8291. Metin
مكية، وقيل: مدنية
Mekkîdir; Medenî olduğu da söylenmiştir.
8292. Metin
{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ * يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ} .
{1 - 2} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ * يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının; çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğunu unutup geçer, her hamile kadın yükünü bırakır (düşürür). İnsanları sarhoş görürsün; oysa onlar sarhoş değillerdir, fakat Allah'ın azabı pek şiddetlidir.”
8293. Metin
يخاطب الله الناس كافة، بأن يتقوا ربهم، الذي رباهم بالنعم الظاهرة والباطنة، فحقيق بهم أن يتقوه، بترك الشرك والفسوق والعصيان، ويمتثلوا أوامره، مهما استطاعوا.
Allah bütün insanlara hitap ederek, kendilerini zâhirî ve bâtınî nimetlerle terbiye edip yetiştiren Rablerinden sakınmalarını emretmektedir. Şirk, fısk ve isyanı terk ederek O'ndan sakınmak ve güçleri yettiğince emirlerine itaat etmek onlara yaraşan en büyük vazifedir.
8294. Metin
ثم ذكر ما يعينهم على التقوى، ويحذرهم من تركها، وهو الإخبار بأهوال القيامة، فقال:
Sonra onları takvaya yardımcı olacak ve takvayı terk etmekten sakındıracak hususu -yani kıyamet dehşetlerini haber vererek- zikretti ve şöyle buyurdu:
8295. Metin
{إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ} لا يقدر قدره، ولا يبلغ كنهه، ذلك بأنها إذا وقعت الساعة، رجفت الأرض وارتجت، وزلزلت زلزالها، وتصدعت الجبال، واندكت، وكانت كثيبا مهيلا ثم كانت هباء منبثا، ثم انقسم الناس ثلاثة أزواج.
{إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ} “Çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir.” Kadrinin büyüklüğü takdir edilemez, hakikatine akıl sır erdirilemez. Çünkü kıyamet koptuğu vakit yer sarsılır, çalkalanır, dehşetle sarsıldıkça sarsılır; dağlar yarılır, un ufak olur, akıp giden kum yığını haline gelir, sonra da savrulan toz zerrelerine dönüşür; ardından insanlar üç sınıfa ayrılır.
8296. Metin
فهناك تنفطر السماء، وتكور الشمس والقمر، وتنتثر النجوم، ويكون من القلاقل والبلابل ما تنصدع له القلوب، وتجل منه الأفئدة، وتشيب منه الولدان، وتذوب له الصم الصلاب، ولهذا قال: {يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ} مع أنها مجبولة على شدة محبتها لولدها، خصوصا في هذه الحال، التي لا يعيش إلا بها.
İşte orada gök yarılır, güneş ve ay dürülür, yıldızlar dökülür; kalpleri parçalayan, gönülleri dehşete düşüren, çocukları ihtiyarlatan, sarp ve sert kayaları eriten öyle sarsıntılar ve ızdıraplar meydana gelir ki! İşte bundan dolayı: {يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ} “Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğunu unutup geçer” buyurmuştur. Hâlbuki o kadın, özellikle sadece kendisiyle hayata tutunabildiği bu emzirme çağında çocuğuna son derece düşkün olarak yaratılmıştır.
8297. Metin
{وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا} من شدة الفزع والهول، {وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى} أي: تحسبهم -أيها الرائي لهم- سكارى من الخمر، وليسوا سكارى.
Korku ve dehşetin şiddetinden {وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا} “her hamile kadın yükünü bırakır (düşürür).” {وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَى وَمَا هُمْ بِسُكَارَى} “İnsanları sarhoş görürsün; oysa onlar sarhoş değillerdir.” Yani onlara bakan kimse, onları şaraptan sarhoş olmuş sanır; hâlbuki onlar içki sarhoşu değillerdir.
8298. Metin
{وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ} فلذلك أذهب عقولهم، وفرغ قلوبهم، وملأها من الفزع، وبلغت القلوب الحناجر، وشخصت الأبصار، وفي ذلك اليوم، لا يجزي والد عن ولده، ولا مولود هو جاز عن والده شيئا.
{وَلَكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ} “Fakat Allah'ın azabı pek şiddetlidir.” İşte bu şiddet onların akıllarını başlarından almış, kalplerini bomboş kılıp dehşetle doldurmuştur; yürekler gırtlaklara dayanmış, gözler yuvalarından fırlamıştır. O gün hiçbir baba çocuğuna fayda sağlayamaz, hiçbir çocuk da babasına en ufak bir fayda veremez.
8299. Metin
ويومئذ {يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} .
O gün: {يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ * وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ * وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ * لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ} “Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gündür. O gün onlardan her birinin kendine yetecek bir derdi ve meşgalesi vardır.”
8300. Metin
وهناك {يعض الظالم على يديه يقول يا ليتني اتخذت مع الرسول سبيلا يا ويلتى ليتني لم أتخذ فلانا خليلا} وتسود حينئذ وجوه وتبيض وجوه وتنصب الموازين التي يوزن بها مثاقيل الذر من الخير والشر وتنشر صحائف الأعمال وما فيها من جميع الأعمال والأقوال والنيات من صغير وكبير وينصب الصراط على متن جهنم وتزلف الجنة للمتقين وبرزت الجحيم للغاوين {إذا رأتهم من مكان بعيد سمعوا لها تغيظا وزفيرا * وإذا ألقوا منها مكانا ضيقا مقرنين دعوا هنالك ثبورا} ويقال لهم {لا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا} وإذا نادوا ربهم ليخرجهم منها قال {اخْسَئُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ} قد غضب عليهم الرب الرحيم وحضرهم العذاب الأليم وأيسوا من كل خير ووجدوا أعمالهم كلها لم يفقدوا منها نقيرا ولا قطميرا
İşte orada: {يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا * يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلا} “Zalim kimse ellerini ısırarak: 'Keşke peygamberle beraber bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falancayı dost edinmeseydim!' der.” O gün birtakım yüzler kararır, birtakım yüzler de ağarır. Hayır ve şerden zerre ağırlığındaki şeylerin tartılacağı mizanlar kurulur; küçük büyük bütün amelleri, sözleri ve niyetleri ihtiva eden amel defterleri açılır; Sırat köprüsü cehennemin üzerine kurulur; cennet takva sahiplerine yaklaştırılır, cehennem de azgınlara apaçık gösterilir: {إِذَا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا * وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا} “Cehennem onları uzak bir yerden gördüğünde, onun öfkesini ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak oranın daracık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok olmayı (helaki) isterler.” Kendilerine: {لا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا} “'Bugün bir tek helak çağırmayın, birçok helak çağırın!'” denir. Onlar oradan çıkarılmaları için Rablerine yalvardıklarında Allah: {اخْسَئُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ} “'Yıkılıp kalın orada, benimle konuşmayın!'” buyurur. Rahîm olan Rab onlara gazap etmiş, elem verici azap hazır bulunmuş, her türlü hayırdan ümitlerini kesmişler ve amellerinin tamamını önlerinde bulmuşlardır; ondan çekirdek filizi (nekîr) ve çekirdek zarı (kıtmîr) kadar hiçbir şeyi eksik bulmamışlardır.
8301. Metin
هذا والمتقون في روضات الجنات يحبرون وفي أنواع اللذات يتفكهون وفيما اشتهت أنفسهم خالدون فحقيق بالعاقل الذي يعرف أن كل هذا أمامه أن يعد له عدته وأن لا يلهيه الأمل فيترك العمل وأن تكون تقوى الله شعاره وخوفه دثاره ومحبة الله وذكره روح أعماله
Bu esnada takva sahipleri cennet bahçelerinde sevinç ve neşeye boğulmakta, türlü lezzetlerle zevk sürmekte ve canlarının çektiği nimetler içinde ebedi kalmaktadırlar. Bütün bu manzaraların önünde durduğunu bilen akıl sahibine yaraşan; buna gereği gibi hazırlık yapması, boş emellerin kendisini oyalayıp ameli terk ettirmemesi, Allah takvasını iç elbisesi (şiar), O'nun korkusunu dış elbisesi (disar), Allah sevgisi ve zikrini de amellerinin ruhu kılmasıdır.
8302. Metin
{٣ - ٤} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ * كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} .
{3 - 4} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ * كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} “İnsanlardan kimi de hiçbir bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır durur ve her azgın şeytana uyar. O (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır (hükmolunmuştur): Şüphesiz kim onu dost edinirse bilsin ki o kendisini saptırır ve alevli ateşin azabına sürükler.”
8303. Metin
أي: ومن الناس طائفة وفرقة، سلكوا طريق الضلال، وجعلوا يجادلون بالباطل الحق، يريدون إحقاق الباطل وإبطال الحق، والحال أنهم في غاية الجهل ما عندهم من العلم شيء، وغاية ما عندهم، تقليد أئمة الضلال، من كل شيطان مريد، متمرد على الله وعلى رسله، معاند لهم، قد شاق الله ورسوله، وصار من الأئمة الذين يدعون إلى النار.
Yani insanlardan bir taife ve fırka vardır ki sapıklık yolunu tutmuşlar; bâtılı hak kılıp hakkı iptal etmek arzusuyla bâtıl yollarla hakka karşı mücadeleye girişmişlerdir. Hâlbuki onlar son derece koyu bir cehalet içindedirler, yanlarında hiçbir ilim yoktur; var güçleri ise ancak delalet önderlerini taklit etmekten ibarettir. O önderler ki Allah'a ve resullerine isyan edip dikbaşlılık yapan, onlara inatla karşı durup Allah ve Resulü ile yolunu ayıran ve cehenneme çağıran önderlerden olan her bir azgın şeytandır.
8304. Metin
{كُتِبَ عَلَيْهِ} أي: قدر على هذا الشيطان المريد {أَنَّهُ مَنْ تَوَلاهُ} أي: اتبعه {فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ} عن الحق، ويجنبه الصراط المستقيم {وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} وهذا نائب إبليس حقا، فإن الله قال عنه {إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ} فهذا الذي يجادل في الله، قد جمع بين ضلاله بنفسه، وتصديه إلى إضلال الناس، وهو متبع، ومقلد لكل شيطان مريد، ظلمات بعضها فوق بعض، ويدخل في هذا، جمهور أهل الكفر والبدع، فإن أكثرهم مقلدة، يجادلون بغير علم.
{كُتِبَ عَلَيْهِ} “O (şeytan) hakkında şöyle hükmolunmuştur:” Yani bu azgın şeytan hakkında takdir edilmiştir ki: {أَنَّهُ مَنْ تَوَلاهُ} “Şüphesiz kim onu dost edinirse;” ona tâbi olursa, {فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ} “o kendisini saptırır;” haktan uzaklaştırır, sırât-ı müstakîmden saptırır {وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} “ve alevli ateşin azabına sürükler.” İşte bu kimse İblis'in gerçek bir vekilidir; nitekim Allah Teâlâ onun hakkında: {إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ لِيَكُونُوا مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ} “O, kendi yandaşlarını ancak alevli ateşin ehlinden olsunlar diye çağırır” buyurmuştur. Allah hakkında tartışan bu kimse; bizzat kendisinin sapkınlığı ile insanları saptırmaya girişmesini bir arada toplamıştır; o, her inatçı şeytana uyan bir mukallittir. Bunlar üst üste yığılmış karanlıklardır. Kâfirlerin ve bidat ehlinin ekseriyeti bu kapsama girer; zira onların çoğu hiçbir ilimleri olmaksızın tartışan körü körüne mukallitlerdir.
8305. Metin
{٥ - ٧} {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الأرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الأرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} .
{5 - 7} {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الأرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الأرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ} “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki biz sizi topraktan, sonra nutfeden (spermden), sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra da yaratılışı tamamlanmış yahut tamamlanmamış bir çiğnem et parçasından (mudga) yarattık ki size (kudretimizi) apaçık gösterelim. Dilediğimizi belirlenmiş bir vakte kadar rahimlerde tutarız; sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, sonra da güçlü kuvvetli çağınıza ulaşasınız diye sizi büyütürüz. İçinizden kimi vefat eder, kimi de bildikten sonra hiçbir şey bilmez olsun diye ömrün en düşkün çağına ulaştırılır. Yeryüzünü de kupkuru görürsün; fakat üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler yetiştirir.”
8306. Metin
يقول تعالى: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ} أي: شك واشتباه، وعدم علم بوقوعه، مع أن الواجب عليكم أن تصدقوا ربكم، وتصدقوا رسله في ذلك، ولكن إذا أبيتم إلا الريب، فهاكم دليلين عقليين تشاهدونهما، كل واحد منهما، يدل دلالة قطعية على ما شككتم فيه، ويزيل عن قلوبكم الريب.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ} “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz;” yani onun vuku bulması hakkında şek, şüphe ve bilgisizlik içinde iseniz... Hâlbuki üzerinize düşen vazife bu hususta Rabbinizi ve resullerini tasdik etmenizdi. Fakat mademki şüpheden başka bir şeyi kabul etmiyorsunuz, işte size bizzat müşahede ettiğiniz iki akli delil! Bu delillerin her biri şüphe ettiğiniz şeye kesin bir delaletle işaret eder ve kalplerinizdeki şüpheyi tamamen giderir.
8307. Metin
أحدهما: الاستدلال بابتداء خلق الإنسان، وأن الذي ابتدأه سيعيده، فقال فيه: {فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ} وذلك بخلق أبي البشر آدم ﵇، {ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ} أي: مني، وهذا ابتداء أول التخليق، {ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ} أي: تنقلب تلك النطفة، بإذن الله دما أحمر، {ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ} أي: ينتقل الدم مضغة، أي: قطعة لحم، بقدر ما يمضغ، وتلك المضغة تارة تكون {مُخَلَّقَةٍ} أي: مصور منها خلق الآدمي، {وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ} تارة، بأن تقذفها الأرحام قبل تخليقها، {لِنُبَيِّنَ لَكُمْ} أصل نشأتكم، مع قدرته تعالى، على تكميل خلقه في لحظة واحدة، ولكن ليبين لنا كمال حكمته، وعظيم قدرته، وسعة رحمته.
Bu delillerden birincisi; insanın ilk yaratılışı ve onu ilk başta yoktan var edenin onu tekrar iade edeceğidir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ} “Şüphesiz biz sizi topraktan yarattık;” bu da insanlığın atası Âdem'in aleyhisselâm yaratılmasıyladır. {ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ} “sonra nutfeden;” yani meniden... Bu da neslin yaratılışının başlangıcıdır. {ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ} “sonra alakadan;” yani o nutfe Allah'ın izniyle kırmızı bir kan pıhtısına dönüşür. {ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ} “sonra bir çiğnem et parçasından;” yani kan, bir lokma çiğnenecek et büyüklüğünde bir mudgaya dönüşür. Bu et parçası bazen: {مُخَلَّقَةٍ} “yaratılışı tamamlanmış;” yani insan sureti ve uzuvları şekillendirilmiş olur; bazen de: {وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ} “tamamlanmamış” olur ki rahimler şekillenmeden önce onu dışarı atar. {لِنُبَيِّنَ لَكُمْ} “size apaçık gösterelim diye...” Yani ilk yaratılışınızın aslını size göstermek için böyle yapmıştır. Hâlbuki Allah Teâlâ onun yaratılışını bir anda tek bir lahzada tastamam kılmaya da kadirdir; fakat bize hikmetinin kemâlini, kudretinin büyüklüğünü ve rahmetinin enginliğini göstermek için bu merhalelerden geçirmiştir.
8308. Metin
{وَنُقِرُّ فِي الأرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} أي: ونقر، أي: نبقي في الأرحام من الحمل، الذي لم تقذفه الأرحام، ما نشاء إبقاءه إلى أجل مسمى، وهو مدة الحمل. {ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ} من بطون أمهاتكم {طِفْلا} لا تعلمون شيئا، وليس لكم قدرة، وسخرنا لكم الأمهات، وأجرينا لكم في ثديها الرزق، ثم تنتقلون طورا بعد طور، حتى تبلغوا أشدكم، وهو كمال القوة والعقل.
{وَنُقِرُّ فِي الأرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Dilediğimizi belirlenmiş bir vakte kadar rahimlerde tutarız.” Yani rahimlerin dışarı atmadığı ceninden dilediğimizi rahimlerde kalması gereken belirli bir süreye —ki o da hamilelik müddetidir— kadar tutarız, orada bırakırız. {ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ} annelerinizin karınlarından {طِفْلا} “sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız.” O esnada hiçbir şey bilmezsiniz ve hiçbir gücünüz de yoktur. Sizin için anneleri boyun eğdirip hizmetinize verdik, onların göğüslerinde sizin için rızık akıttık; sonra güç ve aklın kemâli demek olan erginlik ve kemâl çağınıza ulaşıncaya kadar merhaleden merhaleye geçersiniz.
8309. Metin
{وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى} من قبل أن يبلغ سن الأشد، ومنكم من يتجاوزه فيرد إلى أرذل العمر، أي: أخسه وأرذله، وهو سن الهرم والتخريف، الذي به يزول العقل، ويضمحل، كما زالت باقي القوة، وضعفت.
{وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّى} “İçinizden kimi vefat eder;” henüz kemâl çağına ulaşmadan önce ömrü sona erer. Kiminiz de bu çağı aşıp ömrün en düşkün çağına (erzele'l-umur), yani en hakir ve en zavallı dönemine ulaştırılır. Bu da aklın zail olup tükendiği, diğer bütün güç ve kuvvetin yok olup zayıfladığı aşırı yaşlılık ve bunama çağıdır.
8310. Metin
{لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا} أي: لأجل أن لا يعلم هذا المعمر شيئا مما كان يعلمه قبل ذلك، وذلك لضعف عقله، فقوة الآدمي محفوفة بضعفين، ضعف الطفولية ونقصها، وضعف الهرم ونقصه، كما قال تعالى: {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ} والدليل الثاني، إحياء الأرض بعد موتها، فقال الله فيه: {وَتَرَى الأرْضَ هَامِدَةً} أي: خاشعة مغبرة لا نبات فيها، ولا خضر، {فَإِذَا أَنزلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ} أي: تحركت بالنبات {وَرَبَتْ} أي: ارتفعت بعد خشوعها وذلك لزيادة نباتها، {وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ} أي: صنف من أصناف النبات {بَهِيجٍ} أي: يبهج الناظرين، ويسر المتأملين، فهذان الدليلان القاطعان، يدلان على هذه المطالب الخمسة، وهي هذه.
{لِكَيْلا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا} “bildikten sonra hiçbir şey bilmez olsun diye...” Yani aklının zayıflaması sebebiyle bu çok yaşlanmış kimse daha önce bildiği şeylerden hiçbirini bilemez hâle gelsin diye... Dolayısıyla insanın gücü iki zayıflıkla kuşatılmıştır: Çocukluk zayıflığı ve noksanlığı ile yaşlılık zayıflığı ve noksanlığı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ} “Allah O'dur ki sizi bir zayıflıktan yarattı; sonra o zayıflığın ardından bir güç verdi; sonra bu gücün ardından da bir zayıflık ve ihtiyarlık verdi. O dilediğini yaratır; O hakkıyla bilendir, her şeye gücü yetendir.” İkinci delil ise, yeryüzünün ölümünden sonra diriltilmesidir. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur: {وَتَرَى الأرْضَ هَامِدَةً} “Yeryüzünü de kupkuru görürsün;” yani boynu bükük, toz toprak içinde, üzerinde hiçbir bitki ve yeşillik bulunmaz vaziyette... {فَإِذَا أَنزلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ} “fakat üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçer;” yani bitkilerle canlanır, {وَرَبَتْ} “kabarır;” yani bitkilerinin çoğalmasıyla sönüklüğünden sonra yükselir, {وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ} “ve her çiftten bitkiler yetiştirir;” yani bitki türlerinden her bir çeşidi, {بَهِيجٍ} “güzel...” Yani bakanlara neşe veren, tefekkür edenleri sevindiren... İşte bu iki kesin delil şu beş gayeye delalet etmektedir ki onlar da şunlardır:
8311. Metin
{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} .
{ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} “İşte bu böyledir; çünkü Allah hakkın ta kendisidir, şüphesiz O ölüleri diriltir ve gerçekten O her şeye hakkıyla kadirdir. Şüphesiz kıyamet gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir.”
8312. Metin
{ذَلِكَ} الذي أنشأ الآدمي من ما وصف لكم، وأحيا الأرض بعد موتها، {بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ} أي: الرب المعبود، الذي لا تنبغي العبادة إلا له، وعبادته هي الحق، وعبادة غيره باطلة، {وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى} كما ابتدأ الخلق، وكما أحيا الأرض بعد موتها، {وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} كما أشهدكم من بديع قدرته وعظيم صنعته ما أشهدكم.
İnsanı size vasfedilen şeyden yaratan ve yeryüzünü ölümünden sonra dirilten {ذَلِكَ} “İşte bu böyledir;” {بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ} “çünkü Allah hakkın ta kendisidir.” Yani Kendisinden başkasına ibadet edilmesi asla caiz olmayan yegâne mabud Rab O'dur; O'na kulluk hak, O'ndan başkasına kulluk ise bâtıldır. {وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى} “Şüphesiz O ölüleri diriltir;” nitekim yaratmayı ilk defa başlattığı ve ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi. {وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Ve gerçekten O her şeye hakkıyla kadirdir;” nitekim eşsiz kudretinden ve muazzam sanatından size şahit kıldığı şeyler bunu açıkça göstermektedir.
8313. Metin
{وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيهَا} فلا وجه لاستبعادها، {وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} فيجازيكم بأعمالكم حسنها وسيئها.
{وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيهَا} “Şüphesiz kıyamet gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur;” dolayısıyla onun vukuunu imkânsız/uzak görmenin hiçbir tutar yanı yoktur. {وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ} “Ve şüphesiz Allah kabirlerde olanları diriltecektir;” böylece iyisiyle kötüsüyle amellerinizin karşılığını size verecektir.
8314. Metin
{٨ - ٩} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدًى وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ * ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ} .
{8 - 9} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدًى وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ * ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ} “İnsanlardan kimi de hiçbir ilme, bir kılavuza ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın, insanları Allah'ın yolundan saptırmak için kibirle yanını eğip bükerek (büyüklük taslayarak) Allah hakkında tartışır durur. Onun için dünyada bir rüsvaylık vardır; kıyamet gününde de ona o yakıcı ateşin azabını tattıracağız.”
8315. Metin
المجادلة المتقدمة للمقلد، وهذه المجادلة للشيطان المريد، الداعي إلى البدع، فأخبر أنه {يُجَادِلُ فِي اللَّهِ} أي: يجادل رسل الله وأتباعهم بالباطل ليدحض به الحق، {بِغَيْرِ عِلْمٍ} صحيح {وَلا هُدًى} أي: غير متبع في جداله هذا من يهديه، لا عقل مرشد، ولا متبوع مهتد، {وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ} أي: واضح بين، أي: فلا له حجة عقلية ولا نقلية، إن هي إلا شبهات، يوحيها إليه الشيطان {وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ} ومع هذا {ثَانِيَ عِطْفِهِ} أي: لاوي جانبه وعنقه، وهذا كناية عن كبره عن الحق، واحتقاره للخلق، فقد فرح بما معه من العلم غير النافع، واحتقر أهل الحق وما معهم من الحق، {لِيُضِلَّ} الناس، أي: ليكون من دعاة الضلال، ويدخل تحت هذا جميع أئمة الكفر والضلال، ثم ذكر عقوبتهم الدنيوية والأخروية فقال: {لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ} أي: يفتضح هذا في الدنيا قبل الآخرة، وهذا من آيات الله العجيبة، فإنك لا تجد داعيا من دعاة الكفر والضلال، إلا وله من المقت بين العالمين، واللعنة، والبغض، والذم، ما هو حقيق به، وكل بحسب حاله.
Önceki tartışma mukallide aitti; bu tartışma ise bidatlere davet eden azgın şeytana aittir. Allah Teâlâ onun {يُجَادِلُ فِي اللَّهِ} “Allah hakkında tartıştığını” haber vermiştir; yani hakkı geçersiz kılmak için bâtılla Allah'ın resullerine ve onların tâbilerine karşı mücadele eder. {بِغَيْرِ عِلْمٍ} “hiçbir ilme dayanmaksızın;” yani sahih bir bilgi olmaksızın, {وَلا هُدًى} “ve bir kılavuza;” yani bu tartışmasında kendisine yol gösterecek birine tâbi olmaksızın; ne doğruya ileten bir akıl ne de hidayet üzere olan bir önder vardır. {وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ} “ve aydınlatıcı bir kitaba;” yani açık ve vazıh bir kitaba dayanmaksızın... Dolayısıyla onun ne akli ne de nakli bir delili vardır; onunki ancak şeytanın kendisine fısıldadığı şüphelerden ibarettir: {وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ} “Şüphesiz şeytanlar sizinle tartışmaları için kendi dostlarına fısıldarlar.” Bütün bunlarla beraber: {ثَانِيَ عِطْفِهِ} “yanını eğip bükerek;” yani yanını ve boynunu bükerek... Bu da hakka karşı kibirlenmesinden ve insanları küçümsemesinden kinayedir. Zira o, yanındaki faydasız bilgiyle şımarmış; hak ehlini ve beraberlerindeki hakkı hakir görmüştür. İnsanları {لِيُضِلَّ} “saptırmak için;” yani delalet davetçilerinden olmak maksadıyla... Küfür ve delalet önderlerinin tamamı bu kapsama girer. Sonra onların dünyadaki ve ahiretteki cezalarını zikrederek şöyle buyurdu: {لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ} “Onun için dünyada bir rüsvaylık vardır;” yani ahiretten önce dünyada rezil rüsva olur. Bu da Allah'ın şaşılacak ayetlerindendir; zira küfür ve delalet davetçilerinden öyle bir kimse bulamazsın ki insanlar arasında müstahak olduğu nefret, lanet, buğuz ve kınamaya maruz kalmasın; herkes kendi durumuna göre bundan nasibini alır.
8316. Metin
{وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ} أي: نذيقه حرها الشديد، وسعيرها البليغ، وذلك بما قدمت يداه، {وَأَّن اللَّهَ لَيْسَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ}
{وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ} “Kıyamet gününde de ona o yakıcı ateşin azabını tattıracağız.” Yani ona ateşin şiddetli sıcağını ve son derece yakıcı alevini tattıracağız. Bu da kendi ellerinin önden gönderdiği (işlediği) şeyler sebebiyledir; {وَأَّن اللَّهَ لَيْسَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ} “ve şüphesiz Allah kullara asla zulmedici değildir.”
8317. Metin
{١١ - ١٣} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ * يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُ وَمَا لا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ * يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ} .
{11 - 13} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ * يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُ وَمَا لا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ * يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ} “İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (tereddüt içinde) ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa onunla huzur bulur; şayet başına bir imtihan (musibet) gelirse yüzüstü döner (dinden çıkar). O, dünyayı da ahireti de kaybetmiştir; işte apaçık ziyan budur! O, Allah'ı bırakıp kendisine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere yalvarır. İşte derin sapıklık budur! O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarır; ne kötü bir yardımcı ve ne fena bir arkadaştır!”
8318. Metin
أي: ومن الناس من هو ضعيف الإيمان، لم يدخل الإيمان قلبه، ولم تخالطه بشاشته، بل دخل فيه، إما خوفا، وإما عادة على وجه لا يثبت عند المحن، {فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ} أي: إن استمر رزقه رغدا، ولم يحصل له من المكاره شيء، اطمأن بذلك الخير، لا بإيمانه. فهذا، ربما أن الله يعافيه، ولا يقيض له من الفتن ما ينصرف به عن دينه، {وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ} من حصول مكروه، أو زوال محبوب {انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ} أي: ارتد عن دينه، {خَسِرَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةَ} أما في الدنيا، فإنه لا يحصل له بالردة ما أمله الذي جعل الردة رأسا لماله، وعوضا عما يظن إدراكه، فخاب سعيه، ولم يحصل له إلا ما قسم له، وأما الآخرة، فظاهر، حرم الجنة التي عرضها السماوات والأرض، واستحق النار، {ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} أي: الواضح البين.
Yani insanlardan öyle kimseler vardır ki imanı zayıftır; iman kalbine tam girmemiş ve imanın aydınlığı/sevinci kalbine işlememiştir. Bilakis o, imtihanlar karşısında sebat edemeyecek şekilde ya bir korkudan ya da bir alışkanlıktan ötürü dine girmiştir. {فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ} “Eğer kendisine bir hayır dokunursa onunla huzur bulur;” yani şayet rızkı bolca devam eder ve başına hoşlanmayacağı hiçbir şey gelmezse, imanıyla değil o dünyalık hayırla mutmain olur. Böyle bir kimseye bazen Allah afiyet verir de kendisini dininden döndürecek fitnelerle karşılaştırmaz. {وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ} “Şayet başına bir imtihan gelirse;” hoşlanmadığı bir durumun meydana gelmesi yahut sevdiği bir şeyin elden çıkmasıyla bir fitneye uğrarsa, {انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ} “yüzüstü döner;” yani dininden döner (irtidat eder). {خَسِرَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةَ} “O, dünyayı da ahireti de kaybetmiştir.” Dünyadaki ziyanına gelince; dinden dönmeyi bir sermaye ve ulaşacağını sandığı şeylerin karşılığı kılmasına rağmen, bu irtidadıyla umduğu şeyleri elde edemez; gayreti boşa çıkar ve kendisine taksim edilmiş olandan başkasına nail olamaz. Ahiretteki ziyanına gelince, bu apaçıktır: Genişliği gökler ve yer kadar olan cennetten mahrum kalmış ve ateşi hak etmiştir. {ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} “İşte apaçık ziyan budur!” Yani apaşikâr bir hüsrandır.
8319. Metin
{يَدْعُو} هذا الراجع على وجهه {مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُ وَمَا لا يَنْفَعُهُ} وهذا صفة كل مدعو ومعبود من دون الله، فإنه لا يملك لنفسه ولا لغيره نفعا ولا ضرا، {ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ} الذي قد بلغ في البعد إلى حد النهاية، حيث أعرض عن عبادة النافع الضار، الغني المغني، وأقبل على عبادة مخلوق مثله أو دونه، ليس بيده من الأمر شيء بل هو إلى حصول ضد مقصوده أقرب، ولهذا قال: {يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ} فإن ضرره في العقل والبدن والدنيا والآخرة معلوم {لَبِئْسَ الْمَوْلَى} أي: هذا المعبود {وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ} أي: القرين الملازم على صحبته، فإن المقصود من المولى والعشير، حصول النفع، ودفع الضرر، فإذا لم يحصل شيء من هذا، فإنه مذموم ملوم.
Yüzüstü geri dönen bu kimse {يَدْعُو} {مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُ وَمَا لا يَنْفَعُهُ} “Allah'ı bırakıp kendisine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere yalvarır.” Bu da Allah'tan başka kendisine dua ve ibadet edilen her varlığın sıfatıdır; zira o ne kendisine ne de başkasına fayda veya zarar vermeye güç yetiremez. {ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ} “İşte derin sapıklık budur!” Öyle bir sapıklıktır ki uzaklıkta son noktaya ulaşmıştır; zira o, fayda ve zarar veren, zengin ve zengin kılan Allah'a ibadetten yüz çevirmiş; kendisi gibi yahut kendisinden daha aşağı, elinde hiçbir yetki bulunmayan, hatta maksadının tam zıddının hâsıl olmasına daha yakın olan bir mahlûka ibadete yönelmiştir. Nitekim bundan dolayı: {يَدْعُو لَمَنْ ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِنْ نَفْعِهِ} “Zararı faydasından daha yakın olana yalvarır” buyurmuştur. Zira onun akla, bedene, dünyaya ve ahirete verdiği zarar malumdur. {لَبِئْسَ الْمَوْلَى} “Ne kötü bir yardımcıdır;” yani bu mabut ne kötüdür! {وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ} “ve ne fena bir arkadaştır!” Yani beraberliğinden ayrılmayan dost ve yoldaş ne kötüdür! Çünkü yardımcıdan ve dosttan maksat; fayda elde etmek ve zararı defetmektir. Bunlardan hiçbiri gerçekleşmediğinde ise o kınanmış ve yerilmiş olur.
8320. Metin
{١٤} {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ} .
{14} {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ} “Şüphesiz Allah iman edip salih ameller işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.”
8321. Metin
لما ذكر تعالى المجادل بالباطل، وأنه على قسمين، مقلد، وداع، ذكر أن المتسمي بالإيمان أيضا على قسمين، قسم لم يدخل الإيمان قلبه كما تقدم، والقسم الثاني: المؤمن حقيقة، صدق ما معه من الإيمان بالأعمال الصالحة، فأخبر تعالى أنه ١ يدخلهم جنات تجري من تحتها الأنهار، وسميت الجنة جنة، لاشتمالها على المنازل والقصور والأشجار والنوابت التي تجن من فيها، ويستتر بها من كثرتها، {إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ} فما أراده تعالى فعله من غير ممانع ولا معارض، ومن ذلك، إيصال أهل الجنة إليها، جعلنا الله منهم بمنه وكرمه.
Yüce Allah batıl uğrunda mücadele edeni ve onun taklitçi ile davetçi olmak üzere iki kısım olduğunu zikredince, imanla isimlendirilen kimsenin de aynı şekilde iki kısım olduğunu zikretti: Bir kısmı, daha önce geçtiği üzere kalbine iman girmemiş olan kimsedir. İkinci kısım ise hakiki mümindir; sahip olduğu imanı salih amellerle doğrulamıştır. Yüce Allah kendisinin 1 onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağını haber vermiştir. Cennete 'cennet' denilmesi; içindekileri örten ve sıklığından dolayı gizleyen konakları, köşkleri, ağaçları ve bitkileri ihtiva etmesindendir. {إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ} “Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” Yüce Allah neyi dilerse, hiçbir engelleyici ve karşı koyucu olmaksızın onu yapar. Cennet ehlini oraya ulaştırması da bundandır. Allah lütuf ve keremiyle bizi onlardan kılsın.
8322. Metin
{١٥} {مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ} .
{15} {مَنْ كَانَ يَظُنُّ أَنْ لَنْ يَنْصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى السَّمَاءِ ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ} “Her kim Allah'ın dünyada ve ahirette ona (Peygamber'e) yardım etmeyeceğini zannediyorsa, hemen göğe bir ip uzatsın, sonra (o yardımı) kessin de baksın; kurduğu tuzak öfkelendiği şeyi giderebilecek mi?”
8323. Metin
أي: من كان يظن أن الله لا ينصر رسوله، وأن دينه سيضمحل، فإن النصر من الله ينزل من السماء {فَلْيَمْدُدْ} ذلك الظان {بِسَبَبٍ} أي: حبل {إِلَى السَّمَاءِ} وليرقى إليها {ثُمَّ لِيَقْطَعْ} النصر النازل عليه من السماء (١) .
Yani kim Allah'ın Resulüne yardım etmeyeceğini ve dininin yok olup gideceğini zannediyorsa —ki şüphesiz Allah'tan gelen yardım gökten iner— bu zanda bulunan kimse {فَلْيَمْدُدْ} {بِسَبَبٍ} “bir ip uzatsın;” {إِلَى السَّمَاءِ} “göğe doğru” ve oraya yükselsin; {ثُمَّ لِيَقْطَعْ} “sonra kessin;” gökten ona inen yardımı kessin (1).
8324. Metin
{فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ} أي: ما يكيد به الرسول، ويعمله من محاربته، والحرص على إبطال دينه، ما يغيظه من ظهور دينه، وهذا استفهام بمعنى النفي [وأنه] ، لا يقدر على شفاء غيظه بما يعمله من الأسباب.
{فَلْيَنْظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ} “baksın; kurduğu tuzak... giderebilecek mi?” Yani Resul'e kurduğu tuzaklar, onunla savaşması ve dinini iptal etme hırsı; o dinin üstün gelmesinden duyduğu öfkeyi giderebilecek mi? Bu nefiy (olumsuzluk) anlamında bir istifhamdır; [yani] başvurduğu bu yollarla öfkesini dindirmeye asla güç yetiremez.
8325. Metin
ومعنى هذه الآية الكريمة: يا أيها المعادي للرسول محمد ﷺ، الساعي في إطفاء دينه، الذي يظن بجهله، أن سعيه سيفيده شيئا، اعلم أنك مهما فعلت من الأسباب، وسعيت في كيد الرسول، فإن ذلك لا يذهب غيظك، ولا يشفي كمدك، فليس لك قدرة في ذلك، ولكن سنشير عليك برأي، تتمكن به من شفاء غيظك، ومن قطع النصر عن الرسول -إن كان ممكنا- ائت الأمر مع بابه، وارتق إليه بأسبابه، اعمد إلى حبل من ليف أو غيره، ثم علقه في السماء، ثم اصعد به حتى تصل إلى الأبواب التي ينزل منها النصر، فسدها وأغلقها واقطعها، فبهذه الحال تشفي غيظك، فهذا هو الرأي: والمكيدة، وأما ما سوى هذه الحال فلا يخطر ببالك أنك تشفي بها غيظك، ولو ساعدك من ساعدك من الخلق. وهذه الآية الكريمة، فيها من الوعد والبشارة بنصر الله لدينه ولرسوله وعباده المؤمنين ما لا يخفى، ومن تأييس الكافرين، الذين يريدون أن يطفئوا نور الله بأفواههم، والله متم نوره، ولو كره الكافرون، أي: وسعوا مهما أمكنهم.
Bu kerim ayetin anlamı şudur: Ey Resul Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanlık besleyen, onun dinini söndürmeye çalışan ve cehaleti sebebiyle bu çabasının kendisine bir fayda sağlayacağını zanneden kimse! Bil ki sen ne tür sebeplere başvurursan başvur ve Resul’e tuzak kurmak için ne kadar çabalarsan çabala, bu ne senin öfkeni giderecek ne de kederini dindirecektir. Buna senin asla gücün yetmez. Fakat sana bir fikir verelim de -eğer mümkünse- onunla öfkeni dindirebil ve Resul’den yardımı kesebil:1 İşe kapısından gel ve sebeplerine sarılarak ona yüksel! Hurma lifinden ya da başka bir şeyden yapılmış bir ipe yönel, sonra onu göğe bağla, ardından o iple yardımın indiği kapılara varıncaya kadar tırman; o kapıları tıka, kapat ve [yardımı] kes! Ancak bu takdirde öfkeni dindirmiş olursun. İşte fikir ve plan budur! Bu durumun dışındakilere gelince; yaratılmışlardan sana yardım eden kim olursa olsun, [başka yollarla] öfkeni dindirebileceğin aklının ucundan dahi geçmesin. Bu kerim ayette, Allah’ın dinine, Resulüne ve mümin kullarına yardım edeceğine dair apaçık bir vaat ve müjde ile ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isteyen -oysa kâfirler hoşlanmasa da yani ellerinden gelen her çabayı gösterseler de Allah nurunu tamamlayacaktır- kâfirleri ise ümitsizliğe sevk etme [vurgusu] vardır.
8326. Metin
{١٦} {وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ} .
{16} {وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ} “İşte böylece biz onu apaçık ayetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini hidayete erdirir.”
8327. Metin
أي: وكذلك لما فصلنا في هذا القرآن ما فصلنا، جعلناه آيات بينات واضحات، دالات على جميع المطالب والمسائل النافعة، ولكن الهداية بيد الله، فمن أراد الله هدايته، اهتدى بهذا القرآن، وجعله إماما له وقدوة، واستضاء بنوره، ومن لم يرد الله هدايته، فلو جاءته كل آية ما آمن، ولم ينفعه القرآن شيئا، بل يكون حجة عليه.
Yani işte böylece biz bu Kur'an'da açıklayacağımız şeyleri ayrıntılı olarak açıkladığımızda, onu bütün faydalı taleplere ve meselelere delalet eden apaçık, vazıh ayetler kıldık. Fakat hidayet Allah'ın elindedir; Allah kime hidayet dilerse o bu Kur'an ile doğru yolu bulur, onu kendisine bir imam ve önder edinir, onun nuruyla aydınlanır. Allah kime de hidayet dilemezse, ona bütün ayetler gelse dahi iman etmez; Kur'an ona hiçbir fayda sağlamaz, bilakis aleyhine bir delil olur.
8328. Metin
{١٧ - ٢٤} {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ * أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الأرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ * هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} إلى قوله: {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} .
{17 - 24} {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا إِنَّ اللَّهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ * أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَمَنْ فِي الأرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ إِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ * هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecusiler ve müşrik olanlar var ya, muhakkak ki Allah kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir. Görmedin mi ki göklerde olanlar, yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedir! Birçoğuna da azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa artık ona ikram edecek kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. İşte şu iki hasım grup Rableri hakkında çekiştiler...” ayetinden {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} “...ve övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir” ayetine kadar:
8329. Metin
يخبر تعالى عن طوائف أهل الأرض، من الذين أوتوا الكتاب، من المؤمنين واليهود والنصارى والصابئين، ومن المجوس، ومن المشركين أن الله سيجمعهم جميعهم ليوم القيامة، ويفصل بينهم بحكمه العدل، ويجازيهم بأعمالهم التي حفظها وكتبها وشهدها، ولهذا قال: {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} ثم فصل هذا الفصل بينهم بقوله: {هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} كل يدعي أنه المحق.
Allah Teâlâ yeryüzü ehlinden olan fırkaları —kendilerine kitap verilen müminleri, Yahudileri, Hristiyanları, Sâbiîleri, Mecusileri ve müşrikleri— kıyamet günü için bir araya toplayacağını, adil hükmüyle aralarını ayırıp hükme bağlayacağını ve koruduğu, yazdığı ve şahit olduğu amellerinin karşılığını onlara vereceğini haber vermektedir. İşte bundan dolayı: {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ} “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir” buyurmuştur. Sonra aralarındaki bu ayrımı şu buyruğuyla açıkladı: {هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ} “Şu iki hasım grup Rableri hakkında çekiştiler.” Her biri haklı olanın kendisi olduğunu iddia etmektedir.
8330. Metin
{فَالَّذِينَ كَفَرُوا} يشمل كل كافر، من اليهود، والنصارى، والمجوس، والصابئين، والمشركين.
{فَالَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr eden kimselere gelince;” Yahudilerden, Hristiyanlardan, Mecusilerden, Sâbiîlerden ve müşriklerden her bir kâfiri kapsar.
8331. Metin
{قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ} أي: يجعل لهم ثياب من قطران، وتشعل فيها النار، ليعمهم العذاب من جميع جوانبهم.
{قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ} “onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir.” Yani kendilerine katrandan elbiseler yapılır ve bu elbiselere ateş tutuşturulur ki azap onları her taraflarından kuşatsın.
8332. Metin
{يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ} الماء الحار جدا، يصهر ما في بطونهم من اللحم والشحم والأمعاء، من شدة حره، وعظيم أمره، {وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ} بيد الملائكة الغلاظ الشداد، تضربهم فيها وتقمعهم، {كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا} فلا يفتر عنهم العذاب، ولا هم ينظرون، ويقال لهم توبيخا: {ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ} أي: المحرق للقلوب والأبدان، {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} ومعلوم أن هذا الوصف لا يصدق على غير المسلمين، الذين آمنوا بجميع الكتب، وجميع الرسل، {يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ} أي: يسورون في أيديهم، رجالهم ونساؤهم أساور الذهب.
{يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُءُوسِهِمُ الْحَمِيمُ} “Başlarının üstünden kaynar su dökülür.” Bu son derece sıcak sudur; sıcaklığının şiddetinden ve durumunun dehşetinden ötürü karınlarındaki eti, yağı ve bağırsakları eritir. {وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ} “Ve onlar için demirden kamçılar/topuzlar vardır.” Katı ve şiddetli meleklerin ellerindedir; onlarla kendilerine vurur ve onları sindirirler. {كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ أُعِيدُوا فِيهَا} “Uğradıkları gamdan ötürü oradan her çıkmak istediklerinde, tekrar oraya geri döndürülürler.” Azap onlardan asla hafifletilmez ve kendilerine mühlet de verilmez. Kendilerini azarlamak maksadıyla şöyle denir: {ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ} “Tadın yakıcı azabı!” Yani kalpleri ve bedenleri yakan azabı... {إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} “Şüphesiz Allah iman edip salih ameller işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Malumdur ki bu vasıf, bütün kitaplara ve bütün peygamberlere iman eden Müslümanlardan başkasına uymaz. {يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ} “Orada altın bileziklerle süslenirler;” yani erkekleri ve kadınlarıyla kollarında altın bilezikler takılır.
8333. Metin
{وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ} فتم نعيمهم بذكر أنواع المأكولات اللذيذات المشتمل عليها، لفظ الجنات، وذكر الأنهار السارحات، أنهار الماء واللبن والعسل والخمر، وأنواع اللباس، والحلي الفاخر.
{وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ} “ve oradaki elbiseleri de ipektir.” Böylece "cennetler" lafzının kapsadığı leziz yiyecek türleri, akan ırmaklar (su, süt, bal ve şarap ırmakları), giyecek çeşitleri ve göz alıcı ziynetler zikredilerek nimetleri kemâle ermiştir.
8334. Metin
وذلك بسبب أنهم {هُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ} الذي أفضله وأطيبه كلمة الإخلاص، ثم سائر الأقوال الطيبة التي فيها ذكر الله، أو إحسان إلى عباد الله، {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} أي: الصراط المحمود، وذلك، لأن جميع الشرع كله محتو على الحكمة والحمد، وحسن المأمور به، وقبح المنهي عنه، وهو الدين الذي لا إفراط فيه ولا تفريط، المشتمل على العلم النافع والعمل الصالح. أو: وهدوا إلى صراط الله الحميد، لأن الله كثيرا ما يضيف الصراط إليه، لأنه يوصل صاحبه إلى الله، وفي ذكر {الحميد} هنا، ليبين أنهم نالوا الهداية بحمد ربهم ومنته عليهم، ولهذا يقولون في الجنة: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ} واعترض تعالى بين هذه الآيات بذكر سجود المخلوقات له، جميع من في السماوات والأرض، والشمس، والقمر، والنجوم، والجبال، والشجر، والدواب، الذي يشمل الحيوانات كلها، وكثير من الناس، وهم المؤمنون، {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ} أي: وجب وكتب، لكفره وعدم إيمانه، فلم يوفقه للإيمان، لأن الله أهانه، {وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ} ولا راد لما أراد، ولا معارض لمشيئته، فإذا كانت المخلوقات كلها ساجدة لربها، خاضعة لعظمته، مستكينة لعزته، عانية لسلطانه، دل على أنه وحده، الرب المعبود، والملك المحمود، وأن من عدل عنه إلى عبادة سواه، فقد ضل ضلالا بعيدا، وخسر خسرانا مبينا.
Bu da şundan dolayıdır ki onlar: {هُدُوا إِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ} “sözün en güzeline iletilmişlerdir.” Bu güzel sözlerin en faziletlisi ve en temizi ihlas kelimesidir (Kelime-i Tevhid); ardından da içinde Allah'ın zikri yahut Allah'ın kullarına iyilik bulunan diğer bütün güzel sözlerdir. {وَهُدُوا إِلَى صِرَاطِ الْحَمِيدِ} “ve övgüye lâyık olan (Hamîd) Allah'ın yoluna iletilmişlerdir;” yani övülmüş olan sırata iletilmişlerdir. Çünkü bütün şeriat; hikmeti, övgüyü, emredilen şeyin güzelliğini ve yasaklanan şeyin çirkinliğini ihtiva eder. Bu da içinde ifrat ve tefrit bulunmayan, faydalı ilmi ve salih ameli cem eden bir dindir. Yahut: Hamîd olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir; çünkü Allah Teâlâ, sahibini Kendisine ulaştırdığı için sıratı çoğunlukla Kendi zatına izafe eder. Burada {الحميد} “el-Hamîd” isminin zikredilmesi ise, onların bu hidayete Rablerinin hamdi ve kendilerine olan lütfu sayesinde eriştiklerini beyan etmek içindir. Nitekim cennette şöyle derler: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ} “Bizi buna eriştiren Allah'a hamdolsun; eğer Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık.” Allah Teâlâ bu ayetler arasında; göklerde ve yerde bulunan herkesin, güneşin, ayın, yıldızların, dağların, ağaçların, bütün hayvanları kapsayan canlıların ve insanlardan birçoğunun —ki onlar müminlerdir— Kendisine secde ettiğini araya bir cümle (itiraz) olarak zikretmiştir. {وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ} “Birçoğuna da azap hak olmuştur;” yani küfrü ve imansızlığı sebebiyle azap vacip olmuş ve yazılmıştır; zira Allah onu alçalttığı için imana muvaffak kılmamıştır. {وَمَنْ يُهِنِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ} “Allah kimi alçaltırsa artık ona ikram edecek hiç kimse yoktur.” O'nun dilediğini geri çevirecek ve iradesine karşı koyacak hiçbir güç yoktur. Bütün mahlûkat Rabbine secde ederken, O'nun azameti karşısında boyun eğmiş, izzeti önünde tezellül etmiş ve hâkimiyetine teslim olmuşken; bu durum tek mabud Rabbin ve hamde lâyık Melik'in sadece O olduğuna; O'ndan yüz çevirip başkasına ibadet edenin ise derin bir sapıklığa düştüğüne ve apaçık bir ziyana uğradığına delalet eder.
8335. Metin
{٢٥} {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} .
{25} {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ الَّذِي جَعَلْنَاهُ لِلنَّاسِ سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِي وَمَنْ يُرِدْ فِيهِ بِإِلْحَادٍ بِظُلْمٍ نُذِقْهُ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ} “Şüphesiz inkâr edenler, Allah'ın yolundan ve hem orada yerleşik olan hem de dışarıdan gelen insanlar için eşit kıldığımız Mescid-i Haram'dan alıkoyanlar (bilsinler ki cezalandırılacaklardır). Kim orada zulümle haktan sapmak isterse, ona can yakıcı bir azaptan tattırırız.”
8336. Metin
يخبر تعالى عن شناعة ما عليه المشركون الكافرون بربهم، وأنهم جمعوا بين الكفر بالله ورسوله، وبين الصد عن سبيل الله ومنع الناس من الإيمان، والصد أيضا عن المسجد الحرام، الذي ليس ملكا لهم ولا لآبائهم، بل الناس فيه سواء، المقيم فيه، والطارئ إليه، بل صدوا عنه أفضل الخلق محمدا وأصحابه، والحال أن هذا المسجد الحرام، من حرمته واحترامه وعظمته، أن من يرد فيه بإلحاد بظلم نذقه من عذاب أليم.
Allah Teâlâ Rablerini inkâr eden müşriklerin içinde bulundukları durumun çirkinliğini haber vermektedir. Onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr etmekle kalmayıp, Allah'ın yolundan alıkoymayı, insanları imandan men etmeyi ve ayrıca kendilerinin yahut atalarının mülkü olmayan, bilakis yerleşiğiyle dışarıdan geleniyle bütün insanların eşit olduğu Mescid-i Haram'dan alıkoymayı bir arada toplamışlardır. Hatta yaratılmışların en faziletlisi olan Muhammed'i ve ashabını oradan alıkoymuşlardır. Hâlbuki bu Mescid-i Haram'ın hürmeti, ihtiramı ve azameti o derecededir ki kim orada zulümle haktan sapmak isterse, ona can yakıcı bir azaptan tattırırız.
8337. Metin
فمجرد إرادة الظلم والإلحاد في الحرم، موجب للعذاب، وإن كان غيره لا يعاقب العبد عليه إلا بعمل الظلم، فكيف بمن أتى فيه أعظم الظلم، من الكفر والشرك، والصد عن سبيله، ومنع من يريده بزيارة، فما ظنكم ١ أن يفعل الله بهم؟ "
Dolayısıyla Harem bölgesinde sırf zulüm ve haktan sapmayı irade etmek (kastetmek) dahi azabı gerektirir. Oysa kul, Harem dışındaki yerlerde ancak zulmü fiilen işlediği zaman cezalandırılır. O halde orada küfür, şirk, [Allah'ın] yolundan alıkoymak ve orayı ziyaret etmek isteyenleri engellemek suretiyle zulmün en büyüğünü işleyen kimsenin durumu nice olur? Artık Allah'ın onlara ne yapacağını sanırsınız1?
8338. Metin
وفي هذه الآية الكريمة، وجوب احترام الحرم، وشدة تعظيمه، والتحذير من إرادة المعاصي فيه وفعلها.
Bu yüce ayette Harem'e saygı göstermenin, onu son derece tazim etmenin vacip olduğuna ve orada günahları irade etmekten de fiilen işlemekten de sakınmaya dair bir uyarı vardır.
8340. Metin
{٢٦ - ٢٩} {وَإِذْ بَوَّأْنَا لإبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ * وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ * لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ * ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ} .
{26 - 29} {وَإِذْ بَوَّأْنَا لإبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ * وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ * لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ * ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ} “Bir zamanlar İbrahim'e Beyt'in (Kâbe'nin) yerini hazırlayıp şöyle demiştik: 'Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû ve secde edenler için Evimi tertemiz tut. İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. Gelsinler ki kendilerine ait menfaatlere şahit olsunlar ve Allah'ın onlara rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık onlardan hem kendiniz yiyin hem de darlık içindeki yoksula yedirin. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve o Beyt-i Atîk'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler.'”
8341. Metin
يذكر تعالى عظمة البيت الحرام وجلالته وعظمة بانيه، وهو خليل الرحمن، فقال: {وَإِذْ بَوَّأْنَا لإبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ} أي: هيأناه له، وأنزلناه إياه، وجعل قسما من ذريته من سكانه، وأمره الله ببنيانه، فبناه على تقوى الله، وأسسه على طاعة الله، وبناه هو وابنه إسماعيل، وأمره أن لا يشرك به شيئا، بأن يخلص لله أعماله، ويبنيه على اسم الله.
Allah Teâlâ Beyt-i Haram'ın azametini, yüceliğini ve onu inşa eden Halîlürrahmân'ın büyüklüğünü zikrederek şöyle buyurmaktadır: {وَإِذْ بَوَّأْنَا لإبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ} “Bir zamanlar İbrahim'e Beyt'in yerini hazırlamıştık;” yani onun yerini ona tayin edip hazırlamış, onu oraya yerleştirmiş ve zürriyetinden bir kısmını oranın sakinleri kılmıştık. Allah ona Beyt'i inşa etmesini emretti; o da onu Allah takvası üzerine bina etti, Allah'a itaat temeli üzerine kurdu. Onu kendisi ve oğlu İsmail inşa etti. Allah ona amellerini ihlasla yalnız Allah'a has kılmasını ve onu Allah'ın ismi üzerine bina etmesini emrederek Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamasını emretti.
8342. Metin
{وَطَهِّرْ بَيْتِيَ} أي: من الشرك والمعاصي، ومن الأنجاس والأدناس وأضافه الرحمن إلى نفسه، لشرفه، وفضله، ولتعظم محبته في القلوب، وتنصب إليه الأفئدة من كل جانب، وليكون أعظم لتطهيره وتعظيمه، لكونه بيت الرب للطائفين به والعاكفين عنده، المقيمين لعبادة من العبادات من ذكر، وقراءة، وتعلم علم وتعليمه، وغير ذلك من أنواع القرب، {وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ} أي: المصلين، أي: طهره لهؤلاء الفضلاء، الذين همهم طاعة مولاهم وخدمته، والتقرب إليه عند بيته، فهؤلاء لهم الحق، ولهم الإكرام، ومن إكرامهم تطهير البيت لأجلهم، ويدخل في تطهيره، تطهيره من الأصوات اللاغية والمرتفعة التي تشوش المتعبدين، بالصلاة والطواف، وقدم الطواف على الاعتكاف والصلاة، لاختصاصه بهذا البيت، ثم الاعتكاف، لاختصاصه بجنس المساجد.
{وَطَهِّرْ بَيْتِيَ} “ve Evimi tertemiz tut;” yani şirkten, günahlardan, pisliklerden ve kirliliklerden... Rahmân olan Allah, şerefi ve fazileti sebebiyle, kalplerdeki sevgisi büyüsün, gönüller her taraftan ona aksın, ayrıca Rabbin evi olması hasebiyle onu tavaf edenler ve zikir, kıraat, ilim öğrenip öğretme ve diğer yakınlaştırıcı ibadet çeşitlerinden herhangi biri için orada ikamet eden itikâf ehli için temizlenmesi ve tazim edilmesi daha büyük olsun diye Beyt'i Kendi zatına izafe etmiştir. {وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ} “ve rükû ve secde edenler için;” yani namaz kılanlar için... Yani bütün gayeleri Mevlâlarına itaat ve hizmet etmek, O'nun Evinde O'na yakınlaşmak olan bu faziletli kimseler için Evimi temiz tut! Hak ve hürmet işte bunlarındır; onlara ikramda bulunmanın bir parçası da Beyt'in onlar için temizlenmesidir. Beyt'in temizlenmesine; namaz ve tavaf ile ibadet edenleri rahatsız eden boş ve yüksek seslerden arındırılması da dâhildir. Tavaf yalnızca bu Beyt'e mahsus olduğu için itikâf ve namazdan önce zikredilmiştir; ardından da mescitlerin geneline mahsus olduğu için itikâf zikredilmiştir.
8343. Metin
{وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ} أي: أعلمهم به، وادعهم إليه، وبلغ دانيهم وقاصيهم، فرضه وفضيلته، فإنك إذا دعوتهم، أتوك حجاجا وعمارا، رجالا أي: مشاة على أرجلهم من الشوق، {وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ} أي: ناقة ضامر، تقطع المهامه والمفاوز، وتواصل السير، حتى تأتي إلى أشرف الأماكن، {مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ} أي: من كل بلد بعيد، وقد فعل الخليل ﵇، ثم من بعده ابنه محمد ﷺ، فدعيا الناس إلى حج هذا البيت، وأبديا في ذلك وأعادا، وقد حصل ما وعد الله به، أتاه الناس رجالا وركبانا من مشارق الأرض ومغاربها، ثم ذكر فوائد زيارة بيت الله الحرام، مرغبا فيه فقال: {لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ} أي: لينالوا ببيت الله منافع دينية، من العبادات الفاضلة، والعبادات التي لا تكون إلا فيه، ومنافع دنيوية، من التكسب، وحصول الأرباح الدنيوية، وكل هذا أمر مشاهد كل يعرفه، {وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ} وهذا من المنافع الدينية والدنيوية، أي: ليذكروا اسم الله عند ذبح الهدايا، شكرا لله على ما رزقهم منها، ويسرها لهم، فإذا ذبحتموها {فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ} أي: شديد الفقر، {ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ} أي: يقضوا نسكهم، ويزيلوا الوسخ والأذى، الذي لحقهم في حال الإحرام، {وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ} التي أوجبوها على أنفسهم، من الحج، والعمرة والهدايا، {وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ} أي: القديم، أفضل المساجد على الإطلاق، المعتق: من تسلط الجبابرة عليه. وهذا أمر بالطواف، خصوصا بعد الأمر بالمناسك عموما، لفضله، وشرفه، ولكونه المقصود، وما قبله وسائل إليه.
{وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ} “İnsanlar arasında haccı ilan et;” yani onlara haccı duyur, onları hacca davet et, yakındakine ve uzaktakine onun farz olduğunu ve faziletini tebliğ et. Çünkü sen onları davet ettiğin takdirde sana hacı ve umreci olarak geleceklerdir. {رِجَالا} “yaya olarak;” yani duydukları şevk sebebiyle ayakları üzerinde yürüyerek, {وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ} “ve her yorgun/zayıf binek üzerinde;” yani çölleri ve sarp yolları aşan, en şerefli mekânlara ulaşıncaya kadar aralıksız yol alan develer üzerinde, {مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ} “her uzak yoldan” gelirler; yani her uzak memleketten... Nitekim Halîl aleyhisselâm ve ardından onun oğlu Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem bunu yapmış; insanları bu Beyt'i hacca davet etmiş, bu daveti tekrar tekrar dile getirmişlerdir. Allah'ın vaat ettiği şey de gerçekleşmiş; yeryüzünün doğularından ve batılarından insanlar oraya yaya ve binekli olarak akın etmiştir. Sonra Beytullah'ı ziyaret etmeye teşvik ederek onun faydalarını zikretti ve şöyle buyurdu: {لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ} “Gelsinler ki kendilerine ait menfaatlere şahit olsunlar;” yani Allah'ın Evinde faziletli ibadetlerden ve ancak orada ifa edilebilen taatlerden oluşan dinî menfaatlere; kazanç ve dünyalık kâr elde etmekten oluşan dünyevî menfaatlere kavuşsunlar. Bütün bunlar herkesin bildiği müşahede edilen bir gerçektir. {وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ} “ve Allah'ın onlara rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah'ın adını ansınlar.” Bu da dinî ve dünyevî menfaatlerdendir. Yani kendilerine rızık olarak verdiği ve kolaylaştırdığı kurbanlıkları keserken Allah'a şükran olarak O'nun ismini ansınlar. Onları kestiğiniz zaman: {فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ} “Artık onlardan hem kendiniz yiyin hem de darlık içindeki yoksula yedirin;” yani aşırı derecede muhtaç olan fakire... {ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ} “Sonra kirlerini gidersinler;” yani menâsiklerini tamamlayıp ihram halinde kendilerine bulaşan kir ve eziyetleri gidersinler (tıraş olup ihramdan çıksınlar). {وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ} “ve adaklarını yerine getirsinler;” hac, umre ve kurbanlardan üzerlerine vacip kıldıkları adakları ifa etsinler. {وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ} “Ve o Beyt-i Atîk'i tavaf etsinler;” yani kadim olan, mutlak surette mescitlerin en faziletlisi olan ve zorbaların tahakkümünden azat edilmiş (muaf tutulmuş) Beyt'i... Bu; fazileti, şerefi, asıl maksat olması ve kendisinden öncekilerin ona birer vesile mesabesinde bulunması sebebiyle, genel olarak menâsikin emredilmesinden sonra özel olarak tavafın emredilmesidir.
8344. Metin
ولعله -والله أعلم أيضا- لفائدة أخرى، وهو: أن الطواف مشروع كل وقت، وسواء كان تابعا لنسك، أم مستقلا بنفسه.
Ayrıca —en doğrusunu Allah bilir ya— bunun bir diğer hikmeti de şudur: Tavaf her vakitte meşrudur; ister bir hac/umre menâsikine bağlı olsun ister başlı başına müstakil bir ibadet olsun.
8345. Metin
{٣٠ - ٣١} {ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الأنْعَامُ إِلا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الأوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ} .
{30 - 31} {ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الأنْعَامُ إِلا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الأوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ} “İşte böyle; her kim Allah'ın hürmet edilmesini emrettiği şeyleri (hürmatullahı) tazim ederse, bu Rabbi katında kendisi için daha hayırlıdır. Size bildirilenler (haram kılınanlar) müstesna, davarlar size helal kılındı. O halde putlara tapma pisliğinden kaçının ve yalan sözden sakının.”
8346. Metin
{ذَلِكَ} الذي ذكرنا لكم من تلكم الأحكام، وما فيها من تعظيم حرمات الله وإجلالها وتكريمها، لأن تعظيم حرمات الله، من الأمور المحبوبة لله، المقربة إليه، التي من عظمها وأجلها، أثابه الله ثوابا جزيلا وكانت خيرا له في دينه، ودنياه وأخراه عند ربه.
Size zikrettiğimiz o hükümler ve içerdikleri Allah'ın hürmetlerine saygı, tazim ve ikram {ذَلِكَ} “İşte böyledir.” Çünkü Allah'ın hürmetlerine saygı göstermek, Allah'ın sevdiği ve Kendisine yaklaştıran hususlardandır. Kim onları tazim edip yüceltirse Allah ona bol bir mükâfat verir ve bu, Rabbi katında dininde, dünyasında ve ahiretinde onun için daha hayırlı olur.
8347. Metin
وحرمات الله: كل ماله حرمة، وأمر باحترامه، بعبادة أو غيرها، كالمناسك كلها، وكالحرم والإحرام، وكالهدايا، وكالعبادات التي أمر الله العباد بالقيام بها، فتعظيمها إجلالها بالقلب، ومحبتها، وتكميل العبودية فيها، غير متهاون، ولا متكاسل، ولا متثاقل، ثم ذكر منته وإحسانه بما أحله لعباده، من بهيمة الأنعام، من إبل وبقر وغنم، وشرعها من جملة المناسك، التي يتقرب بها إليه، فعظمت منته فيها من الوجهين، {إِلا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ} في القرآن تحريمه من قوله: {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنزيرِ} الآية، ولكن الذي من رحمته بعباده، أن حرمه عليهم، ومنعهم منه، تزكية لهم، وتطهيرا من الشرك به وقول الزور، ولهذا قال: {فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ} أي: الخبث القذر {مِنَ الأوْثَانِ} أي: الأنداد، التي جعلتموها آلهة مع الله، فإنها أكبر أنواع الرجس، والظاهر أن {من} هنا ليست لبيان الجنس، كما قاله كثير من المفسرين، وإنما هي للتبعيض، وأن الرجس عام في جميع المنهيات المحرمات، فيكون منهيا عنها عموما، وعن الأوثان التي هي بعضها خصوصا، {وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ} أي: جميع الأقوال المحرمات، فإنها من قول الزور الذي هو الكذب، ومن ذلك شهادة الزور فلما نهاهم عن الشرك والرجس وقول الزور.
Allah'ın hürmetleri (hürmâtullah); ibadet olsun veya olmasın, bütün menâsik, Harem, ihram, kurbanlıklar ve Allah'ın kullarına eda etmesini emrettiği ibadetler gibi hürmeti bulunan ve saygı duyulması emredilen her şeydir. Onları tazim etmek ise; kalple yüceltmek, sevmek ve gevşeklik göstermeksizin, tembellik etmeksizin ve üşenmeksizin onlardaki kulluğu mükemmel kılmaktır. Sonra kullarına helal kıldığı deve, sığır ve koyun gibi en'âm hayvanları ve onları Kendisine yakınlaşmaya vesile olan menâsikten kılması hususundaki minnet ve ihsanını zikretti. Dolayısıyla O'nun bu husustaki lütfu iki yönden de büyük olmuştur: {إِلا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ} {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنزيرِ} “Ölmüş hayvan (leş), kan, domuz eti... size haram kılındı” ayetinde olduğu gibi Kur'an'da haramlığı size okunanlar müstesnadır. Fakat kullarına olan merhametindendir ki onları tezkiye etmek, şirkten ve yalan sözden arındırmak için bu haramları yasaklamış ve onları bundan menetmiştir. İşte bundan dolayı: {فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ} “pislikten kaçının;” yani murdar pislikten, {مِنَ الأوْثَانِ} “putlardan...” Yani Allah'ın yanı sıra ilah edindiğiniz putlardan ve ortaklardan sakının; zira onlar pisliğin en büyük çeşididir. Zâhir olan şudur ki buradaki {مِنْ} edatı, birçok müfessirin söylediği gibi cins beyanı için değil, teb'îz (kısmîlik) içindir; pislik lafzı ise bütün yasak ve haramları kapsar. Böylece genel olarak bütün haramlardan, özel olarak da onların bir parçası olan putlardan nehyedilmiş olunur. {وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ} “ve yalan sözden sakının;” yani haram kılınan bütün sözlerden sakının; zira onlar yalan olan zûr sözlerdendir, yalancı şahitlik de buna dâhildir. Allah onları şirkten, pislikten ve yalan sözden menedince:
8348. Metin
{حُنَفَاءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ} .
{حُنَفَاءَ لِلَّهِ غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ} “Allah'a yönelen hanîfler olarak O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışmış veya rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.”
8349. Metin
أمرهم أن يكونوا {حُنَفَاءَ لِلَّهِ} أي: مقبلين عليه وعلى عبادته، معرضين عما سواه.
Onlara {حُنَفَاءَ لِلَّهِ} “Allah'a yönelen hanîfler olmalarını” emretti; yani yalnız O'na ve O'nun ibadetine yönelen, O'ndan başkasına ise sırt çeviren kimseler olmalarını...
8350. Metin
{غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ} فمثله {فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ} أي: سقط منها {فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ} بسرعة {أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ} أي: بعيد، كذلك المشرك، فالإيمان بمنزلة السماء، محفوظة مرفوعة.
{غَيْرَ مُشْرِكِينَ بِهِ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ} “O'na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın... Kim Allah'a ortak koşarsa” onun misali: {فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ} “sanki o gökten düşmüş;” yani oradan yuvarlanmış, {فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ} “de kendisini kuşlar süratle kapışmış” {أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ} “veya rüzgâr onu uzak bir yere savurup atmış gibidir.” İşte müşrik de böyledir; iman, korunmuş ve yüceltilmiş bir gök mesabesindedir.
8351. Metin
ومن ترك الإيمان، بمنزلة الساقط من السماء، عرضة للآفات والبليات، فإما أن تخطفه الطير فتقطعه أعضاء، كذلك المشرك إذا ترك الاعتصام بالإيمان تخطفته الشياطين من كل جانب، ومزقوه، وأذهبوا عليه دينه ودنياه.
İmanı terk eden kimse ise gökten düşen biri gibidir; afetlere ve belalara maruz kalır. Kuşlar onu kapıp parça parça eder; aynı şekilde müşrik de imana sarılmayı terk ettiğinde şeytanlar onu her taraftan kapışır, paramparça eder, dinini de dünyasını da mahvedip götürürler.
8352. Metin
{٣٢ - ٣٣} {ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ * لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّهَا إِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ} .
{32 - 33} {ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللَّهِ فَإِنَّهَا مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ * لَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّهَا إِلَى الْبَيْتِ الْعَتِيقِ} “İşte böyle; her kim Allah'ın nişanelerine (şeâirullah) saygı gösterirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır. Sizin için onlarda belirlenmiş bir vakte kadar birtakım menfaatler vardır. Sonra onların varacağı yer o Beyt-i Atîk'tir (Kâbe'dir).”
8353. Metin
أي: ذلك الذي ذكرنا لكم من تعظيم حرماته وشعائره، والمراد بالشعائر: أعلام الدين الظاهرة، ومنها المناسك كلها، كما قال تعالى: {إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ} ومنها الهدايا والقربان للبيت، وتقدم أن معنى تعظيمها، إجلالها، والقيام بها، وتكميلها على أكمل ما يقدر عليه العبد، ومنها الهدايا، فتعظيمها، باستحسانها واستسمانها، وأن تكون مكملة من كل وجه، فتعظيم شعائر الله صادر من تقوى القلوب، فالمعظم لها يبرهن على تقواه وصحة إيمانه، لأن تعظيمها، تابع لتعظيم الله وإجلاله.
Yani Allah'ın hürmetlerine ve şiarlarına saygı göstermek hususunda size zikrettiğimiz şey işte böyledir. Şiarlar (şeâir) ile kastedilen: Dinin açık alametleridir. Bütün menâsik bunlardandır; nitekim Allah Teâlâ: {إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ} “Şüphesiz Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir” buyurmuştur. Beyt'e sunulan hedy kurbanları da bunlardandır. Onları tazim etmenin anlamının; onları yüceltmek, eda etmek ve kulun gücü yettiğince en kâmil şekilde tamamlamak olduğu daha önce geçmişti. Kurbanlıklara gelince, onları tazim etmek; güzel ve semiz olanlarını seçmek ve her yönden kusursuz olmalarını sağlamakladır. Allah'ın nişanelerine saygı göstermek kalplerin takvasından kaynaklanır; dolayısıyla onlara saygı gösteren kimse takvasını ve imanının sıhhatini ispatlamış olur. Çünkü onlara gösterilen tazim, Allah'ı tazim ve tebcil etmeye bağlıdır.
8354. Metin
{لَكُمْ فِيهَا} أي: [في] الهدايا {مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} هذا في الهدايا المسوقة، من البدن ونحوها، ينتفع بها أربابها، بالركوب، والحلب ونحو ذلك، مما لا يضرها {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} مقدر، موقت وهو ذبحها إذا وصلت مَحِلُّهَا وهو الْبَيْتِ الْعَتِيقِ، أي: الحرم كله " منى " وغيرها، فإذا ذبحت، أكلوا منها وأهدوا، وأطعموا البائس الفقير.
{لَكُمْ فِيهَا} “Sizin için onlarda;” yani kurbanlıklarda {مَنَافِعُ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir vakte kadar birtakım menfaatler vardır.” Bu hüküm, sevk edilen deve ve benzeri kurbanlıklar hakkındadır; sahipleri hayvana zarar vermeyecek şekilde binmek, sütünü sağmak gibi yollarla onlardan faydalanırlar. {إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى} “Belirlenmiş bir vakte kadar;” yani takdir edilmiş muayyen bir vakte kadar... Bu da kurbanlığın yeri olan Beyt-i Atîk'e —yani Mina ve diğer bölgeleriyle Harem'in tamamına— ulaştığında kesilmesidir. Kesildiği zaman ondan yerler, hediye ederler ve darlık içindeki fakire yedirirler.
8355. Metin
{٣٤ - ٣٥} {وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ * الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} .
{34 - 35} {وَلِكُلِّ أُمَّةٍ جَعَلْنَا مَنْسَكًا لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَلَهُ أَسْلِمُوا وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ * الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ وَالْمُقِيمِي الصَّلاةِ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} “Biz her ümmete bir kurban ibadeti (mensek) kıldık ki, kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah'ın adını ansınlar. İşte sizin ilahınız tek bir ilahtır; öyleyse yalnız O'na teslim olun. O alçakgönüllü, ihlaslı kulları (muhbitleri) müjdele! Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelenlere sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”
8356. Metin
أي: ولكل أمة من الأمم السالفة جعلنا منسكا، أي: فاستبقوا إلى الخيرات وتسارعوا إليها، ولننظر أيكم أحسن عملا والحكمة في جعل الله لكل أمة منسكا، لإقامة ذكره، والالتفات لشكره، ولهذا قال: {لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ} وإن اختلفت أجناس الشرائع، فكلها متفقة على هذا الأصل، وهو ألوهية الله، وإفراده بالعبودية، وترك الشرك به ولهذا قال: {فَلَهُ أَسْلِمُوا} أي: انقادوا واستسلموا له لا لغيره، فإن الإسلام له طريق إلى الوصول إلى دار السلام. {وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ} بخير الدنيا والآخرة، والمخبت: الخاضع لربه، المستسلم لأمره، المتواضع لعباده، ثم ذكر صفات المخبتين فقال: {الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ} أي: خوفا وتعظيما، فتركوا لذلك المحرمات، لخوفهم ووجلهم من الله وحده، {وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ} من البأساء والضراء، وأنواع الأذى، فلا يجري منهم التسخط لشيء من ذلك، بل صبروا ابتغاء وجه ربهم، محتسبين ثوابه، مرتقبين أجره، {وَالْمُقِيمِي الصَّلاةِ} أي: الذين جعلوها قائمة مستقيمة كاملة، بأن أدوا اللازم فيها والمستحب، وعبوديتها الظاهرة والباطنة، {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} وهذا يشمل جميع النفقات الواجبة، كالزكاة، والكفارة، والنفقة على الزوجات والمماليك، والأقارب، والنفقات المستحبة، كالصدقات بجميع وجوهها، وأتي بـ {من} المفيدة للتبعيض، ليعلم سهولة ما أمر الله به ورغب فيه، وأنه جزء يسير مما رزق الله، ليس للعبد في تحصيله قدرة، لولا تيسير الله له ورزقه إياه. فيا أيها المرزوق من فضل الله، أنفق مما رزقك الله، ينفق الله عليك، ويزدك من فضله.
Yani geçmiş ümmetlerin her biri için bir kurban ibadeti kıldık; öyleyse hayırlarda yarışın, onlara koşun da hanginizin amelce daha güzel olduğuna bakalım! Allah'ın her ümmete bir mensek kılmasındaki hikmet; O'nun zikrini ikame etmek ve şükrüne yönelmektir. Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {لِيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الأنْعَامِ فَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ} “Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah'ın adını ansınlar. İşte sizin ilahınız tek bir ilahtır.” Şeriatların şekilleri farklı olsa da hepsi bu asıl üzerinde —yani Allah'ın uluhiyeti, kulluğun sadece O'na has kılınması ve O'na şirk koşulmaması esasında— ittifak etmiştir. İşte bu sebeple: {فَلَهُ أَسْلِمُوا} “Öyleyse yalnız O'na teslim olun;” yani başkasına değil, yalnız O'na boyun eğip teslim olun; zira O'na teslim olmak Dârü's-Selâm'a (cennete) ulaştıran yoldur. {وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ} “O muhbitleri müjdele!” Dünya ve ahiret hayrıyla müjdele... Muhbit; Rabbine boyun eğen, O'nun emrine teslim olan ve O'nun kullarına karşı mütevazı davranan kimsedir. Sonra muhbitlerin vasıflarını zikrederek şöyle buyurdu: {الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ} “Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer;” yani korku ve tazimden ürperir; böylece sadece Allah'tan duydukları korku ve ürperti sebebiyle haramları terk ederler. {وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُمْ} “ve başlarına gelenlere sabrederler;” sıkıntı, darlık ve her türlü eziyete sabrederler; bunlardan ötürü hiçbir şekilde şikâyet ve hoşnutsuzluk göstermezler, bilakis Rablerinin rızasını dileyerek, sevabını umarak ve mükâfatını bekleyerek sabrederler. {وَالْمُقِيمِي الصَّلاةِ} “namazı dosdoğru kılarlar;” yani farz ve müstehaplarını, zâhirî ve bâtınî kulluğunu eda ederek namazı eksiksiz ve dosdoğru kılarlar. {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} “ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” Bu da zekât, kefaret, eşlere, kölelere ve akrabalara yapılan harcamalar gibi bütün vacip nafakaları ve her türlü sadaka gibi müstehap infakları kapsar. Burada teb'îz (kısmîlik) ifade eden {مِنْ} edatının getirilmesi; Allah'ın emredip teşvik ettiği şeyin ne kadar kolay olduğunu, Allah'ın rızık olarak bahşettiğinin pek az bir kısmı olduğunu ve Allah kolaylaştırıp rızık vermeseydi kulun bunu kazanmaya gücünün yetmeyeceğini bildirmek içindir. Ey Allah'ın lütfundan rızıklandırılan kimse! Allah'ın sana rızık olarak verdiğinden infak et ki Allah da sana infak etsin ve lütfundan artırsın!
8357. Metin
{٣٦ - ٣٧} {وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ * لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ} .
{36 - 37} {وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ * لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ} “Kurbanlık büyükbaş hayvanları (büdün) da sizin için Allah'ın nişanelerinden kıldık; sizin için onlarda hayır vardır. Artık onlar saf saf dururken üzerlerine Allah'ın adını anın. Yanları yere yaslandığı (canları çıktığı) zaman onlardan yiyin; kanaatkâr olana da istemek zorunda kalana da yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizden olan takva ulaşır. Sizi doğru yola ilettiğinden ötürü Allah'ı tekbir edesiniz (yüceltesiniz) diye onları böylece sizin hizmetinize verdi. İyilik edenleri (muhsinleri) müjdele!”
8358. Metin
هذا دليل على أن الشعائر عام في جميع أعلام الدين الظاهرة. وتقدم أن الله أخبر أن من عظم شعائره، فإن ذلك من تقوى القلوب، وهنا أخبر أن من جملة شعائره، البدن، أي: الإبل، والبقر، على أحد القولين، فتعظم وتستسمن، وتستحسن، {لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ} أي: المهدي وغيره، من الأكل، والصدقة، والانتفاع، والثواب، والأجر، {فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا} أي: عند ذبحها قولوا " بسم الله "س واذبحوها، {صَوَافَّ} أي: قائمات، بأن تقام على قوائمها الأربع، ثم تعقل يدها اليسرى، ثم تنحر.
Bu, şiarların (şeâir) dinin bütün açık alametlerini kapsadığına bir delildir. Allah Teâlâ'nın, Kendi nişanelerini tazim etmenin kalplerin takvasından olduğunu haber verdiği daha önce geçmişti. Burada ise kurbanlık hayvanların (büdün) —ki bu iki görüşten birine göre deve ve sığırlardır— O'nun nişanelerinden olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla bunlar tazim edilir, semizleştirilir ve güzelleri seçilir. {لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ} “Sizin için onlarda hayır vardır;” yani kurban sahibi ve diğerleri için yemek, sadaka, faydalanmak, sevap ve mükâfat türünden hayırlar vardır. {فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا} “Artık üzerlerine Allah'ın adını anın;” yani onları keserken "Bismillâh" deyin ve öylece kesin. {صَوَافَّ} “saf saf dururken;” yani ayakta durur vaziyette... Şöyle ki: Dört ayağı üzerinde durdurulur, sonra sol ön ayağı bağlanır ve ardından nahr edilir (boğazlanır).
8359. Metin
{فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا} أي: سقطت في الأرض جنوبها، حين تسلخ، ثم يسقط الجزار جنوبها على الأرض، فحينئذ قد استعدت لأن يؤكل منها، {فَكُلُوا مِنْهَا} وهذا خطاب للمهدي، فيجوز له الأكل من هديه، {وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ} أي: الفقير الذي لا يسأل، تقنعا، وتعففا، والفقير الذي يسأل، فكل منهما له حق فيهما.
{فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا} “Yanları yere yaslandığı zaman;” yani yüzülürken yanları yere düştüğünde, kasap onları yere yatırdığında, işte o vakit ondan yenmeye hazır hale gelmiştir: {فَكُلُوا مِنْهَا} “onlardan yiyin.” Bu hitap kurban sahibinedir; dolayısıyla onun kendi hedy kurbanından yemesi caizdir. {وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ} “kanaatkâr olana da istemek zorunda kalana da yedirin;” yani kanaat edip iffetinden ötürü kimseden istemeyen fakire de bizzat gelip isteyen fakire de yedirin; zira her ikisinin de bu kurbanlarda hakkı vardır.
8360. Metin
{كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ} أي: البدن {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} الله على تسخيرها، فإنه لولا تسخيره لها، لم يكن لكم بها طاقة، ولكنه ذللها لكم وسخرها، رحمة بكم وإحسانا إليكم، فاحمدوه.
{كَذَلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ} “Onları böylece sizin hizmetinize verdik;” yani o kurbanlık develeri... {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “şükredesiniz diye...” Onları hizmetinize boyun eğdirdiği için Allah'a şükredesiniz; zira O onları hizmetinize vermeseydi sizin onlara gücünüz yetmezdi. Fakat size bir merhamet ve ihsan olmak üzere onları size boyun eğdirdi ve emrinize verdi; öyleyse O'na hamdedin!
8361. Metin
وقوله: {لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا} أي: ليس المقصود منها ذبحها فقط. ولا ينال الله من لحومها ولا دمائها شيء، لكونه الغني الحميد، وإنما يناله الإخلاص فيها، والاحتساب، والنية الصالحة، ولهذا قال: {وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ} ففي هذا حث وترغيب على الإخلاص في النحر، وأن يكون القصد وجه الله وحده، لا فخرا ولا رياء، ولا سمعة، ولا مجرد عادة، وهكذا سائر العبادات، إن لم يقترن بها الإخلاص وتقوى الله، كانت كالقشور الذي لا لب فيه، والجسد الذي لا روح فيه.
Allah Teâlâ'nın: {لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلا دِمَاؤُهَا} “Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır” buyruğu; asıl maksadın sadece onları boğazlamak olmadığını ifade eder. Ganî ve Hamîd olması hasebiyle Allah'a onların ne etlerinden ne de kanlarından bir şey ulaşır; O'na ulaşan ancak bu kurbanlardaki ihlas, sevap beklentisi ve salih niyettir. İşte bundan dolayı: {وَلَكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ} “fakat O'na sadece sizden olan takva ulaşır” buyurmuştur. Bunda kurban keserken ihlaslı olmaya, övünme, gösteriş, şöhret veya kuru bir alışkanlık olmaksızın kastın yalnızca Allah rızası olmasına kuvvetli bir teşvik vardır. Diğer bütün ibadetler de böyledir; eğer onlara ihlas ve Allah takvası eşlik etmezse, içi olmayan kabuk ve ruhu olmayan ceset gibi olurlar.
8362. Metin
{كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ} أي: تعظموه وتجلوه، {عَلَى مَا هَدَاكُمْ} أي: مقابلة لهدايته إياكم، فإنه يستحق أكمل الثناء وأجل الحمد، وأعلى التعظيم، {وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ} بعبادة الله بأن يعبدوا الله، كأنهم يرونه، فإن لم يصلوا إلى هذه الدرجة فليعبدوه، معتقدين وقت عبادتهم اطلاعه عليهم، ورؤيته إياهم، والمحسنين لعباد الله، بجميع وجوه الإحسان من نفع مال، أو علم، أو جاه، أو نصح، أو أمر بمعروف، أو نهي عن منكر، أو كلمة طيبة ونحو ذلك، فالمحسنون لهم البشارة من الله، بسعادة الدنيا والآخرة وسيحسن الله إليهم، كما أحسنوا في عبادته ولعباده {هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ} {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ}
{كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ} “Allah'ı tekbir edesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdi;” yani O'nu yüceltip tazim edesiniz diye, {عَلَى مَا هَدَاكُمْ} “sizi doğru yola ilettiğinden ötürü...” Yani sizi hidayete erdirmesinin bir karşılığı olarak... Zira O en kâmil övgüye, en yüce hamde ve en yüksek tazime lâyıktır. {وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ} “İyilik edenleri müjdele!” Allah'a ibadette ihsan sahibi olanları —yani O'nu görüyormuşçasına ibadet edenleri; şayet bu dereceye ulaşamazlarsa ibadet anında O'nun kendilerini görüp gözettiğine inanarak ibadet edenleri— ve Allah'ın kullarına her türlü ihsan yoluyla; malî fayda, ilim, mevki, nasihat, emr-i bi'l-ma'rûf, nehy-i ani'l-münker yahut tatlı bir söz ile iyilikte bulunanları müjdele! İşte bu muhsinler için Allah katından dünya ve ahiret saadetiyle müjde vardır. Allah'a kullukta ve O'nun kullarına karşı ihsanda bulundukları gibi Allah da onlara ihsanda bulunacaktır: {هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ} “İyiliğin karşılığı iyilikten başkası mıdır?” {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ} “Güzel davrananlara daha güzeli (cennet) ve fazlası vardır.”
8363. Metin
{٣٨} {إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ} .
{38} {إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ} “Şüphesiz Allah, iman edenleri müdafaa eder (korur). Şüphesiz Allah hiçbir hain nankörü sevmez.”
8364. Metin
هذا إخبار ووعد وبشارة من الله، للذين آمنوا، أن الله يدافع عنهم كل مكروه، ويدفع عنهم كل شر -بسبب إيمانهم- من شر الكفار، وشر وسوسة الشيطان، وشرور أنفسهم، وسيئات أعمالهم، ويحمل عنهم عند نزول المكاره، ما لا يتحملون، فيخفف عنهم غاية التخفيف. كل مؤمن له من هذه المدافعة والفضيلة بحسب إيمانه، فمستقل ومستكثر.
Bu, iman eden kimseler için Allah'tan bir haber, bir vaat ve bir müjdedir: Allah imanları sebebiyle her türlü hoşlanılmayan şeyi onlardan defedecek; kâfirlerin şerrinden, şeytanın vesvesesinden, nefislerinin şerlerinden ve amellerinin kötülüklerinden kaynaklanan her türlü şerri onlardan savacaktır. Başa gelen sıkıntılarda güç yetiremeyecekleri şeyleri onların üzerinden kaldırıp son derece hafifletecektir. Her mümin, imanının derecesine göre bu müdafaa ve faziletten nasibini alır; kimi az alır, kimi çok alır.
8365. Metin
{إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ} أي: خائن في أمانته التي حمله الله إياها، فيبخس حقوق الله عليه، ويخونها، ويخون الخلق.
{إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ} “Şüphesiz Allah hiçbir haini sevmez;” yani Allah'ın kendisine yüklediği emanete hıyanet eden, Allah'ın üzerindeki haklarını eksiltip onlara ve yaratılmışlara hıyanet eden kimseyi sevmez.
8366. Metin
{كَفُورٌ} لنعم الله، يوالي عليه الإحسان، ويتوالى منه الكفر والعصيان، فهذا لا يحبه الله، بل يبغضه ويمقته، وسيجازيه على كفره وخيانته، ومفهوم الآية، أن الله يحب كل أمين قائم بأمانته، شكور لمولاه.
{كَفُورٌ} “nankörü...” Yani Allah'ın nimetlerine karşı nankör olan; Allah kendisine ardı ardına ihsanda bulunurken kendisinden de ardı ardına küfür ve isyan sadır olan kimseyi... İşte böylesini Allah sevmez, bilakis ona buğzeder ve gazap eder; küfrünün ve hıyanetinin cezasını ona verecektir. Ayetin mefhum-ı muhalifinden anlaşılan ise şudur: Allah, emanetine sahip çıkan her emin ve Mevlâsına çokça şükreden her kulu sever.
8367. Metin
{٣٩ - ٤١} {أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ * الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلا أَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ * الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ أَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ} .
{39 - 41} {أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ * الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلا أَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ * الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ أَقَامُوا الصَّلاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ} “Kendileriyle savaşılan (saldırıya uğrayan) müminlere, zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş) izni verildi. Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye elbette hakkıyla kadirdir. Onlar, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılan kimselerdir. Eğer Allah'ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı; içlerinde Allah'ın adının çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir, mutlak galiptir. Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kılarsak namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir.”
8368. Metin
كان المسلمون في أول الإسلام ممنوعين من قتال الكفار، ومأمورين بالصبر عليهم، لحكمة إلهية، فلما هاجروا إلى المدينة، وأوذوا، وحصل لهم منعة وقوة، أذن لهم بالقتال، قال تعالى: {أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ} يفهم منه أنهم كانوا قبل ممنوعين، فأذن الله لهم بقتال الذين يقاتلون، وإنما أذن لهم، لأنهم ظلموا، بمنعهم من دينهم، وأذيتهم عليه، وإخراجهم من ديارهم.
İslam'ın ilk dönemlerinde Müslümanlar, ilahî bir hikmet gereği kâfirlerle savaşmaktan menedilmiş ve onlara karşı sabretmekle emrolunmuşlardı. Medine'ye hicret ettiklerinde, eziyet gördüklerinde ve kendilerinde bir savunma gücü ile kuvvet oluştuğunda ise savaşmalarına izin verildi. Allah Teâlâ: {أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ} “Kendileriyle savaşılan kimselere izin verildi” buyurmuştur. Bundan, daha önce savaştan menedildikleri anlaşılmaktadır. Böylece Allah, kendileriyle savaşan kimselere karşı savaşmalarına izin vermiştir. Onlara bu iznin verilmesi ise dinlerinden alıkonulmaları, dinleri uğruna eziyete uğramaları ve yurtlarından çıkarılmaları suretiyle zulme maruz kalmış olmalarındandır.
8369. Metin
{وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ} فليستنصروه، وليستعينوا به، ثم ذكر صفة ظلمهم فقال: {الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ} أي: ألجئوا إلى الخروج بالأذية والفتنة {بِغَيْرِ حَقٍّ إِلا} أن ذنبهم الذي نقم منهم أعداؤهم {أَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ} أي: إلا أنهم وحدوا الله، وعبدوه مخلصين له الدين، فإن كان هذا ذنبا، فهو ذنبهم كقوله تعالى: {وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلا أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} وهذا يدل على حكمة الجهاد، وأن المقصود منه إقامة دين الله، وذب الكفار المؤذين للمؤمنين، البادئين لهم بالاعتداء، عن ظلمهم واعتدائهم، والتمكن من عبادة الله، وإقامة الشرائع الظاهرة، ولهذا قال: {وَلَوْلا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ} فيدفع الله بالمجاهدين في سبيله ضرر الكافرين، {لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ} أي: لهدمت هذه المعابد الكبار، لطوائف أهل الكتاب، معابد اليهود والنصارى، والمساجد للمسلمين، {يُذْكَرَ فِيهَا} أي: في هذه المعابد {اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا} تقام فيها الصلوات، وتتلى فيها كتب الله، ويذكر فيها اسم الله بأنواع الذكر، فلولا دفع الله الناس بعضهم ببعض، لاستولى الكفار على المسلمين، فخربوا معابدهم، وفتنوهم عن دينهم، فدل هذا، أن الجهاد مشروع، لأجل دفع الصائل والمؤذي، ومقصود لغيره، ودل ذلك على أن البلدان التي حصلت فيها الطمأنينة بعبادة الله، وعمرت مساجدها، وأقيمت فيها شعائر الدين كلها، من فضائل المجاهدين وببركتهم، دفع الله عنها الكافرين، قال الله تعالى: {وَلَوْلا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الأرْضُ وَلَكِنَّ اللَّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ}
{وَإِنَّ اللَّهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ} “Şüphesiz Allah onlara yardım etmeye elbette hakkıyla kadirdir.” Öyleyse yalnız O'ndan yardım istesinler ve O'na sığınsınlar. Sonra uğradıkları zulmün vasfını zikrederek şöyle buyurdu: {الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ} “Onlar yurtlarından çıkarılan kimselerdir;” yani eziyet ve baskılarla çıkmak zorunda bırakılmışlardır. {بِغَيْرِ حَقٍّ إِلا} “Haksız yere, sırf...” Düşmanlarının kendilerine kin gütmesine sebep olan tek 'suçları': {أَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ} “'Rabbimiz Allah'tır' demeleridir.” Yani Allah'ı birleyip dini yalnız O'na has kılarak O'na ibadet etmeleridir. Şayet bu bir günah sayılacaksa, işte onların günahı ancak budur! Nitekim Allah Teâlâ: {وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلا أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} “Onlardan, sırf Azîz ve Hamîd olan Allah'a iman ettikleri için intikam aldılar” buyurmuştur. Bu da cihadın hikmetine; cihadın asıl maksadının Allah'ın dinini ikame etmek, müminlere eziyet edip ilk saldıran kâfirleri zulüm ve tecavüzlerinden men etmek, Allah'a ibadete güç yetirmek ve dinin açık şiarlarını ikame etmek olduğuna delalet eder. Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {وَلَوْلا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ} “Eğer Allah'ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı;” yani Allah Kendi yolunda cihad edenler vasıtasıyla kâfirlerin zararını defetmeseydi, {لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ} “manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi.” Yani Ehl-i Kitap fırkalarına ait büyük mabetler (Yahudi ve Hristiyan mabetleri) ve Müslümanların mescitleri yıkılırdı. {يُذْكَرُ فِيهَا} Bu mabetlerde: {اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا} “Allah'ın adı çokça anılır;” oralarda namazlar kılınır, Allah'ın kitapları okunur ve türlü zikirlerle Allah'ın ismi anılır. Eğer Allah insanları birbirleriyle savmasaydı, kâfirler Müslümanlara galebe çalar, mabetlerini yıkar ve onları dinlerinden döndürürlerdi. Bu da gösterir ki cihad, saldırganı ve eziyet edeni defetmek için meşru kılınmış olup gayesi kendisi dışındaki bu yüce maslahatlardır. Yine bu durum delalet eder ki; Allah'a ibadet hususunda huzurun sağlandığı, mescitlerinin imar edildiği ve dinin bütün şiarlarının ikame edildiği beldeler, kâfirleri onlardan defeden mücahitlerin faziletleri ve bereketleri sayesindedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَوْلا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الأرْضُ وَلَكِنَّ اللَّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ} “Eğer Allah'ın insanları birbirleriyle savması olmasaydı yeryüzü fesada uğrardı. Fakat Allah âlemlere karşı lütuf ve kerem sahibidir.”
8370. Metin
فإن قلت: نرى الآن مساجد المسلمين عامرة لم تخرب، مع أنها كثير منها إمارة صغيرة، وحكومة غير منظمة، مع أنهم لا يدان لهم بقتال من جاورهم من الإفرنج، بل نرى المساجد التي تحت ولايتهم وسيطرتهم عامرة، وأهلها آمنون مطمئنون، مع قدرة ولاتهم من الكفار على هدمها، والله أخبر أنه لولا دفع الله الناس بعضهم ببعض، لهدمت هذه المعابد، ونحن لا نشاهد دفعا.
Şayet dersen ki: "Biz günümüzde Müslümanların mescitlerinin yıkılmayıp mamur kaldığını görüyoruz; hâlbuki onların birçoğu küçük emirlikler ve düzenli olmayan yönetimlerdir ve komşuları olan Avrupalılarla (Batılı devletlerle) savaşmaya güçleri yetmemektedir. Hatta onların hâkimiyeti ve kontrolü altındaki mescitlerin dahi mamur olduğunu, cemaatinin emniyet ve huzur içinde bulunduğunu görüyoruz; hâlbuki kâfir yöneticilerin onları yıkmaya güçleri yetmektedir. Oysa Allah, eğer insanları birbirleriyle savması olmasaydı bu mabetlerin yıkılacağını haber vermiştir; biz ise [böyle bir savaşla] savma görmüyoruz?"
8371. Metin
أجيب بأن هذا السؤال والاستشكال، داخل في عموم هذه الآية وفرد من أفرادها، فإن من عرف أحوال الدول الآن ونظامها، وأنها تعتبر كل أمة وجنس تحت ولايتها، وداخل في حكمها، تعتبره عضوا من أعضاء المملكة، وجزء من أجزاء الحكومة، سواء كانت تلك الأمة مقتدرة بعددها أو عددها، أو مالها، أو عملها، أو خدمتها، فتراعي الحكومات مصالح ذلك الشعب، الدينية والدنيوية، وتخشى إن لم تفعل ذلك أن يختل نظامها، وتفقد بعض أركانها، فيقوم من أمر الدين بهذا السبب ما يقوم، خصوصا المساجد، فإنها -ولله الحمد- في غاية الانتظام، حتى في عواصم الدول الكبار.
Buna şöyle cevap verilir: Bu soru ve itiraz da bu ayetin umumuna dâhildir ve onun fertlerinden biridir. Zira günümüz devletlerinin durumlarını ve nizamlarını bilen kimse anlar ki; bu devletler idareleri altındaki ve hâkimiyetlerine giren her ümmeti ve ırkı, memleketin bir uzvu ve hükümetin bir parçası kabul ederler. İster o topluluk nüfusuyla, teçhizatıyla, malıyla, emeğiyle yahut hizmetiyle güçlü olsun; hükümetler o halkın dinî ve dünyevî maslahatlarını gözetirler. Zira bunu yapmadıkları takdirde düzenlerinin bozulmasından ve bazı temel unsurlarını kaybetmekten korkarlar. İşte bu sebeple din işlerinden yerine gelen kısımlar yerine gelir; bilhassa mescitler —Allah'a hamdolsun— büyük devletlerin başkentlerinde dahi son derece intizamlıdır.
8372. Metin
وتراعي تلك الدول الحكومات المستقلة، نظرا لخواطر رعاياهم المسلمين، مع وجود التحاسد والتباغض بين دول النصارى، الذي أخبر الله أنه لا يزال إلى يوم القيامة، فتبقى الحكومة المسلمة، التي لا تقدر تدافع عن نفسها، سالمة من [كثير] (١) ضررهم، لقيام الحسد عندهم، فلا يقدر أحدهم أن يمد يده عليها، خوفا من احتمائها بالآخر، مع أن الله تعالى لا بد أن يري عباده من نصر الإسلام والمسلمين، ما قد وعد به في كتابه.
Yine o devletler, Müslüman tebaalarının hatırını gözeterek bağımsız yönetimleri de dikkate alırlar. Bununla birlikte Hristiyan devletler arasında, Allah'ın kıyamete kadar süreceğini haber verdiği haset ve düşmanlık bulunmaktadır. Böylece kendi kendini savunamayan Müslüman bir hükümet, aralarındaki bu çekişme ve haset sebebiyle onların [birçok] (1) zararından salim kalır. Zira içlerinden biri diğerine sığınmasından korktuğu için ona el uzatmaya cesaret edemez. Bununla beraber Allah Teâlâ, Kitabında vaat ettiği üzere İslam'ın ve Müslümanların zaferini kullarına mutlaka gösterecektir.
8373. Metin
وقد ظهرت -ولله الحمد- أسبابه [بشعور المسلمين بضرورة رجوعهم إلى دينهم والشعور مبدأ العمل] (٢) فنحمده ونسأله أن يتم نعمته، ولهذا قال في وعده الصادق المطابق للواقع: {وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ} أي: يقوم بنصر دينه، مخلصا له في ذلك، يقاتل في سبيله، لتكون كلمة الله هي العليا.
Hamdolsun bunun sebepleri [Müslümanların dinlerine dönmelerinin zaruretini hissetmeleriyle —ki bu şuur amelin başlangıcıdır—] (2) ortaya çıkmıştır. Allah'a hamdeder ve nimetini tamamlamasını O'ndan dileriz. İşte bundan dolayı gerçeğe tamı tamına mutabık olan o sadık vaadinde şöyle buyurmuştur: {وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ} “Allah Kendi (dini)ne yardım edene mutlaka yardım eder.” Yani bu hususta O'na ihlasla bağlanarak dinine yardım eden, Allah'ın kelimesi en yüce olsun diye O'nun yolunda savaşan kimseye...
8374. Metin
{إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ} أي: كامل القوة، عزيز لا يرام، قد قهر الخلائق، وأخذ بنواصيهم، فأبشروا، يا معشر المسلمين، فإنكم وإن ضعف عددكم وعددكم، وقوي عدد عدوكم وعدتهم (٣) فإن ركنكم القوي العزيز، ومعتمدكم على من خلقكم وخلق ما تعملون، فاعملوا بالأسباب المأمور بها، ثم اطلبوا منه نصركم، فلا بد أن ينصركم.
{إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ} “Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir, mutlak galiptir.” Yani tam kuvvet sahibidir, Kendisine asla ulaşılamayan ve üstün gelinemeyen Azîz'dir; bütün mahlûkatı kahretmiş ve onların perçemlerinden tutmuştur. Ey Müslümanlar topluluğu, müjdelenin! Her ne kadar sizin sayınız ve mühimmatınız az, düşmanınızın sayısı ve teçhizatı çok olsa da (3); sizin dayanağınız o Kaviyy ve Azîz olan Allah'tır, güvenceniz sizi ve yaptıklarınızı yaratandır. Öyleyse emrolunduğunuz sebeplere sarılın, sonra da O'ndan size yardım etmesini dileyin; O sizi mutlaka muzaffer kılacaktır!
8375. Metin
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ} وقوموا، أيها المسلمون، بحق الإيمان والعمل الصالح، فقد {وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الأرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا}
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ} “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (diline) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” Ey Müslümanlar! İmanın ve salih amelin hakkını yerine getirin; zira: {وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الأرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا} “Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere vaat etmiştir ki, kendilerinden öncekileri halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka halife kılacak; onlar için razı olduğu dinlerini temayüz ettirip sağlamlaştıracak ve korkularının ardından onları mutlaka güvene kavuşturacaktır. Onlar Bana ibadet ederler, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar.”
8376. Metin
ثم ذكر علامة من ينصره، وبها يعرف، أن من ادعى أنه ينصر الله وينصر دينه، ولم يتصف بهذا الوصف، فهو كاذب فقال: {الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ} أي: ملكناهم إياها، وجعلناهم المتسلطين عليها، من غير منازع ينازعهم، ولا معارض، {أَقَامُوا الصَّلاةَ} في أوقاتها، وحدودها، وأركانها، وشروطها، في الجمعة والجماعات.
Sonra Kendi dinine yardım edenlerin alametini zikretti ki bununla Allah'a ve dinine yardım ettiğini iddia edip de bu vasıfla vasıflanmayan kimsenin yalancı olduğu bilinsin. Şöyle buyurdu: {الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ} “Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerini yeryüzünde iktidar sahibi kılarsak;” yani kendilerini oraya malik kılar, hiçbir hasım ve karşı koyucu olmaksızın oranın hâkimi yaparsak, {أَقَامُوا الصَّلاةَ} Cuma ve cemaatlerde, vakitlerine, sınırlarına, rükünlerine ve şartlarına riayet ederek “namazı dosdoğru kılarlar.”
8377. Metin
{وَآتُوا الزَّكَاةَ} التي عليهم خصوصا، وعلى رعيتهم عموما، آتوها أهلها، الذين هم أهلها، {وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ} وهذا يشمل كل معروف حسنه شرعا وعقلا من حقوق الله، وحقوق الآدميين، {وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ} كل منكر شرعا وعقلا معروف قبحه، والأمر بالشيء والنهي عنه يدخل فيه ما لا يتم إلا به، فإذا كان المعروف والمنكر يتوقف على تعلم وتعليم، أجبروا الناس على التعلم والتعليم، وإذا كان يتوقف على تأديب مقدر شرعا، أو غير مقدر، كأنواع التعزير، قاموا بذلك، وإذا كان يتوقف على جعل أناس متصدين له، لزم ذلك، ونحو ذلك مما لا يتم الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر إلا به.
{وَآتُوا الزَّكَاةَ} “ve zekâtı verirler;” bizzat kendilerine vacip olan zekâtı özellikle, tebaalarına vacip olanı da genel olarak layık olan ehline verirler. {وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ} “iyiliği emrederler;” bu da Allah'ın haklarından ve insanların haklarından şer'an ve aklen güzel kabul edilen her marufu kapsar. {وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ} “ve kötülükten sakındırırlar;” yani şer'an ve aklen çirkinliği bilinen her münkeri nehyederler. Bir şeyi emretmek ve ondan nehyetmek, ancak kendisiyle tamamlanabilen vesileleri de kapsar. Eğer maruf ve münker öğrenip öğretmeye bağlıysa insanları öğrenmeye ve öğretmeye mecbur tutarlar; şer'an belirlenmiş hadlere veya tazir çeşitleri gibi belirlenmemiş disiplin cezalarına bağlıysa bunları uygularlar; şayet bunun için özel görevliler tayin etmeye bağlıysa bunu yerine getirirler. İyiliği emredip kötülükten nehyetmenin ancak kendisiyle tamamlanabileceği diğer bütün hususlar da böyledir.
8378. Metin
{وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ} أي: جميع الأمور، ترجع إلى الله، وقد أخبر أن العاقبة للتقوى، فمن سلطه الله على العباد من الملوك، وقام بأمر الله، كانت له العاقبة الحميدة، والحالة الرشيدة، ومن تسلط عليهم بالجبروت، وأقام فيهم هوى نفسه، فإنه وإن حصل له ملك موقت، فإن عاقبته غير حميدة، فولايته مشئومة، وعاقبته مذمومة.
{وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ} “Bütün işlerin sonu Allah'a aittir.” Yani bütün işler Allah'a döner. Nitekim O, akıbetin takvaya ait olduğunu bildirmiştir. Hükümdarlardan her kime Allah kulları üzerinde iktidar verir de o kimse Allah'ın emrini ikame ederse, övgüye değer akıbet ve dosdoğru hâl onun olur. Kim de onlara zorbalıkla tahakküm kurar ve aralarında kendi nefsinin arzusunu tatbik ederse, geçici bir saltanat elde etse dahi şüphesiz onun sonu hayırlı olmaz; idaresi uğursuz, akıbeti ise kınanmıştır.
8379. Metin
{٤٢ - ٤٦} {وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ * وَقَوْمُ إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ * وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ وَكُذِّبَ مُوسَى فَأَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ * فَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ * أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لا تَعْمَى الأبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ} .
{42 - 46} {وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ * وَقَوْمُ إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ * وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ وَكُذِّبَ مُوسَى فَأَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ * فَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ * أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لا تَعْمَى الأبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ} “Eğer seni yalanlıyorlarsa bil ki onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd da yalanlamıştı. İbrahim'in kavmi ve Lût'un kavmi de... Medyen halkı da yalanlamıştı; Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim, sonra onları yakalayıverdim. Benim inkârım (cezalandırmam) nasılmış, [gördüler]! Nice memleketler vardır ki, halkı zulmediyorken biz onları helak ettik; artık onlar tavanları üzerine çökmüş bomboş kalmıştır. Nice kullanılmaz olmuş kuyular ve nice yüksek, görkemli saraylar [terk edilmiştir]! Onlar yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kendisiyle akledecekleri kalpleri veya işitecekleri kulakları olsun? Şüphesiz gözler kör olmaz; fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.”
8380. Metin
يقول تعالى لنبيه محمد ﷺ: وإن يكذبك هؤلاء المشركون فلست بأول رسول كذب، وليسوا بأول أمة كذبت رسولها {فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ * وَقَوْمُ إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ * وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ} أي: قوم شعيب.
Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: Eğer bu müşrikler seni yalanlıyorlarsa sen yalanlanan ilk peygamber değilsin; onlar da peygamberini yalanlayan ilk ümmet değildir. {فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ * وَقَوْمُ إِبْرَاهِيمَ وَقَوْمُ لُوطٍ * وَأَصْحَابُ مَدْيَنَ} “Onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd, İbrahim'in kavmi, Lût'un kavmi ve Medyen halkı da yalanlamıştı;” yani Şuayb'ın kavmi de...
8381. Metin
{وَكُذِّبَ مُوسَى فَأَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ} المكذبين، فلم أعاجلهم بالعقوبة، بل أمهلتهم، حتى استمروا في طغيانهم يعمهون، وفي كفرهم وشرهم يزدادون، {ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ} بالعذاب أخذ عزيز مقتدر {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} أي: إنكاري عليهم كفرهم، وتكذيبهم كيف حاله، كان أشد العقوبات، وأفظع المثلات، فمنهم من أغرقه، ومنهم من أخذته الصيحة، ومنهم من أهلك بالريح العقيم، ومنهم من خسف به الأرض، ومنهم من أرسل عليه عذاب يوم الظلة، فليعتبر بهم هؤلاء المكذبون، أن يصيبهم ما أصابهم، فإنهم ليسوا خيرا منهم، ولا كتب لهم براءة في الكتب المنزلة من الله، وكم من المعذبين المهلكين أمثال هؤلاء كثير، ولهذا قال: {فَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ} أي: وكم من قرية {أَهْلَكْنَاهَا} بالعذاب الشديد، والخزي الدنيوي، {وَهِيَ ظَالِمَةٌ} بكفرها بالله وتكذيبها لرسله، لم يكن عقوبتنا لها ظلما منا، {فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا} أي: فديارهم متهدمة، قصورها، وجدرانها، قد سقطت عروشها، فأصبحت خرابا بعد أن كانت عامرة، وموحشة بعد أن كانت آهلة بأهلها آنسة، {وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ} أي: وكم من بئر، قد كان يزدحم عليه الخلق، لشربهم، وشرب مواشيهم، ففقد أهله، وعدم منه الوارد والصادر، وكم من قصر، تعب عليه أهله، فشيدوه، ورفعوه، وحصنوه، وزخرفوه، فحين جاءهم أمر الله، لم يغن عنهم شيئا، وأصبح خاليا من أهله، قد صاروا عبرة لمن اعتبر، ومثالا لمن فكر ونظر.
{وَكُذِّبَ مُوسَى فَأَمْلَيْتُ لِلْكَافِرِينَ} “Mûsâ da yalanlandı. Ben de o kâfirlere mühlet verdim;” yani o yalanlayanlara hemen ceza vermeyip mühlet tanıdım. Ta ki azgınlıkları içinde bocalayıp dursunlar; küfürleri ve şerleri içinde daha da artsınlar! {ثُمَّ أَخَذْتُهُمْ} “Sonra onları yakalayıverdim;” Azîz ve Muktedir olanın yakalayışıyla azapla yakaladım. {فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ} “Benim inkârım (cezalandırmam) nasılmış!” Yani onların küfürlerini ve yalanlamalarını reddedip cezalandırmam nasıl oldu? En şiddetli cezalar ve en korkunç ibretlik felaketler oldu: Kimini suda boğdu, kimini korkunç bir çığlık yakaladı, kimini kasıp kavuran kasırga ile helak etti, kimini yerin dibine geçirdi, kiminin üzerine de gölge gününün azabını gönderdi. Bu yalanlayanlar, onların başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesinden ibret alsınlar; zira onlar öncekilerden daha hayırlı değillerdir ve Allah'ın indirdiği kitaplarda kendilerine bir dokunulmazlık da yazılmamıştır. Bunlar gibi helak edilen ve azaba uğratılanlar pek çoktur. İşte bundan dolayı: {فَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ} “Nice memleketler vardır ki;” yani nice şehirler vardır ki, {أَهْلَكْنَاهَا} şiddetli azapla ve dünyevî rüsvaylıkla “biz onları helak ettik.” {وَهِيَ ظَالِمَةٌ} “halkı zulmediyorken;” Allah'ı inkâr etmeleri ve peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle zulüm içindeyken... Onlara verdiğimiz ceza bizden bir zulüm değildi. {فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا} “artık onlar tavanları üzerine çökmüş bomboş kalmıştır.” Yani yurtları, köşkleri ve duvarları yıkılmış, tavanları çökmüş; mamur iken harabeye dönmüş, halkıyla şen iken ıssız ve kimsesiz kalmıştır. {وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَشِيدٍ} “ve nice kullanılmaz olmuş kuyu ve nice yüksek saray...” Yani nice kuyu vardır ki; insanlar kendileri ve hayvanları su içsin diye başında izdiham oluştururdu; ancak artık ahalisi yok olmuş, oraya gelen giden kalmamıştır! Nice saray vardır ki; sahipleri onun için yorulmuş, onu yükseltmiş, tahkim etmiş ve süslemiştir; fakat Allah'ın emri geldiğinde bu saray onlara hiçbir fayda sağlamamış, ahalisinden bomboş kalmıştır. Onlar ibret alanlar için birer ibret, tefekkür edip bakanlar için birer misal olmuşlardır.
8382. Metin
ولهذا دعا الله عباده إلى السير في الأرض، لينظروا، ويعتبروا فقال: {أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ} بأبدانهم وقلوبهم {فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا} آيات الله ويتأملون بها مواقع عبره، {أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا} أخبار الأمم الماضين، وأنباء القرون المعذبين، وإلا فمجرد نظر العين، وسماع الأذن، وسير البدن الخالي من التفكر والاعتبار، غير مفيد، ولا موصل إلى المطلوب، ولهذا قال: {فَإِنَّهَا لا تَعْمَى الأبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ} أي: هذا العمى الضار في الدين، عمى القلب عن الحق، حتى لا يشاهده كما لا يشاهد الأعمى المرئيات، وأما عمى البصر، فغايته بلغة، ومنفعة دنيوية.
İşte bundan dolayı Allah kullarını yeryüzünde dolaşmaya, bakıp ibret almaya davet ederek şöyle buyurmuştur: {أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ} Bedenleri ve kalpleriyle “yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki,” {فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا} Allah'ın ayetlerini kavrayacakları ve ibret noktalarını tefekkür edecekleri “kendisiyle akledecekleri kalpleri,” {أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا} geçmiş ümmetlerin haberlerini ve azaba uğrayan nesillerin kıssalarını “veya işitecekleri kulakları olsun?” Yoksa tefekkür ve ibretten yoksun sadece gözün bakması, kulağın duyması ve bedenin dolaşması hiçbir fayda sağlamaz ve arzu edilen maksada ulaştırmaz. İşte bundan dolayı: {فَإِنَّهَا لا تَعْمَى الأبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ} “Şüphesiz gözler kör olmaz; fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur” buyurmuştur. Yani dinde asıl zararlı olan körlük; âmânın görünen şeyleri göremediği gibi kalbin de hakkı göremeyecek şekilde körleşmesidir. Baş gözünün körlüğüne gelince, onun nihayeti ancak dünyevî bir eksiklikten ibarettir.
8383. Metin
{٤٧ - ٤٨} {وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ * وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ أَخَذْتُهَا وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ} .
{47 - 48} {وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللَّهُ وَعْدَهُ وَإِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ * وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ أَخَذْتُهَا وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ} “Onlar senden azabın çarçabuk gelmesini istiyorlar. Hâlbuki Allah vaadinden asla dönmez. Şüphesiz Rabbinin katındaki bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. Nice memleketler vardır ki, halkı zulmediyorken ben onlara mühlet verdim; sonra da onları yakalayıverdim. Dönüş ancak banadır.”
8384. Metin
أي: يستعجلك هؤلاء المكذبون بالعذاب، لجهلهم، وظلمهم، وعنادهم، وتعجيزا لله، وتكذيبا لرسله، ولن يخلف الله وعده، فما وعدهم به من العذاب، لا بد من وقوعه، ولا يمنعهم منه مانع، وأما عجلته، والمبادرة فيه، فليس ذلك إليك يا محمد، ولا يستفزنك عجلتهم وتعجيزهم إيانا. فإن أمامهم يوم القيامة، الذي يجمع فيه أولهم وآخرهم، ويجازون بأعمالهم، ويقع بهم العذاب الدائم الأليم، ولهذا قال: {وَإِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ} من طوله، وشدته، وهو له، فسواء أصابهم عذاب في الدنيا، أم تأخر عنهم العذاب، فإن هذا اليوم، لا بد أن يدركهم.
Yani bu yalanlayanlar; cehaletleri, zulümleri, inatları, Allah'ı aciz bırakma iddiaları ve resullerini yalanlamaları sebebiyle senden azabı aceleyle isterler. Hâlbuki Allah vaadinden asla dönmez; onlara vaat ettiği azap mutlaka vuku bulacaktır ve hiçbir engelleyici onları bundan kurtaramaz. Azabın acele gelmesine ve hemen vuku bulmasına gelince, bu senin elinde değildir ey Muhammed! Onların acelecilikleri ve bizi aciz bırakma iddiaları seni telaşa düşürmesin. Çünkü önlerinde öncekilerin ve sonrakilerin bir araya getirileceği, amellerinin karşılığını görecekleri ve daimi, elem verici azabın başlarına ineceği kıyamet günü vardır. İşte bundan dolayı: {وَإِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَأَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ} “Şüphesiz Rabbinin katındaki bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir” buyurmuştur; uzunluğu, şiddeti ve dehşeti bakımından böyledir. İster dünyada başlarına bir azap gelsin isterse azap ertelensin, bu gün onları mutlaka yakalayacaktır.
8385. Metin
ويحتمل أن المراد: أن الله حليم، ولو استعجلوا العذاب، فإن يوما عنده كألف سنة مما تعدون، فالمدة، وإن تطاولتموها، واستبطأتم فيها نزول العذاب، فإن الله يمهل المدد الطويلة ولا يهمل، حتى إذا أخذ الظالمين بعذابه لم يفلتهم.
Şu mana da muhtemeldir: Onlar azabı acele isteseler de Allah Halîm'dir; zira O'nun katındaki bir gün sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir. Siz süreyi uzun bulsanız ve azabın inişini gecikmiş saysanız bile, Allah uzun süreler mühlet verir fakat asla ihmal etmez; nihayet zalimleri azabıyla yakaladığında artık onları elinden kaçırmaz.
8386. Metin
{وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا} أي: أمهلتها مدة طويلة {وَهِيَ ظَالِمَةٌ} أي: مع ظلمهم، فلم يكن مبادرتهم بالظلم، موجبا لمبادرتنا بالعقوبة، {ثُمَّ أَخَذْتُهَا} بالعذاب {وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ} أي: مع عذابها في الدنيا، سترجع إلى الله، فيعذبها بذنوبها، فليحذر هؤلاء الظالمون من حلول عقاب الله، ولا يغتروا بالإمهال.
{وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ أَمْلَيْتُ لَهَا} “Nice memleketler vardır ki ben onlara mühlet verdim;” yani uzun süre mühlet tanıdım; {وَهِيَ ظَالِمَةٌ} “halkı zulmediyorken...” Yani onların zulümde acele etmeleri, bizim cezayı hemen vermemizi gerektirmedi. {ثُمَّ أَخَذْتُهَا} azapla “sonra onları yakalayıverdim.” {وَإِلَيَّ الْمَصِيرُ} “Dönüş ancak banadır.” Yani dünyadaki azaplarıyla beraber Allah'a dönecekler ve günahları sebebiyle onları cezalandıracaktır. O halde bu zalimler Allah'ın azabının başlarına inmesinden sakınsınlar ve kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar!
8387. Metin
{٤٩ - ٥١} {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ * فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ * وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ} (١) .
{49 - 51} {قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ * فَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ * وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ} “De ki: 'Ey insanlar! Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım. Artık iman edip salih amel işleyenler için bir bağışlanma ve değerli bir rızık vardır. Ayetlerimizi geçersiz kılmak için yarışanlara gelince; işte onlar cehennem ehlidir.'” (1)
8388. Metin
يأمر تعالى عبده ورسوله محمدا ﷺ أن يخاطب الناس جميعا، بأنه رسول الله حقا، مبشرا للمؤمنين بثواب الله، منذرا للكافرين والظالمين من عقابه، وقوله: {مُبِينٌ} أي: بين الإنذار، وهو التخويف مع الإعلام بالمخوف، وذلك لأنه أقام البراهين الساطعة على صدق ما أنذرهم به، ثم ذكر تفصيل النذارة والبشارة فقال: {فَالَّذِينَ آمَنُوا} بقلوبهم إيمانا صحيحا صادقا {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} بجوارحهم {في جنات النعيم} أي: الجنات التي يتنعم بها بأنواع النعيم من المآكل والمشارب والمناكح والصور والأصوات والتنعم برؤية الرب الكريم وسماع كلامه {والذين كفروا} أي: جحدوا نعمة ربهم وكذبوا رسله وآياته فأولئك أصحاب الجحيم أي: الملازمون لها، المصاحبون لها في كل أوقاتهم، فلا يخفف عنهم من عذابها ولا يفتر عنهم لحظة من عقابها.
Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem bütün insanlara hitap ederek kendisinin gerçekten Allah'ın elçisi olduğunu; müminleri Allah'ın sevabıyla müjdeleyen, kâfirleri ve zalimleri ise O'nun azabıyla uyaran biri olduğunu bildirmesini emretmektedir. Ayetteki: {مُبِينٌ} “[apaçık] bir uyarıcı” ifadesi; uyarısı apaçık olan demektir. Uyarı (inzâr) ise korkulacak şey bildirilerek yapılan korkutmadır. Zira o, kendilerini uyardığı şeylerin doğruluğuna dair apaçık deliller ortaya koymuştur. Ardından uyarının ve müjdenin ayrıntısını zikrederek şöyle buyurmuştur: Kalpleriyle sahih ve dosdoğru bir şekilde {فَالَّذِينَ آمَنُوا} “İman edenler” ve organlarıyla {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “salih ameller işleyenler” {في جنات النعيم} “[nimet cennetlerindedirler]”1; yani yiyecek, içecek, evlilik, güzel suretler ve sesler gibi her türlü nimetle nimetlenecekleri, Kerîm olan Rablerini görme ve O'nun kelamını işitme nimetiyle lütuflanacakları cennetlerdedirler. {والذين كفروا} “İnkâr edenler”; yani Rablerinin nimetini inkâr edip elçilerini ve ayetlerini yalanlayanlar ise {فأولئك أصحاب الجحيم} “işte onlar cehennem ehlidirler.” Yani oradan hiç ayrılmayan, her vakit onunla birlikte olan kimselerdir. Dolayısıyla onların üzerinden azap hafifletilmez ve cezalarına bir an dahi ara verilmez.
8389. Metin
{٥٢ - ٥٧} {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلا نَبِيٍّ إِلا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ * لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ * وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ اللَّهَ لَهَادِي الَّذِينَ آمَنُوا إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * وَلا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ} .
{52 - 57} {وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلا نَبِيٍّ إِلا إِذَا تَمَنَّى أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ * لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ * وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِهِ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ وَإِنَّ اللَّهَ لَهَادِي الَّذِينَ آمَنُوا إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * وَلا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً أَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقِيمٍ} “Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o bir şey okuduğu (veya arzuladığı) zaman şeytan onun okumasına (arzusuna) bir vesvese karıştırmış olmasın. Fakat Allah şeytanın attığı vesveseyi derhal giderir; sonra da ayetlerini muhkem kılar. Allah Alîm'dir, Hakîm'dir. Bu da Allah'ın, şeytanın attığı vesveseyi kalplerinde hastalık bulunanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan kılması içindir. Şüphesiz zalimler derin bir ayrılık ve muhalefet içindedirler. Bir de kendilerine ilim verilenler, onun (Kur'an'ın) Rabbinden gelen hak olduğunu bilsinler, ona iman etsinler de kalpleri ona saygı ve teslimiyetle bağlansın diyedir. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola ileticidir. İnkâr edenler ise, ansızın kıyamet kendilerine gelinceye veya o kısır (uğursuz) günün azabı kendilerine çatıncaya kadar ondan (Kur'an'dan) yana hep bir şüphe içinde kalacaklardır.”
8390. Metin
يخبر تعالى بحكمته البالغة، واختياره لعباده، وأن الله ما أرسل قبل محمد {مِنْ رَسُولٍ وَلا نَبِيٍّ إِلا إِذَا تَمَنَّى} أي: قرأ قراءته، التي يذكر بها الناس، ويأمرهم وينهاهم، {أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ} أي: في قراءته، من طرقه ومكايده، ما هو مناقض لتلك القراءة، مع أن الله تعالى قد عصم الرسل بما يبلغون عن الله، وحفظ وحيه أن يشتبه، أو يختلط بغيره. ولكن هذا الإلقاء من الشيطان، غير مستقر ولا مستمر، وإنما هو عارض يعرض، ثم يزول، وللعوارض أحكام، ولهذا قال: {فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ} أي: يزيله ويذهبه ويبطله، ويبين أنه ليس من آياته، و {يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ} أي: يتقنها، ويحررها، ويحفظها، فتبقى خالصة من مخالطة إلقاء الشيطان، {وَاللَّهُ عَزِيزٌ} أي: كامل القوة والاقتدار، فبكمال قوته، يحفظ وحيه، ويزيل ما تلقيه الشياطين، {حَكِيمٌ} يضع الأشياء مواضعها، فمن كمال حكمته، مكن الشياطين من الإلقاء المذكور، ليحصل ما ذكره بقوله: {لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً} لطائفتين من الناس، لا يبالي الله بهم، وهم الذين {فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} أي: ضعف وعدم إيمان تام وتصديق جازم، فيؤثر في قلوبهم أدنى شبهة تطرأ عليها، فإذا سمعوا ما ألقاه الشيطان، داخلهم الريب والشك، فصار فتنة لهم.
Allah Teâlâ üstün hikmetini ve kulları için takdir ettiği seçimi; Muhammed'den önce gönderdiği hiçbir resul ve nebi olmadığını bildirerek şöyle haber vermektedir: {مِنْ رَسُولٍ وَلا نَبِيٍّ إِلا إِذَا تَمَنَّى} “Hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o bir şey okuduğu zaman;” yani insanlara öğüt verdiği, emredip nehyettiği kıraatini/tilavetini okuduğu vakit, {أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ} “şeytan onun okumasına vesvese karıştırmış olmasın.” Yani kendi yolları ve hileleriyle o kıraate zıt olan şeyleri karıştırmaya çalışır. Hâlbuki Allah Teâlâ, resullerini Allah'tan tebliğ ettikleri hususlarda masum kılmış ve vahyini başkasıyla karışmaktan veya şüpheye düşmekten muhafaza etmiştir. Ancak şeytanın bu vesvese ve müdahalesi kalıcı ve sürekli değildir; aksine anlık arız olan ve hemen kaybolan bir durumdur. Arız olan bu durumların ise hükümleri ve hikmetleri vardır. Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَيَنْسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ} “Fakat Allah şeytanın attığı vesveseyi derhal giderir;” yani onu ortadan kaldırır, yok eder, hükümsüz kılar ve Kendi ayetlerinden olmadığını açıklar. {يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ} “sonra da ayetlerini muhkem kılar;” yani onları sağlamlaştırır, arındırır ve korur; böylece ayetler şeytanın vesvesesinden tamamen arınmış kalır. {وَاللَّهُ عَزِيزٌ} “Allah Alîm'dir” [ve Azîz'dir]; yani tam bir kuvvet ve kudret sahibidir. Kuvvetinin kemâliyle vahyini korur ve şeytanların vesvesesini giderir. {حَكِيمٌ} “Hakîm'dir;” her şeyi yerli yerine koyar. Hikmetinin kemâlindendir ki şu buyruğunda belirttiği netice hâsıl olsun diye şeytanların bu vesveseyi atmasına imkân vermiştir: {لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً} “Şeytanın attığı vesveseyi bir imtihan kılmak için...” Allah'ın kendilerine değer vermediği iki fırka için bir imtihan kılar. Bunlar: {فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} “kalplerinde hastalık bulunanlar;” yani zayıflık, tam bir imanın ve kesin bir tasdikin bulunmadığı kimselerdir. Öyle ki kalplerine gelen en ufak bir şüphe onları etkiler. Şeytanın attığı o vesveseyi duyduklarında içlerine şek ve şüphe düşer ve bu durum onlar için bir fitneye dönüşür.
8391. Metin
{وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ} أي: الغليظة، التي لا يؤثر فيها زجر ولا تذكير، ولا تفهم عن الله وعن رسوله لقسوتها، فإذا سمعوا ما ألقاه الشيطان، جعلوه حجة لهم على باطلهم، وجادلوا به وشاقوا الله ورسوله، ولهذا قال: {وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ} أي: مشاقة لله، ومعاندة للحق، ومخالفة له، بعيد من الصواب، فما يلقيه الشيطان، يكون فتنة لهؤلاء الطائفتين، فيظهر به ما في قلوبهم، من الخبث الكامن فيها، وأما الطائفة الثالثة، فإنه يكون رحمة في حقها، وهم المذكورون بقوله: {وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ} لأن الله منحهم من العلم، ما به يعرفون الحق من الباطل، والرشد من الغي، فيميزون بين الأمرين، الحق المستقر، الذي يحكمه الله، والباطل العارض الذي ينسخه الله، بما على كل منهما من الشواهد، وليعلموا أن الله حكيم، يقيض بعض أنواع الابتلاء، ليظهر بذلك كمائن النفوس الخيرة والشريرة، {فَيُؤْمِنُوا بِهِ} بسبب ذلك، ويزداد إيمانهم عند دفع المعارض والشبه.
{وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ} “ve kalpleri katılaşanlar...” Yani katılığı sebebiyle kendisine hiçbir uyarının ve öğüdün tesir etmediği, Allah'ın ve Resulünün kelamını anlamayan katı kalpler... Şeytanın attığı vesveseyi duyduklarında bunu kendi bâtılları lehine bir delil yaparlar; onunla mücadeleye girişip Allah'a ve Resulüne muhalefet ederler. İşte bundan dolayı: {وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ} “Şüphesiz zalimler derin bir ayrılık ve muhalefet içindedirler” buyurmuştur. Yani Allah'a karşı gelme, hakka inatla karşı çıkma ve doğrudan son derece uzak bir muhalefet içindedirler. Dolayısıyla şeytanın attığı vesvese bu iki fırka için bir fitne olur ve kalplerinde gizlenen kötülük bununla açığa çıkar. Üçüncü fırkaya gelince, bu durum onlar hakkında bir rahmet olur; onlar da şu buyrukta zikredilenlerdir: {وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ} “Bir de kendilerine ilim verilenler, onun Rabbinden gelen hak olduğunu bilsinler...” Zira Allah onlara hakkı bâtıldan, doğru yolu sapıklıktan ayırt edecekleri bir ilim bahşetmiştir. Böylece üzerlerindeki delillerle şu iki şeyi birbirinden ayırırlar: Allah'ın muhkem kıldığı sabit hak ile Allah'ın neshettiği geçici bâtıl... Yine bilirler ki Allah Hakîm'dir; iyi ve kötü nefislerin gizledikleri ortaya çıksın diye bu tür imtihanları takdir eder. İşte bu sebeple {فَيُؤْمِنُوا بِهِ} “ona iman ederler;” itiraz ve şüpheler defedildikçe imanları daha da artar.