6701. Metin
الصلاة والسلام، وهي مكية
Salât ve selâm [onun üzerine olsun]. Bu [sure] Mekkîdir.
6702. Metin
{١ - ٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ * اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ * الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ} .
{1-3} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الر كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ * اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ * الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif. Lâm. Râ. [Bu Kur'an], insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, Azîz ve Hamîd olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli bir azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline! Onlar, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah'ın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. İşte onlar derin bir sapıklık içindedirler.”
6703. Metin
يخبر تعالى أنه أنزل كتابه على رسوله محمد ﷺ لنفع الخلق، ليخرج الناس من ظلمات الجهل والكفر والأخلاق السيئة وأنواع المعاصي إلى نور العلم والإيمان والأخلاق الحسنة، وقوله: {بِإِذْنِ رَبِّهِمْ} أي: لا يحصل منهم المراد المحبوب لله، إلا بإرادة من الله ومعونة، ففيه حث للعباد على الاستعانة بربهم.
Allah Teâlâ, mahlûkatın faydası için kitabını Resûlü Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem indirdiğini haber vermektedir; tâ ki insanları cehalet, küfür, kötü ahlak ve çeşitli günahların karanlıklarından ilim, iman ve güzel ahlakın nuruna çıkarsın. {بِإِذْنِ رَبِّهِمْ} “Rablerinin izniyle” buyruğu ise; Allah'ın sevdiği ve murad ettiği şeyin kullardan ancak Allah'ın dilemesi ve yardımı ile gerçekleşebileceği anlamına gelir. Dolayısıyla bu ifadede kulların Rablerinden yardım istemelerine (istiâneye) bir teşvik vardır.
6704. Metin
ثم فسر النور الذي يهديهم إليه هذا الكتاب فقال: {إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} أي: الموصل إليه وإلى دار كرامته، المشتمل على العلم بالحق والعمل به، وفي ذكر {العزيز الحميد} بعد ذكر الصراط الموصل إليه إشارة إلى أن من سلكه فهو عزيز بعز الله قوي ولو لم يكن له أنصار إلا الله، محمود في أموره، حسن العاقبة.
Sonra bu kitabın kendilerine hidayet ettiği nuru açıklayarak şöyle buyurdu: {إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} “Azîz ve Hamîd olanın yoluna”; yani O'na ve O'nun ikram yurduna ulaştıran, hakkı bilmeyi ve onunla amel etmeyi içeren yola. O'na ulaştıran yolun zikrinden sonra {العزيز الحميد} “el-Azîz el-Hamîd” [isimlerinin] zikredilmesinde şuna bir işaret vardır: Bu yola giren kimse, Allah'tan başka yardımcısı olmasa bile Allah'ın izzetiyle azîz ve güçlüdür, işlerinde övgüye layıktır ve akıbeti güzeldir.
6705. Metin
وليدل ذلك على أن صراط الله من أكبر الأدلة على ما لله من صفات الكمال، ونعوت الجلال، وأن الذي نصبه لعباده، عزيز السلطان، حميد في أقواله وأفعاله وأحكامه، وأنه مألوه معبود بالعبادات التي هي منازل الصراط المستقيم، وأنه كما أن له ملك السماوات والأرض خلقا ورزقا وتدبيرا، فله الحكم على عباده بأحكامه الدينية، لأنهم ملكه، ولا يليق به أن يتركهم سدى، فلما بيَّن الدليل والبرهان توعد من لم ينقد لذلك، فقال: {وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ} لا يقدر قدره، ولا يوصف أمره، ثم وصفهم بأنهم {الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ} فرضوا بها واطمأنوا، وغفلوا عن الدار الآخرة.
Ayrıca bu, Allah'ın yolunun, O'nun sahip olduğu kemal sıfatlarına ve celal vasıflarına dair en büyük delillerden biri olduğuna; bunu kulları için koyan zâtın kudret ve hâkimiyetinin mutlak (azîz), sözlerinde, fiillerinde ve hükümlerinde övülmeye layık (hamîd) olduğuna; sırat-ı müstakimin menzilleri olan ibadetlerle ibadet edilen tek ilah olduğuna ve yaratma, rızık verme ve yönetme bakımından göklerin ve yerin mülkü O'na ait olduğu gibi dinî hükümleriyle kulları üzerinde hüküm koyma yetkisinin de O'na ait olduğuna delalet etsin diyedir. Zira onlar O'nun mülküdür ve O'na kullarını başıboş bırakmak yakışmaz. Delil ve bürhanı açıklayınca, buna boyun eğmeyenleri tehdit ederek şöyle buyurdu: {وَوَيْلٌ لِلْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ شَدِيدٍ} “Şiddetli bir azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline!” Öyle bir azap ki derecesi takdir edilemez ve durumu vasfedilemez. Sonra onları, {الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ} “dünya hayatını ahirete tercih edenler” olarak vasfetti; böylece dünyaya razı olup onunla tatmin oldular ve ahiret yurdundan gafil kaldılar.
6706. Metin
{وَيَصُدُّونَ} الناس {عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} التي نصبها لعباده وبينها في كتبه وعلى ألسنة رسله، فهؤلاء قد نابذوا مولاهم بالمعاداة والمحاربة، {وَيَبْغُونَهَا} أي: سبيل الله {عِوَجًا} أي: يحرصون على تهجينها وتقبيحها، للتنفير عنها، ولكن يأبى الله إلا أن يتم نوره ولو كره الكافرون.
{وَيَصُدُّونَ} İnsanları alıkoyarlar {عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} kulları için vazettiği, kitaplarında ve elçilerinin diliyle açıkladığı “Allah'ın yolundan” [alıkoyarlar]. İşte bunlar, Mevlâlarına düşmanlık ve savaş açmış kimselerdir. {وَيَبْغُونَهَا} Yani Allah'ın yolunu {عِوَجًا} “eğri [göstermek isterler]”; yani insanları ondan nefret ettirmek için onu kusurlu ve çirkin göstermeye hırs gösterirler. Fakat kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlamaktan başkasına razı olmaz.
6707. Metin
{أُولَئِكَ} الذين ذكر وصفهم {فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ} لأنهم ضلوا وأضلوا، وشاقوا الله ورسوله وحاربوهما، فأي ضلال أبعد من هذا؟!! وأما أهل الإيمان فبعكس هؤلاء يؤمنون بالله وآياته، ويستحبون الآخرة على الدنيا ويدعون إلى سبيل الله ويحسنونها مهما أمكنهم، ويبينون استقامتها.
{أُولَئِكَ} Sıfatları zikredilen bu kimseler {فِي ضَلالٍ بَعِيدٍ} “derin bir sapıklık içindedirler.” Çünkü onlar hem saptılar hem saptırdılar; Allah'a ve Resûlüne karşı gelip onlarla savaştılar. Bundan daha uzak hangi sapıklık olabilir?!! İman ehline gelince; onlar bunların tam aksine Allah'a ve ayetlerine inanırlar, ahireti dünyaya tercih ederler, Allah'ın yoluna davet ederler, güçleri yettiğince onu güzelleştirip dosdoğru olduğunu açıklarlar.
6708. Metin
{٤} {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .
{4} {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “Biz, kendilerine açıklasın diye her elçiyi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, Azîzdir, Hakîmdir.”
6709. Metin
وهذا من لطفه بعباده أنه ما أرسل رسولا {إِلا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ} ما يحتاجون إليه، ويتمكنون من تعلم ما أتى به، بخلاف ما لو كانوا على غير لسانهم، فإنهم يحتاجون إلى أن يتعلموا تلك اللغة التي يتكلم بها، ثم يفهمون عنه، فإذا بين لهم الرسول ما أمروا به، ونهوا عنه وقامت عليهم حجة الله {فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ} ممن لم ينقد للهدى، ويهدي من يشاء ممن اختصه برحمته.
Bu, Allah'ın kullarına olan lütfundandır; zira O, muhtaç oldukları şeyleri kendilerine açıklasın ve getirdiği şeyleri öğrenmeye güç yetirebilsinler diye hiçbir elçiyi {إِلا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ} “kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermemiştir.” Şayet kendi dillerinden başka bir dille gönderilseydi durum farklı olurdu; zira onun konuştuğu dili öğrenmeye, sonra da ondan anlamaya muhtaç olurlardı. Elçi kendilerine emrolundukları ve yasaklandıkları şeyleri açıklayıp üzerlerine Allah'ın hücceti kaim olunca, {فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ} hidayete boyun eğmeyenlerden “Allah dilediğini saptırır” ve rahmetiyle seçtiği kimselerden de dilediğini doğru yola iletir.
6710. Metin
{وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} الذي -من عزته- أنه انفرد بالهداية والإضلال، وتقليب القلوب إلى ما شاء، ومن حكمته أنه لا يضع هدايته ولا إضلاله إلا بالمحل اللائق به.
{وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzetinin bir tecellisi olarak hidayet ve dalalette, kalpleri dilediği yöne çevirmede tek tasarruf sahibidir. Hikmetinin bir tecellisi olarak da hidayetini de dalaletini de ancak layık olan mahalle koyar.
6711. Metin
ويستدل بهذه الآية الكريمة على أن علوم العربية الموصلة إلى تبيين كلامه وكلام رسوله أمور مطلوبة محبوبة لله لأنه لا يتم معرفة ما أنزل على رسوله إلا بها إلا إذا كان الناس بحالة لا يحتاجون إليها، وذلك إذا تمرنوا على العربية، ونشأ عليها صغيرهم وصارت طبيعة لهم فحينئذ قد اكتفوا المؤنة، وصلحوا لأن يتلقوا عن الله وعن رسوله ابتداء كما تلقى عنهم الصحابة ﵃.
Bu ayet-i kerimeden, Allah'ın kelamını ve Resûlünün kelamını açıklamaya ulaştıran Arapça ilimlerinin, Allah katında talep edilen ve sevilen hususlar olduğuna delil getirilir. Çünkü Resûlüne indirilenin bilinmesi ancak bu ilimlerle tamam olur; meğerki insanlar buna ihtiyaç duymayacak bir durumda olsunlar. Bu da Arapça üzerinde temrin yapıp küçüklerinin onunla büyümesi ve bunun onlar için bir tabiat haline gelmesiyle olur ki; o takdirde meşakkati aşmış olurlar ve tıpkı sahabilerin radıyallâhu anhum onlardan doğrudan telakki ettiği gibi baştan Allah'tan ve Resûlünden [hükümleri] almaya elverişli hale gelirler.
6712. Metin
{٥ - ٨} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} .
{5-8} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} “Andolsun ki biz Musa'yı: ‘Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat’ diye ayetlerimizle gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ayetler (ibretler) vardır.”
6713. Metin
يخبر تعالى: أنه أرسل موسى بآياته العظيمة الدالة على صدق ما جاء به وصحته، وأمره بما أمر الله به رسوله محمدا ﷺ بل وبما أمر به جميع الرسل قومهم {أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ} أي: ظلمات الجهل والكفر وفروعه، إلى نور العلم والإيمان وتوابعه.
Allah Teâlâ; getirdiği şeylerin doğruluğuna ve sıhhatine delalet eden yüce ayetleriyle Musa'yı gönderdiğini, Allah'ın Resûlü Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem emrettiği, hatta bütün elçilerin kavimlerine emrettiği şu hususu ona da emrettiğini haber vermektedir: {أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ} “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar”; yani cehalet, küfür ve bunların furuatının karanlıklarından ilim, iman ve bunların gereklerinin nuruna [çıkar].
6715. Metin
{وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ} أي: بنعمه عليهم وإحسانه إليهم، وبأيامه في الأمم المكذبين، ووقائعه بالكافرين، ليشكروا نعمه وليحذروا عقابه، {إِنَّ فِي ذَلِكَ} أي: في أيام الله على العباد {لآيات لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} أي: صبار في الضراء والعسر والضيق، شكور على السراء والنعمة.
{وَذَكِّرْهُمْ بِأَيَّامِ اللَّهِ} “Onlara Allah'ın günlerini hatırlat”; yani onlara olan nimetlerini ve ihsanını, ayrıca yalanlayan ümmetlerin başına gelen günlerini ve kâfirlere indirdiği azap vakalarını hatırlat ki nimetlerine şükretsinler ve azabından sakınsınlar. {إِنَّ فِي ذَلِكَ} Yani Allah'ın kulları üzerindeki bu günlerinde {لآيات لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} “çok sabreden, çok şükreden herkes için ayetler (ibretler) vardır”; yani darlıkta, zorlukta ve sıkıntıda çok sabreden, genişlikte ve nimette çok şükreden kimseler için.
6716. Metin
{وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ * وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ * وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الأرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ} .
{وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ * وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ * وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الأرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ} “Hani Musa kavmine şöyle demişti: ‘Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi, size azabın en kötüsünü tattıran, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtarmıştı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan (veya büyük bir nimet) vardır. Hani Rabbiniz şöyle bildirmişti: Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size [nimetimi] artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.’ Musa dedi ki: ‘Eğer siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi inkâr etseniz bile, şüphesiz ki Allah Ganîdir, Hamîddir.’”
6717. Metin
فإنه يستدل بأيامه على كمال قدرته وعميم إحسانه، وتمام عدله وحكمته، ولهذا امتثل موسى ﵇ أمر ربه، فذكرهم نعم الله فقال: {اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} أي: بقلوبكم وألسنتكم. {إِذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ} أي: يولونكم {سُوءَ الْعَذَابِ} أي: أشده وفسر ذلك بقوله: {وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ} أي: يبقونهن فلا يقتلونهن، {وَفِي ذَلِكُمْ} الإنجاء {بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ} أي: نعمة عظيمة، أو وفي ذلكم العذاب الذي ابتليتم به من فرعون وملئه ابتلاء من الله عظيم لكم، لينظر هل تصبرون أم لا؟
Zira O'nun günleriyle O'nun kudretinin kemaline, ihsanının kuşatıcılığına, adalet ve hikmetinin tamlığına delil getirilir. Bundan dolayı Musa aleyhisselâm Rabbinin emrine uyarak onlara Allah'ın nimetlerini hatırlattı ve şöyle dedi: {اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”; yani kalplerinizle ve dillerinizle. {إِذْ أَنْجَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ} “Hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı; onlar size tattırıyorlardı...”; yani reva görüyorlardı, {سُوءَ الْعَذَابِ} “azabın en kötüsünü”; yani en şiddetlisini. Bunu da şu sözüyle açıkladı: {وَيُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ} “oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı”; yani onları hayatta bırakıp öldürmüyorlardı. Bu kurtuluşta {وَفِي ذَلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ} “Rabbinizden büyük bir nimet vardır.” Veyahut: Firavun ve ileri gelenleri tarafından maruz bırakıldığınız o azapta, sabredip etmeyeceğinizi görmek için Allah'tan size büyük bir imtihan vardır.
6718. Metin
وقال لهم حاثا على شكر نعم الله: {وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ} أي: أعلم ووعد، {لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأزِيدَنَّكُمْ} من نعمي {وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ} ومن ذلك أن يزيل عنهم النعمة التي أنعم بها عليهم.
Onları Allah'ın nimetlerine şükretmeye teşvik ederek şöyle dedi: {وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ} “Hani Rabbiniz bildirmişti”; yani bildirip vaad etmişti: {لَئِنْ شَكَرْتُمْ لأزِيدَنَّكُمْ} nimetlerimi “eğer şükrederseniz elbette size artırırım”, {وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ} “ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” Bu azabın bir kısmı da kendilerine lütfettiği nimeti onlardan çekip almasıdır.
6719. Metin
والشكر: هو اعتراف القلب بنعم الله والثناء على الله بها وصرفها في مرضاة الله تعالى. وكفر النعمة ضد ذلك.
Şükür; kalbin Allah'ın nimetlerini itiraf etmesi, bunlarla Allah'a sena etmesi ve onları Allah Teâlâ'nın rızası yolunda sarf etmesidir. Nimetin küfrü (nankörlük) ise bunun zıddıdır.
6720. Metin
{وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الأرْضِ جَمِيعًا} فلن تضروا الله شيئا، {فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ} فالطاعات لا تزيد في ملكه والمعاصي لا تنقصه، وهو كامل الغنى حميد في ذاته وأسمائه وصفاته وأفعاله، ليس له من الصفات إلا كل صفة حمد وكمال، ولا من الأسماء إلا كل اسم حسن، ولا من الأفعال إلا كل فعل جميل.
{وَقَالَ مُوسَى إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الأرْضِ جَمِيعًا} “Musa dedi ki: ‘Eğer siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi inkâr etseniz’” bilesiniz ki Allah'a hiçbir zarar veremezsiniz. {فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ} “Şüphesiz ki Allah Ganîdir, Hamîddir.” Zira itaatler O'nun mülkünü artırmaz, günahlar da O'ndan bir şey eksiltmez. O, mutlak zenginlik sahibidir; zatında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde övgüye layıktır. O'nun sıfatları ancak her türlü hamd ve kemal sıfatıdır, isimleri ancak en güzel isimlerdir ve fiilleri ancak her türlü güzel fiildir.
6721. Metin
{٩ - ١٢} {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لا يَعْلَمُهُمْ إِلا اللَّهُ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوا إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ * قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} .
{9-12} {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لا يَعْلَمُهُمْ إِلا اللَّهُ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ وَقَالُوا إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ * قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى قَالُوا إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “Sizden öncekilerin; Nuh kavminin, Âd ve Semûd'un ve onlardan sonrakilerin haberi size gelmedi mi? Onları Allah'tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle geldi de onlar ellerini ağızlarına götürdüler ve: ‘Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ettik ve doğrusu bizi çağırdığınız şey hakkında derin bir şüphe içindeyiz’ dediler. Elçileri dedi ki: ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı şüphe? O, günahlarınızı bağışlamak ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelemek için sizi çağırıyor.’ Onlar dediler ki: ‘Siz de bizim gibi birer beşerden başka bir şey değilsiniz. Bizi atalarımızın taptığı şeylerden alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin.’”
6722. Metin
يقول تعالى مخوفا عباده ما أحله بالأمم المكذبة حين جاءتهم الرسل، فكذبوهم، فعاقبهم بالعقاب العاجل الذي رآه الناس وسمعوه فقال: {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ} وقد ذكر الله قصصهم في كتابه وبسطها، {وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لا يَعْلَمُهُمْ إِلا اللَّهُ} من كثرتهم وكون أخبارهم اندرست.
Allah Teâlâ, elçiler kendilerine geldiğinde onları yalanlayan ve bu yüzden insanların gördüğü ve duyduğu peşin bir azapla cezalandırdığı yalancı ümmetlerin başına getirdikleriyle kullarını korkutarak şöyle buyurmaktadır: {أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ} “Sizden öncekilerin; Nuh kavminin, Âd ve Semûd'un haberi size gelmedi mi?” Allah onların kıssalarını kitabında zikretmiş ve genişçe açıklamıştır. {وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لا يَعْلَمُهُمْ إِلا اللَّهُ} “ve onlardan sonrakilerin [haberi size gelmedi mi]? Onları Allah'tan başkası bilmez”; çokluklarından ve haberlerinin silinip gitmiş olmasından dolayı [onları ancak Allah bilir].
6723. Metin
فهؤلاء كلهم {جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} أي: بالأدلة الدالة على صدق ما جاءوا به، فلم يرسل الله رسولا إلا آتاه من الآيات ما يؤمن على مثله البشر، فحين أتتهم رسلهم بالبينات لم ينقادوا لها بل استكبروا عنها، {فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ} أي: لم يؤمنوا بما جاءوا به ولم يتفوهوا بشيء مما يدل على الإيمان كقوله {يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ}
İşte bunların hepsine {جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “elçileri onlara apaçık delillerle geldi”; yani getirdikleri şeylerin doğruluğuna delalet eden açık kanıtlarla geldi. Zira Allah, bir insanın benzerine iman edeceği ayetleri vermeksizin hiçbir elçi göndermemiştir. Elçileri kendilerine beyyinelerle gelince onlara boyun eğmediler, aksine onlara karşı büyüklük tasladılar. {فَرَدُّوا أَيْدِيَهُمْ فِي أَفْوَاهِهِمْ} “ellerini ağızlarına götürdüler”; yani getirdiklerine inanmadılar ve imana delalet edecek hiçbir söz sarf etmediler; tıpkı {يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ} “ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar” ayetinde olduğu gibi.
6724. Metin
{وَقَالُوا} صريحا لرسلهم: {إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ} أي: موقع في الريبة، وقد كذبوا في ذلك وظلموا.
Elçilerine açıkça {وَقَالُوا} “dediler [ki]:” {إِنَّا كَفَرْنَا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ وَإِنَّا لَفِي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ} “Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ettik ve doğrusu bizi çağırdığınız şey hakkında derin bir şüphe içindeyiz.” Yani şüpheye düşürücü bir kuşku içindeyiz. Bu sözlerinde yalan söylemiş ve zulmetmişlerdir.
6725. Metin
ولهذا {قَالَتْ} لهم {رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ} أي: فإنه أظهر الأشياء وأجلاها، فمن شك في الله {فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} الذي وجود الأشياء مستند إلى وجوده، لم يكن عنده ثقة بشيء من المعلومات، حتى الأمور المحسوسة، ولهذا خاطبتهم الرسل خطاب من لا يشك فيه ولا يصلح الريب فيه {يَدْعُوكُمْ} إلى منافعكم ومصالحكم {لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} أي: ليثيبكم على الاستجابة لدعوته بالثواب العاجل والآجل، فلم يدعكم لينتفع بعبادتكم، بل النفع عائد إليكم.
Bundan dolayı {قَالَتْ} “dedi [ki]:” onlara {رُسُلُهُمْ أَفِي اللَّهِ شَكٌّ} “elçileri: ‘Allah hakkında mı şüphe?’” Zira O, varlıkların en zahiri ve en açığıdır. Eşyanın varlığının kendi varlığına dayandığı {فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “gökleri ve yeri yaratan” Allah hakkında şüpheye düşen bir kimsenin, duyularla algılanan şeyler dâhil hiçbir bilgiye güveni kalmaz. Bu sebeple elçiler onlara hakkında asla şüphe edilmeyecek ve şüpheye mahal olmayan bir zatın hitabıyla hitap ettiler: {يَدْعُوكُمْ} Sizi menfaatlerinize ve maslahatlarınıza çağırıyor; {لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “günahlarınızı bağışlamak ve sizi belirlenmiş bir süreye kadar ertelemek için.” Yani davetine icabet etmenize karşılık sizi dünyada ve ahirette mükafatlandırmak için [çağırıyor]. Yoksa sizin ibadetinizden menfaat sağlamak için çağırmamıştır; aksine menfaat bütünüyle size dönecektir.
6726. Metin
فردوا على رسلهم رد السفهاء الجاهلين {قَالُوا} لهم: {إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا} أي: فكيف تفضلوننا بالنبوة والرسالة، {تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا} فكيف نترك رأي الآباء وسيرتهم لرأيكم؟ وكيف نطيعكم وأنتم بشر مثلنا؟
Bunun üzerine elçilerine beyinsiz cahillerin verdiği karşılığı vererek {قَالُوا} onlara “dediler [ki]:” {إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا} “Siz de bizim gibi birer beşerden başka bir şey değilsiniz.” Yani peygamberlik ve risaletle bize nasıl üstün olabilirsiniz ki? {تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا} “Bizi atalarımızın taptığı şeylerden alıkoymak istiyorsunuz.” Atalarımızın görüşünü ve yolunu sizin görüşünüz için nasıl terk ederiz? Siz de bizim gibi birer beşer iken size nasıl itaat ederiz?
6727. Metin
{فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} أي: بحجة وبينة ظاهرة، ومرادهم بينة يقترحونها هم، وإلا فقد تقدم أن رسلهم جاءتهم بالبينات.
{فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “Öyleyse bize apaçık bir delil getirin”; yani açık bir hüccet ve beyyine getirin. Onların kastı, bizzat kendilerinin talep edeceği bir mucizedir; yoksa elçilerinin kendilerine apaçık delillerle geldiği daha önce geçmişti.
6728. Metin
{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ * وَمَا لَنَا أَلا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ} .
{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ * وَمَا لَنَا أَلا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ} “Elçileri onlara dediler ki: ‘Biz de ancak sizin gibi birer beşeriz; fakat Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler yalnız Allah'a tevekkül etsinler. Bize yollarımızı göstermişken ne diye Allah'a tevekkül etmeyelim? Bize verdiğiniz eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkül etsinler.’”
6729. Metin
{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ} مجيبين عن اقتراحهم واعتراضهم: {إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} أي: صحيح وحقيقة أنا بشر مثلكم، {وَلَكِن} ليس في ذلك ما يدفع ما جئنا به من الحق فإن {اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} فإذا من الله علينا بوحيه ورسالته، فذلك فضله وإحسانه، وليس لأحد أن يحجر على الله فضله ويمنعه من تفضله.
{قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ} “Elçileri onlara dediler ki:” onların bu teklif ve itirazlarına cevap vererek: {إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} “Biz de ancak sizin gibi birer beşeriz.” Yani doğru ve gerçektir ki biz sizin gibi birer insanız. {وَلَكِن} “Fakat” bunda getirdiğimiz hakkı reddetmeyi gerektirecek bir şey yoktur. Çünkü {اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} “Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur.” Allah bize vahiy ve risaletiyle lütufta bulunmuşsa, bu O'nun fazlı ve ihsanıdır; hiç kimsenin Allah'ın lütfunu kısıtlamaya ve O'nu ihsanından men etmeye hakkı yoktur.
6730. Metin
فانظروا ما جئناكم به فإن كان حقا فاقبلوه وإن كان غير ذلك فردوه ولا تجعلوا حالنا حجة لكم على رد ما جئناكم به، وقولكم: {فَأتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} فإن هذا ليس بأيدينا وليس لنا من الأمر شيء.
Siz bizim size getirdiğimize bakın; eğer hak ise onu kabul edin, şayet bundan başka bir şey ise o zaman reddedin ve bizim [beşer oluşumuz gibi] durumumuzu, getirdiğimiz şeyi reddetmek için bir mazeret kılmayın. Sizin: {فَأتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “Bize apaçık bir delil getirin” sözünüze gelince; bu bizim elimizde değildir ve bu konuda bizim hiçbir yetkimiz yoktur.
6731. Metin
{وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ} فهو الذي إن شاء جاءكم به، وإن شاء لم يأتكم به وهو لا يفعل إلا ما هو مقتضى حكمته ورحمته، {وَعَلَى اللَّهِ} لا على غيره {فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} فيعتمدون عليه في جلب مصالحهم ودفع مضارهم لعلمهم بتمام كفايته وكمال قدرته وعميم إحسانه، ويثقون به في تيسير ذلك وبحسب ما معهم من الإيمان يكون توكلهم.
{وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلا بِإِذْنِ اللَّهِ} “Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir.” Zira dilerse onu size getirecek, dilerse getirmeyecek olan O'dur ve O ancak hikmet ve rahmetinin gerektirdiği şeyi yapar. {وَعَلَى اللَّهِ} Başkasına değil, sadece Allah'a {فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “müminler tevekkül etsinler.” Zira onlar, O'nun tam kifayetini, kemal derecesindeki kudretini ve kuşatıcı ihsanını bildikleri için menfaatlerini elde etmede ve zararları defetmede O'na dayanırlar; bunların kolaylaşmasında O'na güvenirler ve sahip oldukları iman nispetinde tevekkülleri gerçekleşir.
6732. Metin
فعلم بهذا وجوب التوكل، وأنه من لوازم الإيمان، ومن العبادات الكبار التي يحبها الله ويرضاها، لتوقف سائر العبادات عليه، {وَمَا لَنَا أَلا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا}
Böylece tevekkülün farz olduğu, imanın gereklerinden ve diğer bütün ibadetlerin kendisine bağlı olması hasebiyle Allah'ın sevip razı olduğu en büyük ibadetlerden bulunduğu anlaşıldı. {وَمَا لَنَا أَلا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا} “Bize yollarımızı göstermişken ne diye Allah'a tevekkül etmeyelim?”
6733. Metin
أي: أي شيء يمنعنا من التوكل على الله والحال أننا على الحق والهدى، ومن كان على الحق والهدى فإن هداه يوجب له تمام التوكل، وكذلك ما يعلم من أن الله متكفل بمعونة المهتدي وكفايته، يدعو إلى ذلك، بخلاف من لم يكن على الحق والهدى، فإنه ليس ضامنا على الله، فإن حاله مناقضة لحال المتوكل.
Yani biz hak ve hidayet üzere iken bizi Allah'a tevekkül etmekten ne alıkoyabilir? Zira hak ve hidayet üzere olan kimsenin bu hidayeti, tam bir tevekkülü gerekli kılar. Aynı şekilde Allah'ın, doğru yolda olana yardım etmeyi ve ona yetmeyi tekeffül ettiğinin bilinmesi de buna sevk eder. Hak ve hidayet üzere olmayan kimse ise böyle değildir; zira onun Allah katında bir güvencesi yoktur ve durumu tevekkül edenin durumuna tamamen zıttır.
6734. Metin
وفي هذا كالإشارة من الرسل عليهم الصلاة والسلام لقومهم بآية عظيمة، وهو أن قومهم -في الغالب- لهم القهر والغلبة عليهم، فتحدتهم رسلهم بأنهم متوكلون على الله، في دفع كيدكم ومكركم، وجازمون بكفايته إياهم، وقد كفاهم الله شرهم مع حرصهم على إتلافهم وإطفاء ما معهم من الحق، فيكون هذا كقول نوح لقومه: {يا قوم إن كان كبر عليكم مقامي وتذكيري بآيات الله فعلى الله توكلت فأجمعوا أمركم وشركاءكم، ثم لا يكن أمركم عليكم غمة ثم اقضوا إلي ولا تنظرون} الآيات.
Bunda peygamberlerin aleyhimüssalâtü vesselâm kavimlerine yönelik büyük bir mucizeye işareti vardır: Zira kavimleri çoğunlukla onlara karşı baskın ve üstün bir güce sahipti. Buna rağmen elçileri, onların hile ve tuzaklarını defetmede Allah'a tevekkül ettiklerini ve O'nun kendilerine yeteceğinden kesinlikle emin olduklarını belirterek onlara meydan okudular. Nitekim kavimleri onları yok etmeye ve beraberlerindeki hakkı söndürmeye son derece hırslı olmalarına rağmen Allah onları kavimlerinin şerrinden korumuştur. Bu durum, Nuh'un kavmine söylediği şu söze benzemektedir: {يا قوم إن كان كبر عليكم مقامي وتذكيري بآيات الله فعلى الله توكلت فأجمعوا أمركم وشركاءكم، ثم لا يكن أمركم عليكم غمة ثم اقضوا إلي ولا تنظرون} “Ey kavmim! Benim aranızda bulunmam ve Allah'ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa, ben yalnız Allah'a tevekkül ettim. Siz de ortaklarınızla birlikte toplanıp ne yapacağınızı kararlaştırın; sonra yapacağınız iş içinizde dert olarak kalmasın, sonra bana mühlet vermeden hakkımdaki hükmünüzü uygulayın.”
6735. Metin
وقول هود ﵇ قال: {إني أشهد الله واشهدوا أني بريء مما تشركون * من دونه فكيدوني جميعا ثم لا تنظرون}
Ve Hud'un aleyhisselâm söylediği şu söze [benzemektedir]: {إني أشهد الله واشهدوا أني بريء مما تشركون * من دونه فكيدوني جميعا ثم لا تنظرون} “Ben Allah'ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben sizin O'ndan başka ortak koştuklarınızdan uzağım. Haydi, hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra bana hiç mühlet de vermeyin!”
6736. Metin
{وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا} أي ولنستمرن على دعوتكم ووعظكم وتذكيركم ولا نبالي بما يأتينا منكم من الأذى فإنا سنوطن أنفسنا على ما ينالنا منكم من الأذى احتسابا للأجر ونصحا لكم لعل الله أن يهديكم مع كثرة التذكير
{وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَى مَا آذَيْتُمُونَا} “Bize verdiğiniz eziyetlere elbette sabredeceğiz.” Yani sizi davet etmeye, size vaaz edip hatırlatmada bulunmaya devam edeceğiz ve sizden bize gelecek eziyetlere aldırmayacağız. Çünkü biz, sevabını Allah'tan umarak ve size nasihat gayesiyle sizden göreceğimiz eziyetlere kendimizi alıştıracağız; umulur ki çokça hatırlatma sayesinde Allah size hidayet verir.
6737. Metin
{وَعَلَى اللَّهِ} وحده لا على غيره {فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ} فإن التوكل عليه مفتاح لكل خير
{وَعَلَى اللَّهِ} Başkasına değil, yalnızca Allah'a {فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ} “tevekkül edenler tevekkül etsinler.” Zira O'na tevekkül etmek her hayrın anahtarıdır.
6738. Metin
واعلم أن الرسل عليهم الصلاة والسلام توكلهم في أعلى المطالب وأشرف المراتب وهو التوكل على الله في إقامة دينه ونصره وهداية عبيده وإزالة الضلال عنهم وهذا أكمل ما يكون من التوكل
Bil ki elçilerin aleyhimüssalâtü vesselâm tevekkülü en yüce talepler ve en şerefli mertebelerdedir. O da dinini ikame etme, ona yardım etme, kullarına hidayet verme ve onlardan dalaleti giderme hususunda Allah'a tevekkül etmektir; bu da tevekkülün en mükemmel mertebesidir.
6739. Metin
{١٣ - ١٧} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ * وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ * وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ * مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ * يَتَجَرَّعُهُ وَلا يَكَادُ يُسِيغُهُ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَائِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ} .
{13-17} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ * وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذَلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ * وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ * مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ * يَتَجَرَّعُهُ وَلا يَكَادُ يُسِيغُهُ وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ وَمِنْ وَرَائِهِ عَذَابٌ غَلِيظٌ} “İnkâr edenler elçilerine dediler ki: ‘Ya mutlaka sizi yurdumuzdan çıkarırız ya da bizim dinimize dönersiniz!’ Rableri de onlara şöyle vahyetti: ‘Andolsun ki biz o zalimleri helâk edeceğiz ve onlardan sonra sizi o yurda yerleştireceğiz. Bu, makamımdan korkan ve tehdidimden çekinen kimseler içindir.’ [Elçiler] fetih (ve yardım) istediler; her inatçı zorba da hüsrana uğradı. Ardından da cehennem vardır ve ona irinli sudan içirilecektir. Onu yutmaya çalışacak fakat boğazından kolayca geçiremeyecektir. Ona her taraftan ölüm gelecek ama ölmeyecektir. Bunun ardından da çetin bir azap vardır.”
6740. Metin
لما ذكر دعوة الرسل لقومهم ودوامهم على ذلك وعدم مللهم، ذكر منتهى ما وصلت بهم الحال مع قومهم فقال: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ} متوعدين لهم {لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا} وهذا أبلغ ما يكون من الرد، وليس بعد هذا فيهم مطمع، لأنه ما كفاهم أن أعرضوا عن الهدى بل توعدوهم بالإخراج من ديارهم ونسبوها إلى أنفسهم وزعموا أن الرسل لا حق لهم فيها، وهذا من أعظم الظلم، فإن الله أخرج عباده إلى الأرض، وأمرهم بعبادته، وسخر لهم الأرض وما عليها يستعينون بها على عبادته.
Allah Teâlâ elçilerin kavimlerine olan davetlerini, bunda sebat edişlerini ve bıkkınlık göstermeyişlerini zikrettikten sonra, kavimleriyle aralarındaki durumun vardığı son noktayı zikrederek şöyle buyurdu: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ} İnkâr edenler elçilerini tehdit ederek şöyle “dediler:” {لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا} “Ya mutlaka sizi yurdumuzdan çıkarırız ya da bizim dinimize dönersiniz!” Bu, olabilecek en sert reddiyedir ve bundan sonra artık onlardan bir ümit beslenemez. Çünkü onlar hidayetten yüz çevirmekle yetinmeyip elçileri yurtlarından çıkarmakla tehdit ettiler; yurdu kendilerine nispet edip elçilerin orada hiçbir hakkı olmadığını iddia ettiler. Bu ise zulmün en büyüklerindendir. Zira Allah kullarını yeryüzüne çıkarmış, onlara kendisine ibadet etmelerini emretmiş, ibadetinde kendisinden yardım alsınlar diye yeryüzünü ve üzerindekileri onların hizmetine vermiştir.
6741. Metin
فمن استعان بذلك على عبادة الله حل له ذلك وخرج من التبعة، ومن استعان بذلك على الكفر وأنواع المعاصي، لم يكن ذلك خالصا له، ولم يحل له، فعلم أن أعداء الرسل في الحقيقة ليس لهم شيء من الأرض التي توعدوا الرسل بإخراجهم منها. وإن رجعنا إلى مجرد العادة فإن الرسل من جملة أهل بلادهم، وأفراد منهم، فلأي شيء يمنعونهم حقا لهم صريحا واضحا؟! هل هذا إلا من عدم الدين والمروءة بالكلية؟
Kim bunlardan Allah'a ibadet etmek için faydalanırsa bu ona helal olur ve sorumluluktan kurtulur. Kim de bunlardan küfür ve çeşitli günahlar için faydalanırsa bu ona helal ve mübah olmaz. Böylece anlaşıldı ki, elçileri çıkarmakla tehdit ettikleri topraklarda elçilerin düşmanlarının gerçekte hiçbir hakkı yoktur. Şayet salt âdete (örfe) başvuracak olursak elçiler de o belde halkından ve onlardan birer ferttir; öyleyse apaçık ve meşru bir haklarını onlardan ne diye menederler?! Bu durum bütünüyle dinden ve insanlıktan (mürüvvetten) yoksun olmaktan başka nedir ki?
6742. Metin
ولهذا لما انتهى مكرهم بالرسل إلى هذه الحال ما بقي حينئذ إلا أن يمضي الله أمره، وينصر أولياءه، {فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ} بأنواع العقوبات.
İşte bu sebeple elçilere kurdukları tuzak bu raddeye varınca, artık Allah'ın emrini infaz etmesinden ve dostlarına yardım etmesinden başka bir şey kalmadı: {فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ} “Rableri de onlara: ‘Andolsun ki biz o zalimleri helâk edeceğiz’ diye vahyetti;” yani çeşitli cezalarla [helâk edeceğiz].
6743. Metin
{وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذَلِكَ} أي: العاقبة الحسنة التي جعلها الله للرسل ومن تبعهم جزاء {لِمَنْ خَافَ مَقَامِي} عليه في الدنيا وراقب الله مراقبة من يعلم أنه يراه، {وَخَافَ وَعِيدِ} أي: ما توعدت به من عصاني فأوجب له ذلك الانكفاف عما يكرهه الله والمبادرة إلى ما يحبه الله.
{وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الأرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْ ذَلِكَ} “ve onlardan sonra sizi o yurda yerleştireceğiz. Bu,” yani Allah'ın elçilere ve onlara uyanlara kıldığı bu güzel akıbet, dünyada {لِمَنْ خَافَ مَقَامِي} “makamımdan korkan” ve kendisini gördüğünü bilen bir kimse gibi Allah'ı murakabe eden, {وَخَافَ وَعِيدِ} “ve tehdidimden çekinen”; yani bana isyan edenleri tehdit ettiğim azaptan korkarak Allah'ın hoşlanmadığı şeylerden kaçınan ve sevdiği şeylere koşan kimseler için bir mükâfattır.
6744. Metin
{وَاسْتَفْتَحُوا} أي: الكفار أي: هم الذين طلبوا واستعجلوا فتح الله وفرقانه بين أوليائه وأعدائه فجاءهم ما استفتحوا به وإلا فالله حليم لا يعاجل من عصاه بالعقوبة، {وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ} أي: خسر في الدنيا والآخرة من تجبر على الله وعلى الحق وعلى عباد الله واستكبر في الأرض وعاند الرسل وشاقهم.
{وَاسْتَفْتَحُوا} “[Elçiler/kâfirler] fetih istediler.” Yani kâfirler Allah'ın dostları ile düşmanları arasındaki hükmünü ve fethini aceleyle istediler de talep ettikleri şey başlarına geldi; yoksa Allah Halîmdir , kendisine isyan edene ceza vermede acele etmez. {وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ} “Her inatçı zorba da hüsrana uğradı.” Yani Allah'a, hakka ve Allah'ın kullarına karşı zorbalık eden, yeryüzünde büyüklük taslayan, elçilere inatla karşı çıkıp onlarla savaşan kimse dünyada da ahirette de hüsrana uğradı.
6745. Metin
{مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ} أي: جهنم لهذا الجبار العنيد بالمرصاد، فلا بد له من ورودها فيذاق حينئذ العذاب الشديد، {وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ} في لونه وطعمه ورائحته الخبيثة، وهو في غاية الحرارة.
{مِنْ وَرَائِهِ جَهَنَّمُ} “Ardından da cehennem vardır.” Yani cehennem bu inatçı zorbanın pususundadır; oraya girmesi kaçınılmazdır ve orada şiddetli azabı tadacaktır. {وَيُسْقَى مِنْ مَاءٍ صَدِيدٍ} “ve ona irinli sudan içirilecektir.” Rengi, tadı ve kokusu son derece iğrenç, sıcaklığı ise son derece yakıcı bir su.
6746. Metin
{يَتَجَرَّعُهُ} من العطش الشديد {وَلا يَكَادُ يُسِيغُهُ} فإنه إذا قرب إلى وجهه شواه وإذا وصل إلى بطنه قطع ما أتى عليه من الأمعاء، {وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ} أي: يأتيه العذاب الشديد من كل نوع من أنواع العذاب، وكل نوع منه من شدته يبلغ إلى الموت ولكن الله قضى أن لا يموتوا كما قال تعالى: {لا يقضى عليهم فيموتوا ولا يخفف عنهم من عذابها كذلك نجزي كل كفور وهم يصطرخون فيها}
Şiddetli susuzluktan dolayı {يَتَجَرَّعُهُ} “onu yutmaya çalışacak” {وَلا يَكَادُ يُسِيغُهُ} “fakat boğazından kolayca geçiremeyecektir.” Zira yüzüne yaklaştırıldığında yüzünü kavurur, karnına ulaştığında ise bağırsaklarını parça parça eder. {وَيَأْتِيهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ} “Ona her taraftan ölüm gelecek ama ölmeyecektir.” Yani her azap türünden kendisine şiddetli bir azap gelir; bu azapların her biri şiddetinden dolayı insanı ölüme götürecek derecededir fakat Allah onların ölmeyeceğine hükmetmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {لا يقضى عليهم فيموتوا ولا يخفف عنهم من عذابها كذلك نجزي كل كفور وهم يصطرخون فيها} “Onlar hakkında ne ölüm hükmü verilir ki ölsünler, ne de cehennemin azabı onlardan hafifletilir. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada feryat ederler...”
6747. Metin
{وَمِنْ وَرَائِهِ} أي: الجبار العنيد {عَذَابٌ غَلِيظٌ} أي: قوي شديد لا يعلم وصفه وشدته إلا الله تعالى.
Bu inatçı zorbanın {وَمِنْ وَرَائِهِ} “ardından da” {عَذَابٌ غَلِيظٌ} “çetin bir azap vardır”; yani vasfını ve şiddetini ancak Allah Teâlâ'nın bildiği son derece kuvvetli ve şiddetli bir azap.
6748. Metin
{١٨} {مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ لا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلَى شَيْءٍ ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ} .
{18} {مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ أَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِي يَوْمٍ عَاصِفٍ لا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلَى شَيْءٍ ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ} “Rablerini inkâr edenlerin amellerinin durumu, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte derin sapıklık budur.”
6749. Metin
يخبر تعالى عن أعمال الكفار التي عملوها: إما أن المراد بها الأعمال التي عملوها لله، بأنها في ذهابها وبطلانها واضمحلالها كاضمحلال الرماد، الذي هو أدق الأشياء وأخفها، إذا اشتدت به الريح في يوم عاصف شديد الهبوب، فإنه لا يبقى منه شيئا، ولا يقدر منه على شيء يذهب ويضمحل، فكذلك أعمال الكفار {لا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلَى شَيْءٍ} ولا على مثقال ذرة منه لأنه مبني على الكفر والتكذيب.
Allah Teâlâ kâfirlerin yaptıkları amelleri haber vermektedir: Ya bundan kasıt Allah için yaptıklarını iddia ettikleri amellerdir ki; bunların yok olup boşa çıkması ve dağılması, şeylerin en incesi ve en hafifi olan külün, çok şiddetli esen fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetine kapılarak dağılması gibidir. Öyle ki ondan geriye hiçbir şey kalmaz, elde hiçbir şey tutulamaz, bütünüyle savrulup yok olur. İşte kâfirlerin amelleri de böyledir; {لا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلَى شَيْءٍ} “kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar”, zerre ağırlığınca bile bir şey elde edemezler; çünkü küfür ve tekzip üzerine bina edilmiştir.
6750. Metin
{ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ} حيث بطل سعيهم واضمحل عملهم، وإما أن المراد بذلك أعمال الكفار التي عملوها ليكيدوا بها الحق، فإنهم يسعون ويكدحون في ذلك ومكرهم عائد عليهم ولن يضروا الله ورسله وجنده وما معهم من الحق شيئا.
Çabaları boşa çıktığı ve amelleri heba olduğu için {ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ} “İşte derin sapıklık budur.” Veyahut bundan kasıt, kâfirlerin hakka tuzak kurmak için yaptıkları amellerdir; zira onlar bu uğurda çabalayıp didinirler fakat hileleri kendi aleyhlerine döner; Allah'a, elçilerine, O'nun ordusuna ve beraberlerindeki hakka hiçbir şekilde zarar veremezler.
6751. Metin
{١٩ - ٢١} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ * وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ * وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ قَالُوا لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ} .
{19-21} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ * وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ * وَبَرَزُوا لِلَّهِ جَمِيعًا فَقَالَ الضُّعَفَاءُ لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ قَالُوا لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ} “Görmedin mi ki Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır? Dilerse sizi yok eder ve yeni bir halk getirir. Bu, Allah'a güç değildir. Hepsi Allah'ın huzuruna çıkarlar. Güçsüzler, büyüklük taslayanlara derler ki: ‘Biz size uymuştuk. Şimdi siz Allah'ın azabından zerre kadar bir şeyi bizden savabilir misiniz?’ Onlar derler ki: ‘Eğer Allah bize hidayet verseydi biz de size hidayet yolunu gösterirdik. Artık sızlansak da sabretsek de bizim için birdir; sığınacak hiçbir yerimiz yoktur.’”
6752. Metin
ينبه تعالى عباده بأنه {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقَّ} أي: ليعبده الخلق ويعرفوه، ويأمرهم وينهاهم وليستدلوا بهما وما فيهما على ما له من صفات الكمال، وليعلموا أن الذي خلق السماوات والأرض -على عظمهما وسعتهما- قادر على أن يعيدهم خلقا جديدا، ليجازيهم بإحسانهم وإساءتهم، وأن قدرته ومشيئته لا تقصر عن ذلك ولهذا قال: {إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ}
Allah Teâlâ kullarını; mahlûkat kendisine ibadet etsin, O'nu tanısın, kendilerine emredip yasaklar koysun, gökler ve yer ile bunlardaki şeylerle O'nun kemal sıfatlarına delil bulsunlar ve büyüklük ve genişliklerine rağmen gökleri ve yeri yaratan zâtın, iyiliklerine ve kötülüklerine karşılık vermek üzere onları yeni bir yaratılışla diriltmeye kadir olduğunu, O'nun kudret ve meşietinin bundan âciz kalmayacağını bilsinler diye {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقَّ} “gökleri ve yeri hak ile yarattığına” dikkat çekmektedir. Bundan dolayı: {إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ} “Dilerse sizi yok eder ve yeni bir halk getirir” buyurmuştur.
6753. Metin
يحتمل أن المعنى: إن يشأ يذهبكم ويأت بقوم غيركم يكونون أطوع لله منكم، ويحتمل أن المراد أنه: إن يشأ يفنيكم ثم يعيدهم بالبعث خلقا جديدا، ويدل على هذا الاحتمال ما ذكره بعده من أحوال القيامة.
Bunun manasının: 'Dilerse sizi yok eder ve yerinize Allah'a sizden daha itaatkâr başka bir kavim getirir' olması muhtemel olduğu gibi, 'Dilerse sizi fâni kılar, sonra da ba's (diriliş) ile yeni bir yaratılış olarak tekrar yaratır' manasına gelmesi de muhtemeldir. Bu ikinci ihtimale bundan sonra zikredilen kıyamet halleri delalet etmektedir.
6754. Metin
{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ} أي: بممتنع بل هو سهل عليه جدا، {ما خلقكم ولا بعثكم إلا كنفس واحدة} {وهو الذي يبدأ الخلق ثم يعيده وهو أهون عليه}
{وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ بِعَزِيزٍ} “Bu, Allah'a güç değildir.” Yani imkânsız değildir, aksine O'na son derece kolaydır. {ما خلقكم ولا بعثكم إلا كنفس واحدة} “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir nefis gibidir.” {وهو الذي يبدأ الخلق ثم يعيده وهو أهون عليه} “O, yaratmayı ilkin başlatan, sonra onu tekrar edendir; bu O'na daha da kolaydır.”
6755. Metin
{وَبَرَزُوا} أي: الخلائق {لِلَّهِ جَمِيعًا} حين ينفخ في الصور فيخرجون من الأجداث إلى ربهم فيقفون في أرض مستوية قاع صفصف، لا ترى فيها عوجا ولا أمتا، ويبرزون له لا يخفى [عليه] منهم خافية، فإذا برزوا صاروا يتحاجون، وكل يدفع عن نفسه، ويدافع ما يقدر عليه، ولكن أنى لهم ذلك؟
Sûra üflendiğinde mahlûkat kabirlerinden Rablerine doğru çıkarak içinde hiçbir eğrilik ve tümsek görmeyeceğin dümdüz, bomboş bir arazide durduklarında {وَبَرَزُوا} “çıkarlar” {لِلَّهِ جَمِيعًا} “hepsi Allah'ın huzuruna.” O'nun huzuruna öyle çıkarlar ki onlardan hiçbir şey [Allah'a] gizli kalmaz. Huzura çıktıklarında birbirleriyle tartışmaya, her biri kendini savunmaya ve gücü yettiğince suçu başkasına atmaya başlar; fakat nerede onlarda bu imkân?
6756. Metin
فيقول {الضُّعَفَاءُ} أي: التابعون والمقلدون {لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا} وهم: المتبوعون الذين هم قادة في الضلال: {إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا} أي: في الدنيا، أمرتمونا بالضلال، وزينتموه لنا فأغويتمونا، {فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ} أي: ولو مثقال ذرة، {قَالُوا} أي: المتبوعون والرؤساء {أغويناكم كما غوينا} و {لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ} فلا يغني أحد أحدا، {سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا} من العذاب {أَمْ صَبَرْنَا} عليه، {مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ} أي: من ملجأ نلجأ إليه، ولا مهرب لنا من عذاب الله.
Bunun üzerine {الضُّعَفَاءُ} yani tâbiler ve taklitçiler, sapıklıkta önder olan tâbi olunan o {لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا} “büyüklük taslayanlara:” {إِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا} “Biz size uymuştuk” derler. Yani: Dünyada iken bize sapıklığı emrettiniz, onu bize süslü gösterdiniz ve bizi azdırdınız; {فَهَلْ أَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللَّهِ مِنْ شَيْءٍ} “Şimdi siz Allah'ın azabından zerre kadar bir şeyi bizden savabilir misiniz?” Tâbi olunan önderler ve reisler {قَالُوا} şöyle “derler:” ‘Biz kendimiz azdığımız gibi sizi de azdırdık’ ve {لَوْ هَدَانَا اللَّهُ لَهَدَيْنَاكُمْ} “Eğer Allah bize hidayet verseydi biz de size hidayet yolunu gösterirdik.” Artık hiç kimse başkasına bir fayda sağlayamaz. Azaptan dolayı {سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا} “artık sızlansak da” {أَمْ صَبَرْنَا} ona “sabretsek de bizim için birdir;” {مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ} “sığınacak hiçbir yerimiz yoktur”; yani sığınacağımız hiçbir melce ve Allah'ın azabından hiçbir kaçış yerimiz yoktur.
6757. Metin
{٢٢ - ٢٣} {وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ * وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ} .
{22-23} {وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ * وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ} “İş bitirilince şeytan der ki: ‘Şüphesiz Allah size hak bir vaatte bulundu; ben de size vaatte bulundum ama sözümden caydım. Zaten benim sizin üzerinizde bir hâkimiyetim yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Doğrusu ben, daha önce beni [Allah'a] ortak koşmanızı da inkâr etmiştim. Şüphesiz zalimler için can yakıcı bir azap vardır.’ İnanıp salih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Onların oradaki dirlik temennileri (ve tebrikleşmeleri): ‘Selâm!’dır.”
6758. Metin
أي: {وَقَالَ الشَّيْطَانُ} الذي هو سبب لكل شر يقع ووقع في العالم، مخاطبا لأهل النار ومتبرئا منهم {لَمَّا قُضِيَ الأمْرُ} ودخل أهل الجنة الجنة وأهل النار النار. {إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ} على ألسنة رسله فلم تطيعوه، فلو أطعتموه لأدركتم الفوز العظيم، {وَوَعَدْتُكُمْ} الخير {فَأَخْلَفْتُكُمْ} أي: لم يحصل ولن يحصل لكم ما منيتكم به من الأماني الباطلة.
Yani âlemde meydana gelen ve gelmiş olan her şerrin sebebi olan {وَقَالَ الشَّيْطَانُ} “şeytan,” {لَمَّا قُضِيَ الأمْرُ} “iş bitirilip” cennet ehli cennete ve cehennem ehli cehenneme girdiğinde cehennem ehline hitap ederek ve onlardan teberrî ederek şöyle “der:” {إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ} “Şüphesiz Allah” elçilerinin diliyle “size hak bir vaatte bulundu” ama siz O'na itaat etmediniz; şayet O'na itaat etseydiniz büyük kurtuluşa ererdiniz. {وَوَعَدْتُكُمْ} Ben de size hayır vaat ettim {فَأَخْلَفْتُكُمْ} “ama sözümden caydım.” Yani sizi aldattığım o batıl kuruntulardan hiçbir şey gerçekleşmedi ve gerçekleşmeyecektir.
6759. Metin
{وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ} أي: من حجة على تأييد قولي، {إِلا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي} أي: هذا نهاية ما عندي أني دعوتكم إلى مرادي وزينته لكم، فاستجبتم لي اتباعا لأهوائكم وشهواتكم، فإذا كانت الحال بهذه الصورة {فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ} فأنتم السبب وعليكم المدار في موجب العقاب، {مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ} أي: بمغيثكم من الشدة التي أنتم بها {وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ} كل له قسط من العذاب.
{وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ} “Zaten benim sizin üzerinizde bir hâkimiyetim yoktu;” yani sözümü destekleyecek bir delilim yoktu. {إِلا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي} “Sadece sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz.” Yani elimden gelenin hepsi şuydu: Sizi kendi arzuma davet ettim ve onu size süslü gösterdim; siz de heva ve şehvetlerinize uyarak bana icabet ettiniz. Durum bu merkezde olunca {فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ} “Artık beni kınamayın, kendinizi kınayın!” Zira sebep sizsiniz ve cezayı hak etmenin asıl ekseni sizsiniz. {مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ} “Ne ben sizi kurtarabilirim”; yani içinde bulunduğunuz şiddetli azaptan imdadınıza yetişebilirim, {وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ} “ne de siz beni kurtarabilirsiniz.” Herkesin azaptan payı ayrıdır.
6760. Metin
{إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ} أي: تبرأت من جعلكم لي شريكا مع الله فلست شريكا لله ولا تجب طاعتي، {إِنَّ الظَّالِمِينَ} لأنفسهم بطاعة الشيطان {لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} خالدين فيه أبدا.
{إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ} “Doğrusu ben, daha önce beni [Allah'a] ortak koşmanızı da inkâr etmiştim.” Yani beni Allah ile birlikte ortak kılmanızdan uzak durdum; zira ben Allah'a ortak değilim ve bana itaat etmek de vacip değildir. Şeytana itaat ederek kendilerine zulmeden {إِنَّ الظَّالِمِينَ} “Şüphesiz zalimler için” içinde ebediyen kalacakları {لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “can yakıcı bir azap vardır.”
6761. Metin
وهذا من لطف الله بعباده، أن حذرهم من طاعة الشيطان وأخبر بمداخله التي يدخل منها على الإنسان ومقاصده فيه، وأنه يقصد أن يدخله النيران، وهنا بين لنا أنه إذا دخل النار وحزبه (١) أنه يتبرأ منهم هذه البراءة، ويكفر بشركهم {ولا ينبئك مثل خبير}
Bu da Allah'ın kullarına olan lütfundandır; zira onları şeytana itaat etmekten sakındırmış, insana nereden yaklaşacağını ve onun üzerindeki maksatlarını ve onu cehenneme sokmayı hedeflediğini haber vermiştir. Burada da bize, kendisi ve taraftarları (1) cehenneme girdiğinde onlardan bu şekilde teberrî edeceğini ve onların şirkini inkâr edeceğini açıklamıştır. {ولا ينبئك مثل خبير} “Sana her şeyden haberdar olan [Allah] gibi hiç kimse haber veremez.”
6762. Metin
واعلم أن الله ذكر في هذه الآية أنه ليس له سلطان، وقال في آية أخرى {إنما سلطانه على الذين يتولونه والذين هم به مشركون} فالسلطان الذي نفاه عنه هو سلطان الحجة والدليل، فليس له حجة أصلا على ما يدعو إليه، وإنما نهاية ذلك أن يقيم لهم من الشبه والتزيينات ما به يتجرؤون على المعاصي.
Bil ki Allah bu ayette şeytanın bir sultası (hâkimiyeti) olmadığını zikretmiş, başka bir ayette ise: {إنما سلطانه على الذين يتولونه والذين هم به مشركون} “Onun hâkimiyeti ancak onu veli edinenler ve onun yüzünden Allah'a ortak koşanlar üzerindedir” buyurmuştur. Şeytandan nefyedilen sultâ, hüccet ve delil sultasıdır; zira çağırdığı şey hakkında onun asla hiçbir delili yoktur. Onun yapabildiği nihai şey, günahlara cüret etmelerini sağlayacak birtakım şüpheler ve süslemeler ortaya koymaktan ibarettir.
6763. Metin
وأما السلطان الذي أثبته فهو التسلط بالإغراء على المعاصي لأوليائه يؤُزّهم إلى المعاصي أزّا، وهم الذين سلطوه على أنفسهم بموالاته والالتحاق بحزبه، ولهذا ليس له سلطان على الذين آمنوا وعلى ربهم يتوكلون.
Sübutu bildirilen sultâ ise, dostlarını günahlara kışkırtıp onları günaha sevk etmekle tahakküm kurmasıdır; onları günahlara kıyasıya iter. Onlar ise onu dost edinmek ve onun fırkasına katılmak suretiyle onu kendi üzerlerine musallat etmiş kimselerdir. Bundan dolayı iman edip Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir hâkimiyeti yoktur.
6764. Metin
ولما ذكر عقاب الظالمين ذكر ثواب الطائعين فقال: {وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} أي: قاموا بالدين، قولا وعملا واعتقادا {جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} فيها من اللذات والشهوات ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر، {خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ} أي: لا بحولهم وقوتهم بل بحول الله وقوته {تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ} أي: يحيي بعضهم بعضا بالسلام والتحية والكلام الطيب.
[Cenâb-ı Hak], zâlimlerin cezasını zikredince itaatkârların mükâfatını da zikrederek şöyle buyurdu: {وَأُدْخِلَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “İman edip salih ameller işleyenler ise...” Yani söz, amel ve itikat olarak dini yerine getirenler; {جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} “...altından ırmaklar akan cennetlere konulurlar.” Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmemiş olan nice lezzetler ve arzular vardır. {خَالِدِينَ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ} “Rablerinin izniyle orada ebedî kalıcıdırlar.” Yani kendi güç ve kuvvetleriyle değil, bilakis Allah'ın güç ve kuvvetiyle [oradadırlar]. {تَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلامٌ} “Orada birbirlerine dirlik temennileri ‘selâm’dır.”1 Yani birbirlerini selâm, tebrik ve güzel sözlerle selamlarlar.
6765. Metin
{٢٤ - ٢٦} {أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ} .
{24-26} {أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ} “Görmedin mi Allah güzel bir kelimeyi, kökü sabit ve dalı gökte olan güzel bir ağaca benzeterek nasıl misal getirdi?”
6766. Metin
يقول تعالى: {أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا كَلِمَةً طَيِّبَة} " وهي شهادة أن لا إله إلا الله، وفروعها {كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ} وهي النخلة {أَصْلُهَا ثَابِتٌ} في الأرض {وَفَرْعُهَا} منتشر {فِي السَّمَاءِ} وهي كثيرة النفع دائما.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا كَلِمَةً طَيِّبَة} “Görmedin mi Allah güzel bir kelimeyi... nasıl misal getirdi?” Bu güzel kelime ‘Lâ ilâhe illallah’ şahadeti ve onun şubeleridir. {كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ} “güzel bir ağaca” ki o hurma ağacıdır, {أَصْلُهَا ثَابِتٌ} yerde “kökü sabit” {وَفَرْعُهَا} dalları ise yayılmış halde {فِي السَّمَاءِ} “göktedir;” o her daim pek çok faydası olan bir ağaçtır.
6767. Metin
{تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ * وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الأرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ} .
{تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ * وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الأرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ} “O [ağaç], Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah düşünüp ibret alsınlar diye insanlara misaller getirir. Kötü bir kelimenin misali ise, gövdesi yerin üstünden koparılmış, kararı (sabitliği) olmayan kötü bir ağaç gibidir.”
6768. Metin
{تُؤْتِي أُكُلَهَا} أي: ثمرتها {كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا} فكذلك شجرة الإيمان، أصلها ثابت في قلب المؤمن، علما واعتقادا. وفرعها من الكلم الطيب والعمل الصالح والأخلاق المرضية، والآداب الحسنة في السماء دائما يصعد إلى الله منه من الأعمال والأقوال التي تخرجها شجرة الإيمان ما ينتفع به المؤمن وينفع غيره، {وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} ما أمرهم به ونهاهم عنه، فإن في ضرب الأمثال تقريبا للمعاني المعقولة من الأمثال المحسوسة، ويتبين المعنى الذي أراده الله غاية البيان، ويتضح غاية الوضوح، وهذا من رحمته وحسن تعليمه. فلله أتم الحمد وأكمله وأعمه، فهذه صفة كلمة التوحيد وثباتها، في قلب المؤمن.
{تُؤْتِي أُكُلَهَا} Yani meyvesini verir {كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا} “Rabbinin izniyle her zaman.” İşte iman ağacı da böyledir: İlim ve itikat olarak onun kökü müminin kalbinde sabittir. Güzel sözler, salih amel, razı olunmuş ahlak ve güzel edeplerden oluşan dalı ise göktedir; iman ağacının meyvesi olan amellerden ve sözlerden, müminin faydalandığı ve başkalarına da fayda sağladığı şeyler her daim Allah'a yükselir. {وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “Allah düşünüp ibret alsınlar diye insanlara misaller getirir;” kendilerine emrettiği ve yasakladığı şeyleri düşünsünler diye. Zira misaller getirmede, akılla anlaşılan manaları duyularla algılanan misallere yaklaştırma vardır; böylece Allah'ın murad ettiği mana son derece açık bir şekilde ortaya çıkar ve tam anlamıyla netleşir. Bu da O'nun rahmetinden ve güzel talimindendir. Hamdin en tamı, en kâmili ve en kapsamlısı Allah'a aittir. İşte tevhid kelimesinin müminin kalbindeki vasfı ve sebatı böyledir.
6769. Metin
ثم ذكر ضدها وهي كلمة الكفر وفروعها فقال: {وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ} المأكل والمطعم وهي: شجرة الحنظل ونحوها، {اجْتُثَّتْ} هذه الشجرة {مِنْ فَوْقِ الأرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ} أي: من ثبوت فلا عروق تمسكها، ولا ثمرة صالحة، تنتجها، بل إن وجد فيها ثمرة، فهي ثمرة خبيثة، كذلك كلمة الكفر والمعاصي، ليس لها ثبوت نافع في القلب، ولا تثمر إلا كل قول خبيث وعمل خبيث يستضر به صاحبه، ولا ينتفع، فلا يصعد إلى الله منه عمل صالح ولا ينفع نفسه، ولا ينتفع به غيره.
Sonra bunun zıddı olan küfür kelimesini ve şubelerini zikrederek şöyle buyurdu: {وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ} “Kötü bir kelimenin misali ise, kötü bir ağaç gibidir;” yenmesi ve tadı kötü olan bir ağaç ki o da Ebu Cehil karpuzu (hantal) ve benzeri ağaçlardır. Bu ağaç {اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الأرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ} “gövdesi yerin üstünden koparılmış, kararı olmayan”; yani sabitliği bulunmayan, onu tutan kökleri ve ürettiği yararlı bir meyvesi olmayan bir ağaçtır; bilakis onda bir meyve bulunsa bile o kötü bir meyvedir. Küfür ve günah kelimesi de böyledir: Kalpte faydalı bir sebatı yoktur ve sahibinin zarar gördüğü, faydalanamadığı her türlü kötü söz ve kötü amelden başka bir meyve vermez. Ondan Allah'a hiçbir salih amel yükselmez, ne kendine fayda verir ne de başkası ondan faydalanır.
6770. Metin
{٢٧} {يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ} .
{27} {يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ} “Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de o sağlam sözle sabit tutar. Allah zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.”
6771. Metin
يخبر تعالى أنه يثبت عباده المؤمنين، أي: الذين قاموا بما عليهم من إيمان القلب التام، الذي يستلزم أعمال الجوارح ويثمرها، فيثبتهم الله في الحياة الدنيا عند ورود الشبهات بالهداية إلى اليقين، وعند عروض الشهوات بالإرادة الجازمة على تقديم ما يحبه الله على هوى النفس ومراداتها.
Allah Teâlâ mümin kullarını sabit kıldığını haber vermektedir; yani azaların amellerini gerektiren ve meyvesini veren kalbin tam imanıyla üzerlerine düşeni yerine getiren kimseleri [sabit kılar]. Allah onları dünya hayatında şüpheler geldiğinde yakîne hidayet ederek, şehvetler arz olduğunda ise nefsin heva ve isteklerine karşı Allah'ın sevdiği şeyleri öne almaya yönelik kesin bir irade bahşederek sabit tutar.
6773. Metin
وفي الآخرة عند الموت بالثبات على الدين الإسلامي والخاتمة الحسنة، وفي القبر عند سؤال الملكين، للجواب الصحيح، إذا قيل للميت " من ربك؟ وما دينك؟ ومن نبيك؟ " هداهم للجواب الصحيح بأن يقول المؤمن: " الله ربي والإسلام ديني ومحمد نبيي "
Ahirette ise ölüm anında İslam dini üzere sebat ve hüsn-i hâtime (güzel son) ile; kabirde iki meleğin sorgusu esnasında ölüye: “Rabbin kim? Dinin ne? Peygamberin kim?” denildiğinde doğru cevaba ulaştırmak suretiyle [sabit kılar]; nitekim müminin: “Rabbim Allah, dinim İslam, peygamberim Muhammed'dir” şeklindeki doğru cevabı vermesini sağlar.
6774. Metin
{وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ} عن الصواب في الدنيا والآخرة، وما ظلمهم الله ولكنهم ظلموا أنفسهم، وفي هذه الآية دلالة على فتنة القبر وعذابه، ونعيمه، كما تواترت بذلك النصوص عن النبي ﷺ في الفتنة، وصفتها، ونعيم القبر وعذابه.
{وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ} “Allah zalimleri ise” dünyada ve ahirette doğrudan ve haktan “saptırır.” Allah onlara zulmetmemiştir, bilakis onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Bu ayette kabir fitnesine, kabir azabına ve kabir nimetine dair bir delalet vardır; nitekim Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem kabir fitnesi, bunun keyfiyeti, kabir nimeti ve kabir azabı hakkında gelen nasslar mütevatirdir.
6775. Metin
{٢٨ - ٣٠} {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَةَ اللَّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ * جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا وَبِئْسَ الْقَرَارُ * وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعُوا فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ} .
{28-30} {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَةَ اللَّهِ كُفْرًا وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ * جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا وَبِئْسَ الْقَرَارُ * وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعُوا فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ} “Allah'ın nimetini küfre (nankörlüğe) çevirenleri ve kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi? Onlar cehenneme gireceklerdir; o ne kötü bir duraktır! Allah'ın yolundan saptırmak için O'na ortaklar koştular. De ki: ‘[Bir süre] faydalanın! Şüphesiz dönüşünüz ateşedir.’”
6776. Metin
يقول تعالى - مبينا حال المكذبين لرسوله من كفار قريش وما آل إليه أمرهم: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَةَ اللَّهِ كُفْرًا} ونعمة الله هي إرسال محمد ﷺ إليهم، يدعوهم إلى إدراك الخيرات في الدنيا والآخرة وإلى النجاة من شرور الدنيا والآخرة، فبدلوا هذه النعمة بردها، والكفر بها والصد عنها بأنفسهم.
Allah Teâlâ -Kureyş kâfirlerinden Resûlünü yalanlayanların durumunu ve akıbetlerinin neye vardığını açıklayarak- şöyle buyurmaktadır: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَةَ اللَّهِ كُفْرًا} “Allah'ın nimetini küfre çevirenleri görmedin mi?” Allah'ın nimeti, dünya ve ahiret hayırlarına ulaşmaya ve dünya ile ahiretin şerlerinden kurtulmaya davet eden Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem onlara göndermesidir. Onlar ise bu nimeti bizzat reddetmekle, onu inkâr etmekle ve ondan yüz çevirmekle değiştirdiler.
6777. Metin
{و} صدهم غيرهم حتى {أَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ} وهي النار حيث تسببوا لإضلالهم، فصاروا وبالا على قومهم، من حيث يظن نفعهم، ومن ذلك أنهم زينوا لهم الخروج يوم " بدر " ليحاربوا الله ورسوله، فجرى عليهم ما جرى، وقتل كثير من كبرائهم وصناديدهم في تلك الوقعة.
Başkalarını da engelleyip saptırdılar ve neticede {أَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ} “kavimlerini helâk yurduna” yani ateşe “sürüklediler.” Zira onların sapmasına sebep oldular ve faydalarının dokunacağı zannedilen bir yerde kendi kavimlerine bir vebal haline geldiler. Bunun bir örneği, Allah ve Resûlü ile savaşmaları için Bedir günü savaşa çıkmayı kavimlerine süslü göstermeleridir; böylece başlarına gelenler geldi ve o savaşta büyüklerinden ve ileri gelen elebaşlarından pek çoğu öldürüldü.
6778. Metin
{جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا} أي: يحيط بهم حرها من جميع جوانبهم {وَبِئْسَ الْقَرَارُ} {وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا} أي: نظراء وشركاء {لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ} أي: ليضلوا العباد عن سبيل الله بسبب ما جعلوا لله من الأنداد ودعوهم إلى عبادتها، {قُلْ} لهم متوعدا: {تَمَتَّعُوا} بكفركم وضلالكم قليلا فليس ذلك بنافعكم {فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ} أي: مآلكم ومقركم ومأواكم فيها وبئس المصير.
{جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا} “Onlar cehenneme gireceklerdir;” yani onun harareti her taraflarından kendilerini kuşatacaktır, {وَبِئْسَ الْقَرَارُ} “o ne kötü bir duraktır!” {وَجَعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا} “Allah'a ortaklar koştular;” yani benzerler ve eşler koştular, {لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ} “Allah'ın yolundan saptırmak için.” Yani Allah'a koştukları bu ortaklar sebebiyle ve insanları onlara ibadete davet ederek kulları Allah'ın yolundan saptırmak için. Onları tehdit ederek {قُلْ} “de ki:” {تَمَتَّعُوا} Küfrünüz ve dalaletinizle birazcık “faydalanın!” Bu size asla bir fayda sağlamayacaktır; {فَإِنَّ مَصِيرَكُمْ إِلَى النَّارِ} “Şüphesiz dönüşünüz ateşedir.” Yani varış yeriniz, durağınız ve sığınağınız orasıdır; orası ne kötü bir varış yeridir!
6779. Metin
{٣١} {قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لا بَيْعٌ فِيهِ وَلا خِلالٌ} .
{31} {قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلاةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلانِيَةً مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لا بَيْعٌ فِيهِ وَلا خِلالٌ} “İman eden kullarıma söyle: Namazı dosdoğru kılsınlar; hiçbir alışverişin ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler.”
6780. Metin
أي: قل لعبادي المؤمنين آمرا لهم بما فيه غاية صلاحهم وأن ينتهزوا الفرصة، قبل أن لا يمكنهم ذلك: {يُقِيمُوا الصَّلاة} ظاهرا وباطنا {وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} أي: من النعم التي أنعمنا بها عليهم قليلا أو كثيرا {سِرًّا وَعَلانِيَةً} وهذا يشمل النفقة الواجبة كالزكاة ونفقة من تجب [عليه] نفقته، والمستحبة كالصدقات ونحوها.
Yani mümin kullarıma, kendileri için en büyük salahı taşıyan hususları emrederek ve ellerinden kaçmadan önce bu fırsatı değerlendirmelerini bildirerek söyle: Zahiren ve batınen {يُقِيمُوا الصَّلاة} “namazı dosdoğru kılsınlar” {وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ} “ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden” yani az olsun çok olsun kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden {سِرًّا وَعَلانِيَةً} “gizli ve açık infak etsinler.” Bu, zekât ve nafakası vacip olan kimselere yapılan harcama gibi vacip nafakaları da sadakalar ve benzeri müstehap infakları da kapsar.
6781. Metin
{مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لا بَيْعٌ فِيهِ وَلا خِلالٌ} أي: لا ينفع فيه شيء ولا سبيل إلى استدراك ما فات لا بمعاوضة بيع وشراء ولا بهبة خليل وصديق، فكل امرئ له شأن يغنيه، فليقدم العبد لنفسه، ولينظر ما قدمه لغد، وليتفقد أعماله، ويحاسب نفسه، قبل الحساب الأكبر.
{مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لا بَيْعٌ فِيهِ وَلا خِلالٌ} “Hiçbir alışverişin ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce.” Yani hiçbir şeyin fayda vermeyeceği, kaçırılan şeyleri telafi etmenin ne alım satım bedeliyle ne de bir dost ve arkadaşın hibesiyle mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce [infak etsinler]. Zira o gün her insanın kendine yetecek bir meşgalesi vardır. Öyleyse kul kendi nefsi için önceden hazırlık yapsın, yarın için ne takdim ettiğine baksın, amellerini yoklasın ve en büyük hesaptan önce kendi nefsini hesaba çeksin.
6782. Metin
{٣٢ - ٣٤} {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأنْهَارَ * وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ} .
{32-34} {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأنْهَارَ * وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ} “Allah O'dur ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi ve onunla size rızık olsun diye meyveler çıkardı. Kendi emriyle denizde akıp gitsin diye gemileri sizin hizmetinize verdi, nehirleri de size boyun eğdirdi. Düzenli hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi; geceyi ve gündüzü de sizin yararınıza sundu.”
6783. Metin
يخبر تعالى: أنه وحده {الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} على اتساعهما وعظمهما، {وَأَنزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} وهو: المطر الذي ينزله الله من السحاب، {فَأَخْرَجَ} بذلك الماء {مِنَ الثَّمَرَاتِ} المختلفة الأنواع {رِزْقًا لَكُمْ} ورزقا لأنعامكم {وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ} أي: السفن والمراكب.
Allah Teâlâ; genişlik ve büyüklüklerine rağmen {الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} “gökleri ve yeri yaratanın”, {وَأَنزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} “gökten su” yani bulutlardan yağmur “indirenin”, o su ile {مِنَ الثَّمَرَاتِ} çeşitli türlerdeki meyvelerden {رِزْقًا لَكُمْ} “size” ve hayvanlarınıza “rızık çıkaranın” ve {وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ} “gemileri ve tekneleri sizin hizmetinize verenin” yalnızca kendisi olduğunu haber vermektedir.
6784. Metin
{لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ} فهو الذي يسر لكم صنعتها وأقدركم عليها، وحفظها على تيار الماء لتحملكم، وتحمل تجاراتكم، وأمتعتكم إلى بلد تقصدونه.
{لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ} “Kendi emriyle denizde akıp gitsin diye.” Zira onların yapımını size kolaylaştıran, sizi buna muktedir kılan ve sizi, ticaret mallarınızı ve eşyalarınızı hedeflediğiniz bir beldeye taşısınlar diye suyun akıntısı üzerinde onları muhafaza eden O'dur.
6785. Metin
{وَسَخَّرَ لَكُمُ الأنْهَارَ} لتسقي حروثكم وأشجاركم وتشربوا منها.
Ekinlerinizi ve ağaçlarınızı sulamanız ve kendilerinden içmeniz için {وَسَخَّرَ لَكُمُ الأنْهَارَ} “nehirleri de size boyun eğdirdi.”
6786. Metin
{وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ} لا يفتران، ولا ينيان، يسعيان لمصالحكم، من حساب أزمنتكم ومصالح أبدانكم، وحيواناتكم، وزروعكم، وثماركم، {وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ} لتسكنوا فيه {وَالنَّهَارَ} مبصرا لتبتغوا من فضله.
Zamanlarınızın hesabı, bedenlerinizin, hayvanlarınızın, ekinlerinizin ve meyvelerinizin menfaatleri gibi sizin maslahatlarınız doğrultusunda hiç durmaksızın ve yavaşlamaksızın hareket eden {وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ} “düzenli hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.” Dinlenmeniz için {وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ} “geceyi,” lütfundan rızık aramanız için de aydınlık kılınmış olarak {وَالنَّهَارَ} “gündüzü sizin yararınıza sundu.”
6787. Metin
{وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا إِنَّ الإنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ} .
{وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا إِنَّ الإنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ} “O, kendisinden istediğiniz her şeyden size vermiştir. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.”
6788. Metin
{وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ} أي: أعطاكم من كل ما تعلقت به أمانيكم وحاجتكم مما تسألونه إياه بلسان الحال، أو بلسان المقال، من أنعام، وآلات، وصناعات وغير ذلك.
{وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ} “O, kendisinden istediğiniz her şeyden size vermiştir.” Yani gerek hâl diliyle gerekse kâl (söz) diliyle kendisinden istediğiniz, arzularınızın ve ihtiyaçlarınızın taalluk ettiği hayvanlar, aletler, sanatlar ve benzeri her türlü şeyden size vermiştir.
6789. Metin
{وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا} فضلا عن قيامكم بشكرها {إِنَّ الإنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ} أي: هذه طبيعة الإنسان من حيث هو ظالم متجرئ على المعاصي مقصر في حقوق ربه كفَّار لنعم الله، لا يشكرها ولا يعترف بها إلا من هداه الله فشكر نعمه، وعرف حق ربه وقام به.
Onun şükrünü eda etmeniz şöyle dursun, {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا} “Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız.” {إِنَّ الإنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ} “Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.” Yani günahlara cüret eden zalim, Rabbinin haklarında kusur eden ve Allah'ın nimetlerine karşı son derece nankör olup onları şükretmeyen ve itiraf etmeyen bir varlık olması hasebiyle insanın tabiatı böyledir; ancak Allah'ın hidayet verip de nimetlerine şükreden, Rabbinin hakkını bilip onu yerine getiren kimseler müstesnadır.
6790. Metin
ففي هذه الآيات من أصناف نعم الله على العباد شيء عظيم، مجمل ومفصل يدعو الله به العباد إلى القيام بشكره، وذكره ويحثهم على ذلك، ويرغبهم في سؤاله ودعائه، آناء الليل والنهار، كما أن نعمه تتكرر عليهم في جميع الأوقات.
Bu ayetlerde, Allah'ın kullarına olan nimet çeşitlerinden icmali ve tafsili olarak pek büyük hususlar yer almaktadır. Allah bunlarla kullarını şükrünü eda etmeye ve kendisini zikretmeye çağırmakta, buna teşvik etmekte ve tıpkı nimetlerinin her an üzerlerine tekrar tekrar geldiği gibi gece ve gündüz vakitlerinde kendisinden istemeye ve O'na dua etmeye rağbet ettirmektedir.
6791. Metin
{٣٥} {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَدَ آمِنًا} .
{35} {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَدَ آمِنًا} “Hani İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl...’”
6792. Metin
أي: {وَ} اذكر إبراهيم ﵊ في هذه الحالة الجميلة، إذ قَال: {رَبِّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَدَ} أي: الحرم {آمِنًا} فاستجاب الله دعاءه شرعا وقدرا، فحرمه الله في الشرع ويسر من أسباب حرمته قدرا ما هو معلوم، حتى إنه لم يرده ظالم بسوء إلا قصمه الله كما فعل بأصحاب الفيل وغيرهم.
Yani: {وَ} İbrahim'i aleyhisselâm bu güzel hal üzere iken hatırla; hani o: {رَبِّ اجْعَلْ هَذَا الْبَلَدَ} “Rabbim! Bu şehri” yani Harem'i {آمِنًا} “güvenli kıl” demişti. Allah da onun bu duasına hem şer'an hem de kadaren icabet etti. Allah şeriatında orayı haram kıldı ve kaderen de hürmetinin sebeplerini herkesçe bilindiği üzere kolaylaştırdı; öyle ki hangi zalim oraya bir kötülük yapmak istediyse, tıpkı Fil ehline ve diğerlerine yaptığı gibi Allah onu helâk etti.
6793. Metin
ولما دعا له بالأمن دعا له ولبنيه بالأمن فقال: {وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَنْ نَعْبُدَ الأصْنَامَ} أي: اجعلني وإياهم جانبا بعيدا عن عبادتها والإلمام بها، ثم ذكر الموجب لخوفه عليه وعلى بنيه بكثرة من افتتن وابتلي بعبادتها فقال:
Şehir için güvenlik diledikten sonra kendisi ve evlatları için de [manevi] güvenlik dileyerek şöyle dedi: {وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَنْ نَعْبُدَ الأصْنَامَ} “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” Yani beni ve onları putlara ibadet etmekten ve onlara yaklaşmaktan uzak bir tarafta kıl. Sonra putlara tapma fitnesine kapılıp bununla imtihan edilenlerin çokluğu sebebiyle kendisi ve oğulları adına duyduğu korkunun gerekçesini zikrederek şöyle dedi:
6795. Metin
{٣٦} {رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ} .
{36} {رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ} “Rabbim! Şüphesiz onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar...”
6796. Metin
أي: ضلوا بسببها، {فَمَنْ تَبِعَنِي} على ما جئت به من التوحيد والإخلاص لله رب العالمين {فَإِنَّهُ مِنِّي} لتمام الموافقة ومن أحب قوما وتبعهم التحق بهم.
Yani onlar sebebiyle saptılar. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a tevhid ve ihlas üzere getirdiğim dine {فَمَنْ تَبِعَنِي} “artık kim bana uyarsa,” tam bir muvafakatten ötürü {فَإِنَّهُ مِنِّي} “şüphesiz o bendendir.” Zira bir topluluğu seven ve onlara uyan kimse onlara katılmış olur.
6797. Metin
{وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} وهذا من شفقة الخليل ﵊ حيث دعا للعاصين بالمغفرة والرحمة من الله والله ﵎ أرحم منه بعباده لا يعذب إلا من تمرد عليه.
{وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz sen çok bağışlayansın, çok merhamet edensin.” Bu, Halil'in aleyhisselâm şefkatindendir; zira asiler için Allah'tan mağfiret ve merhamet dilemiştir. Allah celle celâluhu ise kullarına karşı ondan daha merhametlidir; kendisine karşı haddi aşarak isyanda diretenlerden başkasına azap etmez.
6798. Metin
{٣٧} {رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ} .
{37} {رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ} “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, senin hürmetli Beyt'inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim...”
6799. Metin
وذلك أنه أتى بـ "هاجر" أم إسماعيل وبابنها إسماعيل ﵊ وهو في الرضاع، من الشام حتى وضعهما في مكة وهي -إذ ذاك- ليس فيها سكن، ولا داع ولا مجيب، فلما وضعهما دعا ربه بهذا الدعاء فقال -متضرعا متوكلا على ربه: {رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي} أي: لا كل ذريتي لأن إسحاق في الشام وباقي بنيه كذلك وإنما أسكن في مكة إسماعيل وذريته، وقوله: {بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ} أي: لأن أرض مكة لا تصلح للزراعة.
Şöyle ki o, İsmail'in annesi Hâcer'i ve henüz süt emmekte olan oğlu İsmail'i aleyhisselâm Şam'dan getirip Mekke'ye bıraktı. O dönemde Mekke'de ne yerleşik bir insan vardı ne de çağıracak veya cevap verecek bir kimse. Onları oraya bırakınca, Rabbine yalvararak ve O'na tevekkül ederek bu duayı yaptı ve şöyle dedi: {رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي} “Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını yerleştirdim;” yani bütün zürriyetimi değil, zira İshak ve diğer oğulları Şam'da idi; o Mekke'ye yalnızca İsmail'i ve onun neslini yerleştirmişti. {بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ} “ekinsiz bir vadiye” buyruğu ise, Mekke toprağının tarıma elverişli olmamasından dolayıdır.
6800. Metin
{رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلاةَ} أي: اجعلهم موحدين مقيمين الصلاة لأن إقامة الصلاة من أخص وأفضل العبادات الدينية فمن أقامها كان مقيما لدينه، {فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ} أي: تحبهم وتحب الموضع الذي هم ساكنون فيه.
{رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلاةَ} “Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılsınlar diye.” Yani onları muvahhid ve namazı ikame eden kimseler kıl; çünkü namazı dosdoğru kılmak dinî ibadetlerin en seçkini ve en faziletlisidir, onu ikame eden dinini ikame etmiş olur. {فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ} “Artık insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir;” yani onları ve oturdukları mekânı sevdir.
6801. Metin
فأجاب الله دعاءه فأخرج من ذرية إسماعيل محمدا ﷺ حتى دعا ذريته إلى الدين الإسلامي وإلى ملة أبيهم إبراهيم فاستجابوا له وصاروا مقيمي الصلاة.
Allah onun duasına icabet ederek İsmail'in neslinden Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem çıkardı; o da neslini İslam dinine ve babaları İbrahim'in milletine davet etti, onlar da icabet edip namazı dosdoğru kılan kimseler oldular.
6802. Metin
وافترض الله حج هذا البيت الذي أسكن به ذرية إبراهيم وجعل فيه سرا عجيبا جاذبا للقلوب، فهي تحجه ولا تقضي منه وطرا على الدوام، بل كلما أكثر العبد التردد إليه ازداد شوقه وعظم ولعه وتوقه، وهذا سر إضافته تعالى إلى نفسه المقدسة.
Allah, İbrahim'in neslini yerleştirdiği bu Beyt'in haccını farz kıldı ve içine kalpleri çeken hayret verici bir sır koydu; öyle ki kalpler orayı hacceder ve ona olan iştiyakını hiçbir zaman tüketmez; aksine kul oraya gidiş gelişini ne kadar artırırsa özlemi o kadar artar, tutkusu ve sevgisi o kadar büyür. İşte Allah Teâlâ'nın orayı kendi mukaddes zatına izafe etmesinin sırrı da budur.
6803. Metin
{وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ} فأجاب الله دعاءه، فصار يجبي إليه ثمرات كل شيء، فإنك ترى مكة المشرفة كل وقت والثمار فيها متوفرة والأرزاق تتوالى إليها من كل جانب.
{وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ} “ve onlara ürünlerden rızık ver ki şükretsinler.” Allah onun duasına icabet etti ve oraya her şeyin ürünleri derlenip toplanır oldu; nitekim Mekke-i Mükerreme'yi her daim meyvelerin bolca bulunduğu ve rızıkların her taraftan akıp geldiği bir yer olarak görürsün.