10549. Metin
[بسم الله الرحمن الرحيم وبه الثقة وما توفيقي إلا بالله] (¬١)
[Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Güven O'nadır ve başarım ancak Allah iledir.] (¬١)
10550. Metin
تفسير سورة الأنعام
En'âm Suresi Tefsiri
10551. Metin
[وهي مكية] (¬٢)
[Mekkîdir] (¬٢)
10552. Metin
قال العَوْفيّ وعِكْرمة وعَطاء، عن ابن عباس: أنزلت سورة الأنعام بمكة.
Avfî, İkrime ve Atâ, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivayet ettiler: "En'âm Suresi Mekke'de indirildi."
10553. Metin
وقال الطبراني: حدثنا علي بن عبد العزيز، حدثنا حجّاج بن مِنْهال، حدثنا (¬٣) حماد بن سلمة، عن علي بن زيد، عن يوسف بن مِهْران، عن ابن عباس، قال: نزلت سورة الأنعام بمكة ليلا جملة، حولها سبعون ألف ملك يجأرون حولها بالتسبيح (¬٤)
Taberânî dedi ki: Bize Ali b. Abdilazîz anlattı, bize Haccâc b. Minhâl anlattı, bize (¬٣) Hammâd b. Seleme, Ali b. Zeyd'den, o Yûsuf b. Mihrân'dan, o da İbn Abbâs'tan anlattı; o şöyle demiştir: "En'âm Suresi Mekke'de geceleyin, bir defada toptan indi. Etrafında yetmiş bin melek bulunuyor ve çevresinde tesbihi yükselterek niyaz ediyorlardı." (¬٤)
10554. Metin
وقال سفيان الثوري، عن لَيْث، عن شَهْر بن حَوْشَب، عن أسماء بنت يزيد قالت: نزلت سورة الأنعام على النبي ﷺ جملة [واحدة] (¬٥) وأنا آخذة بزمام ناقة النبي ﷺ، إن كادت من ثقلها لتكسر عظام الناقة (¬٦)
Süfyân es-Sevrî, Leys'ten, o Şehr b. Havşeb'den, o da Esmâ bint Yezîd'den şöyle dediğini rivayet etti: "En'âm Suresi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir defada toptan indi. Ben de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in devesinin yularını tutuyordum. [Surenin] ağırlığından dolayı neredeyse devenin kemikleri kırılacaktı." (¬٦)
10555. Metin
وقال شريك، عن ليث، عن شهر، عن أسماء قالت: نزلت سورة الأنعام على رسول الله ﷺ وهو في مسير في زجل من الملائكة وقد نظموا ٧ ما بين السماء والأرض ٨
Şerîk, Leys'ten, o Şehr'den, o da Esmâ'dan şöyle dediğini rivayet etti: "En'âm Suresi, meleklerin [tesbih ve niyaz] uğultuları arasında ve onlar gök ile yer arasını nizama sokmuş / sıra sıra dizilmiş haldeyken 7 Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir yolculukta bulunduğu sırada indi." 8
10556. Metin
وقال السُّدِّي (¬١) عن مُرَة، عن عبد الله قال: نزلت سورة الأنعام يشيعها سبعون ألفًا من الملائكة.
Süddî (¬١), Mürre'den, o da Abdullah'tan şöyle dediğini rivayet etti: "En'âm Suresi, kendisine yetmiş bin melek eşlik ederek indi."
10557. Metin
وروي نحوه من وجه آخر، عن ابن مسعود.
Bunun bir benzeri başka bir yoldan İbn Mes'ûd'dan da rivayet edilmiştir.
10558. Metin
وقال الحاكم في مستدركه: حدثنا أبو عبد الله محمد بن يعقوب الحافظ، وأبو الفضل الحسن بن يعقوب العدل قالا حدثنا محمد بن عبد الوهاب العبدي، أخبرنا جعفر بن عَوْن، حدثنا إسماعيل بن عبد الرحمن السُّدِّي، حدثنا محمد بن المُنْكَدِر، عن جابر قال: لما نزلت سورة الأنعام سَبّح رسول الله ﷺ، ثم قال: " لقد شيع هذه السورة من الملائكة ما سد الأفق ". ثم قال: صحيح على شرط مسلم (¬٢)
Hâkim el-Müstedrek'inde şöyle dedi: Bize Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed b. Ya'kūb ve Ebü'l-Fazl el-Hasen b. Ya'kūb el-Adl anlattılar, dediler ki: Bize Muhammed b. Abdilvehhâb el-Abdî anlattı, bize Ca'fer b. Avn haber verdi, bize İsmâil b. Abdirrahmân es-Süddî anlattı, bize Muhammed b. el-Münkedir, Câbir'den anlattı; o şöyle dedi: "En'âm Suresi indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem tesbih getirdi, sonra da: 'Bu sureye, ufku kapatacak kadar melek eşlik etti' buyurdu." Sonra [Hâkim]: "Müslim'in şartına göre sahihtir" dedi. (¬٢)
10559. Metin
وقال أبو بكر بن مَرْدُوَيه: حدثنا محمد بن معمر، حدثنا إبراهيم بن دُرُسْتُويه الفارسي، حدثنا أبو بكر بن أحمد بن محمد بن سالم، حدثنا ابن أبي فديك، حدثني عمر بن طلحة الرقاشي، عن نافع بن مالك أبي سهيل، عن أنس بن مالك قال: قال رسول الله ﷺ: " نزلت سورة الأنعام معها موكب من الملائكة، سَد ما بين الخَافِقَين لهم زَجَل بالتسبيح والأرض بهم تَرْتَجّ "، ورسول الله [ﷺ] (¬٣) يقول: " سبحان الله العظيم، سبحان الله العظيم " (¬٤)
Ebû Bekr b. Merdûye dedi ki: Bize Muhammed b. Ma'mer anlattı, bize İbrâhîm b. Dürüsteveyh el-Fârisî anlattı, bize Ebû Bekr b. Ahmed b. Muhammed b. Sâlim anlattı, bize İbn Ebî Füdeyk anlattı, bana Ömer b. Talha er-Rakâşî, Nâfi' b. Mâlik Ebû Süheyl'den, o Enes b. Mâlik'ten anlattı; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: "En'âm Suresi, yanında iki ufuk arasını kapatan meleklerden oluşan bir kafileyle indi; tesbih sesleri ortalığı inletiyor ve yeryüzü onlarla sarsılıyordu." Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] de (¬٣): "Sübhânallâhi'l-Azîm, Sübhânallâhi'l-Azîm" diyordu. (¬٤)
10560. Metin
ثم روى ابن مَرْدُوَيه عن الطبراني، عن إبراهيم بن نائلة، عن إسماعيل بن عمرو، عن يوسف بن عطية، عن ابن عَوْن، عن نافع، عن ابن عمر قال: قال رسول الله: " نزلت عَلَيّ سورة الأنعام جملة واحدة، وشَيَّعَها سبعون ألفا من الملائكة، لهم زَجَلٌ بالتسبيح والتحميد " (¬٥)
Sonra İbn Merdûye, Taberânî'den, o İbrâhîm b. Nâile'den, o İsmâil b. Amr'dan, o Yûsuf b. Atıyye'den, o İbn Avn'dan, o Nâfi'den, o da İbn Ömer'den rivayet etti; o şöyle demiştir: Resûlullah buyurdu ki: "Bana En'âm Suresi bir defada toptan indi ve ona yetmiş bin melek eşlik etti; onların tesbih ve tahmid ile yükselen sesleri vardı." (¬٥)
10561. Metin
{الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١) هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢) وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ (٣)}
{الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (١) هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ (٢) وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ (٣)} “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Sonra inkâr edenler [hâlâ birtakım putları] Rablerine denk tutuyorlar. (1) O, sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel tayin edendir. O'nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır. Sonra siz [hâlâ] şüphe ediyorsunuz. (2) Göklerde de yerde de Allah O'dur; sizin gizlinizi de açığınızı da bilir, ne kazandığınızı da bilir. (3)”
10562. Metin
يقول الله تعالى مادحًا نفسه الكريمة، وحامدا لها على خلقه السموات والأرض قرارًا لعباده،
Allah Teâlâ, kulları için bir yerleşim yeri olsun diye gökleri ve yeri yaratması sebebiyle kerîm olan Zâtını övmekte ve O'na hamdetmektedir,
10563. Metin
وجعل (¬١) الظلمات والنور منفعة لعباده في ليلهم ونهارهم، فجمع لفظ "الظلمات" ووحَّد لفظ (¬٢) "النور"؛ لكونه أشرف، كما قال {عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ} [النحل: ٤٨]، وكما قال (¬٣) في آخر هذه السورة {وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ} [الأنعام: ١٥٣].
Kulları için gecelerinde ve gündüzlerinde bir fayda olarak karanlıkları ve nuru var etmiştir. "Karanlıklar" (ez-Zulumât) kelimesini çoğul getirip "Nur" kelimesini (¬٢) ise daha şerefli olduğu için tekil kılmıştır. Nitekim: {عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ} “Sağdan ve soldan” [Nahl: 48] buyurduğu ve bu surenin sonunda: (¬٣) {وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ} “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun; başka yollara uymayın ki sizi O'nun yolundan ayırmasın” [En'âm: 153] buyurduğu gibidir.
10564. Metin
وقوله: (ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ) أي: ومع هذا كله كفر به بعض عباده، وجعلوا معه شريكًا وعدلا واتخذوا له صاحبةً وولدًا، تعالى عن ذلك علوًا كبيرًا.
O'nun: (ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ) [Sonra inkâr edenler Rablerine denk tutuyorlar] buyruğu; yani bütün bunlarla birlikte kullarından bir kısmı O'nu inkâr etmiş, O'na bir ortak ve denk koşmuş, O'na eş ve çocuk isnat etmişlerdir. [Allah], bundan pek yücedir, çok büyüktür.
10565. Metin
وقوله: (هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ) يعني: أباهم آدم الذي هو أصلهم ومنه خرجوا، فانتشروا في المشارق والمغارب.
O'nun: (هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ) [O, sizi çamurdan yaratandır] buyruğu; yani onların aslı olan ve kendisinden meydana geldikleri, ardından doğulara ve batılara yayıldıkları babaları Âdem'i kastetmektedir.
10566. Metin
وقوله: (ثُمَّ قَضَى أَجَلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) قال سعيد بن جُبَيْر، عن ابن عباس: (ثُمَّ قَضَى أَجَلا) يعني: الموت (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) يعني: الآخرة.
O'nun: (ثُمَّ قَضَى أَجَلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) [Sonra bir ecel tayin etti. O'nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır] buyruğu hakkında Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletti: "(ثُمَّ قَضَى أَجَلا) ölüm demektir; (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) ise ahiret demektir."
10567. Metin
وهكذا رُوي عن مجاهد، وعِكْرِمة، وسعيد بن جُبَيْر، والحسن، وقتادة، والضحاك، وزيد بن أسلم، وعطية، والسُّدِّي، ومُقاتِل بن حَيَّان، وغيرهم.
Mücâhid, İkrime, Saîd b. Cübeyr, Hasen, Katâde, Dahhâk, Zeyd b. Eslem, Atıyye, Süddî, Mukâtil b. Hayyân ve başkalarından da bu şekilde rivayet edilmiştir.
10568. Metin
وقول (¬٤) الحسن -في رواية عنه: (ثُمَّ قَضَى أَجَلا) قال: ما بين أن يخلق إلى أن يموت (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) ما بين أن يموت إلى أن يبعث-هو يرجع إلى ما تقدم، وهو تقدير الأجل الخاص، وهو عمر كل إنسان، وتقدير الأجل العام، وهو عمر الدنيا بكمالها ثم انتهائها وانقضائها وزوالها، [وانتقالها] (¬٥) والمصير إلى الدار الآخرة.
Hasen'in kendisinden gelen bir rivayetteki: "(ثُمَّ قَضَى أَجَلا) 'Yaratılışından ölünceye kadar olan süredir', (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) ise 'Ölümünden diriltilinceye kadar olan süredir'" şeklindeki sözü (¬٤) de daha önce geçen açıklamaya racidir; bu da her insanın ömrü olan özel ecelin takdiri ile dünyanın tamamının ömrü, sonra sona ermesi, bitmesi, yok olması, [başkasına geçmesi] (¬٥) ve ahiret yurduna varılması olan genel ecelin takdiridir.
10569. Metin
وعن ابن عباس ومجاهد: (ثُمَّ قَضَى أَجَلا) يعني: مدة الدنيا (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) يعني: عمر الإنسان إلى حين موته، وكأنه مأخوذ من قوله تعالى بعد هذا: {وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ [يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُسَمًّى ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ] (¬٦)} الآية [الأنعام: ٦٠].
İbn Abbâs ve Mücâhid'den: "(ثُمَّ قَضَى أَجَلا) dünya süresi, (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) ise insanın ölüm vaktine kadarki ömrüdür" şeklinde nakledilmiştir. Bu sanki Allah Teâlâ'nın bundan sonra gelen: {وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ [يَبْعَثُكُمْ فِيهِ لِيُقْضَى أَجَلٌ مُسَمًّى ثُمَّ إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ] (¬٦)} “Geceleyin sizi öldüren (uyutan), gündüzün ne işlediğinizi bilen, sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye sizi gündüzün dirilten (uyandıran) O'dur. Sonra dönüşünüz ancak O'nadır” [En'âm: 60] ayetinden alınmış gibidir.
10570. Metin
وقال عطية، عن ابن عباس (ثُمَّ قَضَى أَجَلا) يعني: النوم، يقبض فيه الروح، ثم يرجع (¬٧) إلى صاحبه عند اليقظة (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) يعني: أجل موت الإنسان، وهذا قول غريب.
Atıyye, İbn Abbâs'tan rivayet etti: "(ثُمَّ قَضَى أَجَلا) uykudur; onda ruh kabzedilir, sonra uyanma anında sahibine geri döner (¬٧). (وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ) ise insanın ölüm vaktidir." Bu garip bir görüştür.
10571. Metin
ومعنى قوله: (عِنْدَهُ) أي: لا يعلمه إلا هو، كقوله تعالى: {إِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي لا يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلا هُوَ} [الأعراف: ١٨٧]، وكقوله {يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا * فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْرَاهَا * إِلَى رَبِّكَ مُنْتَهَاهَا} [النازعات: ٤٢ - ٤٤].
O'nun: (عِنْدَهُ) [O'nun katındadır] buyruğunun anlamı; yani onu O'ndan başkası bilmez demektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبِّي لا يُجَلِّيهَا لِوَقْتِهَا إِلا هُوَ} “Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vaktinde O'ndan başkası açığa çıkaramaz” [A'râf: 187] ve şöyle buyurmuştur: {يَسْأَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ أَيَّانَ مُرْسَاهَا * فِيمَ أَنْتَ مِنْ ذِكْرَاهَا * إِلَى رَبِّكَ مُنْتَهَاهَا} “Sana kıyametin ne zaman demir atacağını (kopacağını) soruyorlar. Sen nerede, onu anlatmak nerede! Onun nihai bilgisi Rabbine aittir” [Nâziât: 42-44].
10572. Metin
وقوله: (ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ) قال السُّدِّي وغيره: يعني تشكون في أمر الساعة.
O'nun: (ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ) [Sonra siz şüphe ediyorsunuz] buyruğu hakkında es-Süddî ve başkaları: "Yani kıyamet konusunda şüphe ediyorsunuz" dediler.
10573. Metin
وقوله: (وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ) اختلف
O'nun: (وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ) [O, göklerde ve yerde Allah'tır; gizlinizi de açığınızı da bilir, ne kazandığınızı da bilir] buyruğu hakkında ihtilaf...
10574. Metin
مفسرو هذه الآية على أقوال، بعد الاتفاق على تخطئة قول الجَهْمِيَّة (¬١) الأول القائلين بأنه -تعالى عن قولهم علوًا كبيرًا-في كل مكان؛ حيث حملوا الآية على ذلك، فأصح الأقوال أنه (¬٢) المدعو الله في السموات وفي الأرض، أي: يعبده ويوحده ويقر له بالإلهية من في السموات ومن في الأرض، ويسمونه الله، ويدعونه رَغَبًا ورَهَبًا، إلا من كفر من الجن والإنس، وهذه الآية على هذا القول كقوله تعالى: {وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الأَرْضِ إِلَهٌ} [الزخرف: ٨٤]، أي: هو إله مَنْ في السماء وإله مَنْ في الأرض، وعلى هذا فيكون قوله: (يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ) خبرًا أو حالا.
Bu ayetin müfessirleri -ayeti bu şekilde yorumlayıp O'nun -ki O onların sözünden pek yücedir, çok büyüktür- her yerde olduğunu söyleyen ilk Cehmiyye (¬١) görüşünün yanlış olduğu hususunda ittifak ettikten sonra- birtakım görüşlere ayrıldılar. Görüşlerin en sahihi; O'nun (¬٢) göklerde ve yerde "Allah" diye çağrılan olduğu, yani göklerde ve yerde bulunanların O'na ibadet edip O'nu birlediği, ilahlığını ikrar ettiği, O'na "Allah" deyip korku ve ümitle O'na dua ettiği -cin ve insanlardan inkâr edenler müstesna- şeklindeki görüştür. Bu görüşe göre bu ayet, Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibidir: {وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ إِلَهٌ وَفِي الأَرْضِ إِلَهٌ} “Gökte de ilah, yerde de ilah O'dur” [Zuhruf: 84]; yani O, göktekinin de ilahı, yerdekinin de ilahıdır. Buna göre O'nun: (يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ) buyruğu haber (yüklem) veya hâl olur.
10575. Metin
والقول الثاني: أن المراد أن الله الذي يعلم ما في السموات وما في الأرض، من سر وجهر. فيكون قوله: (يَعْلَمُ) متعلقًا بقوله: (فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأرْضِ) تقديره: وهو الله يعلم سركم وجهركم في السموات وفي الأرض ويعلم ما تكسبون.
İkinci görüş: Kastedilen, gizli ve açık olarak göklerde ne var yerde ne varsa Allah'ın bildiğidir. Bu durumda (يَعْلَمُ) lafzı (فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأرْضِ) ifadesine taalluk eder (bağlanır); takdiri şöyledir: "Ve O Allah, göklerde ve yerde gizlinizi de açığınızı da bilir ve kazandıklarınızı bilir."
10576. Metin
والقول الثالث أن قوله (وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ) وقف تام، ثم استأنف الخبر فقال: (وَفِي الأرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ) وهذا (¬٣) اختيار ابن جرير.
Üçüncü görüş: (وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ) buyruğu tam bir vakıftır (duraktır), sonra habere yeniden başlanarak: (وَفِي الأرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ) buyrulmuştur. İbn Cerîr'in tercihi de budur (¬٣).
10577. Metin
وقوله: (وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ) أي: جميع أعمالهم خيرها وشرها.
O'nun: (وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ) [Ve ne kazandığınızı bilir] buyruğu; yani hayır ve şer olarak amellerinin tamamını bilir demektir.
10578. Metin
{وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤) فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٥) أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأَنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ (٦)}
{وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ (٤) فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (٥) أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأَنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ (٦)} “Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyedursun, mutlaka ondan yüz çevirirlerdi. Nitekim kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar. Fakat alay etmekte oldukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir. Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Onları, yeryüzünde size vermediğimiz imkânlarla yerleştirmiş, üzerlerine göğü bol yağmurlu olarak salıvermiş ve nehirleri altlarından akar kılmıştık. Sonra günahları sebebiyle onları helak ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik. (4-6)”
10579. Metin
يقول تعالى مخبرًا عن المشركين المكذبين المعاندين: إنهم مهما أتتهم (مِنْ آيَةٍ) أي: دلالة ومعجزة وحجة، من الدلالات على وحدانية الرب، ﷿، وصدق رسله الكرام، فإنهم يعرضون عنها، فلا ينظرون فيها ولا يبالون بها.
Allah Teâlâ yalanlayan inatçı müşriklerden haber vererek buyuruyor ki: Onlara Rab azze ve celle'nin birliğine ve şerefli elçilerinin doğruluğuna işaret eden delillerden her ne zaman (مِنْ آيَةٍ) bir delil, bir mucize ve bir hüccet gelse, mutlaka ondan yüz çevirirler; ona ne bakar ne de aldırış ederler.
10580. Metin
قال الله تعالى: (فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ) وهذا تهديد لهم ووعيد شديد على تكذيبهم بالحق، بأنه لا بد أن يأتيهم خبر ما هم فيه من التكذيب، وليجدُنَّ غبه، وليذوقُنَّ وَباله.
Allah Teâlâ buyurdu: (فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ) [Nitekim kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar. Fakat alay etmekte oldukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir]. Bu, hakkı yalanlamalarına karşı bir tehdit ve şiddetli bir uyarıdır; içinde bulundukları yalanlamanın haberinin mutlaka başlarına geleceğini, onun kötü sonucunu muhakkak bulacaklarını ve vebalini mutlaka tadacaklarını bildirmektedir.
10581. Metin
ثم قال تعالى واعظًا ومحذرًا لهم أن يصيبهم من العذاب والنكال الدنيوي ما حل بأشباههم ونظرائهم من القرون السالفة الذين كانوا أشد منهم قوة، وأكثر جمعًا، وأكثر أموالا وأولادًا واستغلالا للأرض وعمارة لها، فقال (أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ) أي: من الأموال والأولاد والأعمار، والجاه العريض، والسعة والجنود، (وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا)
Sonra Allah Teâlâ, kendilerinden daha kuvvetli, sayıca daha çok, mal ve evlat bakımından daha zengin, yeryüzünü ekip biçme ve imar etme yönünden daha ileri olan geçmiş nesillerden benzerlerinin ve emsallerinin başına gelen dünyevî azap ve ibretlik cezanın kendi başlarına da gelmesinden onları sakındırıp öğüt vererek1 şöyle buyurdu2: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ} “Kendilerinden önce, yeryüzünde size vermediğimiz imkânları kendilerine verdiğimiz nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?” Yani mallar, evlatlar, ömürler, geniş itibar, refah ve ordular bahşetmiştik; {وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا}3 “ve üzerlerine gökten bol bol yağmur indirmiştik”.
10582. Metin
أي: شيئًا بعد شيء، (وَجَعَلْنَا الأنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ) أي: أكثرنا (¬١) عليهم أمطار السماء وينابيع الأرض، أي: استدراجًا وإملاء لهم (فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ) أي: بخطاياهم وسيئاتهم التي اجترموها، (وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ) أي: فذهب الأولون كأمس الذاهب وجعلناهم أحاديث، (وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ) أي: جيلا آخر لنختبرهم، فعملوا مثل أعمالهم (¬٢) فهلكوا كهلاكهم. فاحذروا أيها المخاطبون أن يصيبكم [مثل] (¬٣) ما أصابهم، فما أنتم بأعز على الله منهم، والرسول الذي كذبتموه أكرم على الله من رسولهم، فأنتم أولى بالعذاب ومعاجلة العقوبة منهم، لولا لطفه وإحسانه.
Yani ardı ardına [yağdırdık], (وَجَعَلْنَا الأنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ) yani onları derece derece azaba yaklaştırmak ve mühlet vermek için üzerlerine göğün yağmurlarını ve yerin kaynaklarını bol kıldık (¬١). (فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ) yani işledikleri günahları ve kötülükleri sebebiyle, (وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ) yani öncekiler geçip giden dün gibi yok olup gittiler ve onları birer ibretli anlatı kıldık; (وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ) yani kendilerini sınamak için başka bir nesil var ettik; onlar da öncekilerin amelleri gibi ameller işlediler (¬٢) ve onların helak oluşu gibi helak oldular. Ey muhataplar! Onların başına gelenlerin [benzerinin] (¬٣) sizin de başınıza gelmesinden sakının; zira siz Allah katında onlardan daha üstün değilsiniz, yalanladığınız Elçi de Allah katında onların peygamberinden daha değerlidir. Şayet O'nun lütfu ve ihsanı olmasaydı, azaba ve cezanın çabucak gelmesine siz onlardan daha layıksınız.
10583. Metin
{وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) وَقَالُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الأَمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ (٨)}
{وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ (٧) وَقَالُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الأَمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ (٨)} “Eğer sana kâğıtta yazılı bir kitap indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı, yine de o inkâr edenler: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derlerdi. 'Ona bir melek indirilseydi ya!' dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu, sonra kendilerine hiç mühlet verilmezdi. (7-8)”
10584. Metin
يقول تعالى مخبرًاً عن كفر المشركين وعنادهم ومكابرتهم للحق ومباهتتهم ومنازعتهم فيه: (وَلَوْ نزلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ) أي: عاينوه، ورأوا نزوله، وباشروا ذلك (لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ) وهذا كما قال تعالى مخبرًا عن مكابرتهم للمحسوسات: {وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ * لَقَالُوا إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ} [الحجر: ١٤، ١٥] وقال تعالى: {وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ} [الطور: ٤٤].
Allah Teâlâ müşriklerin inkârından, inatlarından, hakka karşı kibirlenmelerinden, iftiralarından ve onda çekişmelerinden haber vererek şöyle buyuruyor: (وَلَوْ نزلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ) yani onu gözleriyle görseler, inişini müşahede etseler ve ona bizzat dokunsalar, (لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ) [İnkâr edenler: 'Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' derlerdi]. Bu, Allah Teâlâ'nın onların somut gerçekleri inkâr edişleri hakkında haber verdiği şu buyruğu gibidir: {وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ * لَقَالُوا إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ} “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de: 'Gözlerimiz döndürüldü, belki de biz büyülenmiş bir topluluğuz' derlerdi” [Hicr: 14-15]. Allah Teâlâ ayrıca şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ} “Gökten bir parçanın düştüğünü görseler: 'Üst üste yığılmış bir buluttur' derler” [Tûr: 44].
10585. Metin
(وَقَالُوا لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ) [أي: فيكون معه نذيرا] (¬٤) قال الله: (وَلَوْ أَنزلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ) أي: لو نزلت الملائكة على ما هم عليه لجاءهم من الله العذاب، كما قال تعالى: {مَا نُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ إِلا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ} [الحجر: ٨]، [و] (¬٥) قال تعالى: {يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ [وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا] (¬٦)} [الفرقان: ٢٢].
(وَقَالُوا لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ) [Onlar: 'Ona bir melek indirilseydi ya!' dediler] [yani onunla beraber uyarıcı olsun diye] (¬٤). Allah buyurdu ki: (وَلَوْ أَنزلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ) yani onlar bu durumdayken melekler inseydi, Allah'tan onlara azap gelirdi; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {مَا نُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ إِلا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ} “Biz melekleri ancak hak ile indiririz; o zaman da onlara mühlet verilmez” [Hicr: 8] [ve] (¬٥) Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ [وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا] (¬٦)} “Melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur [ve 'Uzak olsun, uzak!' derler]” (¬٦) [Furkân: 22].
10586. Metin
{وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ (٩) وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (١٠) قُلْ سِيرُوا فِي الأَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (١١)}
{وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ (٩) وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ (١٠) قُلْ سِيرُوا فِي الأَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ (١١)} “Eğer onu (elçiyi) bir melek kılsaydık, elbette onu bir adam şeklinde yapardık ve onları yine düşmekte oldukları şüpheye düşürürdük. Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edilmişti de onlarla eğlenenleri alay ettikleri şey kuşatıvermişti. De ki: 'Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!' (9-11)”
10587. Metin
وقوله: (وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ) أي: ولو أنزلنا مع الرسول البَشَرِيّ ملكًا، أي: لو بعثنا إلى البشر رسولا ملكيًا ٧ لكان على هيئة رجل لتُفْهَم ٨ مخاطبته والانتفاع بالأخذ عنه، ولو كان كذلك لالتبس عليهم الأمر كما يلبسون ٩ على أنفسهم في قبول رسالة البشري، كما قال تعالى: {قُلْ لَوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولا} [الإسراء: ٩٥]، فمن رحمة الله ١٠ تعالى بخلقه أنه يرسل إلى كل صنف من الخلائق
Allah Teâlâ'nın: (وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ) “Eğer onu bir melek kılsaydık, elbette onu bir adam yapardık ve onları yine düşmekte oldukları şüpheye düşürürdük” sözünün anlamı şudur: Şayet beşerî elçiyle beraber bir melek indirseydik, yani insanlara melek bir elçi 7 gönderseydik, hitabı anlaşılsın 8 ve kendisinden [bilgi] alma hususunda istifade edilebilsin diye [o melek] bir adam suretinde olurdu. Şayet böyle olsaydı, tıpkı beşer elçinin risâletini kabul etme hususunda kendi kafalarını karıştırdıkları 9 gibi durum kendilerine yine karmaşık gelirdi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {قُلْ لَوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولا} “De ki: Eğer yeryüzünde [insanlar gibi] yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek bir elçi indirirdik” [İsrâ: 95]. Allah 10 Teâlâ'nın yaratıklarına olan rahmetindendir ki, her bir mahlûkat zümresine
10588. Metin
رسلا منهم، ليدعو بعضهم بعضا، وليمكن بعضهم أن ينتفع ببعض في المخاطبة والسؤال، كما قال تعالى: {لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ} الآية [آل عمران: ١٦٤].
birbirlerini davet etsinler ve hitapta ve sormada birbirlerinden faydalanabilsinler diye kendi içlerinden elçiler gönderir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ} “Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran bir elçi göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur” [Âl-i İmrân: 164].
10589. Metin
قال الضحاك، عن ابن عباس في [قوله: (وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا)] (¬١) الآية. يقول: لو أتاهم ملك ما أتاهم إلا في صورة رجل؛ لأنهم لا يستطيعون النظر إلى الملائكة من النور (وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ) أي: ولخلطنا عليهم ما يخلطون. وقال الوالبي عنه: ولشبهنا عليهم.
Dahhâk, İbn Abbâs'tan [O'nun: (وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا)] (¬١) ayeti hakkında şöyle dediğini nakletti: "Onlara bir melek gelseydi ancak bir adam suretinde gelirdi; çünkü onlar nurdan ötürü meleklere bakmaya güç yetiremezlerdi. (وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ) yani onların karıştırdıkları şeyi biz de onlara karıştırırdık." Vâlibî de ondan: "Onlara benzetirdik (şüpheye düşürürdük)" dediğini nakletti.
10590. Metin
وقوله: (وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ) هذا تسلية لرسوله محمد ﷺ في تكذيب من كذبه من قومه، ووعد له وللمؤمنين به بالنصرة والعاقبة الحسنة في الدنيا والآخرة.
O'nun: (وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ) [Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edilmişti de onlarla eğlenenleri alay ettikleri şey kuşatıvermişti] buyruğu; kavminden kendisini yalanlayanlar karşısında Elçisi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i bir teselli, kendisine ve ona inanan müminlere dünyada ve ahirette yardım ve güzel bir son vaadidir.
10591. Metin
ثم قال: (قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ) أي: فكروا في أنفسكم، وانظروا ما أحل الله بالقرون الماضية الذين كذبوا رسله (¬٢) وعاندوهم، من العذاب والنكال، والعقوبة في الدنيا، مع ما ادَّخَر لهم من العذاب الأليم في الآخرة، وكيف نَجَّى رسله وعباده المؤمنون.
Sonra şöyle buyurdu: (قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ) [De ki: 'Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!']; yani kendi içinizde düşünün ve ahirette onlar için sakladığı can yakıcı azapla birlikte dünyada O'nun elçilerini yalanlayan (¬٢) ve onlara inat eden geçmiş nesillerin başına Allah'ın indirdiği azap, ibretlik ceza ve cezalandırmayı, ayrıca elçilerini ve mümin kullarını nasıl kurtardığını görün!
10592. Metin
{قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (١٢) وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (١٣) قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٤) قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥) مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (١٦)}
{قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (١٢) وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (١٣) قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ (١٤) قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (١٥) مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ (١٦)} “De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir?' De ki: 'Allah'ındır.' O, merhamet etmeyi kendi zatına farz kılmıştır. Sizi, hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde mutlaka toplayacaktır. Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler. (12) Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (13) De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı veli edineyim?' De ki: 'Bana, teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma! [denildi].' (14) De ki: 'Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.' (15) O gün kimden [azap] uzaklaştırılırsa, kesinlikle [Allah] ona merhamet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur. (16)”
10593. Metin
يخبر تعالى أنه مالك السموات والأرض ومن فيهن، وأنه قد كتب على نفسه المقدسة الرحمة، كما ثبت في الصحيحين، من طريق الأعْمَش، عن أبي صالح، عن أبي هريرة، ﵁، قال: قال النبي (¬٣) ﷺ "إن الله لما خَلَقَ الخَلْق كتب كتابًا عنده فوق العرش، إن رحمتي تَغْلِبُ غَضَبِي" (¬٤)
Allah Teâlâ göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların mâliki olduğunu ve yüce Zatına merhameti farz kıldığını haber vermektedir. Nitekim Sahîhayn'da A'meş yoluyla, Ebû Sâlih'ten, o da Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan nakledildiğine göre Peygamber (¬٣) sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Allah yaratıkları yarattığı zaman Arş'ın üzerinde kendi katında bir yazı yazdı: 'Şüphesiz merhametim gazabıma üstün gelir.'" (¬٤)
10594. Metin
وقوله: (لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ) هذه اللام هي الموطئة للقسم، فأقسم بنفسه الكريمة ليجمعن عباده لميقات يوم معلوم [وهو يوم القيامة] ٥ الذي لا ريب فيه ولا شك عند عباده
Allah Teâlâ'nın: {لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ} “Kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizi mutlaka toplayacaktır” kavlindeki bu lâm harfi, yemini pekiştiren (lâm-ı mûtıa)dır. [Allah Teâlâ], kulları nezdinde hakkında hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmayan malum bir günün belirlenmiş vaktinde [o da kıyamet günüdür] 5 kullarını mutlaka toplayacağına yüce Zatına yemin etmiştir.
10595. Metin
المؤمنين، فأما الجاحدون المكذبون فهم (¬١) في ريبهم (¬٢) يترددون.
İnkârcı yalanlayıcılara gelince, onlar (¬١) şüpheleri (¬٢) içinde bocalayıp dururlar.
10596. Metin
وقال ابن مَرْدُوَيه عند تفسير هذه الآية: حدثنا محمد بن أحمد بن إبراهيم، حدثنا عبيد الله بن أحمد بن عُقْبَة، حدثنا عباس بن محمد، حدثنا حسين بن محمد، حدثنا مِحْصَن بن عقْبَة اليماني، عن الزبير بن شَبِيب، عن عثمان بن حاضر، عن ابن عباس قال: سُئِلَ رسول الله ﷺ عن الوقوف بين يدي رب العالمين، هل فيه ماء؟ قال: "والذي نَفْسِي بيَدِه، إن فيه لماءً، إن أولياء الله ليردون حِياضَ الأنبياء، ويَبْعَثُ الله تعالى سبعين ألف مَلَكٍ في أيديهم عِصِيّ من نار، يَذُودون الكفار عن حياض الأنبياء".
İbn Merdûye bu ayetin tefsirinde şöyle dedi: Bize Muhammed b. Ahmed b. İbrâhîm anlattı, bize Ubeydullâh b. Ahmed b. Ukbe anlattı, bize Abbâs b. Muhammed anlattı, bize Hüseyn b. Muhammed anlattı, bize Mıhsan b. Ukbe el-Yemânî, Zübeyr b. Şebîb'den, o Osmân b. Hâdır'dan, o da İbn Abbâs'tan anlattı; o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e Âlemlerin Rabbinin huzurunda durma (vakfe) esnasında su bulunup bulunmayacağı soruldu. O da: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki orada elbette su vardır. Allah'ın dostları peygamberlerin havuzlarına varırlar. Allah Teâlâ ellerinde ateşten değnekler bulunan yetmiş bin melek gönderir; kâfirleri peygamberlerin havuzlarından kovup uzaklaştırırlar" buyurdu.
10597. Metin
هذا حديث غريب (¬٣) وفي الترمذي: "إن لكل نبي حَوْضًا، وإنهم يتباهون أيهم أكثر واردة، وأرجو أن أكون أكثرهم واردة" (¬٤) (¬٥)
Bu garip bir hadistir (¬٣). Tirmizî'de [şöyle] yer almaktadır: "Şüphesiz her peygamberin bir havuzu vardır ve onlar hangisinin havuzuna gelenin daha çok olduğuyla övünürler; ben ise gelenleri en çok olanın kendim olmasını umuyorum." (¬٤) (¬٥)
10598. Metin
ولهذا قال: (الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ) [أي يوم القيامة] (¬٦) (فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) أي: لا يصدقون بالمعاد، ولا يخافون شر ذلك اليوم.
Bundan dolayı: (الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ) [Kendilerini hüsrana uğratanlar] [yani kıyamet gününde] (¬٦) (فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) [işte onlar iman etmezler]; yani öldükten sonra dirilişi tasdik etmezler ve o günün şerrinden korkmazlar, buyurmuştur.
10599. Metin
ثم قال تعالى (وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ) أي: كل دابة في السموات والأرض، الجميع عباده وخلقه، وتحت قهره وتصرفه وتدبيره، ولا (¬٧) إله إلا هو، (وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ) أي: السميع لأقوال عباده، العليم بحركاتهم وضمائرهم وسرائرهم.
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: (وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ) [Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur]; yani göklerde ve yerdeki her canlı O'nundur; hepsi O'nun kulları ve yarattıklarıdır, O'nun kahrı, tasarrufu ve tedbiri altındadır; O'ndan başka (¬٧) ilah yoktur. (وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ) [O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir]; yani kullarının sözlerini işiten, hareketlerini, iç dünyalarını ve sırlarını bilendir.
10600. Metin
ثم قال لعبده ورسوله محمد ﷺ، الذي بعثه بالتوحيد العظيم والشرع القويم، وأمره أن يدعو الناس إلى صراطه (¬٨) المستقيم: (قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) كَمَا قَالَ {قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ} [الزمر: ٦٤]، والمعنى: لا أتخذ وليًا إلا الله وحده لا شريك له، فإنه فاطر السموات والأرض، أي: خالقهما ومبدعهما على غير مثال سَبَق.
Sonra yüce tevhid ve dosdoğru şeriatla gönderdiği, insanları dosdoğru yoluna (¬٨) davet etmesini emrettiği kulu ve elçisi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurdu: (قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ) [De ki: "Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tan başkasını mı dost edineyim?"] Nitekim şöyle buyurmuştur: {قُلْ أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ} “De ki: 'Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz, ey cahiller?'” [Zümer: 64]. Anlamı şudur: Ben tek ve ortaksız olan Allah'tan başkasını asla dost edinmem; zira O, gökleri ve yeri yoktan var edendir; yani geçmiş bir örnek olmaksızın onları yaratan ve icat edendir.
10601. Metin
(وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ) أي: وهو الرزاق لخلقه من غير احتياج إليهم، كما قال تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ * مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ * إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ (¬٩)} [الذاريات: ٥٦ - ٥٨].
(وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ) [O doyurur, fakat doyurulmaz]; yani O, yaratıklarına muhtaç olmaksızın onları rızıklandırandır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ * مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ * إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ (¬٩)} “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum ve beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır. (¬٩)” [Zâriyât: 56-58].
10602. Metin
وقرأ بعضهم هاهنا: (وَهُوَ يُطْعِمُ ولا يَطْعَمُ) الآية (¬١٠) أي: لا يأكل.
Bazıları buradaki (وَهُوَ يُطْعِمُ ولا يَطْعَمُ) ayetini (¬١٠) ["ve lâ yet'amu" şeklinde okumuştur]; yani "O yemek yemez."
10603. Metin
وفي حديث سُهَيْل بن أبي صالح، عن أبيه، عن أبي هريرة [﵁] ١١ قال: دعا رجل من الأنصار من أهل قباء النبي ﷺ، قال: فانطلقنا معه، فلما طعم النبي ﷺ وغسل يديه قال:
Süheyl b. Ebî Sâlih'in, babasından, onun da Ebû Hureyre'den [radıyallâhu anh] 11 [rivayet ettiği] hadiste şöyle demiştir: Kubâ ahalisinden Ensâr'a mensup bir adam Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'i [yemeğe] davet etti. [Ebû Hureyre] dedi ki: Bunun üzerine biz de onunla birlikte gittik. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem yemeğini yiyip ellerini yıkayınca şöyle buyurdu:
10604. Metin
"الحمد لله الذي يُطعِم ولا يَطْعَم، ومَنَّ علينا فهدانا، وأطعمنا وسَقانا وكلّ بَلاء حَسَن أبلانا، الحمد لله غير مُودّع (¬١) ولا مكافَأ ولا مكفور ولا مُسْتَغْنًى عنه، الحمد لله الذي أطعمنا من الطعام، وسقانا من الشراب، وكسانا من العري، وهدانا من الضلال، وبَصَّرنا من العَمَى، وفَضَّلنا على كثير ممن خلق تفضيلا الحمد لله رب العالمين" (¬٢)
"Yediren fakat yedirilmeyen, bize lütufta bulunup hidayet eden, bizi doyuran, içiren ve her güzel imtihanla bizi sınayan Allah'a hamdolsun. Veda edilmeyen (¬١), karşılığı ödenemeyen, nankörlük edilmeyen ve Kendisinden müstağni kalınamayan Allah'a hamdolsun. Bize yemekten yediren, içecekten içiren, çıplaklıktan giydiren, sapıklıktan hidayete erdiren, körlükten [kurtarıp] basiret veren ve bizi yarattıklarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun." (¬٢)
10605. Metin
(قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ) أي: من هذه الأمة (قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ) يعني: يوم القيامة.
(قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ) [De ki: "Şüphesiz ben, teslim olanların ilki olmakla emrolundum"]; yani bu ümmetten. (قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ) [De ki: "Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım"]; yani kıyamet gününün [azabından].
10606. Metin
(مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ) يعني: العذاب (يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ) يعني: فقد ﵀ (وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ) (¬٣) كما قال: {فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ} [آل عمران: ١٨٥]، والفوز: هو حصول الربح ونفي الخسارة.
(مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ) [Kimden savılırsa], yani azap, (يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ) [o gün, şüphesiz O, ona merhamet etmiştir], yani Allah ona merhamet etmiştir, (وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ) (¬٣) [İşte apaçık kurtuluş budur]. Nitekim: {فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَأُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ} “Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, artık o kurtulmuştur” [Âl-i İmrân: 185] buyurmuştur. Kurtuluş (fevz) ise kazancın elde edilmesi ve hüsranın yok edilmesidir.
10607. Metin
{وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٧) وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١٨)}
{وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ (١٧) وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ (١٨)} “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, O her şeye hakkıyla güç yetirendir. (17) O, kullarının üstünde yegâne kudret sahibidir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. (18)”
10608. Metin
يقول تعالى مخبرًا أنه مالك الضر والنفع، وأنه المتصرف في خلقه بما يشاء، لا مُعَقِّب لحكمه، ولا رَادَّ لقضائه: (وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ) كما قال تعالى: {مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ} الآية [فاطر: ٢] وفي الصحيح (¬٤) أن رسول الله ﷺ كان يقول: "اللهم لا مانع لِما أَعْطَيْت، ولا معطِيَ لما مَنَعْتَ، ولا ينفع ذا الجَدّ منك الجَدّ" (¬٥)؛ ولهذا قال تعالى: (وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ) أي: هو الذي خضعت له الرقاب، وذلت له الجبابرة، وعنت له الوجوه، وقهر كل شيء ودانت له الخلائق، وتواضعت لعظمة جلاله وكبريائه وعظمته وعلوه وقدرته الأشياء، واستكانت وتضاءلت بين يديه وتحت حكمه وقهره (¬٦)
Allah Teâlâ, zararın ve faydanın mâliki olduğunu, yarattıkları üzerinde dilediği gibi tasarruf ettiğini, O'nun hükmünü denetleyecek ve kazasını geri çevirecek hiçbir güç bulunmadığını haber vererek şöyle buyurmaktadır: (وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ) [Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, O her şeye hakkıyla güç yetirendir]. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلا مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهِ} “Allah insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak yoktur. Neyi de tutarsa, ondan sonra onu salıverecek yoktur” [Fâtır: 2]. Sahîh'te (¬٤) geçtiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururdu: "Allahım! Senin verdiğine engel olacak kimse yoktur, Senin engellediğini de verecek kimse yoktur. Zenginlik ve güç sahibine, Senin katında zenginliği ve gücü hiçbir fayda vermez." (¬٥) Bundan dolayı Allah Teâlâ: (وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ) [O, kullarının üstünde yegâne kudret sahibidir] buyurmuştur; yani O, boyunların önünde eğildiği, zorbaların karşısında zelil olduğu, yüzlerin O'nun için boyun büktüğü, her şeyi kahreden, yaratıkların O'na itaat ettiği, celalinin, azametinin, büyüklüğünün, yüceliğinin ve kudretinin büyüklüğü karşısında her şeyin tevazu gösterdiği, huzurunda, hükmü ve kahrı altında zelil olup küçüldüğü Zat'tır. (¬٦)
10609. Metin
(وَهُوَ الْحَكِيمُ) أي: في جميع ما يفعله (الْخَبِيرُ) بمواضع الأشياء ومحالها، فلا يعطي إلا لمن يستحق ولا يمنع إلا من يستحق.
(وَهُوَ الْحَكِيمُ) [O, hüküm ve hikmet sahibidir]; yani yaptığı her şeyde, (الْخَبِيرُ) [her şeyden haberdardır]; eşyanın yerlerini ve konumlarını bilendir. Hak edenden başkasına vermez, hak edenden başkasını da mahrum bırakmaz.
10610. Metin
{قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (١٩) الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمُ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (٢٠) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ (٢١)}
{قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ (١٩) الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمُ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ (٢٠) وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ (٢١)} “De ki: «Hangi şey şahitlik bakımından en büyüktür?» De ki: «Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur'an bana, onunla hem sizi hem de ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolundu. Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?» De ki: «Ben şahitlik etmem.» De ki: «O, ancak tek bir ilahtır ve şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.» (19) Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu [öz] oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler. (20) Allah'a yalan yere iftira eden ya da O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler. (21)”
10611. Metin
ثم قال: (قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً) أي: من أعظم الأشياء [شهادة] (¬١) (قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ) أي: هو العالم بما جئتكم به، وما أنتم قائلون لي: (وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ) أي: وهو نذير لكل من بلغه، كما قال تعالى: {وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} [هود: ١٧].
Sonra şöyle buyurdu: (قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً) [De ki: "Hangi şey şahitlik bakımından en büyüktür?"]; yani [şahitlikçe] en büyük olan nedir? (¬١) (قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ) [De ki: "Allah benimle sizin aranızda şahittir"]; yani size getirdiğim şeyleri ve sizin bana ne dediğinizi bilendir. (وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ) [Bu Kur'an bana, onunla sizi ve kime ulaşırsa onu uyarayım diye vahyolundu]; yani o, kendisine ulaştığı herkes için bir uyarıcıdır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} “Fırkalardan kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir” [Hûd: 17].
10612. Metin
قال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو سعيد الأشَجّ، حدثنا وكيع وأبو أسامة وأبو خالد، عن موسى بن عبيدة، عن محمد بن كعب في قوله: (وَمَنْ بَلَغَ) [قال] (¬٢) من بلغه القرآن فكأنما رأى النبي ﷺ -زاد أبو خالد: وكَلّمه.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ebû Saîd el-Eşecc anlattı, bize Vekî', Ebû Üsâme ve Ebû Hâlid, Mûsâ b. Ubeyde'den, o da Muhammed b. Ka'b'dan nakletti; o, Allah Teâlâ'nın: (وَمَنْ بَلَغَ) [ve kime ulaşırsa] buyruğu hakkında [şöyle dedi] (¬٢): Kur'an kime ulaşmışsa, o sanki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i görmüş gibidir. -Ebû Hâlid: ve onunla konuşmuş [gibidir], ilavesini yaptı-.
10613. Metin
ورواه ابن جرير من طريق أبي معشر، عن محمد بن كعب قال: من بلغه القرآن فقد أبلغه محمد ﷺ.
Bunu İbn Cerîr, Ebû Ma'şer yoluyla Muhammed b. Ka'b'dan şöyle rivayet etti: Kur'an kime ulaştıysa, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ona tebliğ etmiştir.
10614. Metin
وقال عبد الرزاق، عن مَعْمَر، عن قتادة في قوله: (لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ) إن رسول الله ﷺ، قال: "بلغوا عن الله، فمن بلغته آية من كتاب الله فقد بَلَغه أمر الله".
Abdürrezzâk, Ma'mer'den, o da Katâde'den: (لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ) [onunla sizi ve kime ulaşırsa onu uyarayım diye] buyruğu hakkında rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Allah'tan tebliğ ediniz. Kime Allah'ın Kitabı'ndan bir ayet ulaşmışsa, muhakkak ona Allah'ın emri ulaşmıştır" buyurmuştur.
10615. Metin
وقال الربيع بن أنس: حق على من اتبع رسول الله ﷺ أن يدعو كالذي دعا رسول الله ﷺ، وأن ينذر كالذي أنذر.
Rebî' b. Enes şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e uyan kimseye düşen görev; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in davet ettiği gibi davet etmek ve uyardığı gibi uyarmaktır.
10616. Metin
وقوله: (أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ) [أي] (¬٣) أيها المشركون (أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ) كما قال تعالى: {فَإِنْ شَهِدُوا فَلا تَشْهَدْ مَعَهُمْ} [الأنعام: ١٥٠]، (قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ)
O'nun: (أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ) [Siz gerçekten şahitlik ediyor musunuz?] [yani] (¬٣) ey müşrikler, (أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ) [Allah ile beraber başka ilahların olduğuna? De ki: "Ben şahitlik etmem"] buyruğu; nitekim Allah Teâlâ'nın: {فَإِنْ شَهِدُوا فَلا تَشْهَدْ مَعَهُمْ} “Eğer şahitlik ederlerse, sen onlarla beraber şahitlik etme” [En'âm: 150] buyurduğu gibidir. (قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ) [De ki: "O ancak tek bir ilahtır ve şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım"].
10617. Metin
ثم قال مخبرًا عن أهل الكتاب: إنهم يعرفون هذا الذي جئتهم (¬٤) به كما يعرفون أبناءهم، بما عندهم من الأخبار والأنباء عن المرسلين المتقدمين والأنبياء، فإن الرسل كلهم بَشَّروا بوجود محمد (¬٥) ﷺ وببعثه (¬٦) وصفته، وبلده ومُهَاجَرِه، وصفة أمته؛ ولهذا قال بعد هذا: (الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ) أي: خسروا كل الخسارة، (فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) بهذا الأمر الجلي الظاهر الذي بشرت به الأنبياء، ونوهت به في قديم الزمان وحديثه.
Sonra Ehl-i Kitap hakkında haber vererek; geçmiş elçilerden ve peygamberlerden ellerinde bulunan haberler ve bilgiler sebebiyle, onlara getirdiğin (¬٤) bu şeyi kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını bildirmektedir. Çünkü peygamberlerin hepsi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in varlığını (¬٥), gönderileceğini (¬٦), vasfını, memleketini, hicret yurdunu ve ümmetinin vasfını müjdelemişlerdir. Bundan dolayı bundan sonra: (الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ) [Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya]; yani tam bir hüsrana uğradılar, (فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ) [işte onlar iman etmezler]; peygamberlerin müjdelediği, eski ve yeni zamanlarda övgüyle andığı bu apaçık ve aşikâr emre inanmazlar, buyurmuştur.
10618. Metin
ثم قال: (وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ) أي: لا أظلم ممن تَقَوَّل ٧ على الله، فادعى أن الله أرسله ولم يكن أرسله، ثم لا أظلم ممن كذب بآيات الله وحججه وبراهينه ودلالاته، (إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ) أي: لا يفلح هذا ولا هذا، لا المفتري ولا المكذب.
Sonra şöyle buyurdu: (وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ) [Allah'a yalan yere iftira eden veya O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?] Yani; Allah kendisini göndermediği halde O'nun kendisini elçi olarak gönderdiğini iddia ederek Allah'a karşı söz uydurandan 7 daha zalim kimse yoktur. Yine Allah'ın ayetlerini, hüccetlerini, bürhanlarını ve delillerini yalanlayandan daha zalim kimse yoktur. (إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ) [Şüphesiz ki zalimler kurtuluşa eremezler] Yani; ne o ne de öteki, ne iftira eden ne de yalanlayan kurtuluşa eremez.
10619. Metin
{وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ (٢٢) ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ (٢٣) انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢٤) وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ (٢٥) وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ (٢٦)}
{وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ (٢٢) ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ (٢٣) انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ (٢٤) وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأَوَّلِينَ (٢٥) وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ (٢٦)} “Onların hepsini toplayacağımız gün, sonra ortak koşanlara: 'İddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede?' diyeceğimiz [günü hatırla]. (22) Sonra onların mazeretleri: 'Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik' demekten başka bir şey olmadı. (23) Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti! (24) Onlardan seni dinleyenler vardır. Biz onu anlamasınlar diye kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Onlar her ayeti görseler de ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar; inkâr edenler: 'Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir' derler. (25) Onlar hem bundan alıkoyarlar hem de ondan uzak dururlar. Onlar ancak kendilerini helak ederler de farkında olmazlar. (26)”
10620. Metin
يقول تعالى مخبرًا عن المشركين: (وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا) يوم القيامة فيسألهم عن الأصنام والأنداد التي كانوا يعبدونها من دونه قائلا [لهم] (¬١) (أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ) كما قال تعالى في سورة القصص: {وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} [الآية: ٦٢].
Allah Teâlâ müşrikler hakkında haber vererek şöyle buyurmaktadır: (وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا) [Onların hepsini toplayacağımız gün], yani kıyamet gününde; [onlara] (¬١) (أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ) [İddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede?] diyerek O'ndan başka taptıkları putları ve putlaştırılan ortakları soracaktır. Nitekim Allah Teâlâ Kasas sûresinde şöyle buyurmuştur: {وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ فَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} “O gün onlara seslenir ve: 'İddia edip durduğunuz ortaklarım nerede?' der” [Kasas: 62].
10621. Metin
وقوله: (ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ) أي: حجتهم. وقال عطاء الخراساني، عن ابن عباس: أي: معذرتهم. وكذا قال قتادة. وقال ابن جريج، عن ابن عباس: أي قيلهم. وكذا قال الضحاك.
O'nun: (ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ) [Sonra onların fitnesi ... olmadı] buyruğu; yani onların hüccetleri. Atâ el-Horasânî, İbn Abbâs'tan naklen: Yani mazeretleri, demiştir. Katâde de böyle demiştir. İbn Cüreyc, İbn Abbâs'tan: Yani sözleri, demiştir. Dahhâk da böyle demiştir.
10622. Metin
وقال عطاء الخراساني: ثم لم تكن بليتهم حين ابتلوا (إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ)
Atâ el-Horasânî şöyle demiştir: Sonra imtihan edildikleri zamanki belaları ancak (إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ) ["Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik" demekten ibaret oldu].
10623. Metin
وقال ابن جرير: والصواب ثم لم يكن (¬٢) قيلهم عند فتنتنا (¬٣) إياهم (¬٤) اعتذارا مما سلف منهم من الشرك بالله (إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ) (¬٥)
İbn Cerîr şöyle demiştir: Doğru olan şudur: Biz onları imtihan ettiğimizde (¬٣) onların (¬٤) Allah'a ortak koşma konusundaki geçmiş fiillerinden özür dileme kabilinden sözleri (¬٢) ancak (إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ) (¬٥) ["Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik" demekten ibaret oldu].
10624. Metin
وقال ابن أبي حاتم: حدثنا أبو سعيد الأشج، حدثنا أبو يحيى الرازي، عن عمرو بن أبي قيس، عن مُطَرِّف، عن المنهال، عن سعيد بن جُبَيْر، عن ابن عباس قال: أتاه رجل فقال يا أبا (¬٦) عباس. سمعت الله يقول: (وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ) قال: أما قوله: (وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ) فإنهم رأوا أنه لا يدخل الجنة إلا أهل الصلاة، فقالوا: تعالوا فلنجحد، فيجحدون، فيختم الله على أفواههم، وتشهد أيديهم وأرجلهم ولا يكتمون الله حديثا، فهل في قلبك الآن شيء؟ إنه ليس من القرآن شيء إلا قد نزل (¬٧) فيه شيء، ولكن لا تعلمون (¬٨) وجهه.
İbn Ebî Hâtim dedi ki: Bize Ebû Saîd el-Eşecc anlattı, bize Ebû Yahyâ er-Râzî, Amr b. Ebî Kays'tan, o Mutarrif'ten, o Minhâl'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan anlattı; o şöyle demiştir: Ona bir adam gelip: "Ey Ebû (¬٦) Abbâs! Allah'ın: (وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ) buyurduğunu işittim" dedi. [İbn Abbâs] dedi ki: O'nun: (وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ) [Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik] buyruğuna gelince; onlar cennete ancak namaz kılanların girdiğini gördüklerinde dediler ki: 'Gelin inkâr edelim.' Böylece inkâr ederler. Bunun üzerine Allah onların ağızlarını mühürler; elleri ve ayakları şahitlik eder, Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler. Şimdi kalbinde bir şey kaldı mı? Şüphesiz Kur'an'dan hiçbir şey yoktur ki hakkında bir şey inmiş (¬٧) olmasın, ancak siz onun yönünü (hakiki manasını) bilmiyorsunuz (¬٨).
10625. Metin
وقال الضحاك، عن ابن عباس: هذه في المنافقين.
Dahhâk, İbn Abbâs'tan: Bu ayet münafıklar hakkındadır, demiştir.
10626. Metin
وفي هذا نظر، فإن هذه الآية مكية، والمنافقون إنما كانوا بالمدينة، والتي نزلت في المنافقين آية المجادلة: {يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ [كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ] ٩} [المجادلة: ١٨]، وهكذا قال في حق هؤلاء: (انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ) كَمَا قَالَ {ثُمَّ قِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تُشْرِكُونَ * مِنْ دُونِ اللَّهِ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا [بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُو مِنْ قَبْلُ شَيْئًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الْكَافِرِينَ] ١٠} [غافر: ٧٣، ٧٤].
Bu görüşte tutarsızlık vardır; zira bu ayet Mekkîdir, münafıklar ise ancak Medine'de idiler. Münafıklar hakkında inen ayet ise Mücâdele [suresindeki şu] ayettir: {يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ جَمِيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ عَلَى شَيْءٍ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ} “O gün Allah onların hepsini diriltecek, onlar da size yemin ettikleri gibi O'na yemin edecekler ve bir şey [hakikat] üzerinde olduklarını sanacaklar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıların ta kendileridir!”9 [el-Mücâdele: 18]. Nitekim bunların hakkında da şöyle buyurmuştur: (انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ) [Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler ve uydurdukları şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti!]. Nitekim [diğer bir ayette de] şöyle buyurmuştur: {ثُمَّ قِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تُشْرِكُونَ * مِنْ دُونِ اللَّهِ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُو مِنْ قَبْلُ شَيْئًا كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الْكَافِرِينَ} “Sonra onlara: 'Allah'ı bırakıp da ortak koştuklarınız nerede?' denilir. Onlar: 'Bizden uzaklaşıp kayboldular; meğer biz önceden hiçbir şeye dua etmiyormuşuz (kulluk etmiyormuşuz)!' derler. İşte Allah kâfirleri böyle saptırır.”10 [Gâfir: 73-74].
10627. Metin
وقوله: (وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا) أي: يجيؤوك (¬١) ليسمعوا قراءتك، ولا تجزي عنهم شيئًا؛ لأن الله جعل (عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً) أي: أغطية لئلا يفهموا القرآن (وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا) أي: صمما عن السماع النافع، فَهُم كما قال تعالى: {وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لا يَسْمَعُ إِلا دُعَاءً وَنِدَاءً [صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لا يَعْقِلُونَ] (¬٢)} [البقرة: ١٧١].
O'nun: (وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا) [Onlardan seni dinleyenler vardır. Biz onu anlamasınlar diye kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Onlar her ayeti görseler de ona inanmazlar] buyruğu; yani senin okuyuşunu dinlemek için sana gelirler (¬١), fakat bu onlara hiçbir fayda vermez; çünkü Allah Kur'an'ı anlamasınlar diye (عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً) [kalplerinin üzerine örtüler], yani perdeler ve (وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا) [kulaklarına da bir ağırlık], yani faydalı işitmeye karşı sağırlık koymuştur. Onlar Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibidirler: {وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لا يَسْمَعُ إِلا دُعَاءً وَنِدَاءً [صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لا يَعْقِلُونَ] (¬٢)} “İnkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayana haykıranın durumu gibidir. [Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; artık akıl erdirmezler] (¬٢)” [Bakara: 171].
10628. Metin
وقوله: (وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا) أي: مهما رأوا من الآيات والدلالات والحجج البينات، لا يؤمنوا بها. فلا فَهْم عندهم ولا إنصاف، كما قال تعالى: {وَلَوْ عَلِمَ اللَّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لأَسْمَعَهُمْ [وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ] (¬٣)} [الأنفال: ٢٣].
O'nun: (وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا) [Onlar her ayeti görseler de ona inanmazlar] buyruğu; yani ne kadar ayet, delil ve apaçık hüccet görseler de ona iman etmezler. Onlarda ne bir anlayış ne de bir insaf vardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ عَلِمَ اللَّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لأَسْمَعَهُمْ [وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ] (¬٣)} “Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara işittirirdi. [Onlara işittirseydi bile yine de yüz çevirerek dönerlerdi] (¬٣)” [Enfâl: 23].
10629. Metin
وقوله: (حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ) أي يحاجونك ويناظرونك في الحق بالباطل (يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ) أي: ما هذا الذي جئت به إلا مأخوذ من كتب الأوائل ومنقول عنهم.
O'nun: (حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ) [Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar]; yani bâtıl ile hak konusunda seninle münakaşa edip delil getirmeye kalkışırlar, (يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ) [inkâr edenler: "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler]; yani senin getirdiğin bu şey, öncekilerin kitaplarından alınmış ve onlardan nakledilmiş şeylerden ibarettir.
10630. Metin
وقوله: (وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ) وفي معنى (يَنْهَوْنَ عَنْهُ) قولان: أحدهما: أن المراد أنهم ينهون الناس عن اتباع الحق، وتصديق الرسول، والانقياد للقرآن، وينأون عنه أي: [ويبتعدون هم عنه، فيجمعون بين الفعلين القبيحين لا ينتفعون] (¬٤) ولا يتركون أحدًا ينتفع [ويتباعدون] (¬٥) قال علي بن أبي طلحة، عن ابن عباس: (وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ) قال: ينهون الناس عن محمد ﷺ أن يؤمنوا به.
O'nun: (وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ) [Onlar hem bundan alıkoyarlar hem de ondan uzak dururlar] buyruğundaki (يَنْهَوْنَ عَنْهُ) [ondan alıkoyarlar] ifadesinin manasında iki görüş vardır: Birincisi: Kastedilen, onların insanları hakka tabi olmaktan, Peygamber'i tasdik etmekten ve Kur'an'a boyun eğmekten nehyettikleri ve ondan uzak durduklarıdır; yani [onlar kendileri de ondan uzaklaşırlar; böylece iki çirkin fiili bir araya getirirler, ne kendileri faydalanırlar] (¬٤) ne de kimsenin faydalanmasına izin verirler, [uzaklaşırlar] (¬٥). Ali b. Ebî Talha, İbn Abbâs'tan naklettiğine göre: (وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ) [Onlar hem bundan alıkoyarlar] ayeti hakkında şöyle demiştir: İnsanları Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e iman etmekten alıkoyarlar.
10631. Metin
وقال محمد بن الحنفية: كان كفار قريش لا يأتون النبي ﷺ، وينهون عنه.
Muhammed b. el-Hanefiyye şöyle demiştir: Kureyş kâfirleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelmezler ve [insanları da] ondan alıkoyarlardı.
10632. Metin
وكذا قال مجاهد وقتادة، والضحاك، وغير واحد. وهذا القول أظهر، والله أعلم، وهو اختيار ابن جرير.
Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve birden çok âlim de böyle demiştir. En zahir olan görüş budur, -en doğrusunu Allah bilir- ve bu İbn Cerîr'in tercihidir.
10633. Metin
والقول الثاني: رواه سفيان الثوري، عن حبيب بن أبي ثابت، عمن سمع ابن عباس يقول في قوله: (وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ) قال: نزلت في أبي طالب كان ينهى [الناس] ٦ عن النبي ﷺ أن يؤذى ٧
İkinci görüş: Süfyân es-Sevrî, Habîb b. Ebî Sâbit'ten, o da İbn Abbâs'ın { وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ } “Onlar hem [insanları] ondan alıkoyarlar” kavli hakkında şöyle dediğini işiten birinden rivayet etmiştir: "[Bu ayet] Ebû Tâlib hakkında indi; o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e eziyet edilmesin diye [insanları]6 ondan alıkoyardı."7
10634. Metin
وكذا قال القاسم بن مُخَيْمِرةَ، وحبيب بن أبي ثابت، وعطاء بن دينار: إنها نزلت في أبي طالب. وقال سعيد بن أبي هلال: نزلت في عمومة النبي، ﷺ، وكانوا عشرة، فكانوا أشد الناس معه في العلانية وأشد الناس عليه في السر. رواه ابن أبي حاتم.
Kâsım b. Muhaymire, Habîb b. Ebî Sâbit ve Atâ b. Dînâr da böyle diyerek ayetin Ebû Tâlib hakkında indiğini söylemişlerdir. Saîd b. Ebî Hilâl şöyle dedi: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in amcaları hakkında indi; onlar on kişi idiler. Açıktan onunla beraber olanların en şiddetlisi, gizlide ise ona karşı olanların en şiddetlisi idiler. Bunu İbn Ebî Hâtim rivayet etmiştir.
10635. Metin
وقال محمد بن كعب القرظي: (وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ) أي: ينهون الناس عن قتله.
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî şöyle demiştir: (وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ) [Onlar hem bundan alıkoyarlar]; yani insanları onu öldürmekten alıkoyarlar.
10636. Metin
[و] (¬١) قوله: (وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ) أي: يتباعدون منه (¬٢) (وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ) أي: وما يهلكون بهذا الصنيع، ولا يعود وباله إلا عليهم، وما يشعرون.
[Ve] (¬١) O'nun: (وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ) [ve ondan uzak dururlar] buyruğu; yani ondan uzaklaşırlar (¬٢). (وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ) [Onlar ancak kendilerini helak ederler de farkında olmazlar]; yani bu yaptıklarının helaki ve vebali ancak kendilerine döner de farkında olmazlar.
10637. Metin
{وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢٧)}
{وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ (٢٧)} “Ateşin başında durdurulduklarında: 'Ah ne olurdu, keşke [dünyaya] geri döndürülseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!' dediklerini bir görsen! (27)”
10638. Metin
يذكر تعالى حال الكفار إذا وقفوا يوم القيامة على النار، وشاهدوا ما فيها من السلاسل والأغلال، ورأوا بأعينهم تلك الأمور العظام والأهوال، فعند ذلك قالوا (يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ) يتمنون أن يردوا إلى الدار الدنيا، ليعملوا عملا صالحا، ولا يكذبوا بآيات ربهم ويكونوا من المؤمنين.
Allah Teâlâ kâfirlerin kıyamet gününde ateşin başında durduruldukları, oradaki zincirleri ve bukağıları müşahede ettikleri, o büyük işleri ve korkuları gözleriyle gördükleri andaki durumlarını zikretmektedir; işte o zaman (يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ) ["Ah ne olurdu, keşke geri döndürülseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!"] dediler. Salih amel işlemek, Rablerinin ayetlerini yalanlamamak ve müminlerden olmak için dünya yurduna geri döndürülmeyi temenni ederler.
10639. Metin
{بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (٢٨) وَقَالُوا إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ (٢٩) وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (٣٠)}
{بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (٢٨) وَقَالُوا إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ (٢٩) وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ (٣٠)} “Hayır, önceden gizlemekte oldukları şeyler kendilerine apaçık göründü. Eğer geri döndürülselerdi, yine menedildikleri şeylere dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar. (28) Ve dediler ki: 'Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır, biz diriltilecek de değiliz.' (29) Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! [Allah]: 'Bu hak değil miymiş?' der. Onlar: 'Rabbimize andolsun ki evet' derler. [Allah]: 'Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı azabı tadın!' der. (30)”
10640. Metin
قال تعالى: (بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ) أي: بل ظهر لهم حينئذ ما كانوا يخفون في أنفسهم من الكفر والتكذيب والمعاندة، وإن أنكروها، في الدنيا أو في الآخرة، كما قال قبل هذا بيسير {ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ * انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ}
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: (بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ) [Hayır, önceden gizlemekte oldukları şeyler kendilerine apaçık göründü]; yani bilakis, dünyada veya ahirette inkâr etmiş olsalar bile, içlerinde gizledikleri küfür, yalanlama ve inat o anda kendilerine açıkça belirdi. Nitekim bundan az önce: {ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ * انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ} “Sonra onların mazeretleri: 'Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik' demekten başka bir şey olmadı. Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler” buyurmuştur.
10641. Metin
ويحتمل أنهم ظهر لهم ما كانوا يعلمونه من أنفسهم من صدق ما جاءت (¬٣) به الرسل في الدنيا، وإن كانوا يظهرون لأتباعهم خلافه، كما قال تعالى مخبرًا عن موسى أنه قال لفرعون: {لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هَؤُلاءِ إِلا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ بَصَائِرَ} الآية [الإسراء: ١٠٢]. قال تعالى مخبرًا عن فرعون وقومه: {وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا} [النمل: ١٤].
Tâbilerine aksini gösterseler bile, dünyada peygamberlerin getirdiği (¬٣) şeylerin doğruluğuna dair içlerinde bildikleri şeylerin kendilerine açıkça belirmiş olması da muhtemeldir; nitekim Allah Teâlâ, Mûsâ'nın Firavun'a şöyle dediğini haber vermiştir: {لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنْزَلَ هَؤُلاءِ إِلا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ بَصَائِرَ} “Andolsun ki sen, bunları ancak göklerin ve yerin Rabbinin birer ibret olmak üzere indirdiğini pekala biliyorsun” [İsrâ: 102]. Firavun ve kavmi hakkında haber vererek de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا} “İçleri kesin olarak inandığı halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler” [Neml: 14].
10642. Metin
ويحتمل أن يكون المراد بهؤلاء المنافقين الذين كانوا يظهرون للناس الإيمان ويبطنون الكفر، ويكون هذا إخبارا عما يكون يوم القيامة من كلام طائفة من الكفار، ولا ينافي هذا كون هذه [السورة] ٤ مكية، والنفاق إنما كان من بعض أهل المدينة ومن حولها من الأعراب، فقد ذكر الله وقوع النفاق في سورة مكية وهي العنكبوت، فقال: {وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ} [العنكبوت: ١١]؛ وعلى هذا فيكون إخبارًا عن حال المنافقين في الدار الآخرة، حين يعاينون العذاب يظهر ٥ لهم حينئذ
Bununla, insanlara imanı gösterip küfrü içlerinde gizleyen münafıkların kastedilmiş olması da muhtemeldir; bu takdirde [bu ayet], kıyamet gününde kâfirlerden bir zümrenin sözlerinden bir haber olur. Bu durum, bu [sûrenin]4 Mekkî olmasıyla ve nifakın yalnızca Medine ahalisinden bazılarında ve çevrelerindeki bedevilerde bulunmasıyla da çelişmez; zira Allah Teâlâ, Mekkî bir sûre olan Ankebût Sûresi'nde de nifakın varlığını zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: {وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ} [el-Ankebût: 11] “Allah elbette iman edenleri de bilir, münafıkları da mutlaka bilir.” Buna göre bu [ifade], âhiret yurdunda azabı bizzat gördüklerinde münafıkların haline dair bir haber olur; o vakit kendilerine açıkça belirir5
10643. Metin
غب ما كانوا يبطنون من الكفر والشقاق والنفاق، والله أعلم.
içlerinde gizledikleri küfür, ayrılıkçılık ve nifakın akıbeti [kendilerine görünür]. En doğrusunu Allah bilir.
10644. Metin
وأما معنى الإضراب في قوله: (بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ) فَهُم ما طلبوا العود إلى الدنيا رغبة ومحبة (¬١) في الإيمان، بل خوفا من العذاب الذي عاينوه جزاء على ما كانوا عليه من الكفر، فسألوا الرجعة إلى الدنيا ليتخلصوا مما شاهدوا (¬٢) من النار؛ ولهذا قال: (وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ) أي: في تمنيهم الرجعة رغبة ومحبة في الإيمان.
O'nun: (بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ) [Hayır, önceden gizlemekte oldukları şeyler kendilerine apaçık göründü] buyruğundaki idrâbın (vazgeçiş ve düzeltmenin) manasına gelince; onlar dünyaya dönüşü imana duydukları arzu ve sevgiden (¬١) dolayı değil, bilakis üzerinde bulundukları küfrün cezası olarak müşahede ettikleri azabın korkusundan istemişlerdir; böylece gördükleri (¬٢) ateşten kurtulmak için dünyaya dönüşü talep etmişlerdir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: (وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ) [Eğer geri döndürülselerdi, yine menedildikleri şeylere dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar]; yani imana arzu ve sevgi duyarak dönüş temennilerinde [yalancıdırlar].
10645. Metin
ثم قال مخبرًا عنهم: إنهم لو ردّوا إلى الدار الدنيا، لعادوا لما نهوا عنه [من الكفر والمخالفة] (¬٣) (وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ) أي: في قولهم: {يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} (وَقَالُوا إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ) أي: لعادوا لما نهوا عنه، إنهم لكاذبون ولقالوا: (إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا) أي: ما هي إلا هذه الحياة الدنيا، ثم لا معاد بعدها؛ ولهذا قال: (وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ)
Sonra onlar hakkında; şayet dünya yurduna geri döndürülselerdi, menedildikleri şeylere [küfür ve muhalefete] (¬٣) döneceklerini haber vererek şöyle buyurdu: (وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ) [Şüphesiz onlar yalancıdırlar]; yani: {يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “Keşke geri döndürülseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” sözlerinde [yalancıdırlar]. (وَقَالُوا إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ) [Ve dediler ki: "Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır, biz diriltilecek de değiliz"]; yani menedildikleri şeye dönerlerdi, onlar yalancıdırlar ve: (إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا) [Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır]; yani ancak bu dünya hayatı vardır, ondan sonra yeniden diriliş yoktur, derlerdi. Bundan dolayı: (وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ) [biz diriltilecek de değiliz] buyurmuştur.
10646. Metin
ثم قال (وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ) أي: أوقفوا بين يديه قال: (أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ) أي: أليس هذا المعاد بحق وليس بباطل كما كنتم تظنون؟ (قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ) أي: بما (¬٤) كنتم تكذبون به، فذوقوا اليوم مَسّه (¬٥) {أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ} [الطور: ١٥]
Sonra şöyle buyurdu: (وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ) [Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen!]; yani O'nun huzurunda durdurulduklarında. [Allah] buyurdu: (أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ) ["Bu hak değil miymiş?"]; yani bu diriliş hak değil miymiş, sandığınız gibi bâtıl değil miymiş? (قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ) [Onlar: "Rabbimize andolsun ki evet" derler. [Allah]: "Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı azabı tadın!" der]; yani yalanlamış olduğunuz şeyden (¬٤) dolayı, bugün onun dokunuşunu (¬٥) tadın: {أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لا تُبْصِرُونَ} “Bu bir büyü müdür, yoksa siz mi görmüyorsunuz?” [Tûr: 15].
10647. Metin
{قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ (٣١) وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلا تَعْقِلُونَ (٣٢)}
{قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ (٣١) وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلا تَعْقِلُونَ (٣٢)} “Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramıştır. Nihayet kıyamet ansızın kendilerine geldiğinde: 'Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' derler. Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (31) Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz? (32)”
10648. Metin
يقول تعالى مخبرًا عن خَسَارة من كذب بلقاء الله وعن خيبته إذا جاءته الساعة بغتة، وعن ندامته على ما فرط من العمل، وما أسلف من قبيح الفعال (¬٦) ولهذا قال: (حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا)
Allah Teâlâ, Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanların uğradığı hüsranı, kıyamet ansızın başlarına geldiğinde yaşayacakları hayal kırıklığını, amellerdeki kusurları ve önceden işledikleri çirkin fiiller (¬٦) sebebiyle çekecekleri pişmanlığı haber vererek şöyle buyurmaktadır: (حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا) [Nihayet kıyamet ansızın kendilerine geldiğinde: 'Orada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!' derler].