4950. Metin
ويقال: سورة التوبة،
Tevbe Suresi de denir.
4951. Metin
وهي مدنية
Medenîdir.
4952. Metin
{١ - ٢} {بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ * فَسِيحُوا فِي الأرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ} .
{1 - 2} {بَرَاءَةٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ * فَسِيحُوا فِي الأرْضِ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَأَنَّ اللَّهَ مُخْزِي الْكَافِرِينَ} “Allah ve Resûlü'nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur (kesin bir ilişkiyi kesmedir): Artık yeryüzünde dört ay serbestçe dolaşın ve bilin ki siz Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz ve şüphesiz Allah kâfirleri rezil ve rüsvay edendir.”
4953. Metin
أي: هذه براءة من الله ومن رسوله إلى جميع المشركين المعاهدين، أن لهم أربعة أشهر يسيحون في الأرض على اختيارهم، آمنين من المؤمنين، وبعد الأربعة الأشهر فلا عهد لهم، ولا ميثاق.
Yani bu, Allah'tan ve Resûlü'nden antlaşma sahibi bütün müşriklere; müminlerden yana güvende olarak kendi tercihleri doğrultusunda yeryüzünde dolaşabilecekleri dört ayları bulunduğuna, dört aydan sonra ise artık kendileri için hiçbir ahit ve misakın kalmayacağına dair kesin bir ilişkidir.
4954. Metin
وهذا لمن كان له عهد مطلق غير مقدر، أو مقدر بأربعة أشهر فأقل، أما من كان له عهد مقدر بزيادة على أربعة أشهر، فإن الله يتعين أن يتمم له عهده إذا لم يخف منه خيانة، ولم يبدأ بنقض العهد.
Bu hüküm süresi belirlenmemiş mutlak bir antlaşmaya yahut dört ay veya daha az bir süreyle sınırlandırılmış bir antlaşmaya sahip olanlar içindir. Dört aydan daha fazla bir süreyle sınırlandırılmış antlaşması olan kimseye gelince; kendisinden bir hıyanetten korkulmadığı ve antlaşmayı bozmaya ilk başlayan taraf olmadığı takdirde Allah onun antlaşmasının tamamlanmasını gerekli kılmıştır.
4955. Metin
ثم أنذر المعاهدين في مدة عهدهم، أنهم وإن كانوا آمنين، فإنهم لن يعجزوا الله ولن يفوتوه، وأنه من استمر منهم على شركه فإنه لا بد أن يخزيه، فكان هذا مما يجلبهم إلى الدخول في الإسلام، إلا من عاند وأصر ولم يبال بوعيد الله له.
Sonra antlaşma süreleri içinde antlaşma ehlini uyardı: Güvende olsalar dahi Allah'ı asla aciz bırakamayacaklar ve O'ndan kaçıp kurtulamayacaklardır; onlardan şirki üzere devam eden kimseyi Allah mutlaka rezil edecektir. Bu durum -inat edip ısrar eden ve Allah'ın kendisine olan tehdidine aldırmayanlar müstesna- onları İslâm'a girmeye celbeden hususlardan biri oldu.
4956. Metin
{٣} {وَأَذَانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} .
{3} {وَأَذَانٌ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “En büyük hac gününde Allah ve Resûlü'nden insanlara bir ilandır ki şüphesiz Allah müşriklerden uzaktır, Resûlü de [onlardan uzaktır]. Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Şayet yüz çevirirseniz bilin ki siz Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz! İnkâr edenleri acı bir azapla müjdele!”
4957. Metin
هذا ما وعد الله به المؤمنين، من نصر دينه وإعلاء كلمته، وخذلان أعدائهم من المشركين الذين أخرجوا الرسول ومن معه من مكة، من بيت الله الحرام، وأجلوهم، مما لهم التسلط عليه من أرض الحجاز.
Bu Allah'ın müminlere vaat ettiği şeydir: Dinine yardım etmek, kelimesini yüceltmek; Resûl'ü ve beraberindekileri Mekke'den, Beytullah'tan çıkaran ve Hicaz topraklarında hâkim oldukları yerlerden onları süren müşrik düşmanlarını hezimete uğratmaktır.
4958. Metin
نصر الله رسوله والمؤمنين حتى افتتح مكة، وأذل المشركين، وصار للمؤمنين الحكم والغلبة على تلك الديار.
Nihayet Mekke fethedilene, müşrikler zelil kılınana ve o diyarlarda hâkimiyet ve üstünlük müminlerin olana kadar Allah Resûlü'ne ve müminlere yardım etti.
4959. Metin
فأمر النبي (١) مؤذنه أن يؤذن يوم الحج الأكبر، وهو يوم النحر، وقت اجتماع الناس مسلمهم وكافرهم، من جميع جزيرة العرب، أن يؤذن بأن الله بريء ورسوله من المشركين، فليس لهم عنده عهد وميثاق، فأينما وجدوا قتلوا، وقيل لهم: لا تقربوا المسجد الحرام بعد عامكم هذا، وكان ذلك سنة تسع من الهجرة.
Bunun üzerine Peygamber münadisinin en büyük hac gününde -ki o kurban bayramı günüdür; bütün Arap Yarımadası'ndan müslüman olsun kâfir olsun insanların toplandığı vakittir- Allah ve Resûlü'nün müşriklerden beri olduğunu, artık O'nun katında kendileri için hiçbir ahit ve misakın bulunmadığını, nerede bulunurlarsa öldürüleceklerini ve kendilerine: «Bu yılınızdan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmayın!» denildiğini ilan etmesini emretti; bu da hicretin dokuzuncu yılında gerçekleşti.
4960. Metin
وحج بالناس أبو بكر الصديق ﵁، وأذن ببراءة -يوم النحر- ابن عم رسول الله ﷺ علي بن أبي طالب ﵁.
İnsanlara Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh haccettirdi; kurban gününde Berâe Suresi'ni ise Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem amcasının oğlu Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh ilan etti.
4961. Metin
ثم رغب تعالى المشركين بالتوبة، ورهبهم من الاستمرار على الشرك فقال: {فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ}
Sonra [Allah] Teâlâ1 müşrikleri tevbeye teşvik etti ve şirke devam etmekten sakındırarak şöyle buyurdu: {فَإِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللَّهِ} “Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Şayet yüz çevirirseniz, bilin ki siz Allah'ı aciz bırakamazsınız!”
4962. Metin
أي: فائتيه، بل أنتم في قبضته، قادر أن يسلط عليكم عباده المؤمنين. {وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} أي: مؤلم مفظع في الدنيا بالقتل والأسر، والجلاء، وفي الآخرة، بالنار، وبئس القرار.
Yani O'nu atlatamazsınız; bilakis O'nun kudret kabzasındasınız; mümin kullarını sizin üzerinize musallat kılmaya kadirdir. {وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “İnkâr edenleri acı bir azapla müjdele!” Yani dünyada öldürülmek, esir edilmek ve sürülmekle; ahirette ise varılacak pek kötü bir yer olan ateşle acı verici ve korkunç bir azapla [müjdele]!
4964. Metin
{٤} {إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} .
{4} {إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنْقُصُوكُمْ شَيْئًا وَلَمْ يُظَاهِرُوا عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّوا إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَى مُدَّتِهِمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden, [antlaşma şartlarında] size hiçbir eksiklik yapmayan ve aleyhinize hiç kimseye arka çıkmayanlar müstesnadır. Onların antlaşmalarını süreleri bitinceye kadar tamamlayın! Şüphesiz Allah sakınanları sever.”
4965. Metin
أي هذه البراءة التامة المطلقة من جميع المشركين. {إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} واستمروا على عهدهم، ولم يجر منهم ما يوجب النقض، فلا نقصوكم شيئا، ولا عاونوا عليكم أحدا، فهؤلاء أتموا لهم (١) عهدهم إلى مدتهم، قَلَّتْ، أو كثرت، لأن الإسلام لا يأمر بالخيانة وإنما يأمر بالوفاء.
Yani bütün müşriklerden kesin ve tam bir ilişki kesme söz konusudur; {إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden” antlaşmalarına bağlı kalan ve kendilerinden antlaşmayı bozmayı gerektirecek bir davranış sadır olmayanlar -ne size bir eksiklik yapmışlar ne de aleyhinize bir başkasına yardım etmişlerdir- müstesnadır. İşte bunların antlaşmalarını ister az ister çok olsun süreleri tamamlanıncaya kadar yerine getirin; çünkü İslâm hıyaneti emretmez, bilakis ahde vefayı emreder.
4966. Metin
{إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} الذين أدوا ما أمروا به، واتقوا الشرك والخيانة، وغير ذلك من المعاصي.
{إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Şüphesiz Allah, takvâ sahiplerini sever.” [Onlar]; emrolundukları şeyleri yerine getiren, şirkten, hainlikten ve diğer günahlardan sakınan kimselerdir.
4967. Metin
{٥} {فَإِذَا انْسَلَخَ الأشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} .
{5} {فَإِذَا انْسَلَخَ الأشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Haram aylar çıkınca artık o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları kuşatın ve her gözetleme yerinde onlar için pusuya yatın! Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın! Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
4968. Metin
يقول تعالى {فَإِذَا انْسَلَخَ الأشْهُرُ الْحُرُمُ} أي: التي حرم فيها قتال المشركين المعاهدين، وهي أشهر التسيير الأربعة، وتمام المدة لمن له مدة أكثر منها، فقد برئت منهم الذمة.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: {فَإِذَا انْسَلَخَ الأشْهُرُ الْحُرُمُ} “Haram aylar çıkınca...” Yani antlaşma sahibi müşriklerle savaşmanın haram kılındığı aylar -ki bunlar serbestçe dolaşabilecekleri dört aydır ve bundan daha uzun süresi bulunanlar için de bu sürenin tamamlanmasıdır- sona erdiğinde artık onlara tanınan ahit ve güvence bitmiştir.
4969. Metin
{فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ} في أي مكان وزمان، {وَخُذُوهُمْ} أسرى {وَاحْصُرُوهُمْ} أي: ضيقوا عليهم، فلا تدعوهم يتوسعون في بلاد الله وأرضه، التي جعلها [الله] معبدا لعباده.
Herhangi bir zaman ve mekânda {فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ} “o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün,” esir olarak {وَخُذُوهُمْ} “onları yakalayın,” {وَاحْصُرُوهُمْ} “onları kuşatın;” yani onları sıkıştırın, kulları için ibadet yeri kıldığı Allah'ın beldelerinde ve yeryüzünde serbestçe dolaşmalarına fırsat vermeyin!
4970. Metin
فهؤلاء ليسوا أهلا لسكناها، ولا يستحقون منها شبرا، لأن الأرض أرض الله، وهم أعداؤه المنابذون له ولرسله، المحاربون الذين يريدون أن يخلو الأرض من دينه، ويأبى الله إلا أن يتم نوره ولو كره الكافرون.
Zira onlar orada ikamet etmeye ehil değillerdir ve oradan bir karış yeri dahi hak etmezler; çünkü mülk Allah'ın mülküdür, onlar ise O'na ve elçilerine düşmanlık eden, ahit bozan ve yeryüzünü O'nun dininden boşaltmak isteyen savaşçılardır. Kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz.
4971. Metin
{وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ} أي: كل ثنية وموضع يمرون عليه، ورابطوا في جهادهم وابذلوا غاية مجهودكم في ذلك، ولا تزالوا على هذا الأمر حتى يتوبوا من شركهم.
Geçtikleri her dağ yolunda ve her geçitte {وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ} “her gözetleme yerinde onlar için pusuya yatın!” Onlarla cihadda nöbet tutun, bu uğurda son gayretinizi sarf edin ve onlar şirklerinden tevbe edinceye kadar bu hal üzere devam edin!
4972. Metin
ولهذا قال: {فَإِنْ تَابُوا} من شركهم {وَأَقَامُوا الصَّلاةَ} أي: أدوها بحقوقها {وَآتُوا الزَّكَاةَ} لمستحقيها {فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ} أي: اتركوهم، وليكونوا مثلكم، لهم ما لكم، وعليهم ما عليكم.
Bu sebeple şöyle buyurmuştur: Şirklerinden {فَإِنْ تَابُوا} “eğer tevbe eder,” haklarına riayet ederek {وَأَقَامُوا الصَّلاةَ} “namazı kılar” ve hak sahiplerine {وَآتُوا الزَّكَاةَ} “zekâtı verirlerse” {فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ} “yollarını serbest bırakın!” Yani onları serbest bırakın; artık sizin gibi olsunlar, sizin lehinize olan onların da lehine, sizin aleyhinize olan onların da aleyhinedir.
4973. Metin
{إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} يغفر الشرك فما دونه، للتائبين، ويرحمهم بتوفيقهم للتوبة، ثم قبولها منهم.
{إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Tevbe edenler için şirki ve ondan daha küçük günahları bağışlar; onları tevbeye muvaffak kılmak ve ardından tevbelerini kabul etmek suretiyle kendilerine merhamet eder.
4974. Metin
وفي هذه الآية، دليل على أن من امتنع من أداء الصلاة أو الزكاة، فإنه يقاتل حتى يؤديهما، كما استدل بذلك أبو بكر الصديق ﵁.
Bu ayette, Ebû Bekir es-Sıddîk'ın radıyallâhu anh delil getirdiği gibi, namazı kılmaktan veya zekâtı vermekten kaçınan kimseyle bunları eda edinceye kadar savaşılacağına dair bir delil vardır.
4975. Metin
{٦} {وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَعْلَمُونَ} .
{6} {وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لا يَعْلَمُونَ} “Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı (eman) isterse, Allah'ın kelamını işitinceye kadar ona eman ver; sonra da onu güvende olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir topluluk olmalarındandır.”
4976. Metin
لما كان ما تقدم من قوله {فَإِذَا انْسَلَخَ الأشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ} أمرا عاما في جميع الأحوال، وفي كل الأشخاص منهم، ذكر تعالى، أن المصلحة إذا اقتضت تقريب بعضهم جاز، بل وجب ذلك فقال: {وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ} أي: طلب منك أن تجيره، وتمنعه من الضرر، لأجل أن يسمع كلام الله، وينظر حالة الإسلام.
Önceki: {فَإِذَا انْسَلَخَ الأشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍ} “Haram aylar çıkınca artık o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, onları kuşatın ve her gözetleme yerinde onlar için pusuya yatın!” buyruğu her halükârda ve onların bütün şahısları hakkında umumi bir emir olduğundan; Allah Teâlâ maslahat bazılarının yaklaştırılmasını iktiza ettiğinde bunun caiz, hatta vacip olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ} “Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse;” yani Allah'ın kelamını dinlemek ve İslâm'ın halini görmek üzere senden kendisine eman vermeni ve ona gelecek zararı engellemeni talep ederse:
4977. Metin
{فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ} ثم إن أسلم، فذاك، وإلا فأبلغه مأمنه، أي: المحل الذي يأمن فيه، والسبب في ذلك أن الكفار قوم لا يعلمون، فربما كان استمرارهم على كفرهم لجهل منهم، إذا زال اختاروا عليه الإسلام، فلذلك أمر الله رسوله، وأمته أسوته في الأحكام، أن يجيروا من طلب أن يسمع كلام الله.
{فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ} “Allah'ın kelamını işitinceye kadar ona eman ver!” Sonra eğer müslüman olursa ne âlâ; aksi takdirde onu güvende olacağı yere ulaştır. Bunun sebebi kâfirlerin bilmeyen bir topluluk olmalarıdır; dolayısıyla küfürlerinde ısrarları bir cehaletten kaynaklanıyor olabilir ve bu cehalet ortadan kalktığında küfür yerine İslâm'ı tercih edebilirler. Bu sebeple Allah, hükümlerde kendisine tabi olan ümmetiyle birlikte Resûlü'ne, Allah'ın kelamını işitmek isteyene eman vermelerini emretmiştir.
4978. Metin
وفي هذا حجة صريحة لمذهب أهل السنة والجماعة، القائلين بأن القرآن كلام الله غير مخلوق، لأنه تعالى هو المتكلم به، وأضافه إلى نفسه إضافة الصفة إلى موصوفها، وبطلان مذهب المعتزلة ومن أخذ بقولهم: أن القرآن مخلوق.
Bunda Kur'ân'ın Allah'ın mahluk olmayan kelamı olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebi için açık bir delil vardır; çünkü onunla bizzat konuşan Allah Teâlâ'dır ve onu sıfatın mevsufuna izafesi kabilinden zatına izafe etmiştir. Yine bunda Mu'tezile'nin ve onların görüşünü benimseyip Kur'ân'ın mahluk olduğunu iddia edenlerin mezhebinin batıllığına da delil vardır.
4979. Metin
وكم من الأدلة الدالة على بطلان هذا القول، ليس هذا محل ذكرها.
Bu sözün batıllığına delalet eden nice deliller vardır ki burası onların zikredileceği yer değildir.
4980. Metin
{٧} {كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} .
{7} {كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Mescid-i Haram yanında antlaşma yaptıklarınız müstesna, müşriklerin Allah katında ve Resûlü katında nasıl bir antlaşması olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın! Şüphesiz Allah sakınanları sever.”
4981. Metin
هذا بيان للحكمة الموجبة لأن يتبرأ الله ورسوله من المشركين، فقال: {كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ} هل قاموا بواجب الإيمان، أم تركوا رسول الله والمؤمنين من أذيتهم؟ أما حاربوا الحق ونصروا الباطل؟
Bu, Allah'ın ve Resûlü'nün müşriklerden beri olmasını gerektiren hikmetin beyanıdır. Şöyle buyurmuştur: {كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ رَسُولِهِ} “Müşriklerin Allah katında ve Resûlü katında nasıl bir antlaşması olabilir?” İmanın gereğini mi yerine getirdiler, yoksa Allah'ın Resûlü'ne ve müminlere eziyet etmekten mi vazgeçtiler? Hakla savaşıp batıla yardım etmediler mi?
4982. Metin
أما سعوا في الأرض فسادا؟ فيحق عليهم أن يتبرأ الله منهم، وأن لا يكون لهم عهد عنده ولا عند رسوله.
Yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmadılar mı? Dolayısıyla Allah'ın onlardan beri olması, O'nun ve Resûlü'nün katında onların hiçbir ahitlerinin bulunmaması hak olmuştur.
4983. Metin
{إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ} من المشركين {عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} فإن لهم في العهد وخصوصا في هذا المكان الفاضل حرمة، أوجب أن يراعوا فيها.
Müşriklerden {إِلا الَّذِينَ عَاهَدْتُمْ} {عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ} “Mescid-i Haram yanında antlaşma yaptıklarınız müstesnadır;” zira onların antlaşmada ve bilhassa bu faziletli mekânda riayet edilmesini gerektiren bir hürmetleri vardır.
4984. Metin
{فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} ولهذا قال:
{فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَقِيمُوا لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ} “Onlar size karşı dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın! Şüphesiz Allah sakınanları sever.” Bu sebeple şöyle buyurmuştur:
4985. Metin
{٨ - ١١} {كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلا وَلا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ * اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * لا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلا وَلا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ * فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} .
{8 - 11} {كَيْفَ وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلا وَلا ذِمَّةً يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ * اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * لا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلا وَلا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ * فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “Nasıl olabilir ki! Şayet size üstün gelselerdi hakkınızda ne bir akrabalık bağı ne de bir antlaşma gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar fakat kalpleri direnir; onların çoğu fasıktır. Allah'ın ayetlerini az bir pahaya sattılar da O'nun yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta oldukları ne kötüdür! Bir mümin hakkında ne bir akrabalık bağı ne de bir antlaşma gözetirler. İşte onlar haddi aşanların ta kendileridir. Eğer tevbe eder, namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri işte böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.”
4986. Metin
أي: {كَيْفَ} يكون للمشركين عند الله عهد وميثاق {و} الحال أنهم {وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} بالقدرة والسلطة، لا يرحموكم، و {لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلا وَلا ذِمَّةً} أي: لا ذمة ولا قرابة، ولا يخافون الله فيكم، بل يسومونكم سوء العذاب، فهذه حالكم معهم لو ظهروا.
Yani {كَيْفَ} “Nasıl” müşriklerin Allah katında bir ahit ve misakı olabilir ki; {و} durum şudur ki {وَإِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ} güç ve hâkimiyetle “şayet size üstün gelselerdi” size merhamet etmezler ve {لا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلا وَلا ذِمَّةً} “hakkınızda ne bir akrabalık bağı ne de bir antlaşma gözetirlerdi;” yani ne bir eman ne de bir akrabalık gözetir, sizin hakkınızda Allah'tan korkmaz, bilakis size en kötü azabı tattırırlardı. Galip geldikleri takdirde onlarla olan durumunuz işte budur.
4987. Metin
ولا يغرنكم منهم ما يعاملونكم به وقت الخوف منكم، فإنهم {يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ} الميل والمحبة لكم، بل هم الأعداء حقا، المبغضون لكم صدقا، {وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ} لا ديانة لهم ولا مروءة.
Sizden korktukları zaman size sergiledikleri muamele sizi aldatmasın; zira onlar {يُرْضُونَكُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَى قُلُوبُهُمْ} “ağızlarıyla sizi razı etmeye çalışırlar fakat kalpleri” size meyletmeye ve sevgi beslemeye “direnir.” Bilakis onlar hakiki düşmanlar ve size gerçekten kin besleyenlerdir; {وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ} “onların çoğu fasıktır;” ne bir dinleri ne de mürüvvetleri vardır.
4988. Metin
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلا} أي: اختاروا الحظ العاجل الخسيس في الدنيا. على الإيمان بالله ورسوله، والانقياد لآيات الله.
{اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلا} “Allah'ın ayetlerini az bir pahaya sattılar.” Yani Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeye ve Allah'ın ayetlerine boyun eğmeye karşılık dünyadaki geçici ve değersiz menfaati tercih ettiler.
4989. Metin
{فَصَدُّوا} بأنفسهم، وصدوا غيرهم {عَنْ سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * لا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلا وَلا ذِمَّةً} أي لأجل عداوتهم للإيمان {إِلا وَلا ذِمَّةً} أي لأجل عداوتهم للإيمان وأهله
Bizzat kendileri yüz çevirdiler ve başkalarını da {فَصَدُّوا} {عَنْ سَبِيلِهِ} “O'nun yolundan alıkoydular.” {إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * لا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلا وَلا ذِمَّةً} “Gerçekten onların yapmakta oldukları ne kötüdür! Bir mümin hakkında ne bir akrabalık bağı ne de bir antlaşma gözetirler;” yani imana {إِلا وَلا ذِمَّةً} olan düşmanlıkları sebebiyle, imana ve ehline olan düşmanlıkları yüzünden [böyle yaparlar].
4990. Metin
فالوصف الذي جعلهم يعادونكم لأجله ويبغضونكم هو الإيمان فذبوا عن دينكم وانصروه واتخذوا من عاداه لكم عدوا ومن نصره لكم وليا واجعلوا الحكم يدور معه وجودا وعدما لا تجعلوا الولاية والعداوة طبيعية تميلون بهما حيثما مال الهوى وتتبعون فيهما النفس الأمارة بالسوء ولهذا {فَإِنْ تَابُوا} عن شركهم ورجعوا إلى الإيمان {وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ} وتناسوا تلك العداوة إذ كانوا مشركين لتكونوا عباد الله المخلصين وبهذا يكون العبد عبدا حقيقة لما بين من أحكامه العظيمة ما بين ووضح منها ما وضح أحكاما وحِكَمًا وحُكْمًا وحكمة قال {وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ} أي نوضحها ونميزها {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} فإليهم سياق الكلام وبهم تعرف الآيات والأحكام وبهم عرف دين الإسلام وشرائع الدين
Onların size düşmanlık beslemelerine ve sizden nefret etmelerine sebep olan nitelik imandır; o halde dininizi savunun, ona yardım edin, ona düşman olanı kendinize düşman, ona yardım edeni ise kendinize dost edinin! Hükmü de varlık ve yokluk bakımından onunla beraber kılın; dostluk ve düşmanlığı hevanız nereye meylederse oraya kayacağınız ve bu hususta kötülüğü emreden nefse tabi olacağınız fıtri/bencilce bir hale getirmeyin! Bu sebeple şirklerinden {فَإِنْ تَابُوا} “eğer tevbe eder,” imana döner, {وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ} “namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık dinde kardeşlerinizdir.” İhlaslı Allah kulları olasınız diye onlar müşrikken aranızda olan o düşmanlığı unutun! Kul ancak bu şekilde hakiki bir kul olur. Yüce hükümlerinden beyan ettiğini beyan edip açıkladığını hükümler, hikmetler ve nizam olarak açıkladıktan sonra: {وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ} “Ayetleri ayrıntılı olarak açıklıyoruz;” yani {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir topluluk için” onları açıklayıp ayırt ediyoruz buyurmuştur. Sözün akışı onlaradır; ayetler ve hükümler onlar vasıtasıyla bilinir, İslâm dini ve dinin şeriatleri onlar sayesinde tanınır.
4991. Metin
اللهم اجعلنا من القوم الذين يعلمون ويعملون بما يعلمون برحمتك وجودك وكرمك وإحسانك يا رب العالمين
Allah'ım! Rahmetin, cömertliğin, keremin ve ihsanınla bizi bilen ve bildikleriyle amel eden bir topluluktan eyle, ey Âlemlerin Rabbi!
4992. Metin
{١٢ - ١٥} {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لا أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ * أَلا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} .
{12 - 15} {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لا أَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ * أَلا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın! Çünkü onların [bağlayıcı] hiçbir yemini yoktur; umulur ki vazgeçerler. Yeminlerini bozan, Peygamber'i [yurdundan] çıkarmaya azmeden ve sizinle savaşa ilk başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır!”
4993. Metin
يقول تعالى بعدما ذكر أن المعاهدين من المشركين إن استقاموا على عهدهم فاستقيموا لهم على الوفاء: {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ} أي: نقضوها وحلوها، فقاتلوكم أو أعانوا على قتالكم، أو نقصوكم، {وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ} أي: عابوه، وسخروا منه.
Müşriklerden antlaşma sahipleri ahitlerinde dürüst kaldıkları sürece sizin de ahde vefa göstermek suretiyle onlara dürüst davranmanızı zikrettikten sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: {وَإِنْ نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ} “Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlarsa;” yani ahitlerini bozup çözer, sizinle savaşır veya sizinle savaşa yardım eder yahut size zarar verirlerse; {وَطَعَنُوا فِي دِينِكُمْ} “ve dininize dil uzatırlarsa;” yani onu ayıplar ve onunla alay ederlerse:
4994. Metin
ويدخل في هذا جميع أنواع الطعن الموجهة إلى الدين، أو إلى القرآن، {فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ} أي: القادة فيه، الرؤساء الطاعنين في دين الرحمن، الناصرين لدين الشيطان، وخصهم بالذكر لعظم جنايتهم، ولأن غيرهم تبع لهم، وليدل على أن من طعن في الدين وتصدى للرد عليه، فإنه من أئمة الكفر.
Dine veya Kur'an'a yöneltilen her türlü dil uzatma ve karalama da buna dahildir. {فَقَاتِلُوا أَئِمَّةَ الْكُفْرِ} “Küfrün önderleriyle savaşın!” Yani küfürdeki elebaşlarla, Rahmân'ın dinine dil uzatan ve şeytanın dinine yardım eden reislerle [savaşın]. Cürümlerinin büyüklüğü sebebiyle, başkaları kendilerine tabi olduğu için ve dine dil uzatıp onu reddetmeye kalkışan kimsenin küfür önderlerinden olduğuna delalet etsin diye onları hususi olarak zikretmiştir.
4995. Metin
{إِنَّهُمْ لا أَيْمَانَ لَهُمْ} أي: لا عهود ولا مواثيق يلازمون على الوفاء بها، بل لا يزالون خائنين، ناكثين للعهد، لا يوثق منهم.
{إِنَّهُمْ لا أَيْمَانَ لَهُمْ} “Çünkü onların hiçbir yemini yoktur.” Yani vefasına bağlı kalacakları hiçbir ahit ve misakları yoktur; bilakis daima hainlik yapan, ahdini bozan ve kendilerine güvenilmeyen kimselerdir.
4996. Metin
{لَعَلَّهُمْ} في قتالكم إياهم {يَنْتَهُونَ} عن الطعن في دينكم، وربما دخلوا فيه، ثم حث على قتالهم، وهيج المؤمنين بذكر الأوصاف، التي صدرت من هؤلاء الأعداء، والتي هم موصوفون بها، المقتضية لقتالهم فقال: {أَلا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ} الذي يجب احترامه وتوقيره وتعظيمه؟ وهم هموا أن يجلوه ويخرجوه من وطنه وسعوا في ذلك ما أمكنهم، {وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ} حيث نقضوا العهد وأعانوا عليكم، وذلك حيث عاونت (١) قريش -وهم معاهدون- بني بكر حلفاءهم على خزاعة حلفاء رسول الله ﷺ، وقاتلوا معهم كما هو مذكور مبسوط في السيرة.
Onlarla savaşmanız neticesinde dininize dil uzatmaktan {لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ} “umulur ki vazgeçerler;” belki de dine girerler. Sonra onlarla savaşmaya teşvik etmiş ve bu düşmanlardan sadır olan, kendilerinin vasıflandığı ve onlarla savaşmayı gerektiren sıfatları zikrederek müminleri harekete geçirip şöyle buyurmuştur: Saygı gösterilmesi, hürmet ve tazim edilmesi vacip olan Peygamber hakkında {أَلا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ} “Yeminlerini bozan ve Peygamber'i çıkarmaya azmeden bir toplulukla savaşmaz mısınız?” Oysa onlar onu vatanından sürüp çıkarmaya azmetmişler ve güçleri yettiğince bu uğurda çalışmışlardı. {وَهُمْ بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ} “Ve sizinle [savaşa] ilk başlayanlar da onlardır;” zira ahdi bozmuş ve aleyhinize yardım etmişlerdir. Bu da antlaşma sahibi oldukları halde Kureyş'in, müttefikleri olan Bekiroğulları'na Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem müttefiki olan Huzâa aleyhine yardım etmesi ve siyerde tafsilatıyla zikredildiği üzere onlarla beraber bizzat savaşması şeklinde gerçekleşmiştir.
4997. Metin
{أَتَخْشَوْنَهُمْ} في ترك قتالهم {فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} فإنه (٢) أمركم بقتالهم، وأكد ذلك عليكم غاية التأكيد.
Onlarla savaşmayı terk etmek hususunda {أَتَخْشَوْنَهُمْ} “onlardan korkuyor musunuz?” {فَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَوْهُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “Eğer mümin iseniz kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır!” Zira O size onlarla savaşmayı emretmiş ve bunu size son derece tekit etmiştir.
4998. Metin
فإن كنتم مؤمنين فامتثلوا لأمر الله، ولا تخشوهم فتتركوا أمر الله، ثم أمر بقتالهم وذكر ما يترتب على قتالهم من الفوائد، وكل هذا حث وإنهاض للمؤمنين على قتالهم، فقال:
Eğer mümin iseniz Allah'ın emrine uyun; onlardan korkup da Allah'ın emrini terk etmeyin. Sonra [Allah] onlarla savaşmayı emretmiş ve onlarla savaşmanın getireceği faydaları zikretmiştir. Bütün bunlar müminleri onlarla savaşmaya teşvik etmek ve harekete geçirmek içindir. [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur:
4999. Metin
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ * وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} .
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ * وَيُذْهِبْ غَيْظَ قُلُوبِهِمْ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları azaplandırsın, onları rezil rüsvay etsin, onlara karşı size zafer versin, mümin bir topluluğun göğüslerine şifa versin, kalplerinin öfkesini gidersin! Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah hakkıyla bilendir, Hüküm ve Hikmet Sahibi'dir.”
5000. Metin
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ} بالقتل {وَيُخْزِهِمْ} إذا نصركم الله عليهم، وهم الأعداء الذين يطلب خزيهم ويحرص عليه، {وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ} هذا وعد من الله وبشارة قد أنجزها.
{قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ} “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları” öldürmekle “azaplandırsın,” Allah sizi onlara galip kıldığında {وَيُخْزِهِمْ} “onları rezil rüsvay etsin;” onlar rezil olmaları arzulanan ve buna gayret edilen düşmanlardır; {وَيَنْصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ} “onlara karşı size zafer versin!” Bu, Allah'tan yerine getirdiği bir vaat ve müjdedir.
5001. Metin
{وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَيُذْهِبْ * غَيْظَ قُلُوبِهِمْ} فإن في قلوبهم من الحنق والغيظ عليهم ما يكون قتالهم وقتلهم شفاء لما في قلوب المؤمنين من الغم والهم إذ يرون هؤلاء الأعداء محاربين لله ولرسوله ساعين في إطفاء نور الله وزوالا للغيظ الذي في قلوبهم وهذا يدل على محبة الله لعباده المؤمنين واعتنائه بأحوالهم حتى إنه جعل -من جملة المقاصد الشرعية- شفاء ما في صدورهم وذهاب غيظهم
{وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَيُذْهِبْ * غَيْظَ قُلُوبِهِمْ} “Mümin bir topluluğun göğüslerine şifa versin ve kalplerinin öfkesini gidersin!” Zira müminlerin kalplerinde onlara karşı öyle bir kin ve öfke vardır ki, bu düşmanların Allah ve Resûlü'yle savaştıklarını ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalıştıklarını gördüklerinde kalplerinde oluşan gam ve kedere karşı onlarla savaşmak ve onları öldürmek bir şifa ve kalplerindeki öfkenin yok olması olur. Bu, Allah'ın mümin kullarına olan sevgisine ve durumlarına gösterdiği ihtimama delalet eder; öyle ki şer'î maksatlardan biri olarak onların göğüslerine şifa vermeyi ve öfkelerini gidermeyi kılmıştır.
5002. Metin
ثم قال {وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ} من هؤلاء المحاربين بأن يوفقهم للدخول في الإسلام ويزينه في قلوبهم ويُكَرِّهَ إليهم الكفر والفسوق والعصيان
Sonra: İslâm'a girmeye onları muvaffak kılmak, imanı kalplerinde süslemek, küfrü, fıskı ve isyanı onlara çirkin göstermek suretiyle bu savaşçılardan {وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ} “Allah dilediğinin tevbesini kabul eder” buyurmuştur.
5003. Metin
{وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} يضع الأشياء مواضعها ويعلم من يصلح للإيمان فيهديه ومن لا يصلح فيبقيه في غيه وطغيانه
{وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} “Allah hakkıyla bilendir, Hüküm ve Hikmet Sahibi'dir.” Her şeyi yerli yerine koyar; kimin imana elverişli olduğunu bilip onu hidayete erdirir, kimin de elverişli olmadığını bilip onu azgınlığında ve taşkınlığında bırakır.
5004. Metin
{١٦} {أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} .
{16} {أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Yoksa siz; Allah içinizden cihad edenleri, Allah'tan, Resûlü'nden ve müminlerden başkasını sırdaş (ve sığınak) edinmeyenleri ortaya çıkarmadan öylece bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”
5005. Metin
يقول تعالى لعباده المؤمنين بعد ما أمرهم بالجهاد: {أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا} من دون ابتلاء وامتحان، وأمر بما يبين به الصادق والكاذب.
Allah Teâlâ mümin kullarına cihadı emrettikten sonra şöyle buyurur: {أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تُتْرَكُوا} “Yoksa siz bırakılacağınızı mı sandınız?” Yani bir sınama, imtihan ve doğru söyleyen ile yalancıyı ayırt edecek bir emir olmaksızın [bırakılacağınızı mı sandınız?]
5006. Metin
{وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ} أي: علما يظهر مما في القوة إلى الخارج، ليترتب عليه الثواب والعقاب، فيعلم الذين يجاهدون في سبيله: لإعلاء كلمته {وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً} أي: وليا من الكافرين، بل يتخذون الله ورسوله والمؤمنين أولياء.
{وَلَمَّا يَعْلَمِ اللَّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ} “Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan...” Yani sevap ve cezanın kendisine bağlanması için kuvveden fiile çıkan açık bir ilimle [ortaya çıkarmadan]; O'nun kelimesini yüceltmek için O'nun yolunda cihad edenleri ve {وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلا رَسُولِهِ وَلا الْمُؤْمِنِينَ وَلِيجَةً} “Allah'tan, Resûlü'nden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri” -yani kâfirlerden bir dost edinmeyip bilakis Allah'ı, Resûlü'nü ve müminleri veli edinenleri ortaya çıkarmadan [bırakılacağınızı mı sandınız?]
5007. Metin
فشرع الله الجهاد ليحصل به هذا المقصود الأعظم، وهو أن يتميز الصادقون الذين لا يتحيزون إلا لدين الله، من الكاذبين الذين يزعمون الإيمان وهم يتخذون الولائج والأولياء من دون الله ولا رسوله ولا المؤمنين.
Allah bu en büyük maksat hâsıl olsun diye -yani sadece Allah'ın dinine taraf olan sadık kimseler ile iman iddiasında bulunup da Allah'tan, Resûlü'nden ve müminlerden başkasını sırdaş ve veli edinen yalancıların birbirinden ayırt edilmesi için- cihadı teşri kılmıştır.
5008. Metin
{وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} أي: يعلم ما يصير منكم ويصدر، فيبتليكم بما يظهر به حقيقة ما أنتم عليه، ويجازيكم على أعمالكم خيرها وشرها.
{وَاللَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Yani sizden meydana gelen ve sadır olan şeyleri bilir; ne üzere bulunduğunuzun hakikatini ortaya çıkaracak şeylerle sizi imtihan eder ve hayrı ve şerriyle amellerinizin karşılığını size verir.
5009. Metin
{١٧ - ١٨} {مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ * إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ} .
{17 - 18} {مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ * إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ} “Müşriklerin, kendi küfürlerine bizzat kendileri şahitlik edip dururken Allah'ın mescitlerini imar etmeleri olacak şey değildir. İşte onların yaptıkları ameller boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır. Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”
5010. Metin
يقول تعالى: {مَا كَانَ} أي: ما ينبغي ولا يليق {لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ} بالعبادة، والصلاة، وغيرها من أنواع الطاعات، والحال أنهم شاهدون ومقرون على أنفسهم بالكفر بشهادة حالهم وفطرهم، وعلم كثير منهم أنهم على الكفر والباطل.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: {مَا كَانَ} {لِلْمُشْرِكِينَ أَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللَّهِ} “Müşriklerin Allah'ın mescitlerini imar etmeleri olacak şey değildir;” yani ibadetle, namazla ve diğer taat türleriyle [imar etmeleri] yakışmaz ve yaraşmaz. Zira onlar hallerinin ve fıtratlarının şahitliğiyle, birçoğunun da küfür ve batıl üzere olduğunu bilmesiyle kendi nefisleri aleyhine küfrü itiraf edip şahitlik etmektedirler.
5011. Metin
فإذا كانوا {شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ} وعدم الإيمان، الذي هو شرط لقبول الأعمال، فكيف يزعمون أنهم عُمَّارُ مساجد الله، والأصل منهم مفقود، والأعمال منهم باطلة؟!!.
Onlar amellerin kabul şartı olan imansızlığa ve {شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ} “kendi küfürlerine bizzat şahitlik edip dururken”, asıl (temel) kendilerinde yokken ve yaptıkları ameller batılken nasıl olur da Allah'ın mescitlerini imar edenler olduklarını iddia edebilirler?!
5012. Metin
ولهذا قال: {أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ} أي: بطلت وضلت {وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ} .
Bu sebeple: {أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ} “İşte onların yaptıkları ameller boşa gitmiştir;” yani batıl olmuş ve zayi olmuştur; {وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ} “ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır.”
5013. Metin
ثم ذكر من هم عمار مساجد الله فقال: {إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ} الواجبة والمستحبة، بالقيام بالظاهر منها والباطن.
Sonra Allah'ın mescitlerini imar edenlerin kimler olduğunu zikrederek şöyle buyurmuştur: {إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ} “Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan kimseler imar eder;” yani zahiri ve batınını yerine getirmek suretiyle farz ve nafile namazları ikame edenler [imar eder].
5014. Metin
{وَآتَى الزَّكَاةَ} لأهلها {وَلَمْ يَخْشَ إِلا اللَّهَ} أي قصر خشيته على ربه، فكف عما حرم الله، ولم يقصر بحقوق الله الواجبة.
Ehline {وَآتَى الزَّكَاةَ} “zekâtı veren” ve {وَلَمْ يَخْشَ إِلا اللَّهَ} “Allah'tan başkasından korkmayan kimseler;” yani korkusunu yalnız Rabbine has kılıp Allah'ın haram kıldığı şeylerden el çeken ve Allah'ın vacip haklarında kusur etmeyen kimseler [imar eder].
5015. Metin
فوصفهم بالإيمان النافع، وبالقيام بالأعمال الصالحة التي أُمُّها الصلاة والزكاة، وبخشية الله التي هي أصل كل خير، فهؤلاء عمار المساجد على الحقيقة وأهلها الذين هم أهلها.
Onları faydalı imanla, anası namaz ve zekât olan salih amelleri yerine getirmekle ve her hayrın aslı olan Allah korkusuyla nitelemiştir. İşte mescitleri hakiki manada imar edenler ve onların asıl ehli olan kimseler bunlardır.
5016. Metin
{فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ} و "عسى" من الله واجبة. وأما من لم يؤمن بالله ولا باليوم الآخر، ولا عنده خشية لله، فهذا ليس من عمار مساجد الله، ولا من أهلها الذين هم أهلها، وإن زعم ذلك وادعاه.
{فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ} “İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” Allah'tan gelen "umulur ki (asâ)" ifadesi kesinlik bildirir. Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, kalbinde Allah korkusu bulunmayan kimseye gelince; bunu iddia edip öne sürse dahi o asla Allah'ın mescitlerini imar edenlerden ve onların asıl ehlinden değildir.
5017. Metin
{١٩ - ٢٢} {أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ} .
{19 - 22} {أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ} “Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram'ı imar etmeyi, Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse[nin ameli] gibi mi tuttunuz? Onlar Allah katında bir olmazlar. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, Allah katında derece bakımından en büyüktürler. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
5018. Metin
لما اختلف بعض المسلمين، أو بعض المسلمين وبعض المشركين، في تفضيل عمارة المسجد الحرام، بالبناء والصلاة والعبادة فيه وسقاية الحاج، على الإيمان بالله والجهاد في سبيله، أخبر الله تعالى بالتفاوت بينهما، فقال: {أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ} أي: سقيهم الماء من زمزم كما هو المعروف إذا أطلق هذا الاسم، أنه المراد {وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ}
Müslümanların bir kısmı yahut müslümanlardan bazıları ile müşriklerden bazıları, Mescid-i Haram'ı bina etmek, içinde namaz kılıp ibadet etmek suretiyle imar etmeyi ve hacılara su vermeyi Allah'a iman ve O'nun yolunda cihad etmekten üstün tutma hususunda ihtilaf edince; Allah Teâlâ ikisi arasındaki farkı haber vererek şöyle buyurdu: Bu isim mutlak kullanıldığında kastedilenin bu olduğu bilindiği üzere zemzemden hacılara su içirmeyi {أَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ} “Siz hacılara su vermeyi” {وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ} “ve Mescid-i Haram'ı imar etmeyi, Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse gibi mi tuttunuz? Onlar Allah katında bir olmazlar.”
5019. Metin
فالجهاد والإيمان بالله أفضل من سقاية الحاج وعمارة المسجد الحرام بدرجات كثيرة، لأن الإيمان أصل الدين، وبه تقبل الأعمال، وتزكو الخصال.
Allah'a iman ve cihad; hacılara su vermekten ve Mescid-i Haram'ı imar etmekten kat kat daha faziletlidir. Zira iman dinin aslıdır; ameller ancak onunla kabul edilir ve güzel hasletler onunla temizlenir.
5020. Metin
وأما الجهاد في سبيل الله فهو ذروة سنام الدين، الذي به يحفظ الدين الإسلامي ويتسع، وينصر الحق ويخذل الباطل.
Allah yolunda cihada gelince, o dinin en yüksek zirvesidir; İslâm dini onunla korunur ve yayılır, hak onunla galip gelir ve batıl onunla hezimete uğratılır.
5021. Metin
وأما عمارة المسجد الحرام وسقاية الحاج، فهي وإن كانت أعمالا صالحة، فهي متوقفة على الإيمان، وليس فيها من المصالح ما في الإيمان والجهاد، فلذلك قال: {لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} أي: الذين وصفهم الظلم، الذين لا يصلحون لقبول شيء من الخير، بل لا يليق بهم إلا الشر.
Mescid-i Haram'ın imarı ve hacılara su vermeye gelince; bunlar her ne kadar salih ameller olsa da imana bağlıdır ve bunlarda iman ile cihaddaki maslahatlar bulunmamaktadır. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {لا يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللَّهِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Onlar Allah katında bir olmazlar. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” Yani sıfatları zulüm olan, hiçbir hayrı kabule elverişli bulunmayan ve kendilerine şerden başkası yakışmayan kimseleri [hidayete erdirmez].
5022. Metin
ثم صرح بالفضل فقال: {الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِهِمْ} بالنفقة في الجهاد وتجهيز الغزاة {وَأَنْفُسِهِمْ} بالخروج بالنفس {أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ} أي: لا يفوز بالمطلوب ولا ينجو من المرهوب، إلا من اتصف بصفاتهم، وتخلق بأخلاقهم.
Sonra fazileti açıkça beyan ederek şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِهِمْ} cihada infak etmek ve gazileri donatmakla mallarıyla, {وَأَنْفُسِهِمْ} bizzat sefere çıkmakla canlarıyla [cihad edenler] {أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ} “Allah katında derece bakımından en büyüktürler. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” Yani ancak onların sıfatlarıyla bezenen ve ahlaklarıyla ahlaklanan kimseler arzu edilene kavuşur ve korkulandan kurtulur.
5023. Metin
{يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ * خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} .
{يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ * خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} “Rableri onlara, kendisinden bir rahmet, bir rıza ve içinde kendileri için ebedî nimetler bulunan cennetler müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz büyük mükâfat Allah katındadır.”
5024. Metin
{يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ} جودا منه، وكرما وبرا بهم، واعتناء ومحبة لهم، {بِرَحْمَةٍ مِنْهُ} أزال بها عنهم الشرور، وأوصل إليهم [بها] كل خير. {وَرِضْوَانٍ} منه تعالى عليهم، الذي هو أكبر نعيم الجنة وأجله، فيحل عليهم رضوانه، فلا يسخط عليهم أبدا.
Kendisinden bir cömertlik, kerem, onlara bir iyilik, bir ihtimam ve sevgi olarak {يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ} “Rableri onlara müjdeler;” kendisiyle şerleri onlardan giderdiği ve her hayrı onlara ulaştırdığı {بِرَحْمَةٍ مِنْهُ} “kendisinden bir rahmeti” ve cennet nimetlerinin en büyüğü ve en yücesi olan kendilerine yönelik {وَرِضْوَانٍ} “bir rızayı” [müjdeler]; böylece rızasını onların üzerine indirir ve artık onlara ebediyen gazap etmez.
5025. Metin
{وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ} من كل ما اشتهته الأنفس، وتلذ الأعين، مما لا يعلم وصفه ومقداره إلا الله تعالى، الذي منه أن الله أعد للمجاهدين في سبيله مائة درجة، ما بين كل درجتين كما بين السماء والأرض، ولو اجتمع الخلق في درجة واحدة منها لوسعتهم.
Nefislerin arzuladığı ve gözlerin lezzet aldığı her şeyden, vasfını ve miktarını Allah Teâlâ'dan başkasının bilemeyeceği {وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ} “ve içinde kendileri için ebedî nimetler bulunan cennetleri [müjdeler]”; nitekim bunlardan biri de Allah'ın kendi yolunda cihad edenler için yüz derece hazırlamış olmasıdır ki iki derece arası yerle gök arası kadardır ve bütün mahlukat bunlardan tek bir derecede toplansa hepsine yeterdi.
5026. Metin
{خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا} لا ينتقلون عنها، ولا يبغون عنها حِوَلا {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} لا تستغرب كثرته على فضل الله، ولا يتعجب من عظمه وحسنه على من يقول للشيء كن فيكون.
Oradan başka bir yere naklolunmaksızın ve oradan ayrılmak istemeksizin {خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا} “onlar orada ebedî kalacaklardır.” {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} “Şüphesiz büyük mükâfat Allah katındadır.” Allah'ın lütfu karşısında onun çokluğu garipsenemez; bir şeye «Ol!» deyince hemen oluveren Zât için onun büyüklüğü ve güzelliği şaşırtıcı değildir.
5027. Metin
{٢٣ - ٢٤} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الإيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ * قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} .
{23 - 24} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ أَوْلِيَاءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الإيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ * قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “Ey iman edenler! Eğer imana karşılık küfrü tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah'tan, Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini (cezasını) getirinceye kadar bekleyin! Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.”
5028. Metin
يقول تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} اعملوا بمقتضى الإيمان، بأن توالوا من قام به، وتعادوا من لم يقم به.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} “Ey iman edenler!” İmanı yerine getireni dost edinip yerine getirmeyene düşmanlık besleyerek imanın gereğiyle amel edin!
5029. Metin
و {لا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ} الذين هم أقرب الناس إليكم، وغيرهم من باب أولى وأحرى، فلا تتخذوهم {أَوْلِيَاءَ إِنِ اسْتَحَبُّوا} أي: اختاروا على وجه الرضا والمحبة {الْكُفْرَ عَلَى الإيمَانِ}
İnsanların size en yakını olan ve başkaları hakkında bu hükmün öncelikle geçerli bulunduğu {لا تَتَّخِذُوا آبَاءَكُمْ وَإِخْوَانَكُمْ} “babalarınızı ve kardeşlerinizi” rıza ve muhabbetle {الْكُفْرَ عَلَى الإيمَانِ} {إِنِ اسْتَحَبُّوا} “eğer imana karşılık küfrü tercih ediyorlarsa” sakın {أَوْلِيَاءَ} “dostlar edinmeyin!”
5030. Metin
{وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} لأنهم تجرؤوا على معاصي الله، واتخذوا أعداء الله أولياء، وأصل الولاية: المحبة والنصرة، وذلك أن اتخاذهم أولياء، موجب لتقديم طاعتهم على طاعة الله، ومحبتهم على محبة الله ورسوله.
{وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} “Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Zira onlar Allah'ın masiyetlerine cüret etmiş ve Allah'ın düşmanlarını dost edinmişlerdir. Velayetin aslı sevgi ve yardımdır; onları veli edinmek ise onlara itaati Allah'a itaatin, onları sevmeyi de Allah ve Resûlü'nün sevgisinin önüne geçirmeyi doğurur.
5031. Metin
ولهذا ذكر السبب الموجب لذلك، وهو أن محبة الله ورسوله، يتعين تقديمهما على محبة كل شيء، وجعل جميع الأشياء تابعة لهما فقال: {قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ} ومثلهم الأمهات {وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ} في النسب والعشرة (١) {وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ} أي: قراباتكم عموما {وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا} أي: اكتسبتموها وتعبتم في تحصيلها، خصها بالذكر، لأنها أرغب عند أهلها، وصاحبها أشد حرصا عليها ممن تأتيه الأموال من غير تعب ولا كَدّ.
Bu sebeple bunu gerektiren sebebi -ki o Allah ve Resûlü'nün sevgisinin her şeyin sevgisinden öne alınmasının ve her şeyin bu iki sevgiye tabi kılınmasının zorunlu olmasıdır- zikrederek şöyle buyurmuştur: {قُلْ إِنْ كَانَ آبَاؤُكُمْ} “De ki: Eğer babalarınız” -anneler de onlar gibidir-, nesep ve birliktelik bakımından {وَأَبْنَاؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ} “oğullarınız, kardeşleriniz,” {وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ} “eşleriniz, akrabanız” -yani genel olarak akrabalarınız-, {وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا} “ve elde ettiğiniz mallar” -yani kazandığınız ve elde etmek için yorulduğunuz mallar; sahipleri nezdinde daha sevimli olduğu ve sahibi yorulup zahmet çekmeden kendisine mal gelen kimseden daha çok ona düşkün olduğu için bunu hususi olarak zikretmiştir-,
5032. Metin
{وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا} أي: رخصها ونقصها، وهذا شامل لجميع أنواع التجارات والمكاسب من عروض التجارات، من الأثمان، والأواني، والأسلحة، والأمتعة، والحبوب، والحروث، والأنعام، وغير ذلك.
Ucuzlamasından ve azalmasından {وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا} “durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret;” bu para, kap kacak, silah, eşya, hububat, ekin, davar ve benzeri ticari mallardan bütün ticaret ve kazanç türlerini kapsar.
5033. Metin
{وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا} من حسنها وزخرفتها وموافقتها لأهوائكم، فإن كانت هذه الأشياء {أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ} فأنتم فسقة ظلمة.
Güzelliği, süsü ve arzularınıza uygunluğu sebebiyle {وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا} “hoşunuza giden meskenler;” şayet bütün bu sayılanlar {أَحَبَّ إِلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ} “size Allah'tan, Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise,” sizler fasık ve zalimlersiniz!
5034. Metin
{فَتَرَبَّصُوا} أي: انتظروا ما يحل بكم من العقاب {حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ} الذي لا مرد له.
Geri çevrilmesi mümkün olmayan {حَتَّى يَأْتِيَ اللَّهُ بِأَمْرِهِ} “Allah emrini (cezasını) getirinceye kadar” başınıza gelecek cezayı {فَتَرَبَّصُوا} “artık bekleyin!”
5035. Metin
{وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} أي: الخارجين عن طاعة الله، المقدمين على محبة الله شيئا من المذكورات.
{وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ} “Allah fasıklar topluluğunu doğru yola iletmez.” Yani Allah'a itaatten çıkan ve bu zikredilen şeylerden herhangi birini Allah sevgisinin önüne geçiren kimseleri [hidayete erdirmez].
5036. Metin
وهذه الآية الكريمة أعظم دليل على وجوب محبة الله ورسوله، وعلى تقديمها على محبة كل شيء، وعلى الوعيد الشديد والمقت الأكيد، على من كان شيء من هذه المذكورات أحب إليه من الله ورسوله، وجهاد في سبيله.
Bu kerim ayet; Allah ve Resûlü'nü sevmenin, bu sevgiyi her şeyin sevgisinden öne almanın vacip olduğuna ve bu sayılan şeylerden biri kendisine Allah'tan, Resûlü'nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli olan kimseye yönelik pek şiddetli tehdit ve kesin gazaba en büyük delildir.
5037. Metin
وعلامة ذلك، أنه إذا عرض عليه أمران، أحدهما يحبه الله ورسوله، وليس لنفسه فيه هوى، والآخر تحبه نفسه وتشتهيه، ولكنه يُفَوِّتُ عليه محبوبًا لله ورسوله، أو ينقصه، فإنه إن قدم ما تهواه نفسه، على ما يحبه الله، دل ذلك على أنه ظالم، تارك لما يجب عليه.
Bunun alameti şudur: Kişinin karşısına iki durum çıktığında; bunlardan biri Allah ve Resûlü'nün sevdiği fakat nefsinin arzu duymadığı bir şey, diğeri ise nefsinin sevip arzuladığı ancak Allah ve Resûlü'nün sevdiği bir şeyi kaçırmasına sebep olan veya onu eksilten bir şey olduğunda, şayet nefsinin arzuladığı şeyi Allah'ın sevdiği şeyin önüne geçirirse, bu durum onun zalim olduğuna ve üzerine vacip olanı terk ettiğine delalet eder.
5038. Metin
{٢٥ - ٢٧} {لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ * ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ} .
{25 - 27} {لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ * ثُمَّ أَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ} “Andolsun ki Allah birçok yerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği, fakat size hiçbir fayda sağlamadığı Huneyn gününde de size yardım etmişti; yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmiş, sonra da arkanıza dönüp kaçmıştınız. Sonra Allah, Resûlü'nün ve müminlerin üzerine sekinetini (huzur ve güven duygusunu) indirdi; görmediğiniz ordular indirdi ve inkâr edenleri azaplandırdı. İşte kâfirlerin cezası budur.”
5039. Metin
يمتن تعالى على عباده المؤمنين، بنصره إياهم في مواطن كثيرة من مواطن اللقاء، ومواضع الحروب والهيجاء، حتى في يوم "حنين" الذي اشتدت عليهم فيه الأزمة، ورأوا من التخاذل والفرار، ما ضاقت عليهم به الأرض على رحبها وسعتها.
Allah Teâlâ mümin kullarına düşmanla karşılaşma yerlerinden, harp ve savaş meydanlarından birçok yerde yardım etmekle lütfunu hatırlatır; hatta sıkıntının üzerlerine çöktüğü, genişliğine ve enginliğine rağmen yeryüzünün kendilerine dar geldiği bozgun ve kaçışı gördükleri Huneyn gününde dahi [yardım ettiğini hatırlatır].
5040. Metin
وذلك أن النبي ﷺ لما فتح مكة، سمع أن هوازن اجتمعوا لحربه، فسار إليهم ﷺ في أصحابه الذين فتحوا مكة، وممن أسلم من الطلقاء أهل مكة، فكانوا اثني عشر ألفا، والمشركون أربعة آلاف، فأعجب بعض المسلمين بكثرتهم، وقال بعضهم: لن نغلب اليوم من قلة.
Şöyle ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'yi fethettiğinde Hevâzin kabilesinin kendisiyle savaşmak üzere toplandığını işitti; bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'yi fetheden ashabı ve Mekke ehlinden Tulekâ'dan müslüman olanlarla beraber onların üzerine yürüdü. Müslümanlar on iki bin kişi, müşrikler ise dört bin kişi idiler; müslümanlardan bazısı çokluklarıyla böbürlendi ve kimi de: «Bugün azlıktan dolayı asla yenilmeyiz» dedi.
5041. Metin
فلما التقوا هم وهوازن، حملوا على المسلمين حملة واحدة، فانهزموا لا يلوي أحد على أحد، ولم يبق مع رسول الله ﷺ، إلا نحو مائة رجل، ثبتوا معه، وجعلوا يقاتلون المشركين، وجعل النبي ﷺ، يركض بغلته نحو المشركين ويقول: "أنا النبي لا كذب، أنا ابن عبد المطلب"
Müslümanlar ile Hevâzin karşılaştığında müşrikler müslümanların üzerine topyekûn bir hücum başlattılar; bunun üzerine müslümanlar hiç kimse diğerine bakmayacak şekilde bozguna uğradılar. Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem yanında onunla beraber sebat eden ve müşriklerle savaşmaya koyulan yaklaşık yüz kişiden başka kimse kalmadı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise katırını müşriklere doğru sürüyor ve: «Ben Peygamber'im, yalan yok! Ben Abdülmuttalib'in oğluyum!» diyordu.
5042. Metin
ولما رأى من المسلمين ما رأى، أمر العباس بن عبد المطلب أن ينادي في الأنصار وبقية المسلمين، وكان رفيع الصوت، فناداهم: يا أصحاب السمرة، يا أهل سورة البقرة.
Müslümanların bu halini görünce, gür sesli bir kimse olan Abbâs b. Abdilmuttalib'e Ensar'a ve diğer müslümanlara seslenmesini emretti; o da onlara: «Ey Semüre (ağaç altında biat eden) ashabı! Ey Bakara Suresi ehli!» diye seslendi.
5043. Metin
فلما سمعوا صوته، عطفوا عطفة رجل واحد، فاجتلدوا مع المشركين، فهزم الله المشركين، هزيمة شنيعة، واستولوا على معسكرهم ونسائهم وأموالهم.
Onun sesini işitince tek bir adam gibi geri döndüler ve müşriklerle şiddetli bir kılıç savaşına tutuştular; neticede Allah müşrikleri ağır ve feci bir hezimete uğrattı; müslümanlar da onların karargâhlarını, kadınlarını ve mallarını ele geçirdiler.
5044. Metin
وذلك قوله تعالى {لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ} وهو اسم للمكان الذي كانت فيه الوقعة بين مكة والطائف.
İşte Allah Teâlâ'nın: {لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللَّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ} “Andolsun ki Allah birçok yerde ve Huneyn gününde de size yardım etmişti” buyruğu budur. Huneyn, Mekke ile Tâif arasında savaşın cereyan ettiği yerin ismidir.
5045. Metin
{إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا} أي: لم تفدكم شيئا، قليلا ولا كثيرا {وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ} بما أصابكم من الهم والغم حين انهزمتم {بِمَا رَحُبَتْ} أي: على رحبها وسعتها، {ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ} أي: منهزمين.
{إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْئًا} “Çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği, fakat size hiçbir fayda sağlamadığı [günde]...” Yani az veya çok size hiçbir fayda vermedi. Bozguna uğradığınızda başınıza gelen tasa ve keder yüzünden genişliğine ve enginliğine rağmen {وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ بِمَا رَحُبَتْ} “yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti;” {ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ} “sonra da arkanıza dönüp” hezimet halinde “kaçmıştınız.”
5046. Metin
{ثُمَّ أَنزلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ} والسكينة ما يجعله الله في القلوب وقت القلاقل والزلازل والمفظعات، مما يثبتها، ويسكنها ويجعلها مطمئنة، وهي من نعم الله العظيمة على العباد.
{ثُمَّ أَنزلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ} “Sonra Allah, Resûlü'nün ve müminlerin üzerine sekinetini indirdi.” Sekinet; sarsıntılar, telaşlar ve korkunç hadiseler anında Allah'ın kalpleri sebat ettiren, yatıştıran ve mutmain kılan duygulardan kalplere koyduğu şeydir ve Allah'ın kullarına olan büyük nimetlerindendir.
5047. Metin
{وَأَنزلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا} وهم الملائكة، أنزلهم الله معونة للمسلمين يوم حنين، يثبتونهم، ويبشرونهم بالنصر.
{وَأَنزلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا} “Ve görmediğiniz ordular indirdi.” Onlar meleklerdir; Allah onları Huneyn gününde müslümanlara bir yardım olarak indirmişti; müminleri sebat ettiriyor ve zaferle müjdeliyorlardı.
5048. Metin
{وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا} بالهزيمة والقتل، واستيلاء المسلمين على نسائهم وأولادهم وأموالهم.
Hezimetle, öldürülmekle ve müslümanların onların kadınlarını, çocuklarını ve mallarını ele geçirmesiyle {وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “inkâr edenleri azaplandırdı.”
5049. Metin
{وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ} يعذبهم الله في الدنيا، ثم يردهم في الآخرة إلى عذاب غليظ.
{وَذَلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ} “İşte kâfirlerin cezası budur.” Allah onları dünyada cezalandırır, sonra ahirette de onları çetin bir azaba döndürür.
5050. Metin
{ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} .
{ثُمَّ يَتُوبُ اللَّهُ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Sonra Allah bunun ardından dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”