8441. Metin
وهي مكية
[Bu sure] Mekkîdir.1
8442. Metin
{١ - ١١} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاتِهِمْ خَاشِعُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ * إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ * فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ * أُولَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ * الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} .
{1 - 11} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاتِهِمْ خَاشِعُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ * إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ * فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ * أُولَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ * الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler. Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden (lağv) yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı verirler. Onlar ki, ırz ve namuslarını korurlar; ancak eşleri yahut ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesnadır. Bunlardan dolayı kınanmış değillerdir. Kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir. Onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler. Ve onlar ki, namazlarını titizlikle korurlar. İşte mirasçılar onlardır; Firdevs cennetine vâris olacaklar ve orada ebedî kalacaklardır.”
8443. Metin
هذا تنويه من الله، بذكر عباده المؤمنين، وذكر فلاحهم وسعادتهم، وبأي: شيء وصلوا إلى ذلك، وفي ضمن ذلك، الحث على الاتصاف بصفاتهم، والترغيب فيها. فليزن العبد نفسه وغيره على هذه الآيات، يعرف بذلك ما معه وما مع غيره من الإيمان، زيادة ونقصا، كثرة وقلة، فقوله {قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ} أي: قد فازوا وسعدوا ونجحوا، وأدركوا كل ما يرام المؤمنون الذين آمنوا بالله وصدقوا المرسلين الذين من صفاتهم الكاملة أنهم {فِي صَلاتِهِمْ خَاشِعُونَ}
Bu; Allah Teâlâ'nın mümin kullarını övgüyle anması, onların felah ve saadetlerini ve buna hangi vesilelerle ulaştıklarını zikretmesidir. Bunun zımnında, onların sıfatlarıyla bezenmeye teşvik ve rağbet vardır. Kul gerek kendisini gerekse başkasını bu ayetlerin terazisinde tartsın ki, kendisinde ve başkalarında imanın artma ve eksilme, çokluk ve azlık bakımından ne derecede olduğunu anlasın. O'nun: {قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ} “Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir” buyruğu; yani Allah'a inanıp peygamberleri tasdik eden o müminler zafere ulaşmış, mutlu olmuş, başarıya ermiş ve arzu edilen her nimete kavuşmuşlardır. Onların kâmil sıfatlarındandır ki onlar: {فِي صَلاتِهِمْ خَاشِعُونَ} “namazlarında huşu içindedirler.”
8444. Metin
والخشوع في الصلاة: هو حضور القلب بين يدي الله تعالى، مستحضرا لقربه، فيسكن لذلك قلبه، وتطمئن نفسه، وتسكن حركاته، ويقل التفاته، متأدبا بين يدي ربه، مستحضرا جميع ما يقوله ويفعله في صلاته، من أول صلاته إلى آخرها، فتنتفي بذلك الوساوس والأفكار الردية، وهذا روح الصلاة، والمقصود منها، وهو الذي يكتب للعبد، فالصلاة التي لا خشوع فيها ولا حضور قلب، وإن كانت مجزئة مثابا عليها، فإن الثواب على حسب ما يعقل القلب منها.
Namazda huşu; O'nun yakınlığını idrak ederek kalbin Allah Teâlâ'nın huzurunda hazır bulunmasıdır. Kalbi bununla sükûnet bulur, nefsi itminana erer, hareketleri sakinleşir, sağa sola iltifatı/bakınması azalır; Rabbinin huzurunda edepli durur, namazının başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyi zihninde hazır tutar. Böylece vesveseler ve kötü düşünceler bertaraf olur. İşte bu, namazın ruhu ve asıl maksadıdır; kula sevap olarak yazılan da budur. Huşunun ve kalp huzurunun bulunmadığı namaz, her ne kadar geçerli (müczi) ve sevap kazandırıcı olsa da, sevap ancak kalbin o namazdan idrak ettiği kadarı nispetindedir.
8445. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ} وهو الكلام الذي لا خير فيه ولا فائدة، {مُعْرِضُونَ} رغبة عنه، وتنزيها لأنفسهم، وترفعا عنه، وإذا مروا باللغو مروا كراما، وإذا كانوا معرضين عن اللغو، فإعراضهم عن المحرم من باب أولى وأحرى، وإذا ملك العبد لسانه وخزنه -إلا في الخير- كان مالكا لأمره، كما قال النبي ﷺ لمعاذ بن جبل حين وصاه بوصايا قال: " ألا أخبرك بملاك ذلك كله؟ " قلت: بلى يا رسول الله، فأخذ بلسان نفسه وقال: " كف عليك هذا " فالمؤمنون من صفاتهم الحميدة، كف ألسنتهم عن اللغو والمحرمات.
{وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ} İçinde hiçbir hayır ve fayda bulunmayan lakırdılardan {مُعْرِضُونَ} ondan kaçınarak, nefislerini tenzih edip yücelterek “yüz çevirenlerdir.” Boş bir söze rastladıklarında vakarla geçip giderler. Onlar lağvdan yüz çevirdiklerine göre, haram olan sözlerden yüz çevirmeleri evleviyetledir. Kul diline sahip olup onu hayır dışında tuttuğu vakit kendi işine hâkim olur. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Muâz b. Cebel'e radıyallâhu anh bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra: "Sana bütün bunların esasını haber vereyim mi?" buyurmuş, Muâz: "Evet ey Allah'ın Resulü!" deyince, kendi dilini tutarak: "Şunu tut (dilini koru)!" buyurmuştur. Müminlerin övgüye değer sıfatlarından biri de dillerini boş sözlerden ve haramlardan uzak tutmalarıdır.
8446. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ} أي مؤدون لزكاة أموالهم، على اختلاف أجناس الأموال، مزكين لأنفسهم من أدناس الأخلاق ومساوئ الأعمال التي تزكو النفس بتركها وتجنبها، فأحسنوا في عبادة الخالق، في الخشوع في الصلاة، وأحسنوا إلى خلقه بأداء الزكاة.
{وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ} “Onlar ki, zekâtı verirler.” Yani mallarının çeşitli cinslerine göre zekâtlarını eda ederler; terk edilmesi ve sakınılmasıyla nefsin arındığı kötü ahlak ve çirkin amellerin kirlerinden nefislerini tezkiye ederler. Böylece namazda huşu göstererek Yaratıcıya kullukta ihsanda bulunmuş, zekâtı eda ederek de O'nun yaratılmışlarına ihsanda bulunmuşlardır.
8447. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ} عن الزنا، ومن تمام حفظها تجنب ما يدعو إلى ذلك، كالنظر واللمس ونحوهما. فحفظوا فروجهم من كل أحد {إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ} من الإماء المملوكات {فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ} بقربهما، لأن الله تعالى أحلهما.
{وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ} Zinadan “ırz ve namuslarını korurlar.” Onu tam korumanın gereği ise bakmak ve dokunmak gibi zinaya sevk eden şeylerden de sakınmaktır. Onlar avret yerlerini herkesten korurlar; {إِلا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ} “ancak eşleri yahut ellerinin altında bulunan cariyeleri müstesnadır.” {فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ} Onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmış değillerdir;” zira Allah Teâlâ bu ikisini helal kılmıştır.
8448. Metin
{فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ} غير الزوجة والسرية {فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ} الذين تعدوا ما أحل الله إلى ما حرمه، المتجرئون على محارم الله. وعموم هذه الآية، يدل على تحريم نكاح المتعة، فإنها ليست زوجة حقيقة مقصودا بقاؤها، ولا مملوكة، وتحريم نكاح المحلل لذلك.
{فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ} Eş ve cariyenin dışında bir yol arayan kimseler {فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ} “işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.” Allah'ın helal kıldığını aşıp haram kıldıklarına yönelen ve Allah'ın haramlarına cüret gösterenlerdir. Bu ayetin umumiyeti müt'a nikâhının haram olduğuna delalet eder; zira müt'a kadını ne nikâhın bekası kastedilen hakiki bir eştir ne de cariyedir. Aynı şekilde hülle nikâhının haramlığı da bu sebepledir.
8449. Metin
ويدل قوله {أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ} أنه يشترط في حل المملوكة أن تكون كلها في ملكه، فلو كان له بعضها لم تحل، لأنها (١) ليست مما ملكت يمينه، بل هي ملك له ولغيره، فكما أنه لا يجوز أن يشترك في المرأة الحرة زوجان، فلا يجوز أن يشترك في الأمة المملوكة سيدان.
{أوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ} “Yahut ellerinin altında bulunan cariyeleri...” buyruğu, cariyenin helal olması için tamamının kendi mülkiyetinde bulunmasının şart olduğuna delalet eder. Şayet bir kısmına malik olursa helal olmaz; zira o, bütünüyle sağ elinin malik olduğu cariye değil, hem kendisine hem de başkasına ait ortak mülktür. Hür bir kadında iki kocanın ortak olması caiz olmadığı gibi, bir cariyede de iki efendinin ortak olması caiz değildir.
8450. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ} أي: مراعون لها، ضابطون، حافظون، حريصون على القيام بها وتنفيذها، وهذا عام في جميع الأمانات التي هي حق لله، والتي هي حق للعباد، قال تعالى: {إِنَّا عَرَضْنَا الأمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الإنْسَانُ} فجميع ما أوجبه الله على عبده أمانة، على العبد حفظها بالقيام التام بها، وكذلك يدخل في ذلك أمانات الآدميين، كأمانات الأموال والأسرار ونحوهما، فعلى العبد مراعاة الأمرين، وأداء الأمانتين {إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الأمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا}
{وَالَّذِينَ هُمْ لأمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ} “Onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” Yani onları gözetir, korur, muhafaza eder ve eksiksiz yerine getirmeye haristirler. Bu, gerek Allah'ın hakkı olan gerekse kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إِنَّا عَرَضْنَا الأمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الإنْسَانُ} “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; onu insan yüklendi.” Allah'ın kuluna farz kıldığı her şey bir emanettir; kulun onu eksiksiz yerine getirerek koruması gerekir. Aynı şekilde mal ve sır emanetleri gibi insanların birbirine bıraktığı emanetler de buna dâhildir. Kulun her iki emre riayet etmesi ve her iki emaneti eda etmesi vaciptir: {إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الأمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا} “Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder.”
8451. Metin
وكذلك العهد، يشمل العهد الذي بينهم وبين ربهم والذي بينهم وبين العباد، وهي الالتزامات والعقود، التي يعقدها العبد، فعليه مراعاتها والوفاء بها، ويحرم عليه التفريط فيها وإهمالها، {وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ} أي: يداومون عليها في أوقاتها وحدودها وأشراطها وأركانها، فمدحهم بالخشوع بالصلاة، وبالمحافظة عليها، لأنه لا يتم أمرهم إلا بالأمرين، فمن يداوم على الصلاة من غير خشوع، أو على الخشوع من دون محافظة عليها، فإنه مذموم ناقص.
Aynı şekilde ahit de hem Rableri ile kendi aralarındaki ahdi hem de kullarla aralarındaki ahitleri kapsar. Bunlar kulun akdettiği taahhütler ve sözleşmelerdir; onlara riayet edip gereğini yerine getirmesi vacip, onları ihmal edip kusur göstermesi ise haramdır. {وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ} “Ve onlar ki, namazlarını titizlikle korurlar.” Yani vakitlerine, sınırlarına, şartlarına ve rükünlerine riayet ederek namazlarına devam ederler. Allah onları hem namazdaki huşu ile hem de namazları korumakla övmüştür; çünkü onların hali ancak bu iki özellikle kemâle erer. Huşu olmadan namaza devam eden yahut namazı korumadan huşu gösteren kimse ise yerilmiş ve noksan kalmıştır.
8452. Metin
{أُولَئِكَ} الموصوفون بتلك الصفات {هم الْوَارِثُونَ * الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ} الذي هو أعلى الجنة ووسطها وأفضلها لأنهم حلوا من صفات الخير أعلاها وذروتها أو المراد بذلك جميع الجنة ليدخل بذلك عموم المؤمنين على درجاتهم ومراتبهم كل بحسب حاله {هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} لا يظعنون عنها ولا يبغون عنها حولا لاشتمالها على أكمل النعيم وأفضله وأتمه من غير مكدر ولا منغص
{أُولَئِكَ} Bu vasıflarla nitelenen kimseler, {هم الْوَارِثُونَ * الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ} “İşte asıl vârisler onlardır; Firdevs [cennetine] vâris olanlar.” [Firdevs], cennetin en yükseği, ortası ve en faziletlisidir. Çünkü onlar1 hayır sıfatlarının en yücesine ve zirvesine nail olmuşlardır. Yahut bununla bütün cennet kastedilmiştir ki böylece bütün müminler durumlarına göre derece ve mertebeleriyle oraya dahil olsunlar. {هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.” Oradan ne ayrılırlar ne de başka bir yere göçmek isterler; zira orası hiçbir keder ve huzursuzluk olmaksızın en kâmil, en faziletli ve en tastamam nimetleri içermektedir.
8453. Metin
{١٢ - ١٦} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ طِينٍ * ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ * ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ * ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ * ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ} .
{12 - 16} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ طِينٍ * ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ * ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ * ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ * ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ} “Andolsun biz insanı süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta (rahimde) bir nutfe kıldık. Sonra nutfeyi bir alakaya (embriyoya) dönüştürdük; alakayı bir mudgaya (bir çiğnemlik ete) dönüştürdük; mudgayı kemiklere dönüştürdük; kemiklere de et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratılışla inşa ettik. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir! Sonra şüphesiz siz, bunun ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz.”
8454. Metin
ذكر الله في هذه الآيات أطوار الآدمي وتنقلاته، من ابتداء خلقه إلى آخر ما يصير إليه، فذكر ابتداء خلق أبي النوع البشري آدم ﵇، وأنه {مِنْ سُلالَةٍ مِنْ طِينٍ} أي: قد سلت، وأخذت من جميع الأرض، ولذلك جاء بنوه على قدر الأرض، منهم الطيب والخبيث، وبين ذلك، والسهل والحزن، وبين ذلك.
Allah bu ayetlerde insanoğlunun yaratılışının başlangıcından varacağı son noktaya kadar geçirdiği evreleri ve dönüşümleri zikretmiştir. İnsan türünün atası olan Âdem aleyhisselâm'ın ilk yaratılışını ve onun {مِنْ سُلالَةٍ مِنْ طِينٍ} “süzme bir çamurdan” —yani yeryüzünün her tarafından süzülüp alınmış bir balçıktan— yaratıldığını zikretti. Bundan dolayı onun oğulları da yeryüzünün tabiatına göre meydana gelmiştir: İçlerinde iyisi, kötüsü ve ikisi arası olanı; yumuşak huylusu, sert tabiatlısı ve ikisi arası olanı vardır.
8455. Metin
{ثُمَّ جَعَلْنَاهُ} أي: جنس الآدميين {نُطْفَةً} تخرج من بين الصلب والترائب، فتستقر {فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} وهو الرحم، محفوظة من الفساد والريح وغير ذلك.
{ثُمَّ جَعَلْنَاهُ} Sonra insan cinsini bel ile kaburga kemikleri arasından çıkan ve {فِي قَرَارٍ مَكِينٍ} bozulmaktan, rüzgârdan ve benzeri zararlardan korunan “sağlam bir karargâhta” —yani rahimde— yerleşen {نُطْفَةً} “bir nutfe kıldık.”
8456. Metin
{ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ} التي قد استقرت قبل {عَلَقَةً} أي: دما أحمر، بعد مضي أربعين يوما من النطفة، {فخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ} بعد أربعين يوما {مُضْغَةً} أي: قطعة لحم صغيرة، بقدر ما يمضغ من صغرها.
{ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ} Daha önce yerleşmiş olan nutfeden, kırk gün geçtikten sonra kırmızı bir kan pıhtısı olan {عَلَقَةً} “bir alaka yarattık.” {فخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ} Kırk gün sonra alakadan da {مُضْغَةً} küçüklüğü sebebiyle çiğnenecek bir lokma büyüklüğünde “bir çiğnemlik et yarattık.”
8457. Metin
{فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ} اللينة {عِظَامًا} صلبة، قد تخللت اللحم، بحسب حاجة البدن إليها، {فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا} أي: جعلنا اللحم، كسوة للعظام، كما جعلنا العظام، عمادا للحم، وذلك في الأربعين الثالثة، {ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ} نفخ فيه الروح، فانتقل من كونه جمادا، إلى أن صار حيوانا، {فَتَبَارَكَ اللَّهُ} أي: تعالى وتعاظم وكثر خيره {أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ} {الذي أحسن كل شيء خلقه وبدأ خلق الإنسان من طين ثم جعل نسله من سلالة من ماء مهين ثم سواه ونفخ فيه من روحه وجعل لكم السمع والأبصار والأفئدة قليلا ما تشكرون} فخلقه كله حسن، والإنسان من أحسن مخلوقاته، بل هو أحسنها على الإطلاق، كما قال تعالى: {لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ} ولهذا كان خواصه أفضل المخلوقات وأكملها.
{فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ} O yumuşak mudgadan, bedenin ihtiyacına göre etin içine yerleşen sert {عِظَامًا} “kemikler yarattık.” {فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا} “kemiklere de et giydirdik;” yani kemikleri etin direği kıldığımız gibi, eti de kemiklerin örtüsü kıldık. Bu da üçüncü kırk gündedir. {ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ} “Sonra onu bambaşka bir yaratılışla inşa ettik;” ona ruh üflendi ve böylece cansız bir madde iken canlı bir varlığa dönüştü. {فَتَبَارَكَ اللَّهُ} Şanı yüce, azameti sonsuz ve hayrı pek bol olan Allah {أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ} “yaratanların en güzelidir.” {الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ الْإِنْسَانِ مِنْ طِينٍ * ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ * ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ} “O ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve insanı yaratmaya çamurdan başlamıştır. Sonra onun neslini değersiz bir suyun süzülmüş özünden devam ettirmiştir. Sonra onu düzeltip tamamlamış ve ona Kendi ruhundan üflemiştir. Size kulaklar, gözler ve gönüller vermiştir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” O'nun bütün yaratışı güzeldir; insan ise O'nun en güzel yaratılmışlarındandır, bilakis mutlak olarak en güzelidir. Nitekim Allah Teâlâ: {لَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ} “Andolsun biz insanı en güzel kıvamda yarattık” buyurmuştur. Bundan ötürüdür ki onun seçkinleri mahlûkatın en faziletlisi ve en kâmilidir.
8458. Metin
{ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ} الخلق، ونفخ الروح {لَمَيِّتُونَ} في أحد أطواركم وتنقلاتكم {ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ} فتجازون بأعمالكم، حسنها وسيئها. قال تعالى: {أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى * أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى * ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى * فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى * أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى}
{ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ} Bu yaratılış ve ruhun üflenmesinin ardından {لَمَيِّتُونَ} geçireceğiniz evrelerden biri olarak “mutlaka öleceksiniz.” {ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ} “Sonra şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz;” böylece iyisiyle kötüsüyle amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {أَيَحْسَبُ الإنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى * أَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنَى * ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى * فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأنْثَى * أَلَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى} “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, dökülen meniden bir nutfe değil miydi? Sonra alaka oldu da (Allah onu) yarattı ve ona şekil verdi. Ondan iki cinsi; erkeği ve dişiyi var etti. Peki bunu yapan, ölüleri diriltmeye kâdir değil midir?”
8459. Metin
{١٧ - ٢٠} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ} .
{17 - 20} {وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ} “Andolsun biz sizin üstünüzde yedi yol (yedi tabaka gök) yarattık. Biz yaratmaktan asla gafil değiliz.”
8460. Metin
لما ذكر تعالى خلق الآدمي، ذكر سكنه، وتوفر النعم عليه من كل وجه فقال: {وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ} سقفا للبلاد، ومصلحة للعباد {سَبْعَ طَرَائِقَ} أي: سبع سماوات طباقا، كل طبقة فوق الأخرى، قد زينت بالنجوم والشمس والقمر، وأودع فيها من مصالح الخلق ما أودع، {وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ} فكما أن خلقنا عام لكل مخلوق، فعلمنا أيضا محيط بما خلقنا، فلا نغفل مخلوقا ولا ننساه، ولا نخلق خلقا فنضيعه، ولا نغفل عن السماء فتقع على الأرض، ولا ننسى ذرة في لجج البحار وجوانب الفلوات، ولا دابة إلا سقنا إليها رزقها {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الأرْضِ إِلا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا} وكثيرا ما يقرن تعالى بين خلقه وعلمه كقوله: {أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ} {بَلَى وَهُوَ الْخَلاقُ الْعَلِيمُ} لأن خلق المخلوقات، من أقوى الأدلة العقلية، على علم خالقها وحكمته.
Allah Teâlâ insanın yaratılışını zikredince; yaşadığı yeri ve her yönden kendisine bahşedilen bol nimetleri zikrederek şöyle buyurdu: {وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ} Beldelere bir tavan ve kullara bir maslahat olarak sizin üstünüzde {سَبْعَ طَرَائِقَ} “yedi yol” —yani her bir tabakası diğerinin üzerinde olan, yıldızlarla, güneş ve ayla süslenen ve içine yaratılmışların nice maslahatları yerleştirilen tabaka tabaka yedi gök— “yarattık.” {وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ} “Biz yaratmaktan asla gafil değiliz.” Yaratışımız her bir mahlûku kuşattığı gibi, ilmimiz de yarattığımız her şeyi kuşatmıştır. Hiçbir mahlûktan gafil olmayız, onu unutmayız; bir varlık yaratıp da onu zayi etmeyiz. Göğü başıboş bırakmayız ki yerin üzerine düşsün! Denizlerin derinliklerinde ve çöllerin kıyılarındaki tek bir zerreyi bile unutmayız; rızkını ulaştırmadığımız hiçbir canlı yoktur: {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الأرْضِ إِلا عَلَى اللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا} “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O, onun durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de bilir.” Allah Teâlâ Kendi yaratması ile ilmini çokça bir arada zikreder; nitekim: {أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ} “Yaratan bilmez mi? O Latîf'tir, Habîr'dir” ve {بَلَى وَهُوَ الْخَلاقُ الْعَلِيمُ} “Evet, O hakkıyla yaratan Alîm'dir” buyurmuştur. Zira mahlûkatın yaratılışı, Yaratanın ilmine ve hikmetine dair en kuvvetli aklî delillerdendir.
8461. Metin
{وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الأرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ * فَأَنْشَأْنَا لَكُمْ بِهِ جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ لَكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ * وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلآكِلِينَ} .
{وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الأرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ * فَأَنْشَأْنَا لَكُمْ بِهِ جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ لَكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ * وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلآكِلِينَ} “Gökten belli bir ölçüye göre su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Biz onu tamamen gidermeye de elbette kâdiriz. Böylece onunla sizin için hurmalıklardan ve üzüm bağlarından bahçeler inşa ettik. Orada sizin için pek çok meyveler vardır ve onlardan yersiniz. Bir de Tûr-i Sînâ'dan çıkan, yiyenler için yağ ve katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) var ettik.”
8462. Metin
{وَأَنزلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} يكون رزقا لكم ولأنعامكم بقدر ما يكفيكم، فلا ينقصه، بحيث لا يكفي الأرض والأشجار، فلا يحصل منه المقصود، ولا يزيده زيادة لا تحتمل، بحيث يتلف المساكن، ولا تعيش معه النباتات والأشجار، بل أنزله وقت الحاجة لنزوله ثم صرفه عند التضرر من دوامه، {فَأَسْكَنَّاهُ فِي الأرْضِ} أي: أنزلناه عليها، فسكن واستقر، وأخرج بقدرة منزله، جميع الأزواج النباتية، وأسكنه أيضا معدا في خزائن الأرض، بحيث لم يذهب نازلا حتى لا يوصل إليه، ولا يبلغ قعره، {وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ} إما بأن لا ننزله، أو ننزله، فيذهب نازلا لا يوصل إليه، أو لا يوجد منه المقصود منه، وهذا تنبيه منه لعباده أن يشكروه على نعمته، ويقدروا عدمها، ماذا يحصل به من الضرر، كقوله تعالى: {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ}
{وَأَنزلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} Size ve hayvanlarınıza bir rızık olmak üzere, size yetecek bir ölçüyle “gökten bir su indirdik.” Onu toprağa ve ağaçlara yetmeyecek ve maksat hâsıl olmayacak derecede eksik tutmadığı gibi; meskenleri harap edecek, bitki ve ağaçların yaşamasını engelleyecek şekilde dayanılmaz bir fazlalıkta da indirmedi. Bilakis indirilmesine ihtiyaç duyulan vakitte indirdi, devam etmesi zarar vereceğinde ise onu dindirdi. {فَأَسْكَنَّاهُ فِي الأرْضِ} “onu yeryüzünde durdurduk;” yani yeryüzüne indirdik, o da yerleşip karar kıldı ve onu indirenin kudretiyle her çeşit bitki çiftlerini çıkardı. Ayrıca ulaşılamayacak ve dibine varılamayacak derecede derinlere çekilip gitmeksizin, yerin hazinelerinde hazır olarak durdurdu. {وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ} “Biz onu tamamen gidermeye de elbette kâdiriz;” ya onu hiç indirmeyerek yahut indirip de ulaşılamayacak derinliklere çekerek veya kendisinden beklenen maksadı yok ederek giderebiliriz. Bu, kulların O'nun nimetine şükretmeleri ve bu nimetin yokluğunda ne büyük zararlar doğacağını takdir etmeleri için bir uyarıdır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ} “De ki: 'Söyleyin bakalım; eğer suyunuz çekilip gidecek olsa, size kim bir tatlı akar su getirebilir?'”
8463. Metin
{فَأَنْشَأْنَا لَكُمْ بِهِ} أي: بذلك الماء {جَنَّاتٍ} أي: بساتين {مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ} خص تعالى هذين النوعين، مع أنه ينشئ منه غيرهما من الأشجار، لفضلهما ومنافعهما، التي فاقت بها الأشجار، ولهذا ذكر العام في قوله: {لَكُمُ فيها} أي: في تلك الجنات {فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} من تين، وأترج، ورمان، وتفاح وغيرها، {وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَاءَ} وهي شجرة الزيتون، أي: جنسها، خصت بالذكر، لأن مكانها خاص في أرض الشام، ولمنافعها، التي ذكر بعضها في قوله: {تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلآكِلِينَ} أي: فيها الزيت، الذي هو دهن، يستعمل ١ استعماله من الاستصباح به، واصطباغ الآكلين، أي: يجعل إداما للآكلين، وغير ذلك من المنافع.
{فَأَنْشَأْنَا لَكُمْ بِهِ} Yani o suyla “sizin için meydana getirdik” {جَنَّاتٍ} yani bahçeler {مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ} “hurmalıklardan ve üzüm bağlarından.” Yüce Allah, o su ile bunlardan başka ağaçlar da var ettiği halde, diğer ağaçlardan üstün olan faziletleri ve menfaatleri sebebiyle bu iki türü özellikle zikretmiştir. Bu sebeple {لَكُمُ فيها} yani o bahçelerde {فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} incir, ağaç kavunu, nar, elma ve benzeri “sizin için pek çok meyveler vardır ve onlardan yersiniz” buyurarak genel olanı zikretmiştir. {وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَاءَ} “Ve Tûr-i Sînâ'dan çıkan bir ağaç da [var ettik].” Bu, zeytin ağacıdır, yani onun cinsidir. Şam diyarındaki yetişme alanı özel olduğu ve bir kısmı {تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلآكِلِينَ} “yağ ve yiyenler için bir katık veren” buyruğunda zikredilen menfaatlerinden ötürü tahsis edilerek zikredilmiştir. Yani onda, aydınlatmada kullanılması ve yiyenlerin katık yapması -yani yiyenler için katık kılınması- ve diğer faydaları gibi şekillerde kullanılan 1 zeytinyağı (duhn) vardır.
8464. Metin
{٢١ - ٢٢} {وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ * وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ} .
{21 - 22} {وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ * وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ} “Şüphesiz sağmal hayvanlarda (en'âm) da sizin için elbette bir ibret vardır: Onların karınlarındakinden size içiririz; onlarda sizin için daha birçok menfaatler vardır ve onlardan yersiniz. Hem onların üzerinde hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.”
8465. Metin
أي: ومن نعمه عليكم، أن سخر لكم الأنعام، الإبل والبقر، والغنم، فيها عبرة للمعتبرين، ومنافع للمنتفعين {نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا} من لبن، يخرج من بين فرث ودم، خالص سائغ للشاربين، {وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ} من أصوافها، وأوبارها، وأشعارها، وجعل لكم من جلود الأنعام بيوتا تستخفونها يوم ظعنكم ويوم إقامتكم {وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} أفضل المآكل من لحم وشحم.
Yani O'nun size olan nimetlerindendir ki deve, sığır ve davar gibi sağmal hayvanları sizin hizmetinize vermiştir. Onlarda ibret alanlar için bir ibret, faydalananlar için nice menfaatler vardır: {نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا} İşkembe pisliği ile kan arasından çıkan, içenlerin boğazından kolayca geçen tertemiz sütten “onların karınlarındakinden size içiririz.” {وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ} Yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından elde ettiğiniz “daha birçok menfaatler vardır.” Yine sizin için hayvan derilerinden göç gününüzde ve ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler (çadırlar) kılmıştır. {وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ} Et ve yağ gibi en lezzetli yiyeceklerden “onlardan yersiniz.”
8466. Metin
{وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ} أي: جعلها سفنا لكم في البر، تحملون عليها أثقالكم إلى بلد لم تكونوا بالغيه إلا بشق الأنفس، كما جعل لكم السفن في البحر تحملكم، وتحمل متاعكم، قليلا [كان] أو كثيرا، فالذي أنعم بهذه النعم، وصنف أنواع الإحسان، وأدر علينا من خيره المدرار، هو الذي يستحق كمال الشكر، وكمال الثناء، والاجتهاد في عبوديته، وأن لا يستعان بنعمه على معاصيه.
{وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ} “Hem onların üzerinde hem de gemilerin üzerinde taşınırsınız.” Yani karada onları sizin için birer gemi kılmıştır; nefislerinizin ancak büyük bir zahmete katlanarak ulaşabileceği uzak beldelere ağır yüklerinizi onların üzerinde taşırsınız. Tıpkı denizde sizi ve az olsun çok olsun eşyalarınızı taşıyan gemiler kıldığı gibi... Bu nimetleri ihsan eden, türlü türlü lütufları sergileyen ve kesintisiz hayrını üzerimize yağdıran Zat; eksiksiz bir şükre, kemâl derecesinde bir senâya, O'na kullukta gayret göstermeye ve O'nun nimetleriyle O'na isyan etmemeye tek lâyık olandır.
8467. Metin
{٢٣ - ٣٠} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلا تَتَّقُونَ} إلى آخر القصة.
{23 - 30} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلا تَتَّقُونَ} “Andolsun biz Nuh'u kavmine gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?'” —kıssanın sonuna kadar.
8468. Metin
وهي قوله {إن في ذلك لآيات وإن كنا لمبتلين} يذكر تعالى رسالة عبده ورسوله نوح ﵇، أول رسول أرسله لأهل الأرض، فأرسله إلى قومه، وهم يعبدون الأصنام، فأمرهم بعبادة الله وحده، فقال: {يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ} أي: أخلصوا له العبادة، لأن العبادة لا تصح إلا بإخلاصها. {مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ} فيه إبطال ألوهية غير الله، وإثبات الإلهية لله تعالى، لأنه الخالق الرازق، الذي له الكمال كله، وغيره بخلاف ذلك. {أَفَلا تَتَّقُونَ} ما أنتم عليه من عبادة الأوثان والأصنام، التي صورت على صور قوم صالحين، فعبدوها مع الله، فاستمر على ذلك، يدعوهم سرا وجهارا، وليلا ونهارا، ألف سنة إلا خمسين عاما، وهم لا يزدادون إلا عتوا ونفورا.
Kıssanın sonu olan: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ وَإِنْ كُنَّا لَمُبْتَلِينَ} “Şüphesiz bunda ibretler vardır. Biz gerçekten imtihan etmekteydik” ayetine kadar... Allah Teâlâ yeryüzü ehline gönderdiği ilk elçi olan kulu ve resulü Nuh aleyhisselâm'ın risaletini zikretmektedir. Nuh, putlara tapan kavmine gönderilmiş ve onlara yalnız Allah'a kulluk etmelerini emrederek şöyle demiştir: {يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ} “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin;” yani ibadeti yalnız O'na has kılın; çünkü ibadet ancak ihlasla yapıldığında sahih olur. {مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ} “Sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur.” Bunda Allah'tan başkasının ilahlığını iptal etmek ve uluhiyeti yalnızca Allah Teâlâ'ya nispet etmek vardır; zira yaratan, rızık veren ve bütün kemâl sıfatlarına sahip olan yalnız O'dur; başkası ise böyle değildir. Salih kimselerin suretinde tasvir edilip Allah ile beraber tapılan putlara kulluk etmekten: {أَفَلا تَتَّقُونَ} “Hâlâ sakınmaz mısınız?” Nuh bu şekilde gizli ve açık, gece ve gündüz, elli yılı müstesna bin sene boyunca onları davet etmeye devam etti; fakat onların azgınlık ve nefretleri artmaktan başka bir netice vermedi.
8469. Metin
{فَقَالَ الْمَلأ} من قومه الأشراف والسادة المتبوعون -على وجه المعارضة لنبيهم نوح، والتحذير من اتباعه -: {مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ} أي: ما هذا إلا بشر مثلكم، قصده حين ادعى النبوة أن يزيد عليكم فضيلة، ليكون متبوعا، وإلا فما الذي يفضله عليكم، وهو من جنسكم؟ وهذه المعارضة لا زالت موجودة في مكذبي الرسل، وقد أجاب الله عنها بجواب شاف، على ألسنة رسله كما في قوله: {قالوا} أي: لرسلهم {إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ * قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} فأخبروا أن هذا فضل الله ومنته فليس لكم أن تحجروا على الله وتمنعوه من إيصال فضله علينا
{فَقَالَ الْمَلأ} Kavminin önde gelenleri, eşrafı ve tâbi olunan efendileri peygamberleri Nuh'a karşı çıkmak ve ona uyulmasından sakındırmak üzere dediler ki: {مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ} “Bu, sizin gibi bir insandan başkası değildir; size üstünlük taslamak istiyor.” Yani bu da sizin gibi bir beşerdir; peygamberlik iddia ederken maksadı, tâbi olunan bir lider olmak için sizin üzerinizde bir üstünlük elde etmektir. Yoksa o da sizin türünüzden olduğuna göre, onu sizden üstün kılan ne olabilir ki? Bu itiraz, peygamberleri yalanlayanlar arasında hep var olagelmiştir. Nitekim Allah Teâlâ peygamberlerinin diliyle buna tatmin edici bir cevap vermiştir: {قَالُوا} Yani peygamberlerine dediler ki: {إِنْ أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا تُرِيدُونَ أَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ آبَاؤُنَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ * قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} “'Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Bizi atalarımızın taptığı şeylerden vazgeçirmek istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin!' Peygamberleri onlara dedi ki: 'Biz de ancak sizin gibi birer insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur.'” Böylece peygamberler bunun Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olduğunu; Allah'ın bu lütfunu kendilerine ulaştırmasına kimsenin engel olamayacağını ve O'nun tasarrufuna sınır çizilemeyeceğini haber vermişlerdir.
8470. Metin
وقالوا هنا {ولو شاء الله لأنزل ملائكة} وهذه أيضا معارضة بالمشيئة باطلة فإنه وإن كان لو شاء لأنزل ملائكة فإنه حكيم رحيم حكمته ورحمته تقتضي أن يكون الرسول من جنس الآدميين لأن الملك لا قدرة لهم على مخاطبته ولا يمكن أن يكون إلا بصورة رجل ثم يعود اللبس عليهم كما كان
Burada da şöyle dediler: {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لأَنْزَلَ مَلائِكَةً} “Eğer Allah dileseydi melekler indirirdi.” Bu da ilahî meşiyeti öne sürerek yapılan bâtıl bir itirazdır. Zira Allah dileseydi elbette melekler indirebilirdi; ancak O Hakîm'dir, Rahîm'dir. O'nun hikmeti ve rahmeti, peygamberin insan cinsinden olmasını iktiza eder. Çünkü onların bir melekle doğrudan muhatap olmaya güçleri yetmez; meleğin ancak bir adam suretinde gelmesi mümkün olur, bu durumda da içine düştükleri şüphe ve karışıklık aynen geri dönerdi.
8471. Metin
وقولهم {مَا سَمِعْنَا بِهَذَا} أي بإرسال الرسول {فِي آبَائِنَا الأوَّلِينَ} وأي حجة في عدم سماعهم إرسال رسول في آبائهم الأولين؟ لأنهم لم يحيطوا علما بما تقدم فلا يجعلوا جهلهم حجة لهم وعلى تقدير أنه لم يرسل فيهم رسولا فإما أن يكونوا على الهدى فلا حاجة لإرسال الرسول إذ ذاك وإما أن يكونوا على غيره فليحمدوا ربهم ويشكروه أن خصهم بنعمة لم تأت آباءهم ولا شعروا بها ولا يجعلوا عدم الإحسان على غيرهم سببا لكفرهم للإحسان إليهم
Onların: {مَا سَمِعْنَا بِهَذَا} —yani bir peygamber gönderildiğini— {فِي آبَائِنَا الأوَّلِينَ} “geçmiş atalarımız arasında duymadık” sözlerine gelince; geçmiş ataları arasında peygamber gönderildiğini işitmemiş olmalarında ne gibi bir delil olabilir ki? Zira geçmişe dair tam bir bilgiye sahip değillerdir; dolayısıyla kendi cehaletlerini lehlerine bir delil yapamazlar. Atalarına bir peygamber gönderilmemiş olduğu varsayılsa bile; onlar ya hidayet üzere idiler ki o vakit peygamber gönderilmesine ihtiyaç yoktu; yahut hidayet üzere değillerdi, bu takdirde de atalarına gelmeyen ve onların farkında bile olmadıkları bir nimeti kendilerine bahşettiği için Rablerine hamdedip şükretmeleri gerekirdi. Başkasına verilmeyen bir ihsanı, kendilerine yapılan ihsana nankörlük etmenin sebebi kılmamalıydılar.
8472. Metin
{إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ} أي مجنون {فَتَرَبَّصُوا بِهِ} أي انتظروا به {حَتَّى حِينٍ} إلى أن يأتيه الموت
{إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ} “O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir.” {فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍ} Ölüm kendisine gelinceye “kadar bir süre onu gözetleyin (bekleyin).”
8473. Metin
وهذه الشبه التي أوردوها معارضة لنبوة نبيهم دالة على شدة كفرهم وعنادهم وعلى أنهم في غاية الجهل والضلال فإنها لا تصلح للمعارضة بوجه من الوجوه كما ذكرنا بل هي في نفسها متناقضة متعارضة فقوله {مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ} أثبتوا أن له عقلا يكيدهم به ليعلوهم ويسودهم ويحتاج -مع هذا- أن يحذر منه لئلا يغتر به فكيف يلتئم مع قولهم {إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ} وهل هذا إلا من مشبه ضال منقلب عليه الأمر قصده الدفع بأي طريق اتفق له غير عالم بما يقول؟ "
Peygamberlerinin nübüvvetine karşı ileri sürdükleri bu şüpheler; kâfirliklerinin ve inatlarının şiddetine, son derece koyu bir cehalet ve sapıklık içinde bulunduklarına delalet eder. Zira zikrettiğimiz üzere bu iddialar hiçbir yönden itiraza elverişli değildir; bilakis kendi içinde çelişkili ve tutarsızdır. Nitekim: {مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ} “Bu, sizin gibi bir insandan başkası değildir; size üstünlük taslamak istiyor” sözleriyle; onun kendilerine üstün gelmek ve lider olmak için hile kuracak bir akla sahip olduğunu ve aldanmamak için kendisinden sakınılması gerektiğini kabul etmişlerdir. Peki bu durum, onların: {إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ} “O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir” sözleriyle nasıl bağdaşır? Bu, ne dediğini bilmeksizin aklına gelen her yolla hakkı savuşturmayı hedefleyen şaşkın, sapık ve aklı karışmış birinin tavrından başka ne olabilir?!
8474. Metin
ويأبى الله إلا أن يظهر خزي من عاداه وعادى رسله
Allah, Kendisine ve peygamberlerine düşmanlık edenlerin rüsvalığını mutlaka ortaya çıkarır.
8475. Metin
فلما رأى نوح أنه لا يفيدهم دعاؤه إلا فرارا {قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ} فاستنصر ربه عليهم غضبا لله حيث ضيعوا أمره وكذبوا رسوله وقال {رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا * إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلا يَلِدُوا إِلا فَاجِرًا كَفَّارًا} قال تعالى: {وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ}
Nuh, davetinin onları sadece kaçırmaktan başka bir işe yaramadığını görünce: {قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ} “Dedi ki: 'Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et!'” Allah'ın emrini zayi ettikleri ve peygamberini yalanladıkları için Allah adına öfkelenerek onlara karşı Rabbinden yardım diledi ve: {رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا * إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلا يَلِدُوا إِلا فَاجِرًا كَفَّارًا} “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiç kimse bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve ancak ahlaksız, nankör evlatlar doğururlar” dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki: {وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ} “Andolsun Nuh bize yalvarmıştı da biz ne güzel icabet etmiştik!”
8476. Metin
{فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ} عند استجابتنا له، سببا ووسيلة للنجاة، قبل وقوع أسبابه، {أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ} أي: السفينة {بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا} أي: بأمرنا لك ومعونتنا، وأنت في حفظنا وكلاءتنا بحيث نراك ونسمعك.
Duasına icabet ettiğimiz vakit, helak sebepleri vuku bulmadan önce bir kurtuluş vesilesi ve vasıtası olmak üzere {فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ} “ona vahyettik:” {أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ} “Gemiyi yap;” {بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا} “gözetimimiz altında ve vahyimizle...” Yani sana olan emrimiz ve yardımımızla yap; sen seni görüp işittiğimiz muhafazamız ve himayemiz altındasın.
8477. Metin
{فَإِذَا جَاءَ أَمْرُنَا} بإرسال الطوفان الذي عذبوا به {وَفَارَ التَّنُّورُ} أي: فارت الأرض، وتفجرت عيونا، حتى محل النار، الذي لم تجر العادة إلا ببعده عن الماء، {فَاسْلُكْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} أي: أدخل في الفلك من كل جنس من الحيوانات، ذكرا وأنثى، تبقى مادة النسل لسائر الحيوانات، التي اقتضت الحكمة الربانية إيجادها في الأرض، {وَأَهْلَكَ} أي: أدخلهم {إِلا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ} كابنه، {وَلا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا} أي: لا تدعني أن أنجيهم، فإن القضاء والقدر، قد حتم أنهم مغرقون.
Azap edilecekleri tufanın gönderilmesine dair {فَإِذَا جَاءَ أَمْرُنَا} “emrimiz geldiği” {وَفَارَ التَّنُّورُ} “ve tandır kaynadığı zaman;” yani yeryüzü kaynayıp pınarlar fışkırdığı, hatta sudan uzak olması âdet olan ateşin yandığı yer dahi su kaynattığı vakit; {فَاسْلُكْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ} “her cinsten ikişer çifti gemiye koy.” Yani yeryüzünde varlığını devam ettirmesini Rabbanî hikmetin iktiza ettiği hayvan türlerinin neslinin sürmesi için her hayvan cinsinden bir erkek ve bir dişiyi gemiye al. {وَأَهْلَكَ} Kendi aileni de gemiye bindir; {إِلا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ} Nuh'un oğlu gibi “hakkında hüküm verilmiş olanlar müstesnadır.” {وَلا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا} “Zulmedenler hakkında bana hitapta bulunma;” yani onları kurtarmam için bana dua etme; zira kaza ve kader onların boğulacağını kesinleştirmiştir.
8478. Metin
{فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ} أي: علوتم عليها، واستقلت بكم في تيار الأمواج، ولجج اليم، فاحمدوا الله على النجاة والسلامة. فقل الحمد لله الذي نجانا من القوم الظالمين، وهذا تعليم منه له ولمن معه، أن يقولوا هذا شكرا له وحمدا على نجاتهم من القوم الظالمين في عملهم وعذابهم.
{فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ} “Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğiniz zaman;” yani ona binip dalgaların akıntısında ve denizin derinliklerinde gemi sizi taşıdığında kurtuluş ve selamet için Allah'a hamdedin! "Bizi o zalim kavimden kurtaran Allah'a hamdolsun" de! Bu; amelleri ve uğradıkları azap bakımından zalim olan kavimden kurtuldukları için Allah'a şükran ve hamd olarak bunu söylemeleri hususunda Nuh'a ve beraberindekilere bir ta'limdir.
8479. Metin
{وَقُلْ رَبِّ أَنزلْنِي مُنزلا مُبَارَكًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْمُنزلِينَ} أي: وبقيت عليكم نعمة أخرى، فادعوا الله فيها، وهي أن ييسر الله لكم منزلا مباركا، فاستجاب الله دعاءه، قال الله: {وَقُضِيَ الأمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} إلى أن قال: {قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ} الآية.
{وَقُلْ رَبِّ أَنزلْنِي مُنزلا مُبَارَكًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْمُنزلِينَ} “Ve de ki: 'Rabbim! Beni bereketli bir yere indir; sen konaklatanların en hayırlısısın.'” Yani üzerinizde bir nimet daha kalmıştır; onun için de Allah'a dua edin; o da Allah'ın size bereketli bir konaklama yeri nasip etmesidir. Allah onun duasına icabet etti; Nitekim Allah Teâlâ: {وَقُضِيَ الأمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} “İş bitirildi, gemi Cûdî üzerine oturdu ve 'Zalim kavim helak olsun!' denildi” buyurmuş; ardından da: {قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَ} “'Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketlerle in!' denildi” buyurmuştur.
8480. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ} أي: في هذه القصة {لآيَاتٍ} تدل على أن الله وحده المعبود، وعلى أن رسوله نوحا صادق، وأن قومه كاذبون، وعلى رحمة الله بعباده، حيث حملهم في صلب أبيهم نوح، في الفلك لما غرق أهل الأرض.
{إِنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda;” yani bu kıssada {لآيَاتٍ} yalnız Allah'ın ibadete lâyık olduğuna, O'nun resulü Nuh'un doğru söylediğine, kavminin ise yalancı olduğuna ve yeryüzü halkı boğulduğunda onları babaları Nuh'un sulbünde gemide taşıdığı için Allah'ın kullarına olan merhametine delalet eden “ibretler vardır.”
8481. Metin
والفلك أيضا من آيات الله، قال تعالى: {وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} ولهذا جمعها هنا لأنها تدل على عدة آيات ومطالب. {وَإِنْ كُنَّا لَمُبْتَلِينَ}
Gemi de Allah'ın ayetlerindendir; nitekim Allah Teâlâ: {وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ} “Andolsun biz onu bir ibret olarak bıraktık; peki düşünen var mı?” buyurmuştur. Bundan dolayı birçok ayet ve hakikate delalet ettiği için burada çoğul olarak zikretmiştir. {وَإِنْ كُنَّا لَمُبْتَلِينَ} “Biz gerçekten imtihan etmekteydik.”
8482. Metin
{٣١ - ٤١} {ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ * فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولا مِنْهُمْ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلا تَتَّقُونَ * وَقَالَ الْمَلأ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاءِ الآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ * وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ * أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ * هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ * إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ (١) إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ * قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ * قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ * فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاءً فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} .
{31 - 41} {ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ * فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولا مِنْهُمْ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلا تَتَّقُونَ * وَقَالَ الْمَلأ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاءِ الآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ * وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ * أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ * هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ * إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ (١) إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ * قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ * قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ * فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاءً فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} “Sonra onların ardından başka bir nesil var ettik. Onlara da kendi içlerinden: 'Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?' diyen bir peygamber gönderdik. Kavminden inkâr eden, ahirete kavuşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine bol nimet verdiğimiz ileri gelenler dediler ki: 'Bu da sizin gibi bir insandan başkası değildir; sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, mutlaka hüsrana uğrarsınız. O size, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman yeniden diriltileceğinizi mi vaat ediyor? Heyhât, o vaat edildiğiniz şey ne kadar da uzak! Hayat ancak bu dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız, biz asla yeniden diriltilecek değiliz! O, Allah'a yalan uyduran bir adamdan başkası değildir; biz ona inanmıyoruz.' (Peygamber) dedi ki: 'Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et!' (Allah) buyurdu ki: 'Az bir süre sonra mutlaka pişman olacaklar!' Nihayet o korkunç çığlık onları hak ile yakalayıverdi; onları bir sel süprüntüsüne çevirdik. Zalim kavim yok olsun!”
8483. Metin
لما ذكر نوحا وقومه، وكيف أهلكهم قال: {ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ} الظاهر أنهم " ثمود " قوم صالح ﵇، لأن هذه القصة تشبه قصتهم.
Allah Teâlâ Nuh'u ve kavmini, onları nasıl helak ettiğini zikrettikten sonra: {ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ} “Sonra onların ardından başka bir nesil var ettik” buyurdu. Zâhir olan odur ki bunlar Salih aleyhisselâm'ın kavmi olan Semûd kavmidir; zira bu kıssa onların kıssasına benzemektedir.
8484. Metin
{فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولا مِنْهُمْ} من جنسهم، يعرفون نسبه وحسبه وصدقه، ليكون ذلك أسرع لانقيادهم، إذا كان منهم، وأبعد عن اشمئزازهم، فدعا إلى ما دعت إليه الرسل أممهم {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ} فكلهم اتفقوا على هذه الدعوة، وهي أول دعوة يدعون بها أممهم، الأمر بعبادة الله، والإخبار أنه المستحق لذلك، والنهي عن عبادة ما سواه، والإخبار ببطلان ذلك وفساده، ولهذا قال: {أَفَلا تَتَّقُونَ} ربكم، فتجتنبوا هذه الأوثان والأصنام.
{فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولا مِنْهُمْ} Nesebini, asaletini ve doğruluğunu bildikleri kendi cinslerinden “onlara içlerinden bir peygamber gönderdik;” zira içlerinden biri olduğunda boyun eğmeleri daha hızlı ve nefret edip kaçmaları daha uzak olur. O da resullerin ümmetlerini davet ettiği şu esasa davet etti: {أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ} “Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur.” Bütün peygamberler bu davet üzerinde ittifak etmişlerdir; bu, ümmetlerini davet ettikleri ilk esastır: Allah'a kulluğu emretmek, ibadete müstahak olanın yalnız O olduğunu bildirmek, O'ndan başkasına tapmaktan nehyetmek ve bunun bâtıl ve bozuk olduğunu haber vermek... İşte bundan dolayı: {أَفَلا تَتَّقُونَ} Rabbinizden sakınıp bu putlardan ve heykellerden kaçınarak “hâlâ sakınmaz mısınız?” buyurmuştur.
8485. Metin
{وَقَالَ الْمَلأ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاءِ الآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} أي: قال الرؤساء الذين جمعوا بين الكفر والمعاندة، وأطغاهم ترفهم في الحياة الدنيا، معارضة لنبيهم، وتكذيبا وتحذيرا منه: {مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} أي: من جنسكم {يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ} فما الذي يفضله عليكم؟ فهلا كان ملكا لا يأكل الطعام، ولا يشرب الشراب، {وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ} أي: إن تبعتموه وجعلتموه لكم رئيسا، وهو مثلكم إنكم لمسلوبو العقل، نادمون على ما فعلتم. وهذا من العجب، فإن الخسارة والندامة حقيقة لمن لم يتابعه ولم ينقد له. والجهل والسفه العظيم لمن تكبر عن الانقياد لبشر، خصه الله بوحيه، وفضله برسالته، وابتلي بعبادة الشجر والحجر.
{وَقَالَ الْمَلأ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاءِ الآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} Yani küfür ile inadı bir arada toplayan ve dünya hayatındaki refahlarının azdırdığı elebaşları, peygamberlerine karşı çıkmak, onu yalanlamak ve ondan sakındırmak maksadıyla dediler ki: {مَا هَذَا إِلا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ} “Bu, sizin gibi bir insandan başkası değildir;” yani sizin türünüzdendir, {يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ} “sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden içiyor.” Onu sizden üstün kılan nedir ki? Yemek yemeyen ve su içmeyen bir melek olmalı değil miydi? {وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ} “Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz, mutlaka hüsrana uğrarsınız.” Yani sizin gibi birine uyup onu kendinize reis yaparsanız aklınızı yitirmiş olursunuz ve yaptığınıza pişman kalırsınız. Bu ne büyük bir şaşkınlıktır! Zira asıl hüsran ve nedamet ona uymayan ve boyun eğmeyenler içindir. Asıl büyük cehalet ve beyinsizlik ise; Allah'ın vahyiyle seçip risaletiyle üstün kıldığı bir insana boyun eğmekten kibirlenip de ağaçlara ve taşlara tapma zilletine düşen kimseye aittir.
8486. Metin
وهذا نظير قولهم: {قَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ} فلما أنكروا رسالته وردوها، أنكروا ما جاء به من البعث بعد الموت، والمجازاة على الأعمال فقالوا: {أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ * هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ} أي بعيد بعيد ما يعدكم به من البعث بعد أن تمزقتم وكنتم ترابا وعظاما فنظروا نظرا قاصرا ورأوا هذا بالنسبة إلى قدرهم غير ممكن فقاسوا قدرة الخالق بقدرهم تعالى الله فأنكروا قدرته على إحياء الموتى وعجزوه غاية التعجيز ونسوا خلقهم أول مرة وأن الذي أنشأهم من العدم فإعادته لهم بعد البلى أهون عليه وكلاهما هين لديه فلم لا ينكرون أول خلقهم ويكابرون المحسوسات ويقولون إننا لم نزل موجودين حتى يسلم لهم إنكارهم للبعث وينتقلوا معهم إلى الاحتجاج على إثبات وجود الخالق العظيم؟
Bu, onların şu sözlerinin bir benzeridir: {قَالُوا أَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ إِنَّا إِذًا لَفِي ضَلالٍ وَسُعُرٍ أَؤُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ} “Dediler ki: 'İçimizden tek bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz! Zikir (vahiy) aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, o şımarık bir yalancıdır!'” Onun risaletini inkâr edip reddedince; getirdiği ölümden sonra dirilişi ve amellerin karşılığını görmeyi de inkâr ederek şöyle dediler: {أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ * هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ} “O size, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman yeniden diriltileceğinizi mi vaat ediyor? Heyhât, o vaat edildiğiniz şey ne kadar da uzak!” Yani çürüyüp dağıldıktan, toprak ve kemik haline geldikten sonra vaat ettiği diriliş ne kadar da uzaktır! Kıt bir bakışla baktılar ve bunu kendi güçlerine nispetle imkânsız gördüler; Yaratanın kudretini kendi aciz güçleriyle kıyasladılar —Allah bundan pek yücedir—; böylece O'nun ölüleri diriltme kudretini inkâr edip O'nu alabildiğine aciz saydılar. İlk yaratılışlarını unuttular; zira onları yoktan var eden Zat için çürüdükten sonra tekrar yaratmak çok daha kolaydır, gerçi her ikisi de O'na pek kolaydır. Neden ilk yaratılışlarını inkâr edip duyularla algılanan gerçeklere karşı inatlaşmıyorlar ve dirilişi inkârları tutarlı olsun da onlarla Yüce Yaratıcının varlığını ispat delillerine geçilebilsin diye "biz ezelden beri hep vardık" demiyorlar?!
8487. Metin
وهنا دليل آخر وهو أن الذي أحيا الأرض بعد موتها إن ذلك لمحيي الموتى إنه على كل شيء قدير وثم دليل آخر وهو ما أجاب به المنكرين للبعث في قوله {بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} فقال في جوابهم {قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الأرْضُ مِنْهُمْ} أي في البلى {وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ}
Burada bir başka delil daha vardır: Ölümünden sonra yeryüzünü dirilten Zat, ölüleri de elbette diriltecektir; şüphesiz O her şeye hakkıyla kâdirdir. Bir diğer delil de O'nun dirilişi inkâr edenlere şu buyruğundaki cevabıdır: {بَلْ عَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا شَيْءٌ عَجِيبٌ * أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ} “Aksine, kendilerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o kâfirler: 'Bu şaşılacak bir şeydir! Biz ölüp toprak olduğumuz zaman mı (diriltileceğiz)? Bu, akıldan uzak bir dönüştür!' dediler.” Onlara cevap olarak şöyle buyurdu: {قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الأرْضُ مِنْهُمْ} “Toprağın onlardan (çürütüp) neyi eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz.” {وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَفِيظٌ} “Katımızda her şeyi koruyan bir kitap vardır.”
8488. Metin
{إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا} أي يموت أناس ويحيا أناس {وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ}
{إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا} “Hayat ancak bu dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız;” yani bir kısım insanlar ölür, diğer bir kısmı doğup yaşar; {وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ} “biz asla yeniden diriltilecek değiliz!”
8489. Metin
{إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ} فلهذا أتى بما أتى به من توحيد الله وإثبات المعاد {فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍ} أي ارفعوا عنه العقوبة بالقتل وغيره احتراما له ولأنه مجنون غير مؤاخذ بما يتكلم به أي فلم يبق بزعمهم الباطل مجادلة معه لصحة ما جاء به فإنهم قد عرفوا بطلانه وإنما بقي الكلام هل يوقعون به أم لا؟ فبزعمهم أن عقولهم الرزينة اقتضت الإبقاء عليه وترك الإيقاع به مع قيام الموجب فهل فوق هذا العناد والكفر غاية؟ " ولهذا لما اشتد كفرهم ولم ينفع فيهم الإنذار دعا عليهم نبيهم فقال {رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ} أي بإهلاكهم وخزيهم الدنيوي قبل الآخرة {قَالَ} الله مجيبا لدعوته {عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ} لا بالظلم والجور بل بالعدل وظلمهم أخذتهم الصيحة فأهلكتهم عن آخرهم
{إِنْ هُوَ إِلا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ} “O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir.” İşte bu yüzden Allah'ın tevhidini ve ahiretin ispatını getirmiştir! {فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍ} “Kadar bir süre onu gözetleyin;” yani hem hatırına binaen hem de deli olup söylediklerinden sorumlu tutulmayacağı için öldürme ve benzeri cezaları ondan kaldırın! Böylece bâtıl zanlarına göre, getirdiği şeyin sıhhati hususunda onunla tartışacak bir durum kalmamıştı; çünkü onların indinde o zaten bâtıldı; geriye sadece ona ceza verip vermeyecekleri konusu kalmıştı. Sözde olgun akılları, cezayı gerektiren sebep bulunmasına rağmen onu sağ bırakmayı ve ona ceza vermemeyi iktiza etmişti! Bu inat ve küfrün ötesinde bir sınır var mıdır?! İşte bundan ötürü küfürleri şiddetlenip uyarılar kendilerine fayda vermeyince peygamberleri onların aleyhine dua ederek: {رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ} “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et!” dedi. Yani ahiretten önce onları dünyada helak ve rüsva ederek yardım etmesini istedi. Allah onun duasına icabetle: {قَالَ} “Buyurdu ki:” {عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ} “'Az bir süre sonra mutlaka pişman olacaklar!'” {فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ} “Nihayet o korkunç çığlık onları hak ile yakalayıverdi.” Zulüm ve haksızlıkla değil, tam bir adaletle ve bizzat kendi zulümleri sebebiyle o çığlık onları yakaladı ve köklerini kazıyarak helak etti.
8490. Metin
{فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاءً} أي هشيما يبسا بمنزلة غثاء السيل الملقى في جنبات الوادي وقال في الآية الأخرى {إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ}
{فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاءً} “Onları bir sel süprüntüsüne çevirdik.” Yani vadinin kıyılarına atılmış sel süprüntüsü gibi ufalanıp kurumuş çer çöpe çevirdik. Diğer bir ayette şöyle buyurmuştur: {إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ} “Şüphesiz biz onların üzerlerine tek bir çığlık gönderdik de ağıl kuranın ufalanmış kuru çalıları gibi oldular.”
8491. Metin
{فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} أي أتبعوا مع عذابهم البعد واللعنة والذم من العالمين {فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ}
{فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} “Zalimler topluluğu uzak olsun!”1 Yani çektikleri azapla birlikte âlemlerin uzaklaştırması, laneti ve kınaması da onların peşine takıldı. {فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالأرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ} “Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.”
8492. Metin
{٤٢ - ٤٤} {ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُونًا آخَرِينَ} .
{42 - 44} {ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُونًا آخَرِينَ} “Sonra onların ardından başka nesiller var ettik.”
8493. Metin
أي: ثم أنشأنا من بعد هؤلاء المكذبين المعاندين قرونا آخرين.
Yani bu yalanlayıcı ve inatçı kavimlerin ardından başka nesiller var ettik.
8494. Metin
{مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ * ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَى كُلَّ مَا جَاءَ أُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ} .
{مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ * ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَى كُلَّ مَا جَاءَ أُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ} “Hiçbir ümmet kendi ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez de. Sonra biz peygamberlerimizi ardı ardına gönderdik. Her ne zaman bir ümmete peygamberi geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardınca (helake) kattık ve onları dillere destan (masal) kıldık. İman etmeyen bir kavim yok olsun!”
8495. Metin
كل أمة في وقت مسمى، وأجل محدود، لا تتقدم عنه ولا تتأخر، وأرسلنا إليهم رسلا متتابعة، لعلهم يؤمنون وينيبون، فلم يزل الكفر والتكذيب دأب الأمم العصاة، والكفرة البغاة، كلما جاء أمة رسولها كذبوه، مع أن كل رسول يأتي من الآيات ما يؤمن على مثله البشر، بل مجرد دعوة الرسل وشرعهم، يدل على حقية ما جاءوا به، {فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا} بالهلاك، فلم يبق منهم باقية، وتعطلت مساكنهم من بعدهم {وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ} يتحدث بهم من بعدهم، ويكونون عبرة للمتقين، ونكالا للمكذبين، وخزيا عليهم مقرونا بعذابهم. {فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ} ما أشقاهم!!. وتعسا لهم، ما أخسر صفقتهم!!.
Her ümmet belirlenmiş bir vakitte ve sınırlı bir eceldedir; onun ne önüne geçebilir ne de onu erteleyebilir. Belki iman eder ve yönelirler diye onlara ardı ardına peygamberler gönderdik. Fakat küfür ve yalanlama o isyankâr ümmetlerin ve azgın kâfirlerin âdeti olageldi. Her ne zaman bir ümmete peygamberi geldiyse —her peygamber insanların benzerine inanacağı apaçık ayetlerle geldiği, hatta sadece peygamberlerin daveti ve şeriatı bile getirdiklerinin hak olduğuna delalet ettiği halde— onu yalanladılar. {فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا} Helak ile “onları birbiri ardınca kattık;” onlardan geriye hiçbir kimse kalmadı ve arkalarında yurtları ıssız kaldı. {وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ} “Ve onları dillere destan kıldık;” kendilerinden sonrakilerin dillerinde anılan, takva sahiplerine birer ibret, yalanlayanlara bir ceza ve azaplarıyla birleşen bir rüsvaylık oldular. {فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ} “İman etmeyen bir kavim yok olsun!” Ne kadar da bedbahttırlar! Yazıklar olsun onlara, kazançları ne kadar da hüsrandır!
8496. Metin
{٤٥ - ٤٩} {ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ * إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ * فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ * فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ * وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} .
{45 - 49} {ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ * إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ * فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ * فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ * وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille (sultan) gönderdik: Firavun'a ve ileri gelenlerine... Fakat büyüklük tasladılar; zaten onlar kibirli ve azgın bir topluluk idi. Dediler ki: 'Kavimleri bize kölelik edip dururken, bizim gibi iki insana mı inanacağız?' Böylece onları yalanladılar ve helak edilenlerden oldular. Andolsun biz, hidayete ersinler diye Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.”
8497. Metin
مر عليَّ منذ زمان طويل كلام لبعض العلماء لا يحضرني الآن اسمه، وهو أنه بعد بعث موسى ونزول التوراة، رفع الله العذاب عن الأمم، أي: عذاب الاستئصال، وشرع للمكذبين المعاندين الجهاد، ولم أدر من أين أخذه، فلما تدبرت هذه الآيات، مع الآيات التي في سورة القصص، تبين لي وجهه، أما هذه الآيات، فلأن الله ذكر الأمم المهلكة المتتابعة على الهلاك، ثم أخبر أنه أرسل موسى بعدهم، وأنزل عليه التوراة فيها الهداية للناس، ولا يرد على هذا، إهلاك فرعون، فإنه قبل نزول التوراة، وأما الآيات التي في سورة القصص، فهي صريحة جدا، فإنه لما ذكر هلاك فرعون قال: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الأولَى بَصَائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} فهذا صريح أنه آتاه الكتاب بعد هلاك الأمم الباغية، وأخبر أنه أنزله بصائر للناس وهدى ورحمة، ولعل من هذا، ما ذكر الله في سورة " يونس " من قولة: {ثم بعثنا من بعده} أي: من بعد نوح {رسلا إلى قومهم فجاءوهم بالبينات فما كانوا ليؤمنوا بما كذبوا به من قبل كذلك نطبع على قلوب المعتدين * ثم بعثنا من بعدهم موسى وهارون} الآيات والله أعلم
Uzun zaman önce bazı âlimlerin —şu an adı aklıma gelmeyen— bir sözüne rastlamıştım: Musa'nın gönderilmesi ve Tevrat'ın indirilmesinden sonra Allah ümmetlerin üzerinden toptan yok edici kökten kazıma azabını (isti'sal azabını) kaldırmış ve inatçı yalanlayıcılara karşı cihadı meşru kılmıştır. O âlimin bu hükmü nereden çıkardığını bilememiştim; ta ki bu ayetleri Kasas Suresi'ndeki ayetlerle birlikte tefekkür edince bunun dayanağı bana apaçık zahir oldu. Bu ayetlere gelince; zira Allah helak edilen ve birbiri ardınca yok oluşa sürüklenen ümmetleri zikretmiş, ardından onların peşinden Musa'yı gönderdiğini ve insanlara hidayet kaynağı olan Tevrat'ı indirdiğini haber vermiştir. Firavun'un helak edilmesi buna aykırı değildir; çünkü o Tevrat'ın indirilmesinden öncedir. Kasas Suresi'ndeki ayetler ise son derece açıktır; zira Firavun'un helakini zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَا أَهْلَكْنَا الْقُرُونَ الأولَى بَصَائِرَ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “Andolsun biz ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya, insanlar için basiretler (aydınlatıcı deliller), bir hidayet ve bir rahmet olsun diye Kitab'ı verdik; belki düşünüp öğüt alırlar.” Bu ayet, o azgın ümmetlerin helak edilmesinden sonra Musa'ya Kitab'ın verildiğini ve onun insanlara basiret, hidayet ve rahmet olarak indirildiğini sarih bir şekilde belirtmektedir. Belki de Yûnus Suresi'nde zikredilen şu buyruk da bu kabildendir: {ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِ} Yani Nuh'un ardından {رُسُلا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِهِ مِنْ قَبْلُ كَذَلِكَ نَطْبَعُ عَلَى قُلُوبِ الْمُعْتَدِينَ * ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ مُوسَى وَهَارُونَ} “Sonra onun ardından kavimlerine peygamberler gönderdik; onlara apaçık deliller getirdiler fakat daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böyle mühürleriz. Sonra onların ardından Musa ile Harun'u gönderdik...” En doğrusunu Allah bilir.
8498. Metin
فقوله {ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى} بن عمران كليم الرحمن {وَأَخَاهُ هَارُونَ} حين سأل ربه أن يشركه في أمره فأجاب سؤله
O'nun: {ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى} “Sonra Musa'yı” —yani Rahmân'ın kelîmi olan İmrân oğlu Musa'yı— {وَأَخَاهُ هَارُونَ} “ve kardeşi Harun'u gönderdik” buyruğu; Musa Rabbinden Harun'u kendi görevine ortak kılmasını dilediğinde Allah onun bu duasını kabul buyurmuştu.
8499. Metin
{بِآيَاتِنَا} الدالة على صدقهما وصحة ما جاءا به {وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ} أي حجة بينة من قوتها أن تقهر القلوب وتتسلط عليها لقوتها فتنقاد لها قلوب المؤمنين وتقوم الحجة البينة على المعاندين وهذا كقوله {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} ولهذا رئيس المعاندين عرف الحق وعاند {فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءَهُمْ} أي بتلك الآيات البينات {فَقَالَ له فِرْعَوْنُ إِنِّي لأظُنُّكَ يَا مُوسَى مَسْحُورًا} فـ {قال} موسى {قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنزلَ هَؤُلاءِ إِلا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ بَصَائِرَ وَإِنِّي لأظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا} وقال تعالى {وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا} وقال هنا {ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ * إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ} كـ " هامان " وغيره من رؤسائهم {فَاسْتَكْبَرُوا} أي تكبروا عن الإيمان بالله واستكبروا على أنبيائه {وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ} أي وصفهم العلو والقهر والفساد في الأرض فلهذا صدر منهم الاستكبار ذلك غير مستكثر منهم
Doğruluklarına ve getirdikleri şeyin hak olduğuna delalet eden {بِآيَاتِنَا} “ayetlerimizle” {وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “ve apaçık bir delille (sultan) gönderdik.” Yani öyle kuvvetli ve apaçık bir hüccettir ki gücüyle kalpleri boyun eğdirir ve hükmü altına alır; müminlerin kalpleri ona teslim olur, inatçılara karşı da apaçık hüccet ikame edilir. Bu, Allah Teâlâ'nın: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} “Andolsun biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik” buyruğu gibidir. Bu sebeple inatçıların reisi olan Firavun hakkı bilmiş fakat inatlaşmıştır: {فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءَهُمْ} “İsrailoğullarına sor; hani onlara gelmişti de” {فَقَالَ له فِرْعَوْنُ إِنِّي لأظُنُّكَ يَا مُوسَى مَسْحُورًا} “Firavun ona: 'Ey Musa! Doğrusu ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum' demişti.” Musa da: {قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنزلَ هَؤُلاءِ إِلا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ بَصَائِرَ وَإِنِّي لأظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا} “'Pekâlâ bildin ki, bunları birer basiret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabbi indirmiştir. Ey Firavun, doğrusu ben de senin mahvolmuş biri olduğunu sanıyorum!' demişti.” Yine Allah Teâlâ: {وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا} “Nefisleri bunlara kesin olarak inandığı halde, zulüm ve kibirleri yüzünden onları inkâr ettiler” buyurmuştur. Burada ise şöyle buyurdu: {ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ * إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ} Hâmân ve ileri gelen diğer reisler olan “Firavun'a ve ileri gelenlerine...” {فَاسْتَكْبَرُوا} Allah'a iman etmekten kibirlenip O'nun peygamberlerine karşı büyüklük tasladılar; {وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ} “zaten onlar kibirli ve azgın bir topluluk idi.” Yani onların sıfatı yeryüzünde böbürlenmek, zorbalık ve fesat çıkarmaktı; bu sebeple onlardan böylesi bir kibir sadır olması yadırganacak bir şey değildi.
8500. Metin
{فَقَالُوا} كبرا وتيها وتحذيرا لضعفاء العقول وتمويها {أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا} كما قاله من قبلهم سواء بسواء تشابهت قلوبهم في الكفر فتشابهت أقوالهم وأفعالهم وجحدوا منة الله عليهما بالرسالة
Kibirlerinden, gururlarından, aklı kıt olanları sakındırmak ve gerçeği örtbas etmek maksadıyla {فَقَالُوا} “dediler ki:” {أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا} “Bizim gibi iki insana mı inanacağız?” Tıpkı kendilerinden öncekilerin tıpatıp söylediği gibi... Küfürde kalpleri birbirine benzediği için sözleri ve amelleri de birbirine benzedi ve Allah'ın o iki zata risaletle lütufta bulunmasını inkâr ettiler.
8501. Metin
{وَقَوْمُهُمَا} أي بنو إسرائيل {لَنَا عَابِدُونَ} أي معبدون بالأعمال والأشغال الشاقة كما قال تعالى {وَإِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ}
{وَقَوْمُهُمَا} Yani İsrailoğulları {لَنَا عَابِدُونَ} ağır işlerde ve meşakkatli amellerde “bize kölelik edip dururken...” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَإِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ أَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ وَفِي ذَلِكُمْ بَلاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظِيمٌ} “Hani sizi, azabın en kötüsüne uğratan, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtarmıştık. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı.”
8502. Metin
فكيف نكون تابعين بعد أن كنا متبوعين؟ " وكيف يكون هؤلاء رؤساء علينا؟ " ونظير قولهم قول قوم نوح {أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الأرْذَلُونَ} {وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ} من المعلوم أن هذا لا يصلح لدفع الحق وأنه تكذيب ومعاندة
"Biz tâbi olunan efendiler iken nasıl tâbi olanlar haline geliriz? Bunlar nasıl üzerimize reis olabilirler?" Bu sözün benzeri Nuh kavminin şu sözüdür: {أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الأرْذَلُونَ} “Sana en aşağılık kimseler uymuşken biz sana inanır mıyız?” ve {وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ} “Sana ancak sığ görüşlü en aşağılıklarımızın uyduğunu görüyoruz.” Malumdur ki bu, hakkı savuşturmaya elverişli bir delil olmayıp sırf yalanlama ve inatlaşmadan ibarettir.
8503. Metin
ولهذا قال {فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ} في الغرق في البحر وبنو إسرائيل ينظرون
Bundan dolayı: {فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ} “Böylece onları yalanladılar ve helak edilenlerden oldular” buyurmuştur; İsrailoğulları baka baka denizde boğularak helak edildiler.
8504. Metin
{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى} بعدما أهلك الله فرعون وخلص الشعب الإسرائيلي مع موسى وتمكن حينئذ من إقامة أمر الله فيهم وإظهار شعائره وعده الله أن ينزل عليه التوراة أربعين ليلة فذهب لميقات ربه قال الله تعالى {وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الألْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصِيلا لِكُلِّ شَيْءٍ} ولهذا قال هنا {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} أي بمعرفة تفاصيل الأمر والنهي والثواب والعقاب ويعرفون ربهم بأسمائه وصفاته
{وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى} Allah Firavun'u helak edip İsrail kavmi Musa ile birlikte kurtulunca ve aralarında Allah'ın emrini ikame edip şeairini izhar etmeye imkân bulunca; Allah ona kırk gecede Tevrat'ı indireceğini vaat etti. Musa da Rabbinin belirlediği vakte gitti. Allah Teâlâ: {وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الألْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْصِيلا لِكُلِّ شَيْءٍ} “Biz onun için levhalarda her şeyden bir öğüt ve her şeyin açıklamasını yazdık” buyurmuştur. İşte bundan dolayı burada: {لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ} “hidayete ersinler diye” buyurmuştur; yani emir ve nehiylerin, sevap ve cezanın detaylarını bilerek hidayete ersinler ve Rablerini isim ve sıfatlarıyla tanısınlar diye...
8505. Metin
{٥٠} {وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ} .
{50} {وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ} “Meryem'in oğlunu ve annesini bir ayet (ibret) kıldık; onları yerleşmeye elverişli ve akar suyu olan yüksek bir yere (rabve) yerleştirdik.”
8506. Metin
أي: وامتننا على عيسى ابن مريم، وجعلناه وأمه من آيات الله العجيبة، حيث حملته وولدته من غير أب، وتكلم في المهد صبيا، وأجرى الله على يديه من الآيات ما أجرى، {وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ} أي: مكان مرتفع، وهذا -والله أعلم- وقت وضعها، {ذَاتِ قَرَارٍ} أي: مستقر وراحة {وَمَعِينٍ} أي: ماء جار، بدليل قوله: {قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ} أي: تحت المكان الذي أنت فيه، لارتفاعه، {سَرِيًّا} أي: نهرا وهو المعين {وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا * فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا}
Yani Meryem oğlu İsa'ya ihsanda bulunduk; babasız hamile kalıp doğurması, beşikte bir sabi iken konuşması ve Allah'ın onun eliyle nice mucizeler izhar etmesi hasebiyle onu ve annesini Allah'ın hayranlık uyandıran ayetlerinden kıldık. {وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ} “Onları yüksek bir yere yerleştirdik;” bu da —en doğrusunu Allah bilir— doğum anındadır. {ذَاتِ قَرَارٍ} Yerleşmeye ve istirahate elverişli, {وَمَعِينٍ} “akar suyu olan...” Nitekim şu buyruk buna delildir: {قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ} Yüksekte bulunması sebebiyle bulunduğun yerin altında {سَرِيًّا} “küçük bir ırmak” —yani akar bir su— var etti: {وَهُزِّي إِلَيْكِ بِجِذْعِ النَّخْلَةِ تُسَاقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًا جَنِيًّا * فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا} “Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun!”
8507. Metin
{٥١ - ٥٦} {يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ * وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ * فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ * فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتَّى حِينٍ * أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ * نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَل لا يَشْعُرُونَ} .
{51 - 56} {يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ * وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ * فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ * فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتَّى حِينٍ * أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ * نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَل لا يَشْعُرُونَ} “Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı hakkıyla bilirim. Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; ben de sizin Rabbinizim, öyleyse benden sakının. Fakat onlar işlerini aralarında parça parça böldüler; her fırka kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. Artık onları bir süreye kadar kendi gaflet ve cehaletleri içinde bırak! Kendilerine verdiğimiz mal ve oğullarla, onlar için hayırlarda acele ettiğimizi mi sanıyorlar? Hayır, farkında değiller!”
8508. Metin
هذا أمر منه تعالى لرسله بأكل الطيبات، التي هي الرزق الطيب الحلال، وشكر الله، بالعمل الصالح، الذي به يصلح القلب والبدن، والدنيا والآخرة. ويخبرهم أنه بما يعملون عليم، فكل عمل عملوه، وكل سعي اكتسبوه، فإن الله يعلمه، وسيجازيهم عليه أتم الجزاء وأفضله، فدل هذا على أن الرسل كلهم، متفقون على إباحة الطيبات من المآكل، وتحريم الخبائث منها، وأنهم متفقون على كل عمل صالح وإن تنوعت بعض أجناس المأمورات، واختلفت بها الشرائع، فإنها كلها عمل صالح، ولكن تتفاوت بتفاوت الأزمنة.
Bu; Allah Teâlâ'nın resullerine temiz ve helal olan rızıklardan yemelerini ve kalbin, bedenin, dünyanın ve ahiretin kendisiyle ıslah olduğu salih amellerle Allah'a şükretmelerini emretmesidir. Onlara yaptıklarını hakkıyla bildiğini haber vermektedir: İşledikleri her ameli ve kazandıkları her gayreti Allah bilmektedir; onlara bunun en mükemmel ve en faziletli karşılığını verecektir. Bu da bütün peygamberlerin yiyeceklerin temiz ve helal olanlarının mubahlığı, pis ve zararlı olanlarının ise haramlığı hususunda ittifak ettiklerine; emredilen bazı amellerin cinsleri çeşitlenip şeriatlar farklılık gösterse de bunların tamamının salih amel olduğuna, ancak zamanların değişmesiyle farklılaştıklarına delalet eder.
8509. Metin
ولهذا، الأعمال الصالحة، التي هي صلاح في جميع الأزمنة، قد اتفقت عليها الأنبياء والشرائع، كالأمر بتوحيد الله، وإخلاص الدين له، ومحبته، وخوفه، ورجائه، والبر، والصدق، والوفاء بالعهد، وصلة الأرحام، وبر الوالدين، والإحسان إلى الضعفاء والمساكين واليتامى، والحنو والإحسان إلى الخلق، ونحو ذلك من الأعمال الصالحة، ولهذا كان أهل العلم، والكتب السابقة، والعقل، حين بعث الله محمدا ﷺ، يستدلون على نبوته بأجناس ما يأمر به، وينهى عنه، كما جرى لهرقل وغيره، فإنه إذا أمر بما أمر به الأنبياء، الذين من قبله، ونهى عما نهوا عنه، دل على أنه من جنسهم، بخلاف الكذاب، فلا بد أن يأمر بالشر، وينهى عن الخير.
Bundan ötürü bütün zamanlarda salah olan salih ameller hususunda peygamberler ve şeriatlar ittifak etmişlerdir: Allah'ın birliğini emretmek, dini yalnız O'na has kılmak, O'nu sevmek, O'ndan korkmak, O'ndan ümit etmek, iyilik, doğruluk, ahde vefa, sıla-i rahim, anne babaya iyilik, zayıflara, yoksullara ve yetimlere ihsanda bulunmak, yaratılmışlara şefkat ve merhamet göstermek ve benzeri salih ameller gibi... İşte bundan dolayı Allah Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem gönderdiğinde; ilim, geçmiş kitaplar ve akıl ehli kimseler —tıpkı Herakliyus ve diğerlerinin yaptığı gibi— onun emrettiği ve nehyettiği şeylerin mahiyetinden onun nübüvvetine delil çıkarıyorlardı. Zira o, kendisinden önceki peygamberlerin emrettiklerini emredip nehyettiklerini de nehyedince, onun da o peygamberler cinsinden olduğuna delalet etmiştir; yalancının aksine, çünkü o muhakkak şerri emreder ve hayırdan nehyeder.
8510. Metin
ولهذا قال تعالى للرسل: {وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أمَّةً} أي: جماعتكم -يا معشر الرسل- جماعة {وَاحِدَةً} متفقة على دين واحد، وربكم واحد.
İşte bundan dolayı Allah Teâlâ resullere şöyle buyurdu: {وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أمَّةً وَاحِدَةً} “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir;” yani ey peygamberler topluluğu, sizin cemaatiniz tek bir din üzerinde ittifak etmiş tek bir cemaattir ve Rabbiniz de birdir.
8511. Metin
{فَاتَّقُونِ} بامتثال أوامري، واجتناب زواجري. وقد أمر الله المؤمنين بما أمر به المرسلين، لأنهم بهم يقتدون، وخلفهم يسلكون، فقال: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلَّهِ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} فالواجب من كل المنتسبين إلى الأنبياء وغيرهم، أن يمتثلوا هذا، ويعملوا به، ولكن أبى الظالمون المفترقون إلا عصيانا، ولهذا قال: {فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا} أي: تقطع المنتسبون إلى اتباع الأنبياء {أَمْرُهُمْ} أي: دينهم {بَيْنَهُمْ زُبُرًا} أي: قطعا {كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ} أي: بما عندهم من العلم والدين {فَرِحُونَ} يزعمون أنهم المحقون، وغيرهم على غير الحق، مع أن المحق منهم، من كان على طريق الرسل، من أكل الطيبات، والعمل الصالح، وما عداهم فإنهم مبطلون.
{فَاتَّقُونِ} Emirlerimi yerine getirip yasaklarımdan kaçınarak “benden sakının.” Allah müminlere de resullere emrettiği şeyleri emretmiştir; çünkü müminler onlara iktida eder ve onların ardından yürürler. Nitekim şöyle buyurmuştur: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلَّهِ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız Allah'a şükredin.” Dolayısıyla peygamberlere intisap edenlerin ve diğer herkesin buna uyması ve bununla amel etmesi vaciptir. Fakat fırkalara ayrılan o zalimler isyandan başka bir şeye yanaşmadılar. İşte bundan dolayı: {فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا} “Fakat onlar işlerini aralarında parça parça böldüler” buyurmuştur. Yani peygamberlere tâbi olduklarını iddia edenler dinlerini kendi aralarında parçaladılar; {كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ} “her fırka kendi yanındakiyle” —yani sahip olduğu ilim ve dinle— “sevinip övünmektedir.” Kendilerinin hak üzere olduğunu, başkalarının ise haktan uzak olduğunu iddia ederler. Hâlbuki içlerinde hak üzere olan kimse; temiz ve helal olanlardan yiyip salih amel işleyerek peygamberlerin yolu üzere olan kimsedir; bunların dışındakiler ise bâtıl üzeredirler.
8512. Metin
{فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ} أي: في وسط جهلهم بالحق، ودعواهم أنهم هم (١) المحقون. {حَتَّى حِينٍ} أي: إلى أن ينزل العذاب بهم، فإنهم لا ينفع فيهم وعظ، ولا يفيدهم زجر، وكيف يفيد من يزعم أنه على الحق، ويطمع في دعوة غيره إلى ما هو عليه؟.
{فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ} “Artık onları gaflet ve cehaletleri içinde bırak!” Yani hakka dair cehaletlerinin ve kendilerinin hak üzere oldukları iddialarının ortasında... {حَتَّى حِينٍ} Azap onların üzerine ininceye “kadar bir süreye kadar...” Zira onlara ne vaaz fayda verir ne de nehyedilmek tesir eder. Kendisinin hak üzere olduğunu iddia edip başkalarını da kendi bulunduğu yola çağırmaya yeltenen kimseye nasihat nasıl fayda versin ki?!
8513. Metin
{أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ} أي: أيظنون أن زيادتنا إياهم بالأموال والأولاد، دليل على أنهم من أهل الخير والسعادة، وأن لهم خير الدنيا والآخرة؟ وهذا مقدم لهم، ليس الأمر كذلك.
{أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ * نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ} “Kendilerine verdiğimiz mal ve oğullarla, onlar için hayırlarda acele ettiğimizi mi sanıyorlar?” Yani kendilerine mal ve evlatları bolca vermemizin, onların hayır ve saadet ehli olduklarına; dünya ve ahiret hayrının kendilerine ait olduğuna ve bunun kendilerine peşin verildiğine delalet ettiğini mi zannediyorlar? İş hiç de öyle değildir!
8514. Metin
{بَل لا يَشْعُرُونَ} أنما نملي لهم ونمهلهم ونمدهم بالنعم، ليزدادوا إثما، وليتوفر عقابهم في الآخرة، وليغتبطوا بما أوتوا {حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً}
{بَل لا يَشْعُرُونَ} “Hayır, onlar farkında değiller!” Günahlarını artırsınlar, ahiretteki cezaları katlansın ve kendilerine verilen şeylerle böbürlensinler diye onlara mühlet verdiğimizi, süre tanıdığımızı ve kendilerine nimetleri peş peşe verdiğimizi [anlamıyorlar]. {حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً} “Nihayet kendilerine verilenlerle şımardıkları zaman onları ansızın yakalayıverdik.”1
8515. Metin
{٥٧ - ٦٢} {إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لا يُشْرِكُونَ} .
{57 - 62} {إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ * وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لا يُشْرِكُونَ} “Şüphesiz Rablerinin korkusundan titreyenler, Rablerinin ayetlerine iman edenler ve Rablerine hiçbir şeyi ortak koşmayanlar...”
8516. Metin
لما ذكر تعالى الذين جمعوا بين الإساءة والأمن، الذين يزعمون أن عطاء الله إياهم في الدنيا دليل على خيرهم وفضلهم، ذكر الذين جمعوا بين الإحسان والخوف، فقال: {إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ} أي: وجلون، مشفقة قلوبهم كل ذلك من خشية ربهم، خوفا أن يضع عليهم عدله، فلا يبقى لهم حسنة، وسوء ظن بأنفسهم، أن لا يكونوا قد قاموا بحق الله تعالى، وخوفا على إيمانهم من الزوال، ومعرفة منهم بربهم، وما يستحقه من الإجلال والإكرام، وخوفهم وإشفاقهم يوجب لهم الكف عما يوجب الأمر المخوف من الذنوب، والتقصير في الواجبات.
Allah Teâlâ kötülük ile güven hissini bir arada bulunduran ve Allah'ın dünyada kendilerine vermesini hayır ve faziletlerine delil sayan kimseleri zikredince; ihsan ile korkuyu bir arada cem edenleri zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ} “Şüphesiz Rablerinin korkusundan titreyenler...” Yani kalpleri ürperen ve titreyenlerdir. Bütün bunlar Rablerine duydukları haşyetten; Allah'ın adaletini üzerlerine tatbik edip de geriye hiçbir hasenatlarının kalmamasından korktuklarından, Allah Teâlâ'nın hakkını tam eda edemedikleri yönünde nefislerine suizan beslediklerinden, imanlarının zeval bulmasından endişe ettiklerinden ve Rablerini hakkıyla tanıyıp O'nun ne derece celâl ve ikrama lâyık olduğunu bildiklerindendir. Onların bu korku ve ürpertileri; korkulan neticeleri doğuran günahlardan ve farzlardaki kusurlardan el çekmelerini gerektirir.
8517. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ} أي: إذا تليت عليهم آياته زادتهم إيمانا، ويتفكرون أيضا في الآيات القرآنية ويتدبرونها، فيبين لهم من معاني القرآن وجلالته واتفاقه، وعدم اختلافه وتناقضه، وما يدعو إليه من معرفة الله وخوفه ورجائه، وأحوال الجزاء، فيحدث لهم بذلك من تفاصيل الإيمان، ما لا يعبر عنه اللسان.
{وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ} “Ve Rablerinin ayetlerine iman edenler...” Yani kendilerine O'nun ayetleri okunduğu zaman imanları artar; ayrıca Kur'an ayetlerini tefekkür edip tedebbür ederler. Böylece Kur'an'ın manaları, yüceliği, ayetlerinin birbiriyle tam bir uyum içinde olup hiçbir çelişki ve ihtilaf barındırmayışı, Allah'ı tanımaya, O'ndan korkup ümit etmeye ve karşılık yurdunun hallerine dair yaptığı davet kendilerine apaçık zahir olur; bu sayede kalplerinde dilin anlatmaktan âciz kaldığı tafsilatlı bir iman meydana gelir.
8518. Metin
ويتفكرون أيضا في الآيات الأفقية، كما في قوله: {إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لأولِي الألْبَابِ} إلى آخر الآيات.
Aynı şekilde afaktaki (kâinattaki) ayetleri de tefekkür ederler; nitekim şu buyrukta olduğu gibi: {إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَاخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لآيَاتٍ لأولِي الألْبَابِ} “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için elbette ayetler vardır...” —ayetlerin sonuna kadar.
8519. Metin
{وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لا يُشْرِكُونَ} أي: لا شركا جليا، كاتخاذ غير الله معبودا، يدعوه ويرجوه ولا شركا خفيا، كالرياء ونحوه، بل هم مخلصون لله، في أقوالهم وأعمالهم وسائر أحوالهم.
{وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لا يُشْرِكُونَ} “Ve Rablerine hiçbir şeyi ortak koşmayanlar...” Yani ne Allah'tan başkasını kendisine dua edilip umulan bir mabut edinmek gibi açık bir şirke ne de riya ve benzeri gibi gizli bir şirke düşerler; bilakis sözlerinde, amellerinde ve bütün hallerinde Allah'a karşı ihlaslıdırlar.
8520. Metin
{وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ * أُولَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ * وَلا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} .
{وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ * أُولَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ * وَلا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} “Ve verdiklerini, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek verenler; işte onlar hayır işlerinde yarışırlar ve onlar bunun için önde gidenlerdir. Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”
8521. Metin
{وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا} أي: يعطون من أنفسهم مما أمروا به، ما آتوا من كل ما يقدرون عليه، من صلاة، وزكاة، وحج، وصدقة، وغير ذلك، {و} مع هذا {قُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ} أي: خائفة {أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ} أي: خائفة عند عرض أعمالها عليه، والوقوف بين يديه، أن تكون أعمالهم غير منجية من عذاب الله، لعلمهم بربهم، وما يستحقه من أصناف العبادات.
{وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا} “Ve verdiklerini verenler;” yani namaz, zekât, hac, sadaka ve benzeri emrolundukları şeylerden güçlerinin yettiği her ameli bizzat yerine getirirler. Bununla birlikte {وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ} “kalpleri ürpererek;” yani korku içindedirler; {أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ} “çünkü Rablerine döneceklerdir.” Yani Rablerini ve O'nun her türlü ibadete ne derece lâyık olduğunu bildikleri için, amelleri O'na arz olunup huzurunda durduklarında amellerinin kendilerini Allah'ın azabından kurtarmaya yetmeyeceğinden korkarlar.
8522. Metin
{أُولَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ} أي: في ميدان التسارع في أفعال الخير، همهم ما يقربهم إلى الله، وإرادتهم مصروفة فيما ينجي من عذابه، فكل خير سمعوا به، أو سنحت لهم الفرصة إليه، انتهزوه وبادروه، قد نظروا إلى أولياء الله وأصفيائه، أمامهم، ويمنة، ويسرة، يسارعون في كل خير، وينافسون في الزلفى عند ربهم، فنافسوهم. ولما كان السابق لغيره المسارع قد يسبق لجده وتشميره، وقد لا يسبق لتقصيره، أخبر تعالى أن هؤلاء من القسم السابقين فقال:
{أُولَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ} “İşte onlar hayır işlerinde yarışırlar.” Yani hayır amellerinde yarış meydanında gayret gösterirler; bütün dertleri kendilerini Allah'a yaklaştıracak amellerdir, iradeleri ise O'nun azabından kurtaracak şeylere yönelmiştir. İşittikleri veya fırsat buldukları her hayrı hemen ganimet bilip ona koşarlar. Önlerinde, sağlarında ve sollarında Allah'ın veli ve seçkin kullarının her hayra koştuklarını ve Rableri katında yakınlık elde etmek için yarıştıklarını görmüşler ve onlar da bu yarışa katılmışlardır. Başkasıyla yarışıp koşan kimse bazen ciddiyeti ve gayretiyle öne geçebileceği, bazen de kusuru sebebiyle öne geçemeyebileceği için; Allah Teâlâ onların mutlaka öne geçen gruptan olduğunu haber vererek şöyle buyurdu:
8523. Metin
{وَهُمْ لَهَا} أي: للخيرات {سَابِقُونَ} قد بلغوا ذروتها، وتباروا هم والرعيل الأول، ومع هذا، قد سبقت لهم من الله سابقة السعادة، أنهم سابقون.
{وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ} “Ve onlar bunun için önde gidenlerdir.” Yani hayırların zirvesine ulaşmışlar, ilk öncüler safıyla yarışmışlardır. Bununla beraber Allah'tan onlar hakkında onların önde gidenler olduğuna dair saadet takdiri geçmişte yer almıştır.
8524. Metin
ولما ذكر مسارعتهم إلى الخيرات وسبقهم إليها، ربما وهم واهم أن المطلوب منهم ومن غيرهم أمر غير مقدور أو متعسر، أخبر تعالى أنه لا يكلف {نَفْسًا إِلا وُسْعَهَا} أي: بقدر ما تسعه، ويفضل من قوتها عنه، ليس مما يستوعب قوتها، رحمة منه وحكمة، لتيسير طريق الوصول إليه، ولتعمر جادة السالكين في كل وقت إليه. {وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ} وهو الكتاب الأول، الذي فيه كل شيء، وهو يطابق كل واقع يكون، فلذلك كان حقا، {وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} أي لا ينقص من إحسانهم، ولا يزداد في عقوبتهم وعصيانهم.
Onların hayırlara koşmalarını ve onda öne geçmelerini zikredince; bir kimsenin kendilerinden ve başkalarından istenen şeyin güç yetirilemeyecek veya pek zor bir şey olduğunu zannetmesi ihtimaline binaen Allah Teâlâ Kendi rahmet ve hikmeti gereği, Kendisine ulaşma yolunu kolaylaştırmak ve her vakitte Kendisine yönelen sâliklerin yolunu mamur kılmak için hiçbir {نَفْسًا إِلا وُسْعَهَا} “kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyeceğini” haber vermiştir. Yani kulun gücünün yettiği ve takatinden geriye fazlası kalacak derecedeki şeyleri yükler, bütün gücünü tüketecek şeyleri değil! {وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ} “Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır.” Bu, her şeyin içinde bulunduğu ve vuku bulan her gerçeğe tamı tamına mutabık olan ilk Kitap'tır; bundan ötürü haktır. {وَهُمْ لا يُظْلَمُونَ} “Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar;” yani ne iyiliklerinden bir şey eksiltilir ne de cezaları ve günahları artırılır.
8525. Metin
{٦٣ - ٦٧} {بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِنْ هَذَا وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذَلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ * حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِمْ بِالْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ * لا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ إِنَّكُمْ مِنَّا لا تُنْصَرُونَ * قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَ * مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ} .
{63 - 67} {بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِنْ هَذَا وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذَلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ * حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِمْ بِالْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ * لا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ إِنَّكُمْ مِنَّا لا تُنْصَرُونَ * قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَ * مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ} “Hayır, onların kalpleri bundan yana bir gaflet ve cehalet içindedir. Onların bundan başka birtakım (kötü) amelleri de vardır ki onlar bunları işlemeye devam etmektedirler. Nihayet onların refah içinde şımarmış olanlarını azap ile yakaladığımız zaman, hemen feryat edip yalvarırlar. 'Bugün boşuna feryat edip yalvarmayın! Şüphesiz siz bizden hiçbir yardım göremezsiniz. Ayetlerim size okunurdu da siz ökçeleriniz üzerine geri dönerdiniz; ona karşı büyüklük taslayarak geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz.'”
8526. Metin
يخبر تعالى أن قلوب المكذبين في غمرة من هذا، أي: وسط غمرة من الجهل والظلم، والغفلة والإعراض، تمنعهم من الوصول إلى هذا القرآن، فلا يهتدون به، ولا يصل إلى قلوبهم منه شيء. {وَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا * وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا} فلما كانت قلوبهم في غمرة منه عملوا بحسب هذا الحال من الأعمال الكفرية والمعاندة للشرع ما هو موجب لعقابهم {و} لكن {لَهُمْ أَعْمَالٌ مِنْ دُونِ} هذه الأعمال {هُمْ لَهَا عَامِلُونَ} أي فلا يستغربوا عدم وقوع العذاب فيهم فإن الله يمهلهم ليعملوا هذه الأعمال التي بقيت عليهم مما كتب عليهم فإذا عملوها واستوفوها انتقلوا بشر حالة إلى غضب الله وعقابه
Allah Teâlâ o yalanlayıcıların kalplerinin bundan yana bir gaflet içinde olduğunu; yani cehalet, zulüm, gaflet ve yüz çevirmenin tam ortasında bulunup bunların kendilerini Kur'an'a ulaşmaktan alıkoyduğunu, bu yüzden hidayete eremediklerini ve kalplerine Kur'an'dan hiçbir şeyin nüfuz etmediğini haber vermektedir: {وَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا * وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا} “Sen Kur'an okuduğun zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz. Onu anlamasınlar diye kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da bir ağırlık koyarız.” Kalpleri bundan gaflet içinde kalınca, bu hallerine uygun olarak küfür amelleri ve şeriata karşı cezalarını gerektiren inatçı davranışlar sergilediler. Fakat: {وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِنْ دُونِ} bu amellerden başka {ذَلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ} “birtakım amelleri de vardır ki onlar bunları işlemeye devam etmektedirler.” Yani üzerlerine azabın hemen inmemesini şaşırtıcı bulmasınlar; zira Allah, haklarında yazılmış olan o geri kalan amelleri işlesinler diye onlara mühlet vermektedir. O amelleri tamamlayıp bitirdiklerinde ise en kötü bir halde Allah'ın gazabına ve cezasına intikal edeceklerdir.
8527. Metin
{حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِمْ} أي متنعميهم الذين ما اعتادوا إلا الترف والرفاهية والنعيم ولم تحصل لهم المكاره فإذا أخذناهم {بِالْعَذَابِ} ووجدوا مسه {إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ} يصرخون ويتوجعون لأنه أصابهم أمر خالف ما هم عليه ويستغيثون فيقال لهم {لا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ إِنَّكُمْ مِنَّا لا تُنْصَرُونَ} وإذا لم تأتهم النصرة من الله وانقطع عنهم الغوث من جانبه لم يستطيعوا نصر أنفسهم ولم ينصرهم أحد
{حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِمْ} “Nihayet onların refah içinde şımarmış olanlarını...” Yani refah, bolluk ve nimetten başkasına alışmamış, hiçbir sıkıntıyla karşılaşmamış o zevk düşkünlerini {بِالْعَذَابِ} “azap ile yakaladığımız” ve onun acısını tattıkları vakit, {إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ} “hemen feryat edip yalvarırlar;” alışageldikleri duruma zıt bir musibet başlarına geldiği için feryat figan eder, acı çeker ve yardım isterler. Onlara şöyle denir: {لا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ إِنَّكُمْ مِنَّا لا تُنْصَرُونَ} “'Bugün boşuna feryat edip yalvarmayın! Şüphesiz siz bizden hiçbir yardım göremezsiniz.'” Allah'tan kendilerine bir yardım gelmeyip O'nun katından yardım kesildiğinde ise ne kendi nefislerine yardım edebilirler ne de başka biri onlara yardım edebilir.
8528. Metin
فكأنه قيل ما السبب الذي أوصلهم إلى هذا الحال؟ قال {قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ} لتؤمنوا بها وتقبلوا عليها فلم تفعلوا ذلك بل {كُنْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَ} أي راجعين القهقرى إلى الخلف وذلك لأن باتباعهم القرآن يتقدمون وبالإعراض عنه يستأخرون وينزلون إلى أسفل سافلين {مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ} قال المفسرون معناه مستكبرين به الضمير يعود إلى البيت المعهود عند المخاطبين أو الحرم أي متكبرين على الناس بسببه تقولون نحن أهل الحرم فنحن أفضل من غيرنا وأعلى {سَامِرًا} أي جماعة يتحدثون بالليل حول البيت {تَهْجُرُونَ} أي تقولون الكلام الهجر الذي هو القبيح في هذا القرآن
Sanki: "Onları bu hale getiren sebep nedir?" diye sorulmuş gibidir. Buyurdu ki: {قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ} İman edip yönelesiniz diye “ayetlerim size okunurdu.” Siz ise bunu yapmadınız, bilakis: {كُنْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَ} “ökçeleriniz üzerine geri dönerdiniz;” yani gerisin geriye ricat ederdiniz. Çünkü Kur'an'a uymakla insan ilerler; ondan yüz çevirmekle ise geriler ve aşağıların aşağısına iner. {مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ} “ona karşı büyüklük taslayarak geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz.” Müfessirler dediler ki: Zamir, muhatapların bildiği Kâbe'ye yahut Harem'e aittir; yani onun sebebiyle insanlara büyüklük taslar ve "Biz Harem ehliyiz, başkalarından daha üstün ve yüceyiz" derdiniz. {سَامِرًا} Kâbe'nin etrafında geceleyin toplanıp sohbet eden bir cemaat olarak, {تَهْجُرُونَ} bu Kur'an hakkında çirkin hezeyanlar ve yakışıksız sözler söylerdiniz.
8529. Metin
فالمكذبون كانت طريقتهم في القرآن الإعراض عنه ويوصي بعضهم بعضا بذلك {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ} وقال الله عنهم {أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ * وَتَضْحَكُونَ وَلا تَبْكُونَ * وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ} {أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ}
O yalanlayıcıların Kur'an karşısındaki tutumu ondan yüz çevirmekti ve birbirlerine de bunu tavsiye ediyorlardı: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ} “İnkâr edenler dediler ki: 'Bu Kur'an'ı dinlemeyin; okunurken gürültü yapın, belki galip gelirsiniz!'” Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurmuştur: {أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ * وَتَضْحَكُونَ وَلا تَبْكُونَ * وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ} “Şimdi siz bu söze mi şaşıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!” ve {أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ} “Yoksa 'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar?”
8530. Metin
فلما كانوا جامعين لهذه الرذائل لا جرم حقت عليهم العقوبة ولما وقعوا فيها لم يكن لهم ناصر ينصرهم ولا مغيث ينقذهم ويوبخون عند ذلك بهذه الأعمال الساقطة
Bütün bu rezillikleri kendilerinde topladıkları için ceza üzerlerine kaçınılmaz olarak hak oldu; azaba düştüklerinde ise kendilerine yardım edecek bir yardımcı ve onları kurtaracak bir sığınak bulunmadı; o anda bu pespaye amelleri yüzünden azarlanıp tezyif edileceklerdir.
8531. Metin
{أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ} أي أفلا يتفكرن في القرآن ويتأملونه ويتدبرونه أي فإنهم لو تدبروه لأوجب لهم الإيمان ولمنعهم من الكفر ولكن المصيبة التي أصابتهم بسبب إعراضهم عنه ودل هذا على أن تدبر القرآن يدعو إلى كل خير ويعصم من كل شر والذي منعهم من تدبره أن على قلوبهم أقفالها
{أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ} “Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi?” Yani Kur'an üzerinde tefekkür edip onu etraflıca tedebbür etmezler mi? Zira onu tedebbür etselerdi, bu durum onların iman etmesini gerektirir ve onları küfürden menederdi. Fakat başlarına gelen felaket, ondan yüz çevirmeleri sebebiyle olmuştur. Bu da gösterir ki Kur'an'ı tedebbür etmek her türlü hayra çağırır ve her türlü şerden korur; onları tedebbürden alıkoyan şey ise kalpleri üzerindeki kilitlerdir.
8532. Metin
{أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الأوَّلِينَ} أي أو منعهم من الإيمان أنه جاءهم رسول وكتاب ما جاء آباءهم الأولين فرضوا بسلوك طريق آبائهم الضالين وعارضوا كل ما خالف ذلك ولهذا قالوا هم ومن أشبههم من الكفار ما أخبر الله عنهم {وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ} فأجابهم بقوله {قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ} فهل تتبعون إن كان قصدكم الحق فأجابوا بحقيقة أمرهم {قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ}
{أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الأوَّلِينَ} “Yoksa onlara geçmiş atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” Yani onları imandan alıkoyan şey, geçmiş atalarına gelmemiş olan bir peygamber ve bir kitabın kendilerine gelmesi midir ki sapık atalarının yoluna razı olup buna muhalif olan her şeye karşı çıktılar? Nitekim onlar ve benzeri kâfirler Allah'ın haber verdiği şu sözleri söylemişlerdi: {وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ} “İşte böyle, senden önce de hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın refah içindeki şımarıkları: 'Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerine uyarız' demiş olmasınlar.” Allah onlara şu buyrukla cevap verdi: {قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ} “'Size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?' dedi.” Eğer maksadınız hak ise uyar mısınız? Onlar ise işlerinin hakikatini ortaya koyarak: {قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} “'Doğrusu biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz' dediler.”
8533. Metin
وقوله {أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ} أي أو منعهم من اتباع الحق أن رسولهم محمدا ﷺ غير معروف عندهم فهم منكرون له؟ يقولون لا نعرفه ولا نعرف صدقه دعونا حتى ننظر حاله ونسأل عنه من له به خبرة أي لم يكن الأمر كذلك فإنهم يعرفون الرسول ﷺ معرفة تامة صغيرهم وكبيرهم يعرفون منه كل خلق جميل ويعرفون صدقه وأمانته حتى كانوا يسمونه قبل البعثة " الأمين " فلم لا يصدقونه حين جاءهم بالحق العظيم والصدق المبين؟
O'nun: {أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ} “Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?” buyruğuna gelince; yani onları hakka uymaktan alıkoyan sebep peygamberleri Muhammed'in sallallâhu aleyhi ve sellem aralarında tanınmaması mıdır ki onu inkâr ediyorlar? "Biz onu tanımıyoruz, doğruluğunu da bilmiyoruz; bırakın bizi de onun durumuna bakalım ve onu bilenlere soralım" mı diyorlar? Hayır, mesele asla böyle değildir! Zira onlar küçüğüyle büyüğüyle Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem eksiksiz tanımaktadırlar; onun her güzel ahlakını, doğruluğunu ve güvenilirliğini bilirler; öyle ki peygamberlikten önce ona "el-Emîn" adını vermişlerdi. O halde kendilerine o yüce hak ve apaçık sıdk ile geldiğinde neden onu tasdik etmiyorlar?!
8534. Metin
{أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ} أي جنون فلهذا قال ما قال والمجنون غير مسموع منه ولا عبرة بكلامه لأنه يهذي بالباطل والكلام السخيف
{أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ} “Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar?” Yani onda cinnet vardır da bu yüzden mi böyle söylemiştir? Hâlbuki delinin sözü dinlenmez ve sözüne itibar edilmez; çünkü o bâtıl ve saçma sapan hezeyanlar savurur.
8535. Metin
قال الله في الرد عليهم في هذه المقالة {بَلْ جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ} أي بالأمر الثابت الذي هو صدق وعدل لا اختلاف فيه ولا تناقض فكيف يكون من جاء به به جنة؟ وهلا يكون إلا في أعلى درج الكمال من العلم والعقل ومكارم الأخلاق وأيضا فإن في هذا الانتقال مما تقدم أي بل الحقيقة التي منعتهم من الإيمان أنه جاءهم بالحق {وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ} وأعظم الحق الذي جاءهم به إخلاص العبادة لله وحده وترك ما يعبد من دون الله وقد علم كراهتهم لهذا الأمر وتعجبهم منه فكون الرسول أتى بالحق وكونهم كارهين للحق بالأصل هو الذي أوجب لهم التكذيب بالحق لا شكا ولا تكذيبا للرسول كما قال تعالى {فَإِنَّهُمْ لا يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ} فإن قيل لم لم يكن الحق موافقا لأهوائهم لأجل أن يؤمنوا ويسرعوا الانقياد؟ أجاب تعالى بقوله {وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأرْضُ}
Allah bu iddialarına reddiye olarak buyurdu ki: {بَلْ جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ} “Hayır, o kendilerine hakkı getirdi.” Yani içinde hiçbir ihtilaf ve tenakuz bulunmayan, doğruluk ve adaletten ibaret sabit bir gerçeği getirdi. Bunu getiren kimsede nasıl cinnet olabilir? Böylesi bir zat ilmin, aklın ve üstün ahlakın kemâl derecesinin en zirvesinde olmaz da kim olur?! Ayrıca bu ifadede önceki iddialardan bir intikal vardır: Bilakis onları imandan alıkoyan asıl gerçek; peygamberin onlara hakkı getirmesi {وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ} “ve onların çoğunun haktan hoşlanmamasıdır.” Onlara getirdiği en büyük hak ise ibadeti yalnızca tek olan Allah'a has kılmak ve Allah'tan başka tapılan şeyleri terk etmektir. Onların bu emirden hoşlanmadıkları ve buna şaştıkları bilinmektedir. Dolayısıyla Peygamber'in hakkı getirmesi ve onların da aslen haktan hoşlanmamaları; peygamberden şüphe ettikleri veya onu yalanladıkları için değil, bizzat hakkı yalanlamaları sonucunu doğurmuştur. Nitekim Allah Teâlâ: {فَإِنَّهُمْ لا يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ} “Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlar” buyurmuştur. Şayet: "İman etsinler ve çabucak boyun eğsinler diye hak onların hevalarına uygun olsaydı ya?" denilirse, Allah Teâlâ şu buyruğuyla cevap verir: {وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأرْضُ} “Eğer hak onların hevalarına uysaydı, gökler ve yer fesada uğrardı.”
8536. Metin
ووجه ذلك أن أهواءهم متعلقة بالظلم والكفر والفساد من الأخلاق والأعمال فلو اتبع الحق أهواءهم لفسدت السماوات والأرض لفساد التصرف والتدبير المبني على الظلم وعدم العدل فالسماوات والأرض ما استقامتا إلا بالحق والعدل {بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بذكرهم} أي بهذا القرآن المذكر لهم بكل خير الذي به فخرهم وشرفهم حين يقومون به ويكونون به سادة الناس
Bunun izahı şudur: Onların hevaları zulme, küfre, ahlak ve amellerdeki fesada bağlıdır. Eğer hak onların hevalarına tâbi olsaydı; zulme ve adaletsizliğe dayanan idare ve tedbirin bozulması yüzünden gökler ve yer fesada uğrardı. Gökler ve yer ancak hak ve adaletle ayakta durur. {بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ} “Hayır, biz onlara kendi şan ve şereflerini (öğütlerini) getirdik.” Yani onlara her türlü hayrı hatırlatan, yerine getirdikleri takdirde kendileri için iftihar ve şeref vesilesi olan ve insanlara efendi kılacak olan bu Kur'an'ı getirdik.
8537. Metin
{فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ} شقاوة منهم وعدم توفيق {نسوا الله فنسيهم} نسوا الله فأنساهم أنفسهم فالقرآن ومن جاء به أعظم نعمة ساقها الله إليهم فلم يقابلوها إلا بالرد والإعراض فهل بعد هذا الحرمان حرمان؟ وهل يكون وراءه إلا نهاية الخسران؟
{فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ} Kendi bedbahtlıkları ve mahrumiyetleri sebebiyle “onlar kendi zikirlerinden (öğüt ve şereflerinden) yüz çevirmektedirler.” {نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ} “Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu.” Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendi nefislerini unutturdu. Kur'an ve onu getiren Zat, Allah'ın onlara sevk ettiği en büyük nimettir; fakat onlar bunu ancak reddetmek ve yüz çevirmekle karşıladılar. Bu mahrumiyetten daha büyük bir mahrumiyet var mıdır? Bunun ötesinde hüsranın zirvesinden başka ne olabilir?!
8538. Metin
{٧٢} {أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ} .
{72} {أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ} “Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin mükâfatı (haracı) daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
8539. Metin
أي: أو منعهم من اتباعك يا محمد، أنك تسألهم على الإجابة أجرا} فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ {يتكلفون من اتباعك، بسبب ما تأخذ منهم من الأجر والخراج، ليس الأمر كذلك} فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ {وهذا كما قال الأنبياء لأممهم:} يا قوم لا أسألكم عليه أجرا إن أجري إلا على الله {أي: ليسوا يدعون الخلق طمعا فيما يصيبهم منهم من الأموال، وإنما يدعون نصحا لهم، وتحصيلا لمصالحهم، بل كان الرسل أنصح للخلق من أنفسهم، فجزاهم الله عن أممهم خير الجزاء، ورزقنا الاقتداء بهم في جميع الأحوال.
Yani ey Muhammed, seni takip etmelerine engel olan şey, senin bu davete icabet etmelerine karşılık kendilerinden bir ücret istemen midir ki {فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ} “onlar ağır bir borç altında ezilmektedirler?” Senden alacağın ücret ve haraç sebebiyle sana uymayı ağır mı buluyorlar? Durum asla böyle değildir! {فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ} “Rabbinin mükâfatı (haracı) daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Bu, tıpkı peygamberlerin ümmetlerine söyledikleri şu söz gibidir: {يَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلا عَلَى اللَّهِ} “Ey kavmim! Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir.” Yani peygamberler insanları onların mallarından bir pay elde etme hırsıyla davet etmezler; ancak onlara nasihat etmek ve onların maslahatlarını temin etmek için davet ederler. Bilakis peygamberler mahlukata kendi nefislerinden daha fazla hayırhah ve nasihatçi idiler. Allah onları ümmetleri adına en hayırlı mükâfatla mükâfatlandırsın ve bizi her halükarda onlara iktida etmekle rızıklandırsın.
8540. Metin
{٧٣ - ٧٤} {وَإِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * وَإِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ} .
{73 - 74} {وَإِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * وَإِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ} “Şüphesiz sen onları dosdoğru bir yola (sırat-ı müstakîme) davet etmektesin. Ahirete inanmayanlar ise şüphesiz bu yoldan sapmaktadırlar.”