Yûsuf b. Ya'kūb -aleyhimesselâtü vesselâm- Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

6271. Metin

وهي مكية

Mekkîdir.

6272. Metin

{١ - ٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ} .

{ ١ - ٣ } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif. Lâm. Râ. Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir. Şüphesiz Biz, akledesiniz diye onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik. Biz, bu Kur'an'ı sana vahyetmekle kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz. Doğrusu sen, bundan önce elbette habersiz olanlardandın.”

6273. Metin

يخبر تعالى أن آيات القرآن هي {آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ} أي: البين الواضحة ألفاظه ومعانيه.

Allah Teâlâ Kur'an ayetlerinin { آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ } “apaçık Kitab'ın ayetleri” olduğunu, yani lafızları ve manaları apaçık ve besbelli olduğunu haber vermektedir.

6274. Metin

ومن بيانه وإيضاحه: أنه أنزله باللسان العربي، أشرف الألسنة، وأبينها، [المبين لكل ما يحتاجه الناس من الحقائق النافعة] (١) وكل هذا الإيضاح والتبيين {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} أي: لتعقلوا حدوده وأصوله وفروعه، وأوامره ونواهيه.

Onun beyanından ve açıklığındandır ki; onu dillerin en şereflisi ve en açığı olan Arap lisanı ile indirmiştir. [İnsanların muhtaç olduğu bütün faydalı hakikatleri açıklayıcı olarak indirmiştir.] Bütün bu açıklık ve beyan { لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “akledesiniz diye” yani sınırlarını, asıllarını, füruatını, emirlerini ve yasaklarını akledip kavrayasınız diyedir.

6275. Metin

فإذا عقلتم ذلك بإيقانكم واتصفت قلوبكم بمعرفتها، أثمر ذلك عمل الجوارح والانقياد إليه، و {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} أي: تزداد عقولكم بتكرر المعاني الشريفة العالية، على أذهانكم،. فتنتقلون من حال إلى أحوال أعلى منها وأكمل.

Bunu kesin bir inançla (iykan) aklettiğiniz ve kalpleriniz onu bilmekle muttasıf olduğu takdirde, bu durum azaların amel etmesini ve ona boyun eğmesini netice verir. { لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “akledesiniz diye” yani bu yüce ve şerefli manaların zihinlerinizde tekrarlanmasıyla akıllarınız artsın, böylece bir halden ondan daha yüce ve daha mükemmel hallere geçesiniz diyedir.

6276. Metin

{نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ} وذلك لصدقها وسلاسة عبارتها ورونق معانيها، {بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ} أي: بما اشتمل عليه هذا القرآن الذي أوحيناه إليك، وفضلناك به على سائر الأنبياء، وذاك محض منَّة من الله وإحسان.

Doğruluğu, ifadesinin akıcılığı ve manalarının parlaklığı sebebiyle { نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ } “Biz kıssaların en güzelini sana anlatıyoruz;” { بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَذَا الْقُرْآنَ } “bu Kur'an'ı sana vahyetmekle.” Yani sana vahyettiğimiz ve kendisiyle seni diğer peygamberlere üstün kıldığımız bu Kur'an'ın ihtiva ettiği hakikatler sebebiyle [anlatıyoruz]; bu ise Allah'tan sırf bir lütuf ve ihsandır.

6277. Metin

{وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ} أي: ما كنت تدري ما الكتاب ولا الإيمان قبل أن يوحي الله إليك، ولكن جعلناه نورا نهدي به من نشاء من عبادنا.

{ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ } “Doğrusu sen bundan önce elbette habersiz olanlardandın.” Yani Allah sana vahyetmeden önce sen Kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık.1

6278. Metin

ولما مدح ما اشتمل عليه هذا القرآن من القصص، وأنها أحسن القصص على الإطلاق، فلا يوجد من القصص في شيء من الكتب مثل هذا القرآن، ذكر قصه يوسف، وأبيه وإخوته، القصة العجيبة الحسنة فقال: {٤ - ٦} {إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ} .

Bu Kur'an'ın ihtiva ettiği kıssaları ve bunların mutlak surette en güzel kıssalar olduğunu, hiçbir kitapta bu Kur'an'daki gibi kıssalar bulunmadığını övdükten sonra, Yûsuf'un, babasının ve kardeşlerinin o hayret verici ve güzel kıssasını zikrederek şöyle buyurdu: { ٤ - ٦ } { إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأبِيهِ يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ } “Bir zamanlar Yûsuf babasına: 'Babacığım! Doğrusu ben rüyamda on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm' demişti...”

6279. Metin

واعلم أن الله ذكر أنه يقص على رسوله أحسن القصص في هذا الكتاب، ثم ذكر هذه القصة وبسطها، وذكر ما جرى فيها، فعلم بذلك أنها قصة تامة كاملة حسنة، فمن أراد أن يكملها أو يحسنها بما يذكر في الإسرائيليات التي لا يعرف لها سند ولا ناقل وأغلبها كذب، فهو مستدرك على الله، ومكمل لشيء يزعم أنه ناقص، وحسبك بأمر ينتهي إلى هذا الحد قبحا، فإن تضاعيف هذه السورة قد ملئت في كثير من التفاسير، من الأكاذيب والأمور الشنيعة المناقضة لما قصه الله تعالى بشيء كثير.

Bil ki Allah, bu Kitap'ta Elçisine en güzel kıssaları anlattığını zikretmiş, ardından bu kıssayı tafsilatıyla anlatıp içinde cereyan eden hadiseleri zikretmiştir. Bundan anlaşıldı ki bu kıssa tastamam, mükemmel ve güzel bir kıssadır. Kim senedi ve nakledeni bilinmeyen ve çoğu yalan olan İsrâiliyyât rivayetleriyle bu kıssayı tamamlamak veya güzelleştirmek isterse, o kimse Allah'a karşı haşa noksan bulup tashih etmeye kalkan ve noksan olduğunu iddia ettiği bir şeyi tamamlamaya çalışan biri olur; bu dereceye varan bir işin çirkinliği ise ortadadır. Nitekim birçok tefsirde bu sûrenin araları, Allah Teâlâ'nın anlattığı hakikatlere tamamen zıt pek çok yalan ve çirkin şeylerle doldurulmuştur.

6280. Metin

فعلى العبد أن يفهم عن الله ما قصه، ويدع ما سوى ذلك مما ليس عن النبي ﷺ ينقل.

Öyleyse kula düşen, Allah'ın anlattıklarını Allah'tan alıp anlamak ve Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem nakledilmeyen diğer rivayetleri terk etmektir.

6281. Metin

فقوله تعالى: {إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأبِيهِ} يعقوب بن إسحاق بن إبراهيم الخليل عليهم الصلاة والسلام: {يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ} فكانت هذه الرؤيا مقدمة لما وصل إليه يوسف ﵇ من الارتفاع في الدنيا والآخرة.

Allah Teâlâ'nın şu buyruğu: { إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأبِيهِ } Halîlullah İbrâhim oğlu İshâk oğlu Ya'kûb'a —üzerlerine salât ve selâm olsun—: { يَا أَبَتِ إِنِّي رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ } “'Babacığım! Doğrusu ben rüyamda on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm' demişti.” İşte bu rüya, Yûsuf'un aleyhisselâm dünyada ve ahirette ulaştığı yüce makamın bir mukaddimesi ve müjdesi olmuştur.

6282. Metin

وهكذا إذا أراد الله أمرا من الأمور العظام قدم بين يديه مقدمة، توطئة له، وتسهيلا لأمره، واستعدادا لما يرد على العبد من المشاق، لطفا بعبده، وإحسانا إليه، فأوَّلها يعقوب بأن الشمس: أمه، والقمر: أبوه، والكواكب: إخوته، وأنه ستنتقل به الأحوال إلى أن يصير إلى حال يخضعون له، ويسجدون له إكراما وإعظاما، وأن ذلك لا يكون إلا بأسباب تتقدمه من اجتباء الله له، واصطفائه له، وإتمام نعمته عليه بالعلم والعمل، والتمكين في الأرض.

İşte böyledir; Allah büyük işlerden birini murad ettiğinde, kuluna bir lütuf ve ihsan olarak, ona zemin hazırlamak, işini kolaylaştırmak ve kulun karşılaşacağı meşakkatlere hazırlanmasını temin etmek için onun önüne bir mukaddime koyar. Ya'kûb bu rüyayı şöyle tabir etti: Güneş annesi, ay babası, yıldızlar ise kardeşleridir; haller öyle değişecektir ki sonunda ona boyun eğecek, ikram ve tazim için ona secde edeceklerdir; bu ise ancak Allah'ın onu seçmesi, süzüp ayırması, ilim ve amel ile nimetini üzerinde tamamlaması ve yeryüzünde iktidar vermesi gibi önceden gelecek sebeplerle gerçekleşebilir.

6283. Metin

وأن هذه النعمة ستشمل آل يعقوب، الذين سجدوا له وصاروا تبعا له فيها، ولهذا قال:

Ve bu nimet, ona secde eden ve bu hususta ona tabi olan Ya'kûb ailesini de kuşatacaktır. Bundan dolayı şöyle dedi:

6284. Metin

{قَالَ يَا بُنَيَّ لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ * وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} .

{ قَالَ يَا بُنَيَّ لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ * وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلَى آلِ يَعْقُوبَ كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ } “[Babası] dedi ki: 'Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır. İşte böylece Rabbin seni seçecek, sana sözlerin/olayların tabirini (rüya tabirini) öğretecek ve daha önce ataların İbrâhim ve İshâk'a tamamladığı gibi senin ve Ya'kûb ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz Rabbin her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.'”

6285. Metin

{وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ} أي: يصطفيك ويختارك بما يمنُّ به عليك من الأوصاف الجليلة والمناقب الجميلة،. {وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ} أي: من تعبير الرؤيا، وبيان ما تئول إليه الأحاديث الصادقة، كالكتب السماوية ونحوها، {وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ} في الدنيا والآخرة، بأن يؤتيك في الدنيا حسنة، وفي الآخرة حسنة، {كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ} حيث أنعم الله عليهما، بنعم عظيمة واسعة، دينية، ودنيوية.

{ وَكَذَلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ } “İşte böylece Rabbin seni seçecek,” yani sana lütfedeceği yüce vasıflar ve güzel menkıbeler sebebiyle seni süzüp seçecektir. { وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ } “ve sana sözlerin/olayların tabirini öğretecek;” yani rüya tabirini ve semavi kitaplar ile benzeri doğru sözlerin vardığı nihai manaları açıklamayı öğretecektir. { وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ } “Ve senin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır;” dünyada ve ahirette sana dünyada bir güzellik, ahirette de bir güzellik vererek [tamamlayacaktır]; { كَمَا أَتَمَّهَا عَلَى أَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ } “daha önce ataların İbrâhim ve İshâk'a tamamladığı gibi.” Nitekim Allah onların ikisine de hem dini hem de dünyevi pek büyük ve geniş nimetler lütfetmiştir.

6286. Metin

{إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ} أي: علمه محيط بالأشياء، وبما احتوت عليه ضمائر العباد من البر وغيره، فيعطي كلا ما تقتضيه حكمته وحمده، فإنه حكيم يضع الأشياء مواضعها، وينزلها منازلها.

{ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ } “Şüphesiz Rabbin her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” Yani O'nun ilmi bütün eşyayı ve kulların gönüllerinde gizledikleri iyilik ve diğer şeyleri çepeçevre kuşatmıştır; dolayısıyla hikmetinin ve övgüsünün gerektirdiği şeyi herkese verir. Çünkü O, her şeyi yerli yerine koyan ve layık olduğu mertebeye yerleştiren mutlak hikmet sahibidir.

6287. Metin

ولما بان تعبيرها ليوسف، قال له أبوه: {يَا بُنَيَّ لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا} أي: حسدا من عند أنفسهم، أن تكون أنت الرئيس الشريف عليهم.

Rüyanın tabiri Yûsuf'a açıklığa kavuşunca babası ona şöyle dedi: { يَا بُنَيَّ لا تَقْصُصْ رُؤْيَاكَ عَلَى إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا لَكَ كَيْدًا } “'Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar.'” Yani senin onların üzerinde şerefli bir reis ve önder olacağını kıskandıkları için nefislerinden kaynaklanan bir hasetle [tuzak kurarlar].

6288. Metin

{إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ} لا يفتر عنه ليلا ولا نهارا، ولا سرا ولا جهارا، فالبعد عن الأسباب التي يتسلط بها على العبد أولى، فامتثل يوسف أمر أبيه، ولم يخبر إخوته بذلك، بل كتمها عنهم.

{ إِنَّ الشَّيْطَانَ لِلإنْسَانِ عَدُوٌّ مُبِينٌ } “Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.” Gece gündüz, gizli açık insandan asla el çekmez; dolayısıyla şeytanın kula musallat olacağı sebeplerden uzak durmak en evla olandır. Yûsuf da babasının emrine uydu; bunu kardeşlerine haber vermeyip onlardan gizledi.

6289. Metin

{٧ - ٩} {لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ * إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ * اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ} .

{ ٧ - ٩ } { لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ لِلسَّائِلِينَ * إِذْ قَالُوا لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ * اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ قَوْمًا صَالِحِينَ } “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, soranlar için ibretler ve deliller vardır. Hani [kardeşleri] dediler ki: 'Biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde Yûsuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevimlidir. Doğrusu babamız apaçık bir yanılgı içindedir. Yûsuf'u öldürün yahut onu [uzak] bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın; ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.'”

6290. Metin

يقول تعالى: {لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ} أي: عبر وأدلة على كثير من المطالب الحسنة، {لِلسَّائِلِينَ} أي: لكل من سأل عنها بلسان الحال أو بلسان المقال، فإن السائلين هم الذين ينتفعون بالآيات والعبر، وأما المعرضون فلا ينتفعون بالآيات، ولا في القصص والبينات.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { لَقَدْ كَانَ فِي يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِ آيَاتٌ } “Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde” pek çok güzel gaye ve hakikate delalet eden ibretler ve deliller vardır; { لِلسَّائِلِينَ } “soranlar için.” Yani hal diliyle veya söz diliyle bunu sorup araştıran herkes için [ibretler vardır]. Zira ayetlerden ve ibretlerden istifade edenler ancak sorup araştıran kimselerdir; yüz çevirenlere gelince onlar ayetlerden de kıssalardan ve apaçık delillerden de istifade edemezler.

6291. Metin

{إِذْ قَالُوا} فيما بينهم: {لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ} بنيامين، أي: شقيقه، وإلا فكلهم إخوة. {أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} أي: جماعة، فكيف يفضلهما علينا بالمحبة والشفقة، {إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ} أي: لفي خطأ بيِّن، حيث فضلهما علينا من غير موجب نراه، ولا أمر نشاهده.

Kendi aralarında { إِذْ قَالُوا } “hani dediler ki:” { لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ } “'Yûsuf ve kardeşi” Bünyâmin —yani öz kardeşi; yoksa hepsi kardeştir— { أَحَبُّ إِلَى أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ } “biz güçlü bir topluluk (asabe) olduğumuz halde babamıza bizden daha sevimlidir.'” Yani nasıl olur da sevgi ve şefkatte onları bize üstün tutar? { إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “'Doğrusu babamız apaçık bir yanılgı içindedir.'” Yani gördüğümüz hiçbir geçerli sebep ve şahit olduğumuz hiçbir haklı gerekçe bulunmadığı halde onları bize üstün tutmakla apaçık bir hata içindedir.

6292. Metin

{اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا} أي: غيبوه عن أبيه في أرض بعيدة لا يتمكن من رؤيته فيها.

{ اقْتُلُوا يُوسُفَ أَوِ اطْرَحُوهُ أَرْضًا } “'Yûsuf'u öldürün yahut onu [uzak] bir yere atın!'” Yani onu göremeyeceği uzak bir diyara götürüp babasından uzaklaştırın ve gözden kaybedin.

6293. Metin

فإنكم إذا فعلتم أحد هذين الأمرين {يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ} أي: يتفرغ لكم، ويقبل عليكم بالشفقة والمحبة، فإنه قد اشتغل قلبه بيوسف شغلا لا يتفرغ لكم، {وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ} أي: من بعد هذا الصنيع {قَوْمًا صَالِحِينَ} أي: تتوبون إلى الله، وتستغفرون من بعد ذنبكم.

Zira bu iki işten birini yaptığınız takdirde { يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ } “babanızın teveccühü yalnız size kalır;” yani sırf size vakit ayırır, şefkat ve sevgiyle size yönelir; çünkü şu an onun kalbi Yûsuf ile meşguldür ve size ayıracak vakti yoktur. { وَتَكُونُوا مِنْ بَعْدِهِ } “ve bundan sonra da” yani bu yaptığınız işten sonra { قَوْمًا صَالِحِينَ } “salih bir topluluk olursunuz;” yani günahınızın ardından Allah'a tevbe eder ve bağışlanma dilersiniz.

6294. Metin

فقدموا العزم على التوبة قبل صدور الذنب منهم تسهيلا لفعله، وإزالة لشناعته، وتنشيطا من بعضهم لبعض.

İşlenmesini kolaylaştırmak, çirkinliğini hafifletmek ve birbirlerini teşvik etmek için günah henüz kendilerinden sadır olmadan önce tevbe etme azmini öne aldılar.

6295. Metin

{١٠} {قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ} .

{ ١٠ } { قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ إِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ } “İçlerinden bir sözcü: 'Yûsuf'u öldürmeyin; eğer mutlaka bir şey yapacaksanız onu bir kuyunun derinliklerine (gayâbetü'l-cübb) bırakın da geçen kafilelerden biri onu alıp götürsün' dedi.”

6296. Metin

أي: {قَالَ قَائِلٌ} من إخوة يوسف الذين أرادوا قتله أو تبعيده: {لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ} فإن قتله أعظم إثما وأشنع، والمقصود يحصل بتبعيده عن أبيه من غير قتل، ولكن توصلوا إلى تبعيده بأن تلقوه {فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ} وتتوعدوه على أنه لا يخبر بشأنكم، بل على أنه عبد مملوك آبق منكم، لأجل أن {يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ} الذين يريدون مكانا بعيدا، فيحتفظون فيه.

Yani Yûsuf'u öldürmek veya uzaklaştırmak isteyen kardeşlerinden { قَالَ قَائِلٌ } “bir sözcü dedi ki:” { لا تَقْتُلُوا يُوسُفَ } “'Yûsuf'u öldürmeyin!'” Çünkü onu öldürmek çok daha büyük bir günah ve daha çirkindir; oysa asıl maksat öldürmeksizin onu babasından uzaklaştırmakla da hasıl olur. Ancak onu uzaklaştırma yolunu şöyle bulun: Onu { فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ } “kuyunun derinliklerine bırakın;” sizin durumunuzu kimseye haber vermemesi, bilakis sizden kaçmış bir köle olduğu intibaını vermesi için onu tehdit edin; ta ki uzak bir diyara gitmek isteyen { يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ } “geçen kafilelerden biri onu alıp götürsün” ve yanında muhafaza etsin.

6297. Metin

وهذا القائل أحسنهم رأيا في يوسف، وأبرهم وأتقاهم في هذه القضية، فإن بعض الشر أهون من بعض، والضرر الخفيف يدفع به الضرر الثقيل،.فلما اتفقوا على هذا الرأي.

Bu sözü söyleyen, bu hadisede Yûsuf hakkında onların görüşü en isabetli, en merhametli ve en takvalı olanıydı; zira şerrin bazısı bazısından daha hafiftir ve hafif zarar ile ağır zarar defedilir. Bu görüş üzerinde anlaştıklarında;

6298. Metin

{١١ - ١٤} {قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ * أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ * قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ * قَالُوا لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ} .

{ ١١ - ١٤ } { قَالُوا يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ * أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ * قَالَ إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ وَأَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ * قَالُوا لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ } “Dediler ki: 'Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteyenleriz. Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin, oynasın; şüphesiz biz onu kesinlikle koruruz.' [Babaları] dedi ki: 'Onu götürmeniz doğrusu beni üzer; siz ondan habersizken onu kurdun yemesinden korkarım.' Dediler ki: 'Biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde eğer onu kurt yerse, o takdirde biz gerçekten hüsrana uğramış kimseler oluruz.'”

6299. Metin

أي: قال إخوة يوسف، متوصلين إلى مقصدهم لأبيهم: {يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ} أي: لأي شيء يدخلك الخوف منا على يوسف، من غير سبب ولا موجب؟ {وَ} الحال {إِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ} أي: مشفقون عليه، نود له ما نود لأنفسنا، وهذا يدل على أن يعقوب ﵇ لا يترك يوسف يذهب مع إخوته للبرية ونحوها.

Yani Yûsuf'un kardeşleri maksatlarına ulaşmak için babalarına şöyle dediler: { يَا أَبَانَا مَا لَكَ لا تَأْمَنَّا عَلَى يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ } “'Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteyenleriz.'” Yani hiçbir sebep ve gerekçe yokken Yûsuf hakkında bizden niçin endişe duyuyorsun? [Ve] Halbuki { إِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ } “biz onun iyiliğini isteyenleriz;” yani ona şefkat duyarız, kendimiz için istediğimizi onun için de isteriz. Bu durum gösteriyor ki Ya'kûb aleyhisselâm Yûsuf'un kardeşleriyle birlikte kıra ve benzeri yerlere gitmesine izin vermiyordu.

6300. Metin

فلما نفوا عن أنفسهم التهمة المانعة من عدم إرساله معهم، ذكروا له من مصلحة يوسف وأنسه الذي يحبه أبوه له، ما يقتضي أن يسمح بإرساله معهم، فقالوا:

Onun kendileriyle gönderilmesine engel olan töhmeti üzerlerinden defedince, babasının da Yûsuf için arzu ettiği onun maslahatını ve eğlenip neşelenmesini zikrederek onun gönderilmesini gerektirecek şu teklifte bulundular:

6301. Metin

{أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ} أي: يتنزه في البرية ويستأنس. {وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} أي: سنراعيه، ونحفظه من أذى يريده.

{ أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ } “'Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin, oynasın;'” yani kırda gezinsin ve neşelensin. { وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ } “'şüphesiz biz onu kesinlikle koruruz.'” Yani onu gözetir ve ona yönelecek her türlü eziyetten muhafaza ederiz.

6302. Metin

فأجابهم بقوله: {إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ} أي: مجرد ذهابكم به يحزنني ويشق علي، لأنني لا أقدر على فراقه، ولو مدة يسيرة، فهذا مانع من إرساله {وَ} مانع ثان، وهو أني {أَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ} أي: في حال غفلتكم عنه، لأنه صغير لا يمتنع من الذئب.

Onlara şöyle cevap verdi: { إِنِّي لَيَحْزُنُنِي أَنْ تَذْهَبُوا بِهِ } “'Onu götürmeniz doğrusu beni üzer;'” yani onu alıp götürmeniz bile beni hüzne boğar ve bana zor gelir; çünkü kısa bir süre bile olsa onun ayrılığına dayanamam; bu onu göndermeme birinci engeldir. [Ve] İkinci engel ise şudur: { أَخَافُ أَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَأَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ } “'siz ondan habersizken onu kurdun yemesinden korkarım.'” Yani siz onunla ilgilenmediğiniz bir sırada [onu kurt yer]; çünkü o küçüktür ve kendini kurttan koruyamaz.

6303. Metin

{قَالُوا لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ} أي: جماعة، حريصون على حفظه، {إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ} أي: لا خير فينا ولا نفع يرجى منا إن أكله الذئب وغلبنا عليه.

{ قَالُوا لَئِنْ أَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ } “Dediler ki: 'Biz onu korumaya azimli güçlü bir topluluk olduğumuz halde eğer onu kurt yerse,” { إِنَّا إِذًا لَخَاسِرُونَ } “o takdirde biz gerçekten hüsrana uğramış kimseler oluruz.'” Yani eğer kurt bize üstün gelip onu yerse bizde hiçbir hayır kalmamış ve bizden hiçbir fayda umulmaz demektir.

6304. Metin

فلما مهدوا لأبيهم الأسباب الداعية لإرساله، وعدم الموانع، سمح حينئذ بإرساله معهم لأجل أنسه.

Böylece babalarına onun gönderilmesini gerektiren sebepleri sunup engelleri ortadan kaldırınca, babası da onun gönlünün eğlenmesi için onlarla beraber gitmesine izin verdi.

6305. Metin

{١٥ - ١٨} {فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ * وَجَاءُوا أَبَاهُمْ عِشَاءً يَبْكُونَ * قَالُوا يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ * وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ} .

{ ١٥ - ١٨ } { فَلَمَّا ذَهَبُوا بِهِ وَأَجْمَعُوا أَنْ يَجْعَلُوهُ فِي غَيَابَةِ الْجُبِّ وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ * وَجَاءُوا أَبَاهُمْ عِشَاءً يَبْكُونَ * قَالُوا يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ * وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ } “Nihayet onu alıp götürdükleri ve onu kuyunun derinliklerine bırakmaya karar verdikleri zaman... Biz de ona: 'Andolsun ki sen onların hiç farkında olmadıkları bir sırada bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin' diye vahyettik. Akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler. Dediler ki: 'Ey babamız! Biz yarışmak üzere gittik ve Yûsuf'u eşyamızın yanında bıraktık; bir de baktık ki onu kurt yemiş! Biz doğru söylesek de sen bize inanacak değilsin.' Gömleğinin üstünde sahte bir kan ile geldiler. [Babaları] dedi ki: 'Hayır, nefisleriniz sizi [kötü] bir işe sürükleyip süslemiş. Artık [bana düşen] güzel bir sabırdır. Sizin bu anlattıklarınıza karşı yardımına sığınılacak olan ancak Allah'tır.'”

6306. Metin

أي: لما ذهب إخوة يوسف بيوسف بعد ما أذن له أبوه، وعزموا على أن يجعلوه في غيابة الجب، كما قال قائلهم السابق ذكره، وكانوا قادرين على ما أجمعوا عليه، فنفذوا فيه قدرتهم، وألقوه في الجب، ثم إن الله لطف به بأن أوحى إليه وهو في تلك الحال الحرجة، {لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ} أي: سيكون منك معاتبة لهم، وإخبار عن أمرهم هذا، وهم لا يشعرون بذلك الأمر، ففيه بشارة له، بأنه سينجو مما وقع فيه، وأن الله سيجمعه بأهله وإخوته على وجه العز والتمكين له في الأرض.

Babaları izin verdikten sonra Yûsuf'un kardeşleri onu alıp götürdüklerinde ve daha önce zikredilen sözcülerinin dediği gibi onu kuyunun derinliklerine bırakmaya kesin karar verdiklerinde —ki kararlaştırdıkları bu şeyi yapmaya güçleri yetiyordu— güçlerini uygulayıp onu kuyuya attılar. Sonra Allah ona lütufta bulunarak o zor ve kritik durumdayken ona şöyle vahyetti: { لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِأَمْرِهِمْ هَذَا وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ } “'Andolsun ki sen onların hiç farkında olmadıkları bir sırada bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin.'” Yani onlar hiç farkında değilken bu yaptıklarını onlara haber verip onları kınayacaksın. Bunda onun içine düştüğü bu durumdan kurtulacağına, Allah'ın onu izzet ve yeryüzünde iktidar kılma suretiyle ailesi ve kardeşleriyle yeniden bir araya getireceğine dair bir müjde vardır.

6307. Metin

{وَجَاءُوا أَبَاهُمْ عِشَاءً يَبْكُونَ} ليكون إتيانهم متأخرا عن عادتهم، وبكاؤهم دليلا لهم، وقرينة على صدقهم.

Adetlerinden daha geç bir vakitte gelmeleri ve ağlamaları kendileri lehine bir delil ve doğruluklarına bir karine olsun diye { وَجَاءُوا أَبَاهُمْ عِشَاءً يَبْكُونَ } “akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.”

6308. Metin

فقالوا - متعذرين (١) بعذر كاذب - {يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ} إما على الأقدام، أو بالرمي والنضال، {وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا} توفيرا له وراحة. {فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ} في حال غيبتنا عنه في استباقنا {وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ} أي: تعذرنا بهذا العذر، والظاهر أنك لا تصدقنا لما في قلبك من الحزن على يوسف، والرقة الشديدة عليه.

Yalan bir mazeret ileri sürerek şöyle dediler: { يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ } “'Ey babamız! Biz yarışmak üzere gittik” —ya koşu yarışı ya da ok atma yarışı— { وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا } “ve Yûsuf'u eşyamızın yanında bıraktık;'” yorulmasın ve rahat etsin diye. { فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ } “'bir de baktık ki onu kurt yemiş!'” Biz yarıştayken o bizim yanımızda olmadığı sırada onu kurt yemiş. { وَمَا أَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِقِينَ } “'Biz doğru söylesek de sen bize inanacak değilsin.'” Yani biz bu mazereti beyan ettik ama kalbinde Yûsuf'a karşı duyduğun derin hüzün ve aşırı şefkat sebebiyle zahiren sen bize inanmazsın.

6309. Metin

ولكن عدم تصديقك إيانا، لا يمنعنا أن نعتذر بالعذر الحقيقي، وكل هذا، تأكيد لعذرهم. {وَ} مما أكدوا به قولهم، أنهم {جَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ} زعموا أنه دم يوسف حين أكله الذئب، فلم يصدقهم أبوهم بذلك، و {قَالَ} {بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا} أي: زينت لكم أنفسكم أمرا قبيحا في التفريق بيني وبينه، لأنه رأى من القرائن والأحوال [ومن رؤيا يوسف التي قصَّها عليه] (٢) ما دلّه على ما قال.

Fakat senin bize inanmayacak olman hakiki mazeretimizi bildirmemize engel değildir. Bütün bunlar mazeretlerini pekiştirmek içindir. Sözlerini pekiştirmek için yaptıkları şeylerden biri de [ve] { وَجَاءُوا عَلَى قَمِيصِهِ بِدَمٍ كَذِبٍ } “gömleğinin üstünde sahte bir kan ile gelmeleridir.” Kurt onu yediğinde Yûsuf'un kanı olduğunu iddia ettiler; fakat babaları bu konuda onlara inanmadı ve { قَالَ } “dedi ki:” { بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ أَمْرًا } “'Hayır, nefisleriniz sizi [kötü] bir işe sürükleyip süslemiş.'” Yani benimle onun arasını ayırmak hususunda nefisleriniz size çirkin bir işi süslemiş gösterdi. Çünkü o gerek karinelerden ve hallerden gerekse [Yûsuf'un kendisine anlattığı rüyadan] bu söylediğine delalet eden işaretleri görmüştü.

6310. Metin

{فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ} أي: أما أنا فوظيفتي سأحرص على القيام بها، وهي أني أصبر على هذه المحنة صبرا جميلا سالما من السخط والتَّشكِّي إلى الخلق، وأستعين الله على ذلك، لا على حولي وقوتي، فوعد من نفسه هذا الأمر وشكى إلى خالقه في قوله: {إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللَّهِ} لأن الشكوى إلى الخالق لا تنافي الصبر الجميل، لأن النبي إذا وعد وفى.

{ فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللَّهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ } “Artık [bana düşen] güzel bir sabırdır. Sizin bu anlattıklarınıza karşı ancak Allah'tan yardım istenir.” Yani: Bana gelince, benim vazifem yerine getirmeye titizlikle gayret edeceğim şeydir ki o da bu musibete karşı öfkeden ve yaratılmışlara sızlanmaktan uzak, güzel bir sabırla sabretmektir. Kendi güç ve kuvvetime değil, bu hususta Allah'ın yardımına dayanırım. Nitekim o, kendisi adına bu hususta söz vermiş ve: { إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللَّهِ } “Ben kederimi ve hüznümü ancak Allah'a arz ederim” sözüyle [de] Yaratıcısına hâlini arz etmiştir. Zira Yaratıcıya hâlini arz etmek güzel sabra aykırı değildir; çünkü peygamber söz verdiği zaman onu yerine getirir.

6311. Metin

{١٩ - ٢٠} {وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ * وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ} .

{ ١٩ - ٢٠ } { وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَأَدْلَى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ * وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ } “Bir kervan geldi; sucularını (vârid) gönderdiler, o da kovasını sarkıttı. 'Müjde! İşte bir oğlan çocuğu!' dedi. Onu bir ticaret malı olarak gizlediler. Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir. Onu değersiz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar; zaten onlar ona pek değer vermiyorlardı.”

6312. Metin

أي: مكث يوسف في الجب ما مكث، حتى {جَاءَتْ سَيَّارَةٌ} أي: قافلة تريد مصر، {فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ} أي: فرطهم ومقدمهم، الذي يعس لهم المياه، ويسبرها ويستعد لهم بتهيئة الحياض ونحو ذلك، {فَأَدْلَى} ذلك الوارد {دَلْوَهُ} فتعلق فيه يوسف ﵇ وخرج. {قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ} أي: استبشر وقال: هذا غلام نفيس، {وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً} وكان إخوته قريبا منه، فاشتراه السيارة منهم، {بِثَمَنٍ بَخْسٍ} أي: قليل جدا، فسره بقوله: {دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ}

Yûsuf kuyu içinde kaldığı kadar kaldı; nihayet Mısır'a gitmek isteyen { جَاءَتْ سَيَّارَةٌ } “bir kervan geldi;” { فَأَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ } yani suları keşfeden, araştıran ve havuzları hazırlamak üzere önden giden sucularını gönderdiler; o sucu { فَأَدْلَى دَلْوَهُ } “kovasını sarkıttı;” Yûsuf aleyhisselâm kovaya tutundu ve çıktı. Sucu: { قَالَ يَا بُشْرَى هَذَا غُلامٌ } “'Müjde! İşte bir oğlan çocuğu!' dedi.” Yani sevinip 'bu çok kıymetli bir çocuk' dedi. { وَأَسَرُّوهُ بِضَاعَةً } “Onu bir ticaret malı olarak gizlediler.” Kardeşleri yakınlardaydı; kervandakiler onu kardeşlerinden { بِثَمَنٍ بَخْسٍ } “değersiz bir fiyata,” yani pek az bir paraya satın aldılar. Bunu şu buyruğuyla açıkladı: { دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍ وَكَانُوا فِيهِ مِنَ الزَّاهِدِينَ } “birkaç dirheme sattılar; zaten onlar ona pek değer vermiyorlardı.”

6313. Metin

لأنه لم يكن لهم قصد إلا تغييبه وإبعاده عن أبيه، ولم يكن لهم قصد في أخذ ثمنه، والمعنى في هذا: أن السيارة لما وجدوه، عزموا أن يُسِرُّوا أمره، ويجعلوه من جملة بضائعهم التي معهم، حتى جاءهم إخوته فزعموا أنه عبد أبق منهم، فاشتروه منهم بذلك الثمن، واستوثقوا منهم فيه لئلا يهرب، والله أعلم.

Çünkü kardeşlerinin tek maksadı onu gözden kaybetmek ve babasından uzaklaştırmaktı; para almak gibi bir gayeleri yoktu. Buradaki mana şudur: Kervandakiler onu bulunca durumunu gizlemeye ve yanlarındaki ticaret malları arasına katmaya niyetlendiler; derken kardeşleri gelip onun kendilerinden kaçmış bir köle olduğunu iddia ettiler; kervandakiler de onu o fiyata satın aldılar ve kaçmasın diye kardeşlerinden teminat aldılar. En doğrusunu Allah bilir.

6314. Metin

{٢١} {وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْ مِصْرَ لامْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الأرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} .

{ ٢١ } { وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْ مِصْرَ لامْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الأرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ } “Mısır'da onu satın alan adam karısına: 'Ona güzel bak; umulur ki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz' dedi. İşte böylece Yûsuf'a yeryüzünde imkan ve iktidar verdik; ona sözlerin/olayların tabirini öğretelim diye [böyle yaptık]. Allah, emrini yerine getirmekte mutlak galiptir; fakat insanların çoğu bilmezler.”

6315. Metin

أي: لما ذهب به السيارة إلى مصر وباعوه بها، فاشتراه عزيز مصر، فلما اشتراه، أعجب به، ووصى عليه امرأته وقال: {أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا} أي: إما أن ينفعنا كنفع العبيد بأنواع الخدم، وإما أن نستمتع فيه استمتاعنا بأولادنا، ولعل ذلك أنه لم يكن لهما ولد، {وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الأرْضِ} أي: كما يسرنا له أن يشتريه عزيز مصر، ويكرمه هذا الإكرام، جعلنا هذا مقدمة لتمكينه في الأرض من هذا الطريق.

Kervan onu Mısır'a götürüp orada satınca Mısır Azîzi onu satın aldı. Onu satın alınca hayran kaldı ve hanımına onun hakkında tavsiyede bulunarak şöyle dedi: { أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَى أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا } “'Ona güzel bak; umulur ki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz.'” Yani ya kölelerin çeşitli hizmetlerle fayda sağladığı gibi bize faydası dokunur ya da evlatlarımız gibi onunla sevinip neşeleniriz —belki de çocukları bulunmadığı için böyle demiştir—. { وَكَذَلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الأرْضِ } “İşte böylece Yûsuf'a yeryüzünde imkan ve iktidar verdik.” Yani Mısır Azîzi'nin onu satın almasını ve ona bu derece ikramda bulunmasını kolaylaştırdığımız gibi, bu yolu onun yeryüzünde iktidar bulmasının bir mukaddimesi kıldık.

6316. Metin

{وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ} إذا بقي لا شغل له ولا همَّ له سوى العلم صار ذلك من أسباب تعلمه علما كثيرا، من علم الأحكام، وعلم التعبير، وغير ذلك. {وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ} أي: أمره تعالى نافذ، لا يبطله مبطل، ولا يغلبه مغالب، {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} فلذلك يجري منهم ويصدر ما يصدر، في مغالبة أحكام الله القدرية، وهم أعجز وأضعف من ذلك.

{ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الأحَادِيثِ } “ona sözlerin/olayların tabirini öğretelim diye [böyle yaptık].” İlimden başka hiçbir meşguliyeti ve derdi kalmayınca bu durum hükümler ilmi, rüya tabiri ilmi ve daha pek çok ilmi öğrenmesinin sebebi oldu. { وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ } “Allah, emrini yerine getirmekte mutlak galiptir.” Yani O'nun emri kesinlikle geçerlidir; hiçbir batılcı onu boşa çıkaramaz ve hiçbir galip gelmeye çalışan O'na üstün gelemez. { وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ } “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bundan dolayıdır ki Allah'ın kaderî hükümlerine karşı gelmeye kalkışırlar; oysa onlar bundan çok daha aciz ve çok daha zayıftırlar.

6317. Metin

{٢٢} {وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ} .

{ ٢٢ } { وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ } “O, olgunluk çağına (eşüdd) erişince kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik ve ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.”

6318. Metin

أي: {وَلَمَّا بَلَغَ} يوسف {أَشُدَّهُ} أي: كمال قوته المعنوية والحسية، وصلح لأن يتحمل الأحمال الثقيلة، من النبوة والرسالة. {آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا} أي: جعلناه نبيا رسولا وعالما ربانيا، {وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ} في عبادة الخالق ببذل الجهد والنصح فيها، وإلى عباد الله ببذل النفع والإحسان إليهم، نؤتيهم من جملة الجزاء على إحسانهم علما نافعا.

Yani Yûsuf { وَلَمَّا بَلَغَ } { أَشُدَّهُ } “olgunluk çağına erişince;” yani manevi ve hissi kuvvetinin kemaline ulaşıp peygamberlik ve risalet gibi ağır yükleri taşımaya elverişli hale gelince, { آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا } “kendisine hüküm ve ilim verdik.” Yani onu bir nebi, bir resul ve rabbânî bir âlim kıldık. { وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ } “İşte Biz, iyilik ve ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Yaratıcıya kullukta bütün gayretini ve samimiyetini ortaya koyan, Allah'ın kullarına da fayda sağlayıp iyilik eden ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız; ihsanlarının bir karşılığı olarak onlara faydalı ilim veririz.

6319. Metin

ودل هذا، على أن يوسف وفَّى مقام الإحسان، فأعطاه الله الحكم بين الناس والعلم الكثير والنبوة.

Bu durum Yûsuf'un ihsan makamını tastamam yerine getirdiğine delalet eder; bu sebeple Allah da ona insanlar arasında hükmetme yetkisi, pek çok ilim ve peygamberlik bağışlamıştır.

6320. Metin

{٢٣ - ٢٩} {وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللَّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ * وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ * وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَأَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَى الْبَابِ قَالَتْ مَا جَزَاءُ مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوءًا إِلا أَنْ يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌ * قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ * وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ * فَلَمَّا رَأَى قَمِيصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ * يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا وَاسْتَغْفِرِي لِذَنْبِكِ إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ} .

{ ٢٣ - ٢٩ } { وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللَّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ * وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَنْ رَأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاءَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ * وَاسْتَبَقَا الْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُ مِنْ دُبُرٍ وَأَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَى الْبَابِ قَالَتْ مَا جَزَاءُ مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوءًا إِلا أَنْ يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌ * قَالَ هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ * وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ * فَلَمَّا رَأَى قَمِيصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ قَالَ إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ * يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا وَاسْتَغْفِرِي لِذَنْبِكِ إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ } “Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murad almak istedi; kapıları sıkıca kilitledi ve: 'Hadi gelsene!' dedi. [Yûsuf]: 'Allah'a sığınırım! Doğrusu o benim efendimdir, bana güzel baktı. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremez' dedi. Andolsun kadın onu arzuladı; eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi o da kadını arzulayacaktı. İşte Biz, kötülüğü ve fuhşu ondan uzaklaştıralım diye böyle yaptık. Çünkü o, ihlasa erdirilmiş kullarımızdandı. İkisi de kapıya doğru koştular; kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında kadının efendisine rastladılar. Kadın: 'Senin ehline kötülük etmek isteyen birinin cezası, zindana atılmaktan yahut can yakıcı bir azaptan başka nedir?' dedi. [Yûsuf]: 'Asıl o benim nefsimden murad almak istedi' dedi. Kadının ehlinden bir şahit şöyle şahitlik etti: 'Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, o ise yalancılardandır. Yok eğer onun gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, o ise doğru söyleyenlerdendir.' [Kocası] gömleğin arkadan yırtıldığını görünce: 'Şüphesiz bu sizin tuzağınızdandır; doğrusu sizin tuzağınız çok büyüktür! Yûsuf! Sen bundan vazgeç [bunu kimseye söyleme]. [Ey kadın,] sen de günahın için bağışlanma dile; çünkü sen gerçekten günahkarlardan oldun' dedi.”

6321. Metin

هذه المحنة العظيمة أعظم على يوسف من محنة إخوته، وصبره عليها أعظم أجرا، لأنه صبر اختيار مع وجود الدواعي الكثيرة، لوقوع الفعل، فقدم محبة الله عليها، وأما محنته بإخوته، فصبره صبر اضطرار، بمنزلة الأمراض والمكاره التي تصيب العبد بغير اختياره وليس له ملجأ إلا الصبر عليها، طائعا أو كارها، وذلك أن يوسف ﵊ بقي مكرما في بيت العزيز، وكان له من الجمال والكمال والبهاء ما أوجب ذلك، أن {رَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ} أي: هو غلامها، وتحت تدبيرها، والمسكن واحد، يتيسر إيقاع الأمر المكروه من غير إشعار أحد، ولا إحساس بشر.

Bu büyük imtihan Yûsuf için kardeşlerinin imtihanından çok daha büyüktü; buna sabretmesi de ecir bakımından çok daha büyüktü. Çünkü bu, fiilin işlenmesi için pek çok sebep ve teşvik edici unsur mevcutken gösterilmiş bir ihtiyarî (tercihe dayalı) sabırdı; o Allah sevgisini bu sebeplere üstün tuttu. Kardeşleriyle olan imtihanına gelince, oradaki sabrı ızdırârî (mecburi) bir sabırdı; kula iradesi dışında isabet eden ve ister istemez sabretmekten başka sığınağı olmayan hastalıklar ve hoşlanılmayan musibetler mesabesindeydi. Zira Yûsuf aleyhisselâm Azîz'in evinde ikram görerek kalmaktaydı. Onda öyle bir güzellik, kemal ve parlaklık vardı ki bu durum { رَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ } “evinde bulunduğu kadının onun nefsinden murad almak istemesine” yol açtı. Yani o, kadının kölesi durumundaydı, onun idaresi altındaydı, ikametgahları birdi; hiç kimseye hissettirmeden ve hiçbir insanın haberi olmadan o çirkin işi işlemek son derece kolaydı.

6322. Metin

{وَ} زادت المصيبة، بأن {غَلَّقَتِ الأبْوَابَ} وصار المحل خاليا، وهما آمنان من دخول أحد عليهما، بسبب تغليق الأبواب، وقد دعته إلى نفسها {وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ} أي: افعل الأمر المكروه وأقبل إليَّ، ومع هذا فهو غريب، لا يحتشم مثله ما يحتشمه إذا كان في وطنه وبين معارفه، وهو أسير تحت يدها، وهي سيدته، وفيها من الجمال ما يدعو إلى ما هنالك، وهو شاب عزب، وقد توعدته، إن لم يفعل ما تأمره به بالسجن، أو العذاب الأليم.

[Ve] Kadının { غَلَّقَتِ الأبْوَابَ } “kapıları sıkıca kilitlemesiyle” musibet daha da katlandı; mekan tenhalaştı, kapıların kilitlenmesi sebebiyle üzerlerine birinin girmesinden emin oldular; kadın onu bizzat kendisine çağırdı { وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ } “ve: 'Hadi gelsene!' dedi.” Yani o çirkin işi yap ve bana gel [dedi]. Bununla birlikte o bir garipti (yabancıydı); kendi vatanında ve tanıdıklarının arasında duyacağı haya ve çekingenlik gurbetteki kimsede bulunmaz; kadının elinde bir esirdi; kadın onun efendisiydi ve kadında böylesi bir işe davet edecek bir güzellik vardı; kendisi de bekâr bir gençti; üstelik kadın kendisine emrettiği şeyi yapmadığı takdirde onu zindana atmakla yahut can yakıcı bir azaba uğratmakla tehdit etmişti.

6323. Metin

فصبر عن معصية الله، مع وجود الداعي القوي فيه، لأنه قد هم فيها هما تركه لله، وقدم مراد الله على مراد النفس الأمارة بالسوء، ورأى من برهان ربه - وهو ما معه من العلم والإيمان، الموجب لترك كل ما حرم الله - ما أوجب له البعد والانكفاف، عن هذه المعصية الكبيرة، و {قَالَ مَعَاذَ اللَّهِ} أي: أعوذ بالله أن أفعل هذا الفعل القبيح، لأنه مما يسخط الله ويبعد منه، ولأنه خيانة في حق سيدي الذي أكرم مثواي.

Böylece içinde çok kuvvetli bir saik bulunmasına rağmen Allah'a isyan etmekten sabırla kaçındı. Çünkü o kadın hakkında [beşerî] bir meyil hissetmiş fakat bu meyli Allah rızası için terk etmiş, Allah'ın muradını kötülüğü emreden nefsin (nefs-i emmâre) arzusuna üstün tutmuştu. Rabbinin bürhanını —ki o, Allah'ın haram kıldığı her şeyi terk etmeyi gerektiren ilim ve imandır— görmüş ve bu bürhan onu bu büyük günahtan uzak durup el çekmeye sevk etmiştir. { قَالَ مَعَاذَ اللَّهِ } “[Yûsuf]: 'Allah'a sığınırım!' dedi.” Yani bu çirkin fiili işlemekten Allah'a sığınırım; zira bu Allah'ı gazaplandıran ve O'ndan uzaklaştıran bir iştir; ayrıca bana güzel bakan ve bana ikram eden efendimin hakkına da bir hıyanettir.

6324. Metin

فلا يليق بي أن أقابله في أهله بأقبح مقابلة، وهذا من أعظم الظلم، والظالم لا يفلح، والحاصل أنه جعل الموانع له من هذا الفعل تقوى الله، ومراعاة حق سيده الذي أكرمه، وصيانة نفسه عن الظلم الذي لا يفلح من تعاطاه، وكذلك ما منَّ الله عليه من برهان الإيمان الذي في قلبه، يقتضي منه امتثال الأوامر، واجتناب الزواجر، والجامع لذلك كله أن الله صرف عنه السوء والفحشاء، لأنه من عباده المخلصين له في عباداتهم، الذين أخلصهم الله واختارهم، واختصهم لنفسه، وأسدى عليهم من النعم، وصرف عنهم من المكاره ما كانوا به من خيار خلقه.

Dolayısıyla onun ehline karşı böyle en çirkin bir muameleyle mukabelede bulunmam bana asla yakışmaz; bu en büyük zulümlerdendir ve zalimler asla kurtuluşa eremez. Hasılıkelam, onu bu işten alıkoyan engeller; Allah korkusu (takva), kendisine ikram eden efendisinin hakkını gözetmek, onu işleyenin asla felaha eremeyeceği zulümden nefsini korumak ve kalbindeki emirleri tutup yasaklardan kaçınmayı gerektiren Allah'ın lütfettiği iman bürhanı olmuştur. Bütün bunları toparlayan asıl sebep ise Allah'ın kötülüğü ve fuhşu ondan uzaklaştırmış olmasıdır; zira o, ibadetlerinde Allah'a ihlasla bağlı olan, Allah'ın da ihlasa erdirdiği, seçtiği, Zâtına tahsis ettiği, kendilerine nimetler ihsan edip kötülükleri uzaklaştırarak yarattıklarının en hayırlılarından kıldığı ihlaslı kullarındandı (muhlasîn).

6325. Metin

ولما امتنع من إجابة طلبها بعد المراودة الشديدة، ذهب ليهرب عنها ويبادر إلى الخروج من الباب ليتخلص، ويهرب من الفتنة، فبادرت إليه، وتعلقت بثوبه، فشقت قميصه، فلما وصلا إلى الباب في تلك الحال، ألفيا سيدها، أي: زوجها لدى الباب، فرأى أمرا شق عليه، فبادرت إلى الكذب، أن المراودة قد كانت من يوسف، وقالت: {مَا جَزَاءُ مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوءًا} ولم تقل "من فعل بأهلك سوءا" تبرئة لها وتبرئة له أيضا من الفعل.

Kadının şiddetli ısrar ve talebine icabet etmekten kaçınınca, kurtulmak ve fitneden kaçmak amacıyla ondan uzaklaşmak ve hemen kapıdan çıkmak üzere yöneldi. Kadın da aceleyle arkasından atılıp elbisesine yapıştı ve gömleğini yırttı. Bu halde kapıya ulaştıklarında kadının efendisini —yani kocasını— kapının yanında buldular. Adam kendisine çok ağır gelen bir manzarayla karşılaştı; bunun üzerine kadın hemen yalana sarılarak baştan çıkarma talebinin Yûsuf'tan geldiğini iddia etti ve şöyle dedi: { مَا جَزَاءُ مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوءًا } “'Senin ehline kötülük etmek isteyen birinin cezası nedir?'” Hem kendisini hem de Yûsuf'u fiilin bizzat gerçekleşmesinden beri kılmak için "senin ehline kötülük yapan" demeyip ["kötülük etmek isteyen" dedi].

6326. Metin

وإنما النزاع عند الإرادة والمراودة {إِلا أَنْ يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} أي: أو يعذب عذابا أليما.

Tartışma ancak niyet ve baştan çıkarma girişimi üzerinedir; { إِلا أَنْ يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌ } “'zindana atılmaktan yahut can yakıcı bir azaptan başka [nedir?]'” Yani ya hapsedilmeli ya da can yakıcı bir şekilde cezalandırılmalıdır.

6327. Metin

فبرأ نفسه مما رمته به، وقال: {هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي} فحينئذ احتملت الحال صدق كل واحد منهما ولم يعلم أيهما.

Yûsuf kadının kendisine attığı iftiradan nefsini tebrie etti ve: { هِيَ رَاوَدَتْنِي عَنْ نَفْسِي } “'Asıl o benim nefsimden murad almak istedi' dedi.” Bu durumda her ikisinin de doğru söylüyor olma ihtimali belirdi ve hangisinin doğru söylediği anlaşılamadı.

6328. Metin

ولكن الله تعالى جعل للحق والصدق علامات وأمارات تدل عليه، قد يعلمها العباد وقد لا يعلمونها، فمنَّ الله في هذه القضية بمعرفة الصادق منهما، تبرئة لنبيه وصفيه يوسف ﵇، فانبعث شاهد من أهل بيتها، يشهد بقرينة من وجدت معه، فهو الصادق، فقال: {إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} لأن ذلك يدل على أنه هو المقبل عليها، المراود لها المعالج، وأنها أرادت أن تدفعه عنها، فشقت قميصه من هذا الجانب.

Fakat Allah Teâlâ hak ve doğruluğun anlaşılması için ona delalet eden birtakım işaret ve karineler koymuştur; kullar bunu bazen bilir bazen bilemez. Allah bu hadisede peygamberi ve seçkin kulu Yûsuf aleyhisselâm'ı temize çıkarmak için hangisinin doğru söylediğini anlamayı lütfetti. Kadının ehlinden bir şahit ortaya çıkarak kimin lehine bulunursa onun doğru söylemiş sayılacağı bir karineyle şahitlikte bulundu ve şöyle dedi: { إِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ قُبُلٍ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ الْكَاذِبِينَ } “'Eğer onun gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir, o ise yalancılardandır.'” Zira bu durum Yûsuf'un kadına yöneldiğine, onu elde etmeye çalıştığına ve kadının da onu kendisinden uzaklaştırmak isterken gömleğini ön tarafından yırttığına delalet eder.

6329. Metin

{وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ} لأن ذلك يدل على هروبه منها، وأنها هي التي طلبته فشقت قميصه من هذا الجانب.

{ وَإِنْ كَانَ قَمِيصُهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ الصَّادِقِينَ } “'Yok eğer onun gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, o ise doğru söyleyenlerdendir.'” Zira bu durum Yûsuf'un kadından kaçtığına, kadının onu arzulayıp arkasından çekiştirerek gömleğini arka tarafından yırttığına delalet eder.

6330. Metin

{فَلَمَّا رَأَى قَمِيصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ} عرف بذلك صدق يوسف وبراءته، وأنها هي الكاذبة.

{ فَلَمَّا رَأَى قَمِيصَهُ قُدَّ مِنْ دُبُرٍ } “[Kocası] gömleğin arkadan yırtıldığını görünce” Yûsuf'un doğru söylediğini ve masum olduğunu, kadının ise yalancı olduğunu anladı.

6331. Metin

فقال لها سيدها: {إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ} وهل أعظم من هذا الكيد، الذي برأت به نفسها مما أرادت وفعلت، ورمت به نبي الله يوسف ﵇، ثم إن سيدها لما تحقق الأمر، قال ليوسف: {يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا} أي: اترك الكلام فيه وتناسه ولا تذكره لأحد، طلبا للستر على أهله، {وَاسْتَغْفِرِي} أيتها المرأة {لِذَنْبِكِ إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ} فأمر يوسف بالإعراض، وهي بالاستغفار والتوبة.

Bunun üzerine efendisi kadına şöyle dedi: { إِنَّهُ مِنْ كَيْدِكُنَّ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌ } “'Şüphesiz bu sizin tuzağınızdandır; doğrusu sizin tuzağınız çok büyüktür!'” Murad ettiği ve yaptığı şeyden nefsini temize çıkarıp Allah'ın peygamberi Yûsuf aleyhisselâm'a iftira attığı bu tuzaktan daha büyük bir tuzak olabilir mi? Sonra efendisi meselenin hakikatini anlayınca Yûsuf'a: { يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا } “'Yûsuf! Sen bundan vazgeç' dedi.” Yani ailesinin ayıbını örtmek gayesiyle 'bu konuda konuşmayı bırak, bunu unut ve kimseye anlatma' dedi. Kadına da: { وَاسْتَغْفِرِي } “'ve bağışlanma dile” ey kadın { لِذَنْبِكِ إِنَّكِ كُنْتِ مِنَ الْخَاطِئِينَ } “günahın için; çünkü sen gerçekten günahkarlardan oldun.'” Böylece Yûsuf'a meseleyi kapatmasını, kadına ise istiğfar edip tevbe etmesini emretti.

6333. Metin

{٣٠ - ٣٥} {وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَنْ نَفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} .

{ ٣٠ - ٣٥ } { وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَنْ نَفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “Şehirdeki birtakım kadınlar dediler ki: 'Azîz'in karısı delikanlısının nefsinden murad almak istiyormuş; ona olan sevdası kalbinin zarına işlemiş! Doğrusu biz onu apaçık bir şaşkınlık ve yanılgı içinde görüyoruz.'”

6334. Metin

يعني: أن الخبر اشتهر وشاع في البلد، وتحدث به النسوة فجعلن يلمنها، ويقلن: {امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَنْ نَفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا} أي: هذا أمر مستقبح، هي امرأة كبيرة القدر، وزوجها كبير القدر، ومع هذا لم تزل تراود فتاها الذي تحت يدها وفي خدمتها عن نفسه،. ومع هذا فإن حبه قد بلغ من قلبها مبلغا عظيما.

Yani haber şehirde yayılıp şöhret buldu; kadınlar bu meseleyi konuşup onu kınamaya başladılar ve şöyle dediler: { امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَنْ نَفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا } “'Azîz'in karısı delikanlısının nefsinden murad almak istiyormuş; ona olan sevdası kalbinin zarına işlemiş!'” Yani bu pek çirkin bir şeydir; kendisi yüksek mevki sahibi bir kadın, kocası yüksek mevki sahibi bir adam; buna rağmen kendi emri altındaki ve hizmetindeki delikanlısını baştan çıkarmaya çalışıyor; üstelik onun sevgisi kalbinde son derece büyük bir dereceye ulaşmıştır.

6335. Metin

{قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا} أي: وصل حبه إلى شغاف قلبها، وهو باطنه وسويداؤه، وهذا أعظم ما يكون من الحب، {إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} حيث وجدت منها هذه الحالة التي لا تنبغي منها، وهي حالة تحط قدرها وتضعه عند الناس، وكان هذا القول منهن مكرا، ليس المقصود به مجرد اللوم لها والقدح فيها، وإنما أردن أن يتوصلن بهذا الكلام إلى رؤية يوسف الذي فتنت به امرأة العزيز لتحنق امرأة العزيز، وتريهن إياه ليعذرنها، ولهذا سماه مكرا، فقال:

{ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا } “'ona olan sevdası kalbinin zarına işlemiş;'” yani sevgisi kalbinin zarına (şegaf), yani iç ve en derin noktasına kadar ulaşmıştır; bu ise sevginin en ileri derecesidir. { إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلالٍ مُبِينٍ } “'Doğrusu biz onu apaçık bir şaşkınlık ve yanılgı içinde görüyoruz.'” Zira kendisinden sadır olmaması gereken, insanların nezdinde kadrini düşüren ve itibarını sarsan bir duruma düşmüştür. Kadınların bu sözleri bir tuzaktı (mekr); maksatları sırf onu kınamak ve yermek değildi. Bilakis bu sözleriyle Azîz'in karısını öfkelendirip onun Yûsuf'u kendilerine göstermesini sağlamak, böylece Azîz'in karısını büyüleyen Yûsuf'u bizzat görüp kadına hak vermek istiyorlardı. İşte bu sebeple Allah bunu bir hile ve tuzak olarak isimlendirip şöyle buyurdu:

6336. Metin

{فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلا مَلَكٌ كَرِيمٌ * قَالَتْ فَذَلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِرِينَ * قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ * فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَأَوُا الآيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ} .

{ فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلا مَلَكٌ كَرِيمٌ * قَالَتْ فَذَلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِ وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِرِينَ * قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ وَإِلا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُنْ مِنَ الْجَاهِلِينَ * فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * ثُمَّ بَدَا لَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا رَأَوُا الآيَاتِ لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ } “[Kadın] onların dedikodularını ve tuzaklarını işitince onlara davetçi gönderdi; onlar için oturup yaslanacakları yerler hazırladı ve her birine birer bıçak verdi. [Yûsuf'a]: 'Çık karşılarına!' dedi. Kadınlar onu görünce gözlerinde pek büyüttüler ve [şaşkınlıktan] ellerini kestiler. 'Hâşâ, Allah için! Bu bir insan olamaz; bu ancak şerefli bir melektir' dediler. [Kadın] dedi ki: 'İşte hakkında beni kınadığınız kişi budur! Andolsun ki ben onun nefsinden murad almak istedim de o iffetini koruyup direndi. Eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa, andolsun zindana atılacak ve mutlaka zelillerden olacaktır!' [Yûsuf]: 'Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer Sen onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum' dedi. Rabbi onun duasını kabul etti de kadınların tuzağını ondan uzaklaştırdı. Şüphesiz O, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir. Sonra [yetkililer] delilleri görmüş olmalarına rağmen, yine de onu bir süreye kadar zindana atmayı uygun gördüler.”

6337. Metin

{فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ} تدعوهن إلى منزلها للضيافة.

{ فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ } “[Kadın] onların dedikodularını ve tuzaklarını işitince onlara davetçi gönderdi;” onları ziyafet için evine davet etti.

6338. Metin

{وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً} أي: محلا مهيأ بأنواع الفرش والوسائد، وما يقصد بذلك من المآكل اللذيذة، وكان في جملة ما أتت به وأحضرته في تلك الضيافة، طعام يحتاج إلى سكين، إما أترج، أو غيره، {وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا} ليقطعن فيها ذلك الطعام {وَقَالَتِ} ليوسف: {اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ} في حالة جماله وبهائه.

{ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً } “onlar için oturup yaslanacakları yerler hazırladı;” yani her türlü döşek, minder ve ikram edilmek istenen leziz yiyeceklerle donatılmış bir yer hazırladı. O ziyafette ikram edilen yiyecekler arasında ağaç kavunu (utrucc) veya benzeri bıçak kullanılmasını gerektiren meyveler de vardı. Kadınların o yiyecekleri kesmeleri için { وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا } “her birine birer bıçak verdi;” Yûsuf'a da en güzel ve göz alıcı haliyle { وَقَالَتِ } { اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ } “'Çık karşılarına!' dedi.”

6339. Metin

{فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ} أي: أعظمنه في صدورهن، ورأين منظرا فائقا لم يشاهدن مثله، {وَقَطَّعْنَ} من الدهش {أَيْدِيَهُنَّ} بتلك السكاكين اللاتي معهن، {وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ} أي: تنزيها لله {مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلا مَلَكٌ كَرِيمٌ} وذلك أن يوسف أعطي من الجمال الفائق والنور والبهاء، ما كان به آية للناظرين، وعبرة للمتأملين.

{ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ } “Kadınlar onu görünce gözlerinde pek büyüttüler;” yani içlerinde ona karşı büyük bir hayranlık duydular ve benzerini hiç görmedikleri fevkalade bir güzellikle karşılaştılar; şaşkınlıktan ellerindeki bıçaklarla { وَقَطَّعْنَ } { أَيْدِيَهُنَّ } “ellerini kestiler.” { وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ } “'Hâşâ, Allah için!' dediler;” yani Allah'ı tenzih ederek: { مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلا مَلَكٌ كَرِيمٌ } “'Bu bir insan olamaz; bu ancak şerefli bir melektir!'” Zira Yûsuf'a bakanlar için bir ibret, tefekkür edenler için bir ders teşkil edecek derecede eşsiz bir güzellik, nur ve letafet verilmişti.

6340. Metin

فلما تقرر عندهن جمال يوسف الظاهر، وأعجبهن غاية، وظهر منهن من العذر لامرأة العزيز، شيء كثير - أرادت أن تريهن جماله الباطن بالعفة التامة فقالت معلنة لذلك ومبينة لحبه الشديد غير مبالية، ولأن اللوم انقطع عنها من النسوة: {وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ} أي: امتنع وهي مقيمة على مراودته، لم تزدها مرور الأوقات إلا قلقا ومحبة وشوقا لوصاله وتوقا.

Yûsuf'un zahirî güzelliği kadınların nazarında sabit olup onu son derece beğendiklerinde ve Azîz'in karısına fazlasıyla hak verdikleri ortaya çıkınca; kadın bu defa onun tam bir iffetle süslenmiş batınî güzelliğini onlara göstermek istedi. Kadınların kınaması son bulduğu için hiç çekinmeden ve ona olan şiddetli aşkını açıkça ilan ederek şöyle dedi: { وَلَقَدْ رَاوَدْتُهُ عَنْ نَفْسِهِ فَاسْتَعْصَمَ } “'Andolsun ki ben onun nefsinden murad almak istedim de o iffetini koruyup direndi.'” Yani o kaçındı; oysa kadın onu baştan çıkarma arzusunda ısrarcıydı; zamanın geçmesi onda kavuşma arzusunu, sevgisini, iştiyakını ve sabırsızlığını artırmaktan başka bir işe yaramamıştı.

6341. Metin

ولهذا قالت له بحضرتهن: {وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِرِينَ} لتلجئه بهذا الوعيد إلى حصول مقصودها منه، فعند ذلك اعتصم يوسف بربه، واستعان به على كيدهن و {قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ} وهذا يدل على أن النسوة، جعلن يشرن على يوسف في مطاوعة سيدته، وجعلن يكدنه في ذلك.

İşte bu sebeple bu tehditle onu muradını yerine getirmeye mecbur bırakmak için kadınların huzurunda Yûsuf'a şöyle dedi: { وَلَئِنْ لَمْ يَفْعَلْ مَا آمُرُهُ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًا مِنَ الصَّاغِرِينَ } “'Eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa, andolsun zindana atılacak ve mutlaka zelillerden olacaktır!'” Bunun üzerine Yûsuf Rabbine sığındı, kadınların tuzağına karşı O'ndan yardım diledi ve { قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ } “'[Yûsuf]: 'Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir' dedi.” Bu durum gösteriyor ki diğer kadınlar da efendisinin isteğine boyun eğmesi yönünde Yûsuf'a telkinde bulunmaya ve bu hususta ona tuzak kurmaya başlamışlardı.

6342. Metin

فاستحب السجن والعذاب الدنيوي على لذة حاضرة توجب العذاب الشديد، {وَإِلا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ} أي: أمل إليهن، فإني ضعيف عاجز، إن لم تدفع عني السوء، {وَأَكُنْ} إن صبوت إليهن {مِنَ الْجَاهِلِينَ} فإن هذا جهل، لأنه آثر لذة قليلة منغصة، على لذات متتابعات وشهوات متنوعات في جنات النعيم، ومن آثر هذا على هذا، فمن أجهل منه؟!! فإن العلم والعقل يدعو إلى تقديم أعظم المصلحتين وأعظم اللذتين، ويؤثر ما كان محمود العاقبة.

Böylece şiddetli azabı gerektirecek hazır bir lezzete karşı zindanı ve dünyevi azabı tercih etti. { وَإِلا تَصْرِفْ عَنِّي كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ } “'Eğer Sen onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meylederim;'” yani onlara meylederim; zira Sen benden kötülüğü defetmezsen ben zayıf ve aciz biriyim; eğer onlara meyledersem { وَأَكُنْ } { مِنَ الْجَاهِلِينَ } “'ve cahillerden olurum.'” Zira bu tam bir cehalettir; çünkü naîm cennetlerindeki kesintisiz lezzetlere ve türlü çeşit nimetlere karşı kederle karışık geçici ve azıcık bir lezzeti tercih etmek demektir. Bunu ona tercih edenden daha cahil kim olabilir?! İlim ve akıl ise iki maslahatın ve iki lezzetin en büyüğünü öne almayı ve akıbeti övgüye layık olanı tercih etmeyi gerektirir.

6343. Metin

{فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ} حين دعاه {فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ} فلم تزل تراوده وتستعين عليه بما تقدر عليه من الوسائل، حتى أيسها، وصرف الله عنه كيدها، {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ} لدعاء الداعي {الْعَلِيمُ} بنيته الصالحة، وبنيته الضعيفة المقتضية لإمداده بمعونته ولطفه.

Kendisine dua ettiği zaman { فَاسْتَجَابَ لَهُ رَبُّهُ } “Rabbi onun duasını kabul etti de” { فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ } “kadınların tuzağını ondan uzaklaştırdı.” Kadın onu baştan çıkarmaya ve gücünün yettiği her türlü vasıtayla ona baskı kurmaya devam etti; nihayet Yûsuf onu ümitsizliğe düşürdü ve Allah kadının tuzağını ondan uzaklaştırdı. { إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ } “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir;” dua edenin duasını işitir; { الْعَلِيمُ } “hakkıyla bilendir;” onun salih niyetini ve yardım ve lütfuyla imdadına yetişmeyi gerektiren zayıf yaratılışını pek iyi bilir.

6344. Metin

فهذا ما نجى الله به يوسف من هذه الفتنة الملمة والمحنة الشديدة،.وأما أسياده فإنه لما اشتهر الخبر وبان، وصار الناس فيها بين عاذر ولائم وقادح.

İşte bu suretle Allah, Yûsuf'u bu büyük fitneden ve çetin imtihandan kurtardı. Efendilerine gelince; haber yayılıp aleniyet kazanınca ve insanlar kadın hakkında mazur gören, kınayan ve ayıplayan şeklinde fırkalara ayrılınca;

6345. Metin

{بَدَا لَهُمْ} أي: ظهر لهم {مِنْ بَعْدِ مَا رَأَوُا الآيَاتِ} الدالة على براءته، {لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ} أي: لينقطع بذلك الخبر ويتناساه الناس، فإن الشيء إذا شاع لم يزل يذكر ويشاع مع وجود أسبابه، فإذا عدمت أسبابه نسي، فرأوا أن هذا مصلحة لهم، فأدخلوه في السجن. {٣٦ - ٤٠} {وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ أَحَدُهُمَا إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ الآخَرُ إِنِّي أَرَانِي أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ * قَالَ لا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} .

Onun masumiyetine delalet eden { مِنْ بَعْدِ مَا رَأَوُا الآيَاتِ } delilleri görmüş olmalarına rağmen { بَدَا لَهُمْ } kendilerine öyle uygun göründü ki, { لَيَسْجُنُنَّهُ حَتَّى حِينٍ } “onu bir süreye kadar zindana atmayı uygun gördüler.” Yani dedikodu kesilsin ve insanlar bunu unutsun diye [böyle yaptılar]. Çünkü bir hadise şayi olduğu zaman sebepleri var oldukça konuşulmaya ve yayılmaya devam eder; sebepleri ortadan kalkınca unutulur. Bunu kendi menfaatlerine uygun gördüler ve onu zindana attılar. { ٣٦ - ٤٠ } { وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ أَحَدُهُمَا إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ الآخَرُ إِنِّي أَرَانِي أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزًا تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ * قَالَ لا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا ذَلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ } “Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Biri: 'Rüyamda kendimi şarap [yapmak için üzüm] sıkarken gördüm' dedi. Diğeri de: 'Ben de rüyamda başımın üstünde ekmek taşıdığımı, kuşların da ondan yediğini gördüm. Bize bunun tabirini haber ver; çünkü biz senin iyilik edenlerden (muhsinîn) olduğunu görüyoruz' dedi. [Yûsuf] dedi ki: 'Size rızık olarak verilecek yemek henüz size gelmeden önce onun tabirini mutlaka size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Doğrusu ben, Allah'a inanmayan ve ahireti de inkar eden bir kavmin dinini terk ettim.'”

6346. Metin

أي: {و} لما دخل يوسف السجن، كان في جملة من {دَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ} أي: شابان، فرأى كل واحد منهما رؤيا، فقصها على يوسف ليعبرها،. فـ {قَالَ أَحَدُهُمَا إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ الآخَرُ إِنِّي أَرَانِي أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزًا} وذلك الخبز {تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ} أي: بتفسيره، وما يؤول إليه أمرهما، وقولهما: {إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ} أي: من أهل الإحسان إلى الخلق، فأحسن إلينا في تعبيرك لرؤيانا، كما أحسنت إلى غيرنا، فتوسلا ليوسف بإحسانه.

Yani Yûsuf zindana girdiği zaman, { دَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ } “onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi.” Her biri birer rüya gördü ve tabir etmesi için Yûsuf'a anlattı. { قَالَ أَحَدُهُمَا إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْرًا وَقَالَ الآخَرُ إِنِّي أَرَانِي أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِي خُبْزًا } “Biri: 'Rüyamda kendimi şarap sıkarken gördüm' dedi. Diğeri de: 'Ben de rüyamda başımın üstünde ekmek taşıdığımı, { تَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْهُ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِ } kuşların da ondan yediğini gördüm. Bize bunun tabirini haber ver;'” yani tefsirini ve akıbetimizin ne olacağını bildir [dediler]. Onların: { إِنَّا نَرَاكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ } “'çünkü biz senin iyilik edenlerden olduğunu görüyoruz'” sözleri ise: 'Sen insanlara ihsanda bulunan kimselerdensin; başkalarına iyilik ettiğin gibi rüyamızı tabir ederek bize de iyilik et' manasındadır. Böylece Yûsuf'un ihsanını vesile kılarak ricada bulundular.

6347. Metin

فـ {قَالَ} لهما مجيبا لطلبتهما: {لا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا} أي: فلتطمئن قلوبكما، فإني سأبادر إلى تعبير رؤياكما، فلا يأتيكما غداؤكما، أو عشاؤكما، أول ما يجيء إليكما، إلا نبأتكما بتأويله قبل أن يأتيكما.

Onların bu taleplerine karşılık Yûsuf { قَالَ } “dedi ki:” { لا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِهِ إِلا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَكُمَا } “'Size rızık olarak verilecek yemek henüz size gelmeden önce onun tabirini mutlaka size haber veririm.'” Yani gönlünüz rahat olsun; rüyanızı tabir etmekte acele edeceğim; öğle veya akşam yemeğiniz daha size ulaşmadan önce onun tabirini size mutlaka bildirmiş olacağım.

6348. Metin

ولعل يوسف ﵊ قصد أن يدعوهما إلى الإيمان في هذه الحال التي بدت حاجتهما إليه، ليكون أنجع لدعوته، وأقبل لهما.

Muhtemelen Yûsuf aleyhisselâm, davetinin daha tesirli olması ve onların da daha kolay kabul etmeleri için kendilerine duydukları ihtiyacın açıkça ortaya çıktığı bu kritik anda onları imana davet etmeyi murad etmişti.

6349. Metin

ثم قال: {ذَلِكُمَا} التعبير الذي سأعبره لكما {مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي} أي: هذا من علم الله علمنيه وأحسن إليَّ به، وذلك {إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} والترك كما يكون للداخل في شيء ثم ينتقل عنه، يكون لمن لم يدخل فيه أصلا.

Sonra şöyle dedi: Size yapacağım { ذَلِكُمَا } bu tabir { مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي } “Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir.” Yani bu, Allah'ın bana öğrettiği ve bana lütfettiği ilimdendir; zira { إِنِّي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ } “doğrusu ben, Allah'a inanmayan ve ahireti de inkar eden bir kavmin dinini terk ettim.” Terk etmek tabiri, bir şeyin içine girip sonra ondan ayrılan kimse için kullanıldığı gibi, o şeye hiç girmemiş olan kimse için de kullanılır.

6350. Metin

فلا يقال: إن يوسف كان من قبل، على غير ملة إبراهيم.

Dolayısıyla Yûsuf'un daha önce İbrâhim'in dininden başka bir dinde olduğu asla söylenemez.

6351. Metin

{وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ لَنَا أَنْ نُشْرِكَ بِاللَّهِ مِنْ شَيْءٍ ذَلِكَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَشْكُرُونَ * يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ * مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلا أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلا لِلَّهِ أَمَرَ أَلا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} .

{ وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ مَا كَانَ لَنَا أَنْ نُشْرِكَ بِاللَّهِ مِنْ شَيْءٍ ذَلِكَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَشْكُرُونَ * يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ * مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلا أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلا لِلَّهِ أَمَرَ أَلا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ } “'Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya'kûb'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmak bize yakışmaz. Bu, bize ve bütün insanlara Allah'ın bir lütfudur; fakat insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok sahte rabler mi daha hayırlıdır, yoksa mutlak galip ve her şeyi hükmü altına alan bir tek Allah mı? O'nu bırakıp taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım kuru isimlerden ibarettir; Allah onlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah'ındır; O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.'”

6352. Metin

{وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ} ثم فسر تلك الملة بقوله: {مَا كَانَ لَنَا} أي: ما ينبغي ولا يليق بنا {أَنْ نُشْرِكَ بِاللَّهِ مِنْ شَيْءٍ} بل نفرد الله بالتوحيد، ونخلص له الدين والعبادة.

{ وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ } “'Atalarım İbrâhim, İshak ve Ya'kûb'un dinine uydum.'” Sonra bu dini şu sözüyle tefsir etti: { مَا كَانَ لَنَا } yani bize yakışmaz ve yaraşmaz ki { أَنْ نُشْرِكَ بِاللَّهِ مِنْ شَيْءٍ } “Allah'a hiçbir şeyi ortak koşalım;” bilakis tevhitle Allah'ı birler, dini ve kulluğu sırf O'na has kılarız.

6353. Metin

{ذَلِكَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ} أي: هذا من أفضل مننه وإحسانه وفضله علينا، وعلى من هداه الله كما هدانا، فإنه لا أفضل من منة الله على العباد بالإسلام والدين القويم، فمن قبله وانقاد له فهو حظه، وقد حصل له أكبر النعم وأجل الفضائل.

{ ذَلِكَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ } “'Bu, bize ve bütün insanlara Allah'ın bir lütfudur;'” yani bu tevhidi bize ve bizi hidayete erdirdiği gibi hidayete erdirdiği insanlara nasip etmesi O'nun en üstün nimetlerinden, ihsanından ve fazlındandır. Zira Allah'ın kullarına İslam ve dosdoğru din ile bahşettiği nimetten daha üstün bir nimet yoktur; onu kabul edip boyun eğen kimse en büyük nasibe ermiş, nimetlerin en büyüğünü ve faziletlerin en yücesini elde etmiştir.

6354. Metin

{وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَشْكُرُونَ} فلذلك تأتيهم المنة والإحسان، فلا يقبلونها ولا يقومون لله بحقه، وفي هذا من الترغيب للطريق التي هو عليها ما لا يخفى، فإن الفتيين لما تقرر عنده أنهما رأياه بعين التعظيم والإجلال -وأنه محسن معلم- ذكر لهما أن هذه الحالة التي أنا عليها، كلها من فضل الله وإحسانه، حيث منَّ عليَّ بترك الشرك وباتباع ملة آبائه، فبهذا وصلت إلى ما رأيتما، فينبغي لكما أن تسلكا ما سلكت.

{ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَشْكُرُونَ } “'Fakat insanların çoğu şükretmezler.'” Bundan dolayı kendilerine bu lütuf ve ihsan gelir de onu kabul etmezler ve Allah'ın hakkını yerine getirmezler. Burada Yûsuf'un üzerinde bulunduğu yola teşvik olduğu apaçıktır. Nitekim o iki genç Yûsuf'a hürmet ve tazim nazarıyla bakıp onu ihsan sahibi bir muallim olarak gördükleri kesinleşince, Yûsuf onlara: 'Benim içinde bulunduğum bu güzel hal tamamen Allah'ın lütuf ve ihsanıdır; zira O şirkten uzak durmayı ve atalarımın dinine uymayı bana nasip etti; işte gördüğün mertebeye bu sayede ulaştım, öyleyse sizin de benim tuttuğum bu yolu tutmanız gerekir' demiştir.

6355. Metin

ثم صرح لهما بالدعوة، فقال: {يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} أي: أرباب عاجزة ضعيفة لا تنفع ولا تضر، ولا تعطي ولا تمنع، وهي متفرقة ما بين أشجار وأحجار وملائكة وأموات، وغير ذلك من أنواع المعبودات التي يتخذها المشركون، أتلك {خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ} الذي له صفات الكمال، {الْوَاحِدُ} في ذاته وصفاته وأفعاله فلا شريك له في شيء من ذلك.

Sonra onlara açıkça tebliğde bulunarak şöyle dedi: { يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَأَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ } “'Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok sahte rabler mi daha hayırlıdır, yoksa mutlak galip ve her şeyi hükmü altına alan bir tek Allah mı?'” Yani hiçbir fayda ve zarar veremeyen, verip vermemek elinde olmayan, ağaçlar, taşlar, melekler, ölüler ve müşriklerin edindiği diğer çeşit çeşit putlar arasından seçilmiş aciz ve zayıf birtakım sahte rabler mi { خَيْرٌ أَمِ اللَّهُ } “daha hayırlıdır yoksa” bütün kemal sıfatlarına sahip, Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde { الْوَاحِدُ } “bir tek” olan —ki hiçbir şeyde O'nun ortağı yoktur— [Allah mı?]

6356. Metin

{الْقَهَّارُ} الذي انقادت الأشياء لقهره وسلطانه، فما شاء كان وما لم يشأ لم يكن {ما من دابة إلا هو آخذ بناصيتها} ومن المعلوم أن من هذا شأنه ووصفه خير من الآلهة المتفرقة التي هي مجرد أسماء، لا كمال لها ولا أفعال لديها. ولهذا قال: {مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلا أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ}

Bütün varlıkların kahredici kudretine ve hâkimiyetine boyun eğdiği, dilediği her şeyin olduğu, dilemediğinin ise asla olmadığı, “hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın” vasfına sahip { الْقَهَّارُ } “[mutlak galip ve her şeyi hükmü altına alan Allah mı?]” Şanı ve vasfı bu olan Zât'ın, hiçbir kemali ve fiili bulunmayan kuru isimlerden ibaret darmadağınık putlardan daha hayırlı olduğu malumdur. İşte bu sebeple şöyle dedi: { مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلا أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ } “'O'nu bırakıp taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım kuru isimlerden ibarettir.'”

6357. Metin

أي: كسوتموها أسماء، سميتموها آلهة، وهي لا شيء، ولا فيها من صفات الألوهية شيء، {مَا أَنزلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ} بل أنزل الله السلطان بالنهي عن عبادتها وبيان بطلانها، وإذا لم ينزل الله بها سلطانا، لم يكن طريق ولا وسيلة ولا دليل لها.

Yani siz onlara birtakım isimler takıp ilah dediniz; oysa onlar hiçbir şey değildir ve kendilerinde uluhiyete dair hiçbir sıfat yoktur; { مَا أَنزلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ } “'Allah onlara dair hiçbir delil (sultan) indirmemiştir.'” Bilakis Allah onlara tapılmasını yasaklayan ve batıllığını açıklayan kesin deliller indirmiştir. Mademki Allah onlara dair bir delil indirmemiştir, öyleyse onlara tapmaya götürecek hiçbir meşru yol, hiçbir vesile ve hiçbir delil yoktur.

6358. Metin

لأن الحكم لله وحده، فهو الذي يأمر وينهى، ويشرع الشرائع، ويسن الأحكام، وهو الذي أمركم {أن لا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ} أي: المستقيم الموصل إلى كل خير، وما سواه من الأديان، فإنها غير مستقيمة، بل معوجة توصل إلى كل شر.

Çünkü hüküm ancak tek olan Allah'ındır; emreden, yasaklayan, şeriat koyan ve hükümleri vazedip belirleyen ancak O'dur. Size emreden de O'dur: { أن لا تَعْبُدُوا إِلا إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ } “'O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur;'” yani her türlü hayra ulaştıran dosdoğru yoldur. O'nun dışındaki dinler ise asla doğru değildir; bilakis her türlü şerre götüren eğri yollardır.

6359. Metin

{وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} حقائق الأشياء، وإلا فإن الفرق بين عبادة الله وحده لا شريك له، وبين الشرك به، أظهر الأشياء وأبينها.

{ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ } “'Fakat insanların çoğu bilmezler;'” yani eşyanın hakikatini bilmezler. Yoksa hiçbir ortağı bulunmayan bir tek Allah'a kulluk etmek ile O'na şirk koşmak arasındaki fark en açık ve en aşikar hakikattir.

6360. Metin

ولكن لعدم العلم من أكثر الناس بذلك، حصل منهم ما حصل من الشرك،.فيوسف ﵇ دعا صاحبي السجن لعبادة الله وحده، وإخلاص الدين له، فيحتمل أنهما استجابا وانقادا، فتمت عليهما النعمة، ويحتمل أنهما لم يزالا على شركهما، فقامت عليهما -بذلك- الحجة، ثم إنه ﵇ شرع يعبر رؤياهما، بعد ما وعدهما ذلك، فقال:

Fakat insanların çoğunun bu ilimden yoksun olması sebebiyle onlardan bu şirk meydana gelmiştir. Yûsuf aleyhisselâm zindan arkadaşlarını tek olan Allah'a ibadet etmeye ve dini yalnız O'na has kılmaya davet etti. Onların bu davete icabet edip boyun eğmiş ve böylece üzerlerindeki nimetin tamamlanmış olması muhtemel olduğu gibi, şirkleri üzere kalmaya devam edip aleyhlerine hüccetin ikame edilmiş olması da muhtemeldir. Sonra Yûsuf aleyhisselâm daha önce vadettiği gibi onların rüyalarını tabir etmeye başlayarak şöyle dedi:

6361. Metin

{٤١} {يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَمَّا أَحَدُكُمَا} وهو الذي رأى أنه يعصر خمرا، فإنه يخرج من السجن {فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْرًا} أي: يسقي سيده الذي كان يخدمه خمرا، وذلك مستلزم لخروجه من السجن، {وَأَمَّا الآخَرُ} وهو: الذي رأى أنه يحمل فوق رأسه خبزا تأكل الطير منه.

{ ٤١ } { يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ أَمَّا أَحَدُكُمَا } “'Ey zindan arkadaşlarım! Birinize gelince” —ki o kendisini şarap sıkarken gören kimsedir— o zindandan çıkacak { فَيَسْقِي رَبَّهُ خَمْرًا } ve efendisine şarap sunacaktır.' Yani eskiden hizmet ettiği efendisine içki sunacaktır; bu ise onun zindandan çıkmasını gerektirir. { وَأَمَّا الآخَرُ } “'Diğerine gelince;'” o da başının üstünde kuşların yediği ekmeği taşıdığını gören kimsedir.

6362. Metin

{فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِهِ} فإنه عبر [عن] الخبز الذي تأكله الطير، بلحم رأسه وشحمه، وما فيه من المخ، وأنه لا يقبر ويستر عن الطيور، بل يصلب ويجعل في محل، تتمكن الطيور من أكله، ثم أخبرهما بأن هذا التأويل الذي تأوله لهما، أنه لا بد من وقوعه فقال: {قُضِيَ الأمْرُ الَّذِي فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ} أي: تسألان عن تعبيره وتفسيره.

{ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ الطَّيْرُ مِنْ رَأْسِهِ } “'o asılacak ve kuşlar onun başından yiyecektir.'” Zira kuşların yediği ekmeği onun başının eti, yağı ve beyniyle tabir etmiştir; onun gömülmeyip kuşlardan gizlenmeyeceğini, bilakis asılarak kuşların yiyebileceği bir yere bırakılacağını bildirmiştir. Sonra kendilerine yaptığı bu tabirin mutlaka gerçekleşeceğini haber vererek şöyle dedi: { قُضِيَ الأمْرُ الَّذِي فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ } “'Hakkında fetva istediğiniz [tabirini sorduğunuz] iş olup bitmiştir.'” Yani tabirini ve tefsirini sorduğunuz mesele karara bağlanmıştır.

6363. Metin

{٤٢} {وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ فَأَنْسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ} .

{ ٤٢ } { وَقَالَ لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ فَأَنْسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ } “[Yûsuf], ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye: 'Efendinin yanında beni an' dedi. Fakat şeytan efendisine onu anmayı unutturdu; böylece [Yûsuf] birkaç yıl daha zindanda kaldı.”

6364. Metin

أي: {وَقَالَ} يوسف ﵇: {لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا} وهو: الذي رأى أنه يعصر خمرا: {اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ} أي: اذكر له شأني وقصتي، لعله يرقُّ لي، فيخرجني مما أنا فيه، {فَأَنْسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ} أي: فأنسى الشيطان ذلك الناجي ذكر الله تعالى، وذكر ما يقرب إليه، ومن جملة ذلك نسيانه ذكر يوسف الذي يستحق أن يجازى بأتم الإحسان، وذلك ليتم الله أمره وقضاءه.

Yani Yûsuf aleyhisselâm { لِلَّذِي ظَنَّ أَنَّهُ نَاجٍ مِنْهُمَا } “ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye” —ki o kendisini şarap sıkarken gören kişidir— şöyle { وَقَالَ } “dedi:” { اذْكُرْنِي عِنْدَ رَبِّكَ } “'Efendinin yanında beni an;'” yani durumumu ve kıssamı ona anlat; umulur ki bana acır da beni içinde bulunduğum bu durumdan çıkarır. { فَأَنْسَاهُ الشَّيْطَانُ ذِكْرَ رَبِّهِ } “Fakat şeytan efendisine onu anmayı unutturdu.” Yani şeytan kurtulan o kimseye Allah Teâlâ'yı anmayı ve O'na yaklaştıracak şeyleri unutturdu; bu cümleden olarak en mükemmel ihsanla mükâfatlandırılmaya layık olan Yûsuf'u efendisine anmayı da unutturdu. Bu da Allah'ın emrini ve kaza ve kaderini tamamlaması içindi.

6365. Metin

{فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ} والبضع من الثلاث إلى التسع، ولهذا قيل: إنه لبث سبع سنين، ولما أراد الله أن يتم أمره، ويأذن بإخراج يوسف من السجن، قدر لذلك سببا لإخراج يوسف وارتفاع شأنه وإعلاء قدره، وهو رؤيا الملك.

{ فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ } “Böylece birkaç yıl daha zindanda kaldı.” 'Bıd' (birkaç) ifadesi üçten dokuza kadar olan sayılar için kullanılır; bu sebeple yedi yıl kaldığı söylenmiştir. Allah emrini tamamlamayı ve Yûsuf'un zindandan çıkmasına izin vermeyi murad edince, Yûsuf'un oradan çıkması, şanının yücelmesi ve kadrinin artması için bir sebep takdir etti; o da kralın gördüğü rüyadır.

6366. Metin

{٤٣ - ٤٩} {وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ} .

{ ٤٣ - ٤٩ } { وَقَالَ الْمَلِكُ إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعَ سُنْبُلاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ } “Kral dedi ki: 'Ben [rüyamda] yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini, bir de yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer rüya tabir ediyorsanız bu rüyam hakkında bana fetva verin [tabirini açıklayın].'”

6367. Metin

لما أراد الله تعالى أن يخرج يوسف من السجن، أرى الله الملك هذه الرؤيا العجيبة، الذي تأويلها يتناول جميع الأمة، ليكون تأويلها على يد يوسف، فيظهر من فضله، ويبين من علمه ما يكون له رفعة في الدارين، ومن التقادير المناسبة أن الملك الذي ترجع إليه أمور الرعية هو الذي رآها، لارتباط مصالحها به.

Allah Teâlâ Yûsuf'u zindandan çıkarmayı murad edince, tabiri bütün milleti ilgilendiren bu hayret verici rüyayı krala gösterdi; ta ki tabiri Yûsuf'un eliyle gerçekleşsin, onun üstünlüğü ortaya çıksın ve her iki cihanda da yücelmesine vesile olacak ilmi aşikar olsun. Tebaasının işlerinin kendisine merci olduğu kralın bu rüyayı görmesi de menfaatlerin onunla bağlantılı olması bakımından en münasip takdirlerdendir.

6368. Metin

وذلك أنه رأى رؤيا هالته، فجمع لها علماء قومه وذوي الرأي منهم وقال: {إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ} أي: سبع من البقرات {عِجَافٌ} وهذا من العجب، أن السبع العجاف الهزيلات اللاتي سقطت قوتهن، يأكلن السبع السمان التي كنَّ نهاية في القوة.

Zira kral kendisini dehşete düşüren bir rüya gördü; bunun üzerine kavminin âlimlerini ve ileri gelen fikir sahiplerini toplayıp şöyle dedi: { إِنِّي أَرَى سَبْعَ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ } { عِجَافٌ } “'Ben [rüyamda] yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini görüyorum.'” Kuvvetten düşmüş yedi zayıf ve cılız ineğin, kuvvetin zirvesinde olan yedi semiz ineği yemesi cidden hayret verici bir manzaradır.

6369. Metin

{وَ} رأيت {سَبْعَ سُنْبُلاتٍ خُضْرٍ} يأكلهن سبع سنبلات {يَابِسَاتٍ} {يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ} لأن تعبير الجميع واحد، وتأويله شيء واحد. {إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ} فتحيروا، ولم يعرفوا لها وجها.

[Ve] { سَبْعَ سُنْبُلاتٍ خُضْرٍ } “yedi yeşil başak” gördüm; onları yedi { يَابِسَاتٍ } “kuru” başak yiyordu. { يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي رُؤْيَايَ } “'Ey ileri gelenler! Bu rüyam hakkında bana fetva verin;'” zira hepsinin tabiri birdir ve yorumu tek bir şeye dayanır; { إِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ } “'eğer rüya tabir ediyorsanız.' Bunun üzerine onlar şaşırıp kaldılar ve rüyaya bir mana veremediler.”

6370. Metin

{قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلامٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الأحْلامِ بِعَالِمِينَ * وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَا أُنَبِّئُكُمْ بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ * يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ لَعَلِّي أَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ * قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ إِلا قَلِيلا مِمَّا تَأْكُلُونَ * ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلا قَلِيلا مِمَّا تُحْصِنُونَ * ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ} .

{ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلامٍ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ الأحْلامِ بِعَالِمِينَ * وَقَالَ الَّذِي نَجَا مِنْهُمَا وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَا أُنَبِّئُكُمْ بِتَأْوِيلِهِ فَأَرْسِلُونِ * يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ لَعَلِّي أَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ * قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ إِلا قَلِيلا مِمَّا تَأْكُلُونَ * ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلا قَلِيلا مِمَّا تُحْصِنُونَ * ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ } “Dediler ki: 'Bunlar karmaşık ve tutarsız rüyalardır (adgâsü ahlâm). Biz böyle karmaşık rüyaların tabirini bilenlerden değiliz.' O iki gençten kurtulmuş olanı, nice zaman sonra [Yûsuf'u] hatırladı ve: 'Ben size onun tabirini haber veririm; hemen beni [zindana] gönderin' dedi. 'Yûsuf! Ey dosdoğru ve pek sadık insan! Yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yemesi, bir de yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak hakkında bize fetva ver [tabirini açıkla]. Umulur ki insanlara dönerim de onlar da öğrenirler.' [Yûsuf] dedi ki: 'Yedi yıl adetiniz üzere ekin ekersiniz; yiyeceğiniz az bir miktar müstesna, hasat ettiğinizi başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi kurak ve zorlu yıl gelecek; saklayıp koruyacağınız az bir miktar hariç, onlar için önceden biriktirdiğiniz şeylerin tamamını yiyip bitirecek. Sonra bunun ardından öyle bir yıl gelecek ki insanlara onda bol yağmur verilecek ve onda [bolluktan meyveleri, üzümleri] sıkacaklar.'”

6371. Metin

و {قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلامٍ} أي أحلام لا حاصل لها، ولا لها تأويل.

Ve { قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلامٍ } “'bunlar karmaşık ve tutarsız rüyalardır' dediler.” Yani hiçbir aslı ve neticesi olmayan, tabiri de bulunmayan rüyalardır [dediler].

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.