6551. Metin
وهي مدنية، وقيل: مكية
Bu sûre Medenîdir; Mekkî olduğu da söylenmiştir.
6552. Metin
{١} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ} .
{ ١ } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ المر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ وَالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ } “Bismillâhirrahmânirrahîm. Elif-Lâm-Mîm-Râ. Bunlar Kitab'ın ayetleridir. Rabbinden sana indirilen haktır; fakat insanların çoğu iman etmezler.”
6553. Metin
يخبر تعالى أن هذا القرآن هو آيات الكتاب الدالة على كل ما يحتاج إليه العباد من أصول الدين وفروعه، وأن الذي أنزل إلى الرسول من ربه هو الحق المبين، لأن أخباره صدق، وأوامره ونواهيه عدل، مؤيدة بالأدلة والبراهين القاطعة، فمن أقبل عليه وعلى علمه، كان من أهل العلم بالحق، الذي يوجب لهم علمهم العمل بما أحب الله.
Allah Teâlâ bu Kur'an'ın, kulların dinin asıllarında ve furuunda muhtaç oldukları her şeye delalet eden Kitab'ın ayetleri olduğunu; Rabbinden Resul'e indirilen bu vahyin apaçık hak olduğunu haber vermektedir. Çünkü onun haberleri doğru, emir ve yasakları ise tam bir adalettir; kesin delil ve bürhanlarla teyit edilmiştir. Kim ona ve onun ilmine yönelirse hakkı bilen ilim ehlinden olur; bu ilimleri ise onları Allah'ın sevdiği amelleri işlemeye sevk eder.
6554. Metin
{وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ} بهذا القرآن، إما جهلا وإعراضا عنه وعدم اهتمام به، وإما عنادا وظلما، فلذلك أكثر الناس غير منتفعين به، لعدم السبب الموجب للانتفاع.
{ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يُؤْمِنُونَ } “Fakat insanların çoğu iman etmezler;” yani ya cehaletleri, yüz çevirmeleri ve umursamamaları sebebiyle yahut inat ve zulümleri sebebiyle bu Kur'an'a inanmazlar. Bu yüzden insanların çoğu, istifade etmeyi gerektirecek sebebi yerine getirmedikleri için ondan faydalanamazlar.
6555. Metin
{٢ - ٤} {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الأمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ * وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الأرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ * وَفِي الأرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} .
{ ٢ - ٤ } { اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الأمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ * وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الأرْضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْهَارًا وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ * وَفِي الأرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ صِنْوَانٌ وَغَيْرُ صِنْوَانٍ يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأكُلِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “Allah O'dur ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra Arş'a istiva etti. Güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İşleri O idare eder; Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye ayetleri açıklar. Yeri yayıp döşeyen, onda sabit ulu dağlar ve ırmaklar kılan, her meyveden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi gündüzün üzerine O bürür. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için kesin deliller (ayetler) vardır. Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar/toprak parçaları, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır; hepsi tek bir su ile sulanır; fakat lezzet ve üründe bir kısmını diğerine üstün kılarız. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için kesin ibretler vardır.”
6556. Metin
يخبر تعالى عن انفراده بالخلق والتدبير، والعظمة والسلطان الدال على أنه وحده المعبود الذي لا تنبغي العبادة إلا له فقال: {اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ} على عظمها واتساعها بقدرته العظيمة، {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} أي: ليس لها عمد من تحتها، فإنه لو كان لها عمد، لرأيتموها {ثُمَّ} بعد ما خلق السماوات والأرض {اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ} العظيم الذي هو أعلى المخلوقات، استواء يليق بجلاله ويناسب كماله.
Allah Teâlâ yaratmada, idarede, azamet ve hükümranlıkta tek ve benzersiz olduğunu; ibadetin ancak Kendisine layık yegâne ma'bud olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: { اللَّهُ الَّذِي رَفَعَ السَّمَاوَاتِ } “Allah O'dur ki gökleri” büyüklüğüne ve enginliğine rağmen yüce kudretiyle “yükseltti;” { بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا } “görebileceğiniz bir direk olmaksızın;” yani altında hiçbir direk yoktur; şayet direkleri olsaydı görürdünüz. { ثُمَّ } Gökleri ve yeri yarattıktan “sonra,” mahlûkatın en yücesi olan ulu { اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ } “Arş'a istiva etti;” celaline yaraşır ve kemaline uygun bir istiva ile istiva buyurdu.
6557. Metin
{وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} لمصالح العباد ومصالح مواشيهم وثمارهم، {كُلِّ} من الشمس والقمر {يَجْرِي} بتدبير العزيز العليم، {لأجَلٍ مُسَمًّى} بسير منتظم، لا يفتران ولا ينيان، حتى يجيء الأجل المسمى وهو طي الله هذا العالم، ونقلهم إلى الدار الآخرة التي هي دار القرار، فعند ذلك يطوي الله السماوات ويبدلها، ويغير الأرض ويبدلها. فتكور الشمس والقمر، ويجمع بينهما فيلقيان في النار، ليرى من عبدهما أنهما غير أهل للعبادة؛ فيتحسر بذلك أشد الحسرة وليعلم الذين كفروا أنهم كانوا كاذبين.
Kulların, hayvanlarının ve mahsullerinin menfaati için { وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ } “güneşi ve ayı emrine boyun eğdirdi.” Güneş ve aydan { كُلٌّ } “her biri” Azîz ve Alîm olan Allah'ın tedbiriyle { يَجْرِي } “akıp gitmektedir;” { لأجَلٍ مُسَمًّى } “belirlenmiş bir vakte kadar” hiç gevşemeksizin ve durmaksızın muntazam bir hareketle akıp gider. Nihayet belirlenen o vakit gelir; o da Allah'ın bu âlemi dürmesi ve mahlûkatı karar yurdu olan ahiret yurduna nakletmesidir. İşte o vakit Allah Teâlâ semaları dürer ve değiştirir; yeryüzünü de değiştirir. Güneş ve ay dürülür, bir araya toplanıp ateşe atılır ki onlara tapanlar bunların ibadete layık olmadığını bizzat görsünler; böylece derin bir hasrete düşsünler ve inkâr edenler kendilerinin yalancı olduklarını anlasınlar.
6558. Metin
وقوله {يُدَبِّرُ الأمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ} هذا جمع بين الخلق والأمر، أي: قد استوى الله العظيم على سرير الملك، يدبر الأمور في العالم العلوي والسفلي، فيخلق ويرزق، ويغني ويفقر، ويرفع أقواما ويضع آخرين، ويعز ويذل، ويخفض ويرفع، ويقيل العثرات، ويفرج الكربات، وينفذ الأقدار في أوقاتها التي سبق بها علمه، وجرى بها قلمه، ويرسل ملائكته الكرام لتدبير ما جعلهم على تدبيره.
Allah Teâlâ'nın: { يُدَبِّرُ الأمْرَ يُفَصِّلُ الآيَاتِ } “İşleri O idare eder, ayetleri açıklar” buyruğu yaratma (halk) ile emretmeyi (emr) bir arada cem etmektedir. Yani Ulu Allah mülk tahtına istiva etmiştir; ulvî ve süflî âlemdeki bütün işleri idare buyurur; yaratır, rızık verir; zengin kılar, fakir düşürür; birtakım kavimleri yükseltir, diğerlerini alçaltır; aziz kılar, zelil kılar; indirir, kaldırır; tökezlemeleri bağışlar, kederleri giderir; ezelî ilminin geçtiği ve kaleminin yazdığı vakitlerde takdirlerini infaz eder; idaresini kendilerine tevdi ettiği işler için yüce meleklerini sevk eder.
6559. Metin
وينزل الكتب الإلهية على رسله ويبين ما يحتاج إليه العباد من الشرائع والأوامر والنواهي، ويفصلها غاية التفصيل ببيانها وإيضاحها وتمييزها، {لَعَلَّكُمْ} بسبب ما أخرج لكم من الآيات الأفقية والآيات القرآنية، {بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ} فإن كثرة الأدلة وبيانها ووضوحها، من أسباب حصول اليقين في جميع الأمور الإلهية، خصوصا في العقائد الكبار، كالبعث والنشور والإخراج من القبور.
Resullerine ilahi kitapları indirir; kulların muhtaç olduğu şeriatleri, emir ve yasakları beyan eder; onları açıklayarak, aydınlatıp birbirinden ayırt ederek en güzel şekilde detaylandırır. { لَعَلَّكُمْ } Sizin için ortaya koyduğu âfâkî ayetler ve Kur'an ayetleri vesilesiyle { بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ } “Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız diye.” Zira delillerin çokluğu, beyanı ve açıklığı, bütün ilahi meselelerde —bilhassa yeniden diriliş (ba's), mahşerde toplanma (nüşûr) ve kabirlerden çıkarılma gibi büyük inanç esaslarında— yakîn hasıl olmasının en mühim sebeplerindendir.
6560. Metin
وأيضا فقد علم أن الله تعالى حكيم لا يخلق الخلق سدى، ولا يتركهم عبثا، فكما أنه أرسل رسله وأنزل كتبه لأمر العباد ونهيهم، فلا بد أن ينقلهم إلى دار يحل فيها جزاؤه، فيجازي المحسنين بأحسن الجزاء، ويجازي المسيئين بإساءتهم.
Ayrıca bilinmektedir ki Allah Teâlâ hikmet sahibidir; mahlûkatı başıboş yaratmaz ve onları kendi hallerine terk etmez. Kullara emretmek ve onları nehyetmek üzere peygamberlerini gönderip kitaplarını indirdiği gibi, mutlaka onları karşılık ve mükâfat yurduna intikal ettirecektir; böylece iyilik edenleri en güzel mükâfatla mükâfatlandıracak, kötülük edenleri de kötülükleriyle cezalandıracaktır.
6561. Metin
{وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الأرْضَ} أي: خلقها للعباد، ووسعها وبارك فيها ومهدها للعباد، وأودع فيها من مصالحهم ما أودع، {وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ} أي: جبالا عظاما، لئلا تميد بالخلق، فإنه لولا الجبال لمادت بأهلها، لأنها على تيار ماء، لا ثبوت لها ولا استقرار إلا بالجبال الرواسي، التي جعلها الله أوتادا لها.
{ وَهُوَ الَّذِي مَدَّ الأرْضَ } “Yeri yayıp döşeyen O'dur;” yani onu kullar için yaratmış, genişletmiş, onda bereketler kılmış, kulların istifadesine hazır hale getirmiş ve içlerine maslahatlarını yerleştirmiştir. Yaratılanları sarsmasın diye { وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ } “onda sabit ulu dağlar kılmıştır.” Zira dağlar olmasaydı yeryüzü üzerindekilerle birlikte çalkalanıp sarsılırdı; çünkü yer su akıntısı üzerindedir ve Allah'ın ona kazık kıldığı o sabit dağlar olmaksızın durulup yerleşmesi mümkün değildir.
6563. Metin
{وَ} جعل فيها {أَنْهَارًا} تسقي الآدميين وبهائمهم وحروثهم، فأخرج بها من الأشجار والزروع والثمار خيرا كثيرا ولهذا قال: {وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} أي: صنفين مما يحتاج إليه العباد.
İnsanları, hayvanlarını ve ekinlerini sulayan { أَنْهَارًا } “ırmaklar kıldı;” onlar vesilesiyle ağaçlardan, ekinlerden ve meyvelerden pek çok hayırlar çıkardı. Bu sebeple şöyle buyurdu: { وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ فِيهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ } “Her meyveden çifter çifter yarattı;” yani kulların muhtaç olduğu her şeyden ikişer nevi/sınıf kıldı.
6564. Metin
{يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ} فتظلم الآفاق فيسكن كل حيوان إلى مأواه ويستريحون من التعب والنصب في النهار، ثم إذا قضوا مأربهم من النوم غشي النهار الليل فإذا هم مصبحون منتشرون في مصالحهم وأعمالهم في النهار.
{ يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ } “Geceyi gündüzün üzerine O bürür;” ufuklar kararır, her canlı barınağına çekilir ve gündüzün yorgunluk ve meşakkatinden dinlenirler. Uykudan nasiplerini alınca gündüz geceyi bürür; bir de bakarsın ki sabaha ermişler, gündüzün maslahat ve işleri için etrafa dağılmışlar.
6565. Metin
{ومن رحمته جعل لكم الليل والنهار لتسكنوا فيه ولتبتغوا من فضله ولعلكم تشكرون}
“Rahmetinden ötürü geceyi ve gündüzü sizin için var etti ki onda dinlenesiniz, O'nun lütfundan [rızkınızı] arayasınız ve şükredesiniz.”
6566. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ} على المطالب الإلهية {لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} فيها، وينظرون فيها نظر اعتبار دالة على أن الذي خلقها ودبرها وصرفها، هو الله الذي لا إله إلا هو، ولا معبود سواه، وأنه عالم الغيب والشهادة، الرحمن الرحيم، وأنه القادر على كل شيء، الحكيم في كل شيء المحمود على ما خلقه وأمر به ﵎.
İlahi hakikatlere dair { إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ } “şüphesiz bunda kesin deliller vardır;” { لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ } “düşünen,” onlara ibret nazarıyla bakan bir toplum için [deliller vardır]. Bu deliller gösterir ki onları yaratan, idare eden ve evirip çeviren, Kendisinden başka hiçbir ilah ve ma'bud bulunmayan Allah'tır. O gaybı ve şehadeti bilendir, Rahmân'dır, Rahîm'dir; her şeye kadirdir, her şeyde mutlak hikmet sahibidir; yarattığı ve emrettiği her şeyde hamde layık olandır (celle celâluhû).
6567. Metin
ومن الآيات على كمال قدرته وبديع صنعته أن جعل {فِي الأرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ} فيها أنواع الأشجار {مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ} وغير ذلك، والنخيل التي بعضها {صِنْوَانٌ} أي: عدة أشجار في أصل واحد، {وَغَيْرُ صِنْوَانٍ} بأن كان كل شجرة على حدتها، والجميع {يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ} وأرضه واحدة {وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأكُلِ} لونا وطعما ونفعا ولذة؛ فهذه أرض طيبة تنبت الكلأ والعشب الكثير والأشجار والزروع، وهذه أرض تلاصقها لا تنبت كلأ ولا تمسك ماء، وهذه تمسك الماء ولا تنبت الكلأ وهذه تنبت الزرع والأشجار ولا تنبت الكلأ وهذه الثمرة حلوة وهذه مرة وهذه بين ذلك.
O'nun kemal kudretine ve eşsiz sanatına delalet eden ayetlerden biri de: { فِي الأرْضِ قِطَعٌ مُتَجَاوِرَاتٌ وَجَنَّاتٌ } “yeryüzünde birbirine komşu kıtalar/toprak parçaları ve bahçeler” kılmasıdır ki o bahçelerde { مِنْ أَعْنَابٍ وَزَرْعٌ وَنَخِيلٌ } “üzümlerden, ekinlerden ve hurmalardan” türlü türlü ağaçlar vardır. Hurmalardan kimi { صِنْوَانٌ } “çatallıdır;” yani tek bir kökten birden fazla gövde biter; kimi de { وَغَيْرُ صِنْوَانٍ } “çatalsızdır;” yani her ağaç müstakil bir köktedir. Hepsi { يُسْقَى بِمَاءٍ وَاحِدٍ } “tek bir su ile sulanır” ve toprakları da birdir; fakat { وَنُفَضِّلُ بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ فِي الأكُلِ } “renk, tat, fayda ve lezzette bir kısmını diğerine üstün kılarız.” Şu verimli bir topraktır, bolca ot, çayır, ağaç ve ekin bitirir; onun hemen bitişiğindeki diğer bir toprak ise ne ot bitirir ne su tutar; bir başkası su tutar ama ot bitirmez; diğeri ekin ve ağaç bitirir ama çayır bitirmez; meyvelerden biri tatlı, diğeri acı, bir başkası ise ikisinin arasındadır.
6568. Metin
فهل هذا التنوع في ذاتها وطبيعتها؟ أم ذلك تقدير العزيز الرحيم؟
Acaba bu çeşitlilik onların kendi zatlarından ve tabiatlarından mıdır? Yoksa Azîz ve Rahîm olan Allah'ın takdiri midir?!
6569. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} أي: لقوم لهم عقول تهديهم إلى ما ينفعهم، وتقودهم إلى ما يرشدهم ويعقلون عن الله وصاياه وأوامره ونواهيه، وأما أهل الإعراض، وأهل البلادة فهم في ظلماتهم يعمهون، وفي غيهم يترددون، لا يهتدون إلى ربهم سبيلا ولا يعون له قيلا.
{ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ } “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için kesin ibretler vardır;” yani kendilerine fayda verecek şeylere onları ileten, doğru yola sevk eden ve Allah'ın tavsiyelerini, emir ve yasaklarını idrak eden akıl sahipleri için deliller vardır. Yüz çeviren ve anlayışı kıt olan kimselere gelince; onlar karanlıklar içinde bocalayıp dururlar, sapıklıklarında yuvarlanırlar; Rablerine giden bir yol bulamazlar ve O'nun sözünü kavrayamazlar.
6570. Metin
{٥} {وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ الأغْلالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} .
{ ٥ } { وَإِنْ تَعْجَبْ فَعَجَبٌ قَوْلُهُمْ أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ أُولَئِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ الأغْلالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ } “Eğer şaşacaksan asıl şaşılacak şey onların: 'Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?!' demeleridir. İşte onlar Rablerini inkâr edenlerdir; boyunlarında tasmalar/halkalar olanlar da onlardır; işte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır.”
6571. Metin
يحتمل أن معنى قوله {وَإِنْ تَعْجَبْ} من عظمة الله تعالى وكثرة أدلة توحيده، فإن العجب -مع هذا- إنكار المكذبين وتكذيبهم بالبعث، وقولهم {أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} أي: هذا بعيد في غاية الامتناع بزعمهم، أنهم بعد ما كانوا ترابا، أن الله يعيدهم، فإنهم -من جهلهم- قاسوا قدرة الخالق بقدرة المخلوق.
{ وَإِنْ تَعْجَبْ } buyruğunun manasının şu olması muhtemeldir: Allah Teâlâ'nın azametine ve tevhidinin delillerinin çokluğuna şaşacak olursan, bütün bunlara rağmen asıl şaşılacak olan şey, yalanlayanların inkârları, dirilişi yalanlamaları ve: { أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا أَئِنَّا لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ } “Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?!” demeleridir. Yani kendi batıl zanlarınca toprak olduktan sonra Allah'ın kendilerini yeniden diriltmesini son derece imkânsız ve uzak görmektedirler. Zira onlar cehaletlerinden ötürü Yaratıcı'nın kudretini yaratılmışın (mahlûkun) kudretiyle kıyaslamışlardır.
6572. Metin
فلما رأوا هذا ممتنعا في قدرة المخلوق ظنوا أنه ممتنع على قدرة الخالق، ونسوا أن الله خلقهم أول مرة ولم يكونوا شيئا.
Bunun yaratılmışın gücüne göre imkânsız olduğunu görünce, Yaratıcı'nın kudretine göre de imkânsız olduğunu zannettiler; oysa Allah'ın kendilerini ilk defa hiçbir şey değilken yoktan var ettiğini unuttular.
6573. Metin
ويحتمل أن معناه: وإن تعجب من قولهم وتكذيبهم للبعث، فإن ذلك من العجائب، فإن الذي توضح له الآيات، ويرى من الأدلة القاطعة على البعث ما لا يقبل الشك والريب، ثم ينكر ذلك فإن قوله من العجائب.
Şu manaya gelmesi de muhtemeldir: Eğer onların sözlerine ve dirilişi yalanlamalarına şaşacaksan, şüphesiz bu gerçekten şaşılacak şeylerin en büyüğüdür. Zira kendisine ayetler apaçık sergilenen, dirilişe dair şüphe ve tereddüt kabul etmez kesin delilleri gören, sonra da bunu inkâr eden kimsenin bu sözü hakikaten pek şaşılacak bir durumdur.
6574. Metin
ولكن ذلك لا يستغرب على {الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ} وجحدوا وحدانيته، وهي أظهر الأشياء وأجلاها، {وَأُولَئِكَ الأغْلالُ} المانعة لهم من الهدى {فِي أَعْنَاقِهِمْ} حيث دعوا إلى الإيمان فلم يؤمنوا، وعرض عليهم الهدى فلم يهتدوا، فقلبت قلوبهم وأفئدتهم عقوبة على أنهم لم يؤمنوا به أول مرة، {وَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} لا يخرجون منها أبدا.
Fakat bu durum { الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ } “Rablerini inkâr eden” ve her şeyden daha aşikâr ve apaçık olan O'nun birliğini reddeden kimseler için garipsenecek bir şey değildir. { وَأُولَئِكَ الأغْلالُ } Onları hidayetten alıkoyan tasmalar { فِي أَعْنَاقِهِمْ } “boyunlarındadır;” zira imana davet edildiler de inanmadılar, kendilerine hidayet sunuldu da hidayete ermediler; ilk defasında inanmamalarının cezası olarak kalpleri ve gönülleri tersyüz edildi. { وَأُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ } “İşte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır;” oradan asla çıkarılmayacaklardır.
6575. Metin
{٦} {وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلاتُ وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ} .
{ ٦ } { وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلاتُ وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ } “Senden iyilikten önce kötülüğün (azabın) çarçabuk gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce nice ibret verici cezalar (mesülât) gelip geçmiştir. Şüphesiz senin Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için mağfiret sahibidir; bununla beraber şüphesiz senin Rabbinin cezalandırması da pek şiddetlidir.”
6576. Metin
يخبر تعالى عن جهل المكذبين لرسوله المشركين به، الذين وعظوا فلم يتعظوا، وأقيمت عليهم الأدلة فلم ينقادوا لها، بل جاهروا بالإنكار، واستدلوا بحلم [الله] الواحد القهار عنهم، وعدم معاجلتهم بذنوبهم أنهم على حق، وجعلوا يستعجلون الرسول بالعذاب، ويقول قائلهم: {اللهم إن كان هذا هو الحق من عندك فأمطر علينا حجارة من السماء أو ائتنا بعذاب أليم}
Allah Teâlâ Resulünü yalanlayan müşriklerin cehaletini haber vermektedir. Kendilerine öğüt verildiğinde öğüt almadılar, deliller ortaya konduğunda boyun eğmediler; bilakis inkârı açıktan yaptılar ve Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın kendilerine mühlet vermesini ve günahları sebebiyle cezayı hemen vermemesini hak üzere olduklarına delil saydılar. Resul'den azabın çarçabuk gelmesini istemeye başladılar; nitekim içlerinden biri: “Ey Allah'ım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hak ise üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem verici bir azap getir!” demiştir.
6577. Metin
{و} الحال أنه {قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلاتُ} أي: وقائع الله وأيامه في الأمم المكذبين، أفلا يتفكرون في حالهم ويتركون جهلهم {وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ} أي: لا يزال خيره إليهم، وإحسانه وبره وعفوه نازلا إلى العباد، وهم لا يزال شرهم (١) وعصيانهم إليه صاعدًا.
Oysa durum şudur ki { وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلاتُ } “onlardan önce nice ibret verici cezalar (mesülât) gelip geçmiştir;” yani yalanlayan ümmetlerin başına gelen ilahi felaketler ve helak günleri vuku bulmuştur. Hiç onların hallerini düşünüp cehaletlerini terk etmezler mi?! { وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلَى ظُلْمِهِمْ } “Şüphesiz senin Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için mağfiret sahibidir;” yani O'nun hayrı, ihsanı, iyiliği ve affı kullara inmeye devam ederken, kulların da şerri ve isyanı O'na yükselip durmaktadır.
6578. Metin
يعصونه فيدعوهم إلى بابه، ويجرمون فلا يحرمهم خيره وإحسانه، فإن تابوا إليه فهو حبيبهم لأنه يحب التوابين، ويحب المتطهرين وإن لم يتوبوا فهو طبيبهم، يبتليهم بالمصائب، ليطهرهم من المعايب {قل يا عبادي الذين أسرفوا على أنفسهم لا تقنطوا من رحمة الله إن الله يغفر الذنوب جميعا إنه هو الغفور الرحيم}
O'na isyan ederler, O ise onları kapısına davet eder; suç işlerler, O ise hayır ve ihsanını onlardan kesmez. Şayet O'na tevbe ederlerse O onların habîbidir (sevgilisidir); zira O çokça tevbe edenleri sever, tertemiz olanları sever. Şayet tevbe etmezlerse O onların tabibidir; onları ayıplardan ve kusurlardan arındırmak için musibetlerle imtihan eder. “De ki: 'Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”
6579. Metin
{وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ} على من لم يزل مصرا على الذنوب، قد أبى التوبة والاستغفار والالتجاء إلى العزيز الغفار، فليحذر العباد عقوباته بأهل الجرائم، فإن أخذه أليم شديد.
{ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ الْعِقَابِ } “Şüphesiz senin Rabbinin cezalandırması da çok çetindir.” Günahlarda ısrar etmeyi sürdüren, tevbe ve istiğfar etmekten ve el-Azîz el-Gaffâr olan [Allah]'a sığınmaktan kaçınan kimseler için [böyle çetindir]. O halde kullar, suçlulara vereceği cezalardan sakınsınlar; zira O'nun yakalaması pek elem verici ve pek çetindir.1
6580. Metin
{٧} {وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} .
{ ٧ } { وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ إِنَّمَا أَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ } “İnkâr edenler: 'Ona Rabbinden bir mucize (ayet) indirilmeli değil miydi?' derler. Sen ancak bir uyarıcısın ve her kavim için bir yol gösterici (hâdî) vardır.”
6581. Metin
أي: ويقترح الكفار عليك من الآيات، التي يعينونها ويقولون: {لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} ويجعلون هذا القول منهم، عذرا لهم في عدم الإجابة إلى الرسول، والحال أنه منذر ليس له من الأمر شيء، والله هو الذي ينزل الآيات.
Yani kâfirler kendi belirledikleri birtakım mucizeleri senden talep ederek: { لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ } “'Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?'” derler ve bu sözlerini Resul'ün davetine icabet etmemelerine bir mazeret kılarlar. Oysa Resul ancak bir uyarıcıdır; işten hiçbir şey ona ait değildir; ayet ve mucizeleri indiren ise yalnızca Allah'tır.
6582. Metin
وقد أيده بالأدلة البينات التي لا تخفى على أولي الألباب، وبها يهتدي من قصده الحق، وأما الكافر الذي -من ظلمه وجهله- يقترح على الله الآيات فهذا اقتراح منه باطل وكذب وافتراء (١) .
Allah Teâlâ Resulünü akıl sahiplerine asla gizli kalmayacak apaçık delillerle desteklemiştir; gayesi hak olan kimse bu delillerle hidayet bulur. Zulmü ve cehaleti sebebiyle Allah'a karşı kafasına göre mucize teklif eden kâfire gelince, onun bu teklifi batıl, yalan ve bir iftiradır.
6583. Metin
فإنه لو جاءته أي آية كانت لم يؤمن ولم ينقد؛ لأنه لم يمتنع من الإيمان، لعدم ما يدله على صحته وإنما ذلك لهوى نفسه واتباع شهوته {وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ} أي: داع يدعوهم إلى الهدى من الرسل وأتباعهم، ومعهم من الأدلة والبراهين ما يدل على صحة ما معهم من الهدى.
Çünkü ona [istediği] hangi mucize gelirse gelsin yine de inanmaz ve boyun eğmezdi. Zira o, doğruluğunu kendisine gösterecek bir delil bulunmadığından dolayı imandan kaçınmış değildir; bu ancak nefsinin hevasından ve arzularına uymasından ötürüdür. { وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ } “Her kavmin bir yol göstericisi vardır.” Yani peygamberlerden ve onların tâbilerinden, kendilerini doğru yola davet eden bir davetçi vardır. Yanlarında da getirdikleri hidayetin doğruluğuna delalet eden açık deliller ve burhanlar bulunmaktadır.
6584. Metin
{٨ - ١١} {اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى وَمَا تَغِيضُ الأرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ * سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ * لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ} .
{ ٨ - ١١ } { اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى وَمَا تَغِيضُ الأرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ * سَوَاءٌ مِنْكُمْ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ * لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ } “Allah her dişinin ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. O'nun katında her şey bir ölçü iledir. O gaybı da görünen âlemi de bilendir; pek büyüktür (Kebîr), pek yücedir (Müteâl). Sizden sözü gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizlenen ile gündüzün serbestçe gezen O'nun ilminde birdir. İnsanın önünde ve arkasında, Allah'ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Şüphesiz bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir topluluğa bir kötülük (azap) dilediği zaman artık onu geri çevirecek hiçbir güç yoktur ve onlar için O'ndan başka hiçbir veli/koruyucu da yoktur.”
6585. Metin
يخبر تعالى بعموم علمه وسعة اطلاعه وإحاطته بكل شيء فقال: {اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى} من بني آدم وغيرهم، {وَمَا تَغِيضُ الأرْحَامُ} أي: تنقص مما فيها إما أن يهلك الحمل أو يتضاءل أو يضمحل {وَمَا تَزْدَادُ} الأرحام وتكبر الأجنة التي فيها، {وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ} لا يتقدم عليه ولا يتأخر ولا يزيد ولا ينقص إلا بما تقتضيه حكمته وعلمه.
Allah Teâlâ ilminin şümulünü, ihatasının genişliğini ve her şeyi kuşattığını haber vererek şöyle buyurmaktadır: Âdemoğullarından ve diğer canlılardan { اللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنْثَى } “Allah her dişinin ne taşıdığını bilir;” { وَمَا تَغِيضُ الأرْحَامُ } “rahimlerin neyi eksilttiğini;” yani ceninin düşmesi, küçülmesi veya yok olup gitmesini ve { وَمَا تَزْدَادُ } rahimlerin neyi artırdığını, içindeki ceninlerin büyümesini de [bilir]. { وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ } “O'nun katında her şey bir ölçü iledir;” O'nun hikmet ve ilminin gerektirdiği ölçünün ne önüne geçilir ne ardına kalınır; ne artar ne de eksilir.
6586. Metin
فإنه {عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ} في ذاته وأسمائه وصفاته {الْمُتَعَالِ} على جميع خلقه بذاته وقدرته وقهره.
Çünkü O, { عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ } gaybı ve şehadeti bilendir; zatında, isimlerinde ve sıfatlarında { الْكَبِيرُ } pek büyüktür; zatıyla, kudretiyle ve kahrıyla bütün mahlûkatının fevkinde { الْمُتَعَالِ } pek yücedir.
6587. Metin
{سَوَاءٌ مِنْكُمْ} في علمه وسمعه وبصره.
O'nun ilminde, işitmesinde ve görmesinde { سَوَاءٌ مِنْكُمْ } “sizden birdir;”
6588. Metin
{مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ} أي: مستقر بمكان خفي فيه، {وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ} أي: داخل سربه في النهار والسرب هو ما يختفي فيه الإنسان إما جوف بيته أو غار أو مغارة أو نحو ذلك.
{ مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَنْ جَهَرَ بِهِ } “sözü gizleyen ile onu açığa vuran;” { وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ } “geceleyin gizlenen;” yani saklı ve görünmez bir yerde duran ile { وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ } “gündüzün serbestçe gezen/yuvasına/ininde duran.” Serb: İnsanın içine gizlendiği evi, ini, mağarası veya benzeri yerdir.
6589. Metin
{١١} {لَهُ} أي: للإنسان {مُعَقِّبَاتٌ} من الملائكة يتعاقبون في الليل والنهار.
{ ١١ } { لَهُ } Yani insanın { مُعَقِّبَاتٌ } gece ve gündüz nöbetleşe birbirini takip eden melekleri vardır.
6590. Metin
{مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ} أي: يحفظون بدنه وروحه من كل من يريده بسوء، ويحفظون عليه أعماله، وهم ملازمون له دائما، فكما أن علم الله محيط به، فالله قد أرسل هؤلاء الحفظة على العباد، بحيث لا تخفى أحوالهم ولا أعمالهم، ولا ينسى منها شيء، {إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ} من النعمة والإحسان ورغد العيش {حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ} بأن ينتقلوا من الإيمان إلى الكفر ومن الطاعة إلى المعصية، أو من شكر نعم الله إلى البطر بها فيسلبهم الله عند ذلك إياها.
{ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ } “Onun önünde ve arkasında, Allah'ın emriyle onu koruyan [takipçiler vardır];” yani bedenini ve ruhunu kendisine kötülük yapmak isteyen her şeyden korurlar ve amellerini muhafaza edip kaydederler. Bu melekler daima onun yanındadırlar. Tıpkı Allah'ın ilminin onu kuşatması gibi, Allah Teâlâ kulların üzerine bu koruyucu melekleri göndermiştir; öyle ki ne halleri ne de amelleri gizli kalır ve hiçbir şey unutulmaz. { إِنَّ اللَّهَ لا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ } “Şüphesiz Allah bir topluluğun durumunu” —üzerlerindeki nimeti, ihsanı ve refahı— “değiştirmez;” { حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ } “onlar kendi nefislerindekini değiştirmedikçe;” yani imandan küfre, itaatten masiyete yahut Allah'ın nimetlerine şükretmekten şımarıp nankörlük etmeye geçmedikçe [değiştirmez]. Böyle yaptıklarında ise Allah o nimetleri ellerinden çekip alır.
6591. Metin
وكذلك إذا غير العباد ما بأنفسهم من المعصية، فانتقلوا إلى طاعة الله، غير الله عليهم ما كانوا فيه من الشقاء إلى الخير والسرور والغبطة والرحمة، {وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا} أي: عذابا وشدة وأمرا يكرهونه، فإن إرادته لا بد أن تنفذ فيهم.
Aynı şekilde kullar nefislerindeki günah halini değiştirip Allah'a itaate yönelirlerse, Allah da onların içinde bulundukları bedbahtlığı hayra, sevince, huzura ve rahmete dönüştürür. { وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا } “Allah bir topluluğa bir kötülük dilediği zaman” —yani azap, şiddet ve hoşlanmadıkları bir musibet murat ettiğinde— şüphesiz O'nun iradesi onlar üzerinde mutlaka vuku bulur.
6592. Metin
{فَ} إنه {لا مَرَدَّ لَهُ} ولا أحد يمنعهم منه، {وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ} يتولى أمورهم فيجلب لهم المحبوب، ويدفع عنهم المكروه، فليحذروا من الإقامة على ما يكره الله خشية أن يحل بهم من العقاب ما لا يرد عن القوم المجرمين.
{ فَلا مَرَدَّ لَهُ } “Artık onu geri çevirecek hiçbir güç yoktur” ve hiç kimse onları bundan koruyamaz. { وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ } “Onlar için O'ndan başka hiçbir veli/koruyucu da yoktur;” işlerini üstlenip kendilerine sevdikleri şeyleri celbedecek ve hoşlanmadıkları şeyleri defedecek hiçbir sahip bulunmaz. O halde kullar, günahkâr topluluktan geri çevrilmeyen o azabın başlarına inmesinden korkarak Allah'ın hoşlanmadığı şeylerde ısrar etmekten sakınsınlar!
6593. Metin
{١٢ - ١٣} {هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ * وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللَّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ} .
{ ١٢ - ١٣ } { هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ * وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللَّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ } “Korku ve ümit içinde size şimşeği gösteren ve yağmur yüklü ağır bulutları meydana getiren O'dur. Gök gürültüsü O'nu hamd ile tesbih eder; melekler de O'nun korkusundan tesbih ederler. O yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar; onlar ise Allah hakkında mücadele edip dururlar. Oysa O, tuzağı/cezalandırması pek şiddetli olandır (şedîdü'l-mihâl).”
6594. Metin
يقول تعالى: {هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا} أي: يخاف منه الصواعق والهدم وأنواع الضرر، على بعض الثمار ونحوها ويطمع في خيره ونفعه،
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { هُوَ الَّذِي يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا } “Korku ve ümit içinde size şimşeği gösteren O'dur;” yani yıldırımlardan, yıkımlardan ve bazı mahsullere gelebilecek türlü zararlardan korkulur; hayrından ve menfaatinden ise ümit beslenir.
6595. Metin
{وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ} بالمطر الغزير الذي به نفع العباد والبلاد.
{ وَيُنْشِئُ السَّحَابَ الثِّقَالَ } “Ve ağır bulutları meydana getiren O'dur;” kullara ve beldelere hayat ve menfaat bahşeden bol yağmurla yüklü bulutları var eder.
6596. Metin
{وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ} وهو الصوت الذي يسمع من السحاب المزعج للعباد، فهو خاضع لربه مسبح بحمده، {و} تسبح {الْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ} أي: خشعا لربهم خائفين من سطوته، {وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ} وهي هذه النار التي تخرج من السحاب، {فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ} من عباده بحسب ما شاءه وأراده وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ أي: شديد الحول والقوة فلا يريد شيئا إلا فعله، ولا يتعاصى عليه شيء ولا يفوته هارب.
{ وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ } “Gök gürültüsü O'nu hamd ile tesbih eder;” gök gürültüsü bulutlardan işitilen ve kulları ürperten o sestir; o Rabbine boyun eğmiş olarak O'nu hamd ile tesbih etmektedir. { الْمَلائِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ } “Melekler de O'nun korkusundan tesbih ederler;” yani Rablerine huşu ile boyun büküp O'nun celal ve azametinden korkarak tesbihte bulunurlar. { وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ } “O yıldırımlar gönderir;” yıldırım bulutlardan çıkan bu ateştir; { فَيُصِيبُ بِهَا مَنْ يَشَاءُ } meşiet ve iradesi doğrultusunda kullarından “dilediğini onunla çarpar.” { وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ } “Oysa O, kuvveti ve kudreti pek şiddetli olandır;” yani O'nun güç ve kuvveti son derece büyüktür; dilediği hiçbir şeyi yapmaktan geri kalmaz, hiçbir şey O'na karşı koyamaz ve kaçan hiçbir kimse O'ndan kurtulamaz.
6597. Metin
فإذا كان هو وحده الذي يسوق للعباد الأمطار والسحب التي فيها مادة أرزاقهم، وهو الذي يدبر الأمور، وتخضع له المخلوقات العظام التي يخاف منها، وتزعج العباد وهو شديد القوة - فهو الذي يستحق أن يعبد وحده لا شريك له.
Kulların rızıklarının kaynağı olan yağmurları ve bulutları sevk eden, bütün işleri idare eden, kulların kendilerinden korkup ürperdiği o muazzam mahlûkların Kendisine boyun eğdiği ve kuvveti pek şiddetli olan tek varlık O olduğuna göre, hiçbir ortağı bulunmaksızın yalnızca Kendisine ibadet edilmeye layık olan da ancak O'dur.
6598. Metin
ولهذا قال:
Bu sebeple şöyle buyurmuştur:
6599. Metin
{١٤} {لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ إِلا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلا فِي ضَلالٍ} .
{ ١٤ } { لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ إِلا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِهِ وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلا فِي ضَلالٍ } “Hak davet ancak O'nadır. O'ndan başka yalvarıp dua ettikleri ise kendilerine hiçbir şekilde cevap veremezler. Onların durumu, ancak suyun ağzına ulaşması için iki avucunu ona doğru açan kimse gibidir; oysa o asla ona ulaşacak değildir. Kâfirlerin duası ise apaçık bir sapıklıktan (ve boşa çıkmaktan) başka bir şey değildir.”
6600. Metin
أي: لله وحده {دَعْوَةُ الْحَقِّ} وهي: عبادته وحده لا شريك له، وإخلاص دعاء العبادة ودعاء المسألة له تعالى، أي: هو الذي ينبغي أن يصرف له الدعاء، والخوف، والرجاء، والحب، والرغبة، والرهبة، والإنابة؛ لأن ألوهيته هي الحق، وألوهية غيره باطلة {وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ} من الأوثان والأنداد التي جعلوها شركاء لله.
Yani { دَعْوَةُ الْحَقِّ } “Hak davet” yalnızca Allah'adır. O da hiçbir ortağı bulunmaksızın yalnız O'na ibadet etmek; ibadet duasını da istek/talep duasını da ihlasla Allah Teâlâ'ya yöneltmektir. Yani dua, korku, ümit, sevgi, rağbet, dehşet ve yöneliş ancak O'na sarf edilmelidir; çünkü O'nun ilahlığı haktır, O'ndan başkasının ilahlığı ise batıldır. { وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ } “O'ndan başka dua ettikleri” putlar ve Allah'a ortak koştukları varlıklar ise böyledir.
6601. Metin
{لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ} أي: لمن يدعوها ويعبدها بشيء قليل ولا كثير لا من أمور الدنيا ولا من أمور الآخرة {إِلا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ} الذي لا تناله كفاه لبعده، {لِيَبْلُغَ} ببسط كفيه إلى الماء {فَاهُ} فإنه عطشان ومن شدة عطشه يتناول بيده، ويبسطها إلى الماء الممتنع وصولها إليه، فلا يصل إليه.
{ لا يَسْتَجِيبُونَ لَهُمْ } “Onlara hiçbir şekilde cevap veremezler;” yani kendilerine dua edip tapan kimselere ne dünya ne de ahiret işlerinde az ya da çok hiçbir hususta karşılık veremezler; durumları { إِلا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ إِلَى الْمَاءِ } “ancak iki avucunu suya doğru açan kimse gibidir” ki uzaklığı sebebiyle avuçları suya ulaşamamaktadır; { لِيَبْلُغَ } iki avucunu uzatarak suyun { فَاهُ } “ağzına ulaşması için” [bunu yapar]. O kimse susamıştır ve şiddetli susuzluğundan ötürü elini uzatıp erişmesi imkânsız olan suya doğru avuçlarını açmaktadır; fakat su asla ağzına ulaşmaz.
6602. Metin
كذلك الكفار الذين يدعون معه آلهة لا يستجيبون لهم بشيء ولا ينفعونهم في أشد الأوقات إليهم حاجة لأنهم فقراء كما أن من دعوهم فقراء، لا يملكون مثقال ذرة في الأرض ولا في السماء، وما لهم فيهما من شرك وما له منهم من ظهير.
İşte Allah ile beraber başka ilahlara yalvaran kâfirler de böyledir; o putlar kendilerine hiçbir cevap veremezler ve onlara en muhtaç oldukları anlarda bile en ufak bir fayda sağlayamazlar. Çünkü kendilerine dua edilenler de tıpkı dua edenler gibi aciz ve muhtaçtırlar; ne yerde ne de gökte zerre ağırlığınca bir şeye malik değillerdir; göklerde ve yerde hiçbir ortaklıkları olmadığı gibi Allah'ın onlardan bir yardımcısı da yoktur.
6603. Metin
{وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلا فِي ضَلالٍ} لبطلان ما يدعون من دون الله، فبطلت عباداتهم ودعاؤهم؛ لأن الوسيلة تبطل ببطلان غايتها، ولما كان الله تعالى هو الملك الحق المبين، كانت عبادته حقًّا متصلة النفع لصاحبها في الدنيا والآخرة.
{ وَمَا دُعَاءُ الْكَافِرِينَ إِلا فِي ضَلالٍ } “Kâfirlerin duası ise ancak bir sapıklıktan (ve boşa çıkmaktan) ibarettir.” Zira Allah'tan başka yalvardıkları şeyler batıldır; binaenaleyh ibadetleri ve duaları da batıl olmuştur. Çünkü gaye batıl olunca ona ulaştıran vesile de batıl olur. Allah Teâlâ apaçık hak olan yegâne Melik olduğu için, O'na yapılan ibadet de hak olup sahibine dünyada ve ahirette kesintisiz menfaat sağlar.
6604. Metin
وتشبيه دعاء الكافرين لغير الله بالذي يبسط كفيه إلى الماء ليبلغ فاه من أحسن الأمثلة؛ فإن ذلك تشبيه بأمر محال، فكما أن هذا محال، فالمشبه به محال، والتعليق على المحال من أبلغ ما يكون في نفي الشيء كما قال تعالى: {إن الذين كذبوا بآياتنا واستكبروا عنها لا تفتح لهم أبواب السماء ولا يدخلون الجنة حتى يلج الجمل في سم الخياط}
Kâfirlerin Allah'tan başkasına dua etmelerinin, suyun ağzına ulaşması için avuçlarını uzatan kimseye benzetilmesi en güzel misallerdendir. Zira bu imkânsız bir duruma yapılan bir benzetmedir; nasıl ki suyun o şekilde ağza ulaşması imkânsız ise, benzetilen şey de öyle imkânsızdır. Bir hükmü imkânsız bir şarta bağlamak, o şeyin yokluğunu ifade etmede en beliğ yoldur; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı kibirlenenler var ya, onlara gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete giremeyeceklerdir.”
6605. Metin
{١٥} {وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ} .
{ ١٥ } { وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ } “Göklerde ve yerde bulunan kimseler de onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez (tav'an ve kerhen) Allah'a secde ederler.”
6606. Metin
أي: جميع ما احتوت عليه السماوات والأرض كلها خاضعة لربها، تسجد له {طَوْعًا وَكَرْهًا} فالطوع لمن يأتي بالسجود والخضوع اختيارا كالمؤمنين، والكره لمن يستكبر عن عبادة ربه، وحاله وفطرته تكذبه في ذلك، {وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ} أي: ويسجد له ظلال المخلوقات أول النهار وآخره وسجود كل شيء بحسب حاله كما قال تعالى: {وإن من شيء إلا يسبح بحمده ولكن لا تفقهون تسبيحهم}
Yani göklerin ve yerin ihtiva ettiği bütün varlıklar Rablerine boyun eğmişlerdir; { طَوْعًا وَكَرْهًا } “ister istemez” O'na secde ederler. İsteyerek secde etmek (tav'an), müminler gibi kendi iradesiyle secde ve huzu içinde olanlar içindir; istemeyerek secde etmek (kerhen) ise Rabbine ibadetten kibirlenen kimseler içindir ki onların hali ve fıtratı bu kibirlerini fiilen yalanlamaktadır. { وَظِلالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ } “Sabah akşam gölgeleri de [secde eder];” yani mahlûkatın gölgeleri de günün başında ve sonunda O'na secde eder. Her şeyin secdesi kendi haline göredir; nitekim Allah Teâlâ: “Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız” buyurmuştur.
6607. Metin
فإذا كانت المخلوقات كلها تسجد لربها طوعا وكرها كان هو الإله حقا المعبود المحمود حقا وإلهية غيره باطلة، ولهذا ذكر بطلانها وبرهن عليه بقوله:
Bütün mahlûkat ister istemez Rablerine secde ettiğine göre, hak olan gerçek İlah, hakkıyla ibadet ve hamd edilen yegâne ma'bud O'dur; O'ndan başkasının ilahlığı ise batıldır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ onun batıl olduğunu zikretmiş ve şöyle buyurarak bunu delillendirmiştir:
6608. Metin
{١٦} {قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ قُلِ اللَّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلا ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} . أي: قل لهؤلاء المشركين به أوثانا وأندادا يحبونها كما يحبون الله، ويبذلون لها أنواع التقربات والعبادات: أفتاهت عقولكم حتى اتخذتم من دونه أولياء تتولونهم بالعبادة وليسوا بأهل لذلك؟
{ ١٦ } { قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ قُلِ اللَّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلا ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأعْمَى وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ } “De ki: 'Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?' De ki: 'Allah'tır.' De ki: 'Öyleyse O'nu bırakıp da kendilerine dahi ne bir fayda ne de bir zarar vermeye güçleri yetmeyen birtakım veliler mi edindiniz?!' De ki: 'Kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklar ile aydınlık bir olur mu?' Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma kendilerine benzer mi göründü?! De ki: 'Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O tektir (Vâhid), her şeye boyun eğdirendir (Kahhâr).'” Yani Allah'ı sever gibi sevdikleri, kendilerine türlü türlü kurbanlar ve ibadetler sundukları putları ve putlaştırılmış ortakları Allah'a koşan bu müşriklere de ki: Akıllarınız büsbütün kayboldu da O'nu bırakıp ibadetle bağlandığınız veliler mi edindiniz; oysa onlar asla buna layık değillerdir?!
6609. Metin
فإنهم {لا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلا ضَرًّا} وتتركون ولاية من هو كامل الأسماء والصفات، المالك للأحياء والأموات، الذي بيده الخلق والتدبير والنفع والضر؟
Zira onlar { لا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلا ضَرًّا } “kendilerine dahi bir fayda veya zarar vermeye güç yetiremezler.” Siz isimleri ve sıfatları kâmil olan, dirilerin ve ölülerin yegâne sahibi, yaratma, idare, menfaat ve zarar elinde bulunan Yüce Zat'ın velayetini nasıl terk edersiniz?!
6610. Metin
فما تستوي عبادة الله وحده، وعبادة المشركين به، كما لا يستوي الأعمى والبصير، وكما لا تستوي الظلمات والنور.
Kör ile gören bir olmadığı gibi, karanlıklar ile aydınlık bir olmadığı gibi, bir tek Allah'a yapılan ibadet ile O'na ortak koşan müşriklerin ibadeti de asla bir olmaz.
6611. Metin
فإن كان عندهم شك واشتباه، وجعلوا له شركاء زعموا أنهم خلقوا كخلقه وفعلوا كفعله، فأزلْ عنهم هذا الاشتباه واللبس بالبرهان الدال على توحد الإله بالوحدانية، فقل لهم: {اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ} فإنه من المحال أن يخلق شيء من الأشياء نفسه.
Eğer onların nezdinde bir şüphe ve karmaşa varsa ve Allah'ın yaratması gibi yarattıklarını, O'nun fiili gibi fiiller işlediklerini iddia ettikleri ortaklar koşuyorlarsa, İlah'ın birliğine (vahdaniyetine) delalet eden kat'î bürhan ile bu şüphe ve karışıklığı üzerlerinden gider ve onlara de ki: { اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ } “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” Zira hiçbir varlığın kendi kendini yaratması asla mümkün değildir.
6612. Metin
ومن المحال أيضا أن يوجد من دون خالق، فتعين أن لها إلها خالقا لا شريك له في خلقه لأنه الواحد القهار، فإنه لا توجد الوحدة والقهر إلا لله وحده، فالمخلوقات وكل مخلوق فوقه مخلوق يقهره ثم فوق ذلك القاهر قاهر أعلى منه، حتى ينتهي القهر للواحد القهار، فالقهر والتوحيد متلازمان متعينان لله وحده، فتبين بالدليل العقلي القاهر، أن ما يدعى من دون الله ليس له شيء من خلق المخلوقات وبذلك كانت عبادته باطلة.
Aynı şekilde bir yaratıcı olmaksızın kendi kendine var olması da imkânsızdır. O halde yaratmasında hiçbir ortağı bulunmayan bir Yaratıcı İlah'ın varlığı zorunludur; çünkü O Vâhid ve Kahhâr'dır. Gerçek teklik ve mutlak galebe (kahiriyet) ancak Allah'a mahsustur. Zira yaratılmışların her birinin üstünde ona galip gelen başka bir mahlûk vardır; o galibin üstünde de ondan daha üstün bir galip bulunur; nihayet bu kahiriyet Vâhid ve Kahhâr olan Allah'a dayanır. Dolayısıyla kahiriyet ve tevhid birbirini gerektiren ve yalnızca Allah'a ait olan vasıflardır. Böylece kahredici aklî delille apaçık ortaya çıkmıştır ki, Allah'tan başka tapılanların mahlûkatı yaratmada hiçbir payı yoktur; binaenaleyh onlara ibadet etmek tamamen batıldır.
6614. Metin
{١٧} {أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَاءَ حِلْيَةٍ أَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الأرْضِ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ} .
{ ١٧ } { أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَاءَ حِلْيَةٍ أَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الأرْضِ كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ } “O gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Sel de yüzeye çıkan bir köpük yüklenip taşıdı. Bir zinet veya eşya yapmak maksadıyla ateşte körükleyip erittikleri madenlerin üzerinde de bunun gibi bir köpük (cüruf) oluşur. İşte Allah hak ile batılı böyle misallendirir. Köpüğe gelince, o atılır gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller verir.”
6615. Metin
شبّه تعالى الهدى الذي أنزله على رسوله لحياة القلوب والأرواح، بالماء الذي أنزله لحياة الأشباح، وشبّه ما في الهدى من النفع العام الكثير الذي يضطر إليه العباد، بما في المطر من النفع العام الضروري، وشبه القلوب الحاملة للهدى وتفاوتها بالأودية التي تسيل فيها السيول، فواد كبير يسع ماء كثيرا، كقلب كبير يسع علما كثيرا، وواد صغير يأخذ ماء قليلا كقلب صغير، يسع علما قليلا وهكذا.
Allah Teâlâ kalplerin ve ruhların dirilmesi için Resulüne indirdiği hidayeti, bedenlerin hayat bulması için gökten indirdiği suya benzetmiştir. Hidayette bulunan ve kulların son derece muhtaç olduğu o pek çok umumi menfaati, yağmurda bulunan zaruri umumi menfaate benzetmiştir. Hidayeti taşıyan kalpleri ve onların kapasitelerindeki farklılığı da sellerin aktığı vadilere benzetmiştir: Büyük vadi çok su alır; tıpkı çok ilim alan geniş kalp gibi. Küçük vadi az su alır; tıpkı az ilim alan dar kalp gibi; diğerleri de buna kıyas edilir.
6616. Metin
وشبه ما يكون في القلوب من الشهوات والشبهات عند وصول الحق إليها، بالزبد الذي يعلو الماء ويعلو ما يوقد عليه النار من الحلية التي يراد تخليصها وسبكها، وأنها لا تزال فوق الماء طافية مكدرة له حتى تذهب وتضمحل، ويبقى ما ينفع الناس من الماء الصافي والحلية الخالصة.
Hak kendilerine ulaştığında kalplerde beliren arzu (şehvet) ve şüpheleri ise, suyun üzerine çıkan köpüğe ve arındırılıp dökümü yapılmak istenen zinet madenleri ateşte eritildiğinde üzerlerine çıkan cürufa benzetmiştir. Bu köpük ve cüruf suyun üstünde yüzüp onu bulandırsa da en sonunda yok olup gider; geriye insanlara fayda veren dupduru su ve saf maden kalır.
6617. Metin
كذلك الشبهات والشهوات لا يزال القلب يكرهها، ويجاهدها بالبراهين الصادقة، والإرادات الجازمة، حتى تذهب وتضمحل ويبقى القلب خالصا صافيا ليس فيه إلا ما ينفع الناس من العلم بالحق وإيثاره، والرغبة فيه، فالباطل يذهب ويمحقه الحق {إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا} وقال هنا: {كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ} ليتضح الحق من الباطل والهدى والضلال.
İşte şüpheler ve şehvetler de böyledir; kalp onlardan hoşlanmaz, sadık bürhanlar ve kesin iradelerle onlara karşı cihat eder; nihayet onlar yok olup gider ve geriye insanların faydalanacağı hak ilim, hakkı tercih ediş ve hakka rağbetle dolu tertemiz ve arı bir kalp kalır. Batıl yok olur gider, onu hak yok eder: { إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا } “Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur.” Burada da hak batıldan, hidayet sapıklıktan ayırt edilsin diye: { كَذَلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ } “İşte Allah böyle misaller verir” buyurmuştur.
6618. Metin
{١٨} {لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الأرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لافْتَدَوْا بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ} .
{ ١٨ } { لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الأرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لافْتَدَوْا بِهِ أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ } “Rablerinin çağrısına uyanlar için en güzel mükâfat (el-hüsnâ) vardır. O'na icabet etmeyenlere gelince, yeryüzünde bulunan her şey ve bir o kadarı daha kendilerinin olsa, [kurtulmak için] hepsini fidye olarak verirlerdi. İşte onlar için hesabın en kötüsü vardır; varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü bir yataktır!”
6619. Metin
لما بيّن تعالى الحق من الباطل ذكر أن الناس على قسمين: مستجيب لربه، فذكر ثوابه، وغير مستجيب فذكر عقابه فقال: {لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ} أي: انقادت قلوبهم للعلم والإيمان وجوارحهم للأمر والنهي، وصاروا موافقين لربهم فيما يريده منهم، فلهم {الْحُسْنَى} أي: الحالة الحسنة والثواب الحسن.
Allah Teâlâ hak ile batılı açıkladıktan sonra insanların iki kısım olduğunu beyan buyurdu: Rabbine icabet edenler —ki bunların sevabını zikretti— ve icabet etmeyenler —ki bunların da cezasını zikretti—. Şöyle buyurdu: { لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ } “Rablerine icabet edenler için;” yani kalpleri ilme ve imana, azaları emir ve nehiylere boyun eğen ve Rablerinin kendilerinden istediği şeylerde O'nun rızasına muvafık yaşayanlar için { الْحُسْنَى } “en güzel mükâfat vardır;” yani en güzel hal ve en güzel sevap vardır.
6620. Metin
فلهم من الصفات أجلها ومن المناقب أفضلها ومن الثواب العاجل والآجل ما لا عين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر، {وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ} بعد ما ضرب لهم الأمثال وبين لهم الحق، لهم الحالة غير الحسنة، فـ {لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الأرْضِ جَمِيعًا} من ذهب وفضة وغيرها، {وَمِثْلَهُ مَعَهُ لافْتَدَوْا بِهِ} من عذاب يوم القيامة ما تقبل منهم وأنى لهم ذلك؟!!
Onlar sıfatların en yücesine, meziyetlerin en faziletlisine ve dünya ve ahirette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden dahi geçmeyen mükâfatlara nail olurlar. Kendilerine misaller verilip hak açıklandıktan sonra { وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ } “O'na icabet etmeyenlere gelince;” onlar için kötü bir hal vardır. { لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الأرْضِ جَمِيعًا } “Yeryüzünde bulunan her şey” —altın, gümüş ve benzeri bütün servetler— { وَمِثْلَهُ مَعَهُ } ve bir o kadarı daha kendilerinin olsa, kıyamet gününün azabından kurtulmak için { لافْتَدَوْا بِهِ } “hepsini fidye olarak verirlerdi;” fakat onlardan asla kabul edilmezdi. Nerede onlarda böyle bir imkân?!!
6621. Metin
{أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ} وهو الحساب الذي يأتي على كل ما أسلفوه من عمل سيئ وما ضيعوه من حقوق الله وحقوق عباده قد كتب ذلك وسطر عليهم وقالوا: {يا ويلتنا ما لهذا الكتاب لا يغادر صغيرة ولا كبيرة إلا أحصاها ووجدوا ما عملوا حاضرا ولا يظلم ربك أحدا} {و} بعد هذا الحساب السيئ {مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ} الجامعة لكل عذاب، من الجوع الشديد، والعطش الوجيع، والنار الحامية والزقوم والزمهرير، والضريع وجميع ما ذكره الله من أصناف العذاب {وَبِئْسَ الْمِهَادُ} أي: المقر والمسكن مسكنهم.
{ أُولَئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ } “İşte onlar için hesabın en kötüsü vardır.” Bu öyle bir hesaptır ki, önceden işledikleri bütün kötü amelleri, zayi ettikleri Allah haklarını ve kul haklarını tek tek ortaya çıkarır. Bütün bunlar aleyhlerine yazılmış ve kaydedilmiştir; onlar da: “Vay başımıza gelenlere! Bu nasıl bir kitapmış ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” derler. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır; senin Rabbin hiçbir kimseye asla zulmetmez. Bu kötü hesaptan sonra { مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ } “varacakları yer cehennemdir;” orası şiddetli açlık, elem verici susuzluk, kavurucu ateş, zakkum, zemherîr (dondurucu soğuk), darî' (kuru diken) ve Allah Teâlâ'nın zikrettiği bütün azap çeşitlerini kendisinde toplayan yerdir. { وَبِئْسَ الْمِهَادُ } “O ne kötü bir yataktır!” Yani onların karargâhı ve meskeni ne fena bir meskendir!
6622. Metin
{١٩ - ٢٤} {أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ * الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَلا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ * وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ * وَالَّذِينَ صَبَرُوا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ * جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ * سَلامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ} .
{ ١٩ - ٢٤ } { أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ أَعْمَى إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ * الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ وَلا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ * وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ * وَالَّذِينَ صَبَرُوا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ أُولَئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ * جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ * سَلامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ } “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri (ulü'l-elbâb) düşünüp öğüt alır. Onlar ki Allah'ın ahdine vefa gösterirler ve antlaşmayı bozmazlar. Onlar Allah'ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetip bağları korurlar (sıla-i rahim yaparlar), Rablerinden haşyet duyarlar ve hesabın kötüsünden korkarlar. Onlar Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte dünya yurdunun güzel akıbeti (ukbe'd-dâr) onlar içindir: Adn cennetleridir ki oraya babalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlarla birlikte girerler. Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle derler: 'Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! Dünya yurdunun bu sonu ne güzeldir!'”
6623. Metin
يقول تعالى: مفرقا بين أهل العلم والعمل وبين ضدهم: {أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ} ففهم ذلك وعمل به. {كَمَنْ هُوَ أَعْمَى} لا يعلم الحق ولا يعمل به فبينهما من الفرق كما بين السماء والأرض، فحقيق بالعبد أن يتذكر ويتفكر أي الفريقين أحسن حالا وخير مآلا فيؤثر طريقها ويسلك خلف فريقها، ولكن ما كل أحد يتذكر ما ينفعه ويضره.
Allah Teâlâ ilim ve amel ehli ile bunların zıddı olan kimseleri birbirinden ayırt ederek şöyle buyurmaktadır: { أَفَمَنْ يَعْلَمُ أَنَّمَا أُنزلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ } “Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen;” yani bunu anlayıp onunla amel eden kimse, { كَمَنْ هُوَ أَعْمَى } “kör olan kimse gibi midir?” O kör kimse hakkı bilmez ve onunla amel etmez. İkisi arasındaki fark yer ile gök arasındaki fark gibidir. O halde kula yaraşan, düşünüp tefekkür ederek hangi fırkanın halinin daha güzel ve akıbetinin daha hayırlı olduğunu anlamak, onun yolunu tercih edip o zümrenin ardından gitmektir. Ne var ki herkes kendisine neyin fayda neyin zarar vereceğini düşünüp idrak edemez.
6624. Metin
{إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ} أي: أولو العقول الرزينة، والآراء الكاملة، الذين هم لُبّ العالم، وصفوة بني آدم، فإن سألت عن وصفهم، فلا تجد أحسن من وصف الله لهم بقوله:
{ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ } “Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır;” yani âlemin özü ve Âdemoğlunun seçkinleri olan, vakar dolu akıl ve kâmil basiret sahipleri öğüt alır. Şayet onların vasıflarını soracak olursan, Allah Teâlâ'nın şu buyruğundaki vasıflandırmasından daha güzelini bulamazsın:
6625. Metin
{الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ} الذي عهده إليهم والذي عاهدهم عليه من القيام بحقوقه كاملة موفرة، فالوفاء بها توفيتها حقها من التتميم لها، والنصح فيها {و} من تمام الوفاء بها أنهم {لا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ} أي: العهد الذي عاهدوا عليه الله، فدخل في ذلك جميع المواثيق والعهود والأيمان والنذور، التي يعقدها العباد. فلا يكون العبد من أولي الألباب الذين لهم الثواب العظيم، إلا بأدائها كاملة، وعدم نقضها وبخسها.
{ الَّذِينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللَّهِ } “Onlar ki Allah'ın ahdine vefa gösterirler;” yani Allah'ın kendilerine emrettiği ve O'nun haklarını tastamam ve eksiksiz yerine getirmek üzere sözleştikleri ahde riayet ederler. Bu ahde vefa göstermek; onu tamamlamak, ihlas ve samimiyetle hakkını vermekle olur. Bu vefanın kemalindendir ki onlar { وَلا يَنْقُضُونَ الْمِيثَاقَ } “antlaşmayı bozmazlar;” yani Allah'a verdikleri sözü bozmazlar. Kulların akdettiği bütün misaklar, ahitler, yeminler ve adaklar bu kapsama girer. Kul bu ahitleri tastamam ifa etmedikçe, onları bozup eksiltmedikçe büyük mükâfata layık olan o akıl sahiplerinden (ulü'l-elbâb) olamaz.
6626. Metin
{وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ} وهذا عام في كل ما أمر الله بوصله، من الإيمان به وبرسوله، ومحبته ومحبة رسوله، والانقياد لعبادته وحده لا شريك له، ولطاعة رسوله.
{ وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ } “Ve onlar Allah'ın bitiştirilmesini/gözetilmesini emrettiği şeyleri bitiştirirler/gözetirler.” Bu ifade, Allah'a ve Resulüne iman etmek, O'nu ve Resulünü sevmek, hiçbir ortağı bulunmayan bir tek Allah'a ibadete ve Resulünün itaatine boyun eğmek gibi Allah'ın gözetilmesini ve bitiştirilmesini emrettiği her hususu içine alan umumi bir hükümdür.
6627. Metin
ويصلون آباءهم وأمهاتهم ببرهم بالقول والفعل وعدم عقوقهم، ويصلون الأقارب والأرحام، بالإحسان إليهم قولا وفعلا ويصلون ما بينهم وبين الأزواج والأصحاب والمماليك، بأداء حقهم كاملا موفرا من الحقوق الدينية والدنيوية.
Söz ve fiille ana babalarına iyilik ederek ve onlara asilik etmeyerek ana babalık bağını gözetirler; akrabalara ve hısımlara söz ve fiille ihsanda bulunarak sıla-i rahim yaparlar; eşleri, dostları ve ellerinin altındakilerle (hizmetçilerle) olan dini ve dünyevi hakları tastamam ödeyerek aralarındaki hukuku muhafaza ederler.
6628. Metin
والسبب الذي يجعل العبد واصلا ما أمر الله به أن يوصل، خشية الله وخوف يوم الحساب، ولهذا قال: {وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} أي: يخافونه،
Kulu Allah'ın bitiştirilmesini emrettiği bağları korumaya sevk eden asıl sebep, Allah korkusu ve hesap gününün dehşetidir. Bu yüzden şöyle buyurmuştur: { وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ } “Rablerinden haşyet duyarlar;” yani O'ndan korkarlar;
6630. Metin
فيمنعهم خوفهم منه، ومن القدوم عليه يوم الحساب، أن يتجرؤوا على معاصي الله، أو يقصروا في شيء مما أمر الله به خوفا من العقاب ورجاء للثواب.
O'ndan ve hesap günü O'nun huzuruna çıkmaktan duydukları korku, onları cezadan korkup sevap umarak Allah'ın günahlarına cüret etmekten yahut O'nun emrettiği herhangi bir vazifede kusur göstermekten alıkoyar.
6631. Metin
{وَالَّذِينَ صَبَرُوا} على المأمورات بالامتثال، وعن المنهيات بالانكفاف عنها والبعد منها، وعلى أقدار الله المؤلمة بعدم تسخطها.
{ وَالَّذِينَ صَبَرُوا } “Ve onlar sabrederler;” emredilenleri yerine getirmeye, yasaklardan kaçınıp onlardan uzak durmaya ve Allah'ın elemli kaderlerine isyan etmeyip boyun eğmeye sabrederler.
6632. Metin
ولكن بشرط أن يكون ذلك الصبر {ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ} لا لغير ذلك من المقاصد والأغراض الفاسدة، فإن هذا هو الصبر النافع الذي يحبس به العبد نفسه، طلبا لمرضاة ربه، ورجاء للقرب منه، والحظوة بثوابه، وهو الصبر الذي من خصائص أهل الإيمان، وأما الصبر المشترك الذي غايته التجلد ومنتهاه الفخر، فهذا يصدر من البر والفاجر، والمؤمن والكافر، فليس هو الممدوح على الحقيقة.
Fakat bu sabrın, başka bozuk maksat ve gayeler için değil, { ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ } “Rablerinin rızasını dileyerek” olması şartıyla böyledir. Zira faydalı olan hakiki sabır; kulun sırf Rabbinin rızasını talep etmek, O'na yakınlaşmayı ve sevabına nail olmayı ummak gayesiyle nefsini hapsettiği sabırdır. İşte bu iman ehlinin hususiyetlerinden olan sabırdır. Gayesi sırf dayanıklılık göstermek ve sonu övünmekten ibaret olan müşterek sabra gelince; bu hem iyiden hem kötüden, hem müminden hem kâfirden sadır olabilir; dolayısıyla hakiki manada övülen sabır bu değildir.
6633. Metin
{وَأَقَامُوا الصَّلاةَ} بأركانها وشروطها ومكملاتها ظاهرا وباطنا، {وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً} دخل في ذلك النفقات الواجبة كالزكوات والكفارات والنفقات المستحبة وأنهم ينفقون حيث دعت الحاجة إلى النفقة، سرا وعلانية، {وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ} أي: من أساء إليهم بقول أو فعل، لم يقابلوه بفعله، بل قابلوه بالإحسان إليه.
{ وَأَقَامُوا الصَّلاةَ } Rükünleri, şartları ve mütemmimleriyle zahiren ve batınen “namazı dosdoğru kılarlar.” { وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً } “Kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak ederler;” zekât ve keffaretler gibi vacip nafakalar ile müstehap nafakalar bu kapsama dahildir; onlar infak ihtiyacı doğduğunda gizli ve aşikâr harcarlar. { وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ } “Kötülüğü iyilikle savarlar;” yani bir kimse kendilerine söz veya fiille kötülük ettiğinde, ona aynı kötülükle mukabelede bulunmazlar; bilakis ona iyilikle karşılık verirler.
6634. Metin
فيعطون من حرمهم، ويعفون عمن ظلمهم، ويصلون من قطعهم، ويحسنون إلى من أساء إليهم، وإذا كانوا يقابلون المسيء بالإحسان، فما ظنك بغير المسيء؟!
Kendilerini mahrum edene verirler, kendilerine zulmedeni affederler, kendileriyle alakasını kesene giderler ve kötülük edene ihsanda bulunurlar. Kötülük edene dahi ihsanla muamele ettiklerine göre, kötülük etmeyene nasıl muamele edeceklerini varın siz düşünün!
6635. Metin
{أُولَئِكَ} الذين وصفت صفاتهم الجليلة ومناقبهم الجميلة {لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ} فسرها بقوله: {جَنَّاتِ عَدْنٍ} أي: إقامة لا يزولون عنها، ولا يبغون عنها حولا؛ لأنهم لا يرون فوقها غاية لما اشتملت عليه من النعيم والسرور، الذي تنتهي إليه المطالب والغايات.
Bu yüce vasıfları ve güzel meziyetleri zikredilen { أُولَئِكَ } kimseler var ya, { لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ } “dünya yurdunun güzel akıbeti onlar içindir.” Allah Teâlâ bunu: { جَنَّاتُ عَدْنٍ } “Adn cennetleri” olarak tefsir buyurmuştur. Yani orası öyle ebedî bir ikamet yurdudur ki oradan asla ayrılmazlar ve başka bir yere geçmek de istemezler. Çünkü oranın ihtiva ettiği nimet ve sevinçlerin fevkinde bir gaye görmezler; bütün arzular ve nihai hedefler orada son bulur.
6636. Metin
ومن تمام نعيمهم وقرة أعينهم أنهم {يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ} من الذكور والإناث {وَأَزْوَاجِهِمْ} أي الزوج أو الزوجة وكذلك النظراء والأشباه، والأصحاب والأحباب، فإنهم من أزواجهم وذرياتهم، {وَالْمَلائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ} يهنئونهم بالسلامة وكرامة الله لهم ويقولون: {سَلامٌ عَلَيْكُمْ} أي: حلت عليكم السلامة والتحية من الله وحصلت لكم، وذلك متضمن لزوال كل مكروه، ومستلزم لحصول كل محبوب.
Nimetlerinin tamamlanmasından ve göz aydınlıklarındandır ki: { يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ } Kadın ve erkek “babalarından, atalarından salih olanlarla,” { وَأَزْوَاجِهِمْ } “eşleriyle” —yani karı veya koca ile; aynı şekilde benzerleri, emsalleri, dostları ve sevdikleriyle; zira onlar da eşler ve zürriyetler hükmündedir— { وَذُرِّيَّاتِهِمْ } ve soylarıyla beraber oraya girerler. { وَالْمَلائِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ } “Melekler de her kapıdan yanlarına girip” selametlerini ve Allah'ın kendilerine olan ikramını tebrik ederler ve şöyle derler: { سَلامٌ عَلَيْكُمْ } “Selâm sizlere!” Yani Allah'ın selameti ve esenliği üzerinize inmiş ve sizin için gerçekleşmiştir. Bu ise her türlü nahoş şeyin yok olmasını ve sevilen her muradın hasıl olmasını tazammun eder.
6637. Metin
{بِمَا صَبَرْتُمْ} أي: صبركم هو الذي أوصلكم إلى هذه المنازل العالية، والجنان الغالية، {فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ}
{ بِمَا صَبَرْتُمْ } “Sabrettiğiniz şeylere karşılık;” yani sizi bu yüce makamlara ve değerli cennetlere ulaştıran şey sabrınızdır. { فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ } “Dünya yurdunun bu sonu ne güzeldir!”
6638. Metin
فحقيق بمن نصح نفسه وكان لها عنده قيمة، أن يجاهدها، لعلها تأخذ من أوصاف أولي الألباب بنصيب، لعلها تحظى بهذه الدار، التي هي منية النفوس، وسرور الأرواح الجامعة لجميع اللذات والأفراح، فلمثلها فليعمل العاملون وفيها فليتنافس المتنافسون.
Kendi nefsine samimiyetle nasihat eden ve nefsine değer veren bir kula yaraşan; akıl sahiplerinin (ulü'l-elbâb) bu vasıflarından bir pay alsın ve nefislerin yegâne arzusu, ruhların sevinci, bütün lezzet ve neşeleri kendisinde toplayan bu yurda nail olsun diye nefsiyle cihat etmesidir. Çalışanlar böylesi bir mükâfat için çalışsın ve yarışanlar bunun için yarışsın!
6639. Metin
{٢٥} {وَالَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ أُولَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ} .
{ ٢٥ } { وَالَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ أُولَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ } “Allah'a kesin söz verdikten sonra ahitlerini bozanlar, Allah'ın bitiştirilmesini/gözetilmesini emrettiği şeyleri kesip koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lanet onlaradır ve yurdun en kötüsü de onlar içindir.”
6640. Metin
لما ذكر حال أهل الجنة ذكر أن أهل النار بعكس ما وصفهم به، فقال عنهم: {والَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ} أي: من بعد ما أكده عليهم على أيدي رسله، وغلظ عليهم، فلم يقابلوه بالانقياد والتسليم، بل قابلوه بالإعراض والنقص، {وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ} فلم يصلوا ما بينهم وبين ربهم بالإيمان والعمل الصالح، ولا وصلوا الأرحام ولا أدوا الحقوق، بل أفسدوا في الأرض بالكفر والمعاصي، والصد عن سبيل الله وابتغائها عوجا، {أُولَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ} أي: البعد والذم من الله وملائكته وعباده المؤمنين، {وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ} وهي: الجحيم بما فيها من العذاب الأليم.
Cennet ehlinin halini zikrettikten sonra cehennem ehlinin onların vasıflarının tam aksine sahip olduklarını beyan ederek onlar hakkında şöyle buyurdu: { وَالَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ } “Allah'a kesin söz verdikten sonra ahitlerini bozanlar;” yani peygamberleri vasıtasıyla Allah kendilerine teyit edip pekiştirdikten sonra, buna boyun eğip teslimiyet göstermek yerine yüz çevirip noksanlık çıkaranlar; { وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ } “Allah'ın bitiştirilmesini emrettiği şeyleri kesip koparanlar;” yani iman ve salih amelle Rableri ile aralarındaki bağı kurmadıkları gibi sıla-i rahim de yapmayan ve hakları eda etmeyenler; bilakis küfür, masiyet, Allah yolundan alıkoymak ve onu eğriltmeye çalışmak suretiyle yeryüzünde fesat çıkaranlar... { أُولَئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ } “İşte lanet onlaradır;” yani Allah'tan, meleklerinden ve mümin kullarından uzaklaştırılma ve kınanma onlaradır. { وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ } “Ve yurdun en kötüsü de onlar içindir;” o da içindeki elem verici azabıyla cehennemdir.
6641. Metin
{٢٦} {اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَفَرِحُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلا مَتَاعٌ} .
{ ٢٦ } { اللَّهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَفَرِحُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلا مَتَاعٌ } “Allah dilediğine rızkı bol bol verir ve [dilediğine de] daraltıp kısar. Onlar ise dünya hayatıyla şımardılar. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı geçici bir menfaatten (metâ') başka bir şey değildir.”
6642. Metin
أي: هو وحده يوسع الرزق ويبسطه على من يشاء ويقدره ويضيقه على من يشاء، {وَفَرِحُوا} أي: الكفار {بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} فرحا أوجب لهم أن يطمئنوا بها، ويغفلوا عن الآخرة وذلك لنقصان عقولهم، {وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلا مَتَاعٌ} أي: شيء حقير يتمتع به قليلا ويفارق أهله وأصحابه ويعقبهم ويلا طويلا.
Yani dilediğine rızkı genişletip bollaştıran da dilediğine daraltıp kısan da yalnız O'dur. Kâfirler { وَفَرِحُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا } “dünya hayatıyla şımardılar;” akıllarının kıtlığından ötürü dünyayla tatmin olup ahiretten gaflete düşmelerine yol açacak bir şımarıklığa kapıldılar. { وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلا مَتَاعٌ } “Oysa ahiretin yanında dünya hayatı ancak geçici bir menfaatten ibarettir;” yani azıcık faydalanılan, sonra sahibinin ailesini ve dostlarını terk edip gittiği ve ardından uzun bir helak ve vebal bırakan pek değersiz bir şeydir.
6643. Metin
{٢٧ - ٢٩} {وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ * الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ} .
{ ٢٧ - ٢٩ } { وَيَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ * الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ } “İnkâr edenler: 'Ona Rabbinden bir mucize (ayet) indirilmeli değil miydi?' derler. De ki: 'Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, Kendisine yöneleni de hidayete erdirir.' Onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle huzur bulan kimselerdir. Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.”
6644. Metin
يخبر تعالى أن الذين كفروا بآيات الله يتعنتون على رسول الله، ويقترحون ويقولون: {لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} وبزعمهم أنها لو جاءت لآمنوا فأجابهم الله بقوله: {قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ} أي: طلب رضوانه، فليست الهداية والضلال بأيديهم حتى يجعلوا ذلك متوقفا على الآيات، ومع ذلك فهم كاذبون، {ولو أننا نزلنا إليهم الملائكة وكلمهم الموتى وحشرنا عليهم كل شيء قبلا ما كانوا ليؤمنوا إلا أن يشاء الله ولكن أكثرهم يجهلون}
Allah Teâlâ ayetlerini inkâr edenlerin Resûlullah'a karşı inatlaşıp zorluk çıkardıklarını, kafalarına göre mucize teklif ederek: { لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ } “'Ona Rabbinden bir mucize (ayet) indirilmeli değil miydi?'” dediklerini ve güya bu mucize gelse hemen iman edeceklermiş gibi iddia ettiklerini haber vermektedir. Allah Teâlâ onlara şöyle cevap vermiştir: { قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ } “De ki: 'Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, Kendisine yöneleni (rızasını arayanı) de hidayete erdirir.'” Hidayet ve dalalet onların elinde değildir ki bunu birtakım mucizelerin gelmesine bağlasınlar. Üstelik bu iddialarında da yalancıdırlar: “Biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi; fakat onların çoğu bilmezler.”
6645. Metin
ولا يلزم أن يأتي الرسول بالآية التي يعينونها ويقترحونها، بل إذا جاءهم بآية تبين ما جاء به من الحق، كفى ذلك وحصل المقصود، وكان أنفع لهم من طلبهم الآيات التي يعينونها، فإنها لو جاءتهم طبق ما اقترحوا فلم يؤمنوا بها لعاجلهم العذاب.
Peygamberin, onların bizzat tayin ve teklif ettikleri mucizeyi getirmesi gerekmez; bilakis getirdiği hakkı açıklayan herhangi bir ayet/mucize getirmesi kâfidir ve maksat hasıl olur. Hatta bu, onların kafalarına göre istedikleri mucizelerden kendileri için çok daha hayırlıdır. Çünkü teklif ettikleri mucize tıpatıp gelseydi de yine inanmasalardı, azap başlarına çarçabuk iner ve derhal helak edilirlerdi.
6646. Metin
ثم ذكر تعالى علامة المؤمنين فقال: {الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ} أي: يزول قلقها واضطرابها، وتحضرها أفراحها ولذاتها.
Sonra Allah Teâlâ müminlerin alametini zikrederek şöyle buyurdu: { الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ } “Onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle huzur bulan kimselerdir;” yani kalplerindeki endişe ve ızdırap gider, yerini sevinç ve manevi lezzetler alır.
6647. Metin
{أَلا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ} أي: حقيق بها وحريٌّ أن لا تطمئن لشيء سوى ذكره، فإنه لا شيء ألذ للقلوب ولا أشهى ولا أحلى من محبة خالقها، والأنس به ومعرفته، وعلى قدر معرفتها بالله ومحبتها له، يكون ذكرها له، هذا على القول بأن ذكر الله، ذكر العبد لربه، من تسبيح وتهليل وتكبير وغير ذلك.
{ أَلا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ } “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.” Yani kalplere yaraşan ve layık olan, O'nun zikrinden başka hiçbir şeyle mutmain olmamaktır. Zira kalpler için Yaratıcısını sevmekten, O'na ünsiyet duymaktan ve O'nu tanımaktan (marifetullahtan) daha lezzetli, daha tatlı ve daha sevimli hiçbir şey yoktur. Kalbin Allah'ı tanıması ve O'nu sevmesi ölçüsünde O'nu zikri de kuvvetli olur. Bu açıklama, Allah'ın zikrinden maksadın kulun Rabbini tesbih, tehlil, tekbir ve benzeri lafızlarla zikretmesi olduğu görüşüne göredir.
6648. Metin
وقيل: إن المراد بذكر الله كتابه الذي أنزله ذكرى للمؤمنين، فعلى هذا معنى طمأنينة القلوب بذكر الله: أنها حين تعرف معاني القرآن وأحكامه تطمئن لها، فإنها تدل على الحق المبين المؤيد بالأدلة والبراهين، وبذلك تطمئن القلوب، فإنها لا تطمئن القلوب إلا باليقين والعلم، وذلك في كتاب الله، مضمون على أتم الوجوه وأكملها، وأما ما سواه من الكتب التي لا ترجع إليه فلا تطمئن بها، بل لا تزال قلقة من تعارض الأدلة وتضاد الأحكام.
Bir diğer görüşe göre ise Allah'ın zikrinden murat; müminlere bir öğüt ve zikir olarak indirdiği Kitabıdır (Kur'an). Bu takdirde kalplerin Allah'ın zikriyle mutmain olmasının manası şudur: Kalpler Kur'an'ın manalarını ve hükümlerini öğrendiğinde bunlarla tam bir huzura erer. Çünkü Kur'an, kesin delil ve bürhanlarla teyit edilmiş apaçık hakka delalet eder ve kalpler ancak bununla tatmin bulur. Zira kalpler ancak yakîn ve sağlam ilimle sükûnete erer; bu ise Allah'ın Kitabı'nda en mükemmel ve en kâmil şekilde mevcuttur. Kur'an'a dayanmayan diğer kitaplara gelince; kalpler onlarla mutmain olamaz, bilakis delillerin çelişmesinden ve hükümlerin tezat teşkil etmesinden ötürü daima bir kuşku ve huzursuzluk içinde kalır.
6649. Metin
{ولو كان من عند غير الله لوجدوا فيه اختلافا كثيرا} وهذا إنما يعرفه من خبر كتاب الله وتدبره، وتدبر غيره من أنواع العلوم، فإنه يجد بينها وبينه فرقا عظيما. ثم قال تعالى:
“Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi, onda pek çok çelişki bulurlardı.” Bunu ancak Allah'ın Kitabı'nı derinlemesine inceleyip tedebbür eden ve diğer ilimleri de tetkik eden kimse hakkıyla idrak eder; zira Kur'an ile diğerleri arasında muazzam bir fark olduğunu görür. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
6650. Metin
{الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ} .
{ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ } “İman edip salih ameller işleyenler var ya, ne mutlu onlara (Tûbâ onların hakkıdır) ve varılacak güzel yurt da onlarındır.”
6651. Metin
{الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} أي: آمنوا بقلوبهم بالله وملائكته، وكتبه ورسله واليوم الآخر، وصدقوا هذا الإيمان بالأعمال الصالحة، أعمال القلوب كمحبة الله وخشيته ورجائه، وأعمال الجوارح كالصلاة ونحوها. {طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ} أي: لهم حالة طيبة ومرجع حسن.
{ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ } Yani kalpleriyle Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman eden ve bu imanı; Allah sevgisi, haşyeti ve recası gibi kalbî amellerle ve namaz gibi bedenî salih amellerle tasdik eden kimseler... { طُوبَى لَهُمْ وَحُسْنُ مَآبٍ } “Ne mutlu onlara ve varılacak güzel yurt onlarındır;” yani onlar için tertemiz, hoş bir hal ve pek güzel bir dönüş yeri (akıbet) vardır.
6652. Metin
وذلك بما ينالون من رضوان الله وكرامته في الدنيا والآخرة، وأن لهم كمال الراحة وتمام الطمأنينة، ومن جملة ذلك شجرة طوبى التي في الجنة، التي يسير الراكب في ظلها مائة عام ما يقطعها، كما وردت بها الأحاديث الصحيحة.
Bu da dünyada ve ahirette Allah'ın rızasına ve ikramına nail olmaları, kâmil bir rahata ve tam bir huzura kavuşmaları sebebiyledir. Cennette bulunan ve sahih hadislerde bildirildiği üzere bir atlının gölgesinde yüz sene yol alsa bitiremeyeceği Tûbâ ağacı da bu mükâfatın cümlesindendir.
6653. Metin
{٣٠} {كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَا أُمَمٌ لِتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ قُلْ هُوَ رَبِّي لا إِلَهَ إِلا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ مَتَابِ} .
{ ٣٠ } { كَذَلِكَ أَرْسَلْنَاكَ فِي أُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَا أُمَمٌ لِتَتْلُوَ عَلَيْهِمُ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمَنِ قُلْ هُوَ رَبِّي لا إِلَهَ إِلا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ مَتَابِ } “İşte böylece, kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete seni gönderdik ki, onlar Rahmân'ı inkâr ederlerken sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. De ki: 'O benim Rabbimdir, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Yalnızca O'na tevekkül ettim ve dönüşüm de ancak O'nadır.'”