Yûnus Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

5538. Metin

مكية

Mekkîdir.

5539. Metin

{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ * أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُبِينٌ} .

{1 - 2} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ * أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ قَالَ الْكَافِرُونَ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُبِينٌ} “Rahmân, Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif. Lâm. Râ. Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir. İnsanları uyar ve iman edenlere Rableri katında kendileri için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele diye içlerinden bir adama vahyetmemiz, insanlara şaşılacak bir şey mi geldi? Kâfirler: ‘Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür’ dediler.”

5540. Metin

يقول تعالى: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ} وهو هذا القرآن، المشتمل على الحكمة والأحكام، الدالة آياته على الحقائق الإيمانية والأوامر والنواهي الشرعية، الذي على جميع الأمة تلقيه بالرضا والقبول والانقياد.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ} “Elif. Lâm. Râ. Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir.” O, hikmeti ve hükümleri içeren, ayetleri iman hakikatlerine, şer'î emir ve yasaklara delalet eden ve bütün ümmetin rıza, kabul ve boyun eğişle karşılaması gereken bu Kur'an'dır.

5541. Metin

ومع هذا فأعرض أكثرهم، فهم لا يعلمون، فتعجبوا {أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ} عذاب الله، وخوفهم نقم الله، وذكرهم بآيات الله.

Bununla birlikte onların çoğu yüz çevirdi; dolayısıyla onlar bilmezler. {أَنْ أَوْحَيْنَا إِلَى رَجُلٍ مِنْهُمْ أَنْ أَنْذِرِ النَّاسَ} “İçlerinden bir adama insanları uyar diye vahyetmemize” [ve onları] Allah'ın azabıyla uyarmasına, Allah'ın cezalarından korkutmasına ve Allah'ın ayetlerini onlara hatırlatmasına şaştılar.

5542. Metin

{وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا} إيمانا صادقا {أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ} أي: لهم جزاء موفور (١) وثواب مذخور عند ربهم بما قدموه وأسلفوه من الأعمال الصالحة الصادقة.

Samimi bir imanla {وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenleri müjdele ki” {أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ} “Rableri katında kendileri için yüksek bir doğruluk makamı vardır.” Yani: Önden gönderdikleri samimi salih ameller sebebiyle Rableri katında onlar için bol bir mükâfat ve saklanmış bir sevap vardır.

5543. Metin

فتعجب الكافرون من هذا الرجل العظيم تعجبا حملهم على الكفر به، فـ {قَالَ الْكَافِرُونَ} عنه: {إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُبِينٌ} أي: بين السحر، لا يخفى بزعمهم على أحد، وهذا من سفههم وعنادهم، فإنهم تعجبوا من أمر ليس مما يتعجب منه ويستغرب، وإنما يتعجب من جهالتهم وعدم معرفتهم بمصالحهم.

Kâfirler, bu yüce adama, kendilerini onu inkâr etmeye sevk eden bir şaşkınlıkla şaştılar. {قَالَ الْكَافِرُونَ} “Kâfirler” onun hakkında: {إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ مُبِينٌ} “Şüphesiz bu, apaçık bir büyücüdür” dediler. Yani: Kendi iddialarına göre büyüsü açık olup kimseden gizli kalmaz. Bu, onların beyinsizliğinden ve inadındandır. Çünkü onlar, şaşılacak ve garipsenecek bir şey olmayan bir hususa şaştılar; asıl şaşılacak şey ise onların cehaletleri ve kendi menfaatlerini bilmemeleridir.

5544. Metin

كيف لم يؤمنوا بهذا الرسول الكريم، الذي بعثه الله من أنفسهم، يعرفونه حق المعرفة، فردوا دعوته، وحرصوا على إبطال دينه، والله متم نوره ولو كره الكافرون.

Allah'ın kendi içlerinden gönderdiği, kendisini çok iyi tanıdıkları bu pek değerli Resul'e nasıl inanmadılar da onun çağrısını geri çevirdiler ve dinini boşa çıkarmaya hırsla çabaladılar? Oysa kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır.1

5545. Metin

{٣ - ٤} {إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ * إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} .

{3 - 4} {إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ * إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden, işi yönetip yönlendiren Allah'tır. O'nun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez. İşte Rabbiniz olan Allah budur; öyleyse O'na kulluk edin. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? Hepinizin dönüşü O'nadır. Bu, Allah'ın hak olan vaadidir. Şüphesiz O, iman edip salih amel işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için yaratmayı başlatır, sonra onu tekrarlar. İnkâr edenlere gelince, inkâr etmekte oldukları şeyler sebebiyle onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.”

5546. Metin

يقول تعالى مبينا لربوبيته وإلهيته وعظمته: {إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} مع أنه قادر على خلقها في لحظة واحدة، ولكن لما له في ذلك من الحكمة الإلهية، ولأنه رفيق في أفعاله.

Allah Teâlâ Rabbliğini, ilahlığını ve azametini açıklayarak şöyle buyurmaktadır: {إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır.” O, onları bir anda yaratmaya kadir olduğu halde, bunda O'na ait ilahî hikmet bulunduğu ve O fiillerinde pek lütufkâr/aheste olduğu için [böyle yapmıştır].

5547. Metin

ومن جملة حكمته فيها، أنه خلقها بالحق وللحق، ليعرف بأسمائه وصفاته ويفرد بالعبادة.

Onlardaki hikmetinin bir kısmı da şudur: O, isimleri ve sıfatlarıyla tanınsın ve ibadette tekleştirilsin diye onları hak ile ve hak için yaratmıştır.

5548. Metin

{ثُمَّ} بعد خلق السماوات والأرض {اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} استواء يليق بعظمته.

Göklerin ve yerin yaratılmasından {ثُمَّ} “sonra” azametine layık bir istiva ile {اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} “Arş'a istiva etti.”

5549. Metin

{يُدَبِّرُ الأمْرَ} في العالم العلوي والسفلي من الإماتة والإحياء، وإنزال الأرزاق، ومداولة الأيام بين الناس، وكشف الضر عن المضرورين، وإجابة سؤال السائلين.

Öldürme ve diriltme, rızıkları indirme, günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırma, darda kalanların sıkıntısını giderme ve isteyenlerin dualarına icabet etme hususunda yüce ve aşağı âlemde {يُدَبِّرُ الأمْرَ} “işi yönetip yönlendirir.”

5550. Metin

فأنواع التدابير نازلة منه وصاعدة إليه، وجميع الخلق مذعنون لعزه (١) خاضعون لعظمته وسلطانه.

Her türlü yönetim O'ndan iner ve O'na yükselir. Bütün yaratılmışlar O'nun izzetine boyun eğmiş, azametine ve egemenliğine teslim olmuşlardır.

5551. Metin

{مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ} فلا يقدم أحد منهم على الشفاعة، ولو كان أفضل الخلق، حتى يأذن الله ولا يأذن، إلا لمن ارتضى، ولا يرتضي إلا أهل الإخلاص والتوحيد له.

{مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلا مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ} “O'nun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez.” Yaratılmışların en faziletlisi dahi olsa, Allah izin vermedikçe onlardan hiçbiri şefaate yeltenemez. O da ancak razı olduğu kimseye izin verir; O yalnızca ihlas ve tevhid ehlinden razı olur.

5552. Metin

{ذَلِكُمْ} الذي هذا شأنه {اللَّهُ رَبُّكُمْ} أي: هو الله الذي له وصف الإلهية الجامعة لصفات الكمال، ووصف الربوبية الجامع لصفات الأفعال.

Şanı bu olan {ذَلِكُمْ} “İşte” {اللَّهُ رَبُّكُمْ} “Rabbiniz olan Allah budur.” Yani: Kemâl sıfatlarını kendinde toplayan ilahlık vasfına ve fiilî sıfatları kendinde toplayan Rablik vasfına sahip olan Allah O'dur.

5553. Metin

{فَاعْبُدُوهُ} أي: أفردوه بجميع ما تقدرون عليه من أنواع العبودية، {أَفَلا تَذَكَّرُونَ} الأدلة الدالة على أنه وحده المعبود المحمود، ذو الجلال والإكرام.

{فَاعْبُدُوهُ} “Öyleyse O'na kulluk edin.” Yani: Güç yetirdiğiniz bütün kulluk türleriyle O'nu tekleştirin. Celâl ve ikram sahibi olup tek başına ibadet edilen ve övülenin O olduğuna delalet eden delilleri {أَفَلا تَذَكَّرُونَ} “hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?”

5554. Metin

فلما ذكر حكمه القدري وهو التدبير العام، وحكمه الديني وهو شرعه، الذي مضمونه ومقصوده عبادته وحده لا شريك له، ذكر الحكم الجزائي، وهو مجازاته على الأعمال بعد الموت، فقال: {إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا} أي: سيجمعكم بعد موتكم، لميقات يوم معلوم.

[Allah], genel yönetim olan kaderî hükmünü ve içeriği ile maksadı O'na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O'na ibadet etmek olan şeriatını, yani dinî hükmünü zikredince, ölümden sonra amellerin karşılığını vermesi demek olan cezaî hükmü zikrederek şöyle buyurdu: {إِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا} “Hepinizin dönüşü O'nadır.” Yani: Ölümünüzden sonra belirlenmiş bir günün vaktinde sizi toplayacaktır.

5555. Metin

{إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُّمَ يُعِيدُهُ} فالقادر على ابتداء الخلق قادر على إعادته، والذي يرى ابتداءه بالخلق، ثم ينكر إعادته للخلق، فهو فاقد العقل منكر لأحد المثلين مع إثبات ما هو أولى منه، فهذا دليل عقلي واضح على المعاد. وقد ذكر الدليل النقلي فقال: {وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا} أي: وعده صادق لا بد من إتمامه {لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا} بقلوبهم بما أمرهم الله بالإيمان به.

{إِنَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُّمَ يُعِيدُهُ} “Şüphesiz O, yaratmayı başlatır, sonra onu tekrarlar.” Zira yaratmayı başlatmaya kadir olan, onu tekrarlamaya da kadirdir. O'nun yaratmayı başlattığını görüp de yaratmayı tekrarlamasını inkâr eden kimse, daha evla olanı kabul ettiği halde benzer iki şeyden birini inkâr eden akıldan yoksun biridir. İşte bu, ahirete dair açık bir aklî delildir. Naklî delili de zikrederek şöyle buyurmuştur: {وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا} “Bu, Allah'ın hak olan vaadidir.” Yani: O'nun vaadi doğrudur, mutlaka tamamlanacaktır. Allah'ın kendilerine inanmalarını emrettiği şeylere kalpleriyle {لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا} “iman edenleri mükâfatlandırmak için” [böyle yapar].

5556. Metin

{وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} بجوارحهم، من واجبات، ومستحبات، {بِالْقِسْطِ} أي: بإيمانهم وأعمالهم، جزاء قد بينه لعباده، وأخبر أنه لا تعلم نفس ما أخفى لهم من قرة أعين {وَالَّذِينَ كَفَرُوا} بآيات الله وكذبوا رسل الله.

Farzlardan ve müstehaplardan uzuvlarıyla {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “salih amel işleyenleri” {بِالْقِسْطِ} “adaletle” yani imanları ve amelleri karşılığında [mükâfatlandırmak için]. Bu, kullarına açıkladığı ve kendileri için göz aydınlığı olarak nelerin saklandığını hiçbir nefsin bilemeyeceğini haber verdiği bir mükâfattır. Allah'ın ayetlerini inkâr edip Allah'ın elçilerini yalanlayan {وَالَّذِينَ كَفَرُوا} “inkâr edenlere gelince;”

5557. Metin

{لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ} أي: ماء حار، يشوي الوجوه، ويقطع الأمعاء. {وَعَذَابٌ أَلِيمٌ} من سائر أصناف العذاب {بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} أي: بسبب كفرهم وظلمهم، وما ظلمهم الله ولكن أنفسهم يظلمون.

{لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ} “Onlar için kaynar sudan bir içecek” yani yüzleri kavuran ve bağırsakları parçalayan sıcak bir su {وَعَذَابٌ أَلِيمٌ} “ve” diğer azap çeşitlerinden “can yakıcı bir azap vardır.” {بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} “İnkâr etmekte olduklarından dolayı.” Yani inkârları ve zulümleri sebebiyle1 [bu cezaya çarptırılmışlardır]. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.

5558. Metin

{٥ - ٦} {هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللَّهُ ذَلِكَ إِلا بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ * إِنَّ فِي اخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ} .

{5 - 6} {هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللَّهُ ذَلِكَ إِلا بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ * إِنَّ فِي اخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ} “Güneşi bir aydınlık, ayı da bir nur kılan; yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye ona menziller takdir eden O'dur. Allah bunu ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için ayetleri ayrıntılı olarak açıklamaktadır. Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınan bir topluluk için nice ayetler vardır.”

5559. Metin

لما قرر ربوبيته وإلهيته، ذكر الأدلة العقلية الأفقية الدالة على ذلك وعلى كماله، في أسمائه وصفاته، من الشمس والقمر، والسماوات والأرض وجميع ما خلق فيهما من سائر أصناف المخلوقات، وأخبر أنها آيات {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} و {لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ} .

[Allah] Rabbliğini ve ilahlığını ortaya koyunca, buna ve isimleri ile sıfatlarındaki kemâline delalet eden güneş, ay, gökler, yer ve bu ikisinde yarattığı diğer bütün yaratılmış çeşitlerinden afakî aklî delilleri zikretti ve bunların {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir topluluk” ve {لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ} “sakınan bir topluluk” için ayetler olduğunu haber verdi.

5560. Metin

فإن العلم يهدي إلى معرفة الدلالة فيها، وكيفية استنباط الدليل (١) على أقرب وجه، والتقوى تحدث في القلب الرغبة في الخير، والرهبة من الشر، الناشئين عن الأدلة والبراهين، وعن العلم واليقين.

Çünkü ilim, onlardaki delaleti bilmeye ve delili en doğru şekilde nasıl çıkaracağını kavramaya iletir; takva ise delillerden, bürhanlardan, ilimden ve yakînden doğan hayra rağbeti ve şerden korkuyu kalpte meydana getirir.

5561. Metin

وحاصل ذلك أن مجرد خلق هذه المخلوقات بهذه الصفة، دال على كمال قدرة الله تعالى، وعلمه، وحياته، وقيوميته، وما فيها من الأحكام والإتقان والإبداع والحسن، دال على كمال حكمة الله، وحسن خلقه وسعة علمه. وما فيها من أنواع المنافع والمصالح -كجعل الشمس ضياء، والقمر نورا، يحصل بهما من النفع الضروري وغيره ما يحصل- يدل ذلك على رحمة الله تعالى واعتنائه بعباده وسعة بره وإحسانه، وما فيها من التخصيصات دال على مشيئة الله وإرادته النافذة.

Bunun özeti şudur: Bu yaratılmışların bu nitelikte yaratılmış olması tek başına Allah Teâlâ'nın kudretinin, ilminin, hayatının ve kayyûmiyetinin kemâline delalet eder. Onlardaki sağlamlık, kusursuzluk, eşsiz yaratılış ve güzellik; Allah'ın hikmetinin kemâline, yaratışının güzelliğine ve ilminin genişliğine delalet eder. Onlardaki menfaat ve maslahat çeşitleri -güneşin aydınlık, ayın nur kılınması ve bu ikisiyle zaruri olan ve olmayan nice faydaların elde edilmesi gibi- Allah Teâlâ'nın rahmetine, kullarına olan ihtimamına, iyilik ve ihsanının genişliğine delalet eder. Onlardaki tahsisler ise Allah'ın meşietine ve geçerli iradesine delalet eder.

5562. Metin

وذلك دال على أنه وحده المعبود والمحبوب المحمود، ذو الجلال والإكرام والأوصاف العظام، الذي لا تنبغي الرغبة والرهبة إلا إليه، ولا يصرف خالص الدعاء إلا له، لا لغيره من المخلوقات المربوبات، المفتقرات إلى الله في جميع شئونها.

Bu da, bütün işlerinde Allah'a muhtaç olan yaratılmış ve terbiye edilmiş diğer varlıklara değil; tek başına ibadet edilenin, sevilenin, övülenin, celâl ve ikram sahibi olanın, yüce sıfatlara sahip olanın, ancak kendisine rağbet edilip kendisinden korkulması gerekenin ve samimi duanın yalnızca kendisine yöneltileceği zatın O olduğuna delalet eder.

5563. Metin

وفي هذه الآيات الحث والترغيب على التفكر في مخلوقات الله، والنظر فيها بعين الاعتبار، فإن بذلك تنفتح البصيرة، ويزداد الإيمان والعقل، وتقوى القريحة، وفي إهمال ذلك، تهاون بما أمر الله به، وإغلاق لزيادة الإيمان، وجمود للذهن والقريحة.

Bu ayetlerde1 Allah'ın yarattıkları üzerinde tefekkür etmeye ve onlara ibret gözüyle bakmaya teşvik ve yönlendirme vardır. Çünkü bununla basiret açılır, iman ve akıl artar, zihin ve kavrayış kabiliyeti güçlenir. Bunu ihmal etmekte ise Allah'ın emrettiği hususta gevşeklik gösterme, imanın artışına kapı kapama ve zihin ile kavrayış kabiliyetinin donuklaşması söz konusudur.

5564. Metin

{٧ - ٨} {إِنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ * أُولَئِكَ مَأْوَاهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} .

{7 - 8} {إِنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاطْمَأَنُّوا بِهَا وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ * أُولَئِكَ مَأْوَاهُمُ النَّارُ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin bulanlar ve ayetlerimizden gafil olanlar var ya; işte kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle onların barınağı ateştir.”

5565. Metin

يقول تعالى {إِنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} أي: لا يطمعون بلقاء الله، الذي هو أكبر ما طمع فيه الطامعون، وأعلى ما أمله المؤملون، بل أعرضوا عن ذلك، وربما كذبوا به {وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} بدلا عن الآخرة.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {إِنَّ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar” yani arzu edenlerin arzuladığı en büyük şey ve ümit edenlerin ümit ettiği en yüce mertebe olan Allah'a kavuşmayı arzu etmeyip aksine bundan yüz çeviren ve hatta bunu yalanlayan, ahiretin yerine {وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “dünya hayatına razı olanlar”

5566. Metin

{وَاطْمَأَنُّوا بِهَا} أي: ركنوا إليها، وجعلوها غاية مرامهم (١) ونهاية قصدهم، فسعوا لها وأكبوا على لذاتها وشهواتها، بأي طريق حصلت حصلوها، ومن أي وجه لاحت ابتدروها، قد صرفوا إرادتهم ونياتهم وأفكارهم وأعمالهم إليها.

{وَاطْمَأَنُّوا بِهَا} “ve onunla tatmin bulanlar” yani ona meylettiler, onu gayelerinin son noktası ve maksatlarının nihayeti kıldılar; onun için çabaladılar, lezzetlerine ve şehvetlerine kendilerini verdiler, hangi yolla elde edilirse edilsin onu elde ettiler ve nereden belirirse ona koştular; iradelerini, niyetlerini, düşüncelerini ve amellerini ona yönelttiler.

5567. Metin

فكأنهم خلقوا للبقاء فيها، وكأنها ليست دار ممر، يتزود منها المسافرون إلى الدار الباقية التي إليها يرحل الأولون والآخرون، وإلى نعيمها ولذاتها شمر الموفقون.

Sanki onlar dünyada ebedî kalmak için yaratılmışlar ve sanki dünya, öncekilerin ve sonrakilerin göçeceği ebedî yurda doğru yolcuların azık edindiği ve muvaffak kılınanların nimetlerine ve lezzetlerine kavuşmak için paçaları sıvadığı bir geçiş yurdu değilmiş gibi [davrandılar].

5568. Metin

{وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ} فلا ينتفعون بالآيات القرآنية، ولا بالآيات الأفقية والنفسية، والإعراض عن الدليل مستلزم للإعراض والغفلة، عن المدلول المقصود.

{وَالَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتِنَا غَافِلُونَ} “ve ayetlerimizden gafil olanlar” ne Kur'an ayetlerinden ne de afakî ve nefsî ayetlerden faydalanırlar. Delilden yüz çevirmek, kastedilen asıl manadan/hakikatten de yüz çevirmeyi ve gaflette olmayı gerektirir.

5569. Metin

{أُولَئِكَ} الذين هذا وصفهم {مَأْوَاهُمُ النَّارُ} أي: مقرهم ومسكنهم التي لا يرحلون عنها.

Niteliği bu olan {أُولَئِكَ} “işte onların” {مَأْوَاهُمُ النَّارُ} “barınağı ateştir.” Yani: Oradan asla ayrılmayacakları yerleşkeleri ve meskenleridir.

5570. Metin

{بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} من الكفر والشرك وأنواع المعاصي، فلما ذكر عقابهم ذكر ثواب المطيعين فقال:

{بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle” [yani] küfür, şirk ve günah çeşitlerinden [yaptıkları yüzünden böyledir]. [Cenâb-ı Hak] onların cezasını1 zikredince, itaat edenlerin mükâfatını zikrederek şöyle buyurdu:

5571. Metin

{٩ - ١٠} {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ * دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} .

{9 - 10} {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ * دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere, imanları sebebiyle Rableri hidayet verir; Naim cennetlerinde altlarından ırmaklar akar. Oradaki duaları ‘Sübhânekallâhümme (Allah'ım! Sen her türlü eksiklikten münezzehsin)’, birbirlerine esenlik dilekleri ‘Selâm’ ve dualarının sonu da ‘Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn (Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur)’ şeklindedir.”

5572. Metin

يقول تعالى {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} أي: جمعوا بين الإيمان، والقيام بموجبه ومقتضاه من الأعمال الصالحة، المشتملة على أعمال القلوب وأعمال الجوارح، على وجه الإخلاص والمتابعة.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler” yani ihlas ve [Peygamber'e] uyma esasına dayalı olarak, kalp ve uzuv amellerini içeren salih amelleri ve imanın gereğini yerine getirmeyi imanla bir arada toplayan kimselerdir.

5573. Metin

{يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ} أي: بسبب ما معهم من الإيمان، يثيبهم الله أعظم الثواب، وهو الهداية، فيعلمهم ما ينفعهم، ويمن عليهم بالأعمال الناشئة عن الهداية، ويهديهم للنظر في آياته، ويهديهم في هذه الدار إلى الصراط المستقيم وفي الصراط المستقيم، وفي دار الجزاء إلى الصراط الموصل إلى جنات النعيم،. ولهذا قال: {تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ} الجارية على الدوام {فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} أضافها الله إلى النعيم، لاشتمالها على النعيم التام، نعيم القلب بالفرح والسرور، والبهجة والحبور، ورؤية الرحمن وسماع كلامه، والاغتباط برضاه وقربه، ولقاء الأحبة والإخوان، والتمتع بالاجتماع بهم، وسماع الأصوات المطربات، والنغمات المشجيات، والمناظر المفرحات. ونعيم البدن بأنواع المآكل والمشارب، والمناكح ونحو ذلك، مما لا تعلمه النفوس، ولا خطر ببال أحد، أو قدر أن يصفه الواصفون.

{يَهْدِيهِمْ رَبُّهُمْ بِإِيمَانِهِمْ} “İmanları sebebiyle Rableri onlara hidayet verir.” Yani: Sahip oldukları iman sebebiyle Allah onları en büyük mükâfat olan hidayet ile mükâfatlandırır; kendilerine fayda veren şeyleri öğretir, hidayetten kaynaklanan amelleri onlara ihsan eder, ayetlerine ibretle bakmaya onları muvaffak kılar, bu dünyada dosdoğru yola ve dosdoğru yol içinde hidayet eder, ceza yurdunda (ahirette) ise Naim cennetlerine ulaştıran yola iletir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} “Naim cennetlerinde” {تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ} “altlarından kesintisiz akan ırmaklar akar.” Allah orayı tam bir nimeti/mutluluğu içermesi sebebiyle “Naim”e (nimetlere) izafe etmiştir: Sevinç, neşe, ferahlık ve mutlulukla kalbin nimet bulması, Rahmân'ı görmek, O'nun kelamını işitmek, O'nun rızası ve yakınlığı ile sevinmek, dostlara ve din kardeşlerine kavuşup onlarla bir arada olmaktan tat almak, coşku veren hoş sesleri, dokunaklı nağmeleri ve iç açıcı manzaraları işitip izlemek kalbin nimetlerindendir. Çeşitli yiyecekler, içecekler, eşler ve benzeri şeylerle bedenin nimet bulması ise nefislerin bilmediği, hiçbir kimsenin aklına gelmeyen yahut niteleyenlerin nitelemeye güç yetiremeyeceği nimetlerdendir.

5574. Metin

{دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ} أي عبادتهم فيها لله، أولها تسبيح لله وتنزيه له عن النقائض، وآخرها تحميد لله، فالتكاليف سقطت عنهم في دار الجزاء، وإنما بقي لهم أكمل اللذات، الذي هو ألذ عليهم من المآكل اللذيذة، ألا وهو ذكر الله الذي تطمئن به القلوب، وتفرح به الأرواح، وهو لهم بمنزلة النَّفَس، من دون كلفة ومشقة.

{دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ} “Oradaki duaları ‘Sübhânekallâhümme (Allah'ım! Sen her türlü eksiklikten münezzehsin)’dir.” Yani onların cennette Allah'a olan ibadetlerinin ilki Allah'ı tesbih etmek ve O'nu noksanlıklardan tenzih etmek, sonu ise Allah'a hamdetmektir. Zira mükellefiyetler ceza yurdunda (cennette) onların üzerinden düşmüştür. Onlara geriye ancak en lezzetli yiyeceklerden bile daha tatlı olan en mükemmel lezzet kalmıştır; o da kalplerin kendisiyle mutmain olduğu, ruhların ferahladığı ve onlar için külfet ve meşakkat olmaksızın nefes alıp vermek mesabesinde olan Allah'ın zikridir.

5575. Metin

{و} أما {تَحِيَّتُهُمْ} فيما بينهم عند التلاقي والتزاور، فهو السلام، أي: كلام سالم من اللغو والإثم، موصوف بأنه {سَلامٌ} وقد قيل في تفسير قوله {دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ} إلى آخر الآية، أن أهل الجنة -إذا احتاجوا إلى الطعام والشراب ونحوهما- قالوا سبحانك اللهم، فأحضر لهم في الحال.

Karşılaştıklarında ve birbirlerini ziyaret ettiklerinde kendi aralarındaki {تَحِيَّتُهُمْ} “esenlik dilekleri” ise selamdır; yani boş sözden ve günahtan arınmış, {سَلامٌ} “Selâm” olarak nitelenen bir kelamdır. {دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ} “Oradaki duaları ‘Sübhânekellâhümme’dir” ayetinin sonuna kadarki kısmının tefsirinde şöyle de denilmiştir: Cennet ehli yiyeceğe, içeceğe ve benzeri şeylere ihtiyaç duyduklarında “Sübhânekallâhümme” derler, derhal önlerine getirilir.

5576. Metin

فإذا فرغوا قالوا: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} .

Bitirdiklerinde ise: {الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur” derler.

5577. Metin

{١١} {وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} .

{11} {وَلَوْ يُعَجِّلُ اللَّهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} “Eğer Allah insanlara, onların hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de çarçabuk verseydi, elbette ecelleri kendilerine yetirilip bitirilmiş olurdu. Fakat Bizimle karşılaşmayı ummayanları taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakırız.”

5578. Metin

وهذا من لطفه وإحسانه بعباده، أنه لو عجل لهم الشر إذا أتوا بأسبابه، وبادرهم بالعقوبة على ذلك، كما يعجل لهم الخير إذا أتوا بأسبابه {لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ} أي: لمحقتهم العقوبة، ولكنه تعالى يمهلهم ولا يهملهم، ويعفو عن كثير من حقوقه، فلو يؤاخذ الله الناس بظلمهم ما ترك على ظهرها من دابة.

Bu, Allah'ın kullarına olan lütfundan ve ihsanındandır. Şayet onlar şerrin sebeplerini işlediklerinde, hayrın sebeplerini işlediklerinde hayrı çabucak verdiği gibi şerri de çabucak verip üzerlerine hemen cezayı yağdırsaydı, {لَقُضِيَ إِلَيْهِمْ أَجَلُهُمْ} “ecelleri kendilerine yetirilip bitirilmiş olurdu” yani ceza onları helak edip yok ederdi. Fakat Allah Teâlâ onlara mühlet verir, asla ihmal etmez; haklarının çoğundan da vazgeçip bağışlar. Eğer Allah insanları zulümleri sebebiyle hesaba çekecek olsaydı, yerin üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı.

5579. Metin

ويدخل في هذا، أن العبد إذا غضب على أولاده أو أهله أو ماله، ربما دعا عليهم دعوة لو قبلت منه لهلكوا، ولأضره ذلك غاية الضرر، ولكنه تعالى حليم حكيم.

Kul, evladına, ailesine veya malına öfkelendiğinde, kabul edilmiş olsa kendilerini helak edecek ve kendisine de son derece zarar verecek bir beddua edebilir; işte bu durum da bu kapsamdadır. Fakat Allah Teâlâ Halîm'dir, Hakîm'dir.

5580. Metin

وقوله: {فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} أي: لا يؤمنون بالآخرة، فلذلك لا يستعدون لها، ولا يعلمون ما ينجيهم من عذاب الله، {فِي طُغْيَانِهِمْ} أي: باطلهم، الذي جاوزوا به الحق والحد.

O'nun: {فَنَذَرُ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} “Bizimle karşılaşmayı ummayanları bırakırız” buyruğu; ahirete inanmayan, bu sebeple onun için hazırlık yapmayan ve kendilerini Allah'ın azabından neyin kurtaracağını bilmeyen kimseleri, {فِي طُغْيَانِهِمْ} “taşkınlıkları içinde” yani hakkı ve haddi aştıkları batılları içinde [bırakırız demektir].

5581. Metin

{يَعْمَهُونَ} يترددون حائرين، لا يهتدون السبيل، ولا يوفقون لأقوم دليل، وذلك عقوبة لهم ١ على ظلمهم، وكفرهم بآيات الله.

{يَعْمَهُونَ} “bocalayıp dururlar”; şaşkın bir hâlde bocalar dururlar, doğru yolu bulamazlar ve en dosdoğru delile muvaffak kılınmazlar. Bu da zulümlerine ve Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerine karşılık kendilerine bir cezadır1.

5582. Metin

{١٢} {وَإِذَا مَسَّ الإنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .

{12} {وَإِذَا مَسَّ الإنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken veya ayaktayken Bize dua eder. Fakat biz ondan sıkıntısını giderdiğimizde, kendisine dokunan sıkıntı için Bize hiç dua etmemiş gibi çeker gider. İşte haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler böyle süslü gösterilmiştir.”

5583. Metin

وهذا إخبار عن طبيعة الإنسان من حيث هو، وأنه إذا مسه ضر، من مرض أو مصيبة اجتهد في الدعاء، وسأل الله في جميع أحواله، قائما وقاعدا ومضطجعا، وألح في الدعاء ليكشف الله عنه ضره.

Bu, mahiyeti itibarıyla insanın tabiatına dair bir haberdir. İnsana bir hastalık veya musibetten bir sıkıntı dokunduğu zaman duada son derece gayret gösterir; ayakta, otururken ve yan yatarken bütün hallerinde Allah'a yalvarır ve Allah sıkıntısını gidersin diye duada ısrar eder.

5584. Metin

{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ} أي: استمر في غفلته معرضا عن ربه، كأنه ما جاءه ضره، فكشفه الله عنه، فأي ظلم أعظم من هذا الظلم؟!! يطلب من الله قضاء غرضه، فإذا أناله إياه لم ينظر إلى حق ربه، وكأنه ليس عليه لله حق. وهذا تزيين من الشيطان، زين له ما كان مستهجنا مستقبحا في العقول والفطر.

{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ} “Fakat biz ondan sıkıntısını giderdiğimizde, kendisine dokunan sıkıntı için Bize hiç dua etmemiş gibi çeker gider.” Yani: Sanki başına bir sıkıntı gelmemiş ve Allah da onu gidermemiş gibi, Rabbinden yüz çevirerek gafletine devam eder. Bu zulümden daha büyük hangi zulüm olabilir?! Allah'tan maksadının gerçekleşmesini talep eder, Allah ona bunu bahşettiğinde ise sanki üzerinde Allah'a ait hiçbir hak yokmuş gibi Rabbinin hakkını gözetmez. Bu, akıllarda ve fıtratlarda çirkin ve kınanmış olan şeyi ona süsleyen şeytanın bir aldatmacasıdır.

5585. Metin

{كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ} أي: المتجاوزين للحد {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .

Haddi aşan {كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ} “müsriflere işte böyle süslü gösterilmiştir” {مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yapmakta oldukları şeyler.”

5586. Metin

{١٣ - ١٤} {وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ * ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلائِفَ فِي الأرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ} .

{13 - 14} {وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا كَذَلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِمِينَ * ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ خَلائِفَ فِي الأرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ} “Andolsun, sizden önceki nesilleri, zulmettikleri ve elçileri kendilerine apaçık delillerle geldiği halde inanmadıkları zaman helak ettik. İşte suçlu topluluğu böyle cezalandırırız. Sonra onların ardından, nasıl amel edeceğinizi görelim diye sizi yeryüzünde halifeler kıldık.”

5587. Metin

يخبر تعالى أنه أهلك الأمم الماضية بظلمهم وكفرهم، بعد ما جاءتهم البينات على أيدي الرسل وتبين الحق فلم ينقادوا لها ولم يؤمنوا. فأحل بهم عقابه الذي لا يرد عن كل مجرم متجرئ على محارم الله، وهذه سنته في جميع الأمم.

Allah Teâlâ geçmiş ümmetleri, elçilerin vasıtasıyla kendilerine apaçık deliller geldikten ve hak ortaya çıktıktan sonra boyun eğmeyip iman etmemeleri üzerine, zulümleri ve küfürleri sebebiyle helak ettiğini haber vermektedir. Böylece Allah'ın haramlarına cüret eden her suçludan geri çevrilemeyen cezasını onların üzerine indirmiştir; O'nun bütün ümmetler hakkındaki sünneti (kanunu) budur.

5588. Metin

{ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ} أيها المخاطبون {خَلائِفَ فِي الأرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ} فإن أنتم اعتبرتم واتعظتم بمن قبلكم واتبعتم آيات الله وصدقتم رسله، نجوتم في الدنيا والآخرة.

Ey muhataplar! {ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ} “Sonra” {خَلائِفَ فِي الأرْضِ مِنْ بَعْدِهِمْ لِنَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ} “nasıl amel edeceğinizi görelim diye onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık.” Şayet siz sizden öncekilerden ibret ve öğüt alır, Allah'ın ayetlerine uyup elçilerini doğrularsanız, dünyada ve ahirette kurtuluşa erersiniz.

5589. Metin

وإن فعلتم كفعل الظالمين قبلكم، أحل بكم ما أحل بهم، ومن أنذر فقد أعذر.

Eğer sizden önceki zalimlerin yaptığı gibi yaparsanız, onların başına gelenler sizin de başınıza gelir; uyarıda bulunan mazereti ortadan kaldırmış sayılır.

5590. Metin

{١٥ - ١٧} {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ * قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْرَاكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ * فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ} .

{15 - 17} {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ * قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْرَاكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِنْ قَبْلِهِ أَفَلا تَعْقِلُونَ * فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الْمُجْرِمُونَ} “Ayetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman, Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: ‘Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir!’ dediler. De ki: ‘Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Şüphesiz ben Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.’ De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi. Nitekim ben bundan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım. Hâlâ akletmez misiniz?’ Artık Allah'a karşı yalan uydurandan yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz suçlular kurtuluşa eremezler.”

5591. Metin

يذكر تعالى تعنت المكذبين لرسوله محمد ﷺ، وأنهم إذا تتلى عليهم آيات الله القرآنية المبينة للحق، أعرضوا عنها، وطلبوا وجوه التعنت فقالوا، جراءة منهم وظلما: {ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ} فقبحهم الله، ما أجرأهم على الله، وأشدهم ظلما وردا لآياته.

Allah Teâlâ, Elçisi Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayanların inatçılığını ve Allah'ın hakkı açıklayan Kur'an ayetleri kendilerine okunduğu zaman onlardan yüz çevirdiklerini ve inatlaşma yolları arayarak cüretkârlık ve zulümle: {ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ} “Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir!” dediklerini zikretmektedir. Allah onları kahretsin! Allah'a karşı ne kadar cüretkâr, zulümde ve O'nun ayetlerini reddetmekte ne kadar da katıdırlar!

5592. Metin

فإذا كان الرسول العظيم يأمره الله، أن يقول لهم: {قُلْ مَا يَكُونُ لِي} أي: ما ينبغي ولا يليق {أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي} فإني رسول محض، ليس لي من الأمر شيء، {إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ} أي: ليس لي غير ذلك، فإني عبد مأمور، {إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} فهذا قول خير الخلق وأدبه مع أوامر ربه ووحيه، فكيف بهؤلاء السفهاء الضالين، الذين جمعوا بين الجهل والضلال، والظلم والعناد، والتعنت والتعجيز لرب العالمين، أفلا يخافون عذاب يوم عظيم؟!!.

Yüce Elçi'ye dahi Allah onlara şöyle demesini emrediyorsa: {قُلْ مَا يَكُونُ لِي} “De ki: Benim için olacak şey değildir” yani yakışmaz ve uygun düşmez {أَنْ أُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَاءِ نَفْسِي} “onu kendiliğimden değiştirmem.” Çünkü ben sadece bir elçiyim, işten hiçbir payım yoktur. {إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ} “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.” Yani: Bundan başkası benim elimde değildir; çünkü ben emredilen bir kulum. {إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “Şüphesiz ben Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.” Yaratılmışların en hayırlısının sözü ve Rabbinin emirleri ile vahyine karşı edebi bu şekildeyken; cehalet ile sapıklığı, zulüm ile inadı, inatçılık ile Âlemlerin Rabbi'ne acizlik atfetmeyi bir arada toplayan bu akılsız sapıklara ne oluyor da büyük bir günün azabından korkmuyorlar?!!

5593. Metin

فإن زعموا أن قصدهم أن يتبين لهم الحق بالآيات التي طلبوا فهم كذبة في ذلك، فإن الله قد بين من الآيات ما يؤمن على مثله البشر، وهو الذي يصرفها كيف يشاء، تابعا (١) لحكمته الربانية، ورحمته بعباده.

Eğer talep ettikleri ayetlerle maksatlarının hakkın kendilerine açığa çıkması olduğunu iddia ediyorlarsa, bu hususta yalancıdırlar. Çünkü Allah, insanların benzerine iman edeceği ayetleri açıkça ortaya koymuştur; onları Rabbanî hikmetine ve kullarına olan rahmetine tabi olarak dilediği gibi açıklayıp yönlendiren de O'dur.

5594. Metin

{قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْرَاكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا} طويلا {مِنْ قَبْلِهِ} أي: قبل تلاوته، وقبل درايتكم به، وأنا ما خطر على بالي، ولا وقع في ظني.

{قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلا أَدْرَاكُمْ بِهِ فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا} “De ki: Eğer Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve O da onu size bildirmezdi. Nitekim ben” onu okumadan ve siz onu bilmeden {مِنْ قَبْلِهِ} “bundan önce” uzun {عُمُرًا} “bir ömür boyu aranızda kalmıştım.” Oysa o benim ne aklımdan geçmiş ne de zannıma uğramıştı.

5595. Metin

{أَفَلا تَعْقِلُونَ} أني حيث لم أتقوله في مدة عمري، ولا صدر مني ما يدل على ذلك، فكيف أتقوله بعد ذلك، وقد لبثت فيكم عمرا طويلا تعرفون حقيقة حالي، بأني أمي لا أقرأ ولا أكتب، ولا أدرس ولا أتعلم من أحد؟!!

Ömrüm boyunca onu kendiliğimden uydurmadığım ve benden buna delalet eden hiçbir şey sadır olmadığı halde, bundan sonra nasıl uydurabilirim? Kaldı ki aranızda uzun bir ömür kaldım ve benim okuma yazma bilmeyen (ümmî), kimseden ders alıp öğrenmeyen biri olduğumu ve gerçek halimi pek iyi biliyorsunuz; {أَفَلا تَعْقِلُونَ} “hâlâ akletmez misiniz?”

5596. Metin

فأتيتكم بكتاب عظيم أعجز الفصحاء، وأعيا العلماء، فهل يمكن -مع هذا- أن يكون من تلقاء نفسي، أم هذا دليل قاطع أنه تنزيل من حكيم حميد؟

Size en fasih edipleri aciz bırakan ve âlimleri çaresiz kılan yüce bir Kitap getirdim. Bununla birlikte onun kendiliğimden olması hiç mümkün müdür, yoksa bu onun Hakîm ve Hamîd olan [Allah] katından bir indirme olduğuna kesin bir delil midir?

5597. Metin

فلو أعملتم أفكاركم وعقولكم، وتدبرتم حالي وحال هذا الكتاب، لجزمتم جزما لا يقبل الريب بصدقه، وأنه الحق الذي ليس بعده إلا الضلال، ولكن إذ (٢) أبيتم إلا التكذيب والعناد، فأنتم لا شك أنكم ظالمون.

Eğer fikirlerinizi ve akıllarınızı çalıştırıp benim halimi ve bu Kitab'ın halini iyice düşünseydiniz, onun doğruluğuna ve ötesinde sapıklıktan başka bir şey olmayan hak olduğuna şüphe götürmez bir şekilde kesinlikle inanırdınız. Fakat siz yalanlama ve inattan başkasına yanaşmadığınız için, hiç şüphesiz sizler zalimlersiniz.

5598. Metin

{فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} ؟!!

{فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} “Artık Allah'a karşı yalan uydurandan yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir?”

5599. Metin

فلو كنت متقولا لكنت أظلم الناس، وفاتني الفلاح، ولم تخف عليكم حالي، ولكني جئتكم بآيات الله، فكذبتم بها، فتعين فيكم الظلم، ولا بد أن أمركم سيضمحل، ولن تنالوا الفلاح، ما دمتم كذلك.

Eğer ben [onu] kendiliğimden uydurmuş olsaydım, insanların en zalimi olurdum, kurtuluşu kaçırırdım ve benim halim de sizden gizli kalmazdı. Fakat ben size Allah'ın ayetlerini getirdim, siz ise onları yalanladınız; dolayısıyla zulüm sizin üzerinize kesinleşti. Bu halde kaldığınız müddetçe durumunuz mutlaka yok olup gidecek ve asla kurtuluşa eremeyeceksiniz.

5600. Metin

ودل قوله: {قَالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} الآية، أن الذي حملهم على هذا التعنت الذي صدر منهم هو عدم إيمانهم بلقاء الله وعدم رجائه، وأن من آمن بلقاء الله فلا بد أن ينقاد لهذا الكتاب ويؤمن به، لأنه حسن القصد.

{قَالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar dediler ki...” ayeti; kendilerinden sadır olan bu inat ve dikbaşlılığa onları sevk eden sebebin, Allah'a kavuşmaya inanmamaları ve O'na kavuşmayı ummamaları1 olduğuna; Allah'a kavuşmaya inanan kimsenin ise -iyi niyetli olduğu için- bu Kitab'a mutlaka boyun eğip ona iman edeceğine2 delalet etmiştir.

5601. Metin

{١٨} {وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} .

{18} {وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve çok yücedir.”

5602. Metin

يقول تعالى: {وَيَعْبُدُونَ} أي: المشركون المكذبون لرسول الله ﷺ.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {وَيَعْبُدُونَ} “Tapıyorlar” yani Allah'ın Elçisi'ni (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayan müşrikler [tapıyorlar].

5603. Metin

{مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ} أي: لا تملك لهم مثقال ذرة من النفع ولا تدفع عنهم شيئا.

{مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ} “Allah'ı bırakıp kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda veremeyecek şeylere [tapıyorlar].” Yani: Onlar için zerre ağırlığınca bir faydaya malik olmayan ve onlardan hiçbir şeyi defedemeyen varlıklara [tapıyorlar].

5604. Metin

{وَيَقُولُونَ} قولا خاليا من البرهان: {هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ} أي: يعبدونهم ليقربوهم إلى الله، ويشفعوا لهم عنده، وهذا قول من تلقاء أنفسهم، وكلام ابتكروه هم، ولهذا قال تعالى -مبطلا لهذا القول-: {قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ} أي: الله تعالى هو العالم، الذي أحاط علما بجميع ما في السماوات والأرض، وقد أخبركم بأنه ليس له شريك ولا إله معه، أفأنتم-يا معشر المشركين- تزعمون أنه يوجد له فيها شركاء؟ أفتخبرونه بأمر خفي عليه، وعلمتوه؟ أأنتم أعلم أم الله؟ فهل يوجد قول أبطل من هذا القول، المتضمن أن هؤلاء الضلال الجهال السفهاء أعلم من رب العالمين؟ فليكتف العاقل بمجرد تصور هذا القول، فإنه يجزم بفساده وبطلانه: {سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} أي: تقدس وتنزه أن يكون له شريك أو نظير، بل هو الله الأحد الفرد الصمد الذي لا إله في السماوات والأرض إلا هو، وكل معبود في العالم العلوي والسفلي سواه، فإنه باطل عقلا وشرعا وفطرة.

Delilden yoksun bir sözle: {وَيَقُولُونَ} “diyorlar ki:” {هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ} “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” Yani kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar ve O'nun katında kendilerine şefaat etsinler diye onlara taparlar. Bu, onların kendiliklerinden uydurdukları ve bizzat ihdas ettikleri bir sözdür. Bundan dolayı Allah Teâlâ bu iddiayı iptal ederek şöyle buyurmuştur: {قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لا يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ} “De ki: Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Yani: Göklerde ve yerdeki her şeyi ilmiyle kuşatan âlim ancak Allah Teâlâ'dır. O, Kendisinin hiçbir ortağı ve beraberinde başka bir ilah olmadığını size bildirmiştir. Ey müşrikler topluluğu! Siz O'nun bunlarda ortakları bulunduğunu mu iddia ediyorsunuz? Yoksa O'na gizli kalan ama sizin bildiğiniz bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz? Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Bu sapık, cahil ve beyinsiz kimselerin Âlemlerin Rabbi'nden daha bilgili olduğunu ima eden bu sözden daha batıl bir söz var mıdır? Akıl sahibi bir kimse için bu sözü sadece tasavvur etmek bile yeterlidir; zira onun bozuk ve batıl olduğuna kesinlikle kanaat getirir: {سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “O, onların ortak koştukları şeylerden münezzeh ve çok yücedir.” Yani O'nun bir ortağı yahut benzeri bulunmasından mukaddes ve münezzehtir; aksine O, göklerde ve yerde Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, Ahad, Ferd ve Samed olan Allah'tır. Yüce ve aşağı âlemde O'nun dışındaki her mabut aklen, şer'an ve fıtraten batıldır.

5605. Metin

{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} .

{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ هُوَ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} “Bu böyledir; çünkü Allah hakkın ta kendisidir, O'ndan başka yalvardıkları şeyler ise batılın ta kendisidir. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.”

5606. Metin

{١٩ - ٢٠} {وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلا أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ * وَيَقُولُونَ لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ} .

{19 - 20} {وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلا أُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ * وَيَقُولُونَ لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ} “İnsanlar tek bir ümmetten başkası değildi, sonra ihtilafa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı, ihtilaf ettikleri hususta aralarında hemen hüküm verilmiş olurdu. ‘Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilse ya!’ diyorlar. De ki: ‘Gayb ancak Allah'ındır. Öyleyse bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.’”

5607. Metin

أي: {وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلا أُمَّةً وَاحِدَةً} متفقين على الدين الصحيح، ولكنهم اختلفوا، فبعث الله الرسل مبشرين ومنذرين، وأنزل معهم الكتاب ليحكم بين الناس فيما اختلفوا فيه.

Yani: {وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلا أُمَّةً وَاحِدَةً} “İnsanlar tek bir ümmetten başkası değildi” doğru din üzerinde ittifak etmişlerdi; fakat ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak elçiler gönderdi ve insanların ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmetsin diye onlarla birlikte Kitab'ı indirdi.

5608. Metin

{وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ} بإمهال العاصين وعدم معاجلتهم بذنوبهم، {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} بأن ننجي المؤمنين، ونهلك الكافرين المكذبين، وصار هذا فارقا بينهم {فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} ولكنه أراد امتحانهم وابتلاء بعضهم ببعض، ليتبين الصادق من الكاذب.

Şayet isyankârlara mühlet verilmesi ve günahları sebebiyle aceleyle cezalandırılmamaları hususunda {وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ} “Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı” müminleri kurtarıp yalanlayan kâfirleri helak etmek suretiyle {فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “ihtilaf ettikleri hususta” {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} “aralarında hemen hüküm verilmiş olurdu” ve bu durum aralarında ayırt edici bir fark kılınırdı. Fakat doğru söyleyen ile yalancı ortaya çıksın diye onları imtihan etmeyi ve bir kısmını diğeriyle sınamayı murat etmiştir.

5610. Metin

{وَيَقُولُونَ} أي: المكذبون المتعنتون، {لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} يعنون: آيات الاقتراح التي يعينونها كقولهم: {لَوْلا أُنزلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا} الآيات.

İnatçı yalanlayıcılar {وَيَقُولُونَ} “diyorlar ki:” {لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilse ya!” Bununla kendi belirledikleri keyfî mucizeleri kastederler; nitekim onların: {لَوْلا أُنزلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا} “Ona bir melek indirilseydi de onunla birlikte bir uyarıcı olsaydı ya!” ayetlerinde geçen sözleri gibi.

5611. Metin

وكقولهم: {وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الأرْضِ يَنْبُوعًا} الآيات.

Ve onların: {وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الأرْضِ يَنْبُوعًا} “Ve dediler ki: ‘Bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayız’” ayetlerinde geçen sözleri gibi.

5612. Metin

{فَقُلْ} لهم إذا طلبوا منك آية {إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ} أي: هو المحيط علما بأحوال العباد، فيدبرهم بما يقتضيه علمه فيهم وحكمته البديعة، وليس لأحد تدبير في حكم ولا دليل، ولا غاية ولا تعليل.

Senden bir mucize istediklerinde onlara {فَقُلْ} “de ki:” {إِنَّمَا الْغَيْبُ لِلَّهِ} “Gayb ancak Allah'ındır.” Yani: Kulların hallerini ilmiyle kuşatan O'dur; onlar hakkındaki ilminin ve eşsiz hikmetinin gerektirdiği şekilde onları yönetir. Hiç kimsenin ne hükümde, ne delilde, ne gayede ne de gerekçelendirmede bir tasarruf hakkı vardır.

5613. Metin

{فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ} أي: كل ينتظر بصاحبه ما هو أهل له، فانظروا لمن تكون العاقبة.

{فَانْتَظِرُوا إِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ} “Öyleyse bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” Yani: Herkes diğeri için layık olduğu şeyi beklemektedir; öyleyse akıbetin kime ait olacağını görün!

5614. Metin

{٢١} {وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آيَاتِنَا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ} .

{21} {وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ إِذَا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آيَاتِنَا قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا إِنَّ رُسُلَنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ} “İnsanlara, kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında onların bir tuzakları vardır. De ki: ‘Allah tuzak kurmada (karşılık vermede) daha hızlıdır.’ Şüphesiz elçilerimiz kurduğunuz tuzakları yazmaktadırlar.”

5615. Metin

يقول تعالى: {وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ} كالصحة بعد المرض، والغنى بعد الفقر، والأمن بعد الخوف، نسوا ما أصابهم من الضراء، ولم يشكروا الله على الرخاء والرحمة، بل استمروا في طغيانهم ومكرهم.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُمْ} “İnsanlara, kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırdığımız zaman” -hastalıktan sonraki sağlık, fakirlikten sonraki zenginlik ve korkudan sonraki güvenlik gibi- başlarına gelen sıkıntıyı unuttular, bolluk ve rahmet karşısında Allah'a şükretmediler; aksine taşkınlıklarına ve tuzaklarına devam ettiler.

5616. Metin

ولهذا قال: {إِذَا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آيَاتِنَا} أي يسعون بالباطل، ليبطلوا به الحق.

Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {إِذَا لَهُمْ مَكْرٌ فِي آيَاتِنَا} “bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında onların bir tuzakları vardır.” Yani hakkı boşa çıkarmak için batılla çabalarlar.

5617. Metin

{قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا} فإن المكر السيئ لا يحيق إلا بأهله، فمقصودهم منعكس عليهم، ولم يسلموا من التبعة، بل تكتب الملائكة عليهم ما يعملون، ويحصيه الله عليهم، ثم يجازيهم [الله] عليه أوفر الجزاء.

{قُلِ اللَّهُ أَسْرَعُ مَكْرًا} “De ki: Allah tuzak kurmada daha hızlıdır.” Çünkü kötü tuzak ancak sahibinin başına geçer; dolayısıyla maksatları kendi aleyhlerine döner ve sorumluluktan kurtulamazlar. Bilakis melekler onların yaptıklarını yazar, Allah da onların aleyhine bunları sayıp kaydeder; sonra Allah bunun karşılığını onlara tastamam verir.

5618. Metin

{٢٢ - ٢٣} {هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ * فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .

{22 - 23} {هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ * فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz ve o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdüğü ve onlar da bununla neşelendikleri bir sırada, birden şiddetli bir fırtına kopar, her taraftan dalgalar üzerlerine gelir ve çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar. Dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a: ‘Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız’ diye dua ederler. Fakat Allah onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar. Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; dünya hayatının geçici menfaatidir. Sonra dönüşünüz Bizedir; yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.”

5619. Metin

لما ذكر تعالى القاعدة العامة في أحوال الناس عند إصابة الرحمة لهم بعد الضراء، واليسر بعد العسر، ذكر حالة، تؤيد ذلك، وهي حالهم في البحر عند اشتداده، والخوف من عواقبه، فقال: {هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ} بما يسر لكم من الأسباب المسيرة (١) لكم فيها، وهداكم إليها.

Allah Teâlâ sıkıntıdan sonra kendilerine rahmet dokunduğunda ve zorluktan sonra kolaylık geldiğinde insanların genel hallerine dair kuralı zikredince, bunu destekleyen bir durumu, yani denizin kabardığı ve sonuçlarından korkulduğu andaki denizdeki hallerini zikrederek şöyle buyurdu: {هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ} “Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur.” [Bunu] oralarda yürümenizi sağlayan sebepleri sizin için kolaylaştırarak ve sizi bunlara ileterek [yapmıştır].

5620. Metin

{حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ} أي: السفن البحرية {وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ} موافقة لما يهوونه، من غير انزعاج ولا مشقة.

{حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ} “Hatta siz gemilerde bulunduğunuz” {وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ} “ve onlar da içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdüğü zaman” hiçbir rahatsızlık ve meşakkat olmaksızın arzuladıkları istikamete uygun olarak [götürdüğü zaman].

5621. Metin

{وَفَرِحُوا بِهَا} واطمأنوا إليها، فبينما هم كذلك، إذ {جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ} شديدة الهبوب {وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ} أي: عرفوا أنه الهلاك، فانقطع حينئذ تعلقهم بالمخلوقين، وعرفوا أنه لا ينجيهم من هذه الشدة إلا الله وحده، فدَعَوُه مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ ووعدوا من أنفسهم على وجه الإلزام، فقالوا: {لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ} {فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ} أي: نسوا تلك الشدة وذلك الدعاء، وما ألزموه أنفسهم، فأشركوا بالله، من اعترفوا بأنه لا ينجيهم من الشدائد، ولا يدفع عنهم المضايق، فهلا أخلصوا لله العبادة في الرخاء، كما أخلصوها في الشدة؟!!

{وَفَرِحُوا بِهَا} “ve onlar da bununla neşelendikleri” ve ona güvenip rahatladıkları sırada; tam onlar bu haldeyken birden {جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ} “şiddetli bir fırtına kopar,” pek sert esen bir rüzgâr gelir, {وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ} “her taraftan dalgalar üzerlerine gelir ve çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar.” Yani helak olacaklarını kesin olarak bilirler. O anda yaratılmışlara olan bağlılıkları kesilir ve bu sıkıntıdan kendilerini yalnızca tek olan Allah'ın kurtarabileceğini anlarlar. Dini yalnızca O'na halis kılarak Allah'a yalvarırlar ve kesin bir taahhüt olarak kendi adlarına söz vererek şöyle derler: {لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ} “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.” {فَلَمَّا أَنْجَاهُمْ إِذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ} “Fakat Allah onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar.” Yani o sıkıntıyı, o duayı ve kendilerine bağlayıcı kıldıkları sözü unuturlar; kendilerini sıkıntılardan kurtaramayacağını ve darlıkları defedemeyeceğini bizzat itiraf ettikleri şeyleri Allah'a ortak koşarlar. Sıkıntı anında dini O'na halis kıldıkları gibi, genişlik ve ferahlık anında da ibadeti Allah'a halis kılsalardı ya!

5622. Metin

ولكن هذا البغي يعود وباله عليهم، ولهذا قال: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} أي: غاية ما تؤملون ببغيكم، وشرودكم عن الإخلاص لله، أن تنالوا شيئًا من حطام الدنيا وجاهها النزر اليسير الذي سينقضي سريعًا، ويمضي جميعًا، ثم تنتقلون عنه بالرغم.

Fakat bu taşkınlığın vebali onların aleyhine döner. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا بَغْيُكُمْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ مَتَاعَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “Ey insanlar! Taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; dünya hayatının menfaatidir.” Yani: Taşkınlığınız ve Allah'a ihlastan kaçışınızla ümit ettiğiniz en son şey; dünya süsünden ve hızla tükenecek, bütünüyle geçip gidecek ve sonra da istemeyerek terk edeceğiniz pek az ve değersiz makamından bir şeyler elde etmektir.

5623. Metin

{ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ} في يوم القيامة {فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} وفي هذا غاية التحذير لهم عن الاستمرار على عملهم.

{ثُمَّ إِلَيْنَا مَرْجِعُكُمْ} “Sonra dönüşünüz bizedir” kıyamet gününde {فَنُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yaptıklarınızı size haber veririz.” Bunda, yaptıkları amelleri sürdürmelerine karşı onlar için son derece bir sakındırma ve uyarı vardır.1

5624. Metin

{٢٤} {إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأنْعَامُ حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الأرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلا أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالأمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} .

{24} {إِنَّمَا مَثَلُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأرْضِ مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ وَالأنْعَامُ حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الأرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلا أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالأمْسِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “Dünya hayatının misali ancak gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzü bitkileri birbirine karışır. Nihayet yeryüzü bütün ziynetini takınıp süslendiği ve sahipleri de ona güçlerinin yettiğini sandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün emrimiz ona gelir de, onu sanki dün hiç yokmuş gibi kökünden biçilmiş bir hale getiririz. İşte düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.”

5625. Metin

وهذا المثل من أحسن الأمثلة، وهو مطابق لحالة الدنيا، فإن لذاتها وشهواتها وجاهها ونحو ذلك يزهو لصاحبه إن زها وقتًا قصيرًا، فإذا استكمل وتم اضمحل، وزال عن صاحبه، أو زال صاحبه عنه، فأصبح صفر اليدين منها، ممتلئ القلب من همها وحزنها وحسرتها.

Bu misal, en güzel misallerdendir ve dünya haline tamamen uygundur. Zira dünyanın lezzetleri, şehvetleri, makamı ve benzeri şeyleri parıldasa bile sahibine ancak kısa bir süre parıldar. Tam kemâle erip tamamlandığında ise hemen yok olup gider; ya sahibinden ayrılır ya da sahibi ondan ayrılır; böylece [insan] dünyadan yana eli boş kalır ve kalbi onun kederi, hüznü ve hasretiyle dolar.

5626. Metin

فذلك {كَمَاءٍ أَنزلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأرْضِ} أي: نبت فيها من كل صنف، وزوج بهيج {مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ} كالحبوب والثمار {وَ} مما تأكل {الأنْعَامُ} كأنواع العشب، والكلأ المختلف الأصناف.

İşte bu, {كَمَاءٍ أَنزلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأرْضِ} “gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, onunla yeryüzü bitkileri birbirine karışır.” Yani yeryüzünde tahıllar ve meyveler gibi {مِمَّا يَأْكُلُ النَّاسُ} “insanların yediği” ve çeşitli otlar ile türlü türlü çayırlar gibi {الأنْعَامُ} “hayvanların” yediği her çeşitten ve göz alıcı çiftten bitkiler biter.

5627. Metin

{حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الأرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ} أي: تزخرفت في منظرها، واكتست في زينتها، فصارت بهجة للناظرين، ونزهة للمتفرجين، وآية للمتبصرين، فصرت ترى لها منظرًا عجيبًا ما بين أخضر، وأصفر، وأبيض وغيره.

{حَتَّى إِذَا أَخَذَتِ الأرْضُ زُخْرُفَهَا وَازَّيَّنَتْ} “Nihayet yeryüzü bütün ziynetini takınıp süslendiği zaman” yani görünüşüyle süslenip ziynetiyle donandığında; bakanlar için bir sevinç, seyredenler için bir zevk, basiret sahipleri için bir ibret haline gelir; böylece onda yeşil, sarı, beyaz ve diğer renkler arasında hayranlık verici harika bir manzara görürsün.

5628. Metin

{وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا} أي: حصل معهم طمع، بأن ذلك سيستمر ويدوم، لوقوف إرادتهم عنده، وانتهاء مطالبهم فيه.

{وَظَنَّ أَهْلُهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا} “ve sahipleri de ona güçlerinin yettiğini sandıkları zaman” yani iradeleri onda durduğu ve talepleri onunla sınırlı kaldığı için, bunun sürüp gideceğine ve devam edeceğine dair içlerinde bir tamah oluşur.

5629. Metin

فبينما هم في تلك الحالة {أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلا أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالأمْسِ} أي: كأنها ما كانت فهذه حالة الدنيا، سواء بسواء.

Tam onlar bu haldeyken {أَتَاهَا أَمْرُنَا لَيْلا أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا حَصِيدًا كَأَنْ لَمْ تَغْنَ بِالأمْسِ} “geceleyin veya gündüzün emrimiz ona gelir de, onu sanki dün hiç yokmuş gibi kökünden biçilmiş bir hale getiririz.” Yani sanki hiç var olmamış gibi olur. İşte dünya hali birebir böyledir.

5630. Metin

{كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ} أي: نبينها ونوضحها، بتقريب المعاني إلى الأذهان، وضرب الأمثال {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} أي: يعملون أفكارهم فيما ينفعهم.

{كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ} “İşte ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz.” Yani manaları zihinlere yaklaştırarak ve misaller vererek {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “düşünen bir topluluk için” -yani fikirlerini kendilerine fayda veren şeylerde çalıştıranlar için- onları açıklar ve beyan ederiz.

5631. Metin

وأما الغافل المعرض، فهذا لا تنفعه الآيات، ولا يزيل عنه الشك البيان.

Gafil ve yüz çeviren kimseye gelince; ona ayetler fayda vermez ve açık beyanlar da ondan şüpheyi gideremez.

5632. Metin

ولما ذكر الله حال الدنيا، وحاصل نعيمها، شوق إلى الدار الباقية فقال:

Allah dünyanın durumunu ve nimetinin neticesini zikredince, ebedî yurda teşvik ve rağbet ettirerek şöyle buyurdu:

5633. Metin

{٢٥ - ٢٦} {وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} .

{25 - 26} {وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلامِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} “Allah esenlik yurduna (cennete) çağırır ve dilediğini dosdoğru bir yola iletir.”

5634. Metin

عم تعالى عباده بالدعوة إلى دار السلام، والحث على ذلك، والترغيب، وخص بالهداية من شاء استخلاصه واصطفاءه، فهذا فضله وإحسانه، والله يختص برحمته من يشاء، وذلك عدله وحكمته، وليس لأحد عليه حجة بعد البيان والرسل، وسمى الله الجنة "دار السلام" لسلامتها من جميع الآفات والنقائص، وذلك لكمال نعيمها وتمامه وبقائه، وحسنه من كل وجه.

Allah Teâlâ esenlik yurduna (cennete) daveti, buna teşvik ve rağbet ettirmeyi bütün kullarına genel kılmış; hidayeti ise arındırmayı ve seçmeyi dilediği kimselere has kılmıştır. Bu O'nun lütfu ve ihsanıdır; Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Bu [aynı zamanda] O'nun adaleti ve hikmetidir; açık beyan ve elçilerden sonra hiç kimsenin O'na karşı bir hücceti kalmamıştır. Allah cenneti, bütün afet ve noksanlıklardan salim (uzak) olması sebebiyle “Dârü's-Selâm” (Esenlik Yurdu) olarak isimlendirmiştir; bu da nimetinin kemâli, tamlığı, bekası ve her yönden güzelliği sebebiyledir.

5635. Metin

{لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلا ذِلَّةٌ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} .

{لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلا ذِلَّةٌ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “Güzel davrananlara daha güzeli (cennet) ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz-kara bulaşır ne de bir zillet. İşte onlar cennet ehlidirler; onlar orada ebedî kalacaklardır.”

5636. Metin

ولما دعا إلى دار السلام، كأن النفوس تشوقت إلى الأعمال الموجبة لها الموصلة إليها، فأخبر عنها بقوله: {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ} أي: للذين أحسنوا في عبادة الخالق، بأن عبدوه على وجه المراقبة والنصيحة في عبوديته، وقاموا بما قدروا عليه منها، وأحسنوا إلى عباد الله بما يقدرون عليه من الإحسان القولي والفعلي، من بذل الإحسان المالي، والإحسان البدني، والأمر بالمعروف والنهي عن المنكر، وتعليم الجاهلين، ونصيحة المعرضين، وغير ذلك من وجوه البر والإحسان.

[Allah] esenlik yurduna davet edince, nefisler orayı gerektiren ve oraya ulaştıran amelleri arzulamış gibi oldu; [Allah da] şu buyruğu ile bunu haber verdi: {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ} “Güzel davrananlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır.” Yani: Yaratıcı'ya ibadette ihsanda bulunanlar; O'na murakabe ve kulluğunda samimiyet üzere ibadet edip güçlerinin yettiğini yerine getirenler ve Allah'ın kullarına sözlü ve fiilî olarak güç yetirebildikleri ihsanda bulunanlar -maddi ihsan, bedenî ihsan, iyiliği emredip kötülükten sakındırma, cahillere öğretme, yüz çevirenlere nasihat etme ve diğer iyilik ve ihsan çeşitleri ile muamele edenler- için [bu mükâfat vardır].

5637. Metin

فهؤلاء الذين أحسنوا، لهم "الحسنى" وهي الجنة الكاملة في حسنها و "زيادة" وهي النظر إلى وجه الله الكريم، وسماع كلامه، والفوز برضاه والبهجة بقربه، فبهذا حصل لهم أعلى ما يتمناه المتمنون، ويسأله السائلون.

İşte bu ihsanda bulunanlar için “el-Hüsnâ” (en güzel mükâfat) vardır ki o güzellikte mükemmel olan cennettir; bir de “ziyade” (fazlası) vardır ki o da Kerîm olan Allah'ın vechine (yüzüne) bakmak, O'nun kelamını işitmek, rızasına nail olmak ve yakınlığıyla sevinç bulmaktır. Böylece arzu edenlerin arzuladığı ve isteyenlerin talep ettiği en yüce mertebe onlar için hasıl olmuştur.

5638. Metin

ثم ذكر اندفاع المحذور عنهم فقال: {وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلا ذِلَّةٌ} أي: لا ينالهم مكروه، بوجه من الوجوه، لأن المكروه، إذا وقع بالإنسان، تبين ذلك في وجهه، وتغير وتكدر.

Sonra onlardan korkulan şeylerin defedildiğini zikrederek şöyle buyurdu: {وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلا ذِلَّةٌ} “Onların yüzlerine ne bir toz-kara bulaşır ne de bir zillet.” Yani hiçbir şekilde onlara hoşlanmadıkları bir şey erişmez. Çünkü insana hoşlanmadığı bir durum isabet ettiğinde, bu durum onun yüzünde belirir, rengi değişir ve kederlenir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.