndüler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: (أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ) “Fısıldaşmaktan menedildikten sonra, yine menedildikleri şeye dönen... görmedin mi?” [ayetini] indirdi."
30729. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبي، حدثنا إبراهيم بن المنذر الحزامي، حدثني سفيان بن حمزة، عن كثير عن زيد، عن رُبَيح بن عبد الرحمن بن أبي سعيد الخدري، عن أبيه، عن جده قال: كنا نتناوب رسول الله ﷺ، نبيت عنده؛ يطرُقه من الليل أمر ٣ وتبدو له حاجة. فلما كانت ذات ليلة كَثُر أهل النّوب والمحتسبون حتى كنا أندية نتحدث، فخرج علينا رسول الله ﷺ فقال: "ما هذا النجوى؟ ألم تُنْهَوا عن النجوى؟ ". قلنا: تبنا إلى الله يا رسول الله، إنا كنا في ذكر المسيح،
İbn Ebî Hâtim şöyle demiştir: Bize babam, ona İbrâhîm b. el-Münzir el-Hizâmî, ona Süfyân b. Hamza, ona Kesîr b. Zeyd, ona Rubeyh b. Abdirrahmân b. Ebî Saîd el-Hudrî, ona babası, ona da dedesi [Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh]'ın şöyle dediğini rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında nöbetleşe bekler, geceleyin ansızın bir iş çıkar3 yahut bir ihtiyacı belirir diye onun yanında gecelerdik. Bir gece nöbetçiler ve [hizmetle sevap] umanlar çoğaldı; öyle ki gruplar hâlinde toplanıp konuşmaya başladık. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanımıza çıkıp: «Bu fısıldaşma nedir? Siz fısıldaşmaktan menedilmediniz mi?» buyurdu. Biz de: “Allah'a tevbe ettik ey Allah'ın Resûlü, biz sadece Mesîh'i [Deccâl'i] anıyorduk,
30730. Metin
فَرقا منه. فقال: "ألا أخبركم بما هو أخوف عليكم عندي منه؟ ". قلنا: بلى يا رسول الله. قال: "الشرك الخفي، أن يقوم الرجل يعمل لمكان رجل". هذا إسناد غريب، وفيه بعض الضعفاء (¬١)
ondan korktuğumuz için. Bunun üzerine şöyle buyurdu: 'Bana göre sizin için ondan daha korkunç olan şeyi size haber vereyim mi?' 'Evet, ey Allah'ın Resûlü' dedik. Şöyle buyurdu: 'Gizli şirk; kişinin bir başkasının görmesi için kalkıp amel etmesidir.' Bu garip bir isnaddır ve içinde bazı zayıf râviler vardır. (¬١)
30731. Metin
وقوله: (وَيَتَنَاجَوْنَ بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ) أي: يتحدثون فيما بينهم بالإثم، وهو ما يختص بهم، والعدوان، وهو ما يتعلق بغيرهم، ومنه معصية الرسول ومخالفته، يُصِرون عليها ويتواصون بها.
Allah Teâlâ'nın: (وَيَتَنَاجَوْنَ بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ) “ve günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşanları” kavli; yani kendi aralarında günahı -ki bu kendilerine mahsustur-, düşmanlığı -ki bu başkalarıyla ilgilidir- ve bu cümleden olmak üzere Resûl'e isyan edip ona muhalefet etmeyi fısıldaşırlar; bunda ısrar eder ve bunu birbirlerine tavsiye ederler.
30732. Metin
وقوله: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) قال ابن أبي حاتم:
Allah Teâlâ'nın: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) “Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler.” kavli hakkında İbn Ebî Hâtim şöyle dedi:
30733. Metin
حدثنا أبو سعيد الأشج، حدثنا ابن نمير، عن الأعمش، [عن مسلم] (¬٢) عن مسروق، عن عائشة قالت: دخل على رسول الله ﷺ يهود فقالوا: السام عليك يا أبا القاسم. فقالت عائشة: وعليكم السام و [اللعنة] (¬٣) قالت: فقال رسول الله ﷺ: "يا عائشة، إن الله لا يحب الفحش ولا التفحش". قلت: ألا تسمعهم يقولون: السام عليك؟ فقال رسول الله: "أو ما سمعت أقول (¬٤) وعليكم؟ ". فأنزل الله: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) (¬٥)
Bize Ebû Saîd el-Eşecc anlattı, bize İbn Nümeyr, el-A'meş'ten, [Müslim'den] (¬٢) o Mesrûk'tan, o da Âişe'den nakletti; Âişe dedi ki: "Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem huzuruna birtakım Yahudiler girdi ve: 'es-Sâmü aleyke yâ Ebe'l-Kâsım (Ölüm üzerine olsun ey Ebü'l-Kâsım)' dediler. Âişe: 'Ve aleykümü's-sâm ve'l-la'net (Ölüm ve lanet de sizin üzerinize olsun)' (¬٣) dedi. Âişe dedi ki: Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Ey Âişe! Şüphesiz Allah çirkin sözü ve çirkinleşmeyi sevmez' buyurdu. Ben: 'Onların «es-Sâmü aleyke» dediklerini işitmedin mi?' dedim. Resûlullah: 'Benim de «Ve aleyküm (Sizin de üzerinize)» (¬٤) dediğimi işitmedin mi?' buyurdu." Bunun üzerine Allah Teâlâ: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) “Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler.” (¬٥) [ayetini] indirdi.
30734. Metin
وفي رواية في الصحيح أنها قالت لهم: عليكم السام والذام واللعنة. وأن رسول الله ﷺ قال: "إنه يستجاب لنا فيهم، ولا يستجاب لهم فينا" (¬٦)
Sahîh'teki bir rivayette Âişe onlara: "Aleykümü's-sâmü ve'z-zâmmü ve'l-la'neh (Ölüm, ayıp ve lanet sizin üzerinize olsun)" demiş ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de: "Şüphesiz bizim onlar aleyhindeki duamız kabul olunur, onların bizim aleyhimizdeki duası ise kabul olunmaz" buyurmuştur. (¬٦)
30735. Metin
وقال ابن جرير: حدثنا بشر، حدثنا يزيد، حدثنا سعيد، عن قتادة، عن أنس بن مالك: أن رسول الله ﷺ بينما هو جالس مع أصحابه، إذ أتى عليهم يهودي فسلَّم عليهم، فردوا عليه، فقال نبي الله ﷺ: "هل تدرون ما قال؟ ". قالوا: سلم يا رسول الله. قال: "بل قال: سام عليكم، أي: تسامون دينكم". قال رسول الله: "ردوه". فردوه عليه. فقال نبي الله: "أقلت: سام عليكم؟ ". قال: نعم. فقال رسول الله ﷺ: "إذا سلم عليكم أحد من أهل الكتاب فقولوا: عليك" أي: عليك ما قلت (¬٧)
İbn Cerîr dedi ki: Bize Bişr anlattı, bize Yezîd anlattı, bize Saîd, Katâde'den, o da Enes b. Mâlik'ten nakletti: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabıyla birlikte otururken bir Yahudi yanlarına geldi ve onlara selam verdi. Onlar da selamını aldılar. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Ne dediğini biliyor musunuz?' buyurdu. 'Selam verdi ey Allah'ın Resûlü' dediler. O: 'Aksine «Sâmün aleyküm» dedi; yani dininizden usanasınız' buyurdu. Resûlullah: 'Onu geri çağırın' dedi. Onu geri çağırdılar. Allah'ın Peygamberi: '«Sâmün aleyküm» mü dedin?' buyurdu. O da: 'Evet' dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 'Ehl-i Kitap'tan biri size selam verirse: «Aleyke (Senin de üzerine)» deyin; yani söylediğin şey senin üzerine olsun.'" (¬٧)
30736. Metin
وأصل حديث أنس مخرج في الصحيح، وهذا الحديث في الصحيح عن عائشة، بنحوه (¬٨)
Enes hadisinin aslı Sahîh'te tahrîc edilmiştir; bu hadis Âişe'den de benzeri şekilde Sahîh'te yer almaktadır. (¬٨)
30737. Metin
وقوله: (وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ) أي: يفعلون هذا، ويقولون ما يحرفون من الكلام وإيهام السلام، وإنما هو شتم في الباطن، ومع هذا يقولون في أنفسهم: لو كان هذا نبيًا لعذبنا الله بما نقول له في الباطن؛ لأن الله يعلم ما نسره، فلو كان هذا نبيًا حقًّا لأوشك أن
Allah Teâlâ'nın: { وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ } “Kendi içlerinden de: 'Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?' derler.” ayetinin anlamı şudur: Onlar bunu yapar, sözü tahrif ederek selam veriyormuş izlenimi uyandıracak laflar söylerler; halbuki bu, içten içe bir sövgüdür. Bununla birlikte kendi içlerinden: "Eğer bu bir peygamber olsaydı, içten içe ona söylediklerimiz sebebiyle Allah bize azap ederdi; çünkü Allah bizim gizlediğimizi bilir. Şayet bu gerçekten bir peygamber olsaydı, neredeyse..." derler.
30738. Metin
يعاجلنا الله بالعقوبة في الدنيا، فقال الله تعالى: (حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ) أي: جهنم كفايتهم في الدار الآخرة (يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ)
Allah dünyada bize cezayı çarçabuk verirdi." Bunun üzerine Allah Teâlâ: (حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ) “Onlara cehennem yeter” yani ahiret yurdunda cehennem onlara kâfidir, (يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ) “oraya gireceklerdir. Ne kötü varış yeridir orası!” buyurdu.
30739. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا عبد الصمد، حدثنا حماد، عن عطاء بن السائب، عن أبيه، عن عبد الله بن عمرو؛ أن اليهود كانوا يقولون لرسول الله ﷺ: سام عليك، ثم يقولون في أنفسهم: (لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ)؟، فنزلت هذه الآية: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ) إسناد حسن ولم يخرجوه (¬١)
İmam Ahmed dedi ki: Bize Abdussamed anlattı, bize Hammâd, Atâ b. es-Sâib'den, o babasından, o da Abdullah b. Amr'dan nakletti: Yahudiler Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem "Sâmün aleyk" der, sonra kendi içlerinden: (لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ) “'Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?'” derlerdi. Bunun üzerine şu ayet indi: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ وَيَقُولُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ لَوْلا يُعَذِّبُنَا اللَّهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ) “Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler. Kendi içlerinden de: 'Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?' derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Ne kötü varış yeridir orası!” İsnadı hasendir, fakat [Kütüb-i Sitte müellifleri] onu tahrîc etmemişlerdir. (¬١)
30740. Metin
وقال العوفي، عن ابن عباس: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) قال: كان المنافقون يقولون لرسول الله إذا حيوه: "سام عليك"، قال الله: (حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ).
el-Avfî, İbn Abbâs'tan: (وَإِذَا جَاءُوكَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللَّهُ) “Sana geldiklerinde, Allah'ın seni selamlamadığı bir biçimde sana selam verirler.” [ayeti hakkında] şöyle dediğini rivayet etti: "Münafıklar Resûlullah'a selam verdiklerinde 'Sâmün aleyk' derlerdi. Allah Teâlâ: (حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ) “Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Ne kötü varış yeridir orası!” buyurdu."
30741. Metin
ثم قال الله مُؤدّبًا عباده المؤمنين ألا يكونوا مثل الكفرة والمنافقين: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلا تَتَنَاجَوْا بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ) أي: كما يتناجى به الجهلة من كفرة أهل الكتاب ومن مَالأهم على ضلالهم من المنافقين، (وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ) أي: فيخبركم (¬٢) بجميع أعمالكم وأقوالكم التي قد أحصاها عليكم، وسيجزيكم بها.
Sonra Allah Teâlâ, kâfirler ve münafıklar gibi olmasınlar diye mümin kullarını edeplendirerek şöyle buyurdu: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلا تَتَنَاجَوْا بِالإثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ) “Ey iman edenler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Peygamber'e isyan hususunda fısıldaşmayın” Yani Ehl-i Kitap'ın kâfirlerinden olan cahillerin ve onların sapıklıklarına arka çıkan münafıkların fısıldaştığı gibi [fısıldaşmayın]. (وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ) “iyilik ve takva üzerine fısıldaşın ve huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun.” Yani O, aleyhinize tek tek sayıp kaydettiği bütün amellerinizi ve sözlerinizi size haber verecek (¬٢) ve bunlarla sizi cezalandıracaktır.
30742. Metin
قال الإمام أحمد: حدثنا بَهْزُ وعفان قالا أخبرنا همام، حدثنا قتادة، عن صفوان بن مُحْرِز قال: كنت آخذًا بيد ابن عمر، إذ عرض له رجل فقال: كيف سمعت رسول الله ﷺ يقول في النجوى يوم القيامة؟ قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: "إن الله يدني المؤمن فيضع عليه كَنَفه ويستره من الناس، ويقرره بذنوبه، ويقول له: أتعرف ذنب كذا؟ أتعرف ذنب كذا؟ أتعرف ذنب كذا؟ حتى إذا قَرّره بذنوبه ورأى في نفسه أن قد هلك، قال: فإني قد سترتها عليك في الدنيا، وأنا أغفرها لك اليوم. ثم يُعْطَى كتابَ حسناته، وأما الكفار (¬٣) والمنافقون فيقول الأشهاد: هؤلاء الذين كذبوا على ربهم، ألا لعنة الله على الظالمين".
İmam Ahmed dedi ki: Bize Behz ve Affân anlattılar; dediler ki: Bize Hemmâm haber verdi, bize Katâde, Safvân b. Muhriz'den anlattı; dedi ki: "Ben İbn Ömer'in elinden tutuyordum; o sırada bir adam karşısına çıkıp: 'Kıyamet günündeki gizli konuşma (necvâ) hakkında Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem ne buyurduğunu işittin?' dedi. O da şöyle dedi: Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu işittim: 'Şüphesiz Allah mümini yaklaştırır, üzerine perdesini çeker ve onu insanlardan örter. Ona günahlarını ikrar ettirir ve: «Şu günahı biliyor musun? Şu günahı biliyor musun? Şu günahı biliyor musun?» der. Nihayet günahlarını ikrar ettirip de mümin helak olduğunu düşündüğü zaman, [Allah Teâlâ]: «Ben onları dünyada senin aleyhine örtmüştüm, bugün de senin için bağışlıyorum» buyurur. Sonra ona iyiliklerinin kitabı verilir. Kâfirlere (¬٣) ve münafıklara gelince, şahitler şöyle diyecektir: «İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Bilin ki Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!»'"
30743. Metin
أخرجاه في الصحيحين، من حديث قتادة (¬٤)
Her ikisi de bunu Sahîhayn'da Katâde hadisinden tahrîc etmişlerdir. (¬٤)
30744. Metin
ثم قال تعالى: (إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ) أي: إنما النجوى-وهي المُسَارّة-حيث يتوهم مؤمن بها سوءًا (مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا) يعني: إنما يصدر هذا من المتناجين عن تسويل الشيطان وتزيينه، (لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا) أي: ليسوءهم، وليس ذلك بضارهم شيئًا إلا بإذن الله، ومن أحس من ذلك شيئًا فليستعذ بالله وليتوكل على الله، فإنه لا يضره شيء بإذن الله.
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: (إِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيْئًا إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ) “Şüphesiz bu fısıldaşmalar, iman edenleri üzmek için ancak şeytandandır. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.” Yani fısıldaşma -ki bu gizli konuşmadır-, bir müminin bundan dolayı aleyhine bir kötülük kuruntusuna kapıldığı durumlarda: (مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا) “iman edenleri üzmek için ancak şeytandandır” yani fısıldaşanlardan bunun sadır olması, sırf şeytanın vesvesesi ve süslemesiyledir; (لِيَحْزُنَ الَّذِينَ آمَنُوا) “iman edenleri üzmek için” yani onları kederlendirmek içindir. Oysa bu, Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir şekilde zarar veremez. Kim bundan bir şey hissederse Allah'a sığınsın ve Allah'a tevekkül etsin; zira Allah'ın izniyle ona hiçbir şey zarar veremez.
30745. Metin
وقد وردت السنة بالنهي عن التناجي حيث يكون في ذلك تأذٍ على مؤمن، كما قال الإمام أحمد:
Nitekim sünnette, bir mümine eziyet/rahatsızlık verecek şekilde gizlice fısıldaşmaktan nehyedildiğine dair rivayetler vârid olmuştur; nitekim İmam Ahmed şöyle demiştir:
30746. Metin
حدثنا وكيع وأبو معاوية قالا حدثنا الأعمش، عن أبي وائل، عن عبد الله بن مسعود قال: قال رسول الله ﷺ: "إذا كنتم ثلاثة فلا يتناجَينَّ اثنان دون صاحبهما، فإن ذلك يحزنه". وأخرجاه من حديث الأعمش (¬١)
Bize Vekî' ve Ebû Muâviye anlattılar; dediler ki: Bize el-A'meş, Ebû Vâil'den, o da Abdullah b. Mes'ûd'dan nakletti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Üç kişi olduğunuzda, arkadaşları olmadan iki kişi gizlice fısıldaşmasın; çünkü bu onu üzer." Her ikisi de bunu el-A'meş hadisinden tahrîc etmişlerdir. (¬١)
30747. Metin
وقال عبد الرزاق، أخبرنا مَعْمَر، عن أيوب، عن نافع، عن ابن عمر قال: قال رسول الله ﷺ: "إذا كنتم ثلاثة فلا يتناجى اثنان دون الثالث إلا بإذنه؛ فإن ذلك يحزنه". انفرد بإخراجه مسلم عن أبي الربيع وأبي كامل، كلاهما عن حماد بن زيد، عن أيوب، به (¬٢)
Abdürrezzâk dedi ki: Bize Ma'mer haber verdi, Eyyûb'dan, o Nâfi'den, o da İbn Ömer'den nakletti; dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Üç kişi olduğunuzda, üçüncünün izni olmadıkça iki kişi aralarında gizlice fısıldaşmasın; çünkü bu onu üzer." Müslim, hem Ebü'r-Rebî' hem de Ebû Kâmil tarikiyle, her ikisi Hammâd b. Zeyd'den, o da Eyyûb'dan bu isnadla rivayet etmekle münferid kalmıştır. (¬٢)
30748. Metin
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١١)}
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ (١١)} “Ey iman edenler! Size: 'Meclislerde yer açın' denildiği zaman yer açın ki, Allah da size genişlik versin. 'Kalkın' denildiği zaman da hemen kalkın ki, Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (11)”
30749. Metin
يقول تعالى مؤدبًا عباده المؤمنين، وآمرًا لهم أن يحسن بعضهم إلى بعض في المجالس: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ) وقرئ (في المجلس) (فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ) وذلك أن الجزاء من جنس العمل، كما جاء في الحديث الصحيح: "من بَنَى لله مسجدًا بنى الله له بيتًا في الجنة" (¬٣) وفي الحديث الآخر: "ومن يَسَّر على مُعْسِر يَسَّر الله عليه في الدنيا والآخرة، [ومن ستر مسلما ستره الله في الدنيا والآخرة] (¬٤) والله في عون العبد ما كان العبد في عون أخيه" (¬٥) ولهذا أشباه كثيرة؛ ولهذا قال: (فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ).
Allah Teâlâ mümin kullarını edeplendirerek ve meclislerde birbirlerine iyi davranmalarını emrederek şöyle buyurmaktadır: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قِيلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ) “Ey iman edenler! Size: 'Meclislerde yer açın' denildiği zaman...” -ve (في المجلس) şeklinde de okunmuştur- (فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ) “...yer açın ki, Allah da size genişlik versin.” Çünkü ceza/mükâfat amelin cinsindendir; nitekim sahih hadiste şöyle gelmiştir: "Kim Allah için bir mescit bina ederse, Allah da onun için cennette bir ev bina eder." (¬٣) Diğer hadiste ise: "Kim darda kalmış birine kolaylık sağlarsa, Allah da ona dünyada ve ahirette kolaylık sağlar. [Kim bir Müslümanı örterse Allah da onu dünyada ve ahirette örter.] (¬٤) Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da kulun yardımındadır." (¬٥) Bunun pek çok benzeri vardır; bu sebeple şöyle buyurmuştur: (فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللَّهُ لَكُمْ) “...yer açın ki, Allah da size genişlik versin.”
30750. Metin
قال قتادة: نزلت هذه الآية في مجالس (¬٦) الذكر، وذلك أنهم كانوا إذا رأوا أحدهم مقبلا ضَنّوا بمجالسهم عند رسول الله ﷺ، فأمرهم الله أن يفسح بعضهم لبعض.
Katâde şöyle demiştir: Bu ayet zikir meclisleri (¬٦) hakkında inmiştir. Şöyle ki, onlar birinin geldiğini gördüklerinde Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem yanındaki meclislerini kıskanıp yer vermezlerdi; bunun üzerine Allah birbirlerine yer açmalarını emretti.
30751. Metin
وقال مقاتل بن حيان: أنزلت هذه الآية يوم جُمُعة وكان رسول الله ﷺ يومئذ في الصفة، وفي المكان ضيق، وكان يكرم أهل بدر من المهاجرين والأنصار، فجاء ناس من أهل بدر وقد سبقوا إلى المجالس، فقاموا حيال رسول الله ﷺ، فقالوا: السلام عليك أيها النبي ورحمة الله وبركاته. فرد النبي ﷺ، ثم سلموا على القوم بعد ذلك، فردوا عليهم، فقاموا على أرجلهم ينتظرون أن يوسع لهم، فعرف النبي ﷺ ما يحملهم على القيام، فلم يُفْسَح لهم، فشق ذلك على النبي ﷺ، فقال لمن حوله من المهاجرين والأنصار، من غير أهل بدر: "قم يا فلان، وأنت يا فلان". فلم يزل
Mukâtil b. Hayyân şöyle demiştir: Bu ayet bir cuma günü indirildi. O gün Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Suffe'de bulunuyordu ve mekânda darlık vardı. [Resûlullah], Muhacir ve Ensar'dan olan Bedir ehline ikramda bulunurdu. Derken Bedir ehlinden bazı kimseler geldi; fakat meclislerde [başkaları] kendilerinden önce yer tutmuştu. Bunun üzerine Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem karşısında durup: "es-Selâmu aleyke eyyühe'n-Nebiyyu ve rahmetullâhi ve berekâtuh" dediler. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem [selamlarını] aldı. Sonra oradaki topluluğa selam verdiler, onlar da selamlarını aldılar. Kendilerine yer açılmasını bekleyerek ayakta durdular. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onları ayakta tutan sebebi anladı; fakat onlara yer açılmadı. Bu durum Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem ağır geldi ve etrafındaki Bedir ehlinden olmayan Muhacir ve Ensar'a: "Kalk ey falan! Sen de [kalk] ey falan!" dedi. Böylece...
30752. Metin
يقيمهم بعدة (¬١) النفر الذين هم قيام بين يديه من المهاجرين والأنصار من أهل بدر، فشق ذلك على من أقيم من مجلسه، وعرف النبي ﷺ الكراهة في وجوههم، فقال المنافقون: ألستم تزعمون أن صاحبكم هذا يعدل بين الناس؟ والله ما رأيناه قبلُ عدل على هؤلاء، إن قوما أخذوا مجالسهم وأحبوا القرب لنبيهم، فأقامهم وأجلس من أبطأ عنه. فبلغنا أن رسول الله ﷺ قال: "رحم الله رجلا فَسَح (¬٢) لأخيه". فجعلوا يقومون بعد ذلك سراعًا، فَتَفَسَّحَ القومُ لإخوانهم، ونزلت هذه الآية يوم الجمعة. رواه بن أبي حاتم.
Bedir ehlinden Muhacir ve Ensar olup önünde ayakta duran kimselerin sayısı kadarını (¬١) ayağa kaldırmaya devam etti. Bu durum yerinden kaldırılan kimselere ağır geldi ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu anladı. Münafıklar dediler ki: "Şu arkadaşınızın insanlar arasında adaletle davrandığını iddia etmiyor muydunuz? Vallahi daha önce onun bunlara adil davrandığını görmedik; bir topluluk yerlerini almış ve peygamberlerine yakın olmayı sevmişken onları kaldırdı ve geç kalanı oturttu." Bize ulaştığına göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kardeşine yer açan (¬٢) kimseye Allah merhamet etsin." Bundan sonra hızla kalkmaya başladılar ve topluluk din kardeşlerine yer açtı; bu ayet cuma günü indi. Bunu İbn Ebî Hâtim rivayet etmiştir.
30753. Metin
وقد قال الإمام أحمد، والشافعي: حدثنا سفيان، عن أيوب، عن نافع، عن ابن عمر، أن رسول الله ﷺ قال: "لا يقيم الرَّجُلُ الرَّجُلَ من مجلسه فيجلس فيه، ولكن تَفَسَّحُوا وتَوسَّعوا".
İmam Ahmed ve Şâfiî şöyle demişlerdir: Bize Süfyân, Eyyûb'dan, o Nâfi'den, o da İbn Ömer'den nakletti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bir kimse diğer bir kimseyi yerinden kaldırıp kendisi oraya oturmasın; lâkin yer açın ve genişleyin."
30754. Metin
وأخرجاه في الصحيحين من حديث نافع، به (¬٣)
Her ikisi de bunu Sahîhayn'da Nâfi' hadisinden bu isnadla tahrîc etmişlerdir. (¬٣)
30755. Metin
وقال الشافعي: أخبرنا عبد المجيد، عن ابن جريج قال: قال سليمان بن موسى، عن جابر بن عبد الله. أن رسول الله ﷺ قال: "لا يقيمن أحدُكم أخاه يوم الجمعة، ولكن ليقل: افسحوا". على شرط السنن ولم يخرجوه (¬٤)
Şâfiî dedi ki: Bize Abdülmecîd, İbn Cüreyc'den haber verdi; dedi ki: Süleyman b. Mûsâ, Câbir b. Abdillâh'tan nakletti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Hiçbiriniz cuma günü kardeşini [yerinden] kaldırmasın; lâkin: 'Yer açın' desin." Sünen şartına uygundur, fakat [Kütüb-i Sitte müellifleri] onu tahrîc etmemişlerdir. (¬٤)
30756. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا عبد الملك بن عمرو، حدثنا فُلَيْح، عن أيوب عن عبد الرحمن بن [أبي] (¬٥) صَعْصَعة، عن يعقوب بن أبي يعقوب، عن أبي هريرة، عن النبي ﷺ قال: "لا يقم الرجلُ الرجلَ من مجلسه ثم يجلس فيه، ولكن افسحوا يفسح الله لكم" (¬٦)
İmam Ahmed dedi ki: Bize Abdülmelik b. Amr anlattı, bize Fuleyh, Eyyûb'dan, o Abdurrahmân b. [Ebî] (¬٥) Sa'sa'a'dan, o Ya'kûb b. Ebî Ya'kûb'dan, o da Ebû Hüreyre'den nakletti; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bir kimse diğer bir kimseyi meclisinden kaldırıp sonra yerine oturmasın; lâkin yer açın ki Allah da size genişlik versin." (¬٦)
30757. Metin
ورواه أيضًا عن سُرَيج (¬٧) بن يونس، ويونس بن محمد المؤدب، عن فُلَيْح، به. ولفظه: "لا يقوم الرجلُ للرجل من مجلسه، ولكن افسحوا يفسح الله لكم" تفرد به أحمد (¬٨)
Bunu ayrıca Süreyc (¬٧) b. Yûnus ve Yûnus b. Muhammed el-Müeddib'den, onlar da Fuleyh'ten aynı isnadla rivayet etti. Lafzı şöyledir: "Bir kimse [başkası için] yerinden kalkmasın; lâkin yer açın ki Allah da size genişlik versin." Bunu rivayet etmekle Ahmed münferid kalmıştır. (¬٨)
30758. Metin
وقد اختلف الفقهاء في جواز القيام للوارد إذا جاء على أقوال: فمنهم من رخص في ذلك محتجًّا بحديث: "قوموا إلى سيدكم" ٩ ومنهم من منع من ذلك محتجًّا بحديث: "من أحَبَّ أن يَتَمثَّلَ له الرجال قيامًا فَلْيَتبوَّأ مَقْعَدَه من النار" ١٠ ومنهم من فصل فقال: يجوز عند القدوم من سفر، وللحاكم في محل ولايته، كما دل عليه قصة سعد بن معاذ، فإنه لما استقدمه النبي ﷺ حاكمًا
Fakihler, meclise gelen bir kimse için ayağa kalkmanın caiz olup olmadığı hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: Onlardan kimi, «قوموا إلى سيدكم» «Efendiniz için ayağa kalkın»9 hadisini delil getirerek buna ruhsat vermiş; kimi de, «من أحَبَّ أن يَتَمثَّلَ له الرجال قيامًا فَلْيَتبوَّأ مَقْعَدَه من النار» «İnsanların kendisi için ayakta el pençe divan durmasından hoşlanan kimse, cehennemdeki yerine hazırlansın»10 hadisini delil göstererek bunu men etmiştir. Kimi [âlimler] ise tafsilata giderek şöyle demiştir: Yolculuktan dönüldüğünde ve kendi idaresi altındaki mecliste yönetici (hâkim) için [ayağa kalkmak] caizdir; nitekim Sa'd b. Muâz kıssası da buna delalet etmektedir. Zira Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu [hüküm vermek üzere] hakem olarak çağırttığında...
30759. Metin
في بني قريظه فرآه مقبلا قال للمسلمين: "قوموا إلى سيدكم". وما ذاك إلا ليكون أنفذ لحكمه، والله أعلم. فأما اتخاذه ديدنًا فإنه من شعار العجم. وقد جاء في السنن أنه لم يكن شخص أحب إليهم من رسول الله ﷺ، وكان إذا جاء لا يقومون له، لما يعلمون من كراهته (¬١) لذلك (¬٢) (¬٣)
Kurayzaoğulları hakkında [hüküm vermesi için], onu gelirken görünce Müslümanlara: "Efendiniz için ayağa kalkın" buyurmuştur. Bu da ancak vereceği hükmün daha etkili ve geçerli olması içindir; en doğrusunu Allah bilir. Bunu bir âdet hâline getirmeye gelince, bu Acemlerin (Arap olmayanların) şiarlarındandır. Nitekim Sünen'de geldiğine göre, onlara Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem daha sevimli hiçbir kimse yoktu; fakat o geldiğinde, bundan hoşlanmadığını (¬١) bildikleri için ayağa kalkmazlardı. (¬٢) (¬٣)
30760. Metin
وفي الحديث المروي في السنن: أن رسول الله ﷺ كان يجلس حيث انتهى به المجلس، ولكن حيث يجلس يكون صدر ذلك المجلس، وكان الصحابة، ﵃، يجلسون منه على مراتبهم، فالصديق يجلسه عن يمينه، وعمر عن يساره، وبين يديه غالبًا عثمان وعلي؛ لأنهما كانا ممن يكتب (¬٤) الوحي، وكان يأمرهما بذلك، كما رواه مسلم من حديث الأعمش، عن عمارة بن عمير، عن أبي مَعْمَر، عن أبي مسعود، أن رسول الله ﷺ كان يقول: "لِيَليني منكم أولو الأحلام والنُّهَى، ثم الذين يلونهم، ثم الذين يلونهم" (¬٥) وما ذاك إلا ليعقلوا عنه ما يقوله، صلوات الله وسلامه عليه؛ ولهذا أمر أولئك النفر بالقيام ليجلس الذين وردوا من أهل بدر، إما لتقصير أولئك في حق البدريين، أو ليأخذ البدريون من العلم بنصيبهم، كما أخذ أولئك قبلهم، أو تعليما بتقديم الأفاضل إلى الأمام.
Sünen'de rivayet edilen hadiste şöyle geçer: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem meclisin bittiği yere otururdu; ancak onun oturduğu yer o meclisin başköşesi olurdu. Sahâbe radıyallâhu anhum da derecelerine göre onun etrafına otururlardı: es-Sıddîk onun sağına, Ömer soluna oturur, ekseriyetle önünde ise Osman ve Ali bulunurdu; çünkü onlar vahyi yazanlardandı (¬٤) ve onlara bunu emrederdi. Nitekim Müslim'in el-A'meş hadisinden, Umâre b. Umeyr'den, Ebû Ma'mer'den, Ebû Mes'ûd'dan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: "İçinizden akıl ve dirayet sahipleri bana yakın dursun, sonra onların peşindekiler, sonra da onların peşindekiler." (¬٥) Bu da ancak onun -salât ve selâm onun üzerine olsun- söylediklerini kavrayabilmeleri içindir. İşte bu sebeple, Bedir ehlinden gelenlerin oturması için o kimselere kalkmalarını emretmiştir; bu da ya onların Bedirlilerin hakkına riayette kusur etmelerinden ya Bedirlilerin kendilerinden öncekilerin aldığı gibi ilimden nasiplerini almaları için ya da fazilet sahiplerinin öne geçirilmesini öğretmek içindir.
30761. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا وَكِيع، عن الأعمش، عن عُمَارة بن عمير (¬٦) التيمي (¬٧) عن أبي معمر، عن أبي مسعود قال: كان رسول الله ﷺ يمسح مناكبنا في الصلاة ويقول: "استووا ولا تختلفوا فتختلف قلوبكم، ليليني منكم أولو الأحلام والنُّهى، ثم الذين يلونهم، ثم الذين يلونهم". قال أبو مسعود (¬٨) فأنتم اليوم أشد اختلافًا.
İmam Ahmed dedi ki: Bize Vekî', el-A'meş'ten, o Umâre b. Umeyr (¬٦) et-Teymî'den, (¬٧) o Ebû Ma'mer'den, o da Ebû Mes'ûd'dan anlattı; Ebû Mes'ûd dedi ki: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem namazda omuzlarımızı sıvazlar ve şöyle buyururdu: 'Düzgün durun, ayrılığa düşmeyin; yoksa kalpleriniz ayrılığa düşer. İçinizden akıl ve dirayet sahipleri bana yakın dursun, sonra onların peşindekiler, sonra da onların peşindekiler.'" Ebû Mes'ûd (¬٨) dedi ki: "Siz ise bugün ihtilaf bakımından daha şiddetlisiniz."
30762. Metin
وكذا رواه مسلم وأهل السنن، إلا الترمذي، من طرق عن الأعمش، به (¬٩)
Müslim ve Tirmizî hariç Sünen ehli de bunu el-A'meş'ten gelen yollarla bu isnadla rivayet etmişlerdir. (¬٩)
30763. Metin
وإذا كان هذا أمره لهم في الصلاة أن يليه العقلاء (¬١٠) ثم العلماء، فبطريق الأولى أن يكون ذلك في غير الصلاة.
Namazda akıllılar (¬١٠) ve ardından âlimler kendisine yakın dursun diye emri bu şekilde olduğuna göre, namaz dışındaki durumlarda bunun böyle olması evleviyetledir.
30764. Metin
وروى أبو داود من حديث معاوية بن صالح، عن أبي الزاهرية، عن كثير بن مرة، عن عبد الله بن عمر أن رسول الله ﷺ قال: "أقيموا الصفوف، وحَاذُوا بين المناكب، وسُدّوا الخلل، ولِينُوا بأيدي إخوانكم، ولا تَذَروا فرجات للشيطان، ومن وَصَل صفًّا وصله الله، ومن قطع صفّا قطعه الله" ١١
Ebû Dâvûd; Muâviye b. Sâlih'ten, o Ebü'z-Zâhiriyye'den, o Kesîr b. Mürre'den, o da Abdullah b. Ömer'den Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «أقيموا الصفوف، وحَاذُوا بين المناكب، وسُدّوا الخلل، ولِينُوا بأيدي إخوانكم، ولا تَذَروا فرجات للشيطان، ومن وَصَل صفًّا وصله الله، ومن قطع صفّا قطعه الله» «Safları düzeltiniz, omuzları bir hizaya getiriniz, boşlukları kapatınız, kardeşlerinizin ellerine yumuşak davranınız, şeytan için aralıklar bırakmayınız. Kim bir safı birleştirirse Allah onu [rahmetine] ulaştırır; kim de bir safı koparırsa Allah onu [rahmetinden] koparır.» 11
30765. Metin
ولهذا كان أبي بن كعب -سيد القراء-إذا انتهى إلى الصف الأول انتزع منه رجلا يكون من أفناء (¬١) الناس، ويدخل هو في الصف المقدم، ويحتج بهذا الحديث: "ليلينى منكم أولو الأحلام والنهى". وأما عبد الله بن عمر فكان لا يجلس في المكان الذي يقوم له صاحبه عنه، عملا بمقتضى ما تقدم من روايته الحديث الذي أوردناه. ولنقتصر على هذا المقدار (¬٢) من الأنموذج المتعلق بهذه الآية، وإلا فبسطه يحتاج (¬٣) إلى غير هذا الموضع، وفي الحديث الصحيح: بينا رسول الله ﷺ جالس، إذ أقبل ثلاثة نفر، فأما أحدهم فوجد فرجة في الحلقة فدخل فيها، وأما الآخر فجلس وراء الناس، وأدبر الثالث ذاهبًا. فقال رسول الله ﷺ: "ألا أنبئكم بخبر الثلاثة، أما الأول فآوى إلى الله فآواه الله، وأما الثاني فاستحيا فاستحيا الله منه، وأما الثالث فأعرض فأعرض الله عنه" (¬٤)
İşte bu sebeple kurrânın efendisi olan Übey b. Ka'b, birinci safa ulaştığında oradan avamdan (¬١) bir adamı çekip çıkarır, kendisi ön safa girer ve: "İçinizden akıl ve dirayet sahipleri bana yakın dursun" hadisini delil getirirdi. Abdullah b. Ömer'e gelince; o, daha önce zikrettiğimiz hadis rivayetinin gereğince amel ederek, sahibinin kendisi için kalktığı yere oturmazdı. Bu ayetle ilgili bu kadarlık (¬٢) bir örnekle yetinelim; aksi takdirde konunun genişçe açıklanması (¬٣) başka bir yeri gerektirir. Sahih hadiste şöyle geçmektedir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem otururken üç kişi çıkageldi. Biri halkada bir boşluk bulup oraya girdi; diğeri cemaatin arkasına oturdu; üçüncüsü ise arkasını dönüp gitti. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 'Size bu üç kişinin durumunu haber vereyim mi? Birincisine gelince, o Allah'a sığındı, Allah da onu barındırdı. İkincisine gelince, o hayâ etti, Allah da ondan hayâ etti. Üçüncüsüne gelince, o yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi.'" (¬٤)
30766. Metin
وقال الإمام أحمد: حدثنا عَتَّاب بن زياد، أخبرنا عبد الله، أخبرنا أسامة بن زيد، عن عمرو بن شعيب، عن أبيه، عن عبد الله بن عمرو أن رسول الله ﷺ قال: "لا يحل لرجل أن يفرق بين اثنين إلا بإذنهما".
İmam Ahmed dedi ki: Bize Attâb b. Ziyâd anlattı, bize Abdullah haber verdi, bize Üsâme b. Zeyd haber verdi, Amr b. Şuayb'dan, o babasından, o da Abdullah b. Amr'dan nakletti ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Bir kimsenin, izinleri olmaksızın iki kişinin arasını ayırması helal olmaz."
30767. Metin
ورواه أبو داود والترمذي، من حديث أسامة بن زيد الليثي، به (¬٥) وحسنه الترمذي.
Bunu Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Üsâme b. Zeyd el-Leysî hadisinden bu isnadla rivayet etmişlerdir (¬٥) ve Tirmizî hadisi hasen görmüştür.
30768. Metin
وقد رُوي عن ابن عباس، والحسن البصري وغيرهما أنهم قالوا (¬٦) في قوله تعالى: (إذا قيل لكم تفسحوا في المجلس فافسحوا) (¬٧) يعني: في مجالس الحرب، قالوا: ومعنى قوله: (وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا) أي: انهضوا للقتال.
İbn Abbâs, Hasan-ı Basrî ve başkalarından, Allah Teâlâ'nın: (إذا قيل لكم تفسحوا في المجلس فافسحوا) “Size meclislerde yer açın denildiği zaman yer açın” (¬٧) kavli hakkında: "Yani savaş meclislerinde [yer açın]" dedikleri rivayet edilmiştir. (¬٦) Onlar: (وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا) “'Kalkın' denildiği zaman da hemen kalkın” kavlinin anlamı hakkında: "Yani savaş için harekete geçin" demişlerdir.
30769. Metin
وقال قتادة: (وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا) أي: إذا دعيتم إلى خير فأجيبوا.
Katâde: (وَإِذَا قِيلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا) “'Kalkın' denildiği zaman da hemen kalkın” [kavli hakkında]; yani bir hayra çağrıldığınızda icabet edin, demiştir.
30770. Metin
وقال مقاتل [بن حيان] (¬٨) إذا دعيتم إلى الصلاة فارتفعوا إليها.
Mukâtil [b. Hayyân] (¬٨) ise: "Namaza çağrıldığınızda ona doğru kalkın" demiştir.