7763. Metin
وهي مدنية
[Bu sure] Medenîdir.
7764. Metin
{١ - ٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ كهيعص * ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا * إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا * قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا * وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا * يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا} .
{1 - 6} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ كهيعص * ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا * إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا * قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا * وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا * يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd. [Bu,] Rabbinin, kulu Zekeriyya'ya olan rahmetini anmadır. Hani o, Rabbine gizlice niyaz etmişti. Demişti ki: 'Rabbim! Şüphesiz benim kemiklerim zayıfladı ve başım(daki saçlar) aklarla alev aldı (bembeyaz oldu). Rabbim! Sana ettiğim dualarda hiçbir zaman bedbaht (mahrum) olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek akrabalarımdan endişe duydum; karım da kısırdır. Katından bana bir veli (bir oğul) bağışla ki, bana da mirasçı olsun, Yakup ailesine de mirasçı olsun. Rabbim, onu rızana mazhar olmuş bir kul kıl!'”
7765. Metin
أي: هذا {ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا} سنقصه عليك، ونفصله تفصيلا يعرف به حالة نبيه زكريا، وآثاره الصالحة، ومناقبه الجميلة، فإن في قصها عبرة للمعتبرين، وأسوة للمقتدين، ولأن في تفصيل رحمته لأوليائه، وبأي: سبب حصلت لهم، مما يدعو إلى محبة الله تعالى، والإكثار من ذكره ومعرفته، والسبب الموصل إليه. وذلك أن الله تعالى اجتبى واصطفى زكريا ﵇ لرسالته، وخصه بوحيه، فقام بذلك قيام أمثاله من المرسلين، ودعا العباد إلى ربه، وعلمهم ما علمه الله، ونصح لهم في حياته وبعد مماته، كإخوانه من المرسلين ومن اتبعهم، فلما رأى من نفسه الضعف، وخاف أن يموت، ولم يكن أحد ينوب منابه في دعوة الخلق إلى ربهم والنصح لهم، شكا إلى ربه ضعفه الظاهر والباطن، وناداه نداء خفيا، ليكون أكمل وأفضل وأتم إخلاصا، فقال: {رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي}
Yani: İşte bu, {ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا} “Rabbinin, kulu Zekeriyya'ya olan rahmetini anmadır”; onu sana anlatacağız ve Nebisi Zekeriyya'nın durumunun, salih amellerinin ve güzel menkıbelerinin bilinmesini sağlayacak şekilde ayrıntılı olarak açıklayacağız. Zira onun kıssasında ibret alanlar için bir ibret, tabi olanlar için bir örnek vardır. Ayrıca O'nun veli kullarına olan rahmetinin ayrıntıları ve bunun kendilerine hangi sebeple ulaştığının bilinmesi; Allah Teâlâ'yı sevmeye, O'nu çokça zikretmeye, O'nu tanımaya ve O'na ulaştıran yollara sarılmaya sevk eder. Şöyle ki; Allah Teâlâ Zekeriyya aleyhisselâm'ı elçiliği için seçip beğenmiş, onu vahyiyle şereflendirmiştir. O da diğer elçiler gibi bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş, kulları Rabbine davet etmiş, Allah'ın kendisine öğrettiği şeyleri onlara öğretmiş, elçi kardeşleri ve onlara tabi olanlar gibi hayatında da vefatından sonra da insanlara samimiyetle nasihat etmiştir. Kendisinde zayıflık hissedip vefat edeceğinden ve yaratılmışları Rablerine davet edip onlara nasihat etme konusunda kendi yerini tutacak kimse bulunmayacağından endişe edince, açık ve gizli zayıflığını Rabbine arz etti; daha mükemmel, daha faziletli ve ihlas bakımından daha eksiksiz olması için O'na gizlice niyazda bulundu ve şöyle dedi: {رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي} “Rabbim! Şüphesiz benim kemiklerim zayıfladı.”
7766. Metin
أي: وهى وضعف، وإذا ضعف العظم، الذي هو عماد البدن، ضعف غيره، {وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا} لأن الشيب دليل الضعف والكبر، ورسول الموت ورائده، ونذيره، فتوسل إلى الله تعالى بضعفه وعجزه، وهذا من أحب الوسائل إلى الله، لأنه يدل على التبري من الحول والقوة، وتعلق القلب بحول الله وقوته.
Yani: Gevşedi ve zayıfladı. Bedenin direği olan kemik zayıflayınca diğer organlar da zayıflar. {وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا} “ve başım(daki saçlar) aklarla alev aldı (bembeyaz oldu)”; çünkü saç ağarması zayıflığın ve yaşlılığın delili, ölümün habercisi, öncüsü ve uyarıcısıdır. Böylece Zekeriyya zayıflığı ve acizliği ile Allah Teâlâ'ya vesile aradı (yalvardı). Bu ise Allah'a en sevimli vesilelerdendir; zira kişinin güç ve kuvvetten teberri ettiğini, kalbin ancak Allah'ın güç ve kuvvetine bağlandığını gösterir.
7767. Metin
{وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا} أي: لم تكن يا رب تردني خائبا ولا محروما من الإجابة، بل لم تزل بي حفيا ولدعائي مجيبا، ولم تزل ألطافك تتوالى علي، وإحسانك واصلا إلي، وهذا توسل إلى الله بإنعامه عليه، وإجابة دعواته السابقة، فسأل الذي أحسن سابقا، أن يتمم إحسانه لاحقا.
{وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا} “Rabbim! Sana ettiğim dualarda hiçbir zaman bedbaht (mahrum) olmadım.” Yani: Ya Rabbi! Sen beni asla eli boş çevirmedin, icabetten mahrum bırakmadın. Bilakis bana daima lütufta bulundun, duama icabet ettin; lütufların üzerime ardı ardına gelmeye, ihsanın bana ulaşmaya devam etti. Bu ise, Allah'ın kendisine olan nimetleriyle ve önceki dualarına icabet etmesiyle Allah'a tevessül etmektir. Böylece geçmişte ihsanda bulunandan, ihsanını gelecekte de tamamlamasını istedi.
7768. Metin
{وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي} أي: وإني خفت من يتولى على بني إسرائيل من بعد موتي، أن لا يقوموا بدينك حق القيام، ولا يدعوا عبادك إليك، وظاهر هذا، أنه لم ير فيهم أحدا فيه لياقة للإمامة في الدين، وهذا فيه شفقة زكريا ﵇ ونصحه، وأن طلبه للولد، ليس كطلب غيره، قصده مجرد المصلحة الدنيوية، وإنما قصده مصلحة الدين، والخوف من ضياعه، ورأى غيره غير صالح لذلك، وكان بيته من البيوت المشهورة في الدين، ومعدن الرسالة، ومظنة للخير، فدعا الله أن يرزقه ولدا، يقوم بالدين من بعده، واشتكى أن امرأته عاقر، أي ليست تلد أصلا وأنه قد بلغ من الكبر عتيا، أي: عمرا يندر معه وجود الشهوة والولد. {فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا} وهذه الولاية، ولاية الدين، وميراث النبوة والعلم والعمل، ولهذا قال: {يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا}
{وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِنْ وَرَائِي} “Doğrusu ben, arkamdan gelecek akrabalarımdan endişe duydum.” Yani: Vefatımdan sonra İsrailoğullarının başına geçecek kimselerin senin dinini hakkıyla ikame edememelerinden ve kullarını sana davet etmemelerinden korktum. Bunun zahirinden anlaşılan şudur ki; aralarında dinde önderlik (imamlık) yapabilecek liyakatte hiç kimse görmemişti. Bu durum Zekeriyya aleyhisselâm'ın şefkatini ve samimi nasihatini gösterir. Onun çocuk talebi, başkalarının talebi gibi sırf dünyevi bir maslahat kastıyla değildi; aksine onun maksadı dinin maslahatı ve onun zayi olmasından duyulan endişeydi. Başkalarını ise buna elverişli görmemişti. Onun evi dinde meşhur, peygamberliğin kaynağı ve hayrın umulduğu evlerdendi. Bu yüzden kendisinden sonra dini ayakta tutacak bir evlat bağışlaması için Allah'a dua etti. Eşinin kısır olduğunu, yani asla çocuk doğurmadığını ve kendisinin de yaşlılıktan iyice beli bükülmüş, yani şehvet ve çocuğun bulunması nadir olan bir yaşa geldiğini arz etti. {فَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا} “Katından bana bir veli (bir oğul) bağışla.” Bu velayet; din velayeti, peygamberlik, ilim ve amel mirasıdır. Nitekim şöyle demiştir: {يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا} “ki, bana da mirasçı olsun, Yakup ailesine de mirasçı olsun. Rabbim, onu rızana mazhar olmuş bir kul kıl!”
7769. Metin
أي: عبدا صالحا ترضاه وتحببه إلى عبادك، والحاصل أنه سأل الله ولدا، ذكرا، صالحا، يبق بعد موته، ويكون وليا من بعده، ويكون نبيا مرضيا عند الله وعند خلقه، وهذا أفضل ما يكون من الأولاد، ومن رحمة الله بعبده، أن يرزقه ولدا صالحا، جامعا لمكارم الأخلاق ومحامد الشيم. فرحمه ربه واستجاب دعوته فقال:
Yani: Kendisinden razı olacağın ve kullarına sevdireceğin salih bir kul kıl. Özetle o, vefatından sonra geride kalacak, ardından veli olacak, Allah katında ve kulları nezdinde kendisinden razı olunan bir nebi olacak salih bir erkek evlat istedi. Evlatların en faziletlisi de budur. Allah'ın kuluna olan rahmetindendir ki, ona ahlakın güzelliklerini ve övgüye layık hasletleri kendisinde toplayan salih bir evlat bahşeder. Rabbi de ona merhamet edip duasına icabet buyurdu ve şöyle buyurdu:
7770. Metin
{٧ - ١١} {يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا * قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا * قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا * قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا * فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا} .
{7 - 11} {يَا زَكَرِيَّا إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلامٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا * قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِرًا وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيًّا * قَالَ كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئًا * قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا * فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا} “[Allah şöyle buyurdu:] 'Ey Zekeriyya! Şüphesiz biz sana adı Yahya olan bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce ona hiçbir adaş kılmadık.' [Zekeriyya] dedi ki: 'Rabbim! Karım kısır ve ben de yaşlılıktan son sınıra ulaşmışken nasıl bir oğlum olabilir?' [Melek] dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Nitekim daha önce sen hiçbir şey değilken seni yaratmıştım.' [Zekeriyya] dedi ki: 'Rabbim! Bana bir işaret ver.' [Rabbi] buyurdu ki: 'Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır.' Bunun üzerine mihraptan kavminin karşısına çıktı ve onlara: 'Sabah akşam [Allah'ı] tesbih edin' diye işaret etti.”
7771. Metin
أي: بشره الله تعالى على يد الملائكة بـ " يحيى " وسماه الله له " يحيى " وكان اسما موافقا لمسماه: يحيا حياة حسية، فتتم به المنة، ويحيا حياة معنوية، وهي حياة القلب والروح، بالوحي والعلم والدين. {لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا} أي: لم يسم هذا الاسم قبله أحد، ويحتمل أن المعنى: لم نجعل له من قبل مثيلا ومساميا، فيكون ذلك بشارة بكماله، واتصافه بالصفات الحميدة، وأنه فاق من قبله، ولكن على هذا الاحتمال، هذا العموم لا بد أن يكون مخصوصا بإبراهيم وموسى ونوح ﵈، ونحوهم، ممن هو أفضل من يحيى قطعا، فحينئذ لما جاءته البشارة بهذا المولود الذي طلبه استغرب وتعجب وقال: {رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ}
Yani: Allah Teâlâ melekler vasıtasıyla ona "Yahya"yı müjdeledi ve onun adını bizzat Allah "Yahya" koydu. Bu isim sahibine tam uygundu: Hem hissi bir hayat yaşayacak ve böylece nimet tamamlanacak, hem de vahiy, ilim ve din ile kalbin ve ruhun hayatı olan manevi bir hayat yaşayacaktı. {لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا} “Daha önce ona hiçbir adaş kılmadık.” Yani: Ondan önce hiç kimseye bu isim verilmemiştir. Bunun anlamının, "Daha önce ona bir benzer ve denk kılmadık" olması da muhtemeldir. Bu takdirde onun kemaline, övgüye değer sıfatlarla donatıldığına ve kendisinden öncekileri aştığına dair bir müjde olur. Ancak bu ihtimale göre bu genelleme, kesin olarak Yahya'dan daha faziletli olan İbrahim, Musa, Nuh aleyhimüsselâm ve benzerleri ile tahsis edilmelidir. İşte o vakit talep ettiği bu çocukla ilgili müjde kendisine gelince hayrete düştü, taaccüp etti ve şöyle dedi: {رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ} “Rabbim! Nasıl bir oğlum olabilir?”
7772. Metin
والحال أن المانع من وجود الولد، موجود بي وبزوجتي؟ وكأنه وقت دعائه، لم يستحضر هذا المانع لقوة الوارد في قلبه، وشدة الحرص العظيم على الولد، وفي هذه الحال، حين قبلت دعوته، تعجب من ذلك، فأجابه الله بقوله: {كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ}
Oysa çocuğun olmasına engel durum bende de eşimde de varken? Sanki o, dua ettiği anda kalbine gelen güçlü istek ve evlada duyduğu aşırı hırs sebebiyle bu engeli aklına getirmemişti. Duası kabul edildiği bu anda ise buna şaşırdı. Bunun üzerine Allah ona şu sözüyle cevap verdi: {كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ} “[Melek] dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır.'”
7773. Metin
أي: الأمر مستغرب في العادة، وفي سنة الله في الخليقة، ولكن قدرة الله تعالى صالحة لإيجاد الأشياء بدون أسبابها فذلك هين عليه، ليس بأصعب من إيجاده قبل ولم يكن شيئا.
Yani: Bu durum adette ve Allah'ın yaratılıştaki sünnetinde yadırganacak bir şeydir; fakat Allah Teâlâ'nın kudreti eşyayı sebepleri olmaksızın da var etmeye muktedirdir. Dolayısıyla bu O'na pek kolaydır; onu daha önce hiçbir şey değilken yaratmış olmasından daha zor değildir.
7774. Metin
{قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً} أي: يطمئن بها قلبي، وليس هذا شكا في خبر الله، وإنما هو، كما قال الخليل ﵇: {رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي} فطلب زيادة العلم، والوصول إلى عين اليقين بعد علم اليقين، فأجابه الله إلى طلبته رحمة به، فـ {قَالَ آيَتُكَ أَلا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا} وفي الآية الأخرى {ثَلاثَةَ أَيَّامٍ إِلا رَمْزًا} والمعنى واحد، لأنه تارة يعبر بالليالي، وتارة بالأيام ومؤداها واحد، وهذا من الآيات العجيبة، فإن منعه من الكلام مدة ثلاثة أيام، وعجزه عنه من غير خرس ولا آفة، بل كان سويا، لا نقص فيه، من الأدلة على قدرة الله الخارقة للعوائد، ومع هذا، ممنوع من الكلام الذي يتعلق بالآدميين وخطابهم،. وأما التسبيح والتهليل، والذكر ونحوه، فغير ممنوع منه، ولهذا قال في الآية الأخرى: {وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإبْكَارِ} فاطمأن قلبه، واستبشر بهذه البشارة العظيمة، وامتثل لأمر الله له بالشكر بعبادته وذكره، فعكف في محرابه، وخرج على قومه منه فأوحى إليهم، أي: بالإشارة والرمز {أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا} لأن البشارة بـ " يحيى " في حق الجميع، مصلحة دينية.
{قَالَ رَبِّ اجْعَلْ لِي آيَةً} “[Zekeriyya] dedi ki: 'Rabbim! Bana bir işaret ver.'” Yani: Kalbimin mutmain olacağı bir işaret. Bu, Allah'ın haberinden şüphe etmek demek değildir; bilakis Halilullah aleyhisselâm'ın: {رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ قَالَ بَلَى وَلَكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي} “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster! buyurmuş, O da: Yoksa inanmadın mı? demiş, o: Evet inandım, lakin kalbimin mutmain olması için, demişti” buyruğunda olduğu gibidir. Böylece o, ilmin artmasını ve ilme'l-yakînden sonra ayne'l-yakîne ulaşmayı istedi. Allah da ona olan merhametinden ötürü bu isteğine icabet etti ve {قَالَ آيَتُكَ أَلا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاثَ لَيَالٍ سَوِيًّا} “[Rabbi] buyurdu ki: 'Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır.'” Diğer ayette ise {ثَلاثَةَ أَيَّامٍ إِلا رَمْزًا} “ancak işaretle üç gün” buyrulmuştur ve anlam birdir. Zira bazen gecelerle bazen de gündüzlerle ifade edilmiştir ve varılan netice birdir. Bu da şaşılacak ayetlerdendir (mucizelerdendir); çünkü dilsizlik veya herhangi bir illet olmaksızın, aksine sapasağlam ve hiçbir eksiği yokken üç gün boyunca konuşmaktan men edilmesi ve bundan aciz kalması, Allah'ın adetleri aşan kudretinin delillerindendir. Bununla birlikte o, yalnızca insanlarla ilgili konuşmaktan ve onlara hitap etmekten men edilmişti. Tesbih, tehlil, zikir ve benzerlerine gelince, bunlardan men edilmemişti. Nitekim diğer ayette: {وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَثِيرًا وَسَبِّحْ بِالْعَشِيِّ وَالإبْكَارِ} “Rabbini çokça zikret ve akşam sabah tesbih et” buyrulmuştur. Böylece kalbi mutmain oldu, bu büyük müjdeyle sevindi ve ibadet ve zikirle şükretmesi yönündeki Allah'ın emrine uydu. Mihrabında itikafa girdi, ardından oradan kavminin karşısına çıktı ve onlara işaretle ve ima ile {أَنْ سَبِّحُوا بُكْرَةً وَعَشِيًّا} “'Sabah akşam [Allah'ı] tesbih edin' diye işaret etti.” Çünkü Yahya müjdesi herkes için dini bir maslahattı.
7775. Metin
{١٢ - ١٥} {يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا * وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيًّا * وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا * وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا} .
{12 - 15} {يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا * وَحَنَانًا مِنْ لَدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيًّا * وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا * وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا} “[Ona dedik ki:] 'Ey Yahya! Kitaba var gücünle sarıl!' Ve henüz çocuk iken ona hikmeti verdik. Katımızdan bir kalp yumuşaklığı ve arılık da [verdik]. O, çok takva sahibi idi. Anne babasına karşı da çok iyi davranırdı; zorba ve isyankâr değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak diriltileceği gün ona selam olsun!”
7776. Metin
دل الكلام السابق على ولادة يحيى، وشبابه، وتربيته، فلما وصل إلى حالة يفهم فيها الخطاب أمره الله أن يأخذ الكتاب بقوة، أي: بجد واجتهاد، وذلك بالاجتهاد في حفظ ألفاظه، وفهم معانيه، والعمل بأوامره ونواهيه، هذا تمام أخذ الكتاب بقوة، فامتثل أمر ربه، وأقبل على الكتاب، فحفظه وفهمه، وجعل الله فيه من الذكاء والفطنة، ما لا يوجد في غيره ولهذا قال: {وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا} أي: معرفة أحكام الله والحكم بها، وهو في حال صغره وصباه.
Önceki sözler Yahya'nın doğumuna, gençliğine ve terbiyesine delalet etmektedir. Kendisine yapılan hitabı anlayacak bir çağa gelince Allah ona Kitaba kuvvetle, yani ciddiyet ve gayretle sarılmasını emretti. Bu da lafızlarını ezberleme, manalarını anlama, emir ve yasaklarıyla amel etme gayretiyle olur; Kitaba kuvvetle sarılmanın tam anlamı budur. O da Rabbinin emrine uyup Kitaba yöneldi, onu ezberledi ve anladı. Allah onda başkalarında bulunmayan bir zeka ve feraset var etti. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا} “Ve henüz çocuk iken ona hikmeti verdik.” Yani: Henüz küçüklük ve çocukluk çağındayken Allah'ın hükümlerini bilmeyi ve onlarla hükmetmeyi [verdik].
7777. Metin
{و} آتيناه أيضا {حَنَانًا مِنْ لَدُنَّا} أي: رحمة ورأفة، تيسرت بها أموره، وصلحت بها أحواله، واستقامت بها أفعاله.
{و} Ve ona ayrıca {حَنَانًا مِنْ لَدُنَّا} “Katımızdan bir kalp yumuşaklığı” yani: işlerinin kolaylaştığı, durumlarının düzeldiği ve amellerinin istikamet bulduğu bir merhamet ve şefkat [verdik].
7778. Metin
{وَزَكَاةً} أي: طهارة من الآفات والذنوب، فطهر قلبه وتزكى عقله، وذلك يتضمن زوال الأوصاف المذمومة، والأخلاق الرديئة، وزيادة الأخلاق الحسنة، والأوصاف المحمودة، ولهذا قال: {وَكَانَ تَقِيًّا} أي: فاعلا للمأمور، تاركا للمحظور، ومن كان مؤمنا تقيا كان لله وليا، وكان من أهل الجنة التي أعدت للمتقين، وحصل له من الثواب الدنيوي والأخروي، ما رتبه الله على التقوى.
{وَزَكَاةً} “ve arılık da” yani: afetlerden ve günahlardan temizlik verdik; böylece kalbi temizlendi ve aklı arındı. Bu ise yerilmiş sıfatların ve kötü ahlakın yok olmasını, güzel ahlakın ve övgüye layık vasıfların artmasını içerir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَكَانَ تَقِيًّا} “O, çok takva sahibi idi.” Yani: Emredileni yapan, yasaklanandan kaçınan biri idi. Kim mümin ve takva sahibi olursa Allah'ın veli kulu olur, takva sahipleri için hazırlanmış olan cennet ehlinden olur ve Allah'ın takvaya bağladığı dünyevi ve uhrevi sevaba nail olur.
7779. Metin
{و} كان أيضا {بَرًّا بِوَالِدَيْهِ} أي: لم يكن عاقا، ولا مسيئا إلى أبويه، بل كان محسنا إليهما بالقول والفعل.
{و} Ve o aynı zamanda {بَرًّا بِوَالِدَيْهِ} “Anne babasına karşı da çok iyi davranırdı.” Yani: Anne babasına asi ve kötü davranan biri değildi; bilakis söz ve fiille onlara iyilik eden biri idi.
7780. Metin
{وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا} أي: لم يكن متجبرا متكبرا عن عبادة الله، ولا مترفعا على عباد الله، ولا على والديه، بل كان متواضعا، متذللا مطيعا، أوابا لله على الدوام، فجمع بين القيام بحق الله، وحق خلقه، ولهذا حصلت له السلامة من الله، في جميع أحواله، مبادئها وعواقبها، فلذا قال: {وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا} وذلك يقتضي سلامته من الشيطان، والشر، والعقاب في هذه الأحوال الثلاثة وما بينها، وأنه سالم من النار والأهوال، ومن أهل دار السلام، فصلوات الله وسلامه عليه وعلى والده وعلى سائر المرسلين، وجعلنا من أتباعهم، إنه جواد كريم.
{وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا} “zorba ve isyankâr değildi.” Yani: Allah'a ibadete karşı zorba ve kibirli olmadığı gibi, Allah'ın kullarına ve anne babasına karşı da büyüklük taslayan biri değildi. Bilakis mütevazı, boyun eğen, itaatkar ve daima Allah'a yönelen biri idi. Böylece hem Allah'ın hakkını hem de yaratılmışların hakkını yerine getirmeyi bir arada toplamıştır. İşte bu yüzden durumlarının başında da sonunda da her halinde Allah'tan ona selamet hasıl oldu. Bundan dolayı: {وَسَلامٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَيًّا} “Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak diriltileceği gün ona selam olsun!” buyurmuştur. Bu da onun bu üç halde ve bunların arasındaki zamanlarda şeytandan, şerden ve cezadan selamette olmasını; cehennemden ve korkulardan emin olup Dârü's-Selâm (cennet) ehlinden olmasını gerektirir. Allah'ın salât ve selâmı onun, babasının ve diğer bütün peygamberlerin üzerine olsun ve bizi de onların tabilerinden kılsın. Şüphesiz O, Cömerttir, Kerîmdir.
7781. Metin
{١٦ - ٢١} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا * فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا * قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا * قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لأهَبَ لَكِ غُلامًا زَكِيًّا * قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا * قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَقْضِيًّا} .
{16 - 21} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مَرْيَمَ إِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ أَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا * فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا * قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا * قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لأهَبَ لَكِ غُلامًا زَكِيًّا * قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا * قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا وَكَانَ أَمْرًا مَقْضِيًّا} “Kitapta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ona Ruhumuzu (Cebrail'i) gönderdik; o da ona tastamam bir insan şeklinde göründü. [Meryem] dedi ki: 'Eğer takva sahibi isen, senden Rahmân'a sığınırım!' [Cebrail] dedi ki: 'Ben ancak sana tertemiz bir oğul bağışlamak için Rabbinin [gönderdiği] bir elçiyim.' [Meryem] dedi ki: 'Bana hiçbir insan dokunmamışken ve ben iffetsiz de değilken nasıl bir oğlum olabilir?' [Melek] dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Onu insanlara bir mucize ve katımızdan bir rahmet kılacağız. Bu, hükme bağlanmış bir iştir.'”
7782. Metin
لما ذكر قصة زكريا ويحيى، وكانت من الآيات العجيبة، انتقل منها إلى ما هو أعجب منها، تدريجا من الأدنى إلى الأعلى فقال: {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ} الكريم {مَرْيَمَ} ﵍، وهذا من أعظم فضائلها، أن تذكر في الكتاب العظيم، الذي يتلوه المسلمون في مشارق الأرض ومغاربها، تذكر فيه بأحسن الذكر، وأفضل الثناء، جزاء لعملها الفاضل، وسعيها الكامل، أي: واذكر في الكتاب مريم، في حالها الحسنة، حين {انْتَبَذَتْ} أي: تباعدت عن أهلها {مَكَانًا شَرْقِيًّا} أي: مما يلي الشرق عنهم.
Zekeriyya ve Yahya'nın şaşılacak ayetlerden olan kıssasını zikrettikten sonra, aşağıdan yukarıya doğru aşamalı olarak ondan daha da hayret verici olana geçti ve şöyle buyurdu: Kerîm olan {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ} “Kitapta an” {مَرْيَمَ} aleyhasselâm'ı. Bu onun en büyük faziletlerindendir; zira yerin doğusunda ve batısında Müslümanların tilavet ettiği bu yüce Kitapta, faziletli ameli ve kusursuz gayretinin bir karşılığı olarak en güzel şekilde ve en üstün övgüyle zikredilmektedir. Yani: Meryem'i o güzel halinde, {انْتَبَذَتْ} ailesinden uzaklaşıp {مَكَانًا شَرْقِيًّا} “doğu tarafında bir yere”, yani onların doğusuna düşen bir mekâna çekildiği vakit Kitapta an.
7783. Metin
{فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا} أي: سترا ومانعا، وهذا التباعد منها، واتخاذ الحجاب، لتعتزل، وتنفرد بعبادة ربها، وتقنت له في حالة الإخلاص والخضوع والذل لله تعالى، وذلك امتثال منها لقوله تعالى: {وَإِذْ قَالَتِ الْمَلائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاءِ الْعَالَمِينَ * يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ} وقوله {فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا} وهو جبريل ﵇ {فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا} أي كاملا من الرجال في صورة جميلة وهيئة حسنة لا عيب فيه ولا نقص لكونها لا تحتمل رؤيته على ما هو عليه فلما رأته في هذه الحال وهي معتزلة عن أهلها منفردة عن الناس قد اتخذت الحجاب عن أعز الناس عليها وهم أهلها خافت أن يكون رجلا قد تعرض لها بسوء وطمع فيها فاعتصمت بربها واستعاذت منه فقالت له {إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ} أي ألتجئ به وأعتصم برحمته أن تنالني بسوء {إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا} أي إن كنت تخاف الله وتعمل بتقواه فاترك التعرض لي فجمعت بين الاعتصام بربها وبين تخويفه وترهيبه وأمره بلزوم التقوى وهي في تلك الحالة الخالية والشباب والبعد عن الناس وهو في ذلك الجمال الباهر والبشرية الكاملة السوية ولم ينطق لها بسوء أو يتعرض لها وإنما ذلك خوف منها وهذا أبلغ ما يكون من العفة والبعد عن الشر وأسبابه
{فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا} “Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti.” Yani: Bir örtü ve engel koydu. Onun bu uzaklaşması ve perde çekmesi; Rabbine ibadet etmek için bir kenara çekilip yalnız kalması, ihlas, huşu ve Allah Teâlâ'ya karşı tezellül halinde O'na boyun eğmesi içindir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna uyması sebebiyledir: {وَإِذْ قَالَتِ الْمَلائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَى نِسَاءِ الْعَالَمِينَ * يَا مَرْيَمُ اقْنُتِي لِرَبِّكِ وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ} “Hani melekler: 'Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı. Ey Meryem! Rabbine divan dur, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et!' demişlerdi.” {فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا} “Biz de ona Ruhumuzu gönderdik” ki o Cebrail aleyhisselâm'dır. {فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا} “o da ona tastamam bir insan şeklinde göründü.” Yani onu kendi hakiki suretinde görmeye tahammül edemeyeceği için, hiçbir kusuru ve noksanı bulunmayan, güzel suret ve heyette, erkeklerin en mükemmeli suretinde göründü. Onu bu halde görünce -ki kendisi ailesinden uzaklaşmış, insanlardan ayrılmış ve kendisine en değerli olan kimselere, yani ailesine karşı bile perde çekmişti- kendisine kötülükle yaklaşan ve göz koyan bir adam olmasından korktu. Rabbine sarıldı ve O'na sığınarak ona şöyle dedi: {إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَنِ مِنْكَ} “senden Rahmân'a sığınırım” yani bana bir kötülük ulaştırmandan O'na iltica eder ve O'nun rahmetine sığınırım, {إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا} “Eğer takva sahibi isen” yani Allah'tan korkuyor ve O'nun takvasıyla amel ediyorsan bana ilişmeyi bırak. Böylece o tenha durumda, gençliğinde ve insanlardan uzak olduğu bir halde; karşıdaki kimse de göz alıcı bir güzellikte, kamil ve tastamam bir insan suretinde iken ve henüz kendisine kötü bir söz söylememiş veya ilişmemişken -ki bu yalnızca onun bir korkusuydu- hem Rabbine sığınmayı hem de onu Allah'la korkutup sakındırmayı ve takvaya sarılmasını emretmeyi bir araya getirdi. Bu ise iffetin, şerden ve şerrin sebeplerinden uzak durmanın en ileri derecesidir.
7784. Metin
وهذه العفة - خصوصا مع اجتماع الدواعي وعدم المانع - من أفضل الأعمال
Bu iffet -özellikle [kötülüğe sevk eden] etkenlerin toplanması ve engelin bulunmaması durumunda- amellerin en faziletlilerindendir.
7785. Metin
ولذلك أثنى الله عليها فقال {وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا} {وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ} فأعاضها الله بعفتها ولدا من آيات الله ورسولا من رسله
Bundan dolayı Allah onu övmüş ve şöyle buyurmuştur: {وَمَرْيَمَ ابْنَتَ عِمْرَانَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا} “İffetini koruyan İmran kızı Meryem'i de [misal verdi]. Biz onun içine Ruhumuzdan üfledik”, {وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ} “İffetini koruyan kadını da [an]. Biz ona Ruhumuzdan üfledik; onu da oğlunu da âlemlere bir mucize kıldık.” Allah bu iffetine karşılık ona Allah'ın ayetlerinden (mucizelerinden) bir evlat ve elçilerinden bir elçi bahşetti.
7786. Metin
فلما رأى جبريل منها الروع والخيفة قال {إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ} أي إنما وظيفتي وشغلي تنفيذ رسالة ربي فيك {لأهَبَ لَكِ غُلامًا زَكِيًّا} وهذه بشارة عظيمة بالولد وزكائه فإن الزكاء يستلزم تطهيره من الخصال الذميمة واتصافه بالخصال الحميدة فتعجبت من وجود الولد من غير أب فقالت {أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا} والولد لا يوجد إلا بذلك؟ "
Cebrail onun dehşetini ve korkusunu görünce şöyle dedi: {إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ} “Ben ancak Rabbinin bir elçisiyim.” Yani benim vazifem ve işim ancak Rabbimin sendeki elçilik görevini yerine getirmektir, {لأهَبَ لَكِ غُلامًا زَكِيًّا} “sana tertemiz bir oğul bağışlamak için.” Bu, çocuk ve onun arılığı (zekâeti) hakkında büyük bir müjdedir. Zira zekâet; yerilmiş huylardan arındırılmasını ve övgüye layık hasletlerle bezenmesini gerektirir. Babasız bir çocuğun var olabilmesine şaşırarak şöyle dedi: {أَنَّى يَكُونُ لِي غُلامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا} “Bana hiçbir insan dokunmamışken ve ben iffetsiz de değilken nasıl bir oğlum olabilir?” Oysa çocuk ancak bunlarla meydana gelir?
7787. Metin
{قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ} تدل على كمال قدرة الله تعالى وعلى أن الأسباب جميعها لا تستقل بالتأثير وإنما تأثيرها بتقدير الله فيري عباده خرق العوائد في بعض الأسباب العادية لئلا يقفوا مع الأسباب ويقطعوا النظر عن مقدرها ومسببها {وَرَحْمَةً مِنَّا} أي ولنجعله رحمة منا به وبوالدته وبالناس
{قَالَ كَذَلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ} “[Melek] dedi ki: 'Öyledir. Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Onu insanlara bir mucize... kılacağız.'” Bu, Allah Teâlâ'nın kudretinin kemaline ve bütün sebeplerin kendi başlarına tesir edemeyeceğine, tesirlerinin ancak Allah'ın takdiriyle olduğuna delalet eder. Nitekim kullar sebeplere takılıp kalmasınlar ve sebepleri takdir edip var edenden nazarlarını kesmesinler diye bazı olağan sebepleri aşan durumları kullarına gösterir. {وَرَحْمَةً مِنَّا} “ve katımızdan bir rahmet [kılacağız]” yani hem ona hem annesine hem de insanlara katımızdan bir rahmet kılmak için [böyle yapacağız].
7788. Metin
أما رحمة الله به فلما خصه الله بوحيه ومن عليه بما من به على أولي العزم وأما رحمته بوالدته فلما حصل لها من الفخر والثناء الحسن والمنافع العظيمة وأما رحمته بالناس فإن أكبر نعمه عليهم أن بعث فيهم رسولا يتلو عليهم آياته ويزكيهم ويعلمهم الكتاب والحكمة فيؤمنون به ويطيعونه وتحصل لهم سعادة الدنيا والآخرة {وَكَانَ} أي وجود عيسى ﵇ على هذه الحالة {أَمْرًا مَقْضِيًّا} قضاء سابقا فلا بد من نفوذ هذا التقدير والقضاء فنفخ جبريل ﵇ في جيبها
Allah'ın ona olan rahmetine gelince; zira Allah onu vahyiyle şereflendirmiş ve azim sahibi peygamberlere (ulü'l-azm) bahşettiği şeyleri ona da lütfetmiştir. Annesine olan rahmetine gelince; zira ona iftihar, güzel övgü ve büyük faydalar hasıl olmuştur. İnsanlara olan rahmetine gelince; şüphesiz onların üzerindeki en büyük nimet, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi göndermesidir. Böylece ona iman eder, ona itaat eder ve dünya ve ahiret saadetine nail olurlar. {وَكَانَ} İsa aleyhisselâm'ın bu şekilde var olması, {أَمْرًا مَقْضِيًّا} “hükme bağlanmış bir iştir”; önceden takdir edilmiş bir hükümdür. Dolayısıyla bu takdir ve hükmün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm onun yakasına üfledi.
7790. Metin
{٢٢ - ٢٦} {فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا * فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا * فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا * وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا} .
{22 - 26} {فَحَمَلَتْهُ فَانْتَبَذَتْ بِهِ مَكَانًا قَصِيًّا * فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا * فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلا تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا * وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا} “Nihayet ona gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma dalına (tutunmaya) sürükledi. 'Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!' dedi. Aşağısından [melek] ona şöyle seslendi: 'Tasalanma, Rabbin senin alt yanında bir su arkı var etmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün.'”
7791. Metin
أي: لما حملت بعيسى ﵇، خافت من الفضيحة، فتباعدت عن الناس {مَكَانًا قَصِيًّا} فلما قرب ولادها، ألجأها المخاض إلى جذع نخلة، فلما آلمها وجع الولادة، ووجع الانفراد عن الطعام والشراب، ووجع قلبها من قالة الناس، وخافت عدم صبرها، تمنت أنها ماتت قبل هذا الحادث، وكانت نسيا منسيا فلا تذكر. وهذا التمني بناء على ذلك المزعج، وليس في هذه الأمنية خير لها ولا مصلحة، وإنما الخير والمصلحة بتقدير ما حصل.
Yani: İsa aleyhisselâm'a hamile kalınca rezil olmaktan (kınanmaktan) korktu ve insanlardan uzaklaşıp {مَكَانًا قَصِيًّا} “uzak bir yere” çekildi. Doğumu yaklaşınca doğum sancısı onu bir hurma ağacının gövdesine sığınmaya mecbur etti. Doğum sancısı, yiyecek ve içecekten mahrum bir şekilde yalnız kalmanın acısı ve insanların dedikodularından ötürü kalbinin duyduğu sızı kendisine ızdırap verip sabredememekten korkunca, bu hadiseden önce ölmüş olmayı ve tamamen unutulup adı anılmaz hale gelmeyi temenni etti. Bu temenni, o son derece sıkıntılı duruma binaendi; yoksa bu temennide onun için bir hayır ve maslahat yoktu. Hayır ve maslahat ancak meydana gelen şeyin takdir edilmesindeydi.
7792. Metin
فحينئذ سكن الملك روعها وثبت جأشها وناداها من تحتها، لعله في مكان أنزل من مكانها، وقال لها: لا تحزني، أي: لا تجزعي ولا تهتمي، فـ {قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا} أي: نهرا تشربين منه.
İşte o anda melek onun korkusunu yatıştırdı, yüreğine ferahlık verdi ve alt tarafından -muhtemelen onun bulunduğu yerden daha aşağı bir mekândan- ona seslendi ve ona: "Üzülme!" yani telâşlanma ve kederlenme dedi; zira {قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا} “Rabbin senin alt yanında bir su arkı var etmiştir” yani kendisinden içebileceğin bir nehir/ark var etmiştir.
7793. Metin
{وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا} أي: طريا لذيذا نافعا
{وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا} “Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar dökülsün.” Yani: Taze, lezzetli ve faydalı [hurmalar dökülsün].
7794. Metin
{فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} .
{فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} “Ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen: 'Ben Rahmân'a [susma] orucu adadım, onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım' de!”
7795. Metin
{فَكُلِي} من التمر، {وَاشْرَبِي} من النهر {وَقَرِّي عَيْنًا} بعيسى، فهذا طمأنينتها من جهة السلامة من ألم الولادة، وحصول المأكل والمشرب والهني.
Hurmadan {فَكُلِي} “ye”, nehirden {وَاشْرَبِي} “iç” ve İsa ile {وَقَرِّي عَيْنًا} “gözün aydın olsun”. Bu, onun doğum sancısından kurtulup selamete ermesi, afiyet verici yiyecek ve içeceğe kavuşması bakımından duyduğu huzur ve güvendir.
7796. Metin
وأما من جهة قالة الناس، فأمرها أنها إذا رأت أحدا من البشر، أن تقول على وجه الإشارة: {إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا} أي: سكوتا {فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} أي: لا تخاطبيهم بكلام، لتستريحي من قولهم وكلامهم. وكان معروفا عندهم أن السكوت من العبادات المشروعة، وإنما لم تؤمر بخطابهم في نفي ذلك عن نفسها لأن الناس لا يصدقونها، ولا فيه فائدة، وليكون تبرئتها بكلام عيسى في المهد، أعظم شاهد على براءتها،.فإن إتيان المرأة بولد من دون زوج، ودعواها أنه من غير أحد، من أكبر الدعاوى، التي لو أقيم عدة من الشهود، لم تصدق بذلك، فجعلت بينة هذا الخارق للعادة، أمرا من جنسه، وهو كلام عيسى في حال صغره جدا، ولهذا قال تعالى:
İnsanların dedikodularına gelince; insanlardan birini gördüğü takdirde işaret yoluyla şöyle demesini emretti: {إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا} “Ben Rahmân'a oruç adadım” yani susmayı adadım, {فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} “onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım”. Yani insanların laflarından ve konuşmalarından rahat bulasın diye onlara sözle hitap etme. Onların nezdinde susmanın meşru ibadetlerden olduğu bilinmekteydi. Bu ithamı kendisinden nefyetmek üzere insanlara bizzat hitap etmesinin emredilmeyişinin sebebi ise; insanların ona inanmayacak olması, bunda bir fayda bulunmaması ve İsa'nın beşikteki konuşmasıyla temize çıkarılmasının onun masumiyetine dair en büyük şahit olması içindir. Zira bir kadının kocasız bir çocuk dünyaya getirmesi ve onun kimseden olmadığını iddia etmesi öyle büyük bir iddiadır ki, pek çok şahit getirilse bile insanlar buna inanmazdı. Bu yüzden bu olağanüstü durumun delili de kendi cinsinden olağanüstü bir hadise kılındı; o da İsa'nın henüz pek küçükken konuşmasıydı. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
7797. Metin
{٢٧ - ٣٣} {فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا * يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا * فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا * قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا * وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا * وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا * وَالسَّلامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا} .
{27 - 33} {فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا * يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا * فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا * قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا * وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا * وَبَرًّا بِوَالِدَتِي وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا شَقِيًّا * وَالسَّلامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا} “Nihayet onu kucağına alarak kavmine getirdi. Dediler ki: 'Ey Meryem! Doğrusu sen çok çirkin bir şey yaptın! Ey Harun'un kız kardeşi! Baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.' Bunun üzerine [Meryem] ona işaret etti. Dediler ki: 'Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?' [Çocuk] dedi ki: 'Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı. Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme karşı çok iyi davranan bir evlat kıldı; beni zorba ve bedbaht yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak diriltileceğim gün bana selam olsun!'”
7798. Metin
أي: فلما تعلت مريم من نفاسها، أتت بعيسى قومها تحمله، وذلك لعلمها ببراءة نفسها وطهارتها، فأتت غير مبالية ولا مكترثة، فقالوا: {لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فًريًّا} أي: عظيما وخيما، وأرادوا بذلك البغاء (١) حاشاها من ذلك.
Yani: Meryem lohusalıktan kurtulup iyileşince, kendisinin masumiyetini ve tertemiz olduğunu bildiği için İsa'yı kucağına alıp kavmine getirdi; hiçbir şeyden çekinmeyip aldırış etmeksizin geldi. Onlar ise şöyle dediler: {لَقَدْ جِئْتِ شَيْئًا فَرِيًّا} “Doğrusu sen çok çirkin bir şey yaptın!” Yani çok büyük ve fena bir iş yaptın; bununla zinayı kastettiler -ki [Meryem] bundan kesinlikle münezzehtir-.
7799. Metin
{يَا أُخْتَ هَارُونَ} الظاهر، أنه أخ لها حقيقي، فنسبوها إليه، وكانوا يسمون بأسماء الأنبياء وليس هو هارون بن عمران أخا موسى، لأن بينهما قرونا كثيرة {مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا} أي: لم يكن أبواك إلا صالحين سالمين من الشر، وخصوصا هذا الشر، الذي يشيرون إليه، وقصدهم: فكيف كنت على غير وصفهما؟ وأتيت بما لم يأتيا به؟. وذلك أن الذرية - في الغالب - بعضها من بعض، في الصلاح وضده، فتعجبوا - بحسب ما قام بقلوبهم - كيف وقع منها، فأشارت لهم إليه، أي: كلموه.
{يَا أُخْتَ هَارُونَ} “Ey Harun'un kız kardeşi!” Zahir olan, onun Meryem'in öz kardeşi olduğudur ve onu kardeşine nispet etmişlerdir. O dönemde peygamberlerin isimlerini verirlerdi; bu Harun, Musa'nın kardeşi İmran oğlu Harun değildir, çünkü aralarında asırlar vardır. {مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا} “Baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.” Yani: Anne baban salih, şerden ve özellikle de onların işaret ettiği bu şerden uzak kimselerdi. Maksatları şuydu: Sen nasıl olur da onların sıfatından farklı olursun ve onların yapmadığı bir şeyi yaparsın? Zira nesil -çoğunlukla- salah ve zıddı hususunda birbirinden etkilenir. Kalplerinde oluşan bu düşünceye göre bunun ondan nasıl meydana geldiğine şaşırdılar. Bunun üzerine Meryem onlara çocuğu işaret etti; yani: "Onunla konuşun" [demek istedi].
7800. Metin
وإنما أشارت لذلك، لأنها أمرت عند مخاطبة الناس لها، أن، تقول: {إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} فلما أشارت إليهم بتكليمه، تعجبوا من ذلك وقالوا: {كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا} لأن ذلك لم تجر به عادة، ولا حصل من أحد في ذلك السن. .
Meryem'in bunu işaret etmesinin sebebi; insanlar kendisine hitap ettiğinde: {إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا} “'Ben Rahmân'a [susma] orucu adadım, onun için bugün hiçbir insanla konuşmayacağım'” demesi emredildiği içindir. Onlara çocukla konuşmalarını işaret edince buna şaşırdılar ve şöyle dediler: {كَيْفَ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا} “'Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?'” Çünkü böyle bir şey alışılagelmiş değildi ve o yaştaki kimseden böyle bir şey vaki olmamıştı.
7801. Metin
فحينئذ قال عيسى ﵇، وهو في المهد صبي: {إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا} فخاطبهم بوصفه بالعبودية، وأنه ليس فيه صفة يستحق بها أن يكون إلها، أو ابنا للإله، تعالى الله عن قول النصارى المخالفين لعيسى في قوله {إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ} ومدعون موافقته.
İşte o zaman İsa aleyhisselâm henüz beşikte bir çocukken şöyle dedi: {إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا} “'Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.'” Onlara hitap ederken kendisini kullukla vasıfladı ve kendisinde ilah veya ilahın oğlu olmayı hak edecek hiçbir sıfat bulunmadığını bildirdi. {إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ} “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum” sözünde İsa'ya muhalefet eden ve onunla mutabık olduklarını iddia eden Hristiyanların bu iftirasından Allah yücedir, münezzehtir.
7802. Metin
{آتَانِيَ الْكِتَابَ} أي: قضى أن يؤتيني الكتب {وَجَعَلَنِي نَبِيًّا} فأخبرهم بأنه عبد الله، وأن الله علمه الكتاب، وجعله من جملة أنبيائه، فهذا من كماله لنفسه، ثم ذكر تكميله لغيره فقال: {وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ} أي: في أي: مكان، وأي: زمان، فالبركة جعلها الله فيَّ من تعليم الخير والدعوة إليه، والنهي عن الشر، والدعوة إلى الله في أقواله وأفعاله، فكل من جالسه، أو اجتمع به، نالته بركته، وسعد به مصاحبه.
{آتَانِيَ الْكِتَابَ} “O bana Kitabı verdi” yani bana Kitabı vermeyi hükme bağladı, {وَجَعَلَنِي نَبِيًّا} “ve beni peygamber kıldı.” Böylece onlara Allah'ın kulu olduğunu, Allah'ın kendisine Kitabı öğrettiğini ve kendisini peygamberleri arasına dahil ettiğini haber verdi. Bu onun kendi nefsi bakımından kemalidir. Ardından başkalarını kemale erdirmesini zikrederek şöyle dedi: {وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنْتُ} “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı.” Yani: Her mekânda ve her zamanda; Allah'ın bendeki bereketi hayrı öğretmek, ona davet etmek, şerden sakındırmak ve sözlerinde ve fiillerinde Allah'a çağırmaktır. Dolayısıyla onunla oturan veya bir araya gelen herkes onun bereketine nail olmuş ve onunla arkadaşlık eden kimse onun sayesinde saadete ermiştir.
7803. Metin
{وَأَوْصَانِي بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا} أي: أوصاني بالقيام بحقوقه، التي من أعظمها الصلاة، وحقوق عباده، التي أجلها الزكاة، مدة حياتي، أي: فأنا ممتثل لوصية ربي، عامل عليها، منفذ لها، ووصاني أيضا، أن أبر والدتي فأحسن إليها غاية الإحسان، وأقوم بما ينبغي له، لشرفها وفضلها، ولكونها والدة لها حق الولادة وتوابعها.
{وَأَوْصَانِي بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيًّا} “yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” Yani: Hayatım boyunca, en büyüğü namaz olan Kendi haklarını ve en yücesi zekât olan kullarının haklarını yerine getirmemi emretti. Yani ben Rabbimin vasiyetine boyun eğmiş, onunla amel eden ve onu uygulayan biriyim. Ayrıca şerefi, fazileti ve doğurma hakkı ile buna bağlı haklara sahip bir anne olması sebebiyle anneme karşı çok iyi davranmamı, ona son derece ihsanda bulunmamı ve ona layık olanı yerine getirmemi emretti.
7804. Metin
{وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا} أي: متكبرا على الله، مترفعا على عباده {شَقِيًّا} في دنياي أو أخراي، فلم يجعلني كذلك بل جعلني مطيعا له خاضعا خاشعا متذللا متواضعا لعباد الله، سعيدا في الدنيا والآخرة، أنا ومن اتبعني.
{وَلَمْ يَجْعَلْنِي جَبَّارًا} “beni zorba... yapmadı” yani Allah'a karşı kibirli, kullarına karşı büyüklük taslayan biri kılmadı, dünyamda veya ahiretimde {شَقِيًّا} “bedbaht” kılmadı. Beni böyle yapmadı; bilakis O'na itaatkar, boyun eğen, huşu duyan, tezellül gösteren, Allah'ın kullarına karşı mütevazı ve hem ben hem de bana tabi olanlar için dünyada ve ahirette bahtiyar kıldı.
7805. Metin
فلما تم له الكمال، ومحامد الخصال قال: {وَالسَّلامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا} أي: من فضل ربي وكرمه، حصلت لي السلامة يوم ولادتي، ويوم موتي، ويوم بعثي، من الشر والشيطان والعقوبة، وذلك يقتضي سلامته من الأهوال، ودار الفجار، وأنه من أهل دار السلام، فهذه معجزة عظيمة، وبرهان باهر، على أنه رسول الله، وعبد الله حقا.
Kemal sıfatları ve övgüye değer hasletleri kendisinde kemale erince şöyle dedi: {وَالسَّلامُ عَلَيَّ يَوْمَ وُلِدْتُ وَيَوْمَ أَمُوتُ وَيَوْمَ أُبْعَثُ حَيًّا} 1 “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağım gün bana selâm olsun.” Yani: Rabbimin lütuf ve keremiyle doğduğum gün, öleceğim gün ve [yeniden] diriltileceğim gün şerden, şeytandan ve cezadan yana bana esenlik hâsıl olmuştur. Bu durum, onun korkunç hallerden ve fâcirlerin yurdundan güvende olmasını ve Dâru's-Selâm (Cennet) ehlinden olduğunu gerektirir. İşte bu, onun hakikaten Allah'ın elçisi ve Allah'ın kulu olduğuna dair büyük bir mucize ve apaçık bir delildir.
7806. Metin
{٣٤ - ٣٦} {ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ * مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ سُبْحَانَهُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ * وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ} .
{34 - 36} {ذَلِكَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ * مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ سُبْحَانَهُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ * وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ} “İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa, hak söz olarak [budur]. Allah'ın çocuk edinmesi düşünülemez; O bundan münezzehtir. Bir işin olmasına hükmettiği zaman, ona sadece 'Ol!' der, o da hemen oluverir. 'Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin. İşte dosdoğru yol budur.'”
7807. Metin
أي: ذلك الموصوف بتلك الصفات، عيسى بن مريم، من غير شك ولا مرية، بل قول الحق، وكلام الله، الذي لا أصدق منه قيلا ولا أحسن منه حديثا، فهذا الخبر اليقيني، عن عيسى ﵇، وما قيل فيه مما يخالف هذا، فإنه مقطوع ببطلانه،.وغايته أن يكون شكا من قائله لا علم له به، ولهذا قال: {الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ} أي: يشكون فيمارون بشكهم، ويجادلون بخرصهم، فمن قائل عنه: إنه الله، أو ابن الله، أو ثالث ثلاثة، تعالى الله عن إفكهم وتقولهم علوا كبيرا.
Yani: Bu sıfatlarla nitelenen kişi, hiçbir şüphe ve tereddüt olmaksızın Meryem oğlu İsa'dır; bilakis sözü O'ndan daha doğru ve kelamı O'ndan daha güzel kimse bulunmayan Allah'ın kelamı ve hak sözdür. İşte İsa aleyhisselâm hakkında kesin haber budur; ona dair bunun hilafına söylenen her şeyin bâtıl olduğu kesindir. En nihayetinde bu, söyleyeninin hiçbir ilmi olmaksızın düştüğü bir şüphedir. Bundan dolayı: {الَّذِي فِيهِ يَمْتَرُونَ} “hakkında şüpheye düştükleri” yani şüphe edip şüpheleriyle tartışmaya ve tahminleriyle çekişmeye girdikleri [kimsedir] buyurmuştur. Kimi onun hakkında: "O Allah'tır" veya "Allah'ın oğludur" ya da "üçün üçüncüsüdür" der. Allah onların iftiralarından ve uydurmalarından son derece yücedir, münezzehtir.
7808. Metin
فـ {مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ} أي: ما ينبغي ولا يليق، لأن ذلك من الأمور المستحيلة، لأنه الغني الحميد، المالك لجميع الممالك، فكيف يتخذ من عباده ومماليكه، ولدا؟! {سُبْحَانَهُ} أي: تنزه وتقدس عن الولد والنقص، {إِذَا قَضَى أَمْرًا} أي: من الأمور الصغار والكبار، لم يمتنع، عليه ولم يستصعب {فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} فإذا كان قدره ومشيئته نافذا في العالم العلوي والسفلي، فكيف يكون له ولد؟ ".وإذا كان إذا أراد شيئا قال له: {كُن فَيَكُونُ} فكيف يستبعد إيجاده عيسى من غير أب؟!.
{مَا كَانَ لِلَّهِ أَنْ يَتَّخِذَ مِنْ وَلَدٍ} “Allah'ın çocuk edinmesi düşünülemez” yani O'na yakışmaz ve yaraşmaz; zira bu imkânsız şeylerdendir. Çünkü O Ganîdir, Hamîddir, bütün mülklerin yegâne mâlikidir; kullarından ve mülkü olanlardan nasıl çocuk edinsin?! {سُبْحَانَهُ} “O bundan münezzehtir” yani çocuktan ve noksanlıktan yücedir ve mukaddestir. {إِذَا قَضَى أَمْرًا} “Bir işin olmasına hükmettiği zaman” -ister küçük ister büyük olsun- hiçbir iş O'na mani olamaz ve O'na zor gelmez; {فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ} “ona sadece 'Ol!' der, o da hemen oluverir.” Takdiri ve meşîeti ulvî ve süflî âlemde bütünüyle geçerli iken O'nun nasıl çocuğu olabilir?! Bir şeyi murat ettiğinde ona: {كُن فَيَكُونُ} “Ol der ve oluverir” iken, İsa'yı babasız yaratması nasıl akıldan uzak görülebilir?!
7809. Metin
ولهذا أخبر عيسى أنه عبد مربوب كغيره، فقال: {وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ} الذي خلقنا، وصورنا، ونفذ فينا تدبيره، وصرفنا تقديره.
İşte bu sebeple İsa da diğerleri gibi terbiye edilmiş (yaratılmış) bir kul olduğunu haber vererek şöyle demiştir: {وَإِنَّ اللَّهَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ} “'Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir.'” Bizi yaratan, bize şekil veren, üzerimizde tedbiri geçerli olan ve takdiriyle bizi sevk ve idare eden O'dur.
7810. Metin
{فَاعْبُدُوهُ} أي: أخلصوا له العبادة، واجتهدوا في الإنابة، وفي هذا الإقرار بتوحيد الربوبية، وتوحيد الإلهية، والاستدلال بالأول على الثاني، ولهذا قال: {هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ} أي: طريق معتدل، موصل إلى الله، لكونه طريق الرسل وأتباعهم، وما عدا هذا، فإنه من طرق الغي والضلال.
{فَاعْبُدُوهُ} “Öyleyse O'na kulluk edin.” Yani: İbadeti O'na halis kılın ve O'na yönelmekte gayret gösterin. Bunda Tevhid-i Rubûbiyyet ve Tevhid-i Ulûhiyyet ikrarı ile birincisiyle ikincisine delil getirme vardır. Bundan dolayı: {هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ} “İşte dosdoğru yol budur” buyurmuştur; yani peygamberlerin ve onlara tabi olanların yolu olması sebebiyle Allah'a ulaştıran dosdoğru bir yoldur. Bunun dışındakiler ise azgınlık ve sapıklık yollarıdır.
7811. Metin
{٣٧ - ٣٨} {فَاخْتَلَفَ الأحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ * أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا لَكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} .
{37 - 38} {فَاخْتَلَفَ الأحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ * أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا لَكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “Fakat fırkalar kendi aralarında ihtilafa düştüler. Büyük bir günün gelişini görecekleri an vay inkâr edenlerin haline! Bize gelecekleri gün onlar ne iyi işitir, ne iyi görürler! Fakat zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.”
7812. Metin
لما بين تعالى حال عيسى بن مريم الذي لا يشك فيها ولا يمترى، أخبر أن الأحزاب، أي: فرق الضلال، من اليهود والنصارى وغيرهم، على اختلاف طبقاتهم اختلفوا في عيسى ﵇، فمن غال فيه وجاف، فمنهم من قال: إنه الله، ومنهم من قال: إنه ابن الله. ومنهم من قال: إنه ثالث ثلاثة. ومنهم من لم يجعله رسولا بل رماه بأنه ولد بغي كاليهود..وكل هؤلاء أقوالهم باطلة، وآراؤهم فاسدة، مبنية على الشك والعناد، والأدلة الفاسدة، والشبه الكاسدة، وكل هؤلاء مستحقون للوعيد الشديد، ولهذا قال: {فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} بالله ورسله وكتبه، ويدخل فيهم اليهود والنصارى، القائلون بعيسى قول الكفر. {مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ} أي: مشهد يوم القيامة، الذي يشهده الأولون والآخرون، أهل السماوات وأهل الأرض، الخالق والمخلوق، الممتلئ بالزلازل والأهوال، المشتمل على الجزاء بالأعمال، فحينئذ يتبين ما كانوا يخفون ويبدون، وما كانوا يكتمون.
Allah Teâlâ hakkında hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmayan Meryem oğlu İsa'nın durumunu açıkladıktan sonra ahzâbın, yani Yahudilerden, Hristiyanlardan ve farklı fırkalardan olan sapıklık gruplarının İsa aleyhisselâm hakkında ihtilafa düştüklerini haber verdi. Kimi onun hakkında aşırı gitti (ifrat), kimi de haddi aşıp onu aşağıladı (tefrit). Kimi: "O Allah'tır" dedi, kimi: "O Allah'ın oğludur" dedi, kimi: "O üçün üçüncüsüdür" dedi, kimi de Yahudiler gibi onu bir peygamber kabul etmeyip zina çocuğu olmakla itham etti. Bunların hepsinin sözleri bâtıl, görüşleri bozuktur; şüphe, inat, çürük deliller ve değersiz şüphelere dayanmaktadır. Bunların hepsi şiddetli tehdidi hak etmişlerdir. Bundan dolayı: {فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “vay inkâr edenlerin haline!” buyurmuştur ki Allah'ı, elçilerini ve kitaplarını inkâr edenleri kapsar; İsa hakkında küfür sözü söyleyen Yahudi ve Hristiyanlar da buna dahildir. {مِنْ مَشْهَدِ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “Büyük bir günün gelişini görecekleri an” yani öncekilerin ve sonrakilerin, gök ve yer ehlinin, Yaratıcı'nın ve yaratılmışların şahit olacağı, sarsıntılar ve dehşetlerle dolu, amellerin karşılığını içeren kıyamet gününün toplanma anında. İşte o zaman gizledikleri ve açığa vurdukları, saklayageldikleri her şey apaçık ortaya çıkacaktır.
7813. Metin
{أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا} أي: ما أسمعهم وما أبصرهم في ذلك اليوم!. فيقرون بكفرهم وشركهم وأقوالهم، ويقولون: {ربنا أبصرنا وسمعنا فارجعنا نعمل صالحا إنا موقنون} ففي القيامة، يستيقنون حقيقة ما هم عليه.
{أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا} “Bize gelecekleri gün onlar ne iyi işitir, ne iyi görürler!” Yani o gün onların işitmesi ve görmesi ne kadar da keskindir! Küfürlerini, şirklerini ve söylediklerini ikrar eder ve: {ربنا أبصرنا وسمعنا فارجعنا نعمل صالحا إنا موقنون} “Rabbimiz! Gördük ve işittik; artık bizi geri gönder de salih amel işleyelim, biz kesin olarak inandık” derler. Kıyamette içinde bulundukları durumun hakikatini kesin olarak anlarlar.
7814. Metin
{لَكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} وليس لهم عذر في هذا الضلال، لأنهم بين معاند ضال على بصيرة، عارف بالحق، صادف عنه، وبين ضال عن طريق الحق، متمكن من معرفة الحق والصواب، ولكنه راض بضلاله وما هو عليه من سوء أعماله، غير ساع في معرفة الحق من الباطل، وتأمل كيف قال: {فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} بعد قوله {فَاخْتَلَفَ الأحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ} ولم يقل " فويل لهم " ليعود الضمير إلى الأحزاب، لأن من الأحزاب المختلفين، طائفة أصابت الصواب، ووافقت الحق، فقالت في عيسى: " إنه عبد الله ورسوله " فآمنوا به، واتبعوه، فهؤلاء مؤمنون، غير داخلين في هذا الوعيد، فلهذا خص الله بالوعيد الكافرين.
{لَكِنِ الظَّالِمُونَ الْيَوْمَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “Fakat zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.” Bu sapıklıklarında onların hiçbir mazereti yoktur; zira onlar ya hakkı bildiği halde bile bile sapmış, ondan yüz çevirmiş inatçılardır ya da hak yolu kaybedip hakkı ve doğruyu öğrenme imkânı varken sapıklığına ve işlediği kötü amellere razı olmuş, hakkı bâtıldan ayırt etmeye gayret etmeyen kimselerdir. Dikkat et ki: {فَاخْتَلَفَ الأحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ} “Fakat fırkalar kendi aralarında ihtilafa düştüler” buyruğundan sonra zamiri fırkalara döndürerek "onların vay haline" dememiş, bilakis {فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “vay inkâr edenlerin haline!” buyurmuştur. Çünkü ihtilaf eden bu fırkalar arasında isabet edip hakka muvafık olan, İsa hakkında: "O, Allah'ın kulu ve elçisidir" diyerek ona iman eden ve ona tabi olan bir topluluk da vardır. Bunlar mümindirler ve bu tehdide dahil değillerdir. İşte bu sebeple Allah tehdidi kâfirlere tahsis etmiştir.
7815. Metin
{٣٩ - ٤٠} {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ إِذْ قُضِيَ الأمْرُ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ وَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ * إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الأرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ} .
{39 - 40} {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْحَسْرَةِ إِذْ قُضِيَ الأمْرُ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ وَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ * إِنَّا نَحْنُ نَرِثُ الأرْضَ وَمَنْ عَلَيْهَا وَإِلَيْنَا يُرْجَعُونَ} “İşin bitirileceği o hasret günü ile onları uyar! Onlar ise hâlâ gaflet içindedirler ve inanmazlar. Şüphesiz yeryüzüne ve üzerindekilere biz vâris olacağız ve onlar bize döndürüleceklerdir.”
7816. Metin
الإنذار هو: الإعلام بالمخوف على وجه الترهيب، والإخبار بصفاته، وأحق ما ينذر به ويخوف به العباد، يوم الحسرة حين يقضى الأمر، فيجمع الأولون والآخرون في موقف واحد، ويسألون عن أعمالهم،. فمن آمن بالله، واتبع رسله، سعد سعادة لا يشقى بعدها،. ومن لم يؤمن بالله ويتبع رسله شقي شقاوة لا سعادة (١) بعدها، وخسر نفسه وأهله،. فحينئذ يتحسر، ويندم ندامة تتقطع منها القلوب، وتنصدع منها الأفئدة، وأي: حسرة أعظم من فوات رضا الله وجنته، واستحقاق سخطه والنار، على وجه لا يتمكن من الرجوع، ليستأنف العمل، ولا سبيل له إلى تغيير حاله بالعود إلى الدنيا؟! فهذا قدامهم، والحال أنهم في الدنيا في غفلة عن هذا الأمر العظيم لا يخطر بقلوبهم، ولو خطر فعلى سبيل الغفلة، قد عمتهم الغفلة، وشملتهم السكرة، فهم لا يؤمنون بالله، ولا يتبعون رسله، قد ألهتهم دنياهم، وحالت بينهم وبين الإيمان شهواتهم المنقضية الفانية.
Uyarı (inzâr): Korkulacak şeyi sakındırma maksadıyla bildirmek ve sıfatlarını haber vermektir. Kulların kendisiyle uyarılıp korkutulmasına en layık olan şey, işin bitirileceği hasret günüdür; o gün öncekiler ve sonrakiler tek bir durakta toplanır ve amellerinden hesaba çekilirler. Allah'a iman edip peygamberlerine uyan kimse, ardından asla bedbaht olunmayacak bir saadete erer. Allah'a inanmayıp peygamberlerine uymayan kimse ise ardından asla saadet gelmeyecek bir bedbahtlığa uğrar; nefsini ve ehlini hüsrana uğratır. İşte o an öyle bir hasret çeker ve kalplerin parça parça olacağı, yüreklerin yarılacağı öyle bir pişmanlık duyar ki! Ameli yeniden başlatmak için geri dönmenin mümkün olmadığı, dünyaya dönerek durumunu değiştirmenin hiçbir yolu bulunmadığı bir haldeyken Allah'ın rızasını ve cennetini kaçırmaktan, O'nun gazabını ve ateşi hak etmekten daha büyük hangi hasret olabilir?! Bu durum önlerinde dururken, onlar dünyada bu büyük meseleden gaflet içindedirler; kalplerine bile gelmez, gelse dahi gafletle geçer. Gaflet onları bürümüş, sarhoşluk onları kuşatmıştır; bu yüzden Allah'a inanmazlar ve elçilerine tabi olmazlar. Dünyaları onları oyalamış, geçici ve fani şehvetleri imanla aralarına girmiştir.
7817. Metin
فالدنيا وما فيها، من أولها إلى آخرها، ستذهب عن أهلها، ويذهبون عنها، وسيرث الله الأرض ومن عليها، ويرجعهم إليه، فيجازيهم بما عملوا فيها، وما خسروا فيها أو ربحوا، فمن فعل خيرا فليحمد الله، ومن وجد غير ذلك، فلا يلومن إلا نفسه.
Dünya ve onun içindekiler, başından sonuna kadar, ehlinden [kopup] gidecek; onlar da dünyadan ayrılıp gideceklerdir. Yeryüzüne ve üzerindekilere Allah vâris olacak ve onları kendi huzuruna döndürecektir. Böylece orada yaptıklarının, orada kaybettiklerinin yahut kazandıklarının karşılığını onlara verecektir. Artık kim bir hayır yaparsa Allah’a hamdetsin; kim de bundan başkasını bulursa yalnızca kendini kınasın.
7818. Metin
{٤١ - ٥٠} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا * إِذْ قَالَ لأبِيهِ يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لا يَسْمَعُ وَلا يُبْصِرُ وَلا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا * يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا * يَا أَبَتِ لا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا * يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا * قَالَ أَرَاغِبٌ أَنْتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْرَاهِيمُ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لأرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا * قَالَ سَلامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا * وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَأَدْعُو رَبِّي عَسَى أَلا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا * فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلا جَعَلْنَا نَبِيًّا * وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا} .
{41 - 50} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا * إِذْ قَالَ لأبِيهِ يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لا يَسْمَعُ وَلا يُبْصِرُ وَلا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا * يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا * يَا أَبَتِ لا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا * يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا * قَالَ أَرَاغِبٌ أَنْتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْرَاهِيمُ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ لأرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا * قَالَ سَلامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا * وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَأَدْعُو رَبِّي عَسَى أَلا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا * فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلا جَعَلْنَا نَبِيًّا * وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا} “Kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir kimse (sıddîk), bir nebi idi. Hani o, babasına demişti ki: 'Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun? Babacığım! Doğrusu bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Öyleyse bana uy ki, seni dosdoğru bir yola ileteyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme; çünkü şeytan Rahmân'a çok asi olmuştur. Babacığım! Doğrusu ben, sana Rahmân'dan bir azabın dokunmasından ve böylece şeytanın bir dostu olmandan korkuyorum.' [Babası] dedi ki: 'Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Yemin olsun, eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım! Uzun bir süre benden uzak dur!' [İbrahim] dedi ki: 'Sana selam olsun! Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O, bana karşı çok lütufkârdır. Sizden de Allah'tan başka yalvardığınız şeylerden de ayrılıp bir kenara çekiliyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki Rabbime edeceğim dua ile bedbaht (mahrum) olmam.' Onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden ayrılınca, ona İshak'ı ve Yakup'u bağışladık ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk ve onlar için yüce bir doğruluk dili (güzel bir nam) kıldık.”
7819. Metin
أجل الكتب وأفضلها وأعلاها، هذا الكتاب المبين، والذكر الحكيم، فإن ذكر فيه الأخبار، كانت أصدق الأخبار وأحقها، وإن ذكر فيه الأمر والنهي، كانت أجل الأوامر والنواهي، وأعدلها وأقسطها، وإن ذكر فيه الجزاء والوعد والوعيد، كان أصدق الأنباء وأحقها وأدلها على الحكمة والعدل والفضل،. وإن ذكر فيه الأنبياء والمرسلون، كان المذكور فيه، أكمل من غيره وأفضل، ولهذا كثيرا ما يبدئ ويعيد في قصص الأنبياء، الذين فضلهم على غيرهم، ورفع قدرهم، وأعلى أمرهم، بسبب ما قاموا به، من عبادة الله ومحبته، والإنابة إليه، والقيام بحقوقه، وحقوق العباد، ودعوة الخلق إلى الله، والصبر على ذلك، والمقامات الفاخرة، والمنازل العالية،. فذكر الله في هذه السورة جملة من الأنبياء، يأمر الله رسوله أن يذكرهم، لأن في ذكرهم إظهار الثناء على الله وعليهم، وبيان فضله وإحسانه إليهم،. وفيه الحث على الإيمان بهم ومحبتهم، والاقتداء بهم، فقال: {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا} جمع الله له بين الصديقية والنبوة.
Kitapların en yücesi, en faziletlisi ve en üstünü; bu apaçık Kitap ve hikmet dolu Zikir'dir (Kur'an). Eğer onda haberler zikredilmişse, haberlerin en doğrusu ve en gerçeğidir. Eğer onda emir ve yasaklar zikredilmişse, emir ve yasakların en celili, en adili ve en hakkaniyetlisidir. Eğer onda karşılık, vaad ve tehdit zikredilmişse, haberlerin en doğrusu, en hak olanı ve hikmet, adalet ve lütfa en çok delalet edenidir. Eğer onda peygamberler ve elçiler zikredilmişse, orada zikredilenler başkalarından daha kâmil ve daha faziletlidir. Bundan dolayı Allah'a ibadet ve muhabbet etmeleri, O'na yönelmeleri, O'nun haklarını ve kulların haklarını yerine getirmeleri, yaratılmışları Allah'a davet etmeleri, bu uğurda sabretmeleri, üstün makamları ve yüce dereceleri sebebiyle başkalarına üstün kıldığı, kadrini yücelttiği ve şanını âlî kıldığı peygamberlerin kıssalarını sık sık tekrar tekrar anlatır. İşte Allah bu surede bir grup peygamberi zikrederek Resûlüne onları anmasını emretmektedir; zira onların anılmasında Allah'a ve onlara yönelik övgünün ortaya konması, Allah'ın onlara olan lütuf ve ihsanının beyanı vardır. Bunda ayrıca onlara iman etmeye, onları sevmeye ve onlara uymaya teşvik vardır. Şöyle buyurmuştur: {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا} “Kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir kimse (sıddîk), bir nebi idi.” Allah onda sıddîklık ile nebiliği bir arada toplamıştır.
7820. Metin
فالصديق: كثير الصدق، فهو الصادق في أقواله وأفعاله وأحواله، المصدق بكل ما أمر بالتصديق به،. وذلك يستلزم العلم العظيم الواصل إلى القلب، المؤثر فيه، الموجب لليقين، والعمل الصالح الكامل،. وإبراهيم ﵇، هو أفضل الأنبياء كلهم بعد محمد ﷺ، وهو الأب الثالث للطوائف الفاضلة، وهو الذي جعل الله في ذريته النبوة والكتاب، وهو الذي دعا الخلق إلى الله، وصبر على ما ناله من العذاب العظيم، فدعا القريب والبعيد، واجتهد في دعوة أبيه، مهما أمكنه، وذكر الله مراجعته إياه، فقال: {إِذْ قَالَ لأبِيهِ} مهجنا له عبادة الأوثان: {يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لا يَسْمَعُ وَلا يُبْصِرُ وَلا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا} أي: لم تعبد أصناما، ناقصة في ذاتها، وفي أفعالها، فلا تسمع، ولا تبصر، ولا تملك لعابدها نفعا ولا ضرا، بل لا تملك لأنفسها شيئا من النفع، ولا تقدر على شيء من الدفع، فهذا برهان جلي دال على أن عبادة الناقص في ذاته وأفعاله مستقبح عقلا وشرعا. ودل بتنبيهه وإشارته، أن الذي يجب ويحسن عبادة من له الكمال، الذي لا ينال العباد نعمة إلا منه، ولا يدفع عنهم نقمة إلا هو، وهو الله تعالى.
Sıddîk; doğruluğu çok olan kimsedir. O, sözlerinde, fiillerinde ve hallerinde dosdoğru olan ve tasdik edilmesi emredilen her şeyi tasdik edendir. Bu ise kalbe ulaşan, onda tesir bırakan, yakîni ve kâmil salih ameli gerektiren yüce bir ilmi iktiza eder. İbrahim aleyhisselâm, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir; faziletli toplulukların üçüncü babasıdır; Allah'ın, soyunda peygamberliği ve Kitabı kıldığı kimsedir. Yaratılmışları Allah'a davet eden ve maruz kaldığı büyük eziyetlere sabreden odur. Yakını ve uzağı davet etmiş, elinden geldiğince babasını davet etmekte gayret göstermiştir. Allah onun babasıyla olan konuşmasını zikrederek şöyle buyurmuştur: {إِذْ قَالَ لأبِيهِ} putlara tapmayı ona çirkin göstererek: {يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لا يَسْمَعُ وَلا يُبْصِرُ وَلا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا} “'Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin kulluk ediyorsun?'” Yani: Zatında ve fiillerinde noksan olan, işitmeyen, görmeyen, kendisine tapan kimseye ne fayda ne de zarar vermeye gücü yetmeyen; bilakis kendi nefisleri için dahi hiçbir faydaya mâlik olmayan ve hiçbir zararı savmaya güç yetiremeyen putlara niçin tapıyorsun? Bu, zatında ve fiillerinde noksan olan varlığa tapmanın aklen ve şer'an çirkin olduğunu gösteren apaçık bir delildir. İbrahim'in bu uyarısı ve işareti; kulluk edilmesinin vacip ve güzel olduğu yegâne varlığın, kulların ancak kendisinden nimet bulduğu ve başlarına gelen musibeti ancak kendisinin defettiği kemal sahibi Allah Teâlâ olduğunu göstermiştir.
7821. Metin
{يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ} أي: يا أبت لا تحقرني وتقول: إني ابنك، وإن عندك ما ليس عندي، بل قد أعطاني الله من العلم ما لم يعطك، والمقصود من هذا قوله: {فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا} أي: مستقيما معتدلا وهو: عبادة الله وحده لا شريك له، وطاعته في جميع الأحوال،. وفي هذا من لطف الخطاب ولينه، ما لا يخفى، فإنه لم يقل: " يا أبت أنا عالم، وأنت جاهل " أو " ليس عندك من العلم شيء " وإنما أتى بصيغة تقتضي أن عندي وعندك علما، وأن الذي وصل إلي لم يصل إليك ولم يأتك، فينبغي لك أن تتبع الحجة وتنقاد لها.
{يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ} “'Babacığım! Doğrusu bana, sana gelmeyen bir ilim geldi.'” Yani: Babacığım! Beni küçümseyip 'Ben senin babanım, sende olmayan şeyler bende var' deme; bilakis Allah bana sana vermediği bir ilim bahşetmiştir. Bundan maksat ise şu buyruğudur: {فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا} “'Öyleyse bana uy ki, seni dosdoğru bir yola ileteyim.'” Yani dosdoğru ve dengeli bir yola; o da ortağı olmayan bir ve tek Allah'a ibadet etmek ve her halükârda O'na itaat etmektir. Bu ifadede hitabın ne kadar nazik ve yumuşak olduğu gizli değildir. Zira o: "Babacığım, ben âlimim sen ise cahilsin" veya "Sende hiçbir ilim yok" dememiş; bilakis bende de sende de ilim olduğunu, ancak bana ulaşan kısmın sana ulaşmadığını ve gelmediğini ifade eden bir üslup kullanmıştır. Öyleyse sana düşen, hüccete tabi olmak ve ona boyun eğmektir.
7822. Metin
{يَا أَبَتِ لا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ} لأن من عبد غير الله، فقد عبد الشيطان، كما قال تعالى: {أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ}
{يَا أَبَتِ لا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ} “'Babacığım! Şeytana kulluk etme'”; çünkü Allah'tan başkasına kulluk eden kimse şüphesiz şeytana kulluk etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ} “Ey Âdemoğulları! Ben size, şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır diye bildirmedim mi?”
7823. Metin
{إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا} فمن اتبع خطواته، فقد اتخذه وليا وكان عاصيا لله بمنزلة الشيطان. وفي ذكر إضافة العصيان إلى اسم الرحمن، إشارة إلى أن المعاصي تمنع العبد من رحمة الله، وتغلق عليه أبوابها،. كما أن الطاعة أكبر الأسباب لنيل رحمته، ولهذا قال: {يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ} أي: بسبب إصرارك على الكفر، وتماديك في الطغيان {فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا} أي: في الدنيا والآخرة، فتنزل بمنازله الذميمة، وترتع في مراتعه الوخيمة، فتدرج الخليل ﵇ بدعوة أبيه، بالأسهل فالأسهل، فأخبره بعلمه، وأن ذلك موجب لاتباعك إياي، وأنك إن أطعتني، اهتديت إلى صراط مستقيم، ثم نهاه عن عبادة الشيطان، وأخبره بما فيها من المضار، ثم حذره عقاب الله ونقمته إن أقام على حاله، وأنه يكون وليا للشيطان، فلم ينجع هذا الدعاء بذلك الشقي، وأجاب بجواب جاهل وقال: {أَرَاغِبٌ أَنْتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْرَاهِيمُ} فتبجح بآلهته [التي هي] (١) من الحجر والأصنام، ولام إبراهيم عن رغبته عنها، وهذا من الجهل المفرط، والكفر الوخيم، يتمدح بعبادة الأوثان، ويدعو إليها.
{إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَنِ عَصِيًّا} “'çünkü şeytan Rahmân'a çok asi olmuştur.'” Kim onun adımlarına uyarsa onu dost edinmiş olur ve şeytanın mertebesinde Allah'a asi bir kul haline gelir. İsyanın Rahmân ismine nispet edilerek zikredilmesinde, günahların kulu Allah'ın rahmetinden alıkoyduğuna ve rahmet kapılarını onun üzerine kapattığına bir işaret vardır. Nitekim itaat de O'nun rahmetine nail olmanın en büyük sebebidir. İşte bu yüzden: {يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمَنِ} “'Babacığım! Doğrusu ben, sana Rahmân'dan bir azabın dokunmasından... korkuyorum'” yani küfürde ısrar etmen ve azgınlıkta haddi aşman sebebiyle, {فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا} “'ve böylece şeytanın bir dostu olmandan [korkuyorum].'” Yani dünyada ve ahirette onun dostu olursun; böylece onun yerilmiş menzillerine iner ve onun feci bataklıklarında debelenirsin. Halilullah aleyhisselâm babasını davet ederken en kolayından başlayarak derece derece ilerledi: Ona ilmini ve bunun kendisine tabi olmayı gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde dosdoğru yola iletileceğini haber verdi; ardından onu şeytana kulluk etmekten nehyedip bunda bulunan zararları bildirdi; sonra durumunu sürdürdüğü takdirde Allah'ın cezası ve gazabıyla ve şeytanın dostu olmakla onu uyardı. Fakat bu davet o bedbahta fayda vermedi ve cahilce bir cevap vererek şöyle dedi: {أَرَاغِبٌ أَنْتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْرَاهِيمُ} “'Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun?'” Böylece taşlardan ve heykellerden olan ilahlarıyla övündü ve onlardan yüz çevirdiği için İbrahim'i kınadı. Bu ise aşırı cehaletten ve feci bir küfürdendir; putlara tapmakla övünür ve ona çağırır.
7824. Metin
{لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ} أي: عن شتم آلهتي، ودعوتي إلى عبادة الله {لأرْجُمَنَّكَ} أي: قتلا بالحجارة {وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا} أي: لا تكلمني زمانا طويلا فأجابه الخليل جواب عباد الرحمن عند خطاب الجاهلين، ولم يشتمه، بل صبر، ولم يقابل أباه بما يكره، وقال: {سَلامٌ عَلَيْكَ} أي: ستسلم من خطابي إياك بالشتم والسب وبما تكره، {سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا} أي: لا أزال أدعو الله لك بالهداية والمغفرة، بأن يهديك للإسلام، الذي تحصل به المغفرة، فـ {إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا} أي: رحيما رءوفا بحالي، معتنيا بي، فلم يزل يستغفر الله له رجاء أن يهديه الله، فلما تبين له أنه عدو لله، وأنه لا يفيد فيه شيئا، ترك الاستغفار له، وتبرأ منه.
{لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ} “'Yemin olsun, eğer vazgeçmezsen'” yani ilahlarıma sövmekten ve beni Allah'a kulluğa davet etmekten vazgeçmezsen {لأرْجُمَنَّكَ} “'seni mutlaka taşlarım!'” yani taşlayarak öldürürüm, {وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا} “'Uzun bir süre benden uzak dur!'” yani uzun bir zaman benimle konuşma! Halilullah ise cahiller kendilerine hitap ettiğinde Rahmân'ın kullarının verdiği cevabı verdi; babasına sövmedi, bilakis sabretti ve babasına hoşlanmayacağı bir karşılık vermedi. Şöyle dedi: {سَلامٌ عَلَيْكَ} “'Sana selam olsun!'” Yani sana sövmekle, hakaret etmekle ve hoşlanmayacağın şeylerle hitap etmemden yana güvende olacaksın. {سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا} “'Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O, bana karşı çok lütufkârdır.'” Yani senin için hidayet ve mağfiret dilemeye, bağışlanmanın kendisiyle hasıl olacağı İslâm'a seni iletmesi için Allah'a dua etmeye devam edeceğim. Zira {إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا} “Şüphesiz O, bana karşı çok lütufkârdır”; yani halime merhamet ve şefkat eden, benimle ilgilenendir. Allah'ın onu hidayete erdireceği ümidiyle onun için Allah'tan mağfiret dilemeye devam etti. Onun Allah'ın bir düşmanı olduğu ve hiçbir şeyin ona fayda vermeyeceği kendisine açıklık kazanınca, onun için mağfiret dilemeyi terk etti ve ondan teberri etti.
7825. Metin
وقد أمرنا الله باتباع ملة إبراهيم، فمن اتباع ملته، سلوك طريقه في الدعوة إلى الله، بطريق العلم والحكمة واللين والسهولة، والانتقال من مرتبة إلى مرتبة (٢) والصبر على ذلك، وعدم السآمة منه، والصبر على ما ينال الداعي من أذى الخلق بالقول والفعل، ومقابلة ذلك بالصفح والعفو، بل بالإحسان القولي والفعلي.
Allah bize İbrahim'in milletine uymayı emretmiştir. Onun milletine uymanın bir gereği de; Allah'a davette ilim, hikmet, yumuşaklık ve kolaylık yolunu tutmak, mertebeden mertebeye geçmek, buna sabretmek, bundan usanmamak ve davetçinin insanların sözlü ve fiili eziyetlerine maruz kaldığında sabredip buna af ve müsamaha ile, hatta sözlü ve fiili iyilikle karşılık vermektir.
7826. Metin
فلما أيس من قومه وأبيه قال: {وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} أي: أنتم وأصنامكم {وَأَدْعُو رَبِّي} وهذا شامل لدعاء العبادة، ودعاء المسألة {عَسَى أن لا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا} أي: عسى الله أن يسعدني بإجابة دعائي، وقبول أعمالي،. وهذه وظيفة من أيس ممن دعاهم، فاتبعوا أهواءهم، فلم تنجع فيهم المواعظ، فأصروا في طغيانهم يعمهون، أن يشتغل بإصلاح نفسه، ويرجو القبول من ربه، ويعتزل الشر وأهله.
Kavminden ve babasından ümidini kesince şöyle dedi: {وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Sizden de Allah'tan başka yalvardığınız şeylerden de ayrılıp bir kenara çekiliyorum” yani sizden de putlarınızdan da [ayrılıyorum], {وَأَدْعُو رَبِّي} “ve Rabbime dua ediyorum” ki bu ibadet duasını da istek (mes'ele) duasını da kapsar. {عَسَى أَلا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا} “Umulur ki Rabbime edeceğim dua ile bedbaht (mahrum) olmam.” Yani umulur ki Allah duama icabet ederek ve amellerimi kabul buyurarak beni bahtiyar kılar. İşte bu, davet ettiği kimselerden ümidini kesen, onların hevalarına uyup kendilerine öğütlerin fayda vermediği ve azgınlıkları içinde bocalayıp durdukları kimseler karşısında kalan kişinin vazifesidir: Kendi nefsini ıslah etmekle meşgul olmak, Rabbinden kabul ummak, şerden ve ehlinden uzaklaşmak.
7827. Metin
ولما كان مفارقة الإنسان لوطنه ومألفه وأهله وقومه، من أشق شيء على النفس، لأمور كثيرة معروفة، ومنها انفراده عمن يتعزز بهم ويتكثر، وكان من ترك شيئا لله عوضه الله خيرا منه، واعتزل إبراهيم قومه، قال الله في حقه: {فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلا} من إسحاق ويعقوب {جَعَلْنَا نَبِيًّا} فحصل له هبة هؤلاء الصالحين (٣) المرسلين إلى الناس، الذين خصهم الله بوحيه، واختارهم لرسالته، واصطفاهم من العالمين.
İnsanın vatanından, alıştığı çevreden, ailesinden ve kavminden ayrılması -bilinen pek çok sebep ve bunların arasında kendileriyle güç bulduğu ve çoğaldığı kimselerden yalnız kalması da dahil olmak üzere- nefse en ağır gelen şeylerden olduğu için; bir de Allah için bir şeyi terk eden kimseye Allah'ın ondan daha hayırlısını lütfedeceği hakikati gereğince İbrahim kavminden ayrılınca, Allah onun hakkında şöyle buyurdu: {فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَكُلا} “Onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden ayrılınca, ona İshak'ı ve Yakup'u bağışladık ve her birini” yani İshak ve Yakup'un her birini {جَعَلْنَا نَبِيًّا} “peygamber yaptık.” Böylece Allah'ın vahyine mazhar kıldığı, elçiliği için seçtiği ve âlemler içinden süzüp çıkardığı insanlara gönderilmiş bu salih elçiler ona bir hibe olarak ihsan edildi.
7828. Metin
{وَوَهَبْنَا لَهُمْ} أي: لإبراهيم وابنيه {مِنْ رَحْمَتِنَا} وهذا يشمل جميع ما وهب الله لهم من الرحمة، من العلوم النافعة، والأعمال الصالحة، والذرية الكثيرة المنتشرة، الذين قد كثر فيهم الأنبياء والصالحون. {وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا} وهذا أيضا من الرحمة التي وهبها لهم، لأن الله وعد كل محسن، أن ينشر له ثناء صادقا بحسب إحسانه، وهؤلاء من أئمة المحسنين، فنشر الله الثناء الحسن الصادق غير الكاذب، العالي غير الخفي، فذكرهم ملأ الخافقين، والثناء عليهم ومحبتهم، امتلأت بها القلوب، وفاضت بها الألسنة، فصاروا قدوة للمقتدين، وأئمة للمهتدين،. ولا تزال أذكارهم في سائر العصور، متجددة، وذلك فضل الله يؤتيه من يشاء، والله ذو الفضل العظيم.
{وَوَهَبْنَا لَهُمْ} “Onlara bağışladık” yani İbrahim'e ve iki oğluna [İshak ve Yakub'a], {مِنْ رَحْمَتِنَا} “rahmetimizden.” Bu da Allah'ın onlara rahmetinden lütfettiği faydalı ilimler, salih ameller, aralarında peygamberlerin ve salihlerin çoğaldığı kalabalık ve yayılan nesil gibi [nimetlerin] tamamını kapsar. {وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا} “Ve onlar için yüce bir doğruluk dili (güzel bir nam ve övgü) kıldık.” Bu da Allah'ın onlara bahşettiği rahmetindendir. Zira Allah, her muhsine (iyilik yapana) ihsanı nispetinde samimi ve doğru bir övgü yaymayı vaat etmiştir. Bunlar ise muhsinlerin önderlerindendir. Bu sebeple Allah, [onlar hakkında] asılsız olmayan doğru ve gizli kalmayan yüce, güzel bir övgü neşretti. Nitekim onların zikri doğuyu ve batıyı doldurmuş; onlara yönelik övgü ve sevgiyle kalpler dolmuş, diller taşmıştır. Böylece tabi olanlar için birer örnek, doğru yolu bulanlar için birer önder olmuşlardır. Bütün asırlarda onların hatıraları daima yenilenip durmaktadır. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütuftur ve Allah, büyük lütuf sahibidir.
7829. Metin
{٥١ - ٥٣} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولا نَبِيًّا} .
{51 - 53} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولا نَبِيًّا} “Kitapta Musa'yı da an. Şüphesiz o ihlasa erdirilmiş (seçkin kılınmış) idi ve bir resul, bir nebi idi.”
7830. Metin
أي: واذكر في هذا القرآن العظيم موسى بن عمران، على وجه التبجيل له والتعظيم، والتعريف بمقامه الكريم، وأخلاقه الكاملة، {إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا} قرئ بفتح اللام، على معنى أن الله تعالى اختاره واستخلصه، واصطفاه على العالمين. وقرئ بكسرها، على معنى أنه كان مخلص لله تعالى، في جميع أعماله، وأقواله، ونياته، فوصفه الإخلاص في جميع أحواله، والمعنيان متلازمان، فإن الله أخلصه لإخلاصه، وإخلاصه، موجب لاستخلاصه، وأجل حالة يوصف بها العبد، الإخلاص منه، والاستخلاص من ربه. {وَكَانَ رَسُولا نَبِيًّا} أي: جمع الله له بين الرسالة والنبوة، فالرسالة تقتضي تبليغ كلام المرسل، وتبليغ جميع ما جاء به من الشرع، دقه وجله. والنبوة تقتضي إيحاء الله إليه وتخصيصه بإنزال الوحي إليه، فالنبوة بينه وبين ربه، والرسالة بينه وبين الخلق، بل خصه الله من أنواع الوحي، بأجل أنواعه وأفضلها، وهو: تكليمه تعالى وتقريبه مناجيا لله تعالى، وبهذا اختص من بين الأنبياء، بأنه كليم الرحمن، ولهذا قال:
Yani: Bu yüce Kur'an'da İmran oğlu Musa'yı yüceltme, tazim etme, onun kerîm makamını ve kâmil ahlakını tanıtma sadedinde an. {إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا} Lâ harfinin fethasıyla (muhlasan) okunmuştur ki; Allah Teâlâ'nın onu seçtiği, Kendisine has kıldığı ve âlemlere üstün tuttuğu manasındadır. Lâ harfinin kesresiyle (muhlisan) de okunmuştur ki; bütün amellerinde, sözlerinde ve niyetlerinde Allah Teâlâ'ya karşı ihlaslı olduğu, bütün hallerinde sıfatının ihlas olduğu manasındadır. Bu iki mana birbirini gerektirir; zira Allah onu ihlası sebebiyle seçkin kılmıştır, onun ihlası da seçkin kılınmasını gerektirmiştir. Bir kulun nitelenebileceği en yüce makam; kuldan ihlas, Rabbinden ise seçkin kılınma (istihlâs) olmasıdır. {وَكَانَ رَسُولا نَبِيًّا} “ve bir resul, bir nebi idi.” Yani Allah onda resullük ile nebiliği bir arada toplamıştır. Resullük; gönderenin kelamını tebliğ etmeyi, şeriatın incesiyle kalınıyla getirdiği her şeyi tebliğ etmeyi gerektirir. Nebilik ise; Allah'ın ona vahyetmesini ve vahiy indirilmesini ona tahsis etmesini iktiza eder. Dolayısıyla nebilik kendisiyle Rabbi arasında, resullük ise kendisiyle kullar arasındadır. Hatta Allah ona vahiy çeşitlerinin en yücesini ve en faziletlisini tahsis etmiştir ki o da; Allah Teâlâ'nın onunla konuşması ve fısıldaşan (münacat eden) biri olarak Allah Teâlâ'ya yaklaştırılmasıdır. Peygamberler arasından "Kelîmu'r-Rahmân" (Rahmân'ın bizzat konuştuğu kişi) olmakla tahsis edilmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur:
7831. Metin
{وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الأيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا * وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا} .
{وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الأيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا * وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا} “Biz ona Tûr'un sağ yanından seslendik ve onu fısıldaşan (özel bir münacatta bulunan) biri olarak [huzurumuza] yaklaştırdık. Rahmetimizden ona, bir peygamber olarak kardeşi Harun'u bağışladık.”
7832. Metin
{وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الأيْمَنِ} أي: الأيمن من موسى في وقت. مسيره، أو الأيمن: أي: الأبرك من اليمن والبركة. ويدل على هذا المعنى قوله تعالى: {أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} {وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا} والفرق بين النداء والنجاء، أن النداء هو الصوت الرفيع، والنجاء ما دون ذلك، وفي هذه إثبات الكلام لله تعالى وأنواعه، من النداء، والنجاء، كما هو مذهب أهل السنة والجماعة، خلافا لمن أنكر ذلك، من الجهمية، والمعتزلة، ومن نحا نحوهم.
{وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الأيْمَنِ} “Biz ona Tûr'un sağ yanından seslendik.” Yani yürüdüğü vakit Musa'nın sağ tarafına düşen yanından ya da eymen; uğur ve bereketten gelen "en mübarek yanından" [seslendik]. Bu manaya Allah Teâlâ'nın şu buyruğu delalet eder: {أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} “Ateşin içinde olan da çevresinde bulunanlar da mübarek kılınmıştır.” {وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا} “ve onu fısıldaşan (özel bir münacatta bulunan) biri olarak [huzurumuza] yaklaştırdık.” Nidâ ile necâ arasındaki fark şudur: Nidâ yüksek ses, necâ ise bundan daha gizli olanıdır. Bunda, Cehmiyye, Mutezile ve onların yolundan gidenlerin aksine Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in mezhebi olduğu üzere Allah Teâlâ için kelam sıfatını ve nidâ ile necâ gibi kelam çeşitlerini ispat vardır.
7833. Metin
وقوله: {وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا} هذا من أكبر فضائل موسى وإحسانه، ونصحه لأخيه هارون، أنه سأل ربه أن يشركه في أمره، وأن يجعله رسولا مثله، فاستجاب الله له ذلك، ووهب له من رحمته أخاه هارون نبيا. فنبوة هارون تابعة لنبوة موسى ﵉، فساعده على أمره، وأعانه عليه.
{وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا} “Rahmetimizden ona, bir peygamber olarak kardeşi Harun'u bağışladık” buyruğu; Musa'nın en büyük faziletlerinden, ihsanından ve kardeşi Harun'a olan samimi desteğindendir. Zira Rabbinden onu işine ortak kılmasını ve kendisi gibi bir elçi yapmasını istemiş; Allah da onun bu duasına icabet etmiş ve rahmetinden ona kardeşi Harun'u bir nebi olarak bağışlamıştır. Harun'un peygamberliği Musa aleyhimesselâm'ın peygamberliğine tabidir; böylece ona işinde yardım etmiş ve destek olmuştur.
7834. Metin
{٥٤ - ٥٥} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولا نَبِيًّا * وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا} .
{54 - 55} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولا نَبِيًّا * وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا} “Kitapta İsmail'i de an. Şüphesiz o, sözüne sadık idi ve bir resul, bir nebi idi. Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi ve Rabbi katında rızaya ermişti.”
7835. Metin
أي: واذكر في القرآن الكريم، هذا النبي العظيم، الذي خرج منه الشعب العربي، أفضل الشعوب وأجلها، الذي منهم سيد ولد آدم.
Yani: Kur'ân-ı Kerîm'de, içinden Âdemoğlunun efendisinin çıktığı, milletlerin en faziletlisi ve en yücesi olan Arap milletinin kendisinden türediği bu yüce peygamberi an.
7836. Metin
{إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ} أي: لا يعد وعدا إلا وفى به. وهذا شامل للوعد الذي يعقده مع الله أو مع العباد، ولهذا لما وعد من نفسه الصبر على ذبح أبيه [له] (١) وقال: {سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ} وفى بذلك ومكن أباه من الذبح، الذي هو أكبر مصيبة تصيب الإنسان، ثم وصفه بالرسالة والنبوة، التي [هي] أكبر منن الله على عبده، وأهلها (٢) من الطبقة العليا من الخلق.
{إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ} “Şüphesiz o, sözüne sadık idi.” Yani verdiği hiçbir söz olmasın ki onu yerine getirmemiş olsun. Bu, Allah ile veya kullarla yaptığı her vaadi kapsar. Bundan dolayı babasının kendisini kurban etmesine karşı sabredeceğine dair kendi nefsinden söz verip: {سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ} “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” dediğinde bu sözüne vefa gösterdi ve insanın başına gelebilecek en büyük musibet olan boğazlanma hususunda babasına boyun eğdi. Ardından Allah'ın kuluna olan en büyük nimeti olan, sahipleri de yaratılmışların en üst tabakasını oluşturan elçilik ve peygamberlikle onu nitelendirdi.
7837. Metin
{وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ} أي: كان مقيما لأمر الله على أهله، فيأمرهم بالصلاة المتضمنة للإخلاص للمعبود، وبالزكاة المتضمنة للإحسان إلى العبيد، فكمل نفسه، وكمل غيره، وخصوصا أخص الناس عنده وهم أهله، لأنهم أحق بدعوته من غيرهم. {وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا} وذلك بسبب امتثاله لمراضي ربه واجتهاده فيما يرضيه، ارتضاه الله وجعله من خواص عباده وأوليائه المقربين، فرضي الله عنه، ورضي [هو] عن ربه.
{وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلاةِ وَالزَّكَاةِ} “Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi.” Yani ailesi üzerinde Allah'ın emrini ikame etmekte, onlara Ma‘bûd'a ihlâsı içeren namazı ve kullara ihsanı içeren zekâtı emretmekteydi. Böylece hem kendi nefsini hem de başkalarını, bilhassa insanların kendisine en yakını olan ailesini olgunlaştırdı; zira onlar, onun davetine başkalarından daha layıktır. {وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا} “Ve Rabbinin katında rızaya mazhar olmuştu.” Bu da Rabbinin rızasına uygun hareket etmesi ve O'nu razı edecek hususlarda gayret göstermesi sebebiyledir; Allah ondan razı oldu, onu seçkin kullarından ve yakın dostlarından (mukarreb velilerinden) kıldı2. Böylece Allah ondan razı oldu, [o da]1 Rabbinden razı oldu.
7838. Metin
{٥٦ - ٥٧} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا * وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا} .
{56 - 57} {وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا * وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا} “Kitapta İdris'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir kimse (sıddîk), bir nebi idi. Ve biz onu yüce bir makama yükselttik.”
7839. Metin
أي: اذكر في الكتب (١) على وجه التعظيم والإجلال، والوصف بصفات الكمال. {إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا} جمع الله له بين الصديقية، الجامعة للتصديق التام، والعلم الكامل، واليقين الثابت، والعمل الصالح، وبين اصطفائه لوحيه، واختياره لرسالته.
Yani: Tazim, tebcil ve kemal sıfatlarıyla niteleme sadedinde Kitapta an: {إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا} “İdris'i. Şüphesiz o, dosdoğru bir kimse (sıddîk), bir nebi idi.” Allah onda tam tasdiki, kâmil ilmi, sarsılmaz yakîni ve salih ameli kendisinde toplayan sıddîklık ile vahyi için seçilip elçiliği için beğenilmeyi bir arada toplamıştır.
7840. Metin
{وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا} أي: رفع الله ذكره في العالمين، ومنزلته بين المقربين، فكان عالي الذكر، عالي المنزلة.
{وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا} “Ve biz onu yüce bir makama yükselttik.” Yani: Allah onun şanını âlemler içinde, derecesini de [kendisine] yakın kılınanlar (mukarrebûn) arasında yükseltti. Böylece o, şanı yüce ve makamı üstün bir kimse oldu.1
7841. Metin
{٥٨} {أُولَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا} .
{58} {أُولَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا} “İşte bunlar; Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte [gemide] taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail'in (Yakup'un) soyundan, hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerden Allah'ın kendilerine nimet verdiği kimselerdir. Kendilerine Rahmân'ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
7842. Metin
لما ذكر هؤلاء الأنبياء المكرمين، وخواص المرسلين، وذكر فضائلهم ومراتبهم قال: {أُولَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ} أي: أنعم الله عليهم نعمة لا تلحق، ومنة لا تسبق، من النبوة والرسالة، وهم الذين أمرنا أن ندعو الله أن يهدينا صراط الذين أنعمت عليهم، وأن من أطاع الله، كان {مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ} الآية. وأن بعضهم {مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ} أي: من ذريته {وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ} فهذه خير بيوت العالم، اصطفاهم الله، واختارهم، واجتباهم،. وكان حالهم عند تلاوة آيات الرحمن عليهم، المتضمنة للإخبار بالغيوب وصفات علام الغيوب، والإخبار باليوم الآخر، والوعد والوعيد.
Bu ikram olunmuş peygamberleri, seçkin elçileri ve onların faziletleri ile derecelerini zikrettikten sonra şöyle buyurdu: {أُولَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ} “İşte bunlar... peygamberlerden Allah'ın kendilerine nimet verdiği kimselerdir.” Yani Allah onlara nebilik ve resullük ile erişilmez bir nimet ve eşsiz bir lütufta bulunmuştur. Onlar, 'kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna' bizi iletmesi için Allah'a dua etmekle emrolunduğumuz ve Allah'a itaat edenin {مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ} “kendilerine nimet verdiği peygamberlerle beraber olacağı” (ayetin sonuna kadar) kimselerdir. Onlardan kimi {مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ} Âdem'in soyundan ve Nuh ile beraber taşıdıklarımızın yani onun neslindendir; kimi de {وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ} İbrahim ve İsrail'in soyundandır. Bunlar âlemin en hayırlı hanedanlarıdır; Allah onları seçmiş, beğenmiş ve üstün kılmıştır. Gayb haberlerini, gaybları hakkıyla bilenin sıfatlarını, ahiret gününün haberlerini, vaad ve tehdidi içeren Rahmân'ın ayetleri kendilerine okunduğunda onların halleri şöyle idi:
7843. Metin
{خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا} أي: خضعوا لآيات الله، وخشعوا لها، وأثرت في قلوبهم من الإيمان والرغبة والرهبة، ما أوجب لهم البكاء والإنابة، والسجود لربهم، ولم يكونوا من الذين إذا سمعوا آيات الله خروا عليها صما وعميانا.
{خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا} “ağlayarak secdeye kapanırlardı.” Yani: Allah'ın ayetlerine boyun eğer, onlar karşısında huşu duyar ve bu ayetler kalplerinde öyle bir iman, arzu ve korku meydana getirirdi ki, bu durum onların ağlamasını, Rablerine yönelmesini ve secdeye kapanmasını sağlardı. Onlar Allah'ın ayetlerini işittiklerinde onlara karşı sağır ve kör gibi davranıp yıkılan kimselerden değillerdi.
7844. Metin
وفي إضافة الآيات إلى اسمه {الرحمن} دلالة على أن آياته، من رحمته بعباده وإحسانه إليهم حيث هداهم بها إلى الحق، وبصرهم من العمى، وأنقذهم من الضلالة، وعلمهم من الجهالة.
Ayetlerin {الرحمن} “Rahmân” ismine nispet edilmesinde; O'nun ayetlerinin, kullarını bu ayetlerle hakka iletmesi, körlükten kurtarıp basiret vermesi, sapıklıktan kurtarması ve cehaletten ilme çıkarması hasebiyle kullarına olan rahmetinden ve ihsanından olduğuna bir delalet vardır.
7845. Metin
{٥٩ - ٦٣} {فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا * إِلا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُولَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلا يُظْلَمُونَ شَيْئًا * جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا * لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلا سَلامًا وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا * تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا} .
{59 - 63} {فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا * إِلا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُولَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلا يُظْلَمُونَ شَيْئًا * جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا * لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلا سَلامًا وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا * تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا} “Nihayet onların ardından öyle bir nesil geldi ki; namazı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular. Onlar yakında Gayyâ'yı (büyük bir sapıklık ve azabı) boylayacaklardır. Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnadır. İşte onlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. O, Rahmân'ın kullarına gıyaben vaad ettiği Adn cennetleridir. Şüphesiz O'nun vaadi kesinlikle yerine gelecektir. Orada selam sözünden başka boş bir lakırdı işitmezler ve sabah akşam orada rızıkları vardır. İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras bırakacağımız cennet budur.”
7846. Metin
لما ذكر تعالى هؤلاء الأنبياء المخلصون (١) المتبعون لمراضي ربهم، المنيبون إليه، ذكر من أتى بعدهم، وبدلوا ما أمروا به، وأنه خلف من بعدهم خلف، رجعوا إلى الخلف والوراء، فأضاعوا الصلاة التي أمروا بالمحافظة عليها وإقامتها، فتهاونوا بها وضيعوها، وإذا ضيعوا الصلاة التي هي عماد الدين، وميزان الإيمان والإخلاص لرب العالمين، التي هي آكد الأعمال، وأفضل الخصال، كانوا لما سواها من دينهم أضيع، وله أرفض، والسبب الداعي لذلك، أنهم اتبعوا شهوات أنفسهم وإراداتها فصارت هممهم منصرفة إليها، مقدمة لها على حقوق الله،. فنشأ من ذلك التضييع لحقوقه، والإقبال على شهوات أنفسهم، مهما لاحت لهم، حصلوها، وعلى أي: وجه اتفقت تناولوها.
Allah Teâlâ Rablerinin rızasına uyan, O'na yönelen bu muhlas (ihlasa erdirilmiş) peygamberleri zikrettikten sonra; onların ardından gelen, kendilerine emredilen şeyleri değiştiren kimseleri zikretti. Şöyle ki; onların ardından geriye ve arkaya dönen kötü bir nesil geldi. Korunması ve dosdoğru kılınması kendilerine emredilen namazı zayi ettiler; onu hafife alıp kaybettiler. Dinin direği, imanın ve Âlemlerin Rabbine ihlasın terazisi, amellerin en pekiştirilmişi ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı zayi ettiklerinde, dinlerinin diğer emirlerini daha çok zayi edici ve daha çok terk edici oldular. Buna sevk eden sebep ise; nefislerinin şehvetlerine ve arzularına uymalarıydı. Böylece gayretleri şehvetlerine yöneldi ve onları Allah'ın haklarının önüne geçirdiler. Bundan dolayı O'nun haklarını zayi etme ve karşılarına çıktığı anda nefislerinin şehvetlerine yönelme durumu ortaya çıktı; onu ne şekilde bulurlarsa elde ettiler ve hangi yolla olursa olsun ona daldılar.
7847. Metin
{فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا} أي: عذابا مضاعفا شديدا، ثم استثنى تعالى فقال: {إِلا مَنْ تَابَ} عن الشرك والبدع والمعاصي، فأقلع عنها وندم عليها، وعزم عزما جازما أن لا يعاودها، {وَآمَنَ} بالله وملائكته وكتبه ورسله واليوم الآخر، {وَعَمِلَ صَالِحًا} وهو العمل الذي شرعه الله على ألسنة رسله، إذا قصد به وجهه، {فَأُولَئِكَ} الذي جمعوا بين التوبة والإيمان، والعمل الصالح، {يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ} المشتملة على النعيم المقيم، والعيش السليم، وجوار الرب الكريم، {وَلا يُظْلَمُونَ شَيْئًا} من أعمالهم، بل يجدونها كاملة، موفرة أجورها، مضاعفا عددها.
{فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا} “Onlar yakında Gayyâ'yı boylayacaklardır.” Yani kat kat katlanmış şiddetli bir azaba çarptırılacaklardır. Sonra Allah Teâlâ istisna getirerek şöyle buyurdu: {إِلا مَنْ تَابَ} “Ancak tevbe edenler... müstesnadır.” Yani şirkten, bidatlerden ve günahlardan vazgeçip pişmanlık duyan ve bir daha dönmemeye kesin azmeden; {وَآمَنَ} “ve iman eden” yani Allah'a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine ve ahiret gününe inanan; {وَعَمِلَ صَالِحًا} “ve salih amel işleyenler” ki o da Allah'ın rızası gözetilerek elçilerinin diliyle meşru kıldığı ameldir; {فَأُولَئِكَ} “İşte onlar” tevbe, iman ve salih ameli bir araya getirenlerdir; kalıcı nimeti, esenlik dolu hayatı ve Kerîm Rabbin civarını içeren {يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ} “cennete girecekler” {وَلا يُظْلَمُونَ شَيْئًا} “ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır.” Yani amellerinden hiçbir şey eksiltilmeyecek, bilakis mükâfatları tastamam ödenmiş ve kat kat artırılmış olarak amellerini bulacaklardır.
7848. Metin
ثم ذكر أن الجنة التي وعدهم بدخولها، ليست كسائر الجنات، وإنما هي جنات عدن، أي: جنات إقامة، لا ظعن فيها، ولا حول ولا زوال، وذلك لسعتها، وكثرة ما فيها من الخيرات والسرور، والبهجة والحبور.
Sonra girmelerini vadettiği cennetin diğer cennetler gibi olmadığını, bilakis Adn cennetleri yani içinde göçün, yer değiştirmenin ve yok olmanın bulunmadığı ikamet cennetleri olduğunu zikretti. Bu da onun genişliği, içindeki hayırların, sevincin, neşenin ve mutluluğun çokluğu sebebiyledir.
7849. Metin
{الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ} أي: التي وعدها الرحمن، أضافها إلى اسمه {الرَّحْمَنُ} لأن فيها من الرحمة والإحسان، ما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب [بشر] . وسماها تعالى رحمته، فقال: {وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللَّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} وأيضا ففي إضافتها إلى رحمته، ما يدل على استمرار سرورها، وأنها باقية ببقاء رحمته، التي هي أثرها وموجبها، والعباد في هذه الآية، المراد: عباد إلهيته، الذين عبدوه، والتزموا شرائعه، فصارت العبودية وصفا لهم كقوله: {وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ} ونحوه، بخلاف عباده المماليك فقط، الذين لم يعبدوه، فهؤلاء وإن كانوا عبيدا لربوبيته، لأنه خلقهم ورزقهم، ودبرهم، فليسوا داخلين في عبيد إلهيته العبودية الاختيارية، التي يمدح صاحبها، وإنما عبوديتهم عبودية اضطرار، لا مدح لهم فيها.
{الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ} “O, Rahmân'ın kullarına gıyaben vaad ettiği [cennetlerdir].” Cenneti {الرَّحْمَنُ} “Rahmân” ismine izafe etti; çünkü cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir [insanın] kalbine gelmemiş rahmet ve ihsan vardır. Allah Teâlâ onu Kendi rahmeti olarak isimlendirmiş ve: {وَأَمَّا الَّذِينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَفِي رَحْمَةِ اللَّهِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada ebedî kalacaklardır” buyurmuştur. Ayrıca onun rahmetine izafe edilmesinde; sevincinin sürekliliğine, rahmetinin bir eseri ve gereği olarak onun bekası ile baki kalacağına delalet vardır. Bu ayetteki kullardan murat; O'na kulluk eden, şeriatlarına bağlanan ve {وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ} “Rahmân'ın kulları” ve benzeri ayetlerde olduğu gibi kulluk kendilerine bir vasıf haline gelen ulûhiyyetinin kullarıdır. Sırf O'nun mülkü olup O'na kulluk etmeyen kulları ise böyle değildir; bunlar her ne kadar O'nun yaratması, rızıklandırması ve idare etmesi hasebiyle rubûbiyyetinin kulları olsalar da, sahibinin övüldüğü ihtiyari kulluk olan ulûhiyyet kullarına dahil değillerdir; zira onların kulluğu zorunlu (ıztırârî) bir kulluktur ve bunda onlar için bir övgü yoktur.
7850. Metin
وقوله: {بِالْغَيْبِ} يحتمل أن تكون متعلقة ب {وَعَدَ الرَّحْمَنُ} فيكون المعنى على هذا، أن الله وعدهم إياها وعدا غائبا، لم يشاهدوه ولم يروه فآمنوا بها، وصدقوا غيبها، وسعوا لها سعيها، مع أنهم لم يروها، فكيف لو رأوها، لكانوا أشد لها طلبا، وأعظم فيها رغبة، وأكثر لها سعيا، ويكون في هذا، مدح له بإيمانهم بالغيب، الذي هو الإيمان النافع. ويحتمل أن تكون متعلقة بعباده، أي: الذين عبدوه في حال غيبهم وعدم رؤيتهم إياه، فهذه عبادتهم ولم يروه، فلو رأوه، لكانوا أشد له عبادة، وأعظم إنابة، وأكثر حبا، وأجل شوقا، ويحتمل أيضا، أن المعنى: هذه الجنات التي وعدها الرحمن عباده، من الأمور التي لا تدركها الأوصاف، ولا يعلمها أحد إلا الله، ففيه من التشويق لها، والوصف المجمل، ما يهيج النفوس، ويزعج الساكن إلى طلبها، فيكون هذا مثل قوله: {فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} والمعاني كلها صحيحة ثابتة، ولكن الاحتمال الأول أولى، بدليل قوله: {إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا} لا بد من وقوعه، فإنه لا يخلف الميعاد، وهو أصدق القائلين.
{بِالْغَيْبِ} “gıyaben” buyruğunun {وَعَدَ الرَّحْمَنُ} “Rahmân'ın vaad ettiği” ifadesine taalluk etmesi muhtemeldir. Buna göre mana; Allah'ın henüz müşahede etmedikleri ve görmedikleri halde onlara gaybî bir vaatte bulunduğu, onların da görmedikleri halde ona inanıp gaybını tasdik ettikleri ve onun için gereken çabayı gösterdikleridir. Görmedikleri halde böyle iken, ya görselerdi onu elde etmeyi daha çok ister, ona daha büyük rağbet duyar ve onun için daha fazla çaba gösterirlerdi! Bunda onların faydalı iman olan gayba imanları sebebiyle övülmeleri vardır. "Gıyaben" ifadesinin "kullarına" ifadesine taalluk etmesi de muhtemeldir; yani O'nu görmedikleri gayb halinde O'na kulluk eden kullarına... Onları görmedikleri halde ibadetleri böyle ise, görselerdi O'na daha şiddetli ibadet eder, daha büyük bir yönelişle yönelir, daha çok sever ve daha yüce bir şevk duyarlardı! Yine bunun manasının; Rahmân'ın kullarına vadettiği bu cennetlerin niteliklerin kavrayamayacağı ve Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği şeylerden olduğu anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bunda cennete karşı şevki artıran ve durgun nefisleri onu talep etmeye harekete geçiren veciz bir tasvir vardır. Bu takdirde: {فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan göz aydınlıklarını hiçbir nefis bilemez” ayeti gibi olur. Bu manaların hepsi sahih ve sabittir; ancak: {إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا} “Şüphesiz O'nun vaadi kesinlikle yerine gelecektir” buyruğu delaletiyle birinci ihtimal daha evladır; zira vaadin gerçekleşmesi kaçınılmazdır, çünkü O vaadinden dönmez ve söz söyleyenlerin en doğrusudur.
7851. Metin
{لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا} أي: كلاما لاغيا لا فائدة فيه، ولا ما يؤثم، فلا يسمعون فيها شتما، ولا عيبا، ولا قولا فيه معصية لله، أو قولا مكدرا، {إِلا سَلامًا} أي: إلا الأقوال السالمة من كل عيب، من ذكر لله، وتحية، وكلام سرور، وبشارة، ومطارحة الأحاديث الحسنة بين الإخوان، وسماع خطاب الرحمن، والأصوات الشجية، من الحور والملائكة والولدان، والنغمات المطربة، والألفاظ الرخيمة، لأن الدار، دار السلام، فليس فيها إلا السلام التام في جميع الوجوه. {وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا} أي: أرزاقهم من المآكل والمشارب، وأنواع اللذات، مستمرة حيثما طلبوا، وفي أي: وقت رغبوا، ومن تمامها ولذاتها وحسنها، أن تكون في أوقات معلومة.
{لا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا} “Orada... boş bir lakırdı işitmezler” yani içinde hiçbir fayda bulunmayan manasız sözleri ve günaha sokan şeyleri işitmezler; orada ne bir sövgü, ne bir ayıplama, ne Allah'a isyan içeren bir söz ne de can sıkıcı bir lakırdı işitirler. {إِلا سَلامًا} “selam sözünden başka” yani Allah'ın zikri, tahiyyet (selamlaşma), sevinç sözleri, müjde, kardeşler arasında güzel sohbetler, Rahmân'ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden ve vildandan gelen dokunaklı sesler, coşku veren nağmeler ve tatlı kelimeler gibi her türlü ayıptan uzak sözlerden başkasını işitmezler. Çünkü o yurt Dârü's-Selâm'dır (esenlik yurdudur); dolayısıyla orada her bakımdan tam bir esenlikten başka bir şey yoktur. {وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا} “ve sabah akşam orada rızıkları vardır.” Yani yiyecek, içecek ve türlü lezzetlerden olan rızıkları ne zaman dileseler ve hangi vakitte arzu etseler kesintisiz devam eder. Bu rızkın kemalinden, lezzetinden ve güzelliğindendir ki belirli vakitlerde de sunulur.
7852. Metin
{بُكْرَةً وَعَشِيًّا} ليعظم وقعها ويتم نفعها، فتلك الجنة التي وصفناها بما ذكر {الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا} أي: نورثها المتقين، ونجعلها منزلهم الدائم، الذي لا يظعنون عنه، ولا يبغون عنه حولا كما قال تعالى: {وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ}
{بُكْرَةً وَعَشِيًّا} “sabah akşam” [verilir ki] değeri büyüsün ve faydası tastamam olsun. İşte bu, kendisini zikredilenlerle vasfettiğimiz cennettir; {الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا} “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras bırakacağımız [cennettir].” Yani onu takva sahiplerine miras kılar ve oradan asla ayrılmayacakları, başka bir yere geçmek istemeyecekleri ebedî konakları yaparız. Nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ} “Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.”1
7853. Metin
{٦٤ - ٦٥} {وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلا بِأَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا} .
{64 - 65} {وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلا بِأَمْرِ رَبِّكَ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا} “[Cebrail dedi ki:] 'Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'nundur. Rabbin asla unutkan değildir.'”
7854. Metin
استبطأ النبي ﷺ جبريل ﵇ مرة في نزوله إليه فقال له: " لو تأتينا أكثر مما تأتينا " -تشوقا إليه، وتوحشا لفراقه، وليطمئن قلبه بنزوله- فأنزل الله تعالى على لسان جبريل: {وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلا بِأَمْرِ رَبِّكَ} أي: ليس لنا من الأمر شيء، إن أمرنا، ابتدرنا أمره، ولم نعص له أمرا، كما قال عنهم: {لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} فنحن عبيد مأمورون، {لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ} أي: له الأمور الماضية والمستقبلة والحاضرة، في الزمان والمكان، فإذا تبين أن الأمر كله لله، وأننا عبيد مدبرون، فيبقى الأمر دائرا بين: " هل تقتضيه الحكمة الإلهية فينفذه؟ أم لا تقتضيه فيؤخره "؟ ولهذا قال: {وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا} أي: لم يكن لينساك ويهملك، كما قال تعالى: {مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى} بل لم يزل معتنيا بأمورك، مجريا لك على أحسن عوائده الجميلة، وتدابيره الجميلة.
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem bir keresinde Cebrail aleyhisselâm'ın kendisine inişini gecikmiş buldu ve ona duyduğu özlemden, ayrılığından ötürü hissettiği yalnızlıktan ve inişiyle kalbinin mutmain olması için ona: "Bize geldiğinden daha çok gelsen olmaz mı?" dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ Cebrail'in diliyle şu ayeti indirdi: {وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلا بِأَمْرِ رَبِّكَ} “'Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz.'” Yani bizim elimizde emir ve yetkiden hiçbir şey yoktur; bize emrederse derhal emrini yerine getiririz ve O'nun hiçbir emrine isyan etmeyiz. Nitekim melekler hakkında şöyle buyurmuştur: {لا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ} “Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere isyan etmezler ve emrolundukları şeyleri yaparlar.” Bizler emre tabi kullarız. {لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَلِكَ} “Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'nundur.” Yani zamanda ve mekânda geçmiş, gelecek ve şimdiki bütün işler O'na aittir. Bütün işin Allah'a ait olduğu ve bizim de idare edilen kullar olduğumuz açıklık kazanınca, geriye şu mesele kalır: "İlahi hikmet bunu gerektirir ve uygular mı, yoksa gerektirmez de tehir mi eder?" İşte bu yüzden: {وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا} “Rabbin asla unutkan değildir” buyurmuştur; yani seni unutacak ve terk edecek değildir. Nitekim Allah Teâlâ: {مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى} “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” buyurmuştur. Bilakis O daima senin işlerinle ilgilenmiş, senin hakkında en güzel âdetlerini ve güzel تدbirlerini cereyan ettirmiştir.
7855. Metin
أي: فإذا تأخر نزولنا عن الوقت المعتاد، فلا يحزنك ذلك ولا يهمك، واعلم أن الله هو الذي أراد ذلك، لما له من الحكمة فيه.
Yani: Bizim inişimiz alışılmış vakitten gecikirse bu seni üzmesin ve tasalandırmasın. Bil ki, bunda bulunan bir hikmet sebebiyle bunu dileyen bizzat Allah'tır.
7856. Metin
{رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا} .
{رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا} “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu halde O'na kulluk et ve O'na kullukta sabırlı ve sebatkâr ol! O'nun hiçbir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun?”
7857. Metin
ثم علل إحاطة علمه، وعدم نسيانه، بأنه {رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} فربوبيته للسماوات والأرض، وكونهما على أحسن نظام وأكمله، ليس فيه غفلة ولا إهمال، ولا سدى، ولا باطل، برهان قاطع على علمه الشامل، فلا تشغل نفسك بذلك، بل اشغلها بما ينفعك ويعود عليك طائله، وهو: عبادته وحده لا شريك له، {وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ} أي: اصبر نفسك عليها وجاهدها، وقم عليها أتم القيام وأكملها بحسب قدرتك، وفي الاشتغال بعبادة الله تسلية للعابد عن جميع التعلقات والمشتهيات، كما قال تعالى: {وَلا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ} إلى أن قال: {وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا} الآية. {هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا} أي: هل تعلم لله مساميا ومشابها ومماثلا من المخلوقين. وهذا استفهام بمعنى النفي، المعلوم بالعقل. أي: لا تعلم له مساميا ولا مشابها، لأنه الرب، وغيره مربوب، الخالق، وغيره مخلوق، الغني من جميع الوجوه، وغيره فقير بالذات من كل وجه، الكامل الذي له الكمال المطلق من جميع الوجوه، وغيره ناقص ليس فيه من الكمال إلا ما أعطاه الله تعالى، فهذا برهان قاطع على أن الله هو المستحق لإفراده بالعبودية، وأن عبادته حق، وعبادة ما سواه باطل، فلهذا أمر بعبادته وحده، والاصطبار لها، وعلل ذلك بكماله وانفراده بالعظمة والأسماء الحسنى.
Sonra ilminin kuşatıcılığını ve unutmasının söz konusu olmadığını O'nun {رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “göklerin ve yerin Rabbi” olmasıyla gerekçelendirdi. O'nun göklerin ve yerin Rabbi olması, bunların içinde hiçbir gaflet, ihmal, başıboşluk ve bâtıl bulunmayan en güzel ve en kusursuz nizam üzere varlığı, O'nun kuşatıcı ilmine kesin bir delildir. Öyleyse kendini bununla meşgul etme; aksine sana fayda verecek ve neticesi sana dönecek olan ortağı bulunmayan bir ve tek Allah'a ibadet etmekle meşgul ol! {وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ} “ve O'na kullukta sabırlı ve sebatkâr ol!” Yani nefsini ibadette sabırlı kıl, onunla cihat et ve gücün yettiğince ibadeti en tam ve en kâmil şekilde yerine getir. Allah'a ibadetle meşgul olmakta; ibadet eden kimse için bütün dünyevi bağlılıklardan ve arzulardan bir teselli vardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ} “Onlardan bazı zümrelere kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme!” buyurmuş ve devamında: {وَأْمُرْ أَهْلَكَ بِالصَّلاةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا} “Ailene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et!” buyurmuştur. {هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا} “O'nun hiçbir adaşı olduğunu biliyor musun?” Yani yaratılmışlar arasından Allah'a denk, benzer ve misil olan birini biliyor musun? Bu, akılla bilinen olumsuzluk (nefy) anlamında bir soru (istifham)dır. Yani O'na denk ve benzer hiçbir varlık bilemezsin; zira O Rab'dir, O'nun dışındakiler terbiye edilendir; O Yaratıcıdır, O'nun dışındakiler yaratılandır; O her bakımdan Ganîdir, O'nun dışındakiler her açıdan zâtı gereği muhtaçtır; O her bakımdan mutlak kemale sahip Kâmil'dir, O'nun dışındakiler ise Allah Teâlâ'nın kendilerine bahşettiği kadarı müstesna noksandır. Bu, kullukta yalnızca Allah'ın bir kabul edilmeye layık olduğuna, O'na ibadetin hak, O'ndan başkasına ibadetin bâtıl olduğuna dair kesin bir delildir. İşte bu yüzden yalnızca O'na ibadet etmeyi, buna sabırla devam etmeyi emretmiş ve bunu O'nun kemali, azamette ve Esmâ-i Hüsnâ'da tek oluşu ile gerekçelendirmiştir.
7858. Metin
{٦٦ - ٦٧} {وَيَقُولُ الإنْسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا * أَوَلا يَذْكُرُ الإنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا} .
{66 - 67} {وَيَقُولُ الإنْسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا * أَوَلا يَذْكُرُ الإنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا} “İnsan der ki: 'Ben öldüğüm zaman mı gerçekten diri olarak [kabirden] çıkarılacağım?' İnsan hiç düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey değilken biz onu yarattık!”
7859. Metin
المراد بالإنسان هاهنا، كل منكر للبعث، مستبعد لوقوعه، فيقول -مستفهما على وجه النفي والعناد والكفر- {أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا} أي: كيف يعيدني الله حيا بعد الموت، وبعد ما كنت رميما؟ " هذا لا يكون ولا يتصور، وهذا بحسب عقله الفاسد ومقصده السيء، وعناده لرسل الله وكتبه، فلو نظر أدنى نظر، وتأمل أدنى تأمل، لرأى استبعاده للبعث، في غاية السخافة، ولهذا ذكر تعالى برهانا قاطعا، ودليلا واضحا، يعرفه كل أحد على إمكان البعث فقال: {أَوَلا يَذْكُرُ الإنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا} أي: أو لا يلفت نظره، ويستذكر حالته الأولى، وأن الله خلقه أول مرة، ولم يك شيئا، فمن قدر على خلقه من العدم، ولم يكن شيئا، مذكورا، أليس بقادر على إنشائه بعد ما تمزق، وجمعه بعد ما تفرق؟ وهذا كقوله: {وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ}
Burada insandan murat; dirilişi inkâr eden ve onun vuku bulmasını uzak gören herkestir. O kimse inkâr, inat ve küfür yoluyla soru sorarak: {أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا} “'Ben öldüğüm zaman mı gerçekten diri olarak çıkarılacağım?'” der. Yani: Öldükten ve çürüyüp ufalandıktan sonra Allah beni nasıl diri olarak geri döndürür? Bu olamaz ve tasavvur edilemez! Bu, onun bozuk aklına, kötü niyetine, Allah'ın elçilerine ve kitaplarına karşı inadına göredir. Oysa en küçük bir bakışla baksaydı ve azıcık düşünseydi, yeniden dirilmeyi uzak görmesinin son derece saçma olduğunu görürdü. Bundan dolayı Allah Teâlâ dirilişin imkânına dair herkesin bilebileceği kesin bir hüccet ve apaçık bir delil zikrederek şöyle buyurmuştur: {أَوَلا يَذْكُرُ الإنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا} “İnsan hiç düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey değilken biz onu yarattık!” Yani dikkatini çevirip ilk halini ve hiçbir şey değilken Allah'ın kendisini ilk defa yarattığını hatırlamaz mı? Anılmaya değer bir şey değilken onu yoktan yaratmaya gücü yeten, dağılıp parçalandıktan sonra onu tekrar inşa etmeye ve ayrıştıktan sonra onu toplamaya muktedir değil midir?! Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibidir: {وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ} “Yaratmayı ilk defa başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na pek kolaydır.”
7860. Metin
وفي قوله: {أَوَلا يَذْكُرُ الإنْسَانُ} دعوة للنظر، بالدليل العقلي، بألطف خطاب، وأن إنكار من أنكر ذلك، مبني على غفلة منه عن حاله الأولى، وإلا فلو تذكرها وأحضرها في ذهنه، لم ينكر ذلك.
{أَوَلا يَذْكُرُ الإنْسَانُ} “İnsan hiç düşünmez mi?” buyruğunda; akli delille düşünmeye en latif bir hitapla davet ve bunu inkâr edenin inkârının kendi ilk halinden gaflet etmesine dayandığı uyarısı vardır; zira onu hatırlayıp zihninde canlandırsaydı bunu inkâr etmezdi.
7861. Metin
{٦٨ - ٧٠} {فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا * ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا * ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا}
{68 - 70} {فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا * ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا * ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا} “Rabbine andolsun ki, biz onları da şeytanları da mutlaka bir araya toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız. Sonra her fırkadan Rahmân'a karşı azgınlıkta en ileri gideni çekip ayıracağız. Sonra oraya girmeye kimlerin daha layık olduğunu elbette en iyi biz biliriz.”
7862. Metin
أقسم الله تعالى وهو أصدق القائلين - بربوبيته، ليحشرن هؤلاء المنكرين للبعث، هم وشياطينهم فيجمعهم لميقات يوم معلوم، {ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا} أي: جاثين على ركبهم من شدة الأهوال، وكثرة الزلزال، وفظاعة الأحوال، منتظرين لحكم الكبير المتعال، ولهذا ذكر حكمه فيهم فقال: {ثُمَّ لَنَنزعَنَّ مِنْ كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا} أي: ثم لننزعن من كل طائفة وفرقة من الظالمين المشتركين في الظلم والكفر والعتو أشدهم عتوا، وأعظمهم ظلما، وأكبرهم كفرا، فيقدمهم إلى العذاب، ثم هكذا يقدم إلى العذاب، الأغلظ إثما، فالأغلظ وهم في تلك الحال متلاعنون، يلعن بعضهم بعضا، ويقول أخراهم لأولاهم: {رَبَّنَا هَؤُلاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِنْ لا تَعْلَمُونَ * وَقَالَتْ أُولاهُمْ لأخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ} وكل هذا تابع لعدله وحكمته وعلمه الواسع ولهذا قال {ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا} أي علمنا محيط بمن هو أولى صليا بالنار قد علمناهم وعلمنا أعمالهم واستحقاقها وقسطها من العذاب
Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Allah Teâlâ Kendi rubûbiyyetine yemin etti ki; dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarıyla birlikte mutlaka haşredecek ve onları bilinen bir günün belirlenmiş vaktinde toplayacaktır. {ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا} “sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin çevresinde hazır bulunduracağız.” Yani korkuların şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve hallerin dehşetinden ötürü diz üstü çökmüş olarak el-Kebîr ve el-Müteâl olan Allah'ın hükmünü beklerler. İşte bundan dolayı onlar hakkındaki hükmünü zikrederek şöyle buyurdu: {ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا} “Sonra her fırkadan Rahmân'a karşı azgınlıkta en ileri gideni çekip ayıracağız.” Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her grubundan ve fırkasından azgınlığı en şiddetli, zulmü en büyük ve küfrü en koyu olanları çekip ayıracağız ve azaba önce onları sevk edeceğiz. Sonra bu şekilde günahı en ağır olandan başlanarak sırayla azaba sevk edilirler. O haldeyken birbirlerine lanet ederler; sonrakiler öncekiler için şöyle der: {رَبَّنَا هَؤُلاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِنْ لا تَعْلَمُونَ * وَقَالَتْ أُولاهُمْ لأخْرَاهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ} “'Rabbimiz! İşte bizi bunlar saptırdı; onlara ateşten kat kat azap ver!' [Allah] buyurur ki: 'Herkes için kat kat [azap] vardır, fakat siz bilmezsiniz.' Öncekiler de sonrakilere: 'Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktur' derler.” Bütün bunlar O'nun adaletine, hikmetine ve geniş ilmine tabidir. Nitekim: {ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا} “Sonra oraya girmeye kimlerin daha layık olduğunu elbette en iyi biz biliriz” buyurmuştur; yani ilmimiz ateşe girmeye kimin daha layık olduğunu kuşatmıştır; onları da amellerini de azaptaki hak edişlerini ve paylarını da kesin olarak bilmekteyiz.
7863. Metin
{٧١ - ٧٢} {وَإِنْ مِنْكُمْ إِلا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا * ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا} .
{71 - 72} {وَإِنْ مِنْكُمْ إِلا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا * ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا} “İçinizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbinin üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra takva sahiplerini kurtarırız; zalimleri ise orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız.”