5928. Metin
والسلام [وهي] مكية
Ve selâm olsun. [Bu sûre] Mekkîdir.
5929. Metin
{١ - ٤} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ * أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ * وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ * إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} .
{1 - 4} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ * أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ * وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ * إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif. Lâm. Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan [Allah] tarafından ayetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanıp ayırt edilmiştir. Tâ ki Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz. Şüphesiz ben, O'nun tarafından size [gönderilmiş] bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim. Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin ki, sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah'adır ve O her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
5930. Metin
يقول تعالى: هذا {كِتَابٌ} عظيم، ونزل كريم، {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} أي: أتقنت وأحسنت، صادقة أخبارها، عادلة أوامرها ونواهيها، فصيحة ألفاظه بهية معانيه.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Bu yüce bir {كِتَابٌ} “kitaptır” ve şerefli bir indirmedir; {أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ} “ayetleri sağlam kılınmıştır;” yani sapasağlam ve kusursuz yapılmış, haberleri doğru, emir ve yasakları adil, lafızları fasih, manaları ise pek parlak ve güzeldir.
5931. Metin
{ثُمَّ فُصِّلَتْ} أي: ميزت وبينت بيانا في أعلى أنواع البيان، {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ} يضع الأشياء مواضعها، وينزلها منازلها، لا يأمر ولا ينهى إلا بما تقتضيه حكمته، {خَبِيرٍ} مطلع على الظواهر والبواطن.
{ثُمَّ فُصِّلَتْ} “Sonra açıklanıp ayırt edilmiştir;” yani en üstün beyan türüyle ayırt edilip açıklanmıştır. Her şeyi yerli yerine koyan, layık olduğu mertebeye yerleştiren, ancak hikmetinin gerektirdiği şeyleri emredip yasaklayan {مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ} “hikmet sahibi” ve görünen ile görünmeyen her şeyden haberdar olan {خَبِيرٍ} “her şeyden hakkıyla haberdar olan [Allah] katındandır.”
5932. Metin
{٢} فإذا كان إحكامه وتفصيله من عند الله الحكيم الخبير، فلا تسأل بعد هذا، عن عظمته وجلالته واشتماله على كمال الحكمة، وسعة الرحمة. وإنما أنزل الله كتابه لـ {أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ} أي: لأجل إخلاص الدين كله لله، وأن لا يشرك به أحد من خلقه.
{2} Onun sağlam kılınması ve tafsil edilmesi Hakîm ve Habîr olan Allah katından olduğuna göre, artık bundan sonra onun azametini, celâlini, kâmil hikmeti ve geniş rahmeti kapsayışını sorma! Allah Kitabını ancak {أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ} “Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye” indirmiştir; yani dinin tamamını yalnız Allah'a halis kılmanız ve yaratılmışlarından hiçbirini O'na ortak koşmamanız için [indirmiştir].
5933. Metin
{إِنَّنِي لَكُمْ} أيها الناس {مِنْهُ} أي: من الله ربكم {نَذِيرٌ} لمن تجرأ على المعاصي بعقاب الدنيا والآخرة، {وَبَشِيرٌ} للمطيعين لله بثواب الدنيا والآخرة.
Ey insanlar! {إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ} “Şüphesiz ben, O'nun tarafından” yani Rabbiniz Allah tarafından “size bir uyarıcıyım;” günahlara cüret edenleri dünya ve ahiret azabıyla uyaran bir uyarıcıyım; {وَبَشِيرٌ} “ve bir müjdeleyiciyim;” Allah'a itaat edenleri dünya ve ahiret sevabıyla müjdeleyen bir müjdeleyiciyim.
5934. Metin
{٣} {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ} عن ما صدر منكم من الذنوب {ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} فيما تستقبلون من أعماركم، بالرجوع إليه، بالإنابة والرجوع عما يكرهه الله إلى ما يحبه ويرضاه.
{3} Sizden sadır olan günahlardan ötürü {وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ} “Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin;” {ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ} “sonra O'na tövbe edin!” Ömrünüzün bundan sonraki kısmında yönelerek, Allah'ın hoşlanmadığı şeylerden sevip razı olduğu şeylere dönmek suretiyle O'na tövbe ediniz.
5935. Metin
ثم ذكر ما يترتب على الاستغفار والتوبة فقال: {يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا} أي: يعطيكم من رزقه، ما تتمتعون به وتنتفعون.
Sonra istiğfar ve tövbeye terettüp eden mükâfatı zikrederek şöyle buyurdu: {يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا} “Sizi güzel bir şekilde yaşatsın/faydalandırsın;” yani rızkından faydalanacağınız ve istifade edeceğiniz şeyleri size versin;
5936. Metin
{إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} أي: إلى وقت وفاتكم {وَيُؤْتِ} منكم {كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} أي: يعطي أهل الإحسان والبر من فضله وبره، ما هو جزاء لإحسانهم، من حصول ما يحبون، ودفع ما يكرهون.
{إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir süreye kadar;” yani vefat anınıza kadar [yaşatsın] {وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ} “ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin.” Yani ihsan ve iyilik ehline, ihsanlarının karşılığı olarak sevdikleri şeylere kavuşmaları ve hoşlanmadıkları şeylerin savulması şeklinde lütfundan ve ihsanından versin.
5937. Metin
{وَإِنْ تَوَلَّوْا} عن ما دعوتكم إليه، بل أعرضتم عنه، وربما كذبتم به {فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} وهو يوم القيامة الذي يجمع الله فيه الأولين والآخرين، فيجازيهم بأعمالهم، إن خيرا فخير، وإن شرا فشر.
Sizi davet ettiğim şeyden {وَإِنْ تَوَلَّوْا} “eğer yüz çevirirseniz,” bilakis ondan yüz çevirip belki de onu yalanlarsanız, {فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ} “doğrusu ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkarım.” O da Allah'ın öncekileri ve sonrakileri bir araya getireceği ve amellerinin karşılığını vereceği kıyamet günüdür; hayır ise hayır, şer ise şer!
5938. Metin
وفي قوله: {وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} كالدليل على إحياء الله الموتى، فإنه قدير على كل شيء ١ ، ومن جملة الأشياء إحياء الموتى، وقد أخبر بذلك وهو أصدق القائلين، فيجب وقوع ذلك عقلا ونقلا.
{وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” buyruğunda, Allah'ın ölüleri diriltmesine adeta bir delil vardır. Zira O, her şeye güç yetirendir1; ölüleri diriltmek de bu her şeyin kapsamındadır. Üstelik söz söyleyenlerin en doğrusu olan [Allah] bunu haber vermiştir; binaenaleyh bunun gerçekleşmesi aklen ve naklen zorunludur.
5939. Metin
{٥} {أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} .
{5} {أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Dikkat edin! Onlar O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Elbiselerine büründükleri zaman bile, O onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
5940. Metin
يخبر تعالى عن جهل المشركين، وشدة ضلالهم، أنهم {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} أي: يميلونها {لِيَسْتَخْفُوا} من الله، فتقع صدورهم حاجبة لعلم الله بأحوالهم، وبصره لهيئاتهم.
Allah Teâlâ müşriklerin cehaletini ve sapıklıklarının koyuluğunu haber vermektedir: Onlar Allah'tan {لِيَسْتَخْفُوا} “gizlenmek için” {يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ} “göğüslerini bükerler;” yani eğerler, güya göğüsleri Allah'ın onların hallerini bilmesine ve suretlerini görmesine bir perde olacakmış gibi!
5941. Metin
قال تعالى -مبينا خطأهم في هذا الظن- {أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} أي: يتغطون بها، يعلمهم في تلك الحال، التي هي من أخفى الأشياء.
Allah Teâlâ bu zandaki hatalarını açıklayarak şöyle buyurmuştur: {أَلا حِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ} “Dikkat edin! Elbiselerine büründükleri zaman bile...” yani elbiseleriyle örtündüklerinde dahi, şeylerin en gizlisi olan o durumda bile onları bilir.
5942. Metin
بل {يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ} من الأقوال والأفعال {وَمَا يُعْلِنُونَ} منها، بل ما هو أبلغ من ذلك، وهو: {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} أي: بما فيها من الإرادات، والوساوس، والأفكار، التي لم ينطقوا بها، سرا ولا جهرا، فكيف تخفى عليه حالكم، إذا ثنيتم صدوركم لتستخفوا منه.
Bilakis söz ve fiillerden {يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ} “onların gizlediklerini de” {وَمَا يُعْلِنُونَ} “açığa vurduklarını da bilir.” Hatta bundan daha ötesini bilir ki o da: {إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir;” yani göğüslerin içindeki gizlice veya açıkça telaffuz etmedikleri niyetleri, vesveseleri ve düşünceleri hakkıyla bilir. Hal böyleyken O'ndan gizlenmek için göğüslerinizi büktüğünüzde durumunuz O'na nasıl gizli kalabilir?!
5943. Metin
ويحتمل أن المعنى في هذا أن الله يذكر إعراض المكذبين للرسول الغافلين عن دعوته، أنهم -من شدة إعراضهم- يثنون صدورهم، أي: يحدودبون حين يرون الرسول ﷺ لئلا يراهم ويسمعهم دعوته، ويعظهم بما ينفعهم، فهل فوق هذا الإعراض شيء؟ "
Bunun anlamının şu olması da muhtemeldir: Allah Teâlâ, Resûl'ü yalanlayan ve onun davetinden gafil olan kimselerin yüz çevirmelerini zikretmektedir; onlar aşırı yüz çevirmelerinden ötürü göğüslerini bükerler; yani Peygamber'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüklerinde, kendilerini görüp davetini işittirmesin ve kendilerine fayda verecek şeylerle vaaz etmesin diye kamburlaşırlar. Bu yüz çevirmenin ötesinde başka bir şey var mıdır?!
5944. Metin
ثم توعدهم بعلمه تعالى بجميع أحوالهم، وأنهم لا يخفون عليه، وسيجازيهم بصنيعهم.
Sonra bütün hallerini bildiğini, O'na hiçbir şeyin gizli kalmayacağını ve yaptıklarının cezasını kendilerine vereceğini belirterek onları tehdit etmiştir.
5945. Metin
{٦} {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الأرْضِ إِلا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} .
{6} {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الأرْضِ إِلا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.”
5946. Metin
أي: جميع ما دب على وجه الأرض، من آدمي، أو حيوان بري أو بحري، فالله تعالى قد تكفل بأرزاقهم وأقواتهم، فرزقها (١) على الله.
Yani ister insan olsun, ister karada veya denizde yaşayan hayvan olsun, yeryüzünde debelenen/hareket eden bütün canlıların rızıklarını ve gıdalarını Allah Teâlâ tekeffül etmiştir; dolayısıyla onların rızkı Allah'a aittir.
5947. Metin
{وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا} أي: يعلم مستقر هذه الدواب، وهو: المكان الذي تقيم فيه وتستقر فيه، وتأوي إليه، ومستودعها: المكان الذي تنتقل إليه في ذهابها ومجيئها، وعوارض أحوالها.
{وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا} “O, onun durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir.” Yani bu canlıların karar kıldığı yeri, yani ikamet edip yerleştiği ve sığındığı mekânı bildiği gibi; emaneten bulunduğu yeri, yani gidiş gelişlerinde ve geçici hallerinde intikal ettiği yeri de bilir.
5948. Metin
{كُلِّ} من تفاصيل أحوالها {فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} أي: في اللوح المحفوظ المحتوي على جميع الحوادث الواقعة، والتي تقع في السماوات والأرض. الجميع قد أحاط بها علم الله، وجرى بها قلمه، ونفذت فيها مشيئته، ووسعها رزقه، فلتطمئن القلوب إلى كفاية من تكفل بأرزاقها، وأحاط علما بذواتها، وصفاتها.
Onların durumlarının ayrıntılarından {كُلٌّ} her {فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} “biri apaçık bir kitaptadır.” Yani göklerde ve yerde meydana gelmiş ve meydana gelecek bütün hadiseleri içeren Levh-i Mahfûz'dadır. Bütün bunları Allah'ın ilmi kuşatmış, kalemi bunları yazmış, iradesi bunlarda geçerli olmuş ve rızkı bunları kapsamıştır.1 O hâlde kalpler, rızıklarını tekeffül eden, zatlarını ve sıfatlarını ilmiyle kuşatan [Allah'ın] kifayetine güvenip huzur bulsun.
5949. Metin
{٧ - ٨} {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ * وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} .
{7 - 8} {وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ * وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ لَيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur; o zaman Arş'ı su üstünde idi. Andolsun ki sen: ‘Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’ desen, inkâr edenler mutlaka: ‘Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler. Ve andolsun ki onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek, mutlaka: ‘Onu alıkoyan nedir?’ derler. Dikkat edin! [Azap] kendilerine geldiği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ve alay edip durdukları şey kendilerini kuşatmış olacaktır.”
5950. Metin
يخبر تعالى أنه {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} أولها يوم الأحد وآخرها يوم الجمعة {و} حين خلق السماوات والأرض {كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ} فوق السماء السابعة.
Allah Teâlâ {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ} “gökleri ve yeri altı günde yarattığını;” ilki pazar, sonuncusu cuma günü olduğunu ve gökleri ile yeri yarattığı vakit {وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ} “Arş'ının su üstünde” yedinci kat göğün fevkinde bulunduğunu haber vermektedir.
5951. Metin
فبعد أن خلق السماوات والأرض استوى عليه، يدبر الأمور، ويصرفها كيف شاء من الأحكام القدرية، والأحكام الشرعية. ولهذا قال: {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا} أي: ليمتحنكم، إذ خلق لكم ما في السماوات والأرض بأمره ونهيه، فينظر أيكم أحسن عملا.
Gökleri ve yeri yarattıktan sonra Arş'a istiva etti; kaderî ve şer'î hükümlerden dilediği gibi işleri idare edip sevk eder. Bundan dolayı şöyle buyurdu: {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا} “Hanginizin amelce daha güzel olduğunu denemek için...” Yani göklerde ve yerde olanları sizin için yaratarak sizi emir ve yasaklarıyla imtihan etmesi ve hanginizin amelce daha güzel olduğuna bakması için [yarattı].
5952. Metin
قال الفضيل بن عياض ﵀: "أخلصه وأصوبه"
Fudayl b. İyâz (rahimehullâh) şöyle demiştir: “En ihlaslısı ve en doğrusudur.”
5953. Metin
قيل يا أبا علي: "ما أخلصه وأصوبه"؟.
‘Ey Ebû Ali! En ihlaslısı ve en doğrusu nedir?’ denildi.
5954. Metin
فقال: إن العمل إذا كان خالصا ولم يكن صوابا، لم يقبل.
Şöyle cevap verdi: “Şüphesiz amel ihlaslı olur da doğru olmazsa kabul edilmez.
5955. Metin
وإذا كان صوابا ولم يكن خالصا لم يقبل، حتى يكون خالصا صوابا.
Doğru olur da ihlaslı olmazsa yine kabul edilmez; ta ki hem ihlaslı hem de doğru oluncaya kadar!”
5956. Metin
والخالص: أن يكون لوجه الله، والصواب: أن يكون متبعا فيه الشرع والسنة، وهذا كما قال تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ} .
İhlaslı olan; Allah rızası için yapılmasıdır. Doğru olan ise; şeriata ve sünnete uygun olarak yapılmasıdır. Nitekim bu durum Allah Teâlâ'nın: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ} “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım” buyurması gibidir.
5957. Metin
وقال تعالى: {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الأرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنزلُ الأمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا} فالله تعالى خلق الخلق لعبادته ومعرفته بأسمائه وصفاته، وأمرهم بذلك، فمن انقاد، وأدى ما أمر به، فهو من المفلحين، ومن أعرض عن ذلك، فأولئك هم الخاسرون، ولا بد أن يجمعهم في دار يجازيهم فيها على ما أمرهم به ونهاهم.
Ve Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ الأرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنزلُ الأمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا} “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Allah'ın her şeye hakkıyla kadir olduğunu ve Allah'ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz diye emir bunlar arasında inip durur.” Demek ki Allah Teâlâ mahlukatı Kendisine kulluk etmeleri, isim ve sıfatlarıyla Kendisini tanımaları için yaratmış ve onlara bunu emretmiştir. Kim boyun eğer ve emrolunduğu şeyi yerine getirirse, işte o kurtuluşa erenlerdendir. Kim de bundan yüz çevirirse, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Ve Allah'ın, emrettiği ve yasakladığı şeylerin karşılığını kendilerine vereceği bir yurtta onları bir araya getirmesi mutlaka kaçınılmazdır.
5958. Metin
ولهذا ذكر الله تكذيب المشركين بالجزاء، فقال: {وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ} .
Bundan dolayı Allah Teâlâ müşriklerin ceza ve mükâfatı yalanladıklarını zikrederek şöyle buyurmuştur: {وَلَئِنْ قُلْتَ إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ} “Andolsun ki sen: ‘Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’ desen, inkâr edenler mutlaka: ‘Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler.”
5959. Metin
أي: ولئن قلت لهؤلاء وأخبرتهم بالبعث بعد الموت، لم يصدقوك، بل كذبوك أشد التكذيب (١) ، وقدحوا فيما جئت به، وقالوا: {إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ} ألا وهو الحق المبين.
Yani şayet sen bunlara ölümden sonraki dirilişi söylesen ve haber versen, seni tasdik etmezler; bilakis seni en şiddetli şekilde yalanlar, getirdiğin şeyi kusurlu sayarak: {إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ} “‘Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir’ derler;” oysa o apaçık hakkın ta kendisidir!
5960. Metin
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ} أي: إلى وقت مقدر فتباطأوه، لقالوا من جهلهم وظلمهم {مَا يَحْبِسُهُ} ومضمون هذا تكذيبهم به، فإنهم يستدلون بعدم وقوعه بهم عاجلا على كذب الرسول المخبر بوقوع العذاب، فما أبعد هذا الاستدلال"
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَعْدُودَةٍ} “Ve andolsun ki onlardan azabı sayılı bir süreye kadar ertelesek;” yani belirlenmiş bir vakte kadar geciktirsek ve onlar da bunu gecikmiş saysalar, cehalet ve zulümlerinden ötürü: {مَا يَحْبِسُهُ} “‘Onu alıkoyan nedir?’ derler.” Bunun içeriği ise azabı yalanlamaktır. Zira onlar azabın hemen başlarına gelmeyişini, azabın vuku bulacağını haber veren Resûl'ün yalan söylediğine delil sayarlar. Oysa bu akıl yürütme doğrudan ne kadar da uzaktır!
5961. Metin
{أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ} العذاب {لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ} فيتمكنون من النظر في أمرهم.
{أَلا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ} “Dikkat edin! [Azap] kendilerine geldiği gün,” {لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ} “onlardan geri çevrilecek değildir” ki durumlarını gözden geçirmeye fırsat bulabilsinler.
5962. Metin
{وَحَاقَ بِهِمْ} أي: نزل {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} من العذاب، حيث تهاونوا به، حتى جزموا بكذب من جاء به.
{وَحَاقَ بِهِمْ} “Ve onları kuşattı,” yani indi {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “alay edip durdukları şey” olan azap; çünkü onlar bunu hafife almış, hatta onu getirenin yalan söylediğine1 kesin olarak hükmetmişlerdi.
5963. Metin
{٩ - ١٠} {وَلَئِنْ أَذَقْنَا الإنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ * وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ * إِلا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} .
{9 - 10} {وَلَئِنْ أَذَقْنَا الإنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ * وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاءَ بَعْدَ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ * إِلا الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} “Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da sonra onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz o pek ümitsiz ve pek nankör olur. Ve eğer kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, mutlaka: ‘Kötülükler benden gitti’ der. Şüphesiz o çok şımaran ve çok övünen biridir. Ancak sabredenler ve salih ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”
5964. Metin
يخبر تعالى عن طبيعة الإنسان، أنه جاهل ظالم بأن الله إذا أذاقه منه رحمة كالصحة والرزق، والأولاد، ونحو ذلك، ثم نزعها منه، فإنه يستسلم لليأس، وينقاد للقنوط، فلا يرجو ثواب الله، ولا يخطر بباله أن الله سيردها أو مثلها، أو خيرا منها عليه.
Allah Teâlâ insanın tabiatı gereği cahil ve zalim olduğunu haber vermektedir: Şöyle ki; Allah ona Kendi katından sağlık, rızık, evlat ve benzeri bir rahmet tattırıp sonra onu kendisinden çekip aldığında, o hemen ümitsizliğe teslim olur, yeise kapılır; ne Allah'ın sevabını umar ne de Allah'ın o nimeti veya benzerini yahut ondan daha hayırlısını kendisine geri vereceğini aklına getirir.
5965. Metin
وأنه إذا أذاقه رحمة من بعد ضراء مسته، أنه يفرح ويبطر، ويظن أنه سيدوم له ذلك الخير، ويقول: {ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ} أي: فرح (١) بما أوتي مما يوافق هوى نفسه، فخور بنعم الله على عباد الله، وذلك يحمله على الأشر والبطر والإعجاب بالنفس، والتكبر على الخلق، واحتقارهم وازدرائهم، وأي عيب أشد من هذا؟!!
Kendisine dokunan bir darlıktan sonra ona bir rahmet tattırdığında ise sevinip şımarır, o hayrın kendisinde ebediyen kalacağını zanneder ve: {ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ} “‘Kötülükler benden gitti’ der. Şüphesiz o çok şımaran ve çok övünen biridir.” Yani nefsanî arzusuna uygun olarak kendisine verilen şeyle sevinir/şımarır; Allah'ın nimetleriyle Allah'ın kullarına karşı övünür. Bu durum ise onu nankörlüğe, şımarıklığa, kendini beğenmeye, yaratılmışlara karşı büyüklük taslamaya, onları küçük görüp hakir saymaya sürükler; bundan daha şiddetli hangi ayıp olabilir ki?!
5966. Metin
وهذه طبيعة الإنسان من حيث هو، إلا من وفقه الله وأخرجه من هذا الخلق الذميم إلى ضده، وهم الذين صبروا أنفسهم عند الضراء فلم ييأسوا، وعند السراء فلم يبطروا، وعملوا الصالحات من واجبات ومستحبات.
İnsanın sırf insan olması bakımından tabiatı işte böyledir; ancak Allah'ın muvaffak kıldığı ve bu yerilmiş ahlaktan çıkarıp zıddına ulaştırdığı kimseler müstesnadır. Onlar; darlık anında nefislerini sabra alıştırıp ümitsizliğe düşmeyen, bolluk anında ise şımarmayan, farz ve nafilelerden oluşan salih amelleri işleyen kimselerdir.
5967. Metin
{أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} لذنوبهم، يزول بها عنهم كل محذور. {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} وهو: الفوز بجنات النعيم، التي فيها ما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين.
{أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} “İşte onlar için bir bağışlanma vardır” günahları için [bir bağışlanma vardır ki], bununla kendilerinden korkulan/sakınılan her türlü durum giderilir. {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} “ve büyük bir mükâfat vardır.” Bu da içinde nefislerin arzuladığı ve gözlerin lezzet aldığı şeylerin bulunduğu Naîm cennetlerini kazanmaktır.
5968. Metin
{١٢ - ١٤} {فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ} .
{12 - 14} {فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ} “Belki de sen, onların: ‘Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi ya!’ demelerinden ötürü, sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.”
5969. Metin
يقول تعالى - مسليا لنبيه محمد ﷺ، عن تكذيب المكذبين-: {فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ كَنز} أي: لا ينبغي هذا لمثلك، أن قولهم يؤثر فيك، ويصدك عما أنت عليه، فتترك بعض ما يوحى إليك، ويضيق صدرك لتعنتهم بقولهم: {لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ كَنز أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ} فإن هذا القول ناشئ من تعنت، وظلم، وعناد، وضلال، وجهل بمواقع الحجج والأدلة، فامض على أمرك، ولا تصدك هذه الأقوال الركيكة التي لا تصدر إلا من سفيه ولا يضق لذلك صدرك.
Allah Teâlâ, yalanlayıcıların yalanlamalarına karşı Peygamberi Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli ederek şöyle buyurmaktadır: {فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَائِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَنْ يَقُولُوا لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ كَنز} “Belki de sen, onların: ‘Ona bir hazine indirilseydi...’ demelerinden ötürü sana vahyolunanın bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır.” Yani senin gibi bir kimseye onların sözlerinin tesir etmesi, seni üzerinde bulunduğun haktan alıkoyması, sana vahyolunanın bir kısmını terk etmen ve onların: {لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ كَنز أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَكٌ} “‘Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi ya!’” şeklindeki inatçı sözlerinden ötürü göğsünün daralması yakışmaz. Zira bu söz; dik kafalıktan, zulümden, inattan, sapıklıktan ve deliller ile burhanların yerlerini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Sen görevine devam et; ancak bir beyinsizden sadır olabilecek bu tutarsız sözler seni yolundan alıkoymasın ve bundan dolayı göğsün daralmasın!
5970. Metin
فهل أوردوا عليك حجة لا تستطيع حلها؟ أم قدحوا ببعض ما جئت به قدحا، يؤثر فيه وينقص قدره، فيضيق صدرك لذلك؟!
Yoksa onlar senin cevaplandıramayacağın bir delil mi getirdiler? Yoksa getirdiğin şeyin bir kısmına onda iz bırakacak ve değerini düşürecek bir kusur mu buldular ki bundan ötürü göğsün daralsın?!
5971. Metin
أم عليك حسابهم، ومطالب بهدايتهم جبرا؟ {إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ} فهو الوكيل عليهم، يحفظ أعمالهم، ويجازيهم بها أتم الجزاء.
Yoksa onların hesabı sana mı aittir veya onları zorla hidayete erdirmekle mi mükellefsin? {إِنَّمَا أَنْتَ نَذِيرٌ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ} “Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.” Onların üzerindeki vekil O'dur; amellerini korur ve amellerinin karşılığını kendilerine tastamam verir.
5972. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} .
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنْزِلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} “Yoksa: ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer doğru sözlü iseniz, haydi onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!’ Eğer size cevap veremezlerse, bilin ki o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Artık siz Müslüman oluyor musunuz?”
5973. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} أي: افترى محمد هذا القرآن؟
{أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} “Yoksa: ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar?” Yani bu Kur'an'ı Muhammed mi uydurdu diyorlar?
5974. Metin
فأجابهم بقوله: {قُلْ} لهم {فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} أنه قد افتراه (١) ، فإنه لا فرق بينكم وبينه في الفصاحة والبلاغة، وأنتم الأعداء حقا، الحريصون بغاية ما يمكنكم على إبطال دعوته، فإن كنتم صادقين، فأتوا بعشر سور مثله مفتريات.
Buna karşılık şöyle cevap vermiştir: Onlara {قُلْ} “de ki:” {فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “‘Eğer doğru sözlü iseniz, haydi onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın!’” Eğer onun bunu uydurduğu iddiasında doğru sözlü iseniz bunu yapın; çünkü fesahat ve belağatta sizinle onun arasında bir fark yoktur. Üstelik siz gerçekten onun düşmanlarısınız ve elinizden geldiğince onun davasını boşa çıkarmaya pek hırslısınız. Şayet doğru sözlü iseniz, haydi onun benzeri uydurulmuş on sure getirin!
5975. Metin
{فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ} على شيء من ذلكم {فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنزلَ بِعِلْمِ اللَّهِ} [من عند الله] (٢) لقيام الدليل والمقتضي، وانتفاء المعارض.
Eğer bunlardan herhangi birine {فَإِنْ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ} “size cevap veremezlerse,” delilin ve gerekçenin sübut bulması, karşı duracak hiçbir şeyin de bulunmaması sebebiyle {فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنزلَ بِعِلْمِ اللَّهِ} “bilin ki o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir;” [Allah katındandır].
5976. Metin
{وَأَنْ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} أي: واعلموا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ أي: هو وحده المستحق للألوهية والعبادة، {فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} أي: منقادون لألوهيته، مستسلمون لعبوديته، وفي هذه الآيات إرشاد إلى أنه لا ينبغي للداعي إلى الله أن يصده اعتراض المعترضين، ولا قدح القادحين.
{وَأَنْ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} “ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.” Yani biliniz ki ilahlığa ve ibadete layık olan yalnızca O'dur. {فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} “Artık siz Müslüman oluyor musunuz?” Yani O'nun uluhiyetine boyun eğip kulluğuna teslim oluyor musunuz? Bu ayetlerde, Allah'a davet eden kimseyi itiraz edenlerin itirazının ve kınayanların kınamasının yolundan alıkoymaması gerektiğine dair bir irşat vardır;
5977. Metin
خصوصا إذا كان القدح لا مستند له، ولا يقدح فيما دعا إليه، وأنه لا يضيق صدره، بل يطمئن بذلك، ماضيا على أمره، مقبلا على شأنه، وأنه لا يجب إجابة اقتراحات المقترحين للأدلة التي يختارونها. بل يكفي إقامة الدليل السالم عن المعارض، على جميع المسائل والمطالب. وفيها أن هذا القرآن، معجز بنفسه، لا يقدر أحد من البشر أن يأتي بمثله، ولا بعشر سور من مثله، بل ولا بسورة من مثله، لأن الأعداء البلغاء الفصحاء، تحداهم الله بذلك، فلم يعارضوه، لعلمهم أنهم لا قدرة فيهم على ذلك.
özellikle de bu kınamanın hiçbir dayanağı yoksa ve davet ettiği gerçeği zedelemiyorsa! Davetçinin göğsü daralmamalı; bilakis bu hususta içi rahat olmalı, yoluna devam etmeli ve işine bakmalıdır. Kendi kafalarına göre delil teklif edenlerin bu tekliflerine cevap vermek vacip değildir; bilakis bütün mesele ve taleplerde itirazlardan uzak sağlam delili ortaya koymak yeterlidir. Yine bu ayetlerde; bu Kur'an'ın bizatihi bir mucize olduğuna, hiçbir insanın onun benzerini, onun benzeri on sureyi, hatta onun benzeri bir tek sureyi dahi getirmeye güç yetiremeyeceğine delil vardır. Zira belağat ve fesahat sahibi düşmanlara Allah bununla meydan okumuş, onlar ise buna güç yetiremeyeceklerini bildikleri için karşılık verememişlerdir.
5978. Metin
وفيها: أن مما يطلب فيه العلم، ولا يكفي غلبة الظن، علم القرآن، وعلم التوحيد، لقوله تعالى: {فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنزلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} .
Yine bu ayetlerde; hakkında kesin ilmin talep edildiği ve zann-ı galibin (kuvvetli zannın) yeterli olmadığı hususlardan birinin Kur'an ilmi ile tevhid ilmi olduğuna [delil vardır]1; zira Allah Teâlâ: {فَاعْلَمُوا أَنَّمَا أُنزلَ بِعِلْمِ اللَّهِ وَأَنْ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} “Artık bilin ki o, ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.”2 buyurmaktadır.
5979. Metin
{١٥ - ١٦} {مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لا يُبْخَسُونَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .
{15 - 16} {مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لا يُبْخَسُونَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلا النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا وَبَاطِلٌ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Kim dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, onlara oradaki amellerinin karşılığını tastamam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Orada yaptıkları boşa gitmiştir ve işledikleri ameller batıldır.”
5980. Metin
يقول تعالى: {مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا} أي: كل إرادته مقصورة على الحياة الدنيا، وعلى زينتها من النساء والبنين، والقناطير المقنطرة، من الذهب، والفضة، والخيل المسومة، والأنعام والحرث. قد صرف رغبته وسعيه وعمله في هذه الأشياء، ولم يجعل لدار القرار من إرادته شيئا، فهذا لا يكون إلا كافرا، لأنه لو كان مؤمنا، لكان ما معه من الإيمان يمنعه أن تكون جميع إرادته للدار الدنيا، بل نفس إيمانه وما تيسر له من الأعمال أثر من آثار إرادته الدار الآخرة.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {مَنْ كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا} “Kim dünya hayatını ve onun ziynetini isterse...” Yani bütün iradesi dünya hayatına ve onun kadınlar, oğullar, yığın yığın altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinlerden oluşan ziynetine hasredilmiş olup arzusunu, gayretini ve amelini bunlara sarf eden ve ebedi karar yurduna iradesinden hiçbir pay ayırmayan kimseye gelince; böylesi ancak bir kâfirdir. Çünkü şayet mümin olsaydı, sahip olduğu iman bütün iradesini dünya yurduna hasretmesine engel olurdu; bilakis bizzat imanı ve yapabildiği ameller onun ahiret yurdunu arzulamasının birer eseri olurdu.
5981. Metin
ولكن هذا الشقي، الذي كأنه خلق للدنيا وحدها {نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا} أي: نعطيهم ما قسم لهم في أم الكتاب من ثواب الدنيا.
Fakat sanki sadece dünya için yaratılmış gibi olan bu bedbahta gelince; {نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا} “onlara oradaki amellerinin karşılığını tastamam veririz;” yani Ana Kitap'ta (Levh-i Mahfuz) kendilerine takdir edilen dünya mükâfatını tastamam veririz.
5982. Metin
{وَهُمْ فِيهَا لا يُبْخَسُونَ} أي: لا ينقصون شيئا مما قدر لهم، ولكن هذا منتهى نعيمهم.
{وَهُمْ فِيهَا لا يُبْخَسُونَ} “Ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar;” yani kendilerine takdir edilen şeyden hiçbir eksiltme yapılmaz; fakat bu onların nimetlerinin son noktasıdır.
5983. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلا النَّارُ} خالدين فيها أبدا، لا يفتَّر عنهم العذاب، وقد حرموا جزيل الثواب.
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلا النَّارُ} “İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir.” Orada ebediyen kalacaklar, azapları hafifletilmeyecek ve bol sevaptan tamamen mahrum bırakılacaklardır.
5984. Metin
{وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا} أي: في الدنيا، أي: بطل واضمحل ما عملوه مما يكيدون به الحق وأهله، وما عملوه من أعمال الخير التي لا أساس لها، ولا وجود لشرطها، وهو الإيمان.
{وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا فِيهَا} “Orada yaptıkları boşa gitmiştir;” yani dünyada hakka ve ehline tuzak kurmak için yaptıkları şeyler ve temeli ile şartı olan imandan yoksun hayır namına işledikleri ameller batıl olmuş ve yok olup gitmiştir.
5985. Metin
{١٧} {أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ} .
{17} {أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ وَمِنْ قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إِمَامًا وَرَحْمَةً أُولَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ} “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan, O'ndan bir şahidin kendisini takip ettiği ve kendisinden önce de bir önder ve rahmet olarak Mûsâ'nın Kitab'ı bulunan kimse [o dünyaperestler gibi] midir? İşte onlar ona inanırlar. Hiziplerden kim onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir. Sakın bundan şüphe içinde olma! Şüphesiz o, Rabbinden gelen haktır; fakat insanların çoğu inanmazlar.”
5986. Metin
يذكر تعالى، حال رسوله محمد ﷺ ومن قام مقامه من ورثته القائمين بدينه، وحججه الموقنين بذلك، وأنهم لا يوصف بهم غيرهم ولا يكون أحد مثلهم، فقال: {أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ} بالوحي الذي أنزل (١) الله فيه المسائل المهمة، ودلائلها الظاهرة، فتيقن تلك البينة.
Allah Teâlâ; Resûlü Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem), onun yerine geçen, dinini ve delillerini ikame eden ve buna kesin olarak inanan mirasçılarının durumunu, başkalarının bu vasıflarla nitelenemeyeceğini ve hiç kimsenin onlar gibi olamayacağını zikrederek şöyle buyurmaktadır: {أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ} “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse...” Yani Allah'ın kendisinde mühim meseleleri ve apaçık delilleri indirdiği vahiy ile o delile yakînen inanmış olan kimse;
5987. Metin
{وَيَتْلُوهُ} أي: يتلو هذه البينة والبرهان برهان آخر {شَاهِدٌ مِنْهُ} وهو شاهد الفطرة المستقيمة، والعقل الصحيح، حين شهد حقيقة ما أوحاه الله وشرعه، وعلم بعقله حسنه، فازداد بذلك إيمانا إلى إيمانه.
{وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِنْهُ} “ve O'ndan bir şahidin kendisini takip ettiği [kimse]...” Yani bu delil ve burhanı takip eden diğer bir burhan ki o da; Allah'ın vahyettiği ve teşri kıldığı hakikate tanıklık eden, onun güzelliğini aklıyla kavrayan, böylece imanı üstüne iman katan dosdoğru fıtrat ve selim akıl şahididir.
5988. Metin
{وَ} ثم شاهد ثالث وهو {كِتَابُ مُوسَى} التوراة التي جعلها الله {إِمَامًا} للناس {وَرَحْمَةً} لهم، يشهد لهذا القرآن بالصدق، ويوافقه فيما جاء به من الحق.
Sonra üçüncü bir şahit daha vardır ki o da: Allah'ın insanlara bir {إِمَامًا} “önder” {وَرَحْمَةً} “ve rahmet” kıldığı, bu Kur'an'ın doğruluğuna şahitlik eden ve getirdiği hak hususunda onunla uyuşan {كِتَابُ مُوسَى} “Mûsâ'nın Kitab'ı” olan Tevrat'tır.
5989. Metin
أي: أفمن كان بهذا الوصف قد تواردت عليه شواهد الإيمان، وقامت لديه أدلة اليقين، كمن هو في الظلمات والجهالات، ليس بخارج منها؟!
Yani iman şahitlerinin ardı ardına kendisine ulaştığı ve nezdinde kesin inanç (yakîn) delillerinin dosdoğru yerleştiği bu vasıftaki bir kimse; asla içinden çıkamayacağı karanlıklar ve cehaletler içinde bocalayan kimse gibi olur mu hiç?!
5990. Metin
لا يستوون عند الله، ولا عند عباد الله، {أُولَئِكَ} أي: الذين وفقوا لقيام الأدلة عندهم، {يُؤْمِنُونَ} بالقرآن حقيقة، فيثمر لهم إيمانهم كل خير في الدنيا والآخرة.
Onlar ne Allah katında ne de Allah'ın kulları nezdinde eşit olurlar. {أُولَئِكَ} “İşte onlar” yani delillerin kendilerinde sübut bulmasına muvaffak kılınanlar, {يُؤْمِنُونَ} Kur'an'a hakkıyla “inanırlar”; bu imanları da kendilerine dünya ve ahirette her türlü hayrı meyve verir.
5991. Metin
{وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ} أي: القرآن {مِنَ الأحْزَابِ} أي: سائر طوائف أهل الأرض، المتحزبة على رد الحق، {فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} لا بد من وروده إليها {فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ} أي: في أدنى شك {إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ} إما جهلا منهم وضلالا وإما ظلما وعنادا وبغيا، وإلا فمن كان قصده حسنا وفهمه مستقيما، فلا بد أن يؤمن به، لأنه يرى ما يدعوه إلى الإيمان من كل وجه.
{وَمَنْ يَكْفُرْ بِهِ} “Kim onu inkâr ederse” yani Kur'an'ı; {مِنَ الأحْزَابِ} “o fırkalardan” yani yeryüzü halkının hakkı reddetmek üzere fırkalaşmış diğer bütün zümrelerinden [biri onu inkâr ederse], {فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ} “onun varacağı yer ateştir”, oraya girmesi kaçınılmazdır. {فَلا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ} “Sakın bundan şüphede olma” yani en ufak bir şüphe içinde dahi olma. {إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ} “Muhakkak ki o, Rabbinden gelen haktır; fakat insanların çoğu inanmazlar.” Ya kendi cehalet ve sapkınlıklarından ya da zulüm, inat ve taşkınlıklarından ötürü [inanmazlar]. Aksi takdirde, niyeti güzel ve anlayışı dosdoğru olan bir kimsenin ona inanması1 kaçınılmazdır; zira o, her bakımdan kendisini imana çağıran delilleri açıkça görmektedir.
5992. Metin
{١٨ - ٢٢} {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الأشْهَادُ هَؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ * الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} .
{18 - 22} {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الأشْهَادُ هَؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ * الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} “Allah'a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? İşte onlar Rablerine arz edilecekler ve şahitler: ‘Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır’ diyecekler. Dikkat edin! Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir. Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyarlar, o yolu eğri büğrü kılmak isterler ve ahireti de inkâr edenlerin ta kendileridir.”
5993. Metin
يخبر تعالى أنه لا أحد {أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} ويدخل في هذا كل من كذب على الله، بنسبة الشريك له، أو وصفه بما لا يليق بجلاله، أو الإخبار عنه، بما لم يقل، أو ادعاء النبوة، أو غير ذلك من الكذب على الله، فهؤلاء أعظم الناس ظلما {أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ} ليجازيهم بظلمهم، فعندما يحكم عليهم بالعقاب الشديد {يَقُولُ الأشْهَادُ} أي: الذين شهدوا عليهم بافترائهم وكذبهم: {هَؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ} أي: لعنة لا تنقطع، لأن ظلمهم صار وصفا لهم ملازما، لا يقبل التخفيف.
Allah Teâlâ {أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a yalan uydurandan daha zalim” hiç kimsenin olmadığını haber vermektedir. O'na ortak isnat ederek, celâline yakışmayan vasıflarla O'nu niteleyerek, söylemediği şeyleri O'na isnat edip haber vererek, peygamberlik iddia ederek veya Allah hakkında uydurulan diğer yalanlarla Allah'a yalan iftira eden herkes bu kapsama girer. İşte bunlar insanların en zalimidir. {أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ} “İşte onlar Rablerine arz edilecekler” ki zulümlerinin karşılığını onlara versin. Aleyhlerine şiddetli azapla hükmedildiğinde, iftira ve yalanlarına şahitlik eden {يَقُولُ الأشْهَادُ} “şahitler şöyle diyecekler:” {هَؤُلاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبِّهِمْ أَلا لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ} “‘Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır. Dikkat edin! Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir.’” Yani hiç kesilmeyecek bir lanet onların üzerinedir; çünkü onların zulmü, kendilerinden asla hafifletilemeyecek ayrılmaz bir vasıf haline gelmiştir.
5994. Metin
ثم وصف ظلمهم فقال: {الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} فصدوا بأنفسهم عن سبيل الله، وهي سبيل الرسل، التي دعوا الناس إليها، وصدوا غيرهم عنها، فصاروا أئمة يدعون إلى النار.
Sonra onların zulmünü tavsif ederek şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} “Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyarlar.” Bizzat kendileri peygamberlerin insanları davet ettiği yol olan Allah'ın yolundan yüz çevirdiler ve başkalarını da ondan alıkoydular; böylece ateşe çağıran önderler haline geldiler.
5995. Metin
{وَيَبْغُونَهَا} أي: سبيل الله {عِوَجًا} أي: يجتهدون في ميلها، وتشيينها، وتهجينها، لتصير عند الناس غير مستقيمة، فيحسنون الباطل ويقبحون الحق، قبحهم الله {وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} .
Allah'ın yolunu {وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا} “eğri büğrü kılmak isterler;” yani insanlar nezdinde dosdoğru görünmesin diye onu eğriltmeye, çirkinleştirmeye ve ayıplı göstermeye gayret ederler; böylece batılı güzel, hakkı ise çirkin gösterirler —Allah onları kahretsin!— {وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} “Ve ahireti de inkâr edenlerin ta kendileridir.”
5996. Metin
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ * لا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ} .
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ * لا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ} “Onlar yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakacak değillerdir ve Allah'tan başka kendilerini koruyacak dostları da yoktur. Onların azabı kat kat artırılacaktır. Onlar [hakkı] işitmeye tahammül edemezlerdi ve görmezlerdi de. İşte onlar, kendilerini hüsrana uğratan kimselerdir ve uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir. Şüphe yok ki onlar, ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir.”
5997. Metin
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ} أي: ليسوا فائتين الله، لأنهم تحت قبضته وفي سلطانه.
{أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُوا مُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ} “Onlar yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakacak değillerdir;” yani Allah'ın elinden kaçıp kurtulamazlar; zira O'nun kabzası ve hâkimiyeti altındadırlar.
5998. Metin
{وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ} فيدفعون عنهم المكروه، أو يحصلون لهم ما ينفعهم، بل تقطعت بهم الأسباب.
{وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ} “Ve Allah'tan başka kendilerini koruyacak dostları da yoktur” ki başlarından kötülükleri savsın veya kendilerine fayda verecek bir şeyi temin etsin; bilakis bütün tutundukları bağlar kopmuştur.
5999. Metin
{يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ} أي: يغلظ ويزداد، لأنهم ضلوا بأنفسهم وأضلوا غيرهم.
{يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ} “Onların azabı kat kat artırılacaktır;” yani şiddetlendirilecek ve katlanacaktır; çünkü bizzat kendileri saptıkları gibi başkalarını da saptırmışlardır.
6000. Metin
{مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ} أي: من بغضهم للحق ونفورهم عنه، ما كانوا يستطيعون أن يسمعوا آيات الله سماعا ينتفعون به {فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ * كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ * فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ} {وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ} أي ينظرون نظر عبرة وتفكر فيما ينفعهم وإنما هم كالصم البكم الذين لا يعقلون
Hakka duydukları buğuz ve nefret sebebiyle {مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ} “Onlar [hakkı] işitmeye güç yetiremezlerdi/tahammül edemezlerdi;” yani Allah'ın ayetlerini faydalanacak bir şekilde işitmeye katlanamazlardı. {فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ * كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ * فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ} “Böyleyken onlara ne oluyor da öğütten yüz çeviriyorlar? Sanki onlar arslandan ürküp kaçan yaban eşekleridir.” {وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ} “Ve görmezlerdi de.” Yani kendilerine fayda verecek şeylere ibret ve tefekkür nazarıyla bakmazlardı; onlar ancak akletmeyen sağırlar ve dilsizler gibidirler.
6001. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} حيث فوتوها أعظم الثواب واستحقوا أشد العذاب {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} أي اضمحل دينهم الذي يدعون إليه ويحسنونه ولم تغن عنهم آلهتهم التي يعبدون من دون الله لما جاء أمر ربك
{أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} “İşte onlar kendilerini hüsrana uğratan kimselerdir;” zira nefislerini en büyük sevaptan mahrum bırakmış ve en şiddetli azabı hak etmişlerdir. {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “Ve uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir.” Yani davet ettikleri ve allayıp pulladıkları dinleri yok olup gitmiş; Rabbinin emri geldiğinde Allah'tan başka taptıkları ilahları kendilerine hiçbir fayda sağlamamıştır.
6002. Metin
{لا جَرَمَ} أي حقا وصدقا {أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ} حصر الخسار فيهم بل جعل لهم منه أشده لشدة حسرتهم وحرمانهم وما يعانون من المشقة والعذاب نستجير بالله من حالهم
{لا جَرَمَ} “Şüphe yok ki” yani hakikaten ve gerçekten {أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ} “onlar, ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanların ta kendileridir.” Hüsran onlara has kılınmış, hatta pişmanlıklarının, mahrumiyetlerinin, çektikleri meşakkat ve azabın şiddetinden ötürü hüsranın en ağırı onlara verilmiştir. Onların durumundan Allah'a sığınırız!
6003. Metin
ولما ذكر حال الأشقياء ذكر أوصاف السعداء وما لهم عند الله من الثواب فقال
Bedbahtların halini zikrettikten sonra, bahtiyar kimselerin vasıflarını ve Allah katındaki mükâfatlarını zikrederek şöyle buyurmuştur:
6004. Metin
{٢٣ - ٢٤} {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ * مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأعْمَى وَالأصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا أَفَلا تَذَكَّرُونَ} .
{23 - 24} {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ * مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأعْمَى وَالأصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا أَفَلا تَذَكَّرُونَ} “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler ve Rablerine gönülden boyun eğenler; işte onlar cennet ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimsenin durumu gibidir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?”
6005. Metin
يقول تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا} بقلوبهم، أي: صدقوا واعترفوا، لما أمر الله بالإيمان به، من أصول الدين وقواعده.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا} “Şüphesiz iman edenler...” Kalpleriyle iman edenler; yani dinin asıllarından ve kaidelerinden Allah'ın inanılmasını emrettiği şeyleri tasdik edip ikrar edenler;
6006. Metin
{وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} المشتملة على أعمال القلوب والجوارح، وأقوال اللسان. {وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ} أي: خضعوا له، واستكانوا لعظمته، وذلوا لسلطانه، وأنابوا إليه بمحبته، وخوفه، ورجائه، والتضرع إليه.
kalp ve azaların amellerini, dilin sözlerini kapsayan {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “salih ameller işleyenler;” {وَأَخْبَتُوا إِلَى رَبِّهِمْ} “ve Rablerine gönülden boyun eğenler...” Yani O'na boyun eğip azameti karşısında tevazu gösteren, hâkimiyetine tezellül eden, muhabbet, korku, ümit ve yalvarışla O'na yönelenler;
6007. Metin
{أُولَئِكَ} الذين جمعوا تلك الصفات {أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} لأنهم لم يتركوا من الخير مطلبا، إلا أدركوه، ولا خيرا، إلا سبقوا إليه.
bu sıfatları kendilerinde toplayan {أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “işte onlar cennet ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.” Çünkü onlar hayırdan hiçbir talep bırakmayıp hepsine ulaşmışlar ve yarışılacak hiçbir hayır bırakmayıp hepsinde öne geçmişlerdir.
6008. Metin
{مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ} أي: فريق الأشقياء، وفريق السعداء. {كَالأعْمَى وَالأصَمِّ} هؤلاء الأشقياء، {وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ} مثل السعداء.
{مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ} “Bu iki zümrenin durumu;” yani bedbahtlar zümresi ile bahtiyarlar zümresinin durumu; bedbahtlar {كَالأعْمَى وَالأصَمِّ} “kör ve sağır,” bahtiyarlar ise {وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ} “gören ve işiten gibidir.”
6009. Metin
{هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا} لا يستوون مثلا بل بينهما من الفرق ما لا يأتي عليه الوصف، {أَفَلا تَذَكَّرُونَ} الأعمال، التي تنفعكم، فتفعلونها، والأعمال التي تضركم، فتتركونها.
{هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا} “Bunlar hiç eşit olur mu?” Durum olarak asla eşit olmazlar; bilakis aralarında vasfedilemeyecek kadar büyük bir fark vardır. Size fayda verecek amelleri düşünüp onları yapmaz, size zarar verecek amelleri düşünüp onları terk etmez misiniz, {أَفَلا تَذَكَّرُونَ} “hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?”
6010. Metin
{٢٥ - ٤٩} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} .
{25 - 49} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} “Andolsun ki Biz Nûh'u kavmine gönderdik. [Dedi ki:] ‘Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.’”
6011. Metin
إلى آخر القصة (١) أي: ولقد أرسلنا رسولنا نوحا أول المرسلين إلى قومه يدعوهم إلى الله وينهاهم عن الشرك فقال لهم: {إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} أي: بينت لكم ما أنذرتكم به، بيانا زال به الإشكال.
Kıssanın sonuna kadar... Yani Biz peygamberlerin ilki olan kulumuz Nûh'u kavmine, onları Allah'a davet etmesi ve şirkten sakındırması için gönderdik. O da onlara şöyle dedi: {إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ} “Şüphesiz ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” Yani sizi uyardığım şeyleri bütün kapalılıkları giderecek apaçık bir beyanla açıkladım;
6012. Metin
{أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ} أي: أخلصوا العبادة لله وحده، واتركوا كل ما يعبد من دون الله. {إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ} إن لم تقوموا بتوحيد الله وتطيعوني.
{أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ} “‘Tâ ki Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz;’” yani ibadeti yalnız Allah'a halis kılınız ve Allah'tan başka tapılan her şeyi bırakınız! Eğer Allah'ın tevhidini ikame etmez ve bana itaat etmezseniz, {إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ} “‘doğrusu ben sizin adınıza can yakıcı bir günün azabından korkarım.’”
6013. Metin
{٢٧} {فَقَالَ الْمَلأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ} أي: الأشراف والرؤساء، رادين لدعوة نوح ﵇، كما جرت العادة لأمثالهم، أنهم أول من رد دعوة المرسلين.
{27} Nûh'un (aleyhisselâm) davetini reddederek {فَقَالَ الْمَلأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ} “Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki...” Yani peygamberlerin davetini ilk reddedenlerin kendi emsalleri olması âdetinde olduğu gibi, kavminin ileri gelenleri ve reisleri dediler ki:
6014. Metin
{مَا نَرَاكَ إِلا بَشَرًا مِثْلَنَا} وهذا مانع بزعمهم عن اتباعه، مع أنه في نفس الأمر هو الصواب، الذي لا ينبغي غيره، لأن البشر يتمكن البشر، أن يتلقوا عنه، ويراجعوه في كل أمر، بخلاف الملائكة.
{مَا نَرَاكَ إِلا بَشَرًا مِثْلَنَا} “‘Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz.’” Bu, onların zannınca ona tabi olmaya engel bir durumdur; oysa işin aslına bakılırsa bu, başkası uygun olmayan doğru durumun ta kendisidir. Çünkü insanlar bir melekten farklı olarak bir insandan dini öğrenmeye ve her meselede ona başvurmaya güç yetirebilirler.
6015. Metin
{وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا} أي: ما نرى اتبعك منا إلا الأراذل والسفلة، بزعمهم.
{وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا} “‘Ve sana ancak bizim en ayak takımımızın uyduğunu görüyoruz.’” Yani onların iddiasına göre, sana bizden ancak en sefil ve ayak takımı kimseler tabi olmuştur.
6016. Metin
وهم في الحقيقة الأشراف، وأهل العقول، الذين انقادوا للحق ولم يكونوا كالأراذل، الذين يقال لهم الملأ الذين اتبعوا كل شيطان مريد، واتخذوا آلهة من الحجر والشجر، يتقربون إليها ويسجدون لها، فهل ترى أرذل من هؤلاء وأخس؟.
Oysa hakikatte asıl şerefliler ve akıl sahipleri onlardır; zira hakka boyun eğmişlerdir ve her azgın şeytana uyan, taştan ve ağaçtan ilahlar edinip onlara yaklaşmaya çalışan ve önlerinde secde eden, kendilerine ileri gelenler (el-mele') denen o aşağılık kimseler gibi olmamışlardır. Dolayısıyla bunlardan daha aşağılık ve daha alçak birini görebilir misin?
6017. Metin
وقولهم: {بَادِيَ الرَّأْيِ} أي: إنما اتبعوك من غير تفكر وروية، بل بمجرد ما دعوتهم اتبعوك، يعنون بذلك، أنهم ليسوا على بصيرة من أمرهم، ولم يعلموا أن الحق المبين تدعو إليه بداهة العقول، وبمجرد ما يصل إلى أولي الألباب، يعرفونه ويتحققونه، لا كالأمور الخفية، التي تحتاج إلى تأمل، وفكر طويل.
Onların: { بَادِيَ الرَّأْيِ } “[hem de] ilk bakışta/düşüncesizce” sözleri; yani "onlar sana hiç düşünüp taşınmadan, sadece sen onları davet eder etmez hemen uydular" demektir. Bununla onların işlerinde basiret sahibi olmadıklarını kastetmektedirler. Oysa açık ve apaçık olan hakka aklın apaçık fıtratı (bedâhetu'l-ukul) çağırır; hak selim akıl sahiplerine (ülü'l-elbâb) ulaşır ulaşmaz onu hemen tanır ve doğruluğunu anlarlar; derinlemesine düşünmeye ve uzun uzun kafa yormaya ihtiyaç duyan kapalı meseleler gibi değildir.
6018. Metin
{وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ} أي: لستم أفضل منا فننقاد لكم، {بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ} وكذبوا في قولهم هذا، فإنهم رأوا من الآيات التي جعلها الله مؤيدة لنوح، ما يوجب لهم الجزم التام على صدقه.
{ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ } “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz.” Yani: Bizim size boyun eğmemizi gerektirecek bir üstünlüğünüz yoktur. { بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ } “Aksine, sizin yalancılar olduğunuzu sanıyoruz.” Onlar bu sözlerinde yalan söylemişlerdir; zira Allah'ın Nûh'u desteklemek için var ettiği delillerden, onun doğruluğuna kesin olarak kanaat getirmelerini gerektirecek şeyleri bizzat görmüşlerdir.
6019. Metin
ولهذا {قَالَ} لهم نوح مجاوبا {يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي} أي: على يقين وجزم، يعني، وهو الرسول الكامل القدوة، الذي ينقاد له أولو الألباب، ويضمحل في جنب عقله، عقول الفحول من الرجال، وهو الصادق حقا، فإذا قال: إني على بينة من ربي، فحسبك بهذا القول، شهادة له وتصديقا.
Bundan dolayı Nûh onlara cevap vererek { قَالَ } “dedi ki:” { يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنْتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي } “Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir delil (beyyine) üzerinde isem?” Yani kesin bir bilgi ve yakin üzere isem. Zira o, akıl sahiplerinin tabi olduğu, aklının yanında yiğit erkeklerin akıllarının sönük kaldığı kamil ve örnek bir elçidir ve o gerçekten dosdoğrudur. Dolayısıyla o: "Ben Rabbimden apaçık bir delil üzerindeyim" dediğinde, onun doğruluğuna şahitlik ve tasdik olarak bu söz sana yeter.
6020. Metin
{وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ} أي: أوحى إلي وأرسلني، ومنَّ علي بالهداية، {فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ} أي: خفيت عليكم، وبها تثاقلتم.
{ وَآتَانِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ } “Ve O, katından bana bir rahmet vermişse,” yani bana vahyetmiş, beni elçi olarak göndermiş ve hidayet bahşetmişse; { فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ } “ama bu [rahmet] size kapalı tutulmuşsa [ne dersiniz]?” Yani size gizli kalmış ve bundan dolayı size ağır gelmişse.
6021. Metin
{أَنُلْزِمُكُمُوهَا} أي: أنكرهكم على ما تحققناه، وشككتم أنتم فيه؟ {وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ} حتى حرصتم على رد ما جئت به، ليس ذلك ضارنا، وليس بقادح من يقيننا فيه، ولا قولكم وافتراؤكم علينا، صادا لنا عما كنا عليه.
{ أَنُلْزِمُكُمُوهَا } “Siz onu istemediğiniz halde, onu size zorla mı kabul ettireceğiz?” Yani doğruluğuna kesin olarak inandığımız ve sizin ise şüphe ettiğiniz şeyi size zorla mı kabul ettireceğiz? { وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ } “Halbuki siz ondan hoşlanmıyorsunuz.” Öyle ki benim getirdiğimi reddetmeye hırs gösterdiniz; bu bize zarar vermez, ona olan yakinimize bir leke sürmez; sizin sözleriniz ve bize attığınız iftiralar da bizi üzerinde bulunduğumuz yoldan alıkoyamaz.
6022. Metin
وإنما غايته أن يكون صادا لكم أنتم، وموجبا لعدم انقيادكم للحق الذي تزعمون أنه باطل، فإذا وصلت الحال إلى هذه الغاية، فلا نقدر على إكراهكم، على ما أمر الله، ولا إلزامكم، ما نفرتم عنه، ولهذا قال: {أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ} .
Bunun varacağı nihai nokta, yalnızca bizzat sizin engellenmeniz ve batıl olduğunu iddia ettiğiniz hakka boyun eğmemenize sebep olmasıdır. Durum bu dereceye vardığında ise, Allah'ın emrettiği şeye sizi zorlamaya ve nefret edip kaçındığınız şeyi size dayatmaya bizim gücümüz yetmez. İşte bu sebeple şöyle demiştir: { أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ } “Siz onu istemediğiniz halde, onu size zorla mı kabul ettireceğiz?”1
6023. Metin
{وَيَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ} أي: على دعوتي إياكم {مَا لا} فستستثقلون المغرم.
{ وَيَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ } “Ey kavmim! Buna karşılık sizden istemiyorum,” yani sizi davetime karşılık { مَالاً } “bir mal” istemiyorum ki borcu ağır bulasınız.
6024. Metin
{إِنْ أَجْرِيَ إِلا عَلَى اللَّهِ} وكأنهم طلبوا منه طرد المؤمنين الضعفاء، فقال لهم: {وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا} أي: ما ينبغي لي، ولا يليق بي ذلك، بل أتلقاهم بالرحب والإكرام، والإعزاز والإعظام {إِنَّهُمْ مُلاقُو رَبِّهِمْ} فمثيبهم على إيمانهم وتقواهم بجنات النعيم.
{ إِنْ أَجْرِيَ إِلا عَلَى اللَّهِ } “Benim mükafatım ancak Allah'a aittir.” Sanki onlar kendisinden zayıf müminleri kovmasını istemişlerdi de onlara şöyle dedi: { وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُوا } “Ben iman edenleri kovacak değilim.” Yani böyle bir şey bana yakışmaz ve bana layık değildir; bilakis ben onları sevinçle, ikramla, izzet ve hürmetle karşılarım. { إِنَّهُمْ مُلاقُو رَبِّهِمْ } “Şüphesiz onlar Rablerine kavuşacaklardır.” [Rableri de] iman ve takvaları sebebiyle onları Naim cennetleriyle ödüllendirecektir.
6025. Metin
{وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} حيث تأمرونني، بطرد أولياء الله، وإبعادهم عني. وحيث رددتم الحق، لأنهم أتباعه، وحيث استدللتم على بطلان الحق بقولكم إني بشر مثلكم وإنه ليس لنا عليكم من فضل.
{ وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ } “Fakat ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.” Zira siz bana Allah'ın veli kullarını kovmamı ve onları yanımdan uzaklaştırmamı emrediyorsunuz; ayrıca onlar hakkın tabileri olduğu için hakkı reddettiniz ve benim de sizin gibi bir insan olduğumu, bizim size karşı bir üstünlüğümüz bulunmadığını söyleyerek hakkın batıl olduğuna delil getirmeye kalktınız.
6026. Metin
{وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ} أي: من يمنعني من عذابه، فإن طردهم موجب للعذاب والنكال، الذي لا يمنعه من دون الله مانع.
{ وَيَا قَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللَّهِ إِنْ طَرَدْتُهُمْ } “Ey kavmim! Ben onları kovarsam, Allah'a karşı bana kim yardım edebilir?” Yani beni O'nun azabından kim koruyabilir? Zira onları kovmak, Allah'tan başka hiçbir engelliyicinin savamayacağı azap ve cezayı gerektirir.
6027. Metin
{أَفَلا تَذَكَّرُونَ} ما هو الأنفع لكم والأصلح، وتدبرون الأمور.
{ أَفَلا تَذَكَّرُونَ } “Hala düşünüp öğüt almaz mısınız?” Sizin için neyin daha faydalı ve daha uygun olduğunu düşünüp işlerin sonunu hesaba katmaz mısınız?