6934. Metin
{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ * يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاتَّقُونِ} .
{1-2} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ * يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاتَّقُونِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın emri geldi; artık onu acele istemeyin! O, onların koştukları ortaklardan münezzeh ve yücedir. O, kullarından dilediğine kendi emrinden olan ruh (vahiy) ile melekleri indirir: ‘Benden başka hiçbir ilah olmadığı hususunda [insanları] uyarın ve benden sakının!’”
6935. Metin
يقول تعالى -مقربا لما وعد به محققا لوقوعه- {أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ} فإنه آت، وما هو آت، فإنه قريب، {سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} من نسبة الشريك والولد والصاحبة والكفء وغير ذلك مما نسبه إليه المشركون مما لا يليق بجلاله، أو ينافي كماله، ولما نزه نفسه عما وصفه به أعداؤه ذكر الوحي الذي ينزله على أنبيائه، مما يجب اتباعه في ذكر ما ينسب لله، من صفات الكمال فقال: {يُنزلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ} أي: بالوحي الذي به حياة الأرواح {عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} ممن يعلمه صالحا، لتحمل رسالته.
Allah Teâlâ -vadettiği şeyi yaklaştırarak ve gerçekleşmesini teyit ederek- şöyle buyurmaktadır: {أَتَى أَمْرُ اللَّهِ فَلا تَسْتَعْجِلُوهُ} “Allah'ın emri geldi; artık onu acele istemeyin!” Zira o mutlaka gelecektir; gelecek olan her şey ise yakındır. {سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “O, onların koştukları ortaklardan münezzeh ve yücedir.” Müşriklerin O'na isnat ettikleri ortak, evlat, eş, denk ve celaline yakışmayan yahut kemaline aykırı olan her türlü isnattan münezzehtir. Allah düşmanlarının O'nu nitelediği şeylerden zatını tenzih edince, Allah'a nispet edilmesi gereken kemal sıfatları konusunda tabi olunması zorunlu olan ve nebilerine indirdiği vahyi zikrederek şöyle buyurdu: {يُنزلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ} “Kendi emrinden olan ruh ile melekleri indirir;” yani ruhların dirilmesini sağlayan vahiy ile... {عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} “kullarından dilediğine,” yani elçiliğini taşımaya elverişli olduğunu bildiği kimselere [indirir].
6936. Metin
وزبدة دعوة الرسل كلهم ومدارها على قوله: {أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاتَّقُونِ} أي: على معرفة الله تعالى وتوحده في صفات العظمة التي هي صفات الألوهية وعبادته وحده لا شريك له فهي التي أنزل الله بها كتبه وأرسل رسله، وجعل الشرائع كلها تدعو إليها، وتحث وتجاهد من حاربها وقام بضدها، ثم ذ كر الأدلة والبراهين على ذلك فقال:
Bütün elçilerin davetinin özü ve mihveri şu buyruk üzerinedir: {أَنْ أَنْذِرُوا أَنَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاتَّقُونِ} “‘Benden başka hiçbir ilah olmadığı hususunda uyarın ve benden sakının!’” Yani Allah Teâlâ'yı tanımak, uluhiyet sıfatları olan azamet sıfatlarında O'nun birliğini kabul etmek ve hiçbir ortağı olmaksızın yalnızca O'na ibadet etmek üzerinedir. Allah kitaplarını bununla indirmiş, elçilerini bununla göndermiş ve bütün şeriatleri buna çağıran, bunu teşvik eden ve buna karşı savaş açıp zıddını savunanlarla cihat eden kılmıştır. Sonra buna dair delilleri ve bürhanları zikrederek şöyle buyurdu:
6937. Metin
{٣ - ٩} {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ * خَلَقَ الإنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ * وَالأنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ * وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ} .
{3-9} {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ * خَلَقَ الإنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ * وَالأنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ * وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ} “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların koştukları ortaklardan yücedir. İnsanı bir nutfeden (damladan) yarattı; bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasım kesilmiştir! Hayvanları da yarattı; onlarda sizin için bir ısınma (ve korunma) ve birçok faydalar vardır, onlardan yersiniz de. Akşamleyin getirirken ve sabahleyin salıverirken onlarda sizin için bir güzellik vardır.”
6938. Metin
هذه السورة تسمى سورة النعم، فإن الله ذكر في أولها أصول النعم وقواعدها، وفي آخرها متمماتها ومكملاتها، فأخبر أنه خلق السماوات والأرض بالحق، ليستدل بهما العباد على عظمة خالقهما، وما له من نعوت الكمال ويعلموا أنه خلقهما مسكنا لعباده الذين يعبدونه، بما يأمرهم به في الشرائع التي أنزلها على ألسنة رسله، ولهذا نزه نفسه عن شرك المشركين به فقال: {تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} أي: تنزه وتعاظم عن شركهم فإنه الإله حقا، الذي لا تنبغي العبادة والحب والذل إلا له تعالى، ولما ذكر خلق السماوات [والأرض] (١) ذكر خلق ما فيهما.
Bu sureye 'Nimetler Suresi' (Sûretü'n-Niam) adı verilir. Zira Allah surenin başında nimetlerin asıllarını ve esaslarını, sonunda ise bunların tamamlayıcı ve mükemmelleştiricilerini zikretmiştir. Kullar, yaratıcılarının azametine ve O'na ait kemal sıfatlarına ikisiyle delil getirsinler ve Allah'ın bu ikisini, elçilerinin diliyle indirdiği şeriatlerde kendilerine emrettiği şekilde O'na kulluk edecek kulları için bir mesken olarak yarattığını bilsinler diye gökleri ve yeri hak ile yarattığını haber vermiştir. Bundan dolayı zatını müşriklerin ortak koşmasından tenzih ederek şöyle buyurmuştur: {تَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “O, onların koştukları ortaklardan yücedir.” Yani onların şirkinden münezzeh ve yücedir; zira O hak ilahtır, ibadet, muhabbet ve boyun eğiş yalnızca O Teâlâ'ya layıktır. Göklerin ve yerin yaratılışını zikredince, ikisinin içindekilerin yaratılışını zikretmiştir (1).
6939. Metin
وبدأ بأشرف ذلك وهو الإنسان فقال: {خَلَقَ الإنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ} لم يزل يدبرها ويرقيها وينميها حتى صارت بشرا تاما كامل الأعضاء الظاهرة والباطنة، قد غمره بنعمه الغزيرة، حتى إذا استتم فخر بنفسه وأعجب بها {فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ} يحتمل أن المراد: فإذا هو خصيم لربه، يكفر به، ويجادل رسله، ويكذب بآياته. ونسي خلقه الأول وما أنعم الله عليه به، من النعم فاستعان بها على معاصيه، ويحتمل أن المعنى: أن الله أنشأ الآدمي من نطفة، ثم لم يزل ينقله من طور، إلى طور حتى صار عاقلا متكلما، ذا ذهن ورأي: يخاصم ويجادل، فليشكر العبد ربه الذي أوصله إلى هذه الحال التي ليس في إمكانه القدرة على شيء منها.
Mahlûkatın en şereflisi olan insanla başlayarak şöyle buyurdu: {خَلَقَ الإنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ} “İnsanı bir nutfeden yarattı.” Onu çekip çevirmeye, geliştirmeye ve büyütmeye devam etti; nihayet zahirî ve batınî azaları tam, kâmil bir insan oldu ve onu bol nimetlerine gark etti. İnsan kemale erince kendisiyle övündü ve kendini beğendi: {فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ} “Bir de bakarsın ki o, apaçık bir hasım kesilmiştir!” Kastedilen mananın şu olması muhtemeldir: Bir de bakarsın ki o, Rabbine hasım kesilmiş; O'nu inkâr etmekte, elçileriyle tartışmakta ve ayetlerini yalanlamaktadır. İlk yaratılışını ve Allah'ın kendisine bahşettiği nimetleri unutmuş, üstelik o nimetleri O'na isyan etmek için kullanmıştır. Mananın şu olması da muhtemeldir: Allah insanı bir nutfeden var etmiş, sonra onu halden hale geçirmiştir; nihayet akleden, konuşan, fikir ve zihin sahibi, hasımlaşan ve tartışan biri olmuştur. Öyleyse kul, kendisinin hiçbirine güç yetiremeyeceği bu duruma kendisini ulaştıran Rabbine şükretsin!
6940. Metin
{وَالأنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ} أي: لأجلكم، ولأجل منافعكم ومصالحكم، من جملة منافعها العظيمة أن لكم {فِيهَا دِفْءٌ} مما تتخذون من أصوافها وأوبارها، وأشعارها، وجلودها، من الثياب والفرش والبيوت.
{وَالأنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ} “Hayvanları da sizin için yarattı;” yani sizin yararınız, menfaatleriniz ve maslahatlarınız için... Onların büyük menfaatlerinden biri şudur: Yünlerinden, kıllarından, tüylerinden ve derilerinden elbise, sergi ve çadırlar olarak edindiğiniz şeylerle sizin için {فِيهَا دِفْءٌ} “onlarda bir ısınma (ve korunma)” vardır.
6941. Metin
{وَ} لكم فيها {مَنَافِعُ} غير ذلك {وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} {وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ} أي: في وقت راحتها وسكونها ووقت حركتها وسرحها، وذلك أن جمالها لا يعود إليها منه شيء فإنكم أنتم الذين تتجملون بها، كما تتجملون بثيابكم وأولادكم وأموالكم، وتعجبون بذلك.
{وَ} [Ve]1 sizin için onlarda bundan başka {مَنَافِعُ} “[daha nice] menfaatler de vardır” {وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} “ve onlardan yersiniz.” {وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ} “Onları akşamleyin [otlaktan] getirirken de, sabahleyin [otlağa] salarken de sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır.” Yani onların dinlenme ve sükûnet vaktinde de, hareket ve otlama vaktinde de [bu böyledir]. Çünkü onların güzelliğinden kendilerine bir şey dönmez; bilakis elbiselerinizle, evlatlarınızla ve mallarınızla süslendiğiniz ve bunlarla iftihar edip beğendiğiniz gibi onlarla güzelleşip süslenenler sizlersiniz.
6942. Metin
{وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلا بِشِقِّ الأنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ * وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لا تَعْلَمُونَ * وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ}
{وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلا بِشِقِّ الأنْفُسِ إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ * وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لا تَعْلَمُونَ * وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ} “Kendisine ancak canınız çıkarak (büyük güçlükle) varabileceğiniz bir beldeye ağırlıklarınızı taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir. Binmeniz için ve süs olarak atları, katırları ve eşekleri de [yarattı]. O, sizin bilmediğiniz daha neleri yaratır! Doğru yolu göstermek Allah'a aittir; ondan sapan yollar da vardır. Eğer O dileseydi, hepinizi birden hidayete erdirirdi.”
6943. Metin
{وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ} من الأحمال الثقيلة، بل وتحملكم أنتم {إِلَى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلا بِشِقِّ الأنْفُسِ} ولكن الله ذللها لكم.
Ağır yüklerinizi ve hatta bizzat sizleri {وَتَحْمِلُ أَثْقَالَكُمْ إِلَى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ إِلا بِشِقِّ الأنْفُسِ} “kendisine ancak büyük güçlükle varabileceğiniz bir beldeye ağırlıklarınızı taşırlar.” Fakat Allah onları sizin hizmetinize boyun eğdirmiştir.
6944. Metin
فمنها ما تركبونه، ومنها ما تحملون عليه ما تشاءون من الأثقال إلى البلدان البعيدة والأقطار الشاسعة، {إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ} إذ سخر لكم ما تضطرون إليه وتحتاجونه، فله الحمد كما ينبغي لجلال وجهه، وعظيم سلطانه وسعة جوده وبره.
Onlardan bindiğiniz binekler vardır; uzak beldelere ve engin diyarlara dilediğiniz ağırlıkları üzerlerine yüklediğiniz yük hayvanları vardır. {إِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ} “Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir;” zira mecbur kaldığınız ve ihtiyaç duyduğunuz şeyleri sizin hizmetinize vermiştir. Yüzünün celaline, saltanatının azametine, cömertlik ve ihsanının genişliğine yaraşır şekilde O'na hamdolsun.
6945. Metin
{وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ} سخرناها لكم {لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً} أي: تارة تستعملونها للضرورة في الركوب وتارة لأجل الجمال والزينة، ولم يذكر الأكل لأن البغال والحمر محرم أكلها، والخيل لا تستعمل -في الغالب- للأكل، بل ينهى عن ذبحها لأجل الأكل خوفا من انقطاعها وإلا فقد ثبت في الصحيحين، أن النبي ﷺ أذن في لحوم الخيل.
{وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً} “Binmeniz için ve süs olarak atları, katırları ve eşekleri de [yarattı].” Yani onları sizin hizmetinize verdik ki kimi zaman binek olarak zorunlu ihtiyaçlarınızda kullanasınız, kimi zaman da güzellik ve ziynet olsun. Burada yeme hususu zikredilmemiştir; zira katır ve eşeklerin etinin yenmesi haramdır. Atlar ise -çoğunlukla- yemek için kullanılmaz; bilakis nesillerinin tükenmesi korkusuyla yemek maksadıyla boğazlanmaları nehyedilmiştir. Bununla birlikte Sahîhayn'da (Buhârî ve Müslim) sabit olduğuna göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem at etine izin vermiştir.
6946. Metin
{وَيَخْلُقُ مَا لا تَعْلَمُونَ} مما يكون بعد نزول القرآن من الأشياء، التي يركبها الخلق في البر والبحر والجو، ويستعملونها في منافعهم ومصالحهم، فإنه لم يذكرها بأعيانها، لأن الله تعالى لا يذكر في كتابه إلا ما يعرفه العباد، أو يعرفون نظيره، وأما ما ليس له نظير في زمانهم فإنه لو ذكر لم يعرفوه ولم يفهموا المراد منه، فيذكر أصلا جامعا يدخل فيه ما يعلمون وما لا يعلمون، كما ذكر نعيم الجنة وسمى منه ما نعلم ونشاهد نظيره، كالنخل والأعناب والرمان، وأجمل ما لا نعرف له نظيرا في قوله: {فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَان} فكذلك هنا ذكر ما نعرفه من المراكب كالخيل والبغال والحمير والإبل والسفن، وأجمل الباقي في قوله: {وَيَخْلُقُ مَا لا تَعْلَمُونَ} ولما ذكر تعالى الطريق الحسي، وأن الله قد جعل للعباد ما يقطعونه به من الإبل وغيرها ذكر الطريق المعنوي الموصل إليه فقال:
{وَيَخْلُقُ مَا لا تَعْلَمُونَ} “O, sizin bilmediğiniz daha neleri yaratır!” Kur'an'ın nüzulünden sonra var olan ve insanların karada, denizde ve havada bindikleri, menfaat ve maslahatlarında kullandıkları şeyleri [yaratır]. Bunları tek tek isimleriyle zikretmemiştir; zira Allah Teâlâ kitabında ancak kulların bizzat bildiği veya benzerini tanıdığı şeyleri zikreder. Kendi zamanlarında benzeri bulunmayan şeylere gelince; şayet zikredilseydi onu bilemez ve kastedilen manayı anlayamazlardı. Bu sebeple Allah, bildikleri ve bilmedikleri şeyleri içine alan kapsamlı bir asıl zikretmektedir; nitekim cennet nimetlerini zikredip hurma, üzüm ve nar gibi bildiğimiz ve benzerini gördüğümüz şeyleri isimlendirmiş, benzerini bilmediğimiz şeyleri ise: {فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَان} “İkisinde de her meyveden çifter çifter vardır” buyruğuyla mücmel bırakmıştır. İşte burada da at, katır, eşek, deve ve gemiler gibi bildiğimiz binekleri zikretmiş, gerisini ise {وَيَخْلُقُ مَا لا تَعْلَمُونَ} “O, sizin bilmediğiniz daha neleri yaratır!” buyruğuyla mücmel bırakmıştır. Allah Teâlâ hissî (maddî) yolu ve kulların onu aşması için develer ve diğer vasıtaları var ettiğini zikredince, kendisine ulaştıran manevî yolu zikrederek şöyle buyurdu:
6947. Metin
{وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ} أي: الصراط المستقيم، الذي هو أقرب الطرق وأخصرها موصل إلى الله.
{وَعَلَى اللَّهِ قَصْدُ السَّبِيلِ} “Doğru yolu göstermek Allah'a aittir;” yani Allah'a ulaştıran en yakın ve en kestirme yol olan dosdoğru yolu (sırat-ı müstakimi) [göstermek Allah'a aittir].
6948. Metin
وأما الطريق الجائر في عقائده وأعماله وهو: كل ما خالف الصراط المستقيم فهو قاطع عن الله، موصل إلى دار الشقاء، فسلك المهتدون الصراط المستقيم بإذن ربهم، وضل الغاوون عنه، وسلكوا الطرق الجائرة {وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ} ولكنه هدى بعضا كرما وفضلا ولم يهد آخرين، حكمة منه وعدلا.
İnanç ve amellerinde eğri olan yola gelince -ki bu, dosdoğru yola aykırı olan her yoldur- o insanı Allah'tan koparır ve bedbahtlık yurduna ulaştırır. Hidayete erenler Rablerinin izniyle dosdoğru yola girmiş, azgınlar ise ondan sapıp eğri yollara düşmüşlerdir. {وَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ} “Eğer O dileseydi, hepinizi birden hidayete erdirirdi.” Fakat O, kerem ve lütfundan ötürü bir kısmını hidayete erdirdi; hikmet ve adaleti gereğince de diğer bir kısmını hidayete erdirmedi.
6949. Metin
{١٠ - ١١} {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ * يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالأعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ}
{10-11} {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ * يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالأعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “Gökten sizin için su indiren O'dur. Ondan hem içecek su elde edersiniz hem de içinde [hayvanlarınızı] otlattığınız ağaçlar/bitkiler biter. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurma, üzüm ve türlü meyvelerden bitirir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için bir ayet (delil) vardır.”
6950. Metin
بذلك على كمال قدرة الله الذي أنزل هذا الماء من السحاب الرقيق اللطيف ورحمته حيث جعل فيه ماء غزيرا منه يشربون وتشرب مواشيهم ويسقون منه حروثهم فتخرج لهم الثمرات الكثيرة والنعم الغزيرة.
Bunda, bu suyu incecik ve latif bulutlardan indiren Allah'ın kudretinin kemaline ve rahmetine delalet vardır. Zira orada insanların içtiği, hayvanlarının içtiği ve ekinlerini suladıkları bol bir su var etmiş; böylece kendileri için çokça meyveler ve bol nimetler çıkmıştır.
6951. Metin
{١٢} {وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} .
{12} {وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِأَمْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır.”
6952. Metin
أي: سخر لكم هذه الأشياء لمنافعكم وأنواع مصالحكم بحيث لا تستغنون عنها أبدا، فبالليل تسكنون وتنامون وتستريحون، وبالنهار تنتشرون في معايشكم ومنافع دينكم ودنياكم، وبالشمس والقمر من الضياء والنور والإشراق، وإصلاح الأشجار والثمار والنبات، وتجفيف الرطوبات، وإزالة البرودة الضارة للأرض، وللأبدان، وغير ذلك من الضروريات والحاجيات التابعة لوجود الشمس والقمر.
Yani asla kendilerinden müstağni kalamayacağınız şekilde bu şeyleri menfaatleriniz ve türlü maslahatlarınız için hizmetinize verdi. Geceleyin sükûnet bulur, uyur ve dinlenirsiniz; gündüzleyin ise geçiminiz, dinî ve dünyevî menfaatleriniz için dağılırsınız. Güneş ve ay vasıtasıyla ziya, nur, aydınlık, ağaçların, meyvelerin ve bitkilerin olgunlaşması, nemin kurutulması, yeryüzü ve bedenler için zararlı soğukluğun giderilmesi ile güneş ve ayın varlığına bağlı daha nice zorunlu ve gerekli faydalar sağlanır.
6953. Metin
وفيهما وفي النجوم من الزينة للسماء والهداية في ظلمات البر والبحر، ومعرفة الأوقات وحساب الأزمنة ما تتنوع دلالاتها وتتصرف آياتها، ولهذا جمعها في قوله {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} أي: لمن لهم عقول يستعملونها في التدبر والتفكر فيما هي مهيأة له مستعدة تعقل ما تراه وتسمعه، لا كنظر الغافلين الذين حظهم من النظر حظ البهائم التي لا عقل لها.
İkisinde ve yıldızlarda; semanın süslenmesi, karanın ve denizin karanlıklarında yol bulma, vakitlerin bilinmesi ve zamanın hesaplanması gibi türlü deliller ve çeşitli ibretler vardır. Bundan dolayı Allah Teâlâ: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır” buyurarak bunları çoğul getirmiştir. Yani yaratılış gayesine uygun şekilde aklını tefekkür ve tedebbürde kullanan, gördüğünü ve işittiğini kavrayan akıl sahipleri için [ayetler vardır]; bakışlarından nasipleri akılsız hayvanların nasibi gibi olan gafillerin bakışı gibi değil.
6954. Metin
{١٣} {وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الأرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ} .
{13} {وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الأرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ} “Ve yeryüzünde sizin için rengârenk yarattığı şeyleri de [hizmetinize verdi]. Şüphesiz bunda öğüt alan bir kavim için bir ayet vardır.”
6955. Metin
أي: فيما ذرأ الله ونشر للعباد من كل ما على وجه الأرض، من حيوان وأشجار ونبات، وغير ذلك، مما تختلف ألوانه، وتختلف منافعه، آية على كمال قدرة الله وعميم إحسانه، وسعة بره، وأنه الذي لا تنبغي العبادة إلا له وحده لا شريك له، {لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ} أي: يستحضرون في ذاكرتهم ما ينفعهم من العلم النافع، ويتأملون ما دعاهم الله إلى التأمل فيه حتى يتذكروا بذلك ما هو دليل عليه.
Yani Allah'ın yeryüzünde kulları için var edip yaydığı hayvanlar, ağaçlar, bitkiler ve renkleri ile faydaları çeşit çeşit olan diğer her şeyde; Allah'ın kudretinin kemaline, ihsanının kuşatıcılığına, iyiliğinin genişliğine ve hiçbir ortağı olmaksızın ibadetin yalnızca O'na layık olduğuna delalet eden bir ayet (delil) vardır; {لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ} “öğüt alan bir kavim için.” Yani kendilerine fayda veren faydalı ilmi zihinlerinde hazır tutan ve neye delil olduğunu hatırlamak için Allah'ın kendilerini tefekküre çağırdığı hususları derin derin düşünen kimseler için [bir ayet vardır].
6956. Metin
{١٤} {وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} .
{14} {وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “İçinden taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi hizmetinize veren O'dur. Gemilerin onda suları yara yara gittiğini görürsün. Bütün bunlar, O'nun lütfundan aramanız ve şükretmeniz içindir.”
6957. Metin
أي: هو وحده لا شريك له {الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ} وهيأه لمنافعكم المتنوعة. {لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا} وهو السمك والحوت الذي يصطادونه منه، {وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا} فتزيدكم جمالا وحسنا إلى حسنكم، {وَتَرَى الْفُلْكَ} أي: السفن والمراكب {مَوَاخِرَ فِيهِ} أي: تمخر في البحر العجاج الهائل بمقدمها حتى تسلك فيه من قطر إلى آخر، تحمل المسافرين وأرزاقهم وأمتعتهم وتجاراتهم التي يطلبون بها الأرزاق وفضل الله عليهم.
Yani hiçbir ortağı bulunmayan O tek ilah; çeşitli menfaatleriniz için hazır hale getirerek {الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ} “denizi hizmetinize veren O'dur.” Ondan avladığınız balıklar olan {لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا} “taze et yemeniz için;” ve güzelliğinize güzellik katsın diye {وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا} “takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için [denizi hizmetinize vermiştir].” {وَتَرَى الْفُلْكَ} “Gemilerin” ve teknelerin {مَوَاخِرَ فِيهِ} “onda suları yara yara gittiğini görürsün;” yani dalgalı ve heybetli denizi pruvalarıyla yararak bir diyardan diğerine geçer; yolcuları, onların azıklarını, eşyalarını ve rızık ile Allah'ın lütfunu aradıkları ticaret mallarını taşırlar.
6958. Metin
{وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} الذي يسر لكم هذه الأشياء وهيأها وتثنون على الله الذي منَّ بها، فلله تعالى الحمد والشكر والثناء، حيث أعطى العباد من مصالحهم ومنافعهم فوق ما يطلبون، وأعلى ما يتمنون، وآتاهم من كل ما سألوه، لا نحصي ثناء عليه بل هو كما أثنى على نفسه.
{وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “Ve şükredesiniz diye;” yani bu şeyleri kolaylaştırıp hazırlayan Zât'a şükredesiniz ve bunları lütfeden Allah'a övgüde bulunasınız diye [bunu yaptı]. İstediklerinin üzerinde ve temenni ettiklerinin en yücesinde kullara menfaatlerini ve maslahatlarını bahşeden, istedikleri her şeyden kendilerine veren Allah Teâlâ'ya hamd, şükür ve sena olsun! O'na senayı sayıp bitiremeyiz; bilakis O, kendini sena ettiği gibidir.
6959. Metin
{١٥ - ١٦} {وَأَلْقَى فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ * وَعَلامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ} .
{15-16} {وَأَلْقَى فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَأَنْهَارًا وَسُبُلا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ * وَعَلامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ} “Sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar, [yolunuzu] bulasınız diye nehirler ve yollar koydu. Daha nice işaretler de [koydu]. Onlar yıldızla da yol bulurlar.”
6960. Metin
أي: {وَأَلْقَى} الله تعالى لأجل عباده {فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ} وهي: الجبال العظام لئلا تميد بهم وتضطرب بالخلق فيتمكنون من حرث الأرض والبناء والسير عليها، ومن رحمته تعالى أن جعل فيها أنهارا، يسوقها من أرض بعيدة إلى أرض مضطرة إليها لسقيهم وسقي مواشيهم وحروثهم، أنهارا على وجه الأرض، وأنهارا في بطنها يستخرجونها بحفرها، حتى يصلوا إليها فيستخرجونها بما سخر الله لهم من الدوالي والآلات ونحوها، ومن رحمته أن جعل في الأرض سبلا أي: طرقا توصل إلى الديار المتنائية {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} السبيل إليها حتى إنك تجد أرضا مشتبكة بالجبال مسلسلة فيها وقد جعل الله فيما بينها منافذ ومسالك للسالكين.
Yani Allah Teâlâ kulları için {وَأَلْقَى فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ} “yeryüzüne sabit dağlar koydu;” bunlar koca dağlardır ki yer onları sarsmasın, mahlûkatla birlikte çalkalanmasın; böylece yeri sürüp ekebilsinler, binalar inşa edebilsinler ve üzerinde yürüyebilsinler. Allah Teâlâ'nın rahmetindendir ki yeryüzünde nehirler var etmiş, insanların ve hayvanlarının içmesi, ekinlerinin sulanması için suyu uzak bir araziden ona muhtaç olan araziye sevk etmiştir; gerek yeryüzündeki nehirler gerekse kazarak ulaştıkları ve Allah'ın hizmetlerine verdiği kuyular, dolaplar ve aletlerle yerin bağrından çıkardıkları nehirler... Yine O'nun rahmetindendir ki uzak diyarlara ulaştıran yollar (sübul) kılmıştır; {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} ta ki oralara giden yolu bulabilesiniz. Hatta dağlarla çevrili ve sıradağlarla örülü araziler görürsün ki Allah yolcular için bunların arasında geçitler ve patikalar var etmiştir.
6961. Metin
{١٧ - ٢٣} {أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ * وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ * وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ * وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ * أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ * إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ * لا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ} .
{17-23} {أَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لا يَخْلُقُ أَفَلا تَذَكَّرُونَ * وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لا تُحْصُوهَا إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ * وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ * وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ * أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ * إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ * لا جَرَمَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ} “Yaratan, yaratamayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz? Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Allah gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. Allah'tan başka yalvardıkları ise hiçbir şey yaratamazlar; zira kendileri yaratılmaktadırlar. Onlar diriler değil, ölülerdir; ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. İlahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkârcıdır ve onlar büyüklük taslayan kimselerdir. Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Gerçekten O, büyüklük taslayanları sevmez.”
6962. Metin
لما ذكر تعالى ما خلقه من المخلوقات العظيمة، وما أنعم به من النعم العميمة ذكر أنه لا يشبهه أحد ولا كفء له ولا ند له فقال: {أَفَمَنْ يَخْلُقُ} جميع المخلوقات وهو الفعال لما يريد {كَمَنْ لا يَخْلُقُ} شيئا لا قليلا ولا كثيرا، {أَفَلا تَذَكَّرُونَ} فتعرفون أن المنفرد بالخلق أحق بالعبادة كلها، فكما أنه واحد في خلقه وتدبيره فإنه واحد في إلهيته وتوحيده وعبادته.
Allah Teâlâ yarattığı yüce mahlûkatı ve lütfettiği kuşatıcı nimetleri zikredince, hiç kimsenin O'na benzemeyeceğini, dengi ve benzeri bulunmadığını zikrederek şöyle buyurdu: Dilediğini hakkıyla yapan ve bütün mahlûkatı {أَفَمَنْ يَخْلُقُ} “yaratan,” az veya çok hiçbir şey {كَمَنْ لا يَخْلُقُ} “yaratamayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?” {أَفَلا تَذَكَّرُونَ} Böylece yaratmada tek olanın ibadetin tamamına en layık Zât olduğunu bilirsiniz. Nitekim yaratmasında ve idaresinde tek olduğu gibi, ilahlığında, tevhidine ve ibadet edilmesinde de tektir.
6963. Metin
وكما أنه ليس له مشارك إذ أنشأكم وأنشأ غيركم، فلا تجعلوا له أندادا في عبادته بل أخلصوا له الدين، {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ} عددا مجردا عن الشكر {لا تُحْصُوهَا} فضلا عن كونكم تشكرونها، فإن نعمه الظاهرة والباطنة على العباد بعدد الأنفاس واللحظات، من جميع أصناف النعم مما يعرف العباد، ومما لا يعرفون وما يدفع عنهم من النقم فأكثر من أن تحصى، {إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ} يرضى منكم باليسير من الشكر مع إنعامه الكثير.
Sizi ve sizden başkalarını var ederken O'nun hiçbir ortağı olmadığı gibi, ibadetinde de O'na eşler ve ortaklar koşmayın; bilakis dini yalnızca O'na has kılın. Şükründen bağımsız olarak sırf sayı bakımından {وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ} “Allah'ın nimetini saymaya kalkışsanız,” şükrünü eda etmek şöyle dursun, {لا تُحْصُوهَا} “sayamazsınız.” Zira nefesler ve anlar sayısınca kullar üzerindeki zahirî ve batınî nimetleri, kulların bildiği ve bilmediği her türlü nimet çeşidinden ve onlardan defettiği felaketlerden ibaret olup sayılamayacak kadar çoktur. {إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir;” bolca nimet vermesine rağmen sizden azıcık bir şükre bile razı olur.
6964. Metin
وكما أن رحمته واسعة وجوده عميم ومغفرته شاملة للعباد فعلمه محيط بهم، {يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ} بخلاف من عبد من دونه، فإنهم {لا يَخْلُقُونَ شَيْئًا} قليلا ولا كثيرا {وَهُمْ يُخْلَقُونَ} فكيف يخلقون شيئا مع افتقارهم في إيجادهم إلى الله تعالى؟ "
Rahmetinin genişliği, cömertliğinin kuşatıcılığı ve mağfiretinin kulları kapsaması gibi ilmi de onları çepeçevre kuşatmıştır: {يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ} “Gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.” O'ndan başka tapınılanlar ise böyle değildir; zira onlar az ya da çok {لا يَخْلُقُونَ شَيْئًا} “hiçbir şey yaratamazlar;” {وَهُمْ يُخْلَقُونَ} “zira kendileri yaratılmaktadırlar.” Varlık alemine gelmelerinde bizzat kendileri Allah Teâlâ'ya muhtaç iken nasıl bir şey yaratabilirler?
6965. Metin
ومع هذا ليس فيهم من أوصاف الكمال شيء لا علم، ولا غيره {أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ} فلا تسمع ولا تبصر ولا تعقل شيئا، أفتتخذ هذه آلهة من دون رب العالمين، فتبا لعقول المشركين ما أضلها وأفسدها، حيث ضلت في أظهر الأشياء فسادا، وسووا بين الناقص من جميع الوجوه فلا أوصاف كمال، ولا شيء من الأفعال، وبين الكامل من جميع الوجوه الذي له كل صفة كمال وله من تلك الصفة أكملها وأعظمها، فله العلم المحيط بكل الأشياء والقدرة العامة والرحمة الواسعة التي ملأت جميع العوالم، والحمد والمجد والكبرياء والعظمة، التي لا يقدر أحد من الخلق أن يحيط ببعض أوصافه، ولهذا قال:
Bununla beraber onlarda ne ilim ne de başka bir kemal sıfatından hiçbir şey yoktur: {أَمْوَاتٌ غَيْرُ أَحْيَاءٍ} “Onlar diriler değil, ölülerdir.” Ne işitir, ne görür, ne de bir şey kavrarlar. Âlemlerin Rabbi bırakılıp bunlar mı ilah edinilecek? Müşriklerin akıllarına yazıklar olsun, ne kadar da sapkın ve bozuktur! Bozukluğu en açık olan meselede sapıtmışlar; her yönden eksik olan, hiçbir kemal sıfatı ve fiili bulunmayan varlıklar ile her yönden kâmil olan, bütün kemal sıfatlarına ve bu sıfatların en mükemmeline ve en yücesine sahip olan Zât'ı bir tutmuşlardır. Her şeyi kuşatan ilim, genel kudret, bütün âlemleri dolduran engin rahmet, mahlûkattan hiçbirinin vasıflarının bir kısmını bile kuşatamayacağı hamd, şeref, kibriyâ ve azamet yalnızca O'nundur. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:
6966. Metin
{إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ} وهو الله الأحد الفرد الصمد الذي لم يلد ولم يكن له كفوا أحد.
{إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ} “İlahınız tek bir ilahtır.” O da doğurmamış, doğrulmamış ve hiçbir dengi bulunmayan Ehad, Ferd ve Samed olan Allah'tır.
6967. Metin
فأهل الإيمان والعقول أجلته قلوبهم وعظمته، وأحبته حبا عظيما، وصرفوا له كل ما استطاعوا من القربات البدنية والمالية، وأعمال القلوب وأعمال الجوارح، وأثنوا عليه بأسمائه الحسنى وصفاته وأفعاله المقدسة، {فَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ} لهذا الأمر العظيم الذي لا ينكره إلا أعظم الخلق جهلا وعنادا وهو: توحيد الله {وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ} عن عبادته.
İman ve akıl ehlinin kalpleri O'nu yüceltmiş, tazim etmiş, O'nu büyük bir sevgiyle sevmiş; bedenî ve malî ibadetlerden, kalp ve uzuv amellerinden güç yetirebildikleri her şeyi O'na tahsis etmiş, O'nu güzel isimleri, yüce sıfatları ve mukaddes fiilleriyle övmüşlerdir. {فَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ} “Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkârcıdır;” ancak yaratılmışların cehalet ve inat bakımından en azgın olanının inkâr edeceği bu yüce meseleyi yani Allah'ın tevhidini inkâr ederler {وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ} “ve onlar büyüklük taslayan kimselerdir;” O'na ibadet etmekten kibirlenirler.
6968. Metin
{لا جَرَمَ} أي: حقا لا بد {أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ} من الأعمال القبيحة {إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ} بل يبغضهم أشد البغض، وسيجازيهم من جنس عملهم {إن الذين يستكبرون عن عبادتي سيدخلون جهنم داخرين}
{لا جَرَمَ} “Şüphe yok ki,” yani muhakkak ve kesin olarak, {أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ} “Allah onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir;” çirkin amellerini bilir. {إِنَّهُ لا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ} “Gerçekten O, büyüklük taslayanları sevmez.” Bilakis onlara son derece buğzeder ve onlara amellerinin cinsinden karşılık verecektir: {إن الذين يستكبرون عن عبادتي سيدخلون جهنم داخرين} “Bana kulluk etmeye büyüklük taslayanlar, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.”
6969. Metin
{٢٤ - ٢٩} {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ * قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ} .
{24-29} {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ * قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ} “Onlara: ‘Rabbiniz ne indirdi?’ denildiği zaman: ‘Öncekilerin masalları!’ derler. Kıyamet gününde kendi günahlarını tastamam ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını yüklenmeleri için [böyle derler]. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah onların kurdukları binaların temellerini çökertti de tavan tepelerinden üzerlerine çöktü ve azap onlara hiç farkında olmadıkları bir yerden geldi.”
6970. Metin
يقول تعالى -مخبرا عن شدة تكذيب المشركين بآيات الله: {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا أَنزلَ رَبُّكُمْ} أي: إذا سألوا عن القرآن والوحي الذي هو أكبر نعمة أنعم الله بها على العباد، فماذا قولكم به؟ وهل تشكرون هذه النعمة وتعترفون بها أم تكفرون وتعاندون؟
Allah Teâlâ müşriklerin Allah'ın ayetlerini şiddetle yalanladıklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır: {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا أَنزلَ رَبُّكُمْ} “Onlara: ‘Rabbiniz ne indirdi?’ denildiği zaman...” Yani Allah'ın kullarına bahşettiği en büyük nimet olan Kur'an ve vahiy hakkında kendilerine: “Bunun hakkındaki görüşünüz nedir? Bu nimete şükredip onu ikrar mı ediyorsunuz yoksa inkâr edip inat mı ediyorsunuz?” diye sorulduğunda,
6971. Metin
فيكون جوابهم أقبح جواب وأسمجه، فيقولون عنه: إنه {أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} أي: كذب اختلقه محمد على الله، وما هو إلا قصص الأولين التي يتناقلها الناس جيلا بعد جيل، منها الصدق ومنها الكذب، فقالوا هذه المقالة، ودعوا أتباعهم إليها، وحملوا وزرهم ووزر من انقاد لهم إلى يوم القيامة.
Onların cevabı en çirkin ve en yakışıksız cevap olur. Onun hakkında şöyle derler: O {أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} “öncekilerin masallarıdır!” Yani Muhammed'in Allah'a karşı uydurduğu bir yalandır; insanların nesilden nesile aktardığı, içinde doğrusu da yalanı da bulunan eskilerin hikâyelerinden ibarettir. Bu sözü söylediler, takipçilerini de buna çağırdılar; böylece kıyamet gününe kadar kendi günahlarını ve kendilerine uyanların günahlarını yüklendiler.
6972. Metin
وقوله: {وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ} أي: من أوزار المقلدين الذين لا علم عندهم إلا ما دعوهم إليه، فيحملون إثم ما دعوهم إليه، وأما الذين يعلمون فكلٌّ مستقلٌّ بجرمه، لأنه عرف ما عرفوا {أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} أي: بئس ما حملوا من الوزر المثقل لظهورهم، من وزرهم ووزر من أضلوه.
{وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ} “ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından bir kısmını [yüklenirler]” buyruğunun manası: Çağrıldıkları şeyden başka hiçbir bilgisi olmayan mukallitlerin günahlarından da [yüklenirler]; dolayısıyla onları çağırdıkları şeyin günahını taşırlar. Bilenlere gelince, onların her biri kendi cürmünden bağımsız olarak sorumludur; zira önderlerin bildiğini o da bilmiştir. {أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!” Yani kendi günahlarından ve saptırdıkları kimselerin günahlarından bellerini büken ne kötü bir yük taşımışlardır!
6973. Metin
{قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} برسلهم واحتالوا بأنواع الحيل على رد ما جاءوهم به وبنوا من مكرهم قصورا هائلة، {فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ} أي: جاءها الأمر من أساسها وقاعدتها، {فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ} فصار ما بنوه عذابا عذبوا به، {وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ} وذلك أنهم ظنوا أن هذا البنيان سينفعهم ويقيهم العذاب فصار عذابهم فيما بنوه وأصَّلوه.
{قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı;” peygamberlerine tuzak kurmuş, onların getirdiği hakkı reddetmek için türlü hilelere başvurmuş ve tuzaklarından koca saraylar bina etmişlerdi. {فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ} “Bunun üzerine Allah onların kurdukları binaların temellerini çökertti;” yani helâk emri binaya temelinden ve kökünden geldi. {فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ} “tavan tepelerinden üzerlerine çöktü;” böylece inşa ettikleri şey bizzat kendisiyle cezalandırıldıkları bir azaba dönüştü. {وَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ} “ve azap onlara hiç farkında olmadıkları bir yerden geldi.” Çünkü onlar bu binanın kendilerine fayda vereceğini ve kendilerini azaptan koruyacağını sanmışlardı; fakat azapları bizzat inşa edip temelini attıkları binadan geldi.
6974. Metin
وهذا من أحسن الأمثال في إبطال الله مكر أعدائه. فإنهم فكروا وقدروا فيما جاءت به الرسل لما كذبوهم وجعلوا لهم أصولا وقواعد من الباطل يرجعون إليها، ويردون بها ما جاءت [به] الرسل، واحتالوا أيضا على إيقاع المكروه والضرر بالرسل ومن تبعهم، فصار مكرهم وبالا عليهم، فصار تدبيرهم فيه تدميرهم، وذلك لأن مكرهم سيئ {ولا يحيق المكر السيئ إلا بأهله} هذا في الدنيا ولعذاب الآخرة أخزى، ولهذا قال:
Bu, Allah'ın düşmanlarının tuzağını boşa çıkarması hususunda en güzel mesellerden biridir. Zira onlar peygamberleri yalanladıklarında getirdikleri mesaj üzerinde düşünüp taşınmış, kendilerine dayanacakları ve peygamberlerin getirdiği hakikatleri reddedecekleri batıl esaslar ve kurallar koymuşlar; ayrıca peygamberlere ve onlara tabi olanlara kötülük ve zarar ulaştırmak için hileler kurmuşlardı. Nihayet tuzakları kendi başlarına bela oldu; yaptıkları planlar kendi helâkleri haline geldi. Çünkü onların tuzağı kötü bir tuzaktı: {ولا يحيق المكر السيئ إلا بأهله} “Kötü tuzak ancak sahibinin başına geçer.” Bu dünyadadır; ahiret azabı ise daha da rüsvay edicidir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:
6975. Metin
{ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ * الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلَى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ * فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ} .
{ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ * الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلَى إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ * فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ} “Sonra kıyamet gününde [Allah] onları rezil eder ve der ki: ‘Hakkında [müminlerle] çekişip düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?’ Kendilerine ilim verilmiş olanlar derler ki: ‘Bugün rezillik ve azap kâfirlerin üzerinedir!’ Onlar, kendilerine zulmederlerken meleklerin canlarını aldığı kimselerdir. [O vakit:] ‘Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk’ diyerek teslimiyet gösterirler. Hayır! Şüphesiz Allah sizin neler yaptığınızı çok iyi bilmektedir. O halde içinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin! Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!”
6976. Metin
{ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ} أي: يفضحهم على رءوس الخلائق ويبين لهم كذبهم وافتراءهم على الله.
{ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُخْزِيهِمْ} “Sonra kıyamet gününde onları rezil eder;” yani bütün mahlûkatın huzurunda onları rüsvay eder ve yalanlarını, Allah'a karşı iftiralarını kendilerine açıkça gösterir.
6977. Metin
{وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ} أي: تحاربون وتعادون الله وحزبه لأجلهم وتزعمون أنهم شركاء لله، فإذا سألهم هذا السؤال لم يكن لهم جواب إلا الإقرار بضلالهم، والاعتراف بعنادهم فيقولون {ضلوا عنا وشهدوا على أنفسهم أنهم كانوا كافرين} {قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ} أي: العلماء الربانيون {إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ} أي: يوم القيامة {وَالسُّوءَ} أي: العذاب {عَلَى الْكَافِرِينَ} وفي هذا فضيلة أهل العلم، وأنهم الناطقون بالحق في هذه الدنيا ويوم يقوم الأشهاد، وأن لقولهم اعتبارا عند الله وعند خلقه، ثم ذكر ما يفعل بهم عند الوفاة وفي القيامة فقال:
{وَيَقُولُ أَيْنَ شُرَكَائِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ} “Ve der ki: ‘Hakkında çekişip düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?’” Yani uğurlarında savaşıp Allah'a ve O'nun taraftarlarına düşmanlık beslediğiniz ve Allah'ın ortakları olduğunu iddia ettiğiniz putlar nerede? Allah onlara bu soruyu yönelttiğinde sapıklıklarını ve inatlarını itiraf etmekten başka bir cevapları olmaz ve şöyle derler: {ضلوا عنا وشهدوا على أنفسهم أنهم كانوا كافرين} “‘Bizden uzaklaşıp kayboldular’ dediler ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.” Rabbani âlimler olan {قَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ} “Kendilerine ilim verilmiş olanlar derler ki:” {إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ} “Bugün rezillik” yani kıyamet gününde rezillik, {وَالسُّوءَ} “ve azap” {عَلَى الْكَافِرِينَ} “kâfirlerin üzerinedir!” Bunda ilim ehlinin fazileti, onların hem bu dünyada hem de şahitlerin dikileceği günde hakkı söyleyen kimseler olduğu ve onların sözünün hem Allah katında hem de mahlûkatı nezdinde bir kıymeti bulunduğu beyan edilmektedir. Sonra vefat anında ve kıyamette onlara ne yapılacağını zikrederek şöyle buyurdu:
6978. Metin
{الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} أي: تتوفاهم في هذه الحال التي كثر فيها ظلمهم وغيهم وقد علم ما يلقى الظلمة في ذلك المقام من أنواع العذاب والخزي والإهانة.
{الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ} “Onlar, kendilerine zulmederlerken meleklerin canlarını aldığı kimselerdir.” Yani zulümlerinin ve azgınlıklarının çoğaldığı bu haldeyken [melekler] onların canlarını alır. O makamda zalimlerin karşılaşacağı türlü azap, rezillik ve aşağılanma ise malumdur.
6979. Metin
{فَأَلْقَوُا السَّلَمَ} أي: استسلموا وأنكروا ما كانوا يعبدونهم من دون الله وقالوا: {مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ} فيقال لهم: {بَلَى} كنتم تعملون السوء فـ {إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فلا يفيدكم الجحود شيئا، وهذا في بعض مواقف القيامة ينكرون ما كانوا عليه في الدنيا ظنا أنه ينفعهم، فإذا شهدت عليهم جوارحهم وتبين ما كانوا عليه أقروا واعترفوا، ولهذا لا يدخلون النار حتى يعترفوا بذنوبهم.
{فَأَلْقَوُا السَّلَمَ} “[O vakit] teslimiyet gösterirler;” yani boyun eğerler ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri inkâr ederek: {مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ} “‘Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk’ derler.” Kendilerine şöyle denir: {بَلَى} “Hayır!” Siz kötülük yapıyordunuz; {إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Şüphesiz Allah sizin neler yaptığınızı çok iyi bilmektedir.” Artık inkârınız size hiçbir fayda vermez. Bu durum kıyametin bazı duraklarında gerçekleşir; dünyadaki hallerinin kendilerine fayda vereceğini sanarak onu inkâr ederler. Fakat uzuvları aleyhlerine şahitlik edip ne halde oldukları ortaya çıkınca ikrar ve itiraf ederler; bundan dolayı günahlarını itiraf etmedikçe cehenneme girmezler.
6980. Metin
{فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّم} كلُّ أهل عمل يدخلون من الباب اللائق بحالهم، {فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ} نار جهنم فإنها مثوى الحسرة والندم، ومنزل الشقاء والألم ومحل الهموم والغموم، وموضع السخط من الحي القيوم، لا يفتَّر عنهم من عذابها، ولا يرفع عنهم يوما من أليم عقابها، قد أعرض عنهم الرب الرحيم، وأذاقهم العذاب العظيم.
{فَادْخُلُوا أَبْوَابَ جَهَنَّم} “O halde cehennemin kapılarından girin!” Her amel ehli kendi haline layık olan kapıdan girer. {فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ} “Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!” Yani cehennem ateşi ne kötü bir yerdir! Zira orası hasret ve pişmanlık yurdu, bedbahtlık ve acı menzili, keder ve gamlar mahalli, Hayy ve Kayyûm olan Allah'ın gazap mekânıdır. Oranın azabı onlardan hafifletilmez ve bir gün bile can yakıcı cezası üzerlerinden kaldırılmaz. Merhametli Rab onlardan yüz çevirmiş ve onlara büyük azabı tattırmıştır.
6981. Metin
{٣٠ - ٣٢} {وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ * جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .
{30-32} {وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ * جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Takva sahiplerine: ‘Rabbiniz ne indirdi?’ denildiğinde: ‘Hayır (iyilik ve güzellik) indirdi’ dediler. Bu dünyada güzel davrananlara güzel bir mükâfat vardır. Ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir! İçinden ırmaklar akan Adn cennetlerine girerler; orada diledikleri her şey onlarındır. Allah takva sahiplerini işte böyle mükâfatlandırır. Onlar, meleklerin tertemiz olarak canlarını aldığı kimselerdir. [Melekler onlara:] ‘Selâm olsun size! Yaptıklarınıza karşılık cennete girin!’ derler.”
6982. Metin
لما ذكر الله قيل المكذبين بما أنزل الله، ذكر ما قاله المتقون، وأنهم اعترفوا وأقروا بأن ما أنزله الله نعمة عظيمة، وخير عظيم امتن الله به على العباد، فقبلوا تلك النعمة، وتلقوها بالقبول والانقياد، وشكروا الله عليها، فعلموها وعملوا لها {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا} في عبادة الله تعالى، وأحسنوا إلى عباد الله فلهم {فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً} رزق واسع، وعيشه هنية، وطمأنينة قلب، وأمن وسرور.
Allah Teâlâ indirdiği şeyi yalanlayanların sözlerini zikredince, takva sahiplerinin sözlerini; yani Allah'ın indirdiği şeyin büyük bir nimet ve Allah'ın kullarına lütfettiği muazzam bir hayır olduğunu ikrar ve itiraf ettiklerini zikretti. Onlar bu nimeti kabul etmiş, onu rıza ve teslimiyetle karşılamış, buna karşılık Allah'a şükretmiş, onu öğrenmiş ve onun gereğince amel etmişlerdir. Allah Teâlâ'ya ibadeti güzel yapan ve Allah'ın kullarına iyilik eden {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا} “kimseler için” {فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً} “bu dünyada güzel bir mükâfat vardır;” yani geniş bir rızık, hoş bir hayat, kalp huzuru, güven ve sevinç vardır.
6983. Metin
{وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ} من هذه الدار وما فيها من أنواع اللذات والمشتهيات، فإن هذه نعيمها قليل محشو بالآفات منقطع، بخلاف نعيم الآخرة ولهذا قال: {وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ} {جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ} أي: مهما تمنته أنفسهم وتعلقت به إرادتهم حصل لهم على أكمل الوجوه وأتمها، فلا يمكن أن يطلبوا نوعا من أنواع النعيم الذي فيه لذة القلوب وسرور الأرواح، إلا وهو حاضر لديهم، ولهذا يعطي الله أهل الجنة كل ما تمنوه عليه، حتى إنه يذكرهم أشياء من النعيم لم تخطر على قلوبهم.
{وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ} “Ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır;” bu dünyadan ve içindeki her türlü lezzet ve arzulanan şeylerden daha hayırlıdır. Zira dünya nimetleri azdır, afetlerle doludur ve geçicidir; ahiret nimetleri ise bunun aksinedir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ} {جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ} “Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir! İçinden ırmaklar akan Adn cennetlerine girerler; orada diledikleri her şey onlarındır.” Yani nefisleri neyi arzu eder ve iradeleri neye taalluk ederse en kâmil ve en kusursuz şekilde kendilerine verilir. Kalplerin lezzeti ve ruhların sevinci olan nimet türlerinden istedikleri hiçbir şey olamaz ki huzurlarında hazır bulunmasın. Bundan dolayı Allah cennet ehline temenni ettikleri her şeyi verir; hatta kalplerine hiç gelmemiş nimet çeşitlerini bile onlara hatırlatır.
6984. Metin
فتبارك الذي لا نهاية لكرمه، ولا حد لجوده الذي ليس كمثله شيء في صفات ذاته، وصفات أفعاله وآثار تلك النعوت، وعظمة الملك والملكوت، {كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ} لسخط الله وعذابه بأداء ما أوجبه عليهم من الفروض والواجبات المتعلقة بالقلب والبدن واللسان من حقه وحق عباده، وترك ما نهاهم الله عنه.
Kereminin sonu, cömertliğinin sınırı olmayan; zatının sıfatlarında, fiillerinin sıfatlarında, bu vasıfların tecellilerinde, mülk ve melekûtunun azametinde benzeri hiçbir şey bulunmayan Allah ne yücedir! {كَذَلِكَ يَجْزِي اللَّهُ الْمُتَّقِينَ} “Allah takva sahiplerini işte böyle mükâfatlandırır.” Yani kendi hakkı ve kullarının hakkı olarak kalp, beden ve dille ilgili üzerlerine farz ve vacip kıldığı şeyleri eda ederek ve Allah'ın nehyettiği şeyleri terk ederek Allah'ın gazabından ve azabından sakınanları [böyle mükâfatlandırır].
6985. Metin
{الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ} مستمرين على تقواهم {طَيِّبِينَ} أي: طاهرين مطهرين من كل نقص ودنس يتطرق إليهم ويخل في إيمانهم، فطابت قلوبهم بمعرفة الله ومحبته وألسنتهم بذكره والثناء عليه، وجوارحهم بطاعته والإقبال عليه، {يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ} أي: التحية الكاملة حاصلة لكم والسلامة من كل آفة.
Takvaları üzere devam ederlerken {الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلائِكَةُ} “meleklerin” {طَيِّبِينَ} “tertemiz olarak canlarını aldığı kimselerdir.” Yani imanlarına zarar verecek ve kendilerine bulaşacak her türlü eksiklik ve kirden arınmış ve temizlenmiş olarak [canlarını alırlar]. Kalpleri Allah'ı tanımak ve sevmekle, dilleri O'nu zikretmek ve övmekle, azaları da O'na itaat etmek ve yönelmekle güzelleşip temizlenmiştir. [Melekler onlara:] {يَقُولُونَ سَلامٌ عَلَيْكُمُ} “‘Selâm olsun size!’ derler;” yani eksiksiz selamlama ve her türlü afetten esenlik sizlere olsun!
6986. Metin
وقد سلمتم من كل ما تكرهون {ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} من الإيمان بالله والانقياد لأمره، فإن العمل هو السبب والمادة والأصل في دخول الجنة والنجاة من النار، وذلك العمل حصل لهم برحمة الله ومنته عليهم لا بحولهم وقوتهم.
Hoşlanmadığınız her şeyden kurtuldunuz; Allah'a iman ve O'nun emrine boyun eğmek suretiyle {ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “‘yaptıklarınıza karşılık cennete girin!’” Zira amel; cennete girmenin ve cehennemden kurtulmanın sebebi, esası ve aslıdır. Bu amel ise kendi güç ve kuvvetleriyle değil, Allah'ın rahmeti ve onlara lütfu sayesinde kendilerine nasip olmuştur.
6987. Metin
{٣٣ - ٣٤} {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ * فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} .
{33-34} {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ * فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Onlar, kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbinin [helâk] emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. Sonunda yaptıklarının kötülükleri başlarına geçti ve alay edip durdukları şey onları çepeçevre kuşatıverdi.”
6988. Metin
يقول تعالى: هل ينظر هؤلاء الذين جاءتهم الآيات فلم يؤمنوا، وذكِّروا فلم يتذكروا، {إِلا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ} لقبض أرواحهم {أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ} بالعذاب الذي سيحل بهم فإنهم قد استحقوا وقوعه فيهم، {كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} كذبوا وكفروا، ثم لم يؤمنوا حتى نزل بهم العذاب.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Kendilerine ayetler geldiği halde inanmayan ve kendilerine hatırlatıldığı halde öğüt almayan bu kimseler, canlarını almak için {إِلا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ} “kendilerine meleklerin gelmesinden” {أَوْ يَأْتِيَ أَمْرُ رَبِّكَ} “veya Rabbinin emrinin gelmesinden” yani başlarına inecek olan azap emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Zira onlar bu azabın başlarına inmesini hak etmişlerdir. {كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı;” yalanlamış ve inkâr etmişler, sonra azap başlarına inene kadar da iman etmemişlerdi.
6989. Metin
{وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ} إذ عذبهم {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} فإنها مخلوقة لعبادة الله ليكون مآلها إلى كرامة الله فظلموها وتركوا ما خلقت له، وعرضوها للإهانة الدائمة والشقاء الملازم.
Onları cezalandırdığında {وَمَا ظَلَمَهُمُ اللَّهُ} “Allah onlara zulmetmedi,” {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} “fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.” Zira nefis akıbeti Allah'ın ikramına ersin diye Allah'a kulluk için yaratılmıştır; fakat onlar yaratılış gayesini terk edip nefislerine zulmettiler ve onu sürekli bir aşağılanmaya ve ayrılmaz bir bedbahtlığa maruz bıraktılar.
6990. Metin
{فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا} أي: عقوبات أعمالهم وآثارها، {وَحَاقَ بِهِمْ} أي: نزل {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} فإنهم كانوا إذا أخبرتهم رسلهم بالعذاب استهزأوا به، وسخروا ممن أخبر به فحل بهم ذلك الأمر الذي سخروا منه.
{فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا عَمِلُوا} “Sonunda yaptıklarının kötülükleri başlarına geçti;” yani amellerinin cezaları ve neticeleri başlarına geldi. Ve {وَحَاقَ بِهِمْ} “onları çepeçevre kuşattı / başlarına indi;” {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “alay edip durdukları şey...” Çünkü elçileri kendilerine azabı haber verdiğinde onunla alay eder ve bunu haber verenle eğlenirlerdi; sonunda alay ettikleri o şey başlarına indi.
6991. Metin
{٣٥} {وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلا آبَاؤُنَا وَلا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ} .
{35} {وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلا آبَاؤُنَا وَلا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ كَذَلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ} “Müşrikler dediler ki: ‘Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O'nun [emri] olmaksızın hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlerin üzerine apaçık tebliğden başka bir şey düşer mi?”
6992. Metin
أي: احتج المشركون على شركهم بمشيئة الله، وأن الله لو شاء ما أشركوا، ولا حرموا شيئا من [الأنعام] التي أحلها كالبحيرة والوصيلة والحام ونحوها من دونه، وهذه حجة باطلة، فإنها لو كانت حقا ما عاقب الله الذين من قبلهم حيث أشركوا به، فعاقبهم أشد العقاب. فلو كان يحب ذلك منهم لما عذبهم، وليس قصدهم بذلك إلا رد الحق الذي جاءت به الرسل، وإلا فعندهم علم أنه لا حجة لهم على الله.
Yani müşrikler şirklerine Allah'ın meşietini (dilemesini) delil gösterdiler ve Allah dileseydi ne kendilerinin şirk koşacağını ne de O'nun izni olmaksızın bahîre, vasîle, hâm ve benzeri helâl kıldığı hayvanlardan hiçbir şeyi haram kılmayacaklarını iddia ettiler. Bu batıl bir delildir; zira şayet bu doğru olsaydı Allah O'na ortak koştuklarında kendilerinden öncekileri en şiddetli cezayla cezalandırmazdı. Eğer onların bu halini sevseydi onları azaplandırmazdı. Onların bundan kastı peygamberlerin getirdiği hakkı reddetmekten başka bir şey değildir; yoksa Allah'a karşı hiçbir hüccetlerinin olmadığını kendileri de bilmektedirler.
6993. Metin
فإن الله أمرهم ونهاهم ومكنهم من ١ القيام بما كلفهم وجعل لهم قوة ومشيئة تصدر عنها أفعالهم. فاحتجاجهم بالقضاء والقدر من أبطل الباطل، هذا وكل أحد يعلم بالحس قدرة الإنسان على كل فعل يريده من غير أن ينازعه منازع، فجمعوا بين تكذيب الله وتكذيب رسله وتكذيب الأمور العقلية والحسية، {فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ} أي: البين الظاهر الذي يصل إلى القلوب، ولا يبقى لأحد على الله حجة، فإذا بلغتهم الرسل أمر ربهم ونهيه، واحتجوا عليهم بالقدر، فليس للرسل من الأمر شيء، وإنما حسابهم على الله ﷿.
Çünkü Allah onlara emretmiş, onları nehyetmiş, kendilerini mükellef kıldığı şeyleri yerine getirmeye 1 muktedir kılmış ve onlara eylemlerinin kendisinden kaynaklandığı bir güç ve irade vermiştir. Dolayısıyla onların kaza ve kaderi öne sürerek delil getirmeleri batılların en batılıdır. Kaldı ki herkes, kendisini engelleyen hiçbir çekişmeci olmaksızın insanın dilediği her fiile gücünün yettiğini hissi olarak (bizzat tecrübe ederek) bilir. Böylece onlar; Allah'ı yalanlamayı, elçilerini yalanlamayı, akli ve hissi gerçekleri yalanlamayı bir araya getirmiş oldular. {فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ} “Peygamberlerin üzerine apaçık tebliğden başkası mı [düşer]?” Yani kalplere ulaşan ve hiç kimsenin Allah'a karşı öne sürecek bir mazereti kalmayacak derecede açık ve aşikâr olan [tebliğ vazifesidir]. Elçiler onlara Rablerinin emrini ve yasağını tebliğ ettiklerinde onlar elçilere karşı kaderi öne sürerlerse, artık bu hususta elçilerin yapacağı hiçbir şey yoktur; onların hesabı ancak aziz ve celil olan Allah'a aittir.
6994. Metin
{٣٦ - ٣٧} {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ * إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} .
{36-37} {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ * إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “Andolsun ki biz her ümmete: ‘Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının!’ diyen bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine de sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın! Sen onların hidayete ermelerine ne kadar hırs göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez ve onların hiçbir yardımcısı da yoktur.”
6995. Metin
يخبر تعالى أن حجته قامت على جميع الأمم، وأنه ما من أمة متقدمة أو متأخرة إلا وبعث الله فيها رسولا وكلهم متفقون على دعوة واحدة ودين واحد، وهو عبادة الله وحده لا شريك له {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} فانقسمت الأمم بحسب استجابتها لدعوة الرسل وعدمها قسمين، {فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ} فاتبعوا المرسلين علما وعملا {وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ} فاتبع سبيل الغي.
Allah Teâlâ hüccetinin bütün ümmetlere ikame edildiğini; gerek önceki gerekse sonraki hiçbir ümmet bulunmadığını ki Allah aralarında bir peygamber göndermiş olmasın haber vermektedir. Bütün peygamberler tek bir davet ve tek bir din üzerinde müttefiktirler; o da hiçbir ortağı olmaksızın yalnızca Allah'a ibadet etmektir: {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} “‘Allah'a kulluk edin ve tağuttan sakının!’” Ümmetler elçilerin davetine icabet edip etmeme bakımından iki kısma ayrıldılar: {فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللَّهُ} “Onlardan kimine Allah hidayet verdi;” ilim ve amel olarak peygamberlere tabi oldular. {وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ} “Kiminin üzerine de sapıklık hak oldu;” ve azgınlık yoluna tabi oldular.
6996. Metin
{فَسِيرُوا فِي الأرْضِ} بأبدانكم وقلوبكم {فَانْظُروا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} فإنكم سترون من ذلك العجائب، فلا تجدون مكذبا إلا كان عاقبته الهلاك.
Bedenleriniz ve kalplerinizle {فَسِيرُوا فِي الأرْضِ} “yeryüzünde gezin dolaşın da” {فَانْظُروا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!” Zira bundan hayret verici ibretler göreceksiniz; sonu helâk olmamış hiçbir yalanlayıcı bulamazsınız.
6997. Metin
{إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ} وتبذل جهدك في ذلك {فَإِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ} ولو فعل كل سبب لم يهده إلا الله، {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} ينصرونهم من عذاب الله ويقونهم بأسه.
Bu hususta bütün çabanı sarf ederek {إِنْ تَحْرِصْ عَلَى هُدَاهُمْ} “Sen onların hidayete ermelerine ne kadar hırs göstersen de” {فَإِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ} “şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez.” Her türlü sebebe başvurulsa bile Allah'tan başka onu kimse doğru yola iletemez. Ve {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak ve O'nun şiddetinden koruyacak “onların hiçbir yardımcısı da yoktur.”
6998. Metin
{٣٨ - ٤٠} {وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ * إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} .
{38-40} {وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ * إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} “‘Allah ölen kimseyi diriltmez’ diye var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır! Bu, O'nun üzerine [aldığı] hak bir vaaddir; fakat insanların çoğu bilmezler. [Diriltecek ki] hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklasın ve inkâr edenler de kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler. Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona söyleyeceğimiz söz sadece ‘Ol!’ dememizdir; o da hemen oluverir.”
6999. Metin
يخبر تعالى عن المشركين المكذبين لرسوله أنهم {أَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ} أي: حلفوا أيمانا مؤكدة مغلظة على تكذيب الله، وأن الله لا يبعث الأموات، ولا يقدر على إحيائهم بعد أن كانوا ترابا، قال تعالى مكذبا لهم: {بَلَى} سيبعثهم ويجمعهم ليوم لا ريب فيه {وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا} لا يخلفه ولا يغيره {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} ومن جهلهم العظيم إنكارهم للبعث والجزاء، ثم ذكر الحكمة في الجزاء والبعث فقال: {لِيُبَيِّنَ لَهُم الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ} من المسائل الكبار والصغار، فيبين حقائقها ويوضحها.
Allah Teâlâ Resûlünü yalanlayan müşrikler hakkında; Allah'ı yalanlayarak, O'nun ölüleri diriltmeyeceğini ve toprak olduktan sonra onları diriltmeye güç yetiremeyeceğini iddia ederek {أَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ} “var güçleriyle Allah'a yemin ettiklerini” haber vermektedir. Allah Teâlâ onları yalanlayarak şöyle buyurdu: {بَلَى} “Hayır!” Onları mutlaka diriltecek ve geleceğinde şüphe olmayan bir gün için toplayacaktır. {وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا} “Bu, O'nun üzerine [aldığı] hak bir vaaddir;” bundan asla dönmez ve bunu değiştirmez. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Onların büyük cehaletlerinden biri de dirilişi ve hesabı inkâr etmeleridir. Sonra diriliş ve hesaptaki hikmeti zikrederek şöyle buyurdu: Büyük ve küçük meselelerden {لِيُبَيِّنَ لَهُم الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ} “hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklasın;” hakikatlerini ortaya koyup açıklığa kavuştursun.
7000. Metin
{وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ} حين يرون أعمالهم حسرات عليهم، وما نفعتهم آلهتهم التي يدعون مع الله من شيء لما جاء أمر ربك، وحين يرون ما يعبدون حطبا لجهنم، وتكور الشمس والقمر وتتناثر النجوم، ويتضح لمن يعبدها أنها عبيد مسخرات، وأنهن مفتقرات إلى الله في جميع الحالات، وليس ذلك على الله بصعب، ولا شديد فإنه إذا أراد شيئا قال له: كن فيكون، من غير منازعة ولا امتناع، بل يكون على طبق ما أراده وشاءه.
{وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ} “Ve inkâr edenler de kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler.” Amellerinin kendi aleyhlerine hasret ve hüsran olduğunu gördüklerinde; Rabbinin emri geldiğinde Allah ile birlikte yalvardıkları ilahlarının kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını gördüklerinde; taptıkları şeylerin cehennem odunu yapıldığını, güneş ve ayın dürüldüğünü, yıldızların döküldüğünü ve onlara tapanlara bunların boyun eğdirilmiş kullar olduğunu, her durumda Allah'a muhtaç bulunduklarını açıkça gördüklerinde [yalancı olduklarını anlayacaklardır]. Bu ise Allah'a asla güç ve zor değildir; zira O bir şeyi dilediğinde ona sadece ‘Ol!’ der, o da hiçbir direnç ve imtina olmaksızın hemen oluverir; bilakis tam da dilediği ve murat ettiği şekilde meydana gelir.
7001. Metin
{٤١ - ٤٢} {وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلأجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ * الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ}
{41-42} {وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلأجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ * الَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri, dünyada elbette güzel bir yere yerleştireceğiz. Ahiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür; keşke bilselerdi! Onlar ki sabretmişlerdir ve yalnızca Rablerine tevekkül etmektedirler.”
7002. Metin
يخبر تعالى بفضل المؤمنين الممتحنين {الَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ} أي: في سبيله وابتغاء مرضاته {مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا} بالأذية والمحنة من قومهم، الذين يفتنونهم ليردوهم إلى الكفر والشرك، فتركوا الأوطان والخلان، وانتقلوا عنها لأجل طاعة الرحمن، فذكر لهم ثوابين: ثوابا عاجلا في الدنيا من الرزق الواسع والعيش الهنيء، الذي رأوه عيانا بعد ما هاجروا، وانتصروا على أعدائهم، وافتتحوا البلدان وغنموا منها الغنائم العظيمة، فتمولوا وآتاهم الله في الدنيا حسنة.
Allah Teâlâ imtihana tabi tutulan o müminlerin faziletini haber vermektedir: {الَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللَّهِ} “Allah yolunda hicret edenler;” yani O'nun yolunda ve rızasını kazanmak uğruna... Kendilerini küfre ve şirke döndürmek için fitneye maruz bırakan kavimlerinden eziyet ve sıkıntı görerek {مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا} “zulme uğradıktan sonra...” Onlar vatanlarını ve dostlarını terk etmiş, Rahmân'a itaat uğruna oralardan göç etmişlerdir. Allah onlar için iki mükâfat zikretmiştir: Birincisi, hicret edip düşmanlarına karşı zafer kazandıktan, beldeleri fethedip oralardan büyük ganimetler elde ettikten sonra bizzat gözleriyle gördükleri geniş rızık ve hoş bir hayattan ibaret olan dünyadaki peşin mükâfattır. Böylece mal mülk sahibi oldular ve Allah onlara dünyada güzellik bahşetti.
7003. Metin
{وَلأجْرُ الآخِرَةِ} الذي وعدهم الله على لسان رسوله {أَكْبَرُ} من أجر الدنيا، كما قال تعالى: {الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ * يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ *خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} وقوله: {لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} أي: لو كان لهم علم ويقين بما عند الله من الأجر والثواب لمن آمن به وهاجر في سبيله لم يتخلف عن ذلك أحد.
Allah'ın Resûlünün diliyle onlara vadettiği {وَلأجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ} “Ahiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür;” dünya mükâfatından daha büyüktür. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ آمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ أَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ * يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ * خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ} “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat edenlerin Allah katındaki dereceleri pek büyüktür ve işte kurtuluşa erenler onlardır. Rableri onlara kendisinden bir rahmet, bir rıza ve içinde tükenmez nimetler bulunan cennetleri müjdeler. Orada ebediyen kalacaklardır. Şüphesiz en büyük mükâfat Allah katındadır.” {لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} “Keşke bilselerdi!” buyruğunun manası: İman edip O'nun yolunda hicret eden kimseler için Allah katında ne büyük bir ecir ve mükâfat olduğuna dair bir ilim ve yakîn sahibi olsalardı, hiç kimse bundan geri kalmazdı.
7004. Metin
ثم ذكر وصف أوليائه فقال: {الَّذِينَ صَبَرُوا} على أوامر الله وعن نواهيه، وعلى أقدار الله المؤلمة، وعلى الأذية فيه والمحن {وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} أي: يعتمدون عليه في تنفيذ محابّه، لا على أنفسهم. وبذلك تنجح أمورهم وتستقيم أحوالهم، فإن الصبر والتوكل ملاك الأمور كلها، فما فات أحدا شيء من الخير إلا لعدم صبره وبذل جهده فيما أريد منه، أو لعدم توكله واعتماده على الله.
Sonra veli kullarının vasıflarını zikrederek şöyle buyurdu: Onlar; Allah'ın emirlerine, yasaklarına, acı veren kaderine, O'nun uğrunda çektikleri eziyet ve sıkıntılara {الَّذِينَ صَبَرُوا} “sabretmişlerdir;” {وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} “ve yalnızca Rablerine tevekkül etmektedirler.” Yani O'nun sevdiği şeyleri yerine getirmede kendi nefislerine değil, yalnızca O'na dayanırlar. Böylece işleri başarıya ulaşır ve halleri düzelir. Zira sabır ve tevekkül bütün işlerin esasıdır; bir kimsenin herhangi bir hayrı kaçırması, ya sabretmeyip kendisinden istenen hususta çaba sarf etmemesinden ya da Allah'a tevekkül edip O'na dayanmamasından kaynaklanır.
7005. Metin
{٤٣ - ٤٤} {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلا رِجَالا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ * بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ}
{43-44} {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلا رِجَالا نُوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ * بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} “Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun! [Onları] apaçık delillerle ve kitaplarla [gönderdik]. İnsanlara kendilerine indirileni açıklayasın diye ve düşünsünler diye sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik.”
7006. Metin
يقول تعالى لنبيه محمد ﷺ: {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلا رِجَالا} أي: لست ببدع من الرسل، فلم نرسل قبلك ملائكة بل رجالا كاملين لا نساء. {نُوحِي إِلَيْهِمْ} من الشرائع والأحكام ما هو من فضله وإحسانه على العبيد من غير أن يأتوا بشيء من قبل أنفسهم، {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ} أي: الكتب السابقة {إِنْ كُنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ} نبأ الأولين، وشككتم هل بعث الله رجالا؟ فاسألوا أهل العلم بذلك الذين نزلت عليهم الزبر والبينات فعلموها وفهموها، فإنهم كلهم قد تقرر عندهم أن الله ما بعث إلا رجالا يوحي إليهم من أهل القرى، وعموم هذه الآية فيها مدح أهل العلم، وأن أعلى أنواعه العلم بكتاب الله المنزل. فإن الله أمر من لا يعلم بالرجوع إليهم في جميع الحوادث، وفي ضمنه تعديل لأهل العلم وتزكية لهم حيث أمر بسؤالهم، وأن بذلك يخرج الجاهل من التبعة، فدل على أن الله ائتمنهم على وحيه وتنزيله، وأنهم مأمورون بتزكية أنفسهم، والاتصاف بصفات الكمال.
Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ إِلا رِجَالا} “Senden önce de adamlardan başkasını göndermedik.” Yani sen peygamberler arasında bir ilk değilsin; senden önce melekleri değil, kadınları değil kâmil erkekleri elçi gönderdik. Kendi taraflarından hiçbir şey getirmeksizin kullar üzerindeki lütuf ve ihsanı kabilinden şeriat ve hükümleri {نُوحِي إِلَيْهِمْ} “kendilerine vahyettik.” Öncekilerin haberlerini {إِنْ كُنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ} “eğer bilmiyorsanız” ve Allah'ın erkek peygamberler gönderip göndermediği konusunda şüpheye düşüyorsanız, önceki kitapların ehline {فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ} “zikir ehline sorun!” Yani kendilerine kitaplar ve apaçık deliller inip de bunu öğrenen ve anlayan ilim ehline sorun. Zira onların tamamının nezdinde Allah'ın ancak şehir halkından kendilerine vahiy indirdiği erkekleri peygamber gönderdiği kesinleşmiştir. Bu ayetin umumi ifadesinde ilim ehlinin övgüsü ve ilmin en yüce derecesinin Allah'ın indirdiği Kitab'ın ilmi olduğu vurgusu vardır. Zira Allah Teâlâ bilmeyen kimselere bütün meselelerde onlara başvurmalarını emretmiştir. Kendilerine sorulmasını emretmesi hasebiyle bu buyrukta ilim ehline bir güvenilirlik (ta'dîl) ve tezkiye de vardır; zira cahil kimse onlara sorarak sorumluluktan kurtulur. Bu da göstermektedir ki Allah onları vahyine ve Kitabına güvenilir kılmıştır ve onlar nefislerini tezkiye etmekle ve kemal sıfatlarıyla donanmakla emrolunmuşlardır.
7007. Metin
وأفضل أهل الذكر أهل هذا القرآن العظيم، فإنهم أهل الذكر على الحقيقة، وأولى من غيرهم بهذا الاسم، ولهذا قال تعالى: {وَأَنزلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ} أي: القرآن الذي فيه ذكر ما يحتاج إليه العباد من أمور دينهم ودنياهم الظاهرة والباطنة، {لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نزلَ إِلَيْهِمْ} وهذا شامل لتبيين ألفاظه وتبيين معانيه، {وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} فيه فيستخرجون من كنوزه وعلومه بحسب استعدادهم وإقبالهم عليه.
Zikir ehlinin en faziletlisi ise bu yüce Kur'an'ın ehlidir; zira onlar hakiki zikir ehlidir ve bu isme başkalarından daha layıktırlar. Bundan dolayı Allah Teâlâ: {وَأَنزلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ} “Sana da zikri indirdik;” yani kulların zahirî ve batınî din ve dünya işlerinde ihtiyaç duydukları her şeyin zikrini içeren Kur'an'ı indirdik; {لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نزلَ إِلَيْهِمْ} “insanlara kendilerine indirileni açıklayasın diye...” Bu buyruk hem lafızlarının beyanını hem de manalarının açıklanmasını kapsar. {وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} “Ve düşünsünler diye;” yani onda tefekkür etsinler ve hazırlık ile yönelişleri nispetinde onun hazinelerinden ve ilimlerinden istifade etsinler diye [indirdik].
7008. Metin
{٤٥ - ٤٧} {أَفَأَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ يَخْسِفَ اللَّهُ بِهِمُ الأرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ * أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ * أَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلَى تَخَوُّفٍ فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ}
{45-47} {أَفَأَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ يَخْسِفَ اللَّهُ بِهِمُ الأرْضَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ * أَوْ يَأْخُذَهُمْ فِي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ * أَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلَى تَخَوُّفٍ فَإِنَّ رَبَّكُمْ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ} “Kötü tuzaklar kuranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden veya hiç farkında olmadıkları bir yerden kendilerine azabın gelmesinden güvende midirler? Yahut dönüp dolaşırlarken [Allah'ın] onları yakalamasından [emin midirler]? Onlar [Allah'ı] âciz bırakacak değillerdir. Yoksa onları korku ve endişe içindeyken yakalamasından [emin midirler]? Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”
7009. Metin
هذا تخويف من الله تعالى لأهل الكفر والتكذيب وأنواع المعاصي، من أن يأخذهم بالعذاب على غرَّة وهم لا يشعرون، إما أن يأخذهم العذاب من فوقهم، أو من أسفل منهم بالخسف وغيره، وإما في حال تقلُّبهم وشغلهم وعدم خطور العذاب ببالهم، وإما في حال تخوفهم من العذاب، فليسوا بمعجزين لله في حالة من هذه الأحوال، بل هم تحت قبضته ونواصيهم بيده.
Bu, Allah Teâlâ'nın küfür, yalanlama ve türlü isyan ehlini; hiç farkında değillerken ansızın azapla yakalamasından korkutmasıdır. Azap ya tepelerinden yahut yerin dibine geçirme ve benzeri şekillerde altlarından gelir; ya dönüp dolaşırlarken, meşguliyetleri esnasında ve azap akıllarının ucundan bile geçmezken gelir ya da azabın gelmesinden korku ve endişe duydukları bir halde gelir. Onlar bu hallerin hiçbirinde Allah'ı âciz bırakamazlar; bilakis O'nun kabzasının altındadırlar ve perçemleri O'nun elindedir.
7010. Metin
ولكنه رءوف رحيم لا يعاجل العاصين بالعقوبة، بل يمهلهم ويعافيهم ويرزقهم وهم يؤذونه ويؤذون أولياءه، ومع هذا يفتح لهم ١ أبواب التوبة، ويدعوهم إلى الإقلاع من السيئات التي تضرهم، ويعدهم بذلك أفضل الكرامات، ومغفرة ما صدر منهم من الذنوب، فليستح المجرم من ربه أن تكون نعم الله عليه نازلة في جميع اللحظات ٢ ومعاصيه صاعدة إلى ربه في كل الأوقات، وليعلم أن الله يمهل ولا يهمل وأنه إذا أخذ العاصي أخذه أخذ عزيز مقتدر، فليتب إليه، وليرجع في جميع أموره إليه فإنه رءوف رحيم. فالبدار البدار إلى رحمته الواسعة وبره العميم وسلوك الطرق الموصلة إلى فضل الرب الرحيم، ألا وهي تقواه والعمل بما يحبه ويرضاه.
Fakat O, çok şefkatli ve merhametlidir (Raûf, Rahîm); isyankârları cezalandırmada acele etmez. Bilakis onlara mühlet verir, afiyet bahşeder ve kendilerini rızıklandırır; halbuki onlar O'na eziyet etmekte ve O'nun dostlarını incitmektedirler. Bununla beraber O, kendilerine1 tövbe kapılarını açar, onları kendilerine zarar veren kötülükleri terk etmeye çağırır ve bunun karşılığında onlara en üstün ikramları ve kendilerinden sâdır olan günahların bağışlanmasını vadeder. O halde günahkâr kimse, her anda2 Allah'ın nimetleri üzerine inerken, kendi isyanlarının her vakit Rabbine yükselmesinden dolayı Rabbinden hayâ etsin! Bilsin ki Allah mühlet verir fakat ihmal etmez; isyankârı yakaladığı vakit de mutlak güç ve kudret sahibi (Azîz ve Muktedir) olanın yakalayışıyla yakalar. Öyleyse O'na tövbe etsin ve bütün işlerinde O'na dönsün; zira O, çok şefkatli ve merhametlidir. Şu halde O'nun engin rahmetine, her şeyi kuşatan ihsanına koşun; çok merhametli Rabbin lütfuna ulaştıran yollara koyulun! O yol ise O'na karşı takvalı olmak ve sevip razı olacağı amelleri işlemektir.
7011. Metin
{٤٨ - ٥٠} {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّأُ ظِلالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ * وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلائِكَةُ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ * يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ}
{48-50} {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّأُ ظِلالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ * وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلائِكَةُ وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ * يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} “Onlar, Allah'ın yarattığı şeylerin gölgelerinin sağdan ve soldan boyun büküp küçülerek Allah'a secde eder vaziyette nasıl uzayıp kısaldığını görmediler mi? Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar ve melekler büyüklük taslamaksızın Allah'a secde ederler. Üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.”
7012. Metin
يقول تعالى: {أَوَلَمْ يَرَوْا} أي: الشاكون في توحيد ربهم وعظمته وكماله، {إِلَى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ} أي: إلى جميع مخلوقاته وكيف تتفيأ أظلتها، {عَن الْيَمِينِ} وعن {الشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ} أي: كلها ساجدة لربها خاضعة لعظمته وجلاله، {وَهُمْ دَاخِرُونَ} أي: ذليلون تحت التسخير والتدبير والقهر، ما منهم أحد إلا وناصيته بيد الله وتدبيره عنده.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Rablerinin tevhidi, azameti ve kemali hususunda şüpheye düşenler {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا خَلَقَ اللَّهُ مِنْ شَيْءٍ} “Allah'ın yarattığı şeylerin” yani bütün mahlukatın gölgelerinin {عَن الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلَّهِ} “sağdan ve soldan Allah'a secde eder vaziyette nasıl uzayıp kısaldığını” yani hepsinin Rablerine secde edip O'nun azamet ve celaline boyun eğdiğini “görmediler mi?” {وَهُمْ دَاخِرُونَ} “Ve onlar boyun büküp küçülerek;” yani O'nun teshir, tedbir ve kahrı altında zelil bir haldedirler. Onlardan hiçbiri yoktur ki perçemi Allah'ın elinde ve tedbiri O'nun nezdinde olmasın.
7013. Metin
{وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مِنْ دَابَّةٍ} من الحيوانات الناطقة والصامتة، {وَالْمَلائِكَةُ} الكرام خصهم بعد العموم لفضلهم وشرفهم وكثرة عبادتهم ولهذا قال: {وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ} أي: عن عبادته على كثرتهم وعظمة أخلاقهم وقوتهم كما قال تعالى: {لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَسِيحُ أَنْ يَكُونَ عَبْدًا لِلَّهِ وَلا الْمَلائِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ} {يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ} لما مدحهم بكثرة الطاعة والخضوع لله، مدحهم بالخوف من الله الذي هو فوقهم بالذات والقهر، وكمال الأوصاف، فهم أذلاء تحت قهره. {وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} أي: مهما أمرهم الله تعالى امتثلوا لأمره، طوعا واختيارا، وسجود المخلوقات لله تعالى قسمان: سجود اضطرار ودلالة على ما له من صفات الكمال، وهذا عام لكل مخلوق من مؤمن وكافر وبر وفاجر وحيوان ناطق وغيره، وسجود اختيار يختص بأوليائه وعباده المؤمنين من الملائكة وغيرهم [من المخلوقات] .
Konuşan ve konuşmayan canlılardan {وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ مِنْ دَابَّةٍ} “Göklerde ve yerde bulunan bütün canlılar” ve kerim olan {وَالْمَلائِكَةُ} “melekler” Allah'a secde ederler. Faziletleri, şerefleri ve ibadetlerinin çokluğu sebebiyle umumi ifadeden sonra melekleri bilhassa zikretmiştir; nitekim şöyle buyurmuştur: {وَهُمْ لا يَسْتَكْبِرُونَ} “Büyüklük taslamaksızın;” yani çokluklarına, ahlaklarının yüceliğine ve güçlerine rağmen O'na ibadetten asla kibirlenmezler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ne Mesih ne de yakın melekler Allah'a kul olmaktan asla çekinmezler.” {يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ} “Üstlerindeki Rablerinden korkarlar;” Allah'a itaat ve boyun eğişlerinin çokluğuyla onları övdüğü gibi, zatıyla, kahrıyla ve sıfatlarının kemaliyle üstlerinde olan Allah'tan korkmalarıyla da onları övmüştür. Zira onlar O'nun kahrı altında zelildirler. {وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} “Ve emrolundukları şeyleri yaparlar.” Yani Allah Teâlâ kendilerine ne emrederse isteyerek ve seçerek O'nun emrine imtisal ederler. Mahlukatın Allah Teâlâ'ya secdesi iki kısımdır: Birincisi, ıztırarî (zorunlu) secde ve O'nun kemal sıfatlarına delalet eden secdedir ki bu; mümin, kâfir, iyi, kötü, konuşan canlı ve diğerleri olmak üzere bütün mahlukatı kapsayan genel bir durumdur. İkincisi ise melekler ve diğer [mahlukattan] O'nun veli kullarına ve mümin kullarına has olan ihtiyarî (isteğe bağlı) secdedir.
7014. Metin
{٥١ - ٥٥} {وَقَالَ اللَّهُ لا تَتَّخِذُوا إِلَهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ * وَلَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَتَّقُونَ * وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللَّهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ * ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنْكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِنْكُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ} .
{51-55} {وَقَالَ اللَّهُ لا تَتَّخِذُوا إِلَهَيْنِ اثْنَيْنِ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ * وَلَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَتَّقُونَ * وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللَّهِ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ * ثُمَّ إِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنْكُمْ إِذَا فَرِيقٌ مِنْكُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ} “Allah buyurdu ki: ‘İki ilah edinmeyin! O ancak tek bir ilahtır. Yalnızca benden korkun!’ Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur; din de sürekli olarak O'na aittir. Hâlâ Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz? Sahip olduğunuz her nimet Allah'tandır. Sonra size bir darlık dokunduğu zaman ancak O'na yalvarırsınız. Sonra sizden darlığı kaldırdığı zaman içinizden bir grup hemen Rablerine ortak koşarlar.”
7015. Metin
يأمر تعالى بعبادته وحده لا شريك له، ويستدل على ذلك بانفراده بالنعم والوحدانية فقال: {لا تَتَّخِذُوا إِلَهَيْنِ اثْنَيْنِ} أي: تجعلون له شريكا في إلهيته، وهو {إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ} متوحد في الأوصاف العظيمة متفرد بالأفعال كلها. فكما أنه الواحد في ذاته وأسمائه ونعوته وأفعاله، فلتوحِّدوه في عبادته، ولهذا قال: {فَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ} أي: خافوني وامتثلوا أمري، واجتنبوا نهيي من غير أن تشركوا بي شيئا من المخلوقات، فإنها كلها لله تعالى مملوكة.
Allah Teâlâ hiçbir ortağı olmaksızın yalnızca kendisine ibadet edilmesini emretmekte ve buna nimetlerdeki benzersizliğini ve birliğini delil getirerek şöyle buyurmaktadır: {لا تَتَّخِذُوا إِلَهَيْنِ اثْنَيْنِ} “İki ilah edinmeyin!” Yani O'nun ilahlığına ortak koşmayın; zira {إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ} “O ancak tek bir ilahtır;” yüce sıfatlarında tektir, bütün fiillerinde benzersizdir. Zatında, isimlerinde, vasıflarında ve fiillerinde tek olduğu gibi, ibadette de O'nu birleyin! Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ} “Yalnızca benden korkun!” Yani benden sakının, emrime uyun ve yaratılmışlardan hiçbir şeyi bana ortak koşmaksızın yasağımdan kaçının; zira onların tamamı Allah Teâlâ'nın mülküdür.
7016. Metin
{وَلَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا} أي: الدين والعبادة والذل في جميع الأوقات لله وحده على الخلق أن يخلصوه لله وينصبغوا بعبوديته. {أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَتَّقُونَ} من أهل الأرض أو أهل السماوات فإنهم لا يملكون لكم ضرا ولا نفعا، والله المنفرد بالعطاء والإحسان {وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ} ظاهرة وباطنة {فَمِنَ اللَّهِ} لا أحد يشركه فيها، {ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ} من فقر ومرض وشدة {فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ} أي: تضجون بالدعاء والتضرع لعلمكم أنه لا يدفع الضر والشدة إلا هو، فالذي انفرد بإعطائكم ما تحبون، وصرف ما تكرهون، هو الذي لا تنبغي العبادة إلا له وحده. ولكن كثيرا من الناس يظلمون أنفسهم، ويجحدون نعمة الله عليهم إذا نجاهم من الشدة فصاروا في حال الرخاء أشركوا به بعض مخلوقاته الفقيرة، ولهذا قال:
{وَلَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا} “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur; din de sürekli olarak O'na aittir.” Yani din, ibadet ve boyun eğme her vakitte yalnızca Allah'a aittir; mahlukata düşen de dini Allah'a has kılmak ve O'nun kulluğuyla boyanmaktır. Yeryüzü veya gök ehlinden {أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَتَّقُونَ} “hâlâ Allah'tan başkasından mı sakınıyorsunuz?” Oysa onlar size ne bir zarar ne de bir fayda verebilirler; ihsan ve lütufta tek olan ise Allah'tır. Zahirî ve batınî {وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ} “sahip olduğunuz her nimet” {فَمِنَ اللَّهِ} “Allah'tandır;” O'nun bu hususta hiçbir ortağı yoktur. {ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ} “Sonra size bir darlık dokunduğu zaman;” fakirlik, hastalık ve sıkıntı dokunduğunda {فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ} “ancak O'na yalvarırsınız.” Yani zararı ve sıkıntıyı O'ndan başkasının gideremeyeceğini bildiğiniz için dua ve yakarışla O'na feryat edersiniz. O halde sevdiklerinizi size vermede ve hoşlanmadıklarınızı sizden savmada tek olan zat, ibadetin yalnızca kendisine yapılması gereken zattır. Fakat insanların çoğu kendilerine zulmederler ve darlıktan kendilerini kurtardığında Allah'ın nimetini inkâr ederler; bolluk haline eriştiklerinde O'na muhtaç mahlukatından bazılarını O'na ortak koşarlar. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur:
7017. Metin
{لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ}
{لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} “[Bunu] kendilerine verdiklerimize nankörlük etmek için [yaparlar]. O halde biraz yararlanın; yakında bileceksiniz!”
7018. Metin
{ِليَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ} أي: أعطيناهم حيث نجيناهم من الشدة، وخلصناهم من المشقة، {فَتَمَتَّعُوا} في دنياكم قليلا {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} عاقبة كفركم.
{ِليَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ} “[Bunu] kendilerine verdiklerimize nankörlük etmek için [yaparlar];” yani onları darlıktan kurtarıp meşakkatten halas ettiğimiz için kendilerine bahşettiğimiz nimetlere nankörlük ederler. {فَتَمَتَّعُوا} “O halde yararlanın;” dünyanızda birazcık faydalanın; {فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ} “yakında bileceksiniz;” nankörlüğünüzün ve inkârınızın akıbetini [yakında anlayacaksınız]!
7019. Metin
{٥٦ - ٦٠} {وَيَجْعَلُونَ لِمَا لا يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ تَاللَّهِ لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ * وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ * وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالأنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ * يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ أَلا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ * لِلَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الأعْلَى وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ}
{56-60} {وَيَجْعَلُونَ لِمَا لا يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ تَاللَّهِ لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ * وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ * وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالأنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ * يَتَوَارَى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ أَلا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ * لِلَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الأعْلَى وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden mahiyetini bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, uydurduğunuz bu iftiralardan mutlaka sorguya çekileceksiniz! Onlar kızları Allah'a nispet ediyorlar —hâşâ, O bundan münezzehtir— canlarının çektiğini (erkek çocukları) ise kendilerine ayırıyorlar. Onlardan birine bir kız çocuğu müjdelendiği zaman, içi öfkeyle dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjdeden dolayı kavminden gizlenir. [Düşünür:] Onu hor görülmeye katlanarak tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kötüdür! Ahirete inanmayanlar için kötü sıfatlar vardır; en yüce sıfatlar ise Allah'ındır. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.”
7020. Metin
يخبر تعالى عن جهل المشركين وظلمهم وافترائهم على الله الكذب، وأنهم يجعلون لأصنامهم التي لا تعلم ولا تنفع ولا تضر -نصيبا مما رزقهم الله وأنعم به عليهم، فاستعانوا برزقه على الشرك به، وتقربوا به إلى أصنام منحوتة، كما قال تعالى: {وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُوا هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَائِنَا فَمَا كَانَ لِشُرَكَائِهِمْ فَلا يَصِلُ إِلَى اللَّهِ} الآية، {لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ} ويقال: {ءَاللَّهُ أَذِنَ لَكُمْ أَمْ عَلَى اللَّهِ تَفْتَرُونَ} فيعاقبهم على ذلك أشد العقوبة
Allah Teâlâ müşriklerin cehaletini, zulmünü ve Allah'a iftiralarını haber vermektedir: Onlar, ne bir şey bilen ne fayda ne de zarar veren putlarına, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği ve lütfettiği şeylerden pay ayırırlar. Böylece O'nun rızkını O'na şirk koşmada vasıta kılmış ve yontulmuş putlara bununla yakınlaşmaya çalışmışlardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَجَعَلُوا لِلَّهِ مِمَّا ذَرَأَ مِنَ الْحَرْثِ وَالأنْعَامِ نَصِيبًا فَقَالُوا هَذَا لِلَّهِ بِزَعْمِهِمْ وَهَذَا لِشُرَكَائِنَا فَمَا كَانَ لِشُرَكَائِهِمْ فَلا يَصِلُ إِلَى اللَّهِ} “Kendi zanlarınca: ‘Bu Allah için, bu da ortaklarımız (putlarımız) için’ diyerek Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan O'na bir pay ayırdılar. Ortakları için olan pay Allah'a ulaşmaz...” {لَتُسْأَلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ} “Uydurduğunuz bu iftiralardan mutlaka sorguya çekileceksiniz!” Ve onlara şöyle denilir: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?” Böylece Allah onları bundan dolayı en şiddetli cezayla cezalandıracaktır.
7021. Metin
{وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ} حيث قالوا عن الملائكة العباد المقربين إنهم بنات الله {وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ} أي لأنفسهم الذكور حتى إنهم يكرهون البنات كراهة شديدة فكان {إِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِالأنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا} من الغم الذي أصابه {وَهُوَ كَظِيمٌ} أي كاظم على الحزن والأسف إذا بشِّر بأنثى وحتى إنه يفتضح عند أبناء جنسه ويتوارى منهم من سوء ما بشر به
{وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ} “Onlar kızları Allah'a nispet ediyorlar;” nitekim mukarreb kullar olan melekler hakkında: ‘Onlar Allah'ın kızlarıdır’ dediler. {وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ} “Canlarının çektiğini ise kendilerine ayırıyorlar;” yani nefisleri için erkek çocukları isterler; öyle ki kız çocuklarından son derece nefret ederler. Bu yüzden {إِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِالأنْثَى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا} “onlardan birine bir kız çocuğu müjdelendiği zaman,” başına gelen kederden dolayı “yüzü simsiyah kesilir,” {وَهُوَ كَظِيمٌ} “içi öfkeyle doludur.” Yani kız çocuğu müjdelendiğinde hüznünü ve kederini içine atar; hatta kendi soydaşları arasında rezil olduğunu düşünerek kendisine verilen bu kötü müjdeden ötürü onlardan gizlenir.
7022. Metin
ثم يعمل فكره ورأيه الفاسد فيما يصنع بتلك البنت التي بشّر بها {أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ} أي يتركها من غير قتل على إهانة وذل {أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ} أي يدفنها وهي حية وهو الوأد الذي ذم الله به المشركين {أَلا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} إذ وصفوا الله بما لا يليق بجلاله من نسبة الولد إليه
Sonra müjdelendiği o kız çocuğuna ne yapacağı hususunda bozuk fikrini ve aklını çalıştırır: {أَيُمْسِكُهُ عَلَى هُونٍ} “Onu hor görülmeye katlanarak tutsun mu;” yani öldürmeyip aşağılanma ve zillet içinde mi bıraksın, {أَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ} “yoksa toprağa mı gömsün?” Yani onu diri diri toprağa mı gömsün? Bu, Allah'ın müşrikleri kınadığı ‘ve'd’ (kız çocuklarını diri diri gömme) âdetidir. {أَلا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} “Dikkat edin, verdikleri hüküm ne kötüdür!” Zira O'na çocuk nispet ederek Allah'ı celaline yakışmayan şeylerle vasfetmişlerdir.
7023. Metin
ثم لم يكفهم هذا حتى نسبوا له أردأ القسمين وهو الإناث اللاتي يأنفون بأنفسهم عنها ويكرهونها فكيف ينسبونها لله تعالى؟ فبئس الحكم حكمهم
Üstelik bununla da yetinmeyip iki kısımdan en değersiz olanını, yani kendi nefislerinin bile ar duyup hoşlanmadığı kız çocuklarını O'na nispet ettiler. Kendi nefisleri için istemedikleri şeyi nasıl Allah Teâlâ'ya nispet ederler? Verdikleri bu hüküm ne kötüdür!
7024. Metin
ولما كان هذا من أمثال السوء التي نسبها إليه أعداؤه المشركون قال تعالى {لِلَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ} أي المثل الناقص والعيب التام {وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الأعْلَى} وهو كل صفة كمال وكل كمال في الوجود فالله أحق به من غير أن يستلزم ذلك نقصا بوجه وله المثل الأعلى في قلوب أوليائه وهو التعظيم والإجلال والمحبة والإنابة والمعرفة {وَهُوَ الْعَزِيزُ} الذي قهر جميع الأشياء وانقادت له المخلوقات بأسرها {الْحَكِيمُ} الذي يضع الأشياء مواضعها فلا يأمر ولا يفعل إلا ما يحمد عليه ويثنى على كماله فيه
Bu durum, düşmanları olan müşriklerin O'na nispet ettikleri kötü vasıflardan (emsâl-i sevv) olduğu için Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {لِلَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ} “Ahirete inanmayanlar için kötü sıfatlar vardır;” yani eksik sıfatlar ve tam bir kusurluluk onlara aittir. {وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الأعْلَى} “En yüce sıfatlar ise Allah'ındır.” O da her türlü kemal sıfatıdır. Varlıktaki her bir kemale —hiçbir şekilde noksanlık içermeksizin— en layık olan Allah'tır. O'nun veli kullarının kalplerindeki en yüce vasfı da tazim, iclal, muhabbet, inâbe ve marifettir. {وَهُوَ الْعَزِيزُ} “O, Azîz'dir;” her şeyi kahreden ve bütün mahlukatın kendisine boyun eğdiği zattır. {الْحَكِيمُ} “Hakîm'dir;” her şeyi yerli yerine koyandır; O ancak övülecek ve kemaliyle sena edilecek şeyleri emreder ve yapar.
7025. Metin
{٦١} {وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلا يَسْتَقْدِمُونَ}
{61} {وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلا يَسْتَقْدِمُونَ} “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenmiş bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”
7026. Metin
لما ذكر تعالى ما افتراه الظالمون عليه ذكر كمال حلمه وصبره فقال: {وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ} من غير زيادة ولا نقص، {مَا تَرَكَ عَليها مِنْ دَابَّةٍ} أي: لأهلك المباشرين للمعصية وغيرهم، من أنواع الدواب والحيوانات فإن شؤم المعاصي يهلك به الحرث والنسل. {وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ} عن تعجيل العقوبة عليهم إلى أجل مسمى وهو يوم القيامة {فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلا يَسْتَقْدِمُونَ} فليحذروا ما داموا في وقت الإمهال قبل أن يجيء الوقت الذي لا إمهال فيه.
Allah Teâlâ zalimlerin O'na karşı uydurdukları iftiraları zikredince, hilminin ve sabrının kemalini zikrederek şöyle buyurdu: Artırma ve eksiltme yapmaksızın {وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ} “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı,” {مَا تَرَكَ عَليها مِنْ دَابَّةٍ} “yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı.” Yani bizzat günahı işleyenleri de diğer canlı ve hayvan türlerini de helâk ederdi; zira günahların uğursuzluğu sebebiyle ekinler ve nesiller helâk olur. {وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ} “Fakat onları erteler;” yani cezalandırmayı aceleye getirmeyip belirlenmiş bir süreye, kıyamet gününe kadar erteler. {فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلا يَسْتَقْدِمُونَ} “Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” O halde mühlet verilmeyen o vakit gelmeden önce, mühlet vaktinde bulundukları müddetçe sakınsınlar!
7027. Metin
{٦٢ - ٦٣} {وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُالْحُسْنَى لا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُالنَّارَ وَأَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ * تَاللَّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُالشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ}
{62-63} {وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُالْحُسْنَى لا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُالنَّارَ وَأَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ * تَاللَّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُالشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a mal ederler; en güzel sonucun kendilerinin olduğunu söyleyerek dilleri yalan düzer. Hiç şüphesiz ateş onlarındır ve onlar [ateşe] en önde sürüleceklerdir. Allah'a andolsun ki, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik; fakat şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi. O gün onların dostu oydu ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.”
7028. Metin
يخبر تعالى أن المشركين {وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ} من البنات، ومن الأوصاف القبيحة وهو الشرك بصرف شيء من العبادات إلى بعض المخلوقات التي هي عبيد لله، فكما أنهم يكرهون، ولا يرضون أن يكون عبيدهم -وهم مخلوقون من جنسهم- شركاء لهم فيما رزقهم الله فكيف يجعلون له شركاء من عبيده؟ "
Allah Teâlâ müşriklerin kız çocuklarından ve çirkin vasıflardan {وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ مَا يَكْرَهُونَ} “kendilerinin hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a mal ettiklerini” haber vermektedir. Bu çirkin vasıf ise ibadetlerden bir kısmını Allah'ın kulları olan bazı mahlukata yönelterek şirk koşmaktır. Nitekim onlar kendi cinslerinden yaratılmış kullarının (kölelerinin), Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği şeylerde kendilerine ortak olmasından hoşlanmayıp buna razı olmazken, nasıl olur da O'nun kullarından O'na ortaklar kılarlar?
7029. Metin
{وَ} هم مع هذه الإساءة العظيمة {تَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ الْحُسْنَى} أي: أن لهم الحالة الحسنة في الدنيا والآخرة، رد عليهم بقوله: {لا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَأَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ} مقدمون إليها ماكثون فيها غير خارجين منها أبدا.
Onlar bu büyük kötülükle birlikte {تَصِفُ أَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ الْحُسْنَى} “en güzel sonucun kendilerinin olduğunu söyleyerek dilleri yalan düzer;” yani dünyada ve ahirette güzel durumun kendilerine ait olduğunu iddia ederler. Allah Teâlâ onların bu iddialarını şu buyruğuyla reddetti: {لا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَأَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ} “Hiç şüphesiz ateş onlarındır ve onlar [ateşe] en önde sürüleceklerdir;” oraya önden gönderilecekler, orada kalacaklar ve oradan asla çıkamayacaklardır.
7030. Metin
بيَّن تعالى لرسوله ﷺ أنه ليس هو أول رسول كُذِّب فقال [تعالى] : {تَاللَّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ} رسلا يدعونهم إلى التوحيد، {فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ} فكذبوا الرسل، وزعموا أن ما هم عليه، هو الحق المنجي من كل مكروه وأن ما دعت إليه الرسل فهو بخلاف ذلك، فلما زين لهم الشيطان أعمالهم، صار وليهم في الدنيا، فأطاعوه واتبعوه وتولوه.
Allah Teâlâ Resûlüne sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlanan ilk peygamberin kendisi olmadığını açıklayarak şöyle buyurdu: {تَاللَّهِ لَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ} “Allah'a andolsun ki, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik;” onları tevhide çağıran elçiler gönderdik; {فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ} “fakat şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi.” Onlar da elçileri yalanladılar ve kendi bulundukları yolun her türlü kötülükten kurtaran hak yol olduğunu, peygamberlerin davet ettiği şeyin ise bunun aksi olduğunu iddia ettiler. Şeytan onların amellerini kendilerine süslü gösterince dünyada onların dostu oldu; onlar da ona itaat ettiler, peşinden gittiler ve onu veli edindiler.
7031. Metin
{أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلا} {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} في الآخرة حيث تولوا عن ولاية الرحمن، ورضوا بولاية الشيطان فاستحقوا لذلك عذاب الهوان.
“Şimdi siz beni bırakıp da onu ve zürriyetini mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değiştirmedir!” {وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır;” ahirette Rahmân'ın velayetinden yüz çevirip şeytanın velayetine razı oldukları için alçaltıcı azabı hak etmişlerdir.
7032. Metin
{٦٥} {وَاللَّهُ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ}
{65} {وَاللَّهُ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَحْيَا بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} “Allah gökten bir su indirdi de onunla ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdi. Şüphesiz bunda [kulak verip] dinleyen bir topluluk için kesin bir ibret vardır.”
7033. Metin
عن الله مواعظه وتذكيره فيستدلوا بذلك على أنه وحده المعبود، الذي لا تنبغي العبادة إلا له وحده، لأنه المنعم بإنزال المطر وإنبات جميع أصناف النبات، وعلى أنه على كل شيء قدير، وأن الذي أحيا الأرض بعد موتها قادر على إحياء الأموات وأن الذي نشر هذا الإحسان لذو رحمة واسعة وجود عظيم.
Allah'tan gelen öğütleri ve hatırlatmaları [dinleyen bir topluluk]... Böylece yağmuru indiren ve her türlü bitkiyi yeşerten yegâne nimet sahibi olduğu için ibadetin yalnızca kendisine layık olduğu tek ma'budun O olduğuna; O'nun her şeye kadir olduğuna, ölümünden sonra yeryüzünü diriltenin ölüleri de diriltmeye kadir olduğuna ve bu ihsanı yayan zatın engin bir rahmet ve büyük bir cömertlik sahibi olduğuna delil getirirler.