Kehf Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

7524. Metin

وهي مكية

[Bu sure] Mekkîdir1.

7525. Metin

{١-٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا * قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا * مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا * وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا} .

{1-6} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا * قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا * مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا * وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd, kuluna Kitab'ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan Allah'a mahsustur. [O Kitab'ı] dosdoğru olarak indirdi ki, Kendi katından şiddetli bir azapla uyarsın ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin; orada ebediyen kalacaklardır. Ve «Allah çocuk edindi» diyenleri de uyarsın.”

7526. Metin

الحمد لله هو الثناء عليه بصفاته، التي هي كلها صفات كمال، وبنعمه الظاهرة والباطنة، الدينية والدنيوية، وأجل نعمه على الإطلاق، إنزاله الكتاب العظيم على عبده ورسوله، محمد ﷺ فحمد نفسه، وفي ضمنه إرشاد العباد ليحمدوه على إرسال الرسول إليهم، وإنزال الكتاب عليهم، ثم وصف هذا الكتاب بوصفين مشتملين، على أنه الكامل من جميع الوجوه، وهما نفي العوج عنه، وإثبات أنه قيم (١) مستقيم، فنفي العوج يقتضي أنه ليس في أخباره كذب، ولا في أوامره ونواهيه ظلم ولا عبث، وإثبات الاستقامة، يقتضي أنه لا يخبر ولا يأمر إلا بأجل الإخبارات وهي الأخبار، التي تملأ القلوب معرفة وإيمانا وعقلا كالإخبار بأسماء الله وصفاته وأفعاله، ومنها الغيوب المتقدمة والمتأخرة، وأن أوامره ونواهيه، تزكي النفوس، وتطهرها وتنميها وتكملها، لاشتمالها على كمال العدل والقسط، والإخلاص، والعبودية لله رب العالمين وحده لا شريك له. وحقيق بكتاب موصوف. بما ذكر، أن يحمد الله نفسه على إنزاله، وأن يتمدح إلى عباده به.

Hamdolsun (elhamdülillâh); hepsi kemal sıfatları olan sıfatlarıyla, dinî ve dünyevî zahirî ve batınî nimetleriyle O'nu övmektir. O'nun mutlak anlamda en yüce nimeti ise kulu ve Rasulü Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem bu yüce Kitab'ı indirmesidir. Böylece Allah Kendi zatını hamdetmiş ve bunun zımnında kullarına kendilerine Rasul göndermesi ve Kitap indirmesi sebebiyle O'na hamdetmelerini irşat buyurmuştur. Sonra bu Kitab'ı, her yönden kâmil olduğunu içeren iki vasıfla nitelemiştir: Ondan eğriliğin nefyedilmesi ve onun kayyim (dosdoğru) (1) olduğunun ispatı... Eğriliğin nefyedilmesi, onun haberlerinde hiçbir yalanın, emir ve yasaklarında ise hiçbir zulüm ve abesin bulunmamasını gerektirir. Dosdoğru oluşunun ispatı ise ancak en yüce haberleri haber vermesini ve emretmesini gerektirir; bu haberler kalpleri marifet, iman ve akılla dolduran haberlerdir: Allah'ın isimleri, sıfatları ve fiilleri ile geçmiş ve geleceğe dair gayb haberleri gibi... Yine emir ve yasaklarının nefisleri arındırmasını, temizlemesini, geliştirmesini ve mükemmelleştirmesini gerektirir; çünkü bunlar tam adaleti, hakkaniyeti, ihlası ve ortağı olmayan bir tek Âlemlerin Rabbi Allah'a kulluğu içermektedir. Zikredilen vasıflara sahip bir Kitap, Allah'ın onu indirdiği için Kendi zatını hamdetmesine ve bununla kullarına karşı övünmesine elbette pek layıktır.

7527. Metin

وقوله {لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ} أي: لينذر بهذا القرآن الكريم، عقابه الذي عنده، أي: قدره وقضاه، على من خالف أمره، وهذا يشمل عقاب الدنيا وعقاب الآخرة، وهذا أيضا، من نعمه أن خوف عباده، وأنذرهم ما يضرهم ويهلكهم.

{لِيُنْذِرَ بَأْسًا شَدِيدًا مِنْ لَدُنْهُ} “Kendi katından şiddetli bir azapla uyarsın diye” buyruğu; yani emrine muhalefet edenler üzerine Kendi katında takdir edip hükme bağladığı azabıyla bu yüce Kur'an vasıtasıyla uyarsın diye... Bu hem dünya azabını hem de ahiret azabını kapsar. Kullarını korkutması ve kendilerine zarar verip helak edecek şeylere karşı onları uyarması da O'nun nimetlerindendir.

7528. Metin

كما قال تعالى -لما ذكر في هذا القرآن وصف النار- قال: {ذلك يخوف الله به عباده يا عباد فاتقون} فمن رحمته بعباده، أن قيض العقوبات الغليظة على من خالف أمره، وبينها لهم، وبين لهم الأسباب الموصلة إليها.

Nitekim Allah Teâlâ bu Kur'an'da cehennemin vasfını zikredince şöyle buyurmuştur: {ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ} “İşte Allah kullarını bununla korkutur: Ey kullarım, Benden korkup sakının!” Emrine muhalefet edenler için şiddetli cezalar takdir etmesi, bunları kendilerine açıklaması ve onlara ulaştıran sebepleri bildirmesi O'nun kullarına olan merhametindendir.

7529. Metin

{وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا} أي: وأنزل الله على عبده الكتاب، ليبشر المؤمنين به، وبرسله وكتبه، الذين كمل إيمانهم، فأوجب لهم عمل الصالحات، وهي: الأعمال الصالحة، من واجب ومستحب، التي جمعت الإخلاص والمتابعة، {أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا} وهو الثواب الذي رتبه الله على الإيمان والعمل الصالح، وأعظمه وأجله، الفوز برضا الله ودخول الجنة، التي فيها ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر. وفي وصفه بالحسن، دلالة على أنه لا مكدر فيه ولا منغص بوجه من الوجوه، إذ لو وجد فيه شيء من ذلك لم يكن حسنه تاما.

{وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا} “ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu müjdelesin...” Yani Allah kuluna Kitab'ı, O'na, peygamberlerine ve kitaplarına inanan, imanları kâmil olup bu sayede ihlas ve sünnete ittibayı bir araya getiren farz ve müstehap salih amelleri işlemeleri gerekli hale gelen müminleri müjdelemek için indirmiştir; {أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا حَسَنًا} “kendileri için güzel bir mükâfat olduğunu” —ki bu mükâfat, Allah'ın imana ve salih amele karşılık kıldığı sevaptır; bunun en büyüğü ve en yücesi ise Allah'ın rızasına nail olmak ve hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin hayal dahi edemediği nimetlerin bulunduğu cennete girmektir—. Onun “güzel” olarak nitelendirilmesinde, onda hiçbir şekilde bulandırıcı ve huzur kaçırıcı bir şeyin bulunmadığına delalet vardır; zira onda bunlardan bir şey bulunsaydı güzelliği tam olmazdı.

7530. Metin

ومع ذلك فهذا الأجر الحسن {مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا} لا يزول عنهم، ولا يزولون عنه، بل نعيمهم في كل وقت متزايد، وفي ذكر التبشير ما يقتضي ذكر الأعمال الموجبة للمبشر به، وهو أن هذا القرآن قد اشتمل على كل عمل صالح، موصل لما تستبشر به النفوس، وتفرح به الأرواح.

Bununla birlikte bu güzel mükâfatta {مَاكِثِينَ فِيهِ أَبَدًا} “ebediyen kalacaklardır;” o nimet onlardan zail olmaz, onlar da ondan ayrılmazlar; bilakis nimetleri her an katlanarak artar. Müjdenin zikredilmesinde, müjdelenen şeye ulaştıran amellerin de zikredilmesini gerektiren bir yön vardır; o da bu Kur'an'ın, nefislerin müjdeleneceği ve ruhların sevineceği şeylere ulaştıran her türlü salih ameli kapsadığıdır.

7531. Metin

{وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا} من اليهود والنصارى، والمشركين، الذين قالوا هذه المقالة الشنيعة، فإنهم لم يقولوها عن علم و [لا] يقين، لا علم منهم، ولا علم من آبائهم الذين قلدوهم واتبعوهم، بل إن يتبعون إلا الظن وما تهوى الأنفس

{وَيُنْذِرَ الَّذِينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللَّهُ وَلَدًا} “‘Allah çocuk edindi’ diyenleri de uyarsın.” Bu çirkin sözü söyleyen Yahudileri, Hristiyanları ve müşrikleri [uyarsın]. Şüphesiz onlar bunu bir bilgiye ve [kesin] bir kanaate (yakîne) dayanarak söylememişlerdir; ne kendilerinden [kaynaklanan] bir ilim vardır ne de taklit edip peşlerinden gittikleri atalarının bir ilmi vardır. Bilakis onlar yalnızca zanna ve nefislerin arzuladığı şeylere uymaktadırlar.1

7532. Metin

{مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلا كَذِبًا * فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا} .

{مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِنْ يَقُولُونَ إِلا كَذِبًا * فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا} “Bu konuda ne kendilerinin ne de atalarının hiçbir ilmi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne kadar da büyüktür! Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar. Demek onlar bu söze (Kur'an'a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek neredeyse kendini helak edeceksin!”

7533. Metin

{كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ} أي: عظمت شناعتها واشتدت عقوبتها، وأي شناعة أعظم من وصفه بالاتخاذ للولد (١) الذي يقتضي نقصه، ومشاركة غيره له في خصائص الربوبية والإلهية، والكذب عليه؟ " {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} ولهذا قال هنا: {إِنْ يَقُولُونَ إِلا كَذِبًا} أي: كذبا محضا ما فيه من الصدق شيء، وتأمل كيف أبطل هذا القول بالتدريج، والانتقال من شيء إلى أبطل منه، فأخبر أولا أنه {مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لآبَائِهِمْ} والقول على الله بلا علم، لا شك في منعه وبطلانه، ثم أخبر ثانيا، أنه قول قبيح شنيع فقال: {كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ} ثم ذكر ثالثا مرتبته من القبح، وهو: الكذب المنافي للصدق.

{كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ} “Ağızlarından çıkan söz ne kadar da büyüktür!” Yani çirkinliği çok büyük, cezası pek şiddetlidir. O'nun noksanlığını, başkasının rubûbiyyet ve ulûhiyyet özelliklerinde O'na ortak olmasını ve O'na yalan isnat etmeyi gerektiren çocuk edinmekle (1) vasfedilmesinden daha büyük hangi çirkinlik olabilir ki?! {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” Bu sebeple burada şöyle buyurmuştur: {إِنْ يَقُولُونَ إِلا كَذِبًا} “Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar;” yani içinde hiçbir doğruluk payı bulunmayan sırf yalan söylerler. Bu sözün aşama aşama, bir mertebeden daha batıl olanına geçilerek nasıl geçersiz kılındığına dikkat et: İlk olarak {مَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لآبَائِهِمْ} “bu konuda ne kendilerinin ne de atalarının hiçbir ilmi yoktur” diye haber verdi ki Allah hakkında ilimsizce söz söylemenin yasaklığı ve batıllığı şüphesizdir. İkinci olarak bunun pek çirkin ve vahim bir söz olduğunu bildirip {كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ} “ağızlarından çıkan söz ne kadar da büyüktür!” buyurdu. Üçüncü olarak ise bu çirkinliğin derecesini zikretti ki o da doğruluğa tamamen zıt olan yalandır.

7534. Metin

ولما كان النبي ﷺ حريصا على هداية الخلق، ساعيا في ذلك أعظم السعي، فكان ﷺ يفرح ويسر بهداية المهتدين، ويحزن ويأسف على المكذبين الضالين، شفقة منه ﷺ عليهم، ورحمة بهم، أرشده الله أن لا يشغل نفسه بالأسف على هؤلاء، الذين لا يؤمنون بهذا القرآن، كما قال في الآية الأخرى: {لعلك باخع نفسك أن لا يكونوا مؤمنين} وقال {فلا تذهب نفسك عليهم حسرات} وهنا قال {فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ} أي: مهلكها، غما وأسفا عليهم، وذلك أن أجرك قد وجب على الله، وهؤلاء لو علم الله فيهم خيرا لهداهم، ولكنه علم أنهم لا يصلحون إلا للنار، فلذلك خذلهم، فلم يهتدوا، فإشغالك نفسك غما وأسفا عليهم، ليس فيه فائدة لك. وفي هذه الآية ونحوها عبرة، فإن المأمور بدعاء الخلق إلى الله، عليه التبليغ والسعي بكل سبب يوصل إلى الهداية، وسد طرق الضلال والغواية بغاية ما يمكنه، مع التوكل على الله في ذلك، فإن اهتدوا فبها ونعمت، وإلا فلا يحزن ولا يأسف، فإن ذلك مضعف للنفس، هادم للقوى، ليس فيه فائدة، بل يمضي على فعله الذي كلف به وتوجه إليه، وما عدا ذلك، فهو خارج عن قدرته، وإذا كان النبي ﷺ يقول الله له: {إنك لا تهدي من أحببت} وموسى ﵇ يقول: {رب إني لا أملك إلا نفسي وأخي} الآية، فمن عداهم من باب أولى وأحرى، قال تعالى: {فذكر إنما أنت مذكر لست عليهم بمسيطر}

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem insanların hidayete ermesine son derece düşkün olduğundan ve bu uğurda elinden gelen en büyük gayreti sarf ettiğinden; hidayete erenlerin hidayetiyle sevinip ferahlar, yalanlayan sapkınlar için ise onlara duyduğu şefkat ve merhametten ötürü üzülüp kederlenirdi. Bunun üzerine Allah, bu Kur’an’a iman etmeyen şu kimseler için üzülmekle kendini meşgul etmemesi hususunda ona yol gösterdi. Nitekim diğer bir ayette şöyle buyurmuştur: {لعلك باخع نفسك أن لا يكونوا مؤمنين} “Mümin olmuyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!” Yine: {فلا تذهب نفسك عليهم حسرات} “Onlar için duyduğun hasretler/üzüntüler sebebiyle canın çıkmasın!” buyurmuştur. Burada ise şöyle buyurmuştur: {فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ} “Demek [onlar bu söze iman etmezlerse] neredeyse kendini helak edeceksin!” Yani onlara duyduğun gam ve kederden ötürü kendini tüketeceksin. Oysa senin ecir ve mükafatın kesinlikle Allah’a aittir. Eğer Allah bu kimselerde bir hayır olduğunu bilseydi onları elbette hidayete erdirirdi; fakat onların ancak cehenneme layık olduklarını bildi, bu sebeple onları yardımsız bıraktı da hidayete eremediler. Dolayısıyla onlara duyduğun gam ve kederle kendini meşgul etmende senin için bir fayda yoktur. Bu ayette ve benzerlerinde büyük bir ibret vardır: Zira insanları Allah’a davet etmekle emrolunan kişiye düşen görev; tebliğde bulunmak, hidayete ulaştıracak her türlü vesileye sarılmak, elinden geldiğince sapıklık ve azgınlık yollarını tıkamak ve bu hususta Allah’a tevekkül etmektir. Şayet hidayete ererlerse ne âlâ, ne güzel! Aksi takdirde ise üzülmemeli ve kederlenmemelidir; zira bu durum nefsi zayıflatır, güç ve takati yok eder ve hiçbir faydası da yoktur. Bilakis o, mükellef kılındığı ve yöneldiği vazifesini sürdürmelidir. Bunun ötesindeki şeyler ise onun güç ve kudretinin dışındadır. Nitekim Allah, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e: {إنك لا تهدي من أحببت} “Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin” buyururken, Mûsâ aleyhisselâm da ayette: {رب إني لا أملك إلا نفسي وأخي} “Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum” dediğine göre, onların dışındakiler için bu durum öncelikle ve evleviyetle geçerlidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {فذكر إنما أنت مذكر لست عليهم بمسيطر} “Artık öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin.”

7535. Metin

{٧-٨} {إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الأرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلا * وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا} .

{7-8} {إِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الأرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلا * وَإِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا} “Şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri, hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye ona bir süs kıldık. Biz elbette onun üzerindeki her şeyi kupkuru, çorak bir toprak haline getireceğiz.”

7536. Metin

يخبر تعالى: أنه جعل جميع ما على وجه الأرض، من مآكل لذيذة، ومشارب، ومساكن (١) طيبة، وأشجار، وأنهار، وزروع، وثمار، ومناظر بهيجة، ورياض أنيقة، وأصوات شجية، وصور مليحة، وذهب وفضة، وخيل وإبل ونحوها، الجميع جعله الله زينة لهذه الدار، فتنة واختبارا. {لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلا} أي: أخلصه وأصوبه، ومع ذلك سيجعل الله جميع هذه المذكورات، فانية مضمحلة، وزائلة منقضية.

Allah Teâlâ; lezzetli yiyecekler, içecekler, güzel meskenler (1), ağaçlar, ırmaklar, ekinler, meyveler, göz alıcı manzaralar, zarif bahçeler, nağmeli sesler, güzel suretler, altın, gümüş, atlar, develer ve benzerleri olmak üzere yeryüzündeki her şeyi bir imtihan ve deneme vesilesi olarak bu dünya yurdu için bir süs kıldığını haber vermektedir: {لِنَبْلُوَهُمْ أَيُّهُمْ أَحْسَنُ عَمَلا} “Hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye;” yani hangisinin amel bakımından en ihlaslı ve en doğru olanını yapacağını... Bununla birlikte Allah zikredilen bütün bu şeyleri fâni, yok olucu, zail ve son bulucu kılacaktır.

7537. Metin

وستعود الأرض صعيدا جرزا قد ذهبت لذاتها، وانقطعت أنهارها، واندرست أثارها، وزال نعيمها، هذه حقيقة الدنيا، قد جلاها الله لنا كأنها رأي عين، وحذرنا من الاغترار بها، ورغبنا في دار يدوم نعيمها، ويسعد مقيمها، كل ذلك رحمة بنا، فاغتر بزخرف الدنيا وزينتها، من نظر إلى ظاهر الدنيا، دون باطنها، فصحبوا الدنيا صحبة البهائم، وتمتعوا بها تمتع السوائم، لا ينظرون في حق ربهم، ولا يهتمون لمعرفته، بل همهم تناول الشهوات، من أي وجه حصلت، وعلى أي حالة اتفقت، فهؤلاء إذا حضر أحدهم الموت، قلق لخراب ذاته، وفوات لذاته، لا لما قدمت يداه من التفريط والسيئات.

Ve yeryüzü lezzetleri gitmiş, ırmakları kesilmiş, izleri silinmiş ve nimetleri zail olmuş kupkuru çorak bir toprağa dönecektir. İşte dünyanın hakikati budur; Allah bize onu gözle görülürcesine apaçık beyan etmiş, ona aldanmaktan sakındırmış, nimeti ebedi olan ve orada kalanın mesut olacağı yurda bizi teşvik etmiştir. Bütün bunlar bize olan merhametindendir. Dünyanın batınına bakmayıp yalnızca zahirine bakan kimse onun süsüne ve debdebesine aldanmış; hayvanlar gibi dünyayla arkadaşlık etmiş, otlayan hayvanlar gibi ondan faydalanmışlardır. Rablerinin hakkını gözetmez, O'nu tanımaya önem vermezler; bilakis bütün dertleri nasıl elde edilirse edilsin, hangi halde olursa olsun şehvetleri tatmaktır. İşte bunlardan birine ölüm geldiğinde, kendi nefsinin harap olmasına ve lezzetlerinin elden çıkmasına hayıflanıp endişelenir; yoksa kendi elleriyle takdim ettiği ihmalkârlık ve kötülüklere değil...

7538. Metin

وأما من نظر إلى باطن الدنيا، وعلم المقصود منها ومنه، فإنه يتناول منها، ما يستعين به على ما خلق له، وانتهز الفرصة في عمره الشريف، فجعل الدنيا منزل عبور، لا محل حبور، وشقة سفر، لا منزل إقامة، فبذل جهده في معرفة ربه، وتنفيذ أوامره، وإحسان العمل، فهذا بأحسن المنازل عند الله، وهو حقيق منه بكل كرامة ونعيم، وسرور وتكريم، فنظر إلى باطن الدنيا، حين نظر المغتر إلى ظاهرها، وعمل لآخرته، حين عمل البطال لدنياه، فشتان ما بين الفريقين، وما أبعد الفرق بين الطائفتين"

Dünyanın batınına bakan, ondan [asıl] maksadın ne olduğunu ve kendisinin ne maksatla yaratıldığını bilen kimseye gelince; o, kendisinden yaratılış gayesine ulaşmada yardım alacağı kadarını dünyadan alır ve şerefli ömründeki fırsatı ganimet bilir. Böylece dünyayı bir sevinç ve eğlence mahalli değil bir geçiş konağı; bir ikamet menzili değil bir yolculuk meşakkati kılar. Rabbini tanıma, O'nun emirlerini yerine getirme ve ameli en güzel şekilde yapma hususunda tüm çabasını sarf eder. İşte bu kimse, Allah katında en güzel konumlardadır ve O'ndan gelen her türlü ikrama, nimete, sevince ve taltife layıktır. Aldanan kimse dünyanın zahirine baktığı vakit, o dünyanın batınına bakmış; gafil kimse dünyası için çalıştığı vakit, o ahireti için amel etmiştir. İki grup arasında ne büyük bir uçurum, iki fırka arasında ne kadar da uzak bir fark vardır!

7539. Metin

{٩-١٢} {أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا * إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا * فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا * ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا} .

{9-12} {أَمْ حَسِبْتَ أَنَّ أَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّقِيمِ كَانُوا مِنْ آيَاتِنَا عَجَبًا * إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا * فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِنِينَ عَدَدًا * ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا} “Yoksa sen Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'i ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın? Hani o gençler mağaraya sığınmışlar ve: «Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bizim için bir muvaffakiyet hazırla!» demişlerdi. Bunun üzerine mağarada nice yıllar boyunca onların kulaklarına vurduk (onları uyuttuk). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim diye onları uyandırdık.”

7540. Metin

وهذا الاستفهام بمعنى النفي، والنهي. أي: لا تظن أن قصة أصحاب الكهف، وما جرى لهم، غريبة على آيات الله، وبديعة في حكمته، وأنه لا نظير لها، ولا مجانس لها، بل لله تعالى من الآيات العجيبة الغريبة ما هو كثير، من جنس آياته في أصحاب الكهف وأعظم منها، فلم يزل الله يري عباده من الآيات في الآفاق وفي أنفسهم، ما يتبين به الحق من الباطل، والهدى من الضلال، وليس المراد بهذا النفي أن تكون قصة أصحاب الكهف من العجائب، بل هي من آيات الله العجيبة، وإنما المراد، أن جنسها كثير جدا، فالوقوف معها وحدها، في مقام العجب والاستغراب، نقص في العلم والعقل، بل وظيفة المؤمن التفكر بجميع آيات الله، التي دعا الله العباد إلى التفكير فيها، فإنها مفتاح الإيمان، وطريق العلم والإيقان. وأضافهم إلى الكهف، الذي هو الغار في الجبل، الرقيم، أي: الكتاب الذي قد رقمت فيه أسماؤهم وقصتهم، لملازمتهم له دهرا طويلا.

Bu istifham (soru), nefy ve nehiy anlamındadır; yani Ashâb-ı Kehf'in kıssasının ve başlarına gelenlerin Allah'ın ayetleri arasında benzersiz, hikmetinde eşi benzeri bulunmayan garip bir hadise olduğunu sanma! Bilakis Allah Teâlâ'nın Ashâb-ı Kehf'teki ayetleri cinsinden ve onlardan daha da büyük pek çok şaşılacak ve hayret verici ayetleri vardır. Allah kullarına ufuklarda ve kendi nefislerinde hak ile batılın, hidayet ile dalaletin kendisiyle ayırt edileceği ayetleri göstermeye devam etmektedir. Bu nefyden kasıt Ashâb-ı Kehf kıssasının şaşılacak bir hadise olmadığını söylemek değildir; zira o da Allah'ın şaşılacak ayetlerindendir. Asıl murat, onun benzeri ayetlerin pek çok olduğudur; dolayısıyla yalnızca onun karşısında hayret ve şaşkınlık içinde durup kalmak ilim ve akılda bir noksanlıktır. Müminin vazifesi, Allah'ın kulları üzerinde düşünmeye çağırdığı bütün ayetleri tefekkür etmektir; çünkü bu, imanın anahtarı, ilim ve yakînin yoludur. Uzun bir süre orada kaldıkları için onları dağdaki mağara olan Kehf'e ve isimleri ile kıssalarının yazıldığı kitaba yani Rakîm'e nispet etmiştir.

7541. Metin

ثم ذكر قصتهم مجملة، وفصلها بعد ذلك فقال: {إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ} أي: الشباب، {إِلَى الْكَهْفِ} يريدون بذلك التحصن والتحرز من فتنة قومهم لهم، {فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً} أي تثبتنا بها وتحفظنا من الشر، وتوفقنا للخير {وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا} أي: يسر لنا كل سبب موصل إلى الرشد، وأصلح لنا أمر ديننا ودنيانا، فجمعوا بين السعي والفرار من الفتنة، إلى محل يمكن الاستخفاء فيه، وبين تضرعهم وسؤالهم لله تيسير أمورهم، وعدم اتكالهم على أنفسهم وعلى الخلق، فلذلك استجاب الله دعاءهم، وقيض لهم ما لم يكن في حسابهم، قال: {فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ} أي أنمناهم {سِنِينَ عَدَدًا} وهي ثلاث مائة سنة وتسع سنين، وفي النوم المذكور حفظ لقلوبهم من الاضطراب والخوف، وحفظ لهم من قومهم وليكون آية بينة.

Sonra kıssalarını önce özet olarak zikretti, ardından detaylandırdı ve şöyle buyurdu: Kavimlerinin kendilerine yönelik fitnesinden korunup sığınmak isteyerek {إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ} “Hani o gençler” {إِلَى الْكَهْفِ} “mağaraya sığınmışlar” {فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً} “ve: «Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver;»” —yani bizi onunla sabit kıl, kötülükten koru ve hayra muvaffak eyle— {وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا} “«ve işimizde bizim için bir muvaffakiyet hazırla!»” —yani rüşde ulaştıran her sebebi bize kolaylaştır, din ve dünya işimizi ıslah et!— “demişlerdi.” Böylece onlar fitneden kaçıp gizlenilebilecek bir yere sığınma gayreti ile nefislerine ve yaratılmışlara güvenmeyip işlerinin kolaylaşması için Allah'a yalvarıp dua etmeyi bir araya getirdiler. Bu sebeple Allah dualarına icabet etti ve hesaplarında olmayan şeyleri onlara takdir buyurdu. Şöyle buyurdu: {فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ} “Bunun üzerine mağarada onların kulaklarına vurduk;” yani onları {سِنِينَ عَدَدًا} “nice yıllar boyunca” —ki üç yüz dokuz yıldır— uyuttuk. Zikredilen bu uykuda kalplerinin sarsıntı ve korkudan korunması, kavimlerinin şerrinden muhafaza edilmeleri ve apaçık bir mucize olmaları vardır.

7542. Metin

{ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ} أي: من نومهم {لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا} أي: لنعلم أيهم أحصى لمقدار مدتهم، كما قال تعالى: {وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ} الآية، وفي العلم بمقدار لبثهم، ضبط للحساب، ومعرفة لكمال قدرة الله تعالى وحكمته ورحمته، فلو استمروا على نومهم، لم يحصل الاطلاع على شيء من ذلك من قصتهم.

{ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ} “Sonra” uykularından “onları uyandırdık;” {لِنَعْلَمَ أَيُّ الْحِزْبَيْنِ أَحْصَى لِمَا لَبِثُوا أَمَدًا} “iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilelim diye;” nitekim Allah Teâlâ: {وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ} “Böylece birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık” buyurmuştur. Kaldıkları sürenin miktarının bilinmesinde hesabın tespiti ile Allah Teâlâ'nın tam kudretinin, hikmetinin ve merhametinin bilinmesi vardır. Şayet uykularına devam etselerdi kıssalarından bunlardan hiçbir şey öğrenilemezdi.

7543. Metin

{١٣-١٤} {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى * وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا} .

{13-14} {نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَأَهُمْ بِالْحَقِّ إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى * وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا لَقَدْ قُلْنَا إِذًا شَطَطًا} “Biz sana onların haberini hak ile anlatıyoruz: Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç gençti; biz de onların hidayetini artırdık. [Huzurda] dikilip de: «Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir; O'ndan başka hiçbir ilaha asla yalvarmayız; yoksa andolsun ki pek saçma bir söz söylemiş oluruz!» dedikleri zaman onların kalplerini pekiştirmiştik.”

7544. Metin

هذا شروع في تفصيل قصتهم، وأن الله يقصها على نبيه بالحق والصدق، الذي ما فيه شك ولا شبهة بوجه من الوجوه، {إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ} وهذا من جموع القلة، يدل ذلك على أنهم دون العشرة، {آمَنُوا} بالله وحده لا شريك له من دون قومهم، فشكر الله لهم إيمانهم، فزادهم هدى، أي: بسبب أصل اهتدائهم إلى الإيمان، زادهم الله من الهدى، الذي هو العلم النافع، والعمل الصالح، كما قال تعالى: {ويزيد الله الذين اهتدوا هدى}

Bu, kıssalarının detaylandırılmasına ve Allah'ın hiçbir şekilde kendisinde şüphe ve tereddüt bulunmayan hak ve doğrulukla onu Peygamberine anlattığına bir giriştir: {إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ} “Şüphesiz onlar Rablerine inanmış birkaç gençti.” “Fityeh” kelimesi cemi kıllet (azlık çoğulu) kalıbında olup onların on kişiden az olduklarına delalet eder. Kavimlerinin aksine, ortağı olmayan bir tek Allah'a {آمَنُوا} “inandılar.” Allah da onların imanlarını mükâfatlandırıp hidayetlerini artırdı; yani imana hidayet bulmalarının aslı sebebiyle Allah onların faydalı ilim ve salih amelden ibaret olan hidayetlerini artırdı. Nitekim Allah Teâlâ: {وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى} “Allah doğru yola erenlerin hidayetini artırır” buyurmuştur.

7546. Metin

{وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ} أي صبرناهم وثبتناهم، وجعلنا قلوبهم مطمئنة في تلك الحالة المزعجة، وهذا من لطفه تعالى بهم وبره، أن وفقهم للإيمان والهدى، والصبر والثبات، والطمأنينة.

{وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ} “Onların kalplerini pekiştirmiştik;” yani onları sabırlı ve sebatkâr kıldık, o tedirgin edici durumda kalplerine sükûnet verdik. Onları imana, hidayete, sabra, sebata ve huzura muvaffak kılması Allah Teâlâ'nın onlara olan bir lütfu ve ihsanıdır.

7547. Metin

{إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: الذي خلقنا ورزقنا، ودبرنا وربانا، هو خالق السماوات والأرض، المنفرد بخلق هذه المخلوقات العظيمة، لا تلك الأوثان والأصنام، التي لا تخلق ولا ترزق، ولا تملك نفعا ولا ضرا، ولا موتا ولا حياة ولا نشورا، فاستدلوا بتوحيد الربوبية على توحيد الإلهية، ولهذا قالوا: {لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا} أي: من سائر المخلوقات {لَقَدْ قُلْنَا إِذًا} أي: إن دعونا معه آلهة، بعد ما علمنا أنه الرب الإله الذي لا تجوز ولا تنبغي العبادة، إلا له {شَطَطًا} أي: ميلا عظيما عن الحق، وطريقا بعيدة عن الصواب، فجمعوا بين الإقرار بتوحيد الربوبية، وتوحيد الإلهية، والتزام ذلك، وبيان أنه الحق وما سواه باطل، وهذا دليل على كمال معرفتهم بربهم، وزيادة الهدى من الله لهم.

{إِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “[Huzurda] dikilip de: «Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir;» dedikleri zaman...” Yani bizi yaratan, rızıklandıran, idare eden ve terbiye eden; yaratmayan, rızık vermeyen, fayda ve zarara, ölüme, hayata ve yeniden dirilmeye güç yetiremeyen o putlar değil, bu yüce mahlukatı yaratmakta tek olan göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Böylece Tevhîd-i Rubûbiyyet ile Tevhîd-i Ulûhiyyet'e delil getirdiler ve bu sebeple şöyle dediler: {لَنْ نَدْعُوَ مِنْ دُونِهِ إِلَهًا} “«O'ndan başka hiçbir ilaha asla yalvarmayız;»” yani diğer yaratılmışlardan hiçbirine... {لَقَدْ قُلْنَا إِذًا} İbadetin ancak Kendisine layık ve caiz olduğu Rab ve İlah olduğunu bildikten sonra şayet O'nunla birlikte başka ilahlara dua edersek {شَطَطًا} “«yoksa andolsun ki pek saçma bir söz söylemiş oluruz;»” yani haktan büyük bir sapma ve doğrudan pek uzak bir yola girmiş oluruz. Böylece Tevhîd-i Rubûbiyyet'i ve Tevhîd-i Ulûhiyyet'i ikrar etmeyi, buna bağlanmayı ve hakkın bu olup bunun dışındakilerin batıl olduğunu açıklamayı bir araya getirdiler. Bu da Rablerine dair marifetlerinin kemaline ve Allah'ın onlara hidayeti artırmış olduğuna delildir.

7548. Metin

{١٥} {هَؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} .

{15} {هَؤُلاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “«Şu bizim kavmimiz O'ndan başka ilahlar edindiler. Onların üzerine apaçık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?»”

7549. Metin

لما ذكروا ما من الله به عليهم من الإيمان والهدى، التفتوا ١ إلى ما كان عليه قومهم، من اتخاذ الآلهة من دون الله، فمقتوهم، وبينوا أنهم ليسوا على يقين من أمرهم، بل في غاية الجهل والضلال فقالوا: {لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ} أي: بحجة وبرهان، على ما هم عليه من الباطل، ولا يستطيعون سبيلا إلى ذلك، وإنما ذلك افتراء منهم على الله وكذب عليه، وهذا أعظم الظلم، ولهذا قال: {فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} .

Allah'ın kendilerine lütfettiği iman ve hidayeti andıklarında, kavimlerinin Allah'tan başka ilahlar edinme şeklindeki durumlarına yöneldiler1, onlara buğzettiler ve onların durumlarında kesin bir bilgi (yakin) üzere olmadıklarını, bilakis cehalet ve sapıklığın zirvesinde bulunduklarını açıklayarak şöyle dediler: { لَوْلا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍ } “Onların üzerine apaçık bir delil getirselerdi ya!” Yani üzerinde bulundukları batıl hususunda bir hüccet ve bürhan [getirselerdi ya]! Oysa onlar buna asla bir yol bulamazlar. Bu, sadece onların Allah'a karşı bir iftirası ve O'na isnat ettikleri bir yalandır. Bu ise zulmün en büyüğüdür. Bundan dolayı: { فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا } “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” buyurmuştur.

7550. Metin

{١٦} {وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقًا} .

{16} {وَإِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ إِلا اللَّهَ فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقًا} “«Mademki onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için bir kolaylık hazırlasın.»”

7551. Metin

أي: قال بعضهم لبعض، إذ حصل لكم اعتزال قومكم في أجسامكم وأديانكم، فلم يبق إلا النجاء من شرهم، والتسبب بالأسباب المفضية لذلك، لأنهم لا سبيل لهم إلى قتالهم، ولا بقائهم ١ بين أظهرهم، وهم على غير دينهم، {فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ} أي: انضموا إليه واختفوا فيه {يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقًا} وفيما تقدم، أخبر أنهم دعوه بقولهم {ربنا آتنا من لدنك رحمة وهيئ لنا من أمرنا رشدا} فجمعوا بين التبري من حولهم وقوتهم، والالتجاء إلى الله في صلاح أمرهم، ودعائه بذلك، وبين الثقة بالله أنه سيفعل ذلك، لا جرم أن الله نشر لهم من رحمته، وهيأ لهم من أمرهم مرفقا، فحفظ أديانهم وأبدانهم، وجعلهم من آياته على خلقه، ونشر لهم من الثناء الحسن، ما هو من رحمته بهم، ويسر لهم كل سبب، حتى المحل الذي ناموا فيه، كان على غاية ما يمكن من الصيانة، ولهذا قال:

Yani: Birbirlerine şöyle dediler: Mademki bedenleriniz ve dinleriniz bakımından kavminizden ayrıldınız, artık geriye sadece onların şerrinden kurtulmak ve buna ulaştıracak sebeplere sarılmak kaldı. Çünkü onların onlarla savaşmaya da onlar kendilerinin dininde değilken aralarında kalmaya da1 bir imkânları yoktu. { فَأْوُوا إِلَى الْكَهْفِ } yani: Oraya sığının ve içinde gizlenin ki { يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ أَمْرِكُمْ مِرفَقًا } “Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde sizin için bir kolaylık hazırlasın.” Daha önce [Allah Teâlâ], onların: { رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا } “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bizim için muvaffakiyet hazırla!” sözleriyle Kendisine dua ettiklerini haber vermişti. Böylece onlar kendi güç ve kuvvetlerinden teberri etmek (arınmak/uzaklaşmak), işlerinin salahı hususunda Allah'a sığınmak ve bunun için O'na dua etmek ile Allah'ın bunu yapacağına dair güveni bir araya getirdiler. Hiç şüphesiz Allah da onlara rahmetini yaydı ve işlerinde onlar için bir kolaylık hazırladı; dinlerini ve bedenlerini korudu, onları mahlukatı üzerine ayetlerinden kıldı ve onlara -Kendilerine olan rahmetinden ötürü- güzel bir övgü yaydı. Onlar için her sebebi kolaylaştırdı; öyle ki içinde uyudukları yer bile korunma bakımından mümkün olan en üst seviyedeydi. Bundan dolayı şöyle buyurdu:

7552. Metin

{١٧-١٨} {وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا * وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا} .

{17-18} {وَتَرَى الشَّمْسَ إِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ ذَلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا * وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا} “Güneş doğduğu zaman onların mağarasının sağ tarafına meyleder, battığı zaman ise onları sol taraftan makaslayıp geçer (onlara dokunmaz); onlar ise mağaranın geniş bir boşluğundadırlar. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kime hidayet verirse işte doğru yolda olan odur; kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın. Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağara girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmaktaydı. Onları görseydin mutlaka arkana bakmadan kaçar ve için korkuyla dolardı.”

7553. Metin

أي: حفظهم الله من الشمس فيسر لهم غارا إذا طلعت الشمس تميل عنه يمينا، وعند غروبها تميل عنه شمالا فلا ينالهم حرها فتفسد أبدانهم بها، {وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ} أي: من الكهف أي: مكان متسع، وذلك ليطرقهم الهواء والنسيم، ويزول عنهم الوخم والتأذي بالمكان الضيق، خصوصا مع طول المكث، وذلك من آيات الله الدالة على قدرته ورحمته بهم، وإجابة دعائهم وهدايتهم حتى في هذه الأمور، ولهذا قال: {مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ} أي: لا سبيل إلى نيل الهداية إلا من الله، فهو الهادي المرشد لمصالح الدارين، {وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا} أي: لا تجد من يتولاه ويدبره، على ما فيه صلاحه، ولا يرشده إلى الخير والفلاح، لأن الله قد حكم عليه بالضلال، ولا راد لحكمه.

Yani Allah onları güneşten korudu ve onlara öyle bir mağara nasip etti ki güneş doğduğunda onun sağından meyleder, battığında ise solundan meylederdi; böylece onun sıcağı onlara ulaşıp da bedenlerini bozmazdı. {وَهُمْ فِي فَجْوَةٍ مِنْهُ} “Onlar ise onun” —yani mağaranın— geniş “bir boşluğundadırlar.” Bu da hava ve rüzgârın onlara ulaşması, özellikle orada uzun süre kalmalarıyla birlikte dar mekânın vereceği ağırlık ve sıkıntının üzerlerinden gitmesi içindir. Bu durum Allah'ın kudretine, onlara olan merhametine, dualarına icabet ettiğine ve bu gibi hususlarda dahi onları doğruya yönlendirdiğine delalet eden ayetlerindendir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {مَنْ يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي} “Allah kime hidayet verirse işte doğru yolda olan odur;” yani hidayete nail olmanın Allah'tan başka hiçbir yolu yoktur; iki cihanın maslahatlarına ulaştıran yegâne hidayet ve irşat edici O'dur. {وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا} “Kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın;” yani onun işini üstlenip maslahatına uygun şekilde idare edecek, onu hayra ve kurtuluşa irşat edecek hiç kimseyi bulamazsın. Çünkü Allah onun hakkında dalalet hükmü vermiştir ve O'nun hükmünü geri çevirecek hiç kimse yoktur.

7554. Metin

{وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ} أي: تحسبهم أيها الناظر إليهم [كأنهم] ١ أيقاظ، والحال أنهم نيام، قال المفسرون: وذلك لأن أعينهم منفتحة، لئلا تفسد، فالناظر إليهم يحسبهم أيقاظا، وهم رقود، {وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ} وهذا أيضا من حفظه لأبدانهم، لأن الأرض من طبيعتها، أكل الأجسام المتصلة بها، فكان من قدر الله، أن قلبهم على جنوبهم يمينا وشمالا بقدر ما لا تفسد الأرض أجسامهم، والله تعالى قادر على حفظهم من الأرض، من غير تقليب، ولكنه تعالى حكيم، أراد أن تجري سنته في الكون، ويربط الأسباب بمسبباتها.

{وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ} “Kendileri uykuda oldukları hâlde sen onları uyanık sanırsın.” Yani ey onlara bakan kimse! Hâlbuki onlar uykuda oldukları hâlde sen onları [sanki]1 uyanık sanırsın. Müfessirler şöyle demiştir: Çünkü zarar görmesin diye gözleri açıktı; bu yüzden onlara bakan kimse, onlar uykuda oldukları hâlde kendilerini uyanık zannederdi. {وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ} “Biz onları sağa ve sola çeviriyorduk.” Bu da [Allah’ın] onların bedenlerini korumasının bir tezahürüdür. Zira toprağın tabiatında, kendisine temas eden bedenleri çürütüp tüketmek vardır. Allah’ın takdiri gereği, toprak bedenlerini çürütmeyecek ölçüde onları sağ ve sol yanlarına çeviriyordu. Yüce Allah onları çevirmeksizin de topraktan korumaya elbette kādirdir; fakat O Hakîm’dir (her işi hikmetli olandır), kâinattaki sünnetinin (yasasının) işlemesini ve sebepleri sonuçlarına bağlamayı murat etmiştir.

7555. Metin

{وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ} أي: الكلب الذي كان مع أصحاب الكهف، أصابه ما أصابهم من النوم وقت حراسته، فكان باسطا ذراعيه بالوصيد، أي: الباب، أو فنائه، هذا حفظهم من الأرض. وأما حفظهم من الآدميين، فأخبر أنه حماهم بالرعب، الذي نشره الله عليهم، فلو اطلع عليهم أحد، لامتلأ قلبه رعبا، وولى منهم فرارا، وهذا الذي أوجب أن يبقوا كل هذه المدة الطويلة، وهم لم يعثر عليهم أحد، مع قربهم من المدينة جدا، والدليل على قربهم، أنهم لما استيقظوا، أرسلوا أحدهم، يشتري لهم طعاما من المدينة، وبقوا في انتظاره، فدل ذلك على شدة قربهم منها.

{وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَصِيدِ} “Köpekleri de mağara girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmaktaydı.” Yani Ashâb-ı Kehf ile birlikte olan köpek, bekçilik yaptığı sırada onların uykusuna benzer bir uykuya dalmıştı; kapıda veya mağaranın avlusunda ön ayaklarını uzatmış yatıyordu. İşte bu, onların topraktan korunmasıdır. İnsanlardan korunmalarına gelince; Allah üzerlerine yaydığı dehşet ile onları koruduğunu haber vermiştir; öyle ki şayet biri onları görseydi kalbi dehşetle dolar ve arkasına bakmadan onlardan kaçardı. Şehre son derece yakın olmalarına rağmen bu kadar uzun süre boyunca hiç kimsenin onları bulamadan kalmasını sağlayan sebep işte buydu. Şehre yakın olduklarının delili ise şudur: Uyandıklarında içlerinden birini şehirden yiyecek satın alması için göndermişler ve onu bekleyip durmuşlardır; bu da şehre çok yakın olduklarını gösterir.

7557. Metin

{١٩-٢٠} {وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا * إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا} .

{19-20} {وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ أَحَدًا * إِنَّهُمْ إِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ أَوْ يُعِيدُوكُمْ فِي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا} “Böylece birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: «Ne kadar kaldınız?» dedi. «Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık» dediler. Dediler ki: «Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ve helal ise size ondan bir rızık getirsin. Çok dikkatli ve nazik davransın, sakın sizi hiç kimseye sezdirmesin! Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler; o takdirde ebediyen kurtuluşa eremezsiniz.»”

7558. Metin

يقول تعالى: {وكذلك بعثناهم} أي: من نومهم الطويل {ليتساءلوا بينهم} أي: ليتباحثوا للوقوف على الحقيقة من مدة لبثهم.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {وَكَذَلِكَ بَعَثْنَاهُمْ} “Böylece onları” o uzun uykularından “uyandırdık;” {لِيَتَسَاءَلُوا بَيْنَهُمْ} “birbirlerine sorsunlar diye;” yani kaldıkları sürenin hakikatine vakıf olmak için aralarında müzakere etsinler diye...

7559. Metin

{قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ} وهذا مبني على ظن القائل، وكأنهم وقع عندهم اشتباه. في طول مدتهم، فلهذا {قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ} فردوا العلم إلى المحيط علمه بكل شيء، جملة وتفصيلا ولعل الله تعالى -بعد ذلك- أطلعهم على مدة لبثهم، لأنه بعثهم ليتساءلوا بينهم، وأخبر أنهم تساءلوا، وتكلموا بمبلغ ما عندهم، وصار آخر أمرهم، الاشتباه، فلا بد أن يكون قد أخبرهم يقينا، علمنا ذلك من حكمته في بعثهم، وأنه لا يفعل ذلك عبثا. ومن رحمته بمن طلب علم الحقيقة في الأمور المطلوب علمها، وسعى لذلك ما أمكنه، فإن الله يوضح له ذلك، وبما ذكر فيما بعده من قوله. {وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لا رَيْبَ فِيهَا} فلولا أنه حصل العلم بحالهم، لم يكونوا دليلا على ما ذكر، ثم إنهم لما تساءلوا بينهم، وجرى منهم ما أخبر الله به، أرسلوا أحدهم بورقهم، أي: بالدراهم، التي كانت معهم، ليشتري لهم طعاما يأكلونه، من المدينة التي خرجوا منها، وأمروه أن يتخير من الطعام أزكاه، أي: أطيبه وألذه، وأن يتلطف في ذهابه وشرائه وإيابه، وأن يختفي في ذلك، ويخفي حال إخوانه، ولا يشعرن بهم أحدا. وذكروا المحذور من اطلاع غيرهم عليهم، وظهورهم عليهم، أنهم بين أمرين، إما الرجم بالحجارة، فيقتلونهم أشنع قتلة، لحنقهم عليهم وعلى دينهم، وإما أن يفتنوهم عن دينهم، ويردوهم في ملتم، وفي هذه الحال، لا يفلحون أبدا، بل يحشرون في دينهم ودنياهم وأخراهم، وقد دلت هاتان الآيتان، على عدة فوائد.

{قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ} “İçlerinden biri: «Ne kadar kaldınız?» dedi. «Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık» dediler.” Bu söz söyleyenin zannına dayanmaktadır ve sanki kaldıkları sürenin uzunluğu hususunda bir tereddüde düşmüşlerdi. Bu yüzden {قَالُوا رَبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ} “Dediler ki: «Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.»” Böylece ilmi, her şeyi toptan ve ayrıntısıyla kuşatan Zât'a havale ettiler. Muhtemelen Allah Teâlâ bundan sonra kaldıkları süreyi onlara bildirmiştir; çünkü onları birbirlerine sorsunlar diye uyandırmış, onların da sorduklarını, bildikleri kadarıyla konuştuklarını ve neticede tereddütte kaldıklarını haber vermiştir. Dolayısıyla bunu onlara kesin olarak bildirmiş olması gerekir; bunu onları uyandırmasındaki hikmetinden ve O'nun hiçbir şeyi abes yere yapmamasından anlıyoruz. Yine bilinmesi gereken meselelerde hakikatin ilmini arayan ve bunun için elinden geleni yapan kimseye Allah'ın bunu açıklaması O'nun merhametindendir. Ayrıca bundan sonra gelen: {وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ فِيهَا} “Böylece Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyamet gününde hiçbir şüphe bulunmadığını bilsinler diye insanları onlardan haberdar ettik” buyruğu da bunu gösterir; zira onların haline dair ilim hasıl olmasaydı zikredilen hususa delil olamazlardı. Sonra aralarında konuşup Allah'ın haber verdiği şeyler cereyan edince, çıktıkları şehirden yiyecek bir şeyler satın alması için yanlarındaki gümüş paralarla içlerinden birini gönderdiler. Yiyeceğin en temiz, en helal ve en lezzetlisini seçmesini; gidişinde, alışverişinde ve dönüşünde çok dikkatli ve nazik davranmasını, bu esnada gizlenip kardeşlerinin halini saklamasını ve sakın kendilerini hiç kimseye sezdirmemesini emrettiler. Başkalarının kendilerinden haberdar olup onları ele geçirmesindeki tehlikeyi ise şu iki durum arasında zikrettiler: Ya taşlayarak öldürürler —ki onlara ve dinlerine olan öfkelerinden ötürü onları en feci şekilde katlederler— ya da onları dinlerinden saptırıp kendi dinlerine döndürürler. Bu takdirde ise ebediyen felaha eremezler; bilakis dinlerinde, dünyalarında ve ahiretlerinde hüsrana uğrarlar. Bu iki ayet pek çok faydaya delalet etmiştir.

7560. Metin

منها: الحث على العلم، وعلى المباحثة فيه، لكون الله بعثهم لأجل ذلك.

Bunlardan biri: İlme ve ilmi müzakere etmeye teşviktir; zira Allah onları bunun için uyandırmıştır.

7561. Metin

ومنها: الأدب فيمن اشتبه عليه العلم، أن يرده إلى عالمه، وأن يقف عند حده.

Bir diğeri: İlim kendisine kapalı kalan kimsenin onu bilene havale etmesi ve haddinde durması gerektiğine dair edeptir.

7562. Metin

ومنها: صحة الوكالة في البيع والشراء، وصحة الشركة في ذلك.

Bir diğeri: Alım satımda vekâletin geçerliliği ve bu hususta ortaklığın sahih oluşudur.

7563. Metin

ومنها: جواز أكل الطيبات، والمطاعم اللذيذة، إذا لم تخرج إلى حد الإسراف المنهي عنه لقوله {فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ} وخصوصا إذا كان الإنسان لا يلائمه إلا ذلك ولعل هذا عمدة كثير من المفسرين، القائلين بأن هؤلاء أولاد ملوك لكونهم أمروه بأزكى الأطعمة، التي جرت عادة الأغنياء الكبار بتناولها.

Bir diğeri: {فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ} “baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ve helal ise size ondan bir rızık getirsin” buyruğu gereğince, yasaklanan israf sınırına varmadığı sürece helal, temiz ve lezzetli yiyeceklerin yenilmesinin caiz oluşudur; bilhassa insana ancak bu tür yiyecekler uygun geliyorsa... Nitekim büyük zenginlerin âdeti olan en temiz yiyecekleri getirmesini emrettikleri için onların hükümdar çocukları olduğunu söyleyen birçok müfessirin dayanağı da muhtemelen budur.

7564. Metin

ومنها: الحث على التحرز، والاستخفاء، والبعد عن مواقع الفتن في الدين، واستعمال الكتمان في ذلك على الإنسان وعلى إخوانه في الدين.

Bir diğeri: Dinde fitne noktalarından sakınmaya, gizlenmeye, uzak durmaya ve insanın kendisi ile dindeki kardeşleri hakkında bu hususta gizliliğe riayet etmesine teşviktir.

7565. Metin

ومنها: شدة رغبة هؤلاء الفتية في الدين، وفرارهم من كل فتنة، في دينهم وتركهم أوطانهم في الله.

Bir diğeri: Bu gençlerin dine olan son derece bağlılıkları, dinlerindeki her türlü fitneden kaçmaları ve Allah uğruna yurtlarını terk etmeleridir.

7566. Metin

ومنها: ذكر ما اشتمل عليه الشر من المضار والمفاسد، الداعية لبغضه، وتركه، وأن هذه الطريقة، هي طريقة المؤمنين المتقدمين، والمتأخرين لقولهم: {وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا}

Bir diğeri: {وَلَنْ تُفْلِحُوا إِذًا أَبَدًا} “o takdirde ebediyen kurtuluşa eremezsiniz” sözleri gereğince, kötülüğün içerdiği zararların ve fesatların zikredilerek ona buğzetmeye ve onu terk etmeye çağrılmasıdır; nitekim bu yol önceki ve sonraki müminlerin yoludur.

7567. Metin

{٢١} {وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا} .

{21} {وَكَذَلِكَ أَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُوا أَنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ لا رَيْبَ فِيهَا إِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ أَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا رَبُّهُمْ أَعْلَمُ بِهِمْ قَالَ الَّذِينَ غَلَبُوا عَلَى أَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا} “Böylece Allah'ın vaadinin hak olduğunu ve kıyamet gününde hiçbir şüphe bulunmadığını bilsinler diye insanları onlardan haberdar ettik. Hani onlar aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. Dediler ki: «Üzerlerine bir bina yapın; Rableri onları daha iyi bilir.» Onların durumuna galip gelenler ise: «Mutlaka üzerlerine bir mescid edineceğiz» dediler.”

7568. Metin

يخبر الله تعالى، أنه أطلع الناس على حال أهل الكهف، وذلك -والله أعلم- بعدما استيقظوا، وبعثوا أحدهم يشتري لهم طعاما، وأمروه بالاستخفاء والإخفاء، فأراد الله أمرا فيه صلاح للناس، وزيادة أجر لهم، وهو أن الناس رأوا منهم آية من آيات الله، المشاهدة بالعيان، على أن وعد الله حق لا شك فيه ولا مرية ولا بعد، بعدما كانوا يتنازعون بينهم أمرهم، فمن مثبت للوعد والجزاء، ومن ناف لذلك، فجعل قصتهم زيادة بصيرة ويقين للمؤمنين، وحجة على الجاحدين، وصار لهم أجر هذه القضية، وشهر الله أمرهم، ورفع قدرهم حتى عظمهم الذين اطلعوا عليهم.

Allah Teâlâ insanları Ashâb-ı Kehf'in halinden haberdar ettiğini bildirmektedir. Bu da —Allahu a'lem— uyandıktan, yiyecek satın alması için içlerinden birini gönderdikten ve ona gizlenmeyi tembihledikten sonra olmuştur. Allah insanlar için salah ve onlar için ecir artışı olan bir şeyi murat etti ki o da insanların diriliş konusunda aralarında tartıştıkları —kiminin vaadi ve cezayı kabul ettiği, kiminin ise inkâr ettiği— bir sırada, Allah'ın vaadinin şüphesiz, tereddütsüz ve kesin bir hakikat olduğuna dair gözle görülen açık bir ayet görmeleridir. Böylece onların kıssasını müminler için basiret ve yakîn artışı, inkârcılar aleyhine ise bir hüccet kıldı. Bu hadisenin mükâfatı onlar için oldu; Allah onların şanını duyurdu ve derecelerini yükseltti, öyle ki durumlarına vakıf olanlar onları yücelttiler.

7569. Metin

و {فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا} الله أعلم بحالهم ومآلهم، وقال من غلب على أمرهم، وهم الذين لهم الأمر:

Ve {فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًا} “«Üzerlerine bir bina yapın;» dediler;” onların halini ve akıbetini Allah daha iyi bilir. Durumlarına galip gelenler yani yetki sahibi olanlar ise şöyle dediler:

7570. Metin

{لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا} أي: نعبد الله تعالى فيه، ونتذكر به أحوالهم، وما جرى لهم، وهذه الحالة محظورة، نهى عنها النبي ﷺ، وذم فاعليها، ولا يدل ذكرها هنا على عدم ذمها، فإن السياق في شأن تعظيم أهل الكهف والثناء عليهم، وأن هؤلاء وصلت بهم الحال إلى أن قالوا: ابنوا عليهم مسجدا، بعد خوف أهل الكهف الشديد من قومهم، وحذرهم من الاطلاع عليهم، فوصلت الحال إلى ما ترى.

{لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا} “«Mutlaka üzerlerine bir mescid edineceğiz;»” yani içinde Allah Teâlâ'ya ibadet edeceğimiz, onların hallerini ve başlarına gelenleri hatırlayacağımız bir mescid... Bu durum yasaktır; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunu nehyetmiş ve yapanları yermiştir. Burada zikredilmesi yerilmediğine delalet etmez; zira siyak Ashâb-ı Kehf'in tazimi ve övülmesi hakkındadır. Ashâb-ı Kehf'in kavimlerinden duydukları şiddetli korku ve kendilerinden haberdar olunmasına dair sakınmalarından sonra, insanların durumu onların üzerine mescid yapmayı söyleyecek noktaya kadar varmıştır.

7571. Metin

وفي هذه القصة، دليل على أن من فر بدينه من الفتن، سلمه الله منها. وأن من حرص على العافية عافاه الله ومن أوى إلى الله، آواه الله، وجعله هداية لغيره، ومن تحمل الذل في سبيله وابتغاء مرضاته، كان آخر أمره وعاقبته العز العظيم من حيث لا يحتسب {وما عند الله خير للأبرار}

Bu kıssada; diniyle fitnelerden kaçan kimseyi Allah'ın o fitnelerden selamete erdireceğine, afiyete hırslı olan kimseye Allah'ın afiyet vereceğine, Allah'a sığınanı Allah'ın barındırıp başkalarına hidayet vesilesi kılacağına ve O'nun yolunda, rızasını kazanmak uğruna zilleti göze alan kimsenin işinin sonu ve akıbetinin ummadığı yerden büyük bir izzet olacağına delil vardır: {وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ لِلْأَبْرَارِ} “Allah katında olanlar ise ebrar (hayırlı kullar) için daha hayırlıdır.”

7573. Metin

{٢٢} {سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلا قَلِيلٌ فَلا تُمَارِ فِيهِمْ إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا} .

{22} {سَيَقُولُونَ ثَلاثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلا قَلِيلٌ فَلا تُمَارِ فِيهِمْ إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا} “Karanlığa taş atar gibi (gaybı bilmeksizin tahminle): «Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir» diyecekler; «beş kişidir, altıncıları köpekleridir» diyecekler. «Yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir» diyecekler. De ki: «Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları ancak pek az kimse bilir.» Artık onlar hakkında açıkça ortaya konandan başka bir tartışmaya girme ve onlar hakkında bunlardan hiçbirine bir şey sorma!”

7574. Metin

يخبر تعالى عن اختلاف أهل الكتاب في عدة أصحاب الكهف، اختلافا صادرا عن رجمهم بالغيب، وتقولهم بما لا يعلمون، وأنهم فيهم على ثلاثة أقوال:

Allah Teâlâ Ehl-i Kitab'ın Ashâb-ı Kehf'in sayısı hakkında, gayba taş atarak ve bilmedikleri şeyleri uydurarak düştükleri ihtilafı ve onlar hakkında üç görüşe ayrıldıklarını haber vermektedir:

7575. Metin

منهم: من يقول: ثلاثة، رابعهم كلبهم، ومنهم من يقول: خمسة، سادسهم كلبهم. وهذان القولان، ذكر الله بعدهما، أن هذا رجم منهم بالغيب، فدل على بطلانهما.

İçlerinden kimi: «Üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir» der; kimi de: «Beş kişidir, altıncıları köpekleridir» der. Allah bu iki görüşten sonra bunun onlar tarafından gayba taş atmak olduğunu zikretmiş, bu da o ikisinin batıl olduğuna delalet etmiştir.

7576. Metin

ومنهم من يقول: سبعة، وثامنهم كلبهم، وهذا -والله أعلم- الصواب، لأن الله أبطل الأولين ولم يبطله، فدل على صحته، وهذا من الاختلاف الذي لا فائدة تحته، ولا يحصل بمعرفة عددهم مصلحة للناس، دينية ولا دنيوية، ولهذا قال تعالى:

Kimi de: «Yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir» der. —Allahu a'lem— doğru olan da budur; çünkü Allah ilk iki görüşü iptal etmiş fakat bunu iptal etmemiştir, bu da onun sıhhatine delalet eder. Bu, altında bir fayda bulunmayan ve sayılarının bilinmesiyle insanlara dinî veya dünyevî bir maslahat sağlanmayan ihtilaflardandır. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

7577. Metin

{قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلا قَلِيلٌ} وهم الذين أصابوا الصواب وعلموا إصابتهم. {فَلا تُمَارِ} أي: تجادل وتحاج {فيهم إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا} أي: مبنيا على العلم واليقين، ويكون أيضا فيه فائدة، وأما المماراة المبنية على الجهل والرجم بالغيب، أو التي لا فائدة فيها، إما أن يكون الخصم معاندا، أو تكون المسألة لا أهمية فيها، ولا تحصل فائدة دينية بمعرفتها، كعدد أصحاب الكهف ونحو ذلك، فإن في كثرة المناقشات فيها، والبحوث المتسلسلة، تضييعا للزمان، وتأثيرا في مودة القلوب بغير فائدة.

{قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلا قَلِيلٌ} “De ki: «Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları ancak pek az kimse bilir;»” bunlar doğruyu tutturan ve isabet ettiklerini bilenlerdir. {فَلا تُمَارِ فِيهِمْ إِلا مِرَاءً ظَاهِرًا} “Artık onlar hakkında açıkça ortaya konandan başka bir tartışmaya girme;” yani ilim ve yakîne dayanan ve aynı zamanda kendisinde fayda bulunan bir tartışma dışında... Cehalete ve gaybı tahmin etmeye dayanan yahut hasmın inatçı olması veya Ashâb-ı Kehf'in sayısı gibi meselenin önemsiz olup bilinmesinde dinî bir fayda bulunmaması sebebiyle faydasız olan tartışmalara gelince; bu konularda münakaşaları çoğaltmak ve peş peşe araştırmalara dalmak zamanı zayi etmek ve hiçbir fayda olmaksızın kalplerin sevgisini zedelemektir.

7578. Metin

{وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ} أي: في شأن أهل الكهف {مِنْهُمْ} أي: من أهل الكتاب {أَحَدًا} وذلك لأن مبنى كلامهم فيهم على الرجم بالغيب والظن، الذي لا يغني من الحق شيئا، ففيها دليل على المنع من استفتاء من لا يصلح للفتوى، إما لقصوره في الأمر المستفتى فيه، أو لكونه لا يبالي بما تكلم به، وليس عنده ورع يحجزه، وإذا نهي عن استفتاء هذا الجنس، فنهيه هو عن الفتوى، من باب أولى وأحرى.

{وَلا تَسْتَفْتِ فِيهِمْ} Ashâb-ı Kehf hakkında {مِنْهُمْ} Ehl-i Kitap'tan {أَحَدًا} “hiçbirine bir şey sorma!” Çünkü onlar hakkında söyledikleri sözlerin temeli, haktan hiçbir şeyi ifade etmeyen zanna ve gayba taş atmaya dayanmaktadır. Bunda; fetva sormaya ehil olmayan kimseden —fetva istenen konudaki yetersizliğinden veya ne konuştuğuna aldırmayıp kendisini alıkoyacak bir takvası bulunmamasından ötürü— fetva istemenin yasaklandığına delil vardır. Bu tür kimseden fetva sormak nehyedildiğine göre, onun fetva vermekten menedilmesi evleviyetle geçerlidir.

7579. Metin

وفي الآية أيضا، دليل على أن الشخص، قد يكون منهيا عن استفتائه في شيء، دون آخر. فيستفتى فيما هو أهل له، بخلاف غيره، لأن الله لم ينه عن استفتائهم مطلقا، إنما نهى عن استفتائهم في قصة أصحاب الكهف، وما أشبهها.

Ayet-i kerimede bir kimseden bir konuda fetva sorulmasının nehyedilip başka bir konuda sorulmasının caiz olabileceğine de delil vardır: Ehil olduğu konuda kendisinden fetva istenir, diğer konularda ise istenmez. Çünkü Allah onlardan mutlak olarak fetva istemeyi nehyetmemiş; sadece Ashâb-ı Kehf kıssası ve benzeri konularda fetva sormayı nehyetmiştir.

7580. Metin

{٢٣-٢٤} {وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا * إِلا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِي رَبِّي لأقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا} .

{23-24} {وَلا تَقُولَنَّ لِشَيْءٍ إِنِّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَدًا * إِلا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِي رَبِّي لأقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا} “Hiçbir şey hakkında: «Bunu yarın kesinlikle yapacağım» deme; ancak «Allah dilerse» (inşallah) de! Unuttuğun zaman Rabbini an ve de ki: «Umulur ki Rabbim beni bundan daha doğru bir yola ulaştırır.»”

7581. Metin

هذا النهي كغيره، وإن كان لسبب خاص وموجها للرسول صل الله عليه وسلم، فإن الخطاب عام للمكلفين، فنهى الله أن يقول العبد في الأمور المستقبلة، {إني فاعل ذلك} من دون أن يقرنه بمشيئة الله، وذلك لما فيه من المحذور، وهو: الكلام على الغيب المستقبل، الذي لا يدري، هل يفعله أم لا؟ وهل تكون أم لا؟ وفيه رد الفعل إلى مشيئة العبد استقلالا وذلك محذور محظور، لأن المشيئة كلها لله {وما تشاءون إلا أن يشاء الله رب العالمين} ولما في ذكر مشيئة الله، من تيسير الأمر وتسهيله، وحصول البركة فيه، والاستعانة من العبد لربه، ولما كان العبد بشرا، لا بد أن يسهو ١ فيترك ذكر المشيئة، أمره الله أن يستثني بعد ذلك، إذا ذكر، ليحصل المطلوب، وينفع المحذور، ويؤخذ من عموم قوله: {وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ} الأمر بذكر الله عند النسيان، فإنه يزيله، ويذكر العبد ما سها عنه، وكذلك يؤمر الساهي الناسي لذكر الله، أن يذكر ربه، ولا يكونن من الغافلين، ولما كان العبد مفتقرا إلى الله في توفيقه للإصابة، وعدم الخطأ في أقواله وأفعاله، أمره الله أن يقول: {عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لأقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا} فأمره أن يدعو الله ويرجوه، ويثق به أن يهديه لأقرب الطرق الموصلة إلى الرشد. وحري بعبد، تكون هذه حاله، ثم يبذل جهده، ويستفرغ وسعه في طلب الهدى والرشد، أن يوفق لذلك، وأن تأتيه المعونة من ربه، وأن يسدده في جميع أموره.

Bu nehiy (yasaklama), diğer [nehiyler] gibi her ne kadar özel bir sebepten dolayı ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e yönelik olsa da hitap mükelleflerin tamamına yöneliktir. Allah, kulun geleceğe dair işler hakkında Allah'ın dilemesine bağlamaksızın {إني فاعل ذلك} “Ben bunu kesinlikle yapacağım” demesini nehyetmiştir. Zira bunda bir sakınca bulunmaktadır; o da yapıp yapamayacağını, olup olmayacağını bilmediği geleceğe dair gayb hakkında konuşmaktır. Ayrıca bunda fiili müstakil olarak kulun kendi dilemesine dayandırmak vardır ki bu da sakıncalı ve yasak bir durumdur. Çünkü dilemenin tamamı Allah’a aittir: {وما تشاءون إلا أن يشاء الله رب العالمين} “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” Bununla birlikte Allah'ın dilemesini zikretmekte (inşallah demekte) işin kolaylaşması, onda bereketin hâsıl olması ve kulun Rabbinden yardım dilemesi vardır. Kul bir beşer olduğu için kaçınılmaz olarak unutabilir 1 ve dilemeyi zikretmeyi terk edebilir; [bu sebeple] Allah, istenilenin hâsıl olması ve sakıncanın kalkması için [daha sonra] hatırladığında istisna yapmasını (inşallah demesini) emretmiştir. O'nun: {وَاذْكُرْ رَبَّكَ إِذَا نَسِيتَ} “Unuttuğun zaman Rabbini an” kavlinin genel manasından, unutma anında Allah'ı zikretmenin emredildiği anlaşılır; zira [Allah'ı zikretmek] unutmayı giderir ve kula unuttuğu şeyi hatırlatır. Aynı şekilde Allah'ı anmaktan gafil olup unutan kimseye de Rabbini zikretmesi ve asla gafillerden olmaması emredilir. Kul sözlerinde ve fiillerinde isabet kaydetmesi ve hataya düşmemesi hususunda Allah'ın tevfikine (başarı vermesine) muhtaç olduğu için Allah ona şöyle demesini emretmiştir: {عَسَى أَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لأقْرَبَ مِنْ هَذَا رَشَدًا} “Umulur ki Rabbim beni bundan daha doğru bir yola ulaştırır.” Böylece ona, kendisini doğru yola ulaştıracak en yakın yollara iletmesi hususunda Allah'a dua edip O'ndan ummasını ve O'na güvenmesini emretmiştir. Durumu bu şekilde olan, ardından da hidayet ve doğru yolu arama hususunda gayret sarf edip bütün gücünü harcayan bir kulun buna muvaffak kılınması, Rabbinden kendisine yardım gelmesi ve bütün işlerinde dosdoğru kılınması pek layıktır.

7582. Metin

{٢٥-٢٦} {وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا * قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا} .

{25-26} {وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا * قُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا} “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz yıl daha ilave ettiler. De ki: «Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görür, ne güzel işitir! Onların O'ndan başka hiçbir dostu yoktur ve O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.»”

7583. Metin

لما نهاه الله عن استفتاء أهل الكتاب، في شأن أهل الكهف، لعدم علمهم بذلك، وكان الله عالم الغيب والشهادة، العالم بكل شيء، أخبره بمدة لبثهم، وأن علم ذلك عنده وحده، فإنه من غيب السماوات والأرض، وغيبها مختص به، فما أخبر به عنها على ألسنة رسله، فهو الحق اليقين، الذي لا يشك فيه، وما لا يطلع رسله عليه، فإن أحدا من الخلق، لا يعلمه.

Allah, Ashâb-ı Kehf hakkında Ehl-i Kitap'tan fetva sormayı —bu hususta ilimleri bulunmadığı için— nehyedince ve Allah da gaybı ve şehadeti bilen, her şeyi hakkıyla bilen olunca; kaldıkları süreyi ona haber verdi ve bu bilginin bir tek Kendi katında olduğunu bildirdi. Çünkü bu, göklerin ve yerin gaybındandır ve onların gaybı O'na mahsustur. Peygamberlerinin diliyle bundan haber verdiği şey, kendisinde şüphe edilmeyen kesin haktır; peygamberlerini haberdar etmediği şeyi ise mahlukattan hiç kimse bilemez.

7584. Metin

وقوله: {أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ} تعجب من كمال سمعه وبصره، وإحاطتهما بالمسموعات والمبصرات، بعد ما أخبر بإحاطة علمه بالمعلومات. ثم أخبر عن انفراده بالولاية العامة والخاصة، فهو الولي الذي يتولى تدبير جميع الكون، الولي لعباده المؤمنين، يخرجهم من الظلمات إلى النور وييسرهم لليسرى، ويجنبهم العسرى، ولهذا قال: {مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ} أي: هو الذي تولى أصحاب الكهف، بلطفه وكرمه، ولم يكلهم إلى أحد من الخلق.

{أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ} “O ne güzel görür, ne güzel işitir!” buyruğu; ilminin bilinen her şeyi kuşattığını haber verdikten sonra, işitme ve görmesinin kemaline ve işitilen ile görülen her şeyi kuşatmasına dair bir taaccüb (hayranlık ve tazim) ifadesidir. Sonra umumi ve hususi velayette tek olduğunu haber vermiştir: O, bütün kâinatın idaresini üstlenen Veli'dir; mümin kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkaran, onları en kolaya muvaffak kılıp en zordan uzaklaştıran Veli'dir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ} “Onların O'ndan başka hiçbir dostu yoktur;” yani lütfu ve keremiyle Ashâb-ı Kehf'in velayetini üstlenen O'dur ve onları yaratılmışlardan hiçbirine havale etmemiştir.

7585. Metin

{وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا} وهذا يشمل الحكم الكوني القدري، والحكم الشرعي الديني، فإنه الحاكم في خلقه، قضاء وقدرا، وخلقا وتدبيرا، والحاكم فيهم، بأمره ونهيه، وثوابه وعقابه.

{وَلا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ أَحَدًا} “Ve O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” Bu hem kevnî-kaderî hükmü hem de şer'î-dinî hükmü kapsar; zira kaza ve kader, yaratma ve idare bakımından yaratıkları üzerinde hükümran olan O'dur; emir ve nehiyleriyle, sevap ve cezasıyla onlar arasında hükmeden de O'dur.

7586. Metin

ولما أخبر أنه تعالى، له غيب السماوات والأرض، فليس لمخلوق إليها طريق، إلا عن الطريق التي يخبر بها عباده، وكان هذا القرآن، قد اشتمل على كثير من الغيوب، أمر تعالى بالإقبال عليه فقال: {٢٧} {وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَ لا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا}

Göklerin ve yerin gaybının Kendisine ait olduğunu, kullarına haber verdiği yol dışında yaratılmışların buna ulaşacak hiçbir yolu bulunmadığını bildirip bu Kur'an da pek çok gaybı içermiş olunca; Allah Teâlâ ona yönelmeyi emrederek şöyle buyurdu: {27} {وَاتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَ لا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا} “Rabbinin Kitabından sana vahyolunanı oku! O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur ve O'ndan başka sığınacak bir melce de asla bulamazsın.”

7587. Metin

التلاوة: هي الاتباع، أي: اتبع ما أوحى الله إليك بمعرفة معانيه وفهمها، وتصديق أخباره، وامتثال أوامره ونواهيه، فإنه الكتاب الجليل، الذي لا مبدل لكلماته، أي: لا تغير ولا تبدل لصدقها وعدلها، وبلوغها من الحسن فوق كل غاية {وتمت كلمة ربك صدقا وعدلا} فلتمامها، استحال عليها التغيير والتبديل، فلو كانت ناقصة، لعرض لها ذلك أو شيء منه، وفي هذا تعظيم للقرآن، في ضمنه الترغيب على الإقبال عليه.

Tilavet: Tabi olmaktır; yani anlamlarını bilip kavrayarak, haberlerini tasdik edip emir ve yasaklarına uyarak Allah'ın sana vahyettiğine tabi ol! Çünkü o, kelimelerini değiştirecek kimse olmayan yüce bir Kitap'tır; yani doğruluğu, adaleti ve her türlü gayenin üstünde bir güzelliğe ulaşması sebebiyle kelimeleri değiştirilemez ve başkalaştırılamaz: {وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا} “Rabbinin kelimesi doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır.” Tam olduğu için onda değişme ve başkalaşma olması imkânsızdır; şayet noksan olsaydı bunlardan bir şey ona arız olurdu. Bunda Kur'an'ın tazimi ve zımnında da ona yönelmeye teşvik vardır.

7588. Metin

{وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا} أي: لن تجد من دون ربك، ملجأ تلجأ إليه، ولا معاذا تعوذ به، فإذا تعين أنه وحده الملجأ في كل الأمور، تعين أن يكون هو المألوه المرغوب إليه، في السراء والضراء، المفتقر إليه في جميع الأحوال، المسئول في جميع المطالب.

{وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا} “Ve O'ndan başka sığınacak bir melce de asla bulamazsın;” yani Rabbinden başka sığınacağın bir sığınak ve iltica edeceğin bir korunak bulamazsın. Bütün işlerde tek sığınağın O olduğu kesinleşince; darlıkta ve bollukta yönelinen, her halükarda kendisine muhtaç olunan ve bütün taleplerde kendisine yalvarılan yegâne İlah'ın da O olması kesinleşmiş olur.

7589. Metin

{٢٨} {وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا} .

{28} {وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا} “Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na dua edenlerle birlikte nefsini sabırlı kıl! Dünya hayatının süsünü arzulayarak gözlerini onlardan ayırma! Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, hevasına uymuş ve işi taşkınlık olmuş kimseye de itaat etme!”

7590. Metin

يأمر تعالى نبيه محمدا ﷺ، وغيره أسوته، في الأوامر والنواهي -أن يصبر نفسه مع المؤمنين العباد المنيبين {الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ} أي: أول النهار وآخره يريدون بذلك وجه الله، فوصفهم بالعبادة والإخلاص فيها، ففيها الأمر بصحبة الأخيار، ومجاهدة النفس على صحبتهم، ومخالطتهم وإن كانوا فقراء فإن في صحبتهم من الفوائد، ما لا يحصى.

Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem —ve emir ve yasaklarda ona tabi olan diğer kimselere— {الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ} günün başında ve sonunda Allah'ın rızasını dileyerek “sabah akşam Rablerine dua eden” mümin, ibadete düşkün ve O'na yönelen kullarla birlikte nefsini sabırlı kılmasını emretmektedir. Onları ibadetle ve onda ihlasla vasfetmiştir. Bunda; hayırlı kimselerle beraber olmaya, fakir de olsalar onlarla arkadaşlık ve ihtilat etmek için nefisle mücahede etmeye emir vardır; zira onların beraberliğinde sayılamayacak kadar çok faydalar vardır.

7591. Metin

{وَلا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ} أي: لا تجاوزهم بصرك، وترفع عنهم نظرك.

{وَلا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ} “Gözlerini onlardan ayırma!” Yani bakışlarını onları aşıp başkasına çevirme, gözünü onlardan kaldırma!

7592. Metin

{تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} فإن هذا ضار غير نافع، وقاطع عن المصالح الدينية، فإن ذلك يوجب تعلق القلب بالدنيا، فتصير الأفكار والهواجس فيها، وتزول من القلب الرغبة في الآخرة، فإن زينة الدنيا تروق للناظر، وتسحر العقل، فيغفل القلب عن ذكر الله، ويقبل على اللذات والشهوات، فيضيع وقته، وينفرط أمره، فيخسر الخسارة الأبدية، والندامة السرمدية، ولهذا قال: {وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا} غفل عن الله، فعاقبه بأن أغفله عن ذكره.

{تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “Dünya hayatının süsünü arzulayarak...” Çünkü bu zararlıdır, faydasızdır ve dinî maslahatları kesintiye uğratır. Bu durum kalbin dünyaya bağlanmasını gerektirir; böylece bütün düşünceler ve vesveseler dünya etrafında döner, kalpten ahiret arzusu zail olur. Zira dünyanın süsü bakana hoş gelir ve aklı büyüler; neticede kalp Allah'ın zikrinden gafil olur, lezzetlere ve şehvetlere yönelir; vakti zayi olur, işi darmadağın olur ve ebedi hüsrana, bitmeyen pişmanlığa uğrar. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَلا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا} “Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız kimseye itaat etme!” O Allah'tan gafil oldu, Allah da onu Kendi zikrinden gafil kılarak cezalandırdı.

7593. Metin

{وَاتَّبَعَ هَوَاهُ} أي: صار تبعا لهواه، حيث ما اشتهت نفسه فعله، وسعى في إدراكه، ولو كان فيه هلاكه وخسرانه، فهو قد اتخذ إلهه هواه، كما قال تعالى: {أفرأيت من اتخذ إلهه هواه وأضله الله على علم} الآية. {وَكَانَ أَمْرُهُ} أي: مصالح دينه ودنياه {فُرُطًا} أي: ضائعة معطلة. فهذا قد نهى الله عن طاعته، لأن طاعته تدعو إلى الاقتداء به، ولأنه لا يدعو إلا لما هو متصف به، ودلت الآية، على أن الذي ينبغي أن يطاع، ويكون إماما للناس، من امتلأ قلبه بمحبة الله، وفاض ذلك على لسانه، فلهج بذكر الله، واتبع مراضي ربه، فقدمها على هواه، فحفظ بذلك ما حفظ من وقته، وصلحت أحواله، واستقامت أفعاله، ودعا الناس إلى ما من الله به عليه، فحقيق بذلك، أن يتبع ويجعل إماما، والصبر المذكور في هذه الآية، هو الصبر على طاعة الله، الذي هو أعلى أنواع الصبر، وبتمامه تتم باقي الأقسام. وفي الآية، استحباب الذكر والدعاء والعبادة طرفي النهار، لأن الله مدحهم بفعله، وكل فعل مدح الله فاعله، دل ذلك على أن الله يحبه، وإذا كان يحبه فإنه يأمر به، ويرغب فيه.

{وَاتَّبَعَ هَوَاهُ} “Ve hevasına uymuş;” yani hevasına tabi oldu; nefsi neyi arzuladıysa onu yaptı ve helaki ile hüsranı onda olsa dahi ona ulaşmaya çalıştı. O hevasını ilah edinmiştir; nitekim Allah Teâlâ: {أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ} “Hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir bilgiye göre saptırdığı kimseyi gördün mü?” buyurmuştur. {وَكَانَ أَمْرُهُ} Din ve dünya maslahatları {فُرُطًا} “taşkınlık ve ziyan olmuştur;” yani zayi ve muattal kalmıştır. İşte Allah buna itaati yasaklamıştır; çünkü ona itaat etmek ona uymaya sevk eder ve o da ancak kendi vasfı olduğu şeye davet eder. Ayet-i kerime göstermektedir ki kendisine itaat edilmesi ve insanlara önder kılınması gereken kimse; kalbi Allah sevgisiyle dolup taşan, bu sevgi diline yansıyarak sürekli Allah'ı anan, Rabbinin rızasını gözetip onu hevasının önüne geçiren, bu sayede vaktini koruyan, halleri ıslah olan, amelleri dosdoğru hale gelen ve insanları Allah'ın kendisine lütfettiği şeylere davet eden kimsedir. İşte böyle bir kimseye tabi olunması ve onun önder kılınması pek layıktır. Bu ayette zikredilen sabır, sabır çeşitlerinin en yücesi olan Allah'a itaatte sabırdır ve onun tamamlanmasıyla diğer kısımlar da tamamlanır. Ayette günün iki tarafında zikir, dua ve ibadette bulunmanın müstehap olduğuna delil vardır; çünkü Allah bunu yapmalarından ötürü onları övmüştür. Allah'ın failini övdüğü her fiil, Allah'ın onu sevdiğine delalet eder; sevince de onu emreder ve ona teşvik eder.

7594. Metin

{٢٩-٣١} {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا * إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلا * أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الأرَائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا} .

{29-31} {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا * إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ إِنَّا لا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلا * أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الأرَائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا} “De ki: «Hak Rabbinizdendir; artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin!» Şüphesiz biz zalimler için, duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırladık. Eğer yardım dilerlerse, kendilerine erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su verilir. O ne kötü bir içecektir ve o ateş ne kötü bir barınaktır! İman edip salih ameller işleyenlere gelince; şüphesiz biz güzel amel işleyenlerin mükâfatını zayi etmeyiz. İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler; ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerine kurulurlar. O ne güzel bir mükâfat ve ne güzel bir konaktır!”

7595. Metin

أي: قل للناس يا محمد: هو الحق من ربكم أي: قد تبين الهدى من الضلال، والرشد من الغي، وصفات أهل السعادة، وصفات أهل الشقاوة، وذلك بما بينه الله على لسان رسوله، فإذا بان واتضح، ولم يبق فيه شبهة.

Yani ey Muhammed! İnsanlara de ki: Bu Rabbinizden gelen haktır. Hidayet ile dalalet, rüşt ile azgınlık, ehl-i saadetin vasıfları ile ehl-i şekâvetin vasıfları Allah'ın Rasulü'nün diliyle açıkladığı şeyler vasıtasıyla apaçık ortaya çıkmıştır. Bu hakikat zahir olup aydınlanınca ve onda hiçbir şüphe kalmayınca:

7597. Metin

{فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} أي: لم يبق إلا سلوك أحد الطريقين، بحسب توفيق العبد، وعدم توفيقه، وقد أعطاه الله مشيئة بها يقدر على الإيمان والكفر، والخير والشر، فمن آمن فقد وفق للصواب، ومن كفر فقد قامت عليه الحجة، وليس بمكره على الإيمان، كما قال تعالى {لا إكراه في الدين قد تبين الرشد من الغي} وليس في قوله: {فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر} الإذن في كلا الأمرين، وإنما ذلك تهديد ووعيد لمن اختار الكفر بعد البيان التام، كما ليس فيها ترك قتال الكافرين. ثم ذكر تعالى مآل الفريقين فقال: {إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ} بالكفر والفسوق والعصيان {نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا} أي: سورها المحيط بها، فليس لهم منفذ ولا طريق ولا مخلص منها، تصلاهم النار الحامية.

{فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} “Artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin!” Yani kulun muvaffak kılınması veya kılınmamasına göre iki yoldan birine girmekten başka bir şey kalmamıştır. Allah ona iman ve küfre, hayır ve şerre güç yetirebileceği bir irade vermiştir; kim inanırsa doğruya muvaffak kılınmış olur, kim de inkâr ederse aleyhine hüccet ikame edilmiş olur. O imana zorlanmaz; nitekim Allah Teâlâ: {لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ} “Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan kesin olarak ayrılmıştır” buyurmuştur. {فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} buyruğunda her iki duruma da izin verildiği anlamı yoktur; bu ancak tam bir açıklamadan sonra küfrü tercih eden kimseye bir tehdit ve uyarıdır; nitekim kâfirlerle savaşmanın terk edilmesi anlamına da gelmez. Sonra Allah Teâlâ iki grubun akıbetini zikrederek şöyle buyurdu: Küfür, fısk ve isyan ile {إِنَّا أَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ} “Şüphesiz biz zalimler için” {نَارًا أَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا} “duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırladık;” yani onu kuşatan surları... Artık ondan kurtulacakları hiçbir menfez, hiçbir yol ve hiçbir çıkış yoktur; kızgın ateş onları yakıp kavurur.

7598. Metin

{وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا} أي: يطلبوا الشراب، ليطفئ ما نزل بهم من العطش الشديد.

Başlarına gelen şiddetli susuzluğu gidermek için {وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا} “Eğer yardım dilerlerse” —yani içecek su isterlerse—

7599. Metin

{يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ} أي: كالرصاص المذاب، أو كعكر الزيت، من شدة حرارته.

Şiddetli sıcaklığından ötürü erimiş kurşun gibi veya zeytinyağı tortusu gibi {يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ} “kendilerine erimiş maden gibi bir su verilir.”

7600. Metin

{يَشْوِي الْوُجُوهَ} أي: فكيف بالأمعاء والبطون، كما قال تعالى {يصهر به ما في بطونهم والجلود ولهم مقامع من حديد}

{يَشْوِي الْوُجُوهَ} “Yüzleri kavurur;” yüzleri böyle kavurursa artık karınları ve bağırsakları nasıl yapar?! Nitekim Allah Teâlâ: {يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ * وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ} “Bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir; bir de onlar için demirden topuzlar vardır” buyurmuştur.

7601. Metin

{بِئْسَ الشَّرَابُ} الذي يراد ليطفئ العطش، ويدفع بعض العذاب، فيكون زيادة في عذابهم، وشدة عقابهم.

Susuzluğu gidermek ve azabın bir kısmını savmak için istenen, oysa onların azabının ve cezalarının şiddetinin artması demek olan o içecek {بِئْسَ الشَّرَابُ} “ne kötü bir içecektir!”

7602. Metin

{وَسَاءَتْ} النار {مُرْتَفَقًا} وهذا ذم لحالة النار، أنها ساءت المحل، الذي يرتفق به، فإنها ليست فيها ارتفاق، وإنما فيها العذاب العظيم الشاق، الذي لا يفتر عنهم ساعة، وهم فيه مبلسون قد أيسوا من كل خير، ونسيهم الرحيم في العذاب، كما نسوه.

Ve o ateş {وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا} “ne kötü bir barınaktır!” Bu, ateşin haline yönelik bir yermedir; zira o barınılacak yerlerin en kötüsüdür. Çünkü onda hiçbir rahatlık yoktur; bilakis bir an bile hafiflemeyen büyük ve çetin bir azap vardır. Onlar orada her türlü hayırdan ümitlerini kesmiş çaresizdirler; onlar O'nu unuttukları gibi Rahîm olan Allah da onları azap içinde bırakmıştır.

7603. Metin

ثم ذكر الفريق الثاني فقال: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} أي: جمعوا بين الإيمان بالله وملائكته وكتبه ورسله واليوم الآخر والقدر خيره وشره، وعمل الصالحات من الواجبات والمستحبات {إِنَّا لا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلا} وإحسان العمل: أن يريد العبد العمل لوجه الله، متبعا في ذلك شرع الله. فهذا العمل لا يضيعه الله، ولا شيئا منه، بل يحفظه للعاملين، ويوفيهم من الأجر، بحسب عملهم وفضله وإحسانه، وذكر أجرهم بقوله: {أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الأرَائِكِ}

Sonra ikinci zümreyi zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince;” yani Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere iman ile farz ve müstehap salih ameller işlemeyi bir araya getirenlere... {إِنَّا لا نُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلا} “şüphesiz biz güzel amel işleyenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.” Amelin güzel olması (ihsan): Kulun ameli Allah rızası için yapması ve bunda Allah'ın şeriatına tabi olmasıdır. İşte bu ameli ve ondan hiçbir şeyi Allah zayi etmez; bilakis amel edenler için onu muhafaza eder ve amellerine, Kendi fazlına ve ihsanına göre onlara mükâfatlarını tastamam verir. Mükâfatlarını ise şu buyruğuyla zikretmiştir: {أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الأنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَإِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الأرَائِكِ} “İşte onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler; ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerine kurulurlar.”

7604. Metin

أي: أولئك الموصوفون بالإيمان والعمل الصالح، لهم الجنات العاليات التي قد كثرت أشجارها، فأجنت من فيها، وكثرت أنهارها، فصارت تجري من تحت تلك الأشجار الأنيقة، والمنازل الرفيعة، وحليتهم فيها الذهب، ولباسهم فيها الحرير الأخضر من السندس، وهو الغليظ من الديباج، والإستبرق، وهو ما رق منه. متكئين فيها على الأرائك، وهي السرر المزينة، المجملة بالثياب الفاخرة فإنها لا تسمى أريكة حتى تكون كذلك، وفي اتكائهم على الأرائك، ما يدل على كمال الراحة، وزوال النصب والتعب، وكون الخدم يسعون عليهم بما يشتهون، وتمام ذلك الخلود الدائم والإقامة الأبدية، فهذه الدار الجليلة {نِعْمَ الثَّوَابُ} للعاملين {وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا} يرتفقون بها، ويتمتعون بما فيها، مما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين، من الحبرة والسرور، والفرح الدائم، واللذات المتواترة، والنعم المتوافرة، وأي مرتفق أحسن من دار، أدنى أهلها، يسير في ملكه ونعيمه وقصوره وبساتينه ألفي سنة، ولا يرى فوق ما هو فيه من النعيم، قد أعطى جميع أمانيه ومطالبه، وزيد من المطالب، ما قصرت عنه الأماني، ومع ذلك، فنعيمهم على الدوام متزايد في أوصافه وحسنه، فنسأل الله الكريم، أن لا يحرمنا خير ما عنده من الإحسان، بشر ما عندنا من التقصير والعصيان.

Yani iman ve salih amelle vasfolunan bu kimseler için ağaçları bol olup içindekileri gölgeleyen, ırmakları coşup o zarif ağaçların ve yüce köşklerin altından akan yüksek cennetler vardır. Oradaki takıları altın, giysileri ise kalın ipek olan sündüs ile ince ipek olan istebraktan yeşil ipektir. Orada tahtlar üzerine yaslanırlar; bunlar süslenmiş, kıymetli kumaşlarla bezenmiş koltuklardır, zira böyle olmadıkça ona erîke (taht) denmez. Tahtlara kurulmalarında tam bir rahatlığa, yorgunluk ve meşakkatin zeval bulduğuna ve hizmetçilerin canlarının çektiği her şeyle çevrelerinde koşturduklarına delalet vardır. Bunun kemali ise ebedi ebedilik ve sonsuz ikamettir. Amel edenler için bu yüce yurt {نِعْمَ الثَّوَابُ} “ne güzel bir mükâfattır” {وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا} “ve ne güzel bir konaktır!” Orada konaklar, canların çektiği ve gözlerin lezzet aldığı daimi sevinç, kesintisiz hazlar ve bol nimetlerden faydalanırlar. Ehlinin en alt derecedeki olanının mülkünde, nimetinde, saraylarında ve bahçelerinde iki bin yıl yürüdüğü ve içinde bulunduğu nimetin üstünde başka bir nimet görmediği, bütün temennilerinin ve arzularının kendisine verildiği, hatta hayallerin dahi yetişemediği fazlalıkların bahşedildiği bir yurttan daha güzel hangi konak olabilir?! Üstelik onların nimetleri vasıflarında ve güzelliğinde sürekli artmaktadır. Kerîm olan Allah'tan, bizdeki kusur ve isyanın şerri sebebiyle Kendi katındaki ihsanın hayrından bizi mahrum etmemesini niyaz ederiz.

7605. Metin

ودلت الآية الكريمة وما أشبهها، على أن الحلية، عامة للذكور والإناث، كما ورد في الأحاديث الصحيحة لأنه أطلقها في قوله {يُحَلَّوْنَ} وكذلك الحرير ونحوه.

Bu ayet-i kerime ve benzerleri, {يُحَلَّوْنَ} “süslenirler” buyruğunda mutlak zikredildiği için sahih hadislerde varid olduğu üzere takının hem erkekler hem de kadınlar için umumi olduğuna delalet etmiştir; aynı şekilde ipek ve benzeri şeyler de böyledir.

7606. Metin

{٣٢-٣٤} {وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لأحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا * كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا وَفَجَّرْنَا خِلالَهُمَا نَهَرًا وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ} .

{32-34} {وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لأحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ أَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًا * كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ آتَتْ أُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا وَفَجَّرْنَا خِلالَهُمَا نَهَرًا وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ} “Onlara iki adamı misal ver: Birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında da bir ekinlik yapmıştık. Her iki bağ da yemişlerini vermiş, ondan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından da bir ırmak akıtmıştık. Onun [başka] geliri de vardı.”

7607. Metin

يقول تعالى لنبيه ﷺ: اضرب للناس مثل هذين الرجلين، الشاكر لنعمة الله، والكافر لها، وما صدر من كل منهما، من الأقوال والأفعال، وما حصل بسبب ذلك من العقاب العاجل والآجل، والثواب، ليعتبروا بحالهما، ويتعظوا بما حصل عليهما، وليس معرفة أعيان الرجلين، وفي أي: زمان أو مكان هما فيه فائدة أو نتيجة، فالنتيجة تحصل من قصتهما فقط، والتعرض لما سوى ذلك من التكلف. فأحد هذين الرجلين الكافر لنعمة الله الجليلة، جعل الله له جنتين، أي: بستانين حسنين، من أعناب.

Allah Teâlâ Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: İnsanlara Allah'ın nimetine şükreden ile nankörlük eden bu iki adamı; her birinden sadır olan söz ve fiilleri; bunun neticesinde hasıl olan peşin ve gecikmeli ceza ile mükâfatı misal olarak anlat ki onların halinden ibret alsınlar ve başlarına gelenlerle öğütlensinler! Bu iki adamın şahıslarını, hangi zaman ve mekânda yaşadıklarını bilmekte bir fayda veya netice yoktur; asıl gaye sadece kıssalarından hasıl olur, bunun ötesine dalmak ise tekellüftür (lüzumsuz külfettir). Bu iki adamdan Allah'ın yüce nimetine nankörlük eden birine Allah iki bağ, yani üzümlerden iki güzel bahçe vermiştir.

7608. Metin

{وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ} أي: في هاتين الجنتين من كل الثمرات، وخصوصا أشرف الأشجار، العنب والنخل، فالعنب في وسطها، والنخل قد حف بذلك، ودار به، فحصل فيه من حسن المنظر وبهائه، وبروز الشجر والنخل للشمس والرياح، التي تكمل بها الثمار، وتنضج وتتجوهر، ومع ذلك جعل بين تلك الأشجار زرعا، فلم يبق عليهما إلا أن يقال: كيف ثمار هاتين الجنتين؟ وهل لهما ماء يكفيهما؟ فأخبر تعالى أن كلا من الجنتين آتت أكلها، أي: ثمرها وزرعها ضعفين، أي: متضاعفا {و} أنها {لم تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا} أي: لم تنقص من أكلها أدنى شيء، ومع ذلك، فالأنهار في جوانبهما سارحة، كثيرة غزيرة.

{وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ} “Her ikisinin etrafını hurmalıklarla çevirmiş;” yani bu iki bağda her türlü meyve ve özellikle ağaçların en şereflisi olan üzüm ve hurma bulunuyordu. Üzüm ortasında, hurmalar ise onu kuşatıp etrafını sarmıştı; böylece hem منظر güzelliği ve ihtişamı hasıl olmuş hem de meyvelerin olgunlaşıp kemale ermesini sağlayan güneşe ve rüzgâra ağaçlar açık hale gelmişti. Bununla birlikte bu ağaçların arasında ekinlik de kılmıştı. Artık bu iki bağ hakkında sadece: «Bu bağların meyveleri nasıldır ve kendilerine yetecek suları var mıdır?» diye sormak kalmıştı. Allah Teâlâ her iki bağın da ürününü yani meyvesini ve ekinini kat kat verdiğini ve {لَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْئًا} “ondan hiçbir şeyi eksik bırakmadığını” haber verdi; üstelik yanlarında bol ve gür ırmaklar akmaktaydı.

7609. Metin

{وَكَانَ لَهُ} أي: لذلك الرجل {ثَمَرٌ} أي: عظيم كما يفيده التنكير، أي: قد استكملت جنتاه ثمارهما، وارجحنت أشجارهما، ولم تعرض لهما آفة أو نقص، فهذا غاية منتهى زينة الدنيا في الحرث، ولهذا اغتر هذا الرجل بهما، وتبجح وافتخر، ونسي آخرته. {٣٤-٣٦} {فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالا وَأَعَزُّ نَفَرًا} .

{وَكَانَ لَهُ} O adam için {ثَمَرٌ} tenkîr (belirsizlik) kalıbının ifade ettiği üzere büyük bir “gelir vardı;” yani iki bağı meyvelerini tamamlamış, ağaçları dolup taşmış, onlara hiçbir afet veya noksanlık arız olmamıştı. İşte bu, ziraat konusunda dünya süsünün en son noktasıdır; bu sebeple o adam bu iki bağ ile aldandı, böbürlenip övündü ve ahiretini unuttu. {34-36} {فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالا وَأَعَزُّ نَفَرًا} “Bu yüzden onunla konuşurken arkadaşına: «Ben malca senden daha zenginim, insan sayısı (adam ve yardımcı) bakımından da senden daha güçlüyüm» dedi.”

7610. Metin

أي: فقال صاحب الجنتين لصاحبه المؤمن، وهما يتحاوران، أي: يتراجعان بينهما في بعض الماجريات المعتادة، مفتخرا عليه: {أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالا وَأَعَزُّ نَفَرًا} فخر بكثرة ماله، وعزة أنصاره من عبيد، وخدم، وأقارب، وهذا جهل منه، وإلا فأي: افتخار بأمر خارجي ليس فيه فضيلة نفسية، ولا صفة معنوية، وإنما هو بمنزله فخر الصبي بالأماني، التي لا حقائق تحتها، ثم لم يكفه هذا الافتخار على صاحبه، حتى حكم، بجهله وظلمه، وظن لما دخل جنته.

Yani iki bağın sahibi, aralarında mutat olan bazı meseleleri konuşup tartışırlarken mümin arkadaşına karşı böbürlenerek şöyle dedi: {أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالا وَأَعَزُّ نَفَرًا} “«Ben malca senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm.»” Malının çokluğuyla ve köleler, hizmetçiler ve akrabalardan oluşan yardımcılarının gücüyle övündü. Bu onun cehaletindendir; yoksa nefiste ahlaki bir fazilet ve manevi bir vasıf taşımayan harici bir şeyle övünmenin ne anlamı olabilir?! Bu ancak bir çocuğun altında hiçbir hakikat bulunmayan kuru hayallerle övünmesi gibidir. Sonra arkadaşına karşı bu övünmeyle yetinmeyip bağına girdiğinde cehaleti ve zulmüyle hüküm verip zanda bulundu:

7611. Metin

{وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ قَالَ مَا أَظُنُّ أَنْ تَبِيدَ هَذِهِ أَبَدًا * وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِنْ رُدِدْتُ إِلَى رَبِّي لأجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا}

{وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ قَالَ مَا أَظُنُّ أَنْ تَبِيدَ هَذِهِ أَبَدًا * وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِنْ رُدِدْتُ إِلَى رَبِّي لأجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا} “Kendi nefsine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: «Bunun ebediyen yok olacağını sanmıyorum. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, elbette bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.»”

7612. Metin

فـ {قَالَ مَا أَظُنُّ أَنْ تَبِيدَ} أي: تنقطع وتضمحل {هَذِهِ أَبَدًا} فاطمأن إلى هذه الدنيا، ورضى بها، وأنكر البعث، فقال: {وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِنْ رُدِدْتُ إِلَى رَبِّي} على ضرب المثل {لأجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا} أي ليعطيني خيرا من هاتين الجنتين، وهذا لا يخلو من أمرين: إما أن يكون عالما بحقيقة الحال، فيكون كلامه هذا على وجه التهكم والاستهزاء فيكون زيادة كفر إلى كفره، وإما أن يكون هذا ظنه في الحقيقة، فيكون من أجهل الناس، وأبخسهم حظا من العقل، فأي: تلازم بين عطاء الدنيا وعطاء الآخرة، حتى يظن بجهله أن من أعطي في الدنيا أعطي في الآخرة، بل الغالب، أن الله تعالى يزوي الدنيا عن أوليائه وأصفيائه، ويوسعها على أعدائه الذين ليس لهم في الآخرة نصيب، والظاهر أنه يعلم حقيقة الحال، ولكنه قال هذا الكلام، على وجه التهكم والاستهزاء، بدليل قوله: {وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ} فإثبات أن وصفه الظلم، في حال دخوله، الذي جرى منه، من القول ما جرى، يدل على تمرده وعناده.

Ve {قَالَ مَا أَظُنُّ أَنْ تَبِيدَ هَذِهِ أَبَدًا} “«Bunun ebediyen yok olacağını»” —yani kesilip tükeneceğini— “«sanmıyorum» dedi.” Böylece bu dünyaya bel bağlayıp ona razı oldu ve dirilişi inkâr ederek şöyle dedi: {وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِنْ رُدِدْتُ إِلَى رَبِّي لأجِدَنَّ خَيْرًا مِنْهَا مُنْقَلَبًا} “«Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet»” —farzımuhal— “«Rabbime döndürülürsem, elbette bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum;»” yani bana bu iki bağdan daha hayırlısını verir. Bu durum iki halden uzak değildir: Ya işin hakikatini biliyordu da bu sözünü alay ve istihza yoluyla söylemişti —ki bu takdirde küfrüne küfür katmış olur— yahut hakikatteki zannı buydu —ki bu durumda insanların en cahili ve akıldan nasibi en kıt olanı olur—. Zira dünya nimeti ile ahiret nimeti arasında ne gibi bir zorunlu bağ olabilir ki cahilliğiyle dünyada kendisine verilen kimseye ahirette de verileceğini zannetsin?! Bilakis ekseriyetle Allah Teâlâ dünyayı velilerinden ve seçkin kullarından uzak tutar, ahirette hiçbir nasibi olmayan düşmanlarına ise bolca verir. Zahir olan ise, durumun hakikatini bilmesi fakat bu sözü alay ve istihza yollu söylemesidir; nitekim: {وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ} “kendi nefsine zulmederek bağına girdi” buyruğu buna delildir. Giriş anında kendisinden sadır olan bu tür sözlerle birlikte ona zulüm vasfının verilmiş olması, onun azgınlığına ve inadına delalet eder.

7613. Metin

{٣٧-٣٩} {قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلا * لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي وَلا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَدًا * وَلَوْلا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاءَ اللَّهُ لا قُوَّةَ إِلا بِاللَّهِ} .

{37-39} {قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلا * لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي وَلا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَدًا * وَلَوْلا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاءَ اللَّهُ لا قُوَّةَ إِلا بِاللَّهِ} “Arkadaşı onunla konuşurken ona dedi ki: «Seni topraktan, sonra bir damla sudan (nutfeden) yaratan, sonra da seni tam bir adam suretine koyan Zât'ı inkâr mı ettin? Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmam. Bağına girdiğin zaman: Maşaallah (Allah ne güzel dilemiş), kuvvet ancak Allah iledir! deseydin ya!»”

7614. Metin

أي: قال له صاحبه المؤمن، ناصحا له، ومذكرا له حاله الأولى، التي أوجده الله فيها في الدنيا {مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلا} فهو الذي أنعم عليك بنعمة الإيجاد والإمداد، وواصل عليك النعم، ونقلك من طور إلى طور، حتى سواك رجلا كامل الأعضاء والجوارح المحسوسة، والمعقولة، وبذلك يسر لك الأسباب، وهيأ لك ما هيأ من نعم الدنيا، فلم تحصل لك الدنيا بحولك وقوتك، بل بفضل الله تعالى عليك، فكيف يليق بك أن تكفر بالله الذي خلقك من تراب، ثم من نطفة ثم سواك رجلا وتجحد ١ نعمته، وتزعم أنه لا يبعثك، وإن بعثك أنه يعطيك خيرا من جنتك؟! هذا مما لا ينبغي ولا يليق. ولهذا لما رأى صاحبه المؤمن حاله واستمراره على كفره وطغيانه، قال مخبرا عن نفسه، على وجه الشكر لربه، والإعلان بدينه، عند ورود المجادلات والشبه: {لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي وَلا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَدًا} فأقر بربوبيته لربه، وانفراده فيها، والتزم ٢ طاعته وعبادته، وأنه لا يشرك به أحدا من المخلوقين، ثم أخبره أن نعمة الله عليه بالإيمان والإسلام، ولو مع قلة ماله وولد، أنها هي النعمة الحقيقية، وأن ما عداها معرض للزوال والعقوبة عليه والنكال، فقال:

Yani mümin arkadaşı ona nasihat ederek ve Allah'ın dünyada kendisini ilk var ettiği halini hatırlatarak şöyle dedi: {مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلا} “...topraktan, sonra bir damla sudan (nutfeden), sonra da seni bir adam biçimine sokan...” Zira sana varlık ve imdat (rızık ve destek) nimetini bahşeden, sana nimetlerini kesintisiz ulaştıran, seni evreden evreye geçirerek nihayetinde hissedilen ve akledilen azaları tastamam bir adam kılan O'dur. Böylece senin için sebepleri kolaylaştırmış ve sana dünya nimetlerinden hazırladıklarını hazırlamıştır. Dolayısıyla dünya [nimetleri] senin güç ve kuvvetinle elde edilmiş değildir; bilakis Allah Teâlâ'nın sana olan lütfudur. Durum böyleyken seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, ardından seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkâr etmen, O'nun nimetini inkâr etmen 1, seni diriltmeyeceğini ve şayet diriltirse sana bahçenden daha hayırlısını vereceğini iddia etmen sana nasıl yakışır?! Bu asla yakışmayan ve uygun düşmeyen bir tutumdur. İşte bundan dolayı mümin arkadaşı onun bu halini, inkâr ve azgınlığında ısrar edişini görünce; tartışmalar ve şüpheler vuku bulduğunda Rabbine şükretmek ve dinini ilan etmek üzere kendi adına şöyle dedi: {لَكِنَّا هُوَ اللَّهُ رَبِّي وَلا أُشْرِكُ بِرَبِّي أَحَدًا} “«Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.»” Böylece Rabbine rubûbiyyetini ve bu hususta tekliğini ikrar etti; O'na itaat ve ibadete sarıldı 2 ve yaratılmışlardan hiçbirini O'na ortak koşmadığını bildirdi. Sonra malı ve evladı az olsa bile Allah'ın kendisine bahşettiği iman ve İslam nimetinin asıl gerçek nimet olduğunu; bunun dışındakilerin ise yok olmaya, azaba ve cezaya maruz kalacağını ona haber vererek şöyle dedi:

7615. Metin

{٣٩-٤٤} {إِنْ تَرَنِ أَنَا أَقَلَّ مِنْكَ مَالا وَوَلَدًا * فَعَسَى رَبِّي أَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِنَ السَّمَاءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا * أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا * وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِ فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَى مَا أَنْفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَدًا * وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًا * هُنَالِكَ الْوَلايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا} .

{39-44} {إِنْ تَرَنِ أَنَا أَقَلَّ مِنْكَ مَالا وَوَلَدًا * فَعَسَى رَبِّي أَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَانًا مِنَ السَّمَاءِ فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا * أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا غَوْرًا فَلَنْ تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا * وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِ فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَى مَا أَنْفَقَ فِيهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَدًا * وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًا * هُنَالِكَ الْوَلايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا} “«Eğer beni mal ve çocuk bakımından kendinden daha az görüyorsan, olabilir ki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise gökten bir afet indirir de orası kaygan, çorak bir toprak haline gelir. Yahut suyu yerin dibine çekilir de artık onu bir daha asla bulamazsın.» Derken onun bütün serveti (ürünü) kuşatılıp yok edildi. O, çardakları üzerine çökmüş bulunan bağına yaptığı harcamalara içi yanarak ellerini ovuşturuyor ve: «Ah ne olaydı, keşke Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmasaydım!» diyordu. Kendisine Allah'tan başka yardım edecek bir topluluğu da yoktu, bizzat kendisi de buna güç yetirecek durumda değildi. İşte bu durumda yardım ve hâkimiyet (velayet), hak olan Allah'a aittir. O, mükâfatça da daha hayırlıdır, akıbetçe de daha hayırlıdır.”

7616. Metin

أي: قال للكافر صاحبه المؤمن: أنت -وإن فخرت علي بكثرة مالك وولدك، ورأيتني أقل منك مالا وولدا -فإن ما عند الله، خير وأبقى، وما يرجى من خيره وإحسانه، أفضل من جميع الدنيا، التي يتنافس فيها المتنافسون.

Yani mümin arkadaşı o kâfire şöyle dedi: Sen malının ve çocuğunun çokluğuyla bana karşı övünsen, beni mal ve çocukça kendinden az görsen de; şüphesiz Allah katında olanlar daha hayırlı ve daha kalıcıdır. O'nun hayrından ve ihsanından umulan şeyler, yarışanların uğrunda yarıştığı bütün dünyadan daha üstündür.

7617. Metin

{فَعَسَى رَبِّي أَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا} أي: على جنتك التي طغيت بها وغرتك {حُسْبَانًا مِنَ السَّمَاءِ} أي: عذابا، بمطر عظيم أو غيره، {فَتُصْبِحَ} بسبب ذلك {صَعِيدًا زَلَقًا} أي: قد اقتلعت أشجارها، وتلفت ثمارها، وغرق زرعها، وزال نفعها.

{فَعَسَى رَبِّي أَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا} “«Olabilir ki Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise»” —yani kendisiyle azdığın ve seni aldatan bağına— {حُسْبَانًا مِنَ السَّمَاءِ} şiddetli bir yağmur veya başka bir felaketle “«gökten bir afet indirir de»” bu sebeple {فَتُصْبِحَ صَعِيدًا زَلَقًا} ağaçları sökülmüş, meyveleri telef olmuş, ekini boğulmuş ve faydası tamamen zail olmuş “«kaygan, çorak bir toprak haline gelir.»”

7618. Metin

{أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا} الذي مادتها منه {غَوْرًا} أي: غائرا في الأرض {فَلَنْ تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا} أي: غائرا لا يستطاع الوصول إليه بالمعاول ولا بغيرها، وإنما دعا على جنته المؤمن، غضبا لربه، لكونها غرته وأطغته، واطمأن إليها، لعله ينيب، ويراجع رشده، ويبصر في أمره.

{أَوْ يُصْبِحَ مَاؤُهَا} “«Yahut»” onun beslendiği “«suyu»” yerin dibine çekilerek {غَوْرًا} “«derinlere kaçar da»” {فَلَنْ تَسْتَطِيعَ لَهُ طَلَبًا} kazmalarla veya başka aletlerle “«artık onu bir daha asla bulamazsın.»” Mümin kimse onun bağına ancak Rabbine duyduğu gayret ve öfkeden ötürü beddua etmiştir; çünkü o bağ onu aldatmış, azdırmış ve ona bel bağlamasına yol açmıştı. [Bunu ise] belki tevbe edip rüştüne döner ve işini basiretle görür ümidiyle yapmıştır.

7619. Metin

فاستجاب الله دعاءه {وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِ} أي: أصابه عذاب، أحاط به، واستهلكه، فلم يبق منه شيء، والإحاطة بالثمر يستلزم تلف جميع أشجاره، وثماره، وزرعه، فندم كل الندامة، واشتد لذلك أسفه، {فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَى مَا أَنْفَقَ فِيهَا} أي على كثرة نفقاته الدنيوية عليها، حيث اضمحلت وتلاشت، فلم يبق لها عوض، وندم أيضا على شركه، وشره، ولهذا قال: {وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَدًا}

Allah onun duasına icabet etti: {وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِ} “Derken onun bütün serveti (ürünü) kuşatılıp yok edildi;” yani onu çepeçevre kuşatan ve yok eden bir azap isabet etti de ondan geriye hiçbir şey kalmadı. Ürünün kuşatılması bütün ağaçlarının, meyvelerinin ve ekinlerinin telef olmasını gerektirir. Bunun üzerine son derece pişman oldu ve esefi pek şiddetlendi: {فَأَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلَى مَا أَنْفَقَ فِيهَا} “yaptığı harcamalara içi yanarak ellerini ovuşturuyor;” yani yok olup giden ve geriye hiçbir karşılığı kalmayan o çokça dünyalık masraflarına hayıflanıyordu. Yine şirkine, ve şerrine de pişman oldu; bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَيَقُولُ يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَدًا} “ve: «Ah ne olaydı, keşke Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmasaydım!» diyordu.”

7620. Metin

قال الله تعالى: {وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًا} أي: لما نزل العذاب بجنته، ذهب عنه ما كان يفتخر به من قوله لصاحبه: {أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالا وَأَعَزُّ نَفَرًا} فلم يدفعوا عنه من العذاب شيئا، أشد ما كان إليهم حاجة، وما كان بنفس منتصرا، وكيف ينتصر، أي: يكون له أنصارا على قضاء الله وقدره الذي إذا أمضاه وقدره، لو اجتمع أهل السماء والأرض على إزالة شيء منه، لم يقدروا؟ "

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًا} “Kendisine Allah'tan başka yardım edecek bir topluluğu da yoktu, bizzat kendisi de buna güç yetirecek durumda değildi.” Yani bağına azap indiğinde, arkadaşına karşı övünerek söylediği: {أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالا وَأَعَزُّ نَفَرًا} “«Ben malca senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm»” sözü boşa çıktı. Onlara en çok muhtaç olduğu anda azaptan hiçbir şeyi ondan savamadılar; bizzat kendisi de yardım bulup kurtulamadı. Allah'ın kaza ve kaderine karşı nasıl yardım bulabilirdi ki?! Zira Allah onu hükme bağlayıp takdir ettiğinde, gök ve yer ehli ondan bir şeyi gidermek için bir araya gelseler buna asla güç yetiremezlerdi.

7621. Metin

ولا يستبعد من رحمة الله ولطفه، أن صاحب هذه الجنة، التي أحيط بها، تحسنت حاله، ورزقه الله الإنابة إليه، وراجع رشده، وذهب تمرده وطغيانه، بدليل أنه أظهر الندم على شركه بربه، وأن الله أذهب عنه ما يطغيه، وعاقبه في الدنيا، وإذا أراد الله بعبد خيرا عجل له العقوبة في الدنيا. وفضل الله لا تحيط به الأوهام والعقول، ولا ينكره إلا ظالم جهول.

Serveti yok edilen bu bağ sahibinin halinin düzelmesi, Allah'ın kendisine Kendisine yönelmeyi nasip etmesi, rüştüne dönmesi ve azgınlığı ile tuğyanının gitmesi Allah'ın rahmetinden ve lütfundan uzak görülemez. Nitekim Rabbine ortak koştuğuna dair pişmanlığını açıkça ortaya koyması ve Allah'ın onu azdıran şeyleri elinden alıp dünyada cezalandırmış olması buna delildir; zira Allah bir kulu hakkında hayır murat ettiğinde cezasını dünyada peşin verir. Allah'ın lütfunu vehimler ve akıllar kuşatamaz; onu ancak zalim ve cahil bir kimse inkâr eder.

7622. Metin

{هُنَالِكَ الْوَلايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا} أي: في تلك الحال التي أجرى الله فيها العقوبة على من طغى، وآثر الحياة الدنيا، والكرامة لمن آمن، وعمل صالحا، وشكر الله، ودعا غيره لذلك، تبين وتوضح أن الولاية لله الحق، فمن كان مؤمنا به تقيا، كان له وليا، فأكرمه بأنواع الكرامات، ودفع عنه الشرور والمثلات، ومن لم يؤمن بربه ويتولاه، خسر دينه ودنياه، فثوابه الدنيوي والأخروي، خير ١ ثواب يرجى ويؤمل، ففي هذه القصة العظيمة، اعتبار بحال الذي أنعم الله عليه نعما دنيوية، فألهته عن آخرته وأطغته، وعصى الله فيها، أن مآلها الانقطاع والاضمحلال، وأنه وإن تمتع بها قليلا فإنه يحرمها طويلا وأن العبد ينبغي له -إذا أعجبه شيء من ماله أو ولده- أن يضيف النعمة إلى موليها ومسديها، وأن يقول: {ما شاء الله، لا قوة إلا بالله} ليكون شاكرا لله متسببا لبقاء نعمته عليه، لقوله: {وَلَوْلا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاءَ اللَّهُ لا قُوَّةَ إِلا بِاللَّهِ} وفيها: الإرشاد إلى التسلي عن لذات الدنيا وشهواتها، بما عند الله من الخير لقوله: {إِنْ تَرَن أَنَا أَقَلَّ مِنْكَ مَالا وَوَلَدًا فَعَسَى رَبِّي أَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ} وفيها أن المال والولد لا ينفعان، إن لم يعينا على طاعة الله كما قال تعالى: {وما أموالكم ولا أولادكم بالتي تقربكم عندنا زلفى إلا من آمن وعمل صالحا} وفيه الدعاء بتلف مال ما كان ماله سبب طغيانه وكفره وخسرانه، خصوصا إن فضل نفسه بسببه على المؤمنين، وفخر عليهم، وفيها أن ولاية الله وعدمها إنما تتضح نتيجتها إذا انجلى الغبار وحق الجزاء، ووجد العاملون أجرهم فـ {هُنَالِكَ الْوَلايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا} أي: عاقبة ومآلا.

{هُنَالِكَ الْوَلايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا} “İşte orada velâyet (yardım ve hâkimiyet) hak olan Allah'a aittir. O, mükâfatça da daha hayırlıdır, akıbetçe de daha hayırlıdır.” Yani Allah'ın, azgınlık edip dünya hayatını tercih eden kimseye cezayı; iman edip salih amel işleyen, Allah'a şükreden ve başkalarını da buna davet eden kimseye ise ikramı takdir buyurduğu o durumda, velayetin hak olan Allah'a ait olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Kim O'na iman eden bir takva sahibi olursa, [Allah] onun velisi (dostu ve yardımcısı) olur; ona türlü ikramlarda bulunur ve kötülükler ile ibretlik cezaları ondan defeder. Kim de Rabbine iman etmeyip O'nu veli edinmezse dinini de dünyasını da kaybeder. Dolayısıyla O'nun [mümin kuluna vereceği] dünyevî ve uhrevî mükâfatı, umulup beklenen en hayırlı 1 mükâfattır. Bu azametli kıssada, Allah'ın kendisine dünyalık nimetler bahşettiği halde bu nimetlerin kendisini ahiretinden alıkoyup azdırdığı ve içinde Allah'a isyan ettiği kimsenin durumundan ibret alınacak hususlar vardır: [Zira] bu nimetlerin sonu kesilmek ve yok olmaktır; insan onlardan az bir süre faydalansa bile uzun bir süre onlardan mahrum kalacaktır. Ayrıca kul, malından veya evladından bir şey hoşuna gittiğinde o nimeti onu bahşeden ve ihsan eden Zât'a nispet etmeli ve Allah'a şükredici olmak ve üzerindeki nimetin devamına vesile kılmak için: {ما شاء الله، لا قوة إلا بالله} “Mâşâallâh (Allah'ın dilediği olur), lâ kuvvete illâ billâh (kuvvet ancak Allah'ındır)” demelidir; nitekim [Allah Teâlâ] şöyle buyurmuştur: {وَلَوْلا إِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَاءَ اللَّهُ لا قُوَّةَ إِلا بِاللَّهِ} “Bağına girdiğinde: «Mâşâallâh! Kuvvet yalnız Allah'ındır» deseydin ya!” Bu kıssada; {إِنْ تَرَن أَنَا أَقَلَّ مِنْكَ مَالا وَوَلَدًا فَعَسَى رَبِّي أَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْرًا مِنْ جَنَّتِكَ} “«Eğer beni mal ve evlatça kendinden daha az görüyorsan, Rabbimin bana senin bağından daha hayırlısını vermesi umulur...»” buyruğu gereğince, Allah katındaki hayır ile dünya lezzetlerinden ve şehvetlerinden teselli bulmaya yönlendirme vardır. Yine bu kıssada, Allah'a itaate yardımcı olmadıkları takdirde mal ve evladın fayda vermeyeceği [anlaşılmaktadır]; nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وما أموالكم ولا أولادكم بالتي تقربكم عندنا زلفى إلا من آمن وعمل صالحا} “Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır.” Yine bu kıssada, malı azgınlığına, küfrüne ve hüsranına sebep olan kimsenin malının helak olması için dua etmek [yer almaktadır]; bilhassa bu sebeple kendisini müminlerden üstün görüp onlara karşı böbürlenmişse. Yine bu kıssada, Allah'ın velayetinin veya bundan mahrumiyetin sonucunun ancak toz duman dağılıp karşılık gerçekleştiğinde ve amel edenler ecirlerini bulduklarında açığa çıkacağı ifade edilmektedir: {هُنَالِكَ الْوَلايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا} “İşte orada velâyet hak olan Allah'a aittir. O, mükâfatça da daha hayırlıdır, akıbetçe de daha hayırlıdır.” Yani sonuç ve varılacak yer bakımından [daha hayırlıdır].

7623. Metin

{٤٥-٤٦} {وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا} .

{45-46} {وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الأرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ وَكَانَ اللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا} “Onlara dünya hayatının misalini ver: O, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karışıp boy verir; derken rüzgârların savurduğu bir çöp kırıntısı haline gelir. Allah her şeye güç yetirendir.”

7624. Metin

يقول تعالى لنبيه ﷺ أصلا ولمن قام بوراثته بعده تبعا: اضرب للناس مثل الحياة الدنيا ليتصوروها حق التصور، ويعرفوا ظاهرها وباطنها، فيقيسوا بينها وبين الدار الباقية، ويؤثروا أيهما أولى بالإيثار. وأن مثل هذه الحياة الدنيا، كمثل المطر، ينزل على الأرض، فيختلط نباتها، تنبت من كل زوج بهيج، فبينا زهرتها وزخرفها تسر الناظرين، وتفرح المتفرجين، وتأخذ بعيون الغافلين، إذ أصبحت هشيما تذروه الرياح، فذهب ذلك النبات الناضر، والزهر الزاهر، والمنظر البهي، فأصبحت الأرض غبراء ترابا، قد انحرف عنها النظر، وصدف عنها البصر، وأوحشت القلب، كذلك هذه الدنيا، بينما صاحبها قد أعجب بشبابه، وفاق فيها على أقرانه وأترابه، وحصل درهمها ودينارها، واقتطف من لذته أزهارها، وخاض في الشهوات في جميع أوقاته، وظن أنه لا يزال فيها سائر أيامه، إذ أصابه الموت أو التلف لماله، فذهب عنه سروره، وزالت لذته وحبوره، واستوحش قلبه من الآلام وفارق شبابه وقوته وماله، وانفرد بصالح، أو سيئ أعماله، هنالك يعض الظالم على يديه، حين يعلم حقيقة ما هو عليه، ويتمنى العود إلى الدنيا، لا ليستكمل الشهوات، بل ليستدرك ما فرط منه من الغفلات، بالتوبة والأعمال الصالحات، فالعاقل الجازم الموفق، يعرض على نفسه هذه الحالة، ويقول لنفسه: قدري أنك قد مت، ولا بد أن تموتي، فأي: الحالتين تختارين؟ الاغترار بزخرف هذه الدار، والتمتع بها كتمتع الأنعام السارحة، أم العمل، لدار أكلها دائم وظلها، وفيها ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين؟ فبهذا يعرف توفيق العبد من خذلانه، وربحه من خسرانه.

Allah Teâlâ asıl olarak Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem, ona tabi olarak da kendisinden sonra onun mirasını yüklenen kimselere şöyle buyurmaktadır: İnsanlara dünya hayatının misalini ver ki onu hakkıyla tasavvur etsinler, zahirini ve batınını bilsinler; böylece onunla baki olan yurt arasında bir kıyas yapıp hangisi tercih edilmeye daha layıksa onu tercih etsinler! Bu dünya hayatının misali, gökten inen ve kendisiyle yeryüzünün bitkilerinin birbirine karıştığı, her türlü göz alıcı çiftten bitirdiği bir yağmur gibidir: Çiçeği ve süsü bakanları sevindirirken, seyredenleri mutlu edip gafillerin gözlerini kamaştırırken birdenbire rüzgârların savurduğu bir çöp kırıntısı haline gelir; o taptaze bitki, parlak çiçek ve göz alıcı manzara yok olup gider ve yeryüzü bakışların yüz çevirdiği, gözlerin sakındığı ve kalbi ürküten tozlu bir toprak haline gelir. İşte bu dünya da böyledir: Sahibi gençliğiyle böbürlenirken, onda akranlarına ve denklerine üstünlük kurarken, dirhemini ve dinarını elde edip lezzetinin çiçeklerini devşirirken, her anında şehvetlere dalıp bütün günlerinde hep böyle kalacağını sanırken ansızın ölüm gelir yahut malı telef olur. Böylece sevinci gider, lezzeti ve keyfi zail olur, kalbi acılarla dolar; gençliğinden, gücünden ve malından ayrılır; salih yahut kötü ameliyle baş başa kalır. İşte o vakit zalim kimse içinde bulunduğu durumun hakikatini anlayınca ellerini ısırır; dünyaya dönmeyi temenni eder —şehvetleri tamamlamak için değil, tevbe ve salih amellerle kaçırdığı gafletleri telafi etmek için—... Aklı başında, kararlı ve muvaffak kılınmış kimse bu hali nefsine arz eder ve nefsine şöyle der: Farz et ki öldün —ki mutlaka öleceksin—; bu iki halden hangisini seçersin? Bu yurdun debdebesine aldanıp otlayan hayvanlar gibi ondan faydalanmayı mı, yoksa yemişi ve gölgesi daimi olan, içinde canların çektiği ve gözlerin lezzet aldığı şeyler bulunan yurt için amel etmeyi mi? İşte bununla kulun muvaffakiyeti mahrumiyetinden, kazancı da ziyanından ayırt edilir.

7625. Metin

{الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلا} .

{الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلا} “Mallar ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Kalıcı salih ameller ise Rabbinin katında hem mükâfatça daha hayırlı hem de ümit bağlanmaya daha layıktır.”

7626. Metin

ولهذا أخبر تعالى أن المال والبنين، زينة الحياة الدنيا، أي: ليس وراء ذلك شيء، وأن الذي يبقى للإنسان وينفعه ويسره، الباقيات الصالحات، وهذا يشمل جميع الطاعات الواجبة والمستحبة من حقوق الله، وحقوق عباده، من صلاة، وزكاة، وصدقة، وحج، وعمرة، وتسبيح، وتحميد، وتهليل، وتكبير، وقراءة، وطلب علم نافع، وأمر بمعروف، ونهي عن منكر، وصلة رحم، وبر والدين، وقيام بحق الزوجات، والمماليك، والبهائم، وجميع وجوه الإحسان إلى الخلق، كل هذا من الباقيات الصالحات، فهذه خير عند الله ثوابا وخير أملا فثوابها يبقى، ويتضاعف على الآباد، ويؤمل أجرها وبرها ونفعها عند الحاجة، فهذه التي ينبغي أن يتنافس بها المتنافسون، ويستبق إليها العاملون، ويجد في تحصيلها المجتهدون، وتأمل كيف لما ضرب الله مثل الدنيا وحالها واضمحلالها ذكر أن الذي فيها نوعان: نوع من زينتها، يتمتع به قليلا ثم يزول بلا فائدة تعود لصاحبه، بل ربما لحقته مضرته وهو المال والبنون ونوع يبقى وينفع صاحبه على الدوام، وهي الباقيات الصالحات.

Bu sebeple Allah Teâlâ malların ve çocukların dünya hayatının süsü olduğunu, yani bunların ötesinde bir şey bulunmadığını; insana baki kalan, ona fayda veren ve onu sevindiren şeyin ise el-bâkıyâtü's-sâlihât (kalıcı salih ameller) olduğunu haber vermiştir. Bu ifade; Allah'ın hakları ve kulların haklarından olan farz ve müstehap bütün taatleri kapsar: Namaz, zekât, sadaka, hac, umre, tesbih, tahmid, tehlil, tekbir, Kur'an kıraati, faydalı ilim tahsili, emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker, sıla-i rahim, anne babaya iyilik, eşlerin, kölelerin ve hayvanların haklarını yerine getirmek ve yaratılmışlara her türlü ihsanda bulunmak... Bütün bunlar kalıcı salih amellerdendir. Bunlar Allah katında sevapça daha hayırlı ve ümit bağlanmaya daha layıktır; zira sevabı baki kalır, sonsuza dek katlanır ve ihtiyaç anında onun ecri, hayrı ve menfaati ümit edilir. İşte yarışanların uğrunda yarışması, amel edenlerin ona koşuşması ve gayret gösterenlerin onu elde etmek için çabalaması gereken şey budur. Allah'ın dünyanın durumunu ve yok oluşunu misal verdiğinde, dünyadaki şeylerin iki kısım olduğunu nasıl zikrettiğine dikkat et: Biri onun süsünden olan, kendisinden az bir süre faydalanılan, sonra sahibine hiçbir fayda dönmeksizin yok olup giden —hatta belki zararı dokunan— mal ve evlattır; diğeri ise baki kalan ve sahibine daima fayda veren kalıcı salih amellerdir.

7627. Metin

{٤٧-٤٩} {وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الأرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا * وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِدًا * وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} .

{47-49} {وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الأرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا * وَعُرِضُوا عَلَى رَبِّكَ صَفًّا لَقَدْ جِئْتُمُونَا كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ بَلْ زَعَمْتُمْ أَلَّنْ نَجْعَلَ لَكُمْ مَوْعِدًا * وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا فِيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} “Dağları yürüteceğimiz ve yeri çırılçıplak göreceğin gün... Onları bir araya toplamışızdır da içlerinden hiçbirini bırakmamışızdır. Hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna arz olunurlar. [Onlara şöyle denir:] «Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz! Oysa siz, sizin için bir buluşma zamanı tayin etmeyeceğimizi sanmıştınız.» Kitap ortaya konmuştur; suçluların onda yazılı olanlardan korkup titrediklerini görürsün. «Vay halimize! Bu nasıl bir kitapmış ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!» derler. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.