Nûr Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

8591. Metin

وهي مدنية

Bu sure Medenîdir.

8592. Metin

{١} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ سُورَةٌ أَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَأَنْزَلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} .

{١} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ سُورَةٌ أَنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَأَنْزَلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. [Bu,] indirdiğimiz ve [hükümlerini] farz kıldığımız bir suredir. İyice düşünüp öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik."

8593. Metin

أي: هذه {سُورَةٌ} عظيمة القدر {أَنزلْنَاهَا} رحمة منا بالعباد، وحفظناها من كل شيطان {وَفَرَضْنَاهَا} أي: قدرنا فيها ما قدرنا، من الحدود والشهادات وغيرها، {وَأَنزلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} أي: أحكاما جليلة، وأوامر وزواجر، وحكما عظيمة {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} حين نبين لكم، ونعلمكم ما لم تكونوا تعلمون. ثم شرع في بيان تلك الأحكام المشار إليها، فقال:

Yani: Bu, kadri yüce bir {سُورَةٌ} "suredir"; kullara bir rahmetimiz olarak onu {أَنزلْنَاهَا} "indirdik" ve onu her şeytandan koruduk. {وَفَرَضْنَاهَا} "Ve [hükümlerini] farz kıldık" yani; onda hadler, şahitlikler ve diğer hususlardan takdir ettiğimiz şeyleri belirledik. {وَأَنزلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} "Ve onda apaçık ayetler indirdik" yani; yüce hükümleri, emirleri, yasakları ve büyük hikmetleri [indirdik]; {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} "iyice düşünüp öğüt alasınız diye", biz size açıkladığımızda ve bilmediklerinizi size öğrettiğimizde. Sonra işaret edilen bu hükümleri açıklamaya başlayarak şöyle buyurdu:

8594. Metin

{٢ - ٣} {الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * الزَّانِي لا يَنْكِحُ إلا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لا يَنْكِحُهَا إِلا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} .

{٢ - ٣} {الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍ وَلا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * الزَّانِي لا يَنْكِحُ إلا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً وَالزَّانِيَةُ لا يَنْكِحُهَا إِلا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dini[ni uygulama] konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. Zina eden erkek ancak zina eden veya müşrik olan bir kadınla evlenir. Zina eden kadın da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkekle evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır."

8595. Metin

هذا الحكم في الزاني والزانية البكرين، أنهما يجلد كل منهما مائة جلدة، وأما الثيب، فقد دلت السنة الصحيحة المشهورة، أن حده الرجم، ونهانا تعالى أن تأخذنا رأفة [بهما] في دين الله، تمنعنا من إقامة الحد عليهم، سواء رأفة طبيعية، أو لأجل قرابة أو صداقة أو غير ذلك، وأن الإيمان موجب لانتفاء هذه الرأفة المانعة من إقامة أمر الله، فرحمته حقيقة، بإقامة حد الله عليه، فنحن وإن رحمناه لجريان القدر عليه، فلا نرحمه من هذا الجانب، وأمر تعالى أن يحضر عذاب الزانيين طائفة، أي: جماعة من المؤمنين، ليشتهر ويحصل بذلك الخزي والارتداع، وليشاهدوا الحد فعلا فإن مشاهدة أحكام الشرع بالفعل، مما يقوى بها العلم، ويستقر به الفهم، ويكون أقرب لإصابة الصواب، فلا يزاد فيه ولا ينقص، والله أعلم.

Bu hüküm, bekâr olan zina edici erkek ve kadın hakkındadır; her birine yüzer değnek vurulur. Dul (muhsan) olanlara gelince, meşhur ve sahih sünnet onun haddinin recim olduğuna delalet etmiştir. Yüce Allah, Allah'ın dini hususunda bizi onlara haddi uygulamaktan alıkoyacak bir acıma duygusuna kapılmamızı yasaklamıştır; ister fıtri bir acıma olsun, ister akrabalık, dostluk veya başka bir nedenden ötürü olsun. İman, Allah'ın emrini yerine getirmeye engel olan bu acımanın yok olmasını gerektirir. Gerçek merhamet ise, ona Allah'ın haddini uygulamaktadır. Biz kaderin tecellisinden dolayı ona acısak bile, bu yönden ona acımayız. Yüce Allah, zina edenlerin cezalandırılmasına müminlerden bir taifenin, yani bir topluluğun hazır bulunmasını emretmiştir; ta ki bu durum duyulsun, bununla rezillik ve caydırıcılık hâsıl olsun ve haddi fiilen müşahede etsinler. Zira şeriatın hükümlerini fiilen müşahede etmek ilmi kuvvetlendiren, anlayışı yerleştiren ve doğruyu bulmaya daha yakın kılan hususlardandır; böylece onda ne artırma yapılır ne de eksiltme. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

8596. Metin

هذا بيان لرذيلة الزنا، وأنه يدنس عرض صاحبه، وعرض من قارنه ومازجه، ما لا يفعله بقية الذنوب، فأخبر أن الزاني لا يقدم على نكاحه من النساء، إلا أنثى زانية، تناسب حاله حالها، أو مشركة بالله، لا تؤمن ببعث ولا جزاء، ولا تلتزم أمر الله، والزانية كذلك، لا ينكحها إلا زان أو مشرك {وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} أي: حرم عليهم أن ينكحوا زانيا، أو ينكحوا زانية.

Bu, zinanın ne kadar alçakça bir kötülük olduğunun, diğer günahların yapmadığı bir şekilde sahibinin namusunu, onunla birliktelik kuranın ve ona karışanın namusunu lekelediğinin bir açıklamasıdır. [Allah] haber vermiştir ki, zina eden erkeğin kadınlardan nikâhına ancak durumu durumuna uygun olan zina eden bir dişi yahut Allah'a ortak koşan, öldükten sonra dirilmeye ve ceza/mükâfata inanmayan, Allah'ın emrine boyun eğmeyen bir müşrik kadın yeltenir. Zina eden kadın da böyledir; onu ancak zina eden veya müşrik olan biri nikâhlar. {وَحُرِّمَ ذَلِكَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} "Bu, müminlere haram kılınmıştır" yani; zina eden bir erkekle evlenmeleri veya zina eden bir kadını nikâhlamaları onlara haram kılınmıştır.

8597. Metin

ومعنى الآية: أن من اتصف بالزنا، من رجل أو امرأة، ولم يتب من ذلك، أن المقدم على نكاحه، مع تحريم الله لذلك، لا يخلو إما أن لا يكون ملتزما لحكم الله ورسوله، فذاك لا يكون إلا مشركا، وإما أن يكون ملتزما لحكم الله ورسوله، فأقدم على نكاحه مع علمه بزناه، فإن هذا النكاح زنا، والناكح زان مسافح، فلو كان مؤمنا بالله حقا، لم يقدم على ذلك، وهذا دليل صريح على تحريم نكاح الزانية حتى تتوب، وكذلك إنكاح الزاني حتى يتوب، فإن مقارنة الزوج لزوجته، والزوجة لزوجها، أشد الاقترانات والازدواجات، وقد قال تعالى: {احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ} أي: قرناءهم، فحرم الله ذلك، لما فيه من الشر العظيم، وفيه من قلة الغيرة، وإلحاق الأولاد، الذين ليسوا من الزوج، وكون الزاني لا يعفها بسبب اشتغاله بغيرها، مما بعضه كاف للتحريم ١ وفي هذا دليل أن الزاني ليس مؤمنا، كما قال النبي ﷺ: " لا يزني الزاني حين يزني وهو مؤمن " فهو وإن لم يكن مشركا، فلا يطلق عليه اسم المدح، الذي هو الإيمان المطلق.

Ayetin anlamı şudur: Erkek olsun kadın olsun, zina ile nitelenen ve bundan tövbe etmeyen bir kimseyle, Allah'ın bunu haram kılmasına rağmen evlenmeye kalkışan kişi şu iki durumdan uzak değildir: Ya Allah'ın ve Resulünün hükmüne bağlı değildir ki böylesi ancak bir müşrik olabilir; ya da Allah'ın ve Resulünün hükmüne bağlı olduğu halde onun zina ettiğini bilerek onunla evlenmeye kalkışmıştır ki bu nikâh bir zinadır ve bu nikâhı yapan da zina eden/gayrimeşru ilişki kuran biridir. Eğer o kimse Allah'a hakkıyla iman etmiş olsaydı buna kalkışmazdı. Bu durum, tövbe edinceye kadar zina eden kadınla evlenmenin ve aynı şekilde tövbe edinceye kadar zina eden erkeği evlendirmenin haram olduğuna açık bir delildir. Çünkü kocanın karısıyla, kadının da kocasıyla birlikteliği, beraberlik ve eşleşmelerin en kuvvetlisidir. Nitekim Yüce Allah: {احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ} “Zulmedenleri ve onların eşlerini toplayın” yani yoldaşlarını [toplayın] buyurmuştur. Allah bunu; içerdiği büyük kötülük, kıskançlık (gayret) azlığı, kocadan olmayan çocukların [ona] nesep olarak bağlanması ve zina eden kişinin başkasıyla meşgul olması sebebiyle kadının iffetini koruyamaması gibi, bir kısmı dahi haram kılınması için yeterli olan hususlardan dolayı haram kılmıştır.1 Bunda, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: « لا يزني الزاني حين يزني وهو مؤمن » «Zina eden kişi, zina ettiği sırada mümin olduğu halde zina etmez.» buyurduğu gibi, zina edenin mümin olmadığına bir delil vardır. O kimse her ne kadar müşrik olmasa da övgü ismi olan mutlak iman ismi ona verilemez.

8598. Metin

{٤ - ٥} {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ * إِلا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} .

{٤ - ٥} {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ * إِلا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} "İffetli kadınlara [zina] iftirasında bulunup da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ve onların şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış fâsıkların ta kendileridir. Ancak bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

8599. Metin

لما عظم تعالى أمر الزاني (١) بوجوب جلده، وكذا رجمه إن كان محصنا، وأنه لا تجوز مقارنته، ولا مخالطته على وجه لا يسلم فيه العبد من الشر، بين تعالى تعظيم الإقدام على الأعراض بالرمي بالزنا فقال: {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ} أي: النساء الأحرار العفائف، وكذاك الرجال، لا فرق بين الأمرين، والمراد بالرمي الرمي بالزنا، بدليل السياق، {ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا} على ما رموا به {بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ} أي: رجال عدول، يشهدون بذلك صريحا، {فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً} بسوط متوسط، يؤلم فيه، ولا يبالغ بذلك حتى يتلفه، لأن القصد التأديب لا الإتلاف، وفي هذا تقدير حد القذف، ولكن بشرط أن يكون المقذوف كما قال تعالى محصنا مؤمنا، وأما قذف غير المحصن، فإنه يوجب التعزير.

Yüce Allah değnek vurulmasının gerekliliği ve evli ise recmedilmesi, onunla birliktelik kurulamayacağı ve kulun şerden emin olamayacağı bir tarzda onunla düşüp kalkılamayacağı ile zina konusunu büyütünce, Yüce Allah zina iftirasında bulunarak namuslara saldırmanın vebali ve büyüklüğünü açıklayıp şöyle buyurdu: {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ} "İffetli kadınlara [zina] iftirasında bulunanlar" yani hür ve iffetli kadınlar; aynı şekilde erkekler de böyledir, iki durum arasında fark yoktur. İftiradan maksat, siyakın delaletiyle zina iftirasında bulunmaktır. {ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا} "Sonra getiremeyenlere" iftira ettikleri şeye dair {بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ} "dört şahit" yani buna açıkça şahitlik edecek adalet sahibi adamlar [getiremeyenlere], {فَاجْلِدُوهُمْ ثَمَانِينَ جَلْدَةً} "onlara seksen değnek vurun"; can yakan fakat helak edecek derecede aşırıya kaçılmayan orta halli bir kırbaçla [vurun]. Zira maksat helak etmek değil, te'dip etmektir. Bunda kazf (iffete iftira) haddinin takdiri vardır; ancak Yüce Allah'ın buyurduğu gibi iftiraya uğrayanın iffetli ve mümin olması şartıyla. İffetli (muhsan) olmayana iftira atmak ise ta'zir cezasını gerektirir.

8600. Metin

{وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا} أي: لهم عقوبة أخرى، وهو أن شهادة القاذف غير مقبولة، ولو حد على القذف، حتى يتوب كما يأتي، {وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ} أي: الخارجون عن طاعة الله، الذين قد كثر شرهم، وذلك لانتهاك ما حرم الله، وانتهاك عرض أخيه، وتسليط الناس على الكلام بما تكلم به، وإزالة الأخوة التي عقدها الله بين أهل الإيمان، ومحبة أن تشيع الفاحشة في الذين آمنوا، وهذا دليل على أن القذف من كبائر الذنوب.

{وَلا تَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَدًا} "Ve onların şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin" yani onlar için başka bir ceza daha vardır ki o da, iftira haddi uygulanmış olsa bile gelecekte zikredileceği üzere tövbe edinceye kadar iftiracının şahitliğinin kabul edilmemesidir. {وَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ} "İşte onlar yoldan çıkmış fâsıkların ta kendileridir" yani Allah'a itaatten çıkan, şerleri çoğalmış kimselerdir. Bu da Allah'ın haram kıldığını çiğnemek, din kardeşinin namusunu ayaklar altına almak, insanları kendi konuştuğu şeyle konuşmaya sevk etmek, Allah'ın iman ehli arasında kurduğu kardeşliği yok etmek ve iman edenler arasında çirkin hayasızlığın yayılmasını istemek sebebiyledir. Bu da kazfin (iffete iftira atmanın) büyük günahlardan olduğuna delildir.

8601. Metin

وقوله: {إِلا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} فالتوبة في هذا الموضع، أن يكذب القاذف نفسه، ويقر أنه كاذب فيما قال، وهو واجب عليه، أن يكذب نفسه ولو تيقن وقوعه، حيث لم يأت بأربعة شهداء، فإذا تاب القاذف وأصلح عمله وبدل إساءته إحسانا، زال عنه الفسق، وكذلك تقبل شهادته على الصحيح، فإن الله غفور رحيم يغفر الذنوب جميعا، لمن تاب وأناب، وإنما يجلد القاذف، إذا لم يأت بأربعة شهداء إذا لم يكن زوجا، فإن كان زوجا، فقد ذكر بقوله:

Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna gelince: {إِلا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Ancak bundan sonra tövbe edip [hallerini] düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bu makamda tövbe; iftira edenin bizzat kendini yalanlaması ve söylediği sözde yalancı olduğunu ikrar etmesidir. Dört şahit getirmediği takdirde, [iddia ettiği şeyin] vuku bulduğundan kesin olarak emin olsa dahi kendi kendini yalanlaması ona vaciptir. İftiracı tövbe edip amelini düzelttiğinde ve kötülüğünü iyiliğe dönüştürdüğünde üzerinden fâsıklık vasfı kalkar; sahih olan görüşe göre aynı şekilde şahitliği de kabul edilir. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir; tövbe edip O'na yönelen kimsenin bütün günahlarını bağışlar. İftira atan kimse, eğer koca değilse ancak dört şahit getiremediği takdirde celde (kırbaç) cezasına çarptırılır. Şayet koca ise, bu durum şu buyrukla zikredilmiştir:

8602. Metin

{٦ - ١٠} {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاءُ إِلا أَنْفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ * وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَةَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ * وَيَدْرَأُ عَنْهَا الْعَذَابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ * وَالْخَامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْهَا إِنْ كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَ * وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ} .

{٦ - ١٠} {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاءُ إِلا أَنْفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ * وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَةَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ * وَيَدْرَأُ عَنْهَا الْعَذَابَ أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ * وَالْخَامِسَةَ أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ عَلَيْهَا إِنْ كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَ * وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ} "Eşlerine [zina] iftirasında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayan kimselerden her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesidir. Beşincisi ise, eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır. Kadının, kocasının yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi cezayı kendisinden savar. Beşincisi ise, eğer [kocası] doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasıdır. Ya Allah'ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden, her şeyi hikmetle yapan olmasaydı!"

8603. Metin

وإنما كانت شهادات الزوج على زوجته، دارئة عنه الحد، لأن الغالب، أن الزوج لا يقدم على رمي زوجته، التي يدنسه ما يدنسها إلا إذا كان صادقا، ولأن له في ذلك حقا، وخوفا من إلحاق أولاد ليسوا منه به، ولغير ذلك من الحكم المفقودة في غيره فقال: {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ} أي: الحرائر (١) لا المملوكات.

Kocanın karısı aleyhindeki şahitliklerinin kendisinden had cezasını savması şundandır: Çünkü galip olan şudur ki, koca, kadını lekeleyen şeyin kendisini de lekeleyeceği karısına ancak doğru söylediği takdirde iftira atmaya cüret eder; ayrıca bunda onun bir hakkı bulunması, kendisinden olmayan çocukların kendisine nispet edilmesinden korkması ve başkasında bulunmayan diğer hikmetlerden ötürüdür. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ} "Eşlerine [zina] iftirasında bulunanlar" yani cariyeler değil, hür kadınlar.

8604. Metin

{وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ} على رميهم بذلك {شُهَدَاءُ إِلا أَنْفُسُهُمْ} بأن لم يقيموا شهداء، على ما رموهم به {فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ} سماها شهادة، لأنها نائبة مناب الشهود، بأن يقول: " أشهد بالله إني لمن الصادقين فيما رميتها به ".

{وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ} "Ve kendilerinin olmasa" bu iftiralarına dair {شُهَدَاءُ إِلا أَنْفُسُهُمْ} "kendilerinden başka şahitleri"; yani iftira ettikleri şeye dair şahit getirememişlerse, {فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ} "onlardan her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesidir". Şahitlerin yerine geçtiği için buna şahitlik adını vermiştir; şöyle ki: "Ona iftira ettiğim hususta şüphesiz doğru söyleyenlerden olduğuma Allah adına şahitlik ederim" der.

8605. Metin

{وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَةَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} أي: يزيد في الخامسة مع الشهادة المذكورة، مؤكدا تلك الشهادات، بأن يدعو على نفسه، باللعنة إن كان كاذبا، فإذا تم لعانه، سقط عنه حد القذف، ظاهر الآيات، ولو سمى الرجل الذي رماها به، فإنه يسقط حقه تبعا لها. وهل يقام عليها الحد، بمجرد لعان الرجل ونكولها أم تحبس؟ فيه قولان للعلماء، الذي يدل عليه الدليل، أنه يقام عليها الحد، بدليل قوله: {وَيَدْرَأُ عَنْهَا الْعَذَابَ أَنْ تَشْهَدَ} إلى آخره، فلولا أن العذاب وهو الحد قد وجب بلعانه، لم يكن لعانها دارئا له.

{وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَةَ اللَّهِ عَلَيْهِ إِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} "Beşincisi ise, eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasıdır" yani beşincisinde zikredilen şahitlikle beraber, bu şahitlikleri pekiştirerek, eğer yalancı ise kendi aleyhine lanet dileyerek bunu artırır. Onun lianı tamamlandığında, ayetlerin zahirine göre kendisinden kazf haddi düşer; kadınla zina ettiğini iddia ettiği adamın ismini vermiş olsa bile, kadına tabi olarak onun da hakkı düşer. Sırf adamın lian yapması ve kadının bundan kaçınmasıyla kadına had uygulanır mı yoksa hapsedilir mi? Bu hususta ilim ehlinin iki görüşü vardır. Delilin işaret ettiği görüş, kadına haddin uygulanacağıdır; bunun delili {وَيَدْرَأُ عَنْهَا الْعَذَابَ أَنْ تَشْهَدَ} "şahitlik etmesi cezayı kendisinden savar..." ayetinin sonuna kadarki kısmıdır. Şayet azap yani had cezası kocanın lianıyla vacip olmamış olsaydı, kadının lian yapması onu savıcı olmazdı.

8606. Metin

ويدرأ عنها، أي: يدفع عنها العذاب، إذ قابلت شهادات الزوج، بشهادات من جنسها.

"Cezayı kendisinden savar" yani kocanın şahitliklerini kendi cinsinden şahitliklerle karşıladığı vakit azabı kendisinden defeder.

8607. Metin

{أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ} وتزيد في الخامسة، مؤكدة لذلك، أن تدعو على نفسها بالغضب، فإذا تم اللعان بينهما، فرق بينهما إلى الأبد، وانتفى الولد الملاعن عليه، وظاهر الآيات يدل على اشتراط هذه الألفاظ عند اللعان، منه ومنها، واشتراط الترتيب فيها، وأن لا ينقص منها شيء، ولا يبدل شيء بشيء، وأن اللعان مختص بالزوج إذا رمى امرأته، لا بالعكس، وأن الشبه في الولد مع اللعان لا عبرة به، كما لا يعتبر مع الفراش، وإنما يعتبر الشبه حيث لا مرجح إلا هو.

{أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ} "[Kocasının] yalancılardan olduğuna dair dört defa Allah adına şahitlik etmesidir." Bunu teyit ederek beşincisinde kendi aleyhine gazap dileyerek artırır. İkisi arasında lian tamamlandığı zaman, ebediyen araları ayrılır ve üzerine lian yapılan çocuk reddedilir [kocaya nesebi bağlanmaz]. Ayetlerin zahiri; lian esnasında erkekten ve kadından bu lafızların şart koşulduğuna, bunlarda sıranın şart olduğuna, bunlardan hiçbir şeyin eksiltilemeyeceğine ve hiçbir şeyin başka bir şeyle değiştirilemeyeceğine; lianın kadının kocasına iftira atması durumunda değil, sadece kocanın karısına iftira atması durumuna mahsus olduğuna; lian ile birlikte çocuktaki benzerliğe itibar edilmeyeceğine -nitekim meşru nikâh bağı (firaş) varken de itibar edilmez- ve benzerliğe ancak ondan başka bir tercih sebebi bulunmadığı takdirde itibar edileceğine delalet eder.

8608. Metin

{وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ} وجواب الشرط محذوف، يدل عليه سياق الكلام أي: لأحل بأحد المتلاعنين الكاذب منهما، ما دعا به على نفسه، ومن رحمته وفضله، ثبوت هذا الحكم الخاص بالزوجين، لشدة الحاجة إليه، وأن بين لكم شدة الزنا وفظاعته، وفظاعة القذف به، وأن شرع التوبة من هذه الكبائر وغيرها.

{وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَأَنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ حَكِيمٌ} “Eğer Allah’ın sizin üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı ve şüphesiz Allah tevbeleri çokça kabul eden, her işi hikmetli olan (Hakîm) olmasaydı [hâliniz nice olurdu]!” Şartın cevabı hazfedilmiştir (zikredilmemiştir); sözün akışı buna delalet etmektedir. Yani: [Eğer O'nun lütfu olmasaydı], lianlaşan iki kişiden yalancı olanın başına, kendi aleyhine talep ettiği cezayı derhâl indiriverirdi. O’nun rahmetinden ve lütfundandır ki; duyulan şiddetli ihtiyaç sebebiyle eşlere has olan bu hüküm sabit kılınmış, zinanın ağırlığı ve çirkinliği ile zina iftirasının vehameti sizlere açıklanmış ve bu büyük günahlardan1 ve diğerlerinden tevbe etme yolu meşru kılınmıştır.

8609. Metin

{١١ - ٢٦} {إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ} . إلى آخر الآيات

{١١ - ٢٦} {إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ} "[İftirayı] (ifk) uyduranlar, içinizden bir gruptur. Bunu sizin için bir şer sanmayın; bilakis o sizin için bir hayırdır..." ayetlerin sonuna kadar.

8610. Metin

وهو قوله: {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} لما ذكر فيما تقدم، تعظيم الرمي بالزنا عموما، صار ذلك كأنه مقدمة لهذه القصة، التي وقعت على أشرف النساء، أم المؤمنين ﵂، وهذه الآيات، نزلت في قصة الإفك المشهورة، الثابتة في الصحاح والسنن والمسانيد.

Ki o O'nun şu buyruğudur: {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} "Onlar için bir bağışlanma ve şerefli bir rızık vardır." Daha önce genel olarak zina iftirasının vehametini zikredince, bu durum kadınların en şereflisi olan Müminlerin Annesi radıyallâhu anhâ hakkında vuku bulan bu kıssa için adeta bir mukaddime oldu. Bu ayetler, sahih, sünen ve müsned türü hadis kitaplarında sabit olan meşhur İfk hadisesi hakkında inmiştir.

8611. Metin

وحاصلها أن النبي ﷺ، في بعض غزواته، ومعه زوجته عائشة الصديقة بنت الصديق، فانقطع عقدها فانحبست في طلبه ورحلوا جملها وهودجها، فلم يفقدوها، ثم استقل الجيش راحلا وجاءت مكانهم، وعلمت أنهم إذا فقدوها، رجعوا إليها فاستمروا في مسيرهم، وكان صفوان بن المعطل السلمي، من أفاضل الصحابة ﵁، قد عرس في أخريات القوم ونام، فرأى عائشة ﵂ فعرفها، فأناخ راحلته، فركبتها من دون أن يكلمها أو تكلمه، ثم جاء يقود بها بعد ما نزل الجيش في الظهيرة، فلما رأى بعض المنافقين الذين في صحبة النبي ﷺ، في ذلك السفر مجيء صفوان بها في هذه الحال، أشاع ما أشاع، ووشى الحديث، وتلقفته الألسن، حتى اغتر بذلك بعض المؤمنين، وصاروا يتناقلون هذا الكلام، وانحبس الوحي مدة طويلة عن الرسول ﷺ. وبلغ الخبر عائشة بعد ذلك بمدة، فحزنت حزنا شديدا، فأنزل الله تعالى براءتها في هذه الآيات، ووعظ الله المؤمنين، وأعظم ذلك، ووصاهم بالوصايا النافعة. فقوله تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإفْكِ} أي: الكذب الشنيع، وهو رمي أم المؤمنين {عُصْبَةٌ مِنْكُمْ} أي: جماعة منتسبون إليكم يا معشر المؤمنين، منهم المؤمن الصادق [في إيمانه ولكنه اغتر بترويج المنافقين] (١) ومنهم المنافق.

Bunun özeti şudur: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gazvelerinin birinde beraberinde eşi Sıddîka binti Sıddîk olan Âişe varken, Âişe'nin gerdanlığı koptu ve onu aramak için geride kaldı. Onlar da devesini ve hevdecini yüklediler, onun yokluğunu fark etmediler. Sonra ordu hareket edip yola koyuldu; Âişe onların konakladığı yere geldi ve kendisini bulamayınca ona geri döneceklerini bildi; onlar ise yürüyüşlerine devam ettiler. Sahabenin faziletlilerinden olan Safvân b. Muattal es-Sülemî radıyallâhu anh ordunun gerisinde gece konaklayıp uyumuştu; Âişe radıyallâhu anhâ'yı görüp tanıdı ve devesini çöktürdü. [Âişe], ne Safvân kendisiyle konuştu ne de o Safvân ile konuştu, deveye bindi. Sonra Safvân ordu öğle sıcağında konakladıktan sonra deveyi çekerek onu getirdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in maiyetinde o seferde bulunan münafıklardan bazıları, Safvân'ın Âişe'yi bu halde getirdiğini görünce yayacağını yaydı, dedikoduyu süsleyip yaydı ve diller bunu kapıştı; hatta bazı müminler de buna aldandı ve bu sözü birbirlerine aktarır oldular. Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den vahiy uzun bir müddet kesildi. Haber bir süre sonra Âişe'ye ulaştı ve son derece üzüldü. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayetlerde onun suçsuzluğunu indirdi, müminlere öğüt verdi, bu işin vehametini bildirdi ve onlara faydalı tavsiyelerde bulundu. Yüce Allah'ın {إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالإفْكِ} "[İftirayı] (ifk) uyduranlar" yani çirkin yalanı ki o Müminlerin Annesine iftira atmaktır, {عُصْبَةٌ مِنْكُمْ} "içinizden bir gruptur" buyruğu; yani ey müminler topluluğu, size mensup bir cemaattir; onların kimi [imanında] sadık mümin [fakat münafıkların yaygarasına aldanmış] kimseler, kimi de münafıktır.

8612. Metin

{لا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ} لما تضمن ذلك تبرئة أم المؤمنين ونزاهتها، والتنويه بذكرها، حتى تناول عموم المدح سائر زوجات النبي ﷺ، ولما تضمن من بيان الآيات المضطر إليها العباد، التي ما زال العمل بها إلى يوم القيامة، فكل هذا خير عظيم، لولا مقالة أهل الإفك لم يحصل ذلك، وإذا أراد الله أمرا جعل له سببا، ولذلك جعل الخطاب عاما مع المؤمنين كلهم، وأخبر أن قدح بعضهم ببعض كقدح في أنفسهم، ففيه أن المؤمنين في توادهم وتراحمهم وتعاطفهم، واجتماعهم على مصالحهم، كالجسد الواحد، والمؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا، فكما أنه يكره أن يقدح أحد في عرضه، فليكره من كل أحد، أن يقدح في أخيه المؤمن، الذي بمنزلة نفسه، وما لم يصل العبد إلى هذه الحالة، فإنه من نقص إيمانه وعدم نصحه.

{لا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ} "Bunu sizin için bir şer sanmayın; bilakis o sizin için bir hayırdır." Çünkü bu durum; Müminlerin Annesinin aklanmasını, nezih oluşunu, şanının yüceltilmesini -öyle ki övgünün genelliği Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in diğer bütün eşlerini de kapsamıştır- ve kulların muhtaç olduğu, kıyamet gününe kadar amelin kendisiyle devam edeceği ayetlerin açıklanmasını ihtiva etmiştir. Bütün bunlar büyük bir hayırdır; şayet iftira ehlinin o sözü olmasaydı bu gerçekleşmezdi. Allah bir şeyi dilediği vakit onun için bir sebep kılar. Bu sebeple [Allah] hitabı bütün müminlere genel kılmış ve bazılarının bazılarını ayıplamasının kendi nefislerini ayıplamak gibi olduğunu haber vermiştir. Bunda müminlerin; birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede ve menfaatleri üzere kenetlenmede tek bir beden gibi oldukları, müminin mümine karşı birbirini kenetleyen bir bina gibi olduğu gerçeği vardır. Nitekim bir kimse namusuna birinin dil uzatmasından nasıl hoşlanmıyorsa, kendi nefsi mesabesinde olan mümin kardeşinin namusuna herhangi bir kimsenin dil uzatmasından da öylece hoşlanmamalıdır. Kul bu mertebeye ulaşmadığı müddetçe bu, onun imanının eksikliğinden ve samimiyetinin bulunmayışındandır.

8613. Metin

{لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الإثْمِ} وهذا وعيد للذين جاءوا بالإفك، وأنهم سيعاقبون على ما قالوا من ذلك، وقد حد النبي ﷺ منهم جماعة، {وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ} أي: معظم الإفك، وهو المنافق الخبيث، عبد الله بن أبي بن سلول -لعنه الله- {لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ} ألا وهو الخلود في الدرك الأسفل من النار.

{لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الإثْمِ} "Onlardan her bir kişi için kazandığı günahtan bir pay vardır." Bu, iftirayı getirenler için bir tehdittir; söyledikleri bu şey sebebiyle cezalandırılacaklarını bildirir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlardan bir topluluğa had cezası uygulamıştır. {وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ} "Onun büyüğünü [elebaşılığını] üstlenen kimseye gelince" yani iftiranın en büyük kısmını üstlenen -ki o da habis münafık Abdullah b. Übey b. Selûl'dür (Allah ona lanet etsin)-; {لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ} "onun için büyük bir azap vardır"; o da cehennemin en alt tabakasında ebedî kalmaktır.

8614. Metin

ثم أرشد الله عباده عند سماع مثل هذا الكلام فقال: {لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا} أي: ظن المؤمنون بعضهم ببعض خيرا، وهو السلامة مما رموا به، وأن ما معهم من الإيمان المعلوم، يدفع ما قيل فيهم من الإفك الباطل، {وَقَالُوا} بسبب ذلك الظن {سُبْحَانَكَ} أي: تنزيها لك من كل سوء، وعن أن تبتلي أصفياءك بالأمور الشنيعة، {هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ} أي: كذب وبهت، من أعظم الأشياء، وأبينها. فهذا من الظن الواجب، حين سماع المؤمن عن أخيه المؤمن، مثل هذا الكلام، أن يبرئه بلسانه، ويكذب القائل لذلك.

Sonra Allah bu gibi sözleri işittiklerinde kullarına yol göstererek şöyle buyurdu: {لَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا} "Onu işittiğiniz zaman, erkek ve kadın müminlerin kendi nefisleri hakkında hüsnüzanda bulunmaları... gerekmez miydi?" Yani müminlerin birbirleri hakkında hayır zannında bulunmaları -ki bu da kendilerine atılan iftiradan beri ve temiz olmalarıdır- ve sahip oldukları bilinen imanın haklarında söylenen bu batıl iftirayı savuşturması gerekmez miydi? {وَقَالُوا} "Ve demeleri [gerekmez miydi]" bu hüsnüzan sebebiyle: {سُبْحَانَكَ} "Seni tenzih ederiz!" yani seni her türlü kötülükten ve seçkin kullarını böylesi çirkin durumlarla imtihan etmekten tenzih ederiz; {هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ} "Bu apaçık bir iftiradır!" yani en büyük ve en açık şeylerden olan bir yalan ve bühtandır. Mümin kimse mümin kardeşi hakkında böyle bir söz işittiğinde, diliyle onu aklaması ve bunu söyleyeni yalanlaması vacip olan zandandır.

8615. Metin

{لَوْلا جَاءُوا عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ} أي: هلا جاء الرامون على ما رموا به، بأربعة شهداء أي: عدول مرضيين. {فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَأُولَئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ} وإن كانوا في أنفسهم قد تيقنوا ذلك، فإنهم كاذبون في حكم الله، لأن الله حرم عليهم التكلم بذلك، من دون أربعة شهود، ولهذا قال: {فَأُولَئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ} ولم يقل " فأولئك هم الكاذبون " وهذا كله، من تعظيم حرمة عرض المسلم، بحيث لا يجوز الإقدام على رميه، من دون نصاب الشهادة بالصدق.

{لَوْلا جَاءُوا عَلَيْهِ بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ} "Buna dair dört şahit getirselerdi ya!" Yani iftira edenlerin iddia ettikleri şeye dair dört şahit -yani adaletli ve kendilerinden razı olunan kimseler- getirmeleri gerekmez miydi? {فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَأُولَئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ} "Mademki şahitleri getiremediler, işte onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir." Kendi içlerinde bundan emin olsalar bile, Allah'ın hükmünde onlar yalancıdırlar; çünkü Allah dört şahit olmaksızın bunu konuşmayı onlara haram kılmıştır. Bu sebeple: {فَأُولَئِكَ عِنْدَ اللَّهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ} "İşte onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir" buyurmuş, "İşte onlar yalancılardır" dememiştir. Bütün bunlar, Müslümanın namusunun dokunulmazlığının büyüklüğünden ileri gelmektedir; öyle ki doğruluğuna dair şahitlik nisabı olmaksızın ona iftira atmaya cüret etmek caiz değildir.

8616. Metin

{وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ} بحيث شملكم إحسانه فيهما، في أمر دينكم ودنياكم، {لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَفَضْتُمْ} أي: خضتم {فِيهِ} من شأن الإفك {عَذَابٌ عَظِيمٌ} لاستحقاقكم ذلك بما قلتم، ولكن من فضل الله عليكم ورحمته، أن شرع لكم التوبة، وجعل العقوبة مطهرة للذنوب.

{وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ} "Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütfu ve merhameti üzerinizde olmasaydı" -ki O'nun ihsanı din ve dünya işlerinizde her iki yurtta da sizi kuşatmıştır-, {لَمَسَّكُمْ فِيمَا أَفَضْتُمْ} "içine daldığınız şeyden dolayı size dokunurdu" yani ifk hadisesine dair içine daldığınız şeyden ötürü {فِيهِ} {عَذَابٌ عَظِيمٌ} "büyük bir azap"; çünkü söylediğiniz şeyle bunu hak etmiştiniz. Fakat Allah'ın size olan lütuf ve merhametindendir ki, size tövbeyi meşru kılmış ve cezayı günahlar için bir arınma vesilesi yapmıştır.

8617. Metin

{إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ} أي: تلقفونه، ويلقيه بعضكم إلى بعض، وتستوشون حديثه، وهو قول باطل. {وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ} والأمران محظوران، التكلم بالباطل، والقول بلا علم، {وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا} فلذلك أقدم عليه من أقدم من المؤمنين الذين تابوا منه، وتطهروا بعد ذلك، {وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ} وهذا فيه الزجر البليغ، عن تعاطي بعض الذنوب على وجه التهاون بها، فإن العبد لا يفيده حسبانه شيئا، ولا يخفف من عقوبة الذنب، بل يضاعف الذنب، ويسهل عليه مواقعته مرة أخرى.

{إِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِأَلْسِنَتِكُمْ} "Hani siz onu dillerinizle alıp aktarıyordunuz" yani onu kapışıyor, birbirinize aktarıyor ve dedikodusunu süsleyip yayıyordunuz; oysa o batıl bir sözdür. {وَتَقُولُونَ بِأَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ} "ve hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyordunuz." Bu iki durum da yasaktır: Batılı konuşmak ve bilgisizce söz söylemek. {وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا} "Ve bunu önemsiz/kolay bir şey sanıyordunuz." Bundan ötürü, daha sonra tövbe edip arınan müminlerden buna girişenler girişmiştir. {وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ} "Oysa o, Allah katında pek büyüktür." Bunda, bazı günahları hafife alarak işlemeye karşı pek tesirli bir sakındırma vardır. Zira kulun [günahı hafif] sanması ona hiçbir fayda sağlamaz ve günahın cezasını hafifletmez; bilakis günahı katlar ve onu tekrar işlemesini kolaylaştırır.

8618. Metin

{ولَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ} أي: وهلا إذ سمعتم -أيها المؤمنون- كلام أهل الإفك {قُلْتُمْ} منكرين لذلك، معظمين لأمره: {مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا} أي: ما ينبغي لنا، وما يليق بنا الكلام، بهذا الإفك المبين، لأن المؤمن يمنعه إيمانه من ارتكاب القبائح {هَذَا بُهْتَانٌ} أي: كذب عظيم. {يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ} أي: لنظيره، من رمي المؤمنين بالفجور، فالله يعظكم وينصحكم عن ذلك، ونعم المواعظ والنصائح من ربنا فيجب علينا مقابلتها بالقبول والإذعان، والتسليم والشكر له، على ما بين لنا {إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ} {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} دل ذلك على أن الإيمان الصادق، يمنع صاحبه من الإقدام على المحرمات. {وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الآيَاتِ} المشتملة على بيان الأحكام، والوعظ، والزجر، والترغيب، والترهيب، يوضحها لكم توضيحا جليا. {وَاللَّهُ عَلِيمٌ} أي: كامل العلم عام الحكمة، فمن علمه وحكمته، أن علمكم من علمه، وإن كان ذلك راجعا لمصالحكم في كل وقت.

{ولَوْلا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ} "Onu duyduğunuz zaman... demeniz gerekmez miydi?" Yani ey müminler, iftira ehlinin sözünü işittiğinizde bunu inkâr ederek ve meselenin büyüklüğünü belirterek şöyle {قُلْتُمْ} "demeniz [gerekmez miydi]": {مَا يَكُونُ لَنَا أَنْ نَتَكَلَّمَ بِهَذَا} "Bunu konuşmak bize yakışmaz!" Yani bu apaçık iftirayı konuşmak bize gerekmez ve bize yakışmaz; çünkü mümini imanı çirkinlikleri işlemekten alıkoyar. {هَذَا بُهْتَانٌ} "[Hâşâ,] bu büyük bir bühtandır [iftiradır]!" yani büyük bir yalandır. {يَعِظُكُمُ اللَّهُ أَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ} "Allah, bir daha bunun benzerine dönmeyesiniz diye size öğüt verir"; yani müminlere ahlaksızlık iftirasında bulunmanın bir benzerine dönmeyesiniz diye Allah size vaaz eder ve bunu size yasaklayıp öğüt verir. Rabbimizden gelen bu öğüt ve nasihatler ne güzeldir! Bize düşen, bunu kabul, boyun eğme, teslimiyet ve bize açıkladığı şeyler için O'na şükürle karşılamaktır. {إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ} "Şüphesiz Allah size bununla ne güzel öğüt veriyor!" {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} "Eğer müminler iseniz." Bu durum, sadık imanın sahibini haramlara kalkışmaktan alıkoyduğuna delalet eder. {وَيُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الآيَاتِ} "Ve Allah ayetleri size açıklar"; hükümleri, vaazı, sakındırmayı, teşvik ve korkutmayı ihtiva eden ayetleri size apaçık bir şekilde izah eder. {وَاللَّهُ عَلِيمٌ} "Allah her şeyi bilendir" yani ilmi kâmil, hikmeti kuşatıcı olandır. Her vakitte menfaatlerinize dönük olsa da O'nun ilim ve hikmetindendir ki, kendi ilminden size öğretmiştir.

8619. Metin

{إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ} أي: الأمور الشنيعة المستقبحة المستعظمة، فيحبون أن تشتهر الفاحشة {فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} أي: موجع للقلب والبدن، وذلك لغشه لإخوانه المسلمين، ومحبة الشر لهم، وجراءته على أعراضهم، فإذا كان هذا الوعيد، لمجرد محبة أن تشيع الفاحشة، واستحلاء ذلك بالقلب، فكيف بما هو أعظم من ذلك، من إظهاره، ونقله؟ " وسواء كانت الفاحشة، صادرة أو غير صادرة.

{إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ} "Çirkin hayasızlığın yayılmasını isteyenler var ya" yani çirkin, iğrenç ve fahiş görülen şeylerin; hayasızlığın şöhret bulup yayılmasını isteyen kimseler {فِي الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} "iman edenler arasında, onlar için can yakıcı bir azap vardır"; yani kalbi ve bedeni acıtan bir azap vardır. Bu da onun Müslüman kardeşlerine hıyanet etmesi, onlar için şer istemesi ve namuslarına cüret etmesi sebebiyledir. Şayet bu tehdit sadece çirkin hayasızlığın yayılmasını istemek ve bundan kalben hoşlanmak hakkında ise, bundan daha büyüğü olan onu açığa vurmak ve nakletmek hakkında nasıl olmasın?! İsterse o hayasızlık gerçekten sadır olmuş olsun, isterse olmasın.

8620. Metin

وكل هذا من رحمة الله بعباده المؤمنين، وصيانة أعراضهم، كما صان دماءهم وأموالهم، وأمرهم بما يقتضي المصافاة، وأن يحب أحدهم لأخيه ما يحب لنفسه، ويكره له ما يكره لنفسه. {وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ} فلذلك علمكم، وبين لكم ما تجهلونه.

Bütün bunlar, Allah'ın mümin kullarına olan merhametinden ve kanlarını ve mallarını koruduğu gibi namuslarını da korumasındandır. Onlara samimiyeti gerektiren şeyleri ve birinin kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevmesini, kendi nefsi için hoşlanmadığı şeyden kardeşi için de hoşlanmamasını emretmiştir. {وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لا تَعْلَمُونَ} "Allah bilir, siz ise bilmezsiniz." Bu sebeple size öğretmiş ve bilmediğiniz şeyleri size açıklamıştır.

8621. Metin

{وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} قد أحاط بكم من كل جانب {وَرَحْمَتُهُ} عليكم {وَأَنَّ اللَّهَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ} لما بين لكم هذه الأحكام والمواعظ، والحكم الجليلة، ولما أمهل من خالف أمره، ولكن فضله ورحمته، وأن ذلك وصفه اللازم آثر لكم من الخير الدنيوي والأخروي، ما لن تحصوه، أو تعدوه.

{وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} "Eğer Allah'ın lütfu üzerinizde olmasaydı" -ki sizi her taraftan kuşatmıştır- {وَرَحْمَتُهُ} "ve merhameti" üzerinize olmasaydı {وَأَنَّ اللَّهَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ} "ve şüphesiz Allah çok şefkatli, çok merhametli olmasaydı"; size bu hükümleri, vaazları ve yüce hikmetleri açıklamaz ve emrine muhalefet edene mühlet vermezdi. Fakat O'nun lütfu, merhameti ve bunların O'nun ayrılmaz sıfatları olması, sayıp bitiremeyeceğiniz dünya ve ahiret hayrını sizin için üstün kılmıştır.

8622. Metin

ولما نهى عن هذا الذنب بخصوصه، نهى عن الذنوب عموما فقال: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ} أي: طرقه ووساوسه.

Özel olarak bu günahtan menedince, genel olarak günahlardan da menedip şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ} "Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın." Yani onun yollarına ve vesveselerine [uymayın].

8623. Metin

وخطوات الشيطان، يدخل فيها سائر المعاصي المتعلقة بالقلب، واللسان والبدن. ومن حكمته تعالى، أن بين الحكم، وهو: النهي عن اتباع خطوات الشيطان. والحكمة وهو بيان ما في المنهي عنه، من الشر المقتضي، والداعي لتركه فقال: {وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ} أي: الشيطان {يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ} أي: ما تستفحشه العقول والشرائع، من الذنوب العظيمة، مع ميل بعض النفوس إليه. {وَالْمُنْكَرِ} وهو ما تنكره العقول ولا تعرفه. فالمعاصي التي هي خطوات الشيطان، لا تخرج عن ذلك، فنهي الله عنها للعباد، نعمة منه عليهم أن يشكروه ويذكروه، لأن ذلك صيانة لهم عن التدنس بالرذائل والقبائح، فمن إحسانه عليهم، أن نهاهم عنها، كما نهاهم عن أكل السموم القاتلة ونحوها، {وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا} أي: ما تطهر من اتباع خطوات الشيطان، لأن الشيطان يسعى، هو وجنده، في الدعوة إليها وتحسينها، والنفس ميالة إلى السوء أمارة به، والنقص مستول على العبد من جميع جهاته، والإيمان غير قوي، فلو خلي وهذه الدواعي، ما زكى أحد بالتطهر من الذنوب والسيئات والنماء بفعل الحسنات، فإن الزكاء يتضمن الطهارة والنماء، ولكن فضله ورحمته أوجبا أن يتزكى منكم من تزكى.

Şeytanın adımlarına; kalbe, dile ve bedene taalluk eden diğer bütün günahlar girer. Yüce Allah'ın hikmetindendir ki, hükmü -ki o şeytanın adımlarına uymaktan nehyetmektir- ve hikmeti -ki o da yasaklanan şeydeki şerri, gerekliliği ve onu terk etmeye çağıran sebebi açıklamaktır- beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ يَتَّبِعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَإِنَّهُ} "Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o" yani şeytan, {يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ} "çirkin hayasızlığı emreder"; yani bazı nefislerin meyletmesiyle birlikte, akılların ve şeriatların fahiş gördüğü büyük günahları [emreder], {وَالْمُنْكَرِ} "ve kötülüğü [münkeri emreder]"; o da akılların inkâr ettiği ve tanımadığı şeydir. Şeytanın adımları olan günahlar bu çerçevenin dışına çıkmaz. Allah'ın kulları bunlardan men etmesi, O'na şükretsinler ve O'nu ansınlar diye üzerlerine bir nimettir; çünkü bu, rezillik ve çirkinliklerle lekelenmekten onları korumaktır. Öldürücü zehirleri ve benzerlerini yemekten onları menettiği gibi, bunlardan da men etmesi onlara bir ihsanıdır. {وَلَوْلا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكَى مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ أَبَدًا} "Eğer Allah'ın lütfu ve merhameti üzerinizde olmasaydı, sizden hiçbir kimse ebediyen temize çıkamazdı." Yani şeytanın adımlarına uymaktan arınamazdı; çünkü şeytan ve ordusu buna davet etmek ve onu süslemek için çalışır; nefis ise kötülüğe meyilli olup onu emreder; eksiklik kula her yönden hâkimdir ve iman da güçlü değildir. Şayet kul bu sevk edicilerle baş başa bırakılsaydı, günah ve kötülüklerden arınarak ve iyilikleri işleyip gelişerek hiç kimse temize çıkamazdı (zira zekâ/arınma hem temizliği hem de artıp gelişmeyi ihtiva eder); lakin O'nun lütuf ve merhameti, sizden arınan kimsenin arınmasını gerekli kılmıştır.

8624. Metin

وكان من دعاء النبي ﷺ: " اللهم آت نفسي تقواها، وزكها أنت خير من زكاها، أنت وليها ومولاها " ولهذا قال: {وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشَاءُ} من يعلم منه أن يزكى بالتزكية، ولهذا قال: {وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ} .

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in dualarından biri şöyleydi: "Allah'ım! Nefsime takvasını ver ve onu arındır; Sen onu arındıranların en hayırlısısın, Sen onun velisi ve mevlâsısın." Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {وَلَكِنَّ اللَّهَ يُزَكِّي مَنْ يَشَاءُ} "Fakat Allah dilediğini temize çıkarır"; arındırma vesilesiyle arınacağını bildiği kimseyi. Bu yüzden şöyle buyurmuştur: {وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ} "Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir."

8625. Metin

{وَلا يَأْتَلِ} أي: لا يحلف {أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا} كان من جملة الخائضين في الإفك " مسطح بن أثاثة " وهو قريب لأبي بكر الصديق ﵁، وكان مسطح فقيرا من المهاجرين في سبيل الله، فحلف أبو بكر أن لا ينفق عليه، لقوله الذي قال.

{وَلا يَأْتَلِ} "Yemin etmesin" yani and içmesin {أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَى وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا} "içinizden fazilet ve servet sahibi olanlar akrabaya, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere [yardım] vermemek üzere [yemin etmesinler]; affetsinler ve hoş görsünler." İfk hadisesine dalanların arasında Mıstah b. Üsâse de vardı. O, Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh'ın akrabasıydı; Allah yolunda hicret eden fakir bir kimseydi. Ebû Bekir söylediği o söz sebebiyle ona nafaka vermeyeceğine yemin etmişti.

8626. Metin

فنزلت هذه الآية، ينهاهم (٢) عن هذا الحلف المتضمن لقطع النفقة عنه، ويحثه على العفو والصفح، ويعده بمغفرة الله إن غفر له، فقال: {أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} إذا عاملتم عبيده، بالعفو والصفح، عاملكم بذلك، فقال أبو بكر - لما سمع هذه الآية-: بلى، والله إني لأحب أن يغفر الله لي، فرجع النفقة إلى مسطح، وفي هذه الآية دليل على النفقة على القريب، وأنه لا تترك النفقة والإحسان بمعصية الإنسان، والحث على العفو والصفح، ولو جرى عليه ما جرى من أهل الجرائم.

Bunun üzerine ondan nafakayı kesmeyi içeren bu yemini yasaklayan, onu affetmeye ve hoş görmeye teşvik eden ve onu bağışladığı takdirde Allah'ın mağfiretini vaat eden bu ayet indi ve şöyle buyurdu: {أَلا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ} "Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." Siz O'nun kullarına af ve hoşgörüyle muamele ederseniz, O da size öylece muamele eder. Ebû Bekir bu ayeti işitince şöyle dedi: "Evet, vallahi Allah'ın beni bağışlamasını elbette pek çok isterim!" ve Mıstah'a nafakasını vermeye geri döndü. Bu ayette akrabaya nafaka vermeye, insanın günahı sebebiyle nafakayı ve ihsanı terk etmemeye ve suç ehlinden başına ne gelirse gelsin affetmeye ve hoşgörüye teşvik bulunduğuna delil vardır.

8627. Metin

ثم ذكر الوعيد الشديد على رمي المحصنات فقال: {إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ} أي: العفائف عن الفجور {الْغَافِلاتِ} التي لم يخطر ذلك بقلوبهن {الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ} واللعنة لا تكون إلا على ذنب كبير.

Sonra iffetli kadınlara iftira atma konusundaki şiddetli tehdidi zikredip şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ} "Şüphesiz iffetli kadınlara iftira atanlar" yani ahlaksızlıktan uzak ve temiz olanlara, {الْغَافِلاتِ} "habersiz olanlara" ki kalplerinden böyle bir şey geçmeyen kadınlara, {الْمُؤْمِنَاتِ لُعِنُوا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ} "mümin kadınlara [iftira atanlar], dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir." Lanet ise ancak büyük bir günah sebebiyle olur.

8628. Metin

وأكد اللعنة بأنها متواصلة عليهم في الدارين {وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} وهذا زيادة على اللعنة، أبعدهم عن رحمته، وأحل بهم شدة نقمته.

Lanetin her iki yurtta da onların üzerinde kesintisiz olduğunu teyit etti: {وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} "Ve onlar için büyük bir azap vardır." Bu, lanetin üzerine bir ilavedir; onları rahmetinden uzaklaştırmış ve şiddetli cezasını başlarına indirmiştir.

8629. Metin

وذلك العذاب يوم القيامة {يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} فكل جارحة تشهد عليهم بما عملته، ينطقها الذي أنطق كل شيء، فلا يمكنه الإنكار، ولقد عدل في العباد، من جعل شهودهم من أنفسهم، {يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ} أي: جزاءهم على أعمالهم، الجزاء الحق، الذي بالعدل والقسط، يجدون جزاءها موفرا، لم يفقدوا منها شيئا، {وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} ويعلمون في ذلك الموقف العظيم، أن الله هو الحق المبين، فيعلمون انحصار الحق المبين في الله تعالى.

Bu azap kıyamet günündedir: {يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} "O gün dilleri, elleri ve ayakları yapmış oldukları şeylere dair onların aleyhine şahitlik edecektir." Her bir organ ne amel işlediyse onun aleyhine şahitlik eder; her şeyi konuşturan [Allah] onu konuşturur, artık inkâr etmesi mümkün olmaz. Şahitlerini kendi nefislerinden kılan [Allah], kullara karşı şüphesiz adaletli davranmıştır. {يَوْمَئِذٍ يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ دِينَهُمُ الْحَقَّ} "O gün Allah onlara hak olan cezalarını tastamam verecektir" yani adalet ve hakkaniyetle olan hak karşılık olarak amellerinin cezasını tastamam verir; hiçbir şeyi eksilmeksizin karşılığını tam olarak bulurlar. {وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هَذَا الْكِتَابِ لا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلا كَبِيرَةً إِلا أَحْصَاهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} "Ve derler ki: 'Yazıklar olsun bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!' Yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez." O büyük duruşmada Allah'ın apaçık hak olduğunu bilirler; böylece apaçık hakkın Yüce Allah'a münhasır olduğunu anlarlar.

8630. Metin

فأوصافه العظيمة حق، وأفعاله هي الحق، وعبادته هي الحق، ولقاؤه حق، ووعده ووعيده، وحكمه الديني والجزائي حق، ورسله حق، فلا ثم حق، إلا في الله وما من الله.

O'nun yüce sıfatları haktır, fiilleri haktır, O'na ibadet haktır, O'na kavuşmak haktır; vaadi, tehdidi, dinî ve cezaî hükmü haktır, peygamberleri haktır. Dolayısıyla Allah'ta ve Allah'tan olandan başka hiçbir hak yoktur.

8631. Metin

{الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ} أي: كل خبيث من الرجال والنساء، والكلمات والأفعال، مناسب للخبيث، وموافق له، ومقترن به، ومشاكل له، وكل طيب من الرجال والنساء، والكلمات والأفعال، مناسب للطيب، وموافق له، ومقترن به، ومشاكل له، فهذه كلمة عامة وحصر، لا يخرج منه شيء، من أعظم مفرداته، أن الأنبياء -خصوصا أولي العزم منهم، خصوصا سيدهم محمد ﷺ، الذي هو أفضل الطيبين من الخلق على الإطلاق لا يناسبهم إلا كل طيب من النساء، فالقدح في عائشة ﵂ بهذا الأمر قدح في النبي ﷺ، وهو المقصود بهذا الإفك، من قصد المنافقين، فمجرد كونها زوجة للرسول ﷺ، يعلم أنها لا تكون إلا طيبة طاهرة من هذا الأمر القبيح.

{الْخَبِيثَاتُ لِلْخَبِيثِينَ وَالْخَبِيثُونَ لِلْخَبِيثَاتِ} "Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara [yakışır]..." Yani erkeklerden, kadınlardan, sözlerden ve fiillerden her bir habis/kötü olan şey; kötüye uygundur, ona muvafıktır, onunla eşleşir ve ona benzer. Erkeklerden, kadınlardan, sözlerden ve fiillerden her bir temiz/tayyib olan şey de temize uygundur, ona muvafıktır, onunla eşleşir ve ona benzer. Bu genel ve kuşatıcı bir ifadedir, hiçbir şey bunun dışına çıkmaz. Bunun en büyük fertlerinden biri şudur: Peygamberler -özellikle onların ülû'l-azm olanları, bilhassa yaratılmışların en hayırlısı ve mutlak manada temiz olanların efendisi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem- için kadınlardan ancak her bir temiz olanı uygundur. Dolayısıyla Âişe radıyallâhu anhâ'ya bu meseleyle dil uzatmak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e dil uzatmaktır ve münafıkların kastı olarak bu iftiradan kastedilen de budur. Sırf Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in eşi olması hasebiyle bile onun ancak bu çirkin işten temiz ve pâk olduğu bilinir.

8632. Metin

فكيف وهي هي؟ " صديقة النساء وأفضلهن وأعلمهن وأطيبهن، حبيبة رسول رب العالمين، التي لم ينزل الوحي عليه وهو في لحاف زوجة من زوجاته غيرها، ثم صرح بذلك، بحيث لا يبقى لمبطل مقالا ولا لشك وشبهة مجالا فقال: {أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ} والإشارة إلى عائشة ﵂ أصلا وللمؤمنات المحصنات الغافلات تبعا {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} تستغرق الذنوب {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} في الجنة صادر من الرب الكريم.

Kaldı ki o [Âişe], kadınların sıddîkası,1 en faziletlisi, en bilgilisi ve en temizidir; Âlemlerin Rabbinin Resûlü'nün sevgilisidir ve kendisinden başka hanımlarından hiçbirinin örtüsü altındayken [Resûlullah'a] vahiy inmemiştir. Sonra [Allah Teâlâ], bâtıl ehline söyleyecek bir söz2 ve şüpheye de hiçbir mahal bırakmayacak şekilde bunu açıkça beyan ederek şöyle buyurmuştur: {أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ} “İşte bunlar, onların dediklerinden tamamen uzaktırlar.” Buradaki işaret, asıl itibarıyla Âişe radıyallâhu anhâ'ya, ona bağlı olarak da [kötülükten] habersiz iffetli mümin kadınlaradır. {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} “Onlar için bir bağışlanma” [yani] günahları bütünüyle örten bir mağfiret {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} “ve değerli bir rızık vardır” [yani] Kerîm olan Rab'den lütfedilen, cennetteki [tükenmez] bir rızık vardır.

8633. Metin

{٢٧ - ٢٩} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ *} .

{٢٧ - ٢٩} {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ *} "Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip izin almadıkça ve ev halkına selam vermedikçe girmeyin. İyice düşünüp öğüt alasınız diye bu sizin için daha hayırlıdır."

8634. Metin

يرشد الباري عباده المؤمنين، أن لا يدخلوا بيوتا غير بيوتهم بغير استئذان، فإن في ذلك عدة مفاسد: منها ما ذكره الرسول ﷺ، حيث قال " إنما جعل الاستئذان من أجل البصر " فبسبب الإخلال به، يقع البصر على العورات التي داخل البيوت، فإن البيت للإنسان في ستر عورة ما وراءه، بمنزلة الثوب في ستر عورة جسده.

Yaratıcı (el-Bâri), mümin kullarına kendi evlerinden başka evlere izin almaksızın girmemelerini öğütlemektedir. Çünkü bunda pek çok fesat/sakınca vardır: Bunlardan biri, Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in "İzin istemek ancak göz [bakışı] sebebiyle konulmuştur" buyurarak zikrettiği husustur. Zira buna riayet edilmediğinde, göz evlerin içerisindeki mahrem hallere ilişir. Çünkü insanın evi, arkasında kalan mahremiyetini örtmede, bedeninin avretini örten elbise mesabesindedir.

8635. Metin

ومنها: أن ذلك يوجب الريبة من الداخل، ويتهم بالشر سرقة أو غيرها، لأن الدخول خفية، يدل على الشر، ومنع الله المؤمنين من دخول غير بيوتهم حَتَّى يَسْتَأْنِسُوا أي: يستأذنوا. سمي الاستئذان استئناسا، لأن به يحصل الاستئناس، وبعدمه تحصل الوحشة، {وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا} وصفة ذلك، ما جاء في الحديث: " السلام عليكم، أأدخل "؟

Bu zararlardan biri de şudur: Bu durum giren kimse hakkında şüphe doğurur ve hırsızlık veya başka bir kötülükle itham edilir. Çünkü gizlice girmek kötülüğe delalet eder. Allah, müminleri حَتَّى يَسْتَأْنِسُوا yani izin isteyinceye kadar kendi evlerinden başkasına girmekten menetmiştir. İzin istemeye isti'nâs (yakınlık/aşinalık arama) denilmiştir; çünkü onunla ünsiyet hâsıl olur, bulunmadığında ise tedirginlik ve yadırgama meydana gelir. {وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا} "ve ev halkına selam verinceye kadar". Bunun şekli hadiste geldiği üzeredir: "es-Selâmü aleyküm, girebilir miyim?"

8636. Metin

{ذَلِكُمْ} أي: الاستئذان المذكور {خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} لاشتماله على عدة مصالح، وهو من مكارم الأخلاق الواجبة، فإن أذن، دخل المستأذن.

{ذَلِكُمْ} "Bu" yani zikredilen izin isteme {خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} "iyice düşünüp öğüt alasınız diye sizin için daha hayırlıdır"; zira birçok maslahatı ihtiva etmektedir ve vacip olan ahlaki güzelliklerdendir. Eğer izin verilirse, izin isteyen kimse girer.

8637. Metin

{فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا فَلا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ أَزْكَى لَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ * لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ} .

{فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا فَلا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا هُوَ أَزْكَى لَكُمْ وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ * لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ} "Eğer orada hiçbir kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size 'Geri dönün!' denilirse hemen dönün; bu sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir. İçinde oturulmayan ve sizin için bir menfaat/eşya bulunan evlere girmenizde size bir günah yoktur. Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir."

8638. Metin

{فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا فَلا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا} أي: فلا تمتنعوا من الرجوع، ولا تغضبوا منه، فإن صاحب المنزل، لم يمنعكم حقا واجبا لكم، وإنما هو متبرع، فإن شاء أذن أو منع، فأنتم لا يأخذ أحدكم الكبر والاشمئزاز من هذه الحال، {هُوَ أَزْكَى لَكُمْ} أي: أشد لتطهيركم من السيئات، وتنميتكم بالحسنات. {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ} فيجازي كل عامل بعمله، من كثرة وقلة، وحسن وعدمه، هذا الحكم في البيوت المسكونة، سواء كان فيها متاع للإنسان أم لا وفي البيوت غير المسكونة، التي لا متاع فيها للإنسان، وأما البيوت التي ليس فيها أهلها، وفيها متاع الإنسان المحتاج للدخول إليه، وليس فيها أحد يتمكن من استئذانه، وذلك كبيوت الكراء وغيرها، فقد ذكرها بقوله:

{فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فِيهَا أَحَدًا فَلا تَدْخُلُوهَا حَتَّى يُؤْذَنَ لَكُمْ وَإِنْ قِيلَ لَكُمُ ارْجِعُوا فَارْجِعُوا} "Eğer orada hiçbir kimse bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size 'Geri dönün!' denilirse hemen dönün." Yani geri dönmekten çekinmeyin ve buna kızmayın. Zira ev sahibi size ait vacip bir hakkı engellemiş değildir; o sadece bir lütufta bulunandır, dilerse izin verir dilerse meneder. Sizden hiçbir kimseyi bu durum karşısında kibir ve gücenme kaplamasın. {هُوَ أَزْكَى لَكُمْ} "Bu sizin için daha temizdir" yani kötülüklerden temizlenmeniz ve iyiliklerle gelişmeniz için en kuvvetli olandır. {وَاللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ} "Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilendir"; çokluk-azlık, güzellik ve çirkinlik bakımından her amel edene amelinin karşılığını verir. Bu hüküm, içinde insana ait bir eşya bulunsun veya bulunmasın oturulan evler ile içinde insana ait bir eşya bulunmayan oturulmayan evler hakkındadır. İçinde sahipleri bulunmayan, girmeye muhtaç olan insanın eşyasının bulunduğu ve izin istenebilecek kimsenin bulunmadığı kiralık evler ve benzeri yerlere gelince, [Allah] onu şu buyruğuyla zikretmiştir:

8639. Metin

{لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ} أي: حرج وإثم، دل على أن الدخول من غير استئذان في البيوت السابقة، أنه محرم، وفيه حرج {أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْ} وهذا من احترازات القرآن العجيبة، فإن قوله: {لا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ} لفظ عام في كل بيت ليس ملكا للإنسان، أخرج منه تعالى البيوت التي ليست ملكه، وفيها متاعه، وليس فيها ساكن، فأسقط الحرج في الدخول إليها، {وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ} أحوالكم الظاهرة والخفية، وعلم مصالحكم، فلذلك شرع لكم ما تحتاجون إليه وتضطرون، من الأحكام الشرعية.

{لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ} "Size bir günah yoktur" yani bir vebal ve günah yoktur. Bu, önceki evlere izin almadan girmenin haram olduğuna ve bunda vebal bulunduğuna delalet eder. {أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْ} "İçinde oturulmayan ve sizin için bir menfaat/eşya bulunan evlere girmenizde." Bu, Kur'an'ın hayranlık uyandıran istisnalarındandır. Çünkü {لا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ} "Kendi evlerinizden başka evlere girmeyin" buyruğu insanın mülkü olmayan her ev için genel bir lafızdır; Yüce Allah insanın mülkü olmayan, içinde eşyası bulunan ve sakini bulunmayan evleri bundan istisna etmiş ve onlara girmekteki vebali kaldırmıştır. {وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ} "Allah açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de bilir." Açık ve gizli hallerinizi ve maslahatlarınızı bildiğinden, muhtaç olduğunuz ve zaruri ihtiyaç duyduğunuz şer'î hükümleri sizin için meşru kılmıştır.

8640. Metin

{٣٠} {قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ} .

{٣٠} {قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ} "Mümin erkeklere söyle: Gözlerini [harama bakmaktan] sakınsınlar ve ırzlarını/mahrem yerlerini korusunlar. Bu, kendileri için çok daha temizdir. Şüphesiz Allah, onların yapmakta oldukları şeylerden hakkıyla haberdardır."

8641. Metin

أي: أرشد المؤمنين، وقل لهم: الذين معهم إيمان، يمنعهم من وقوع ما يخل بالإيمان: {يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ} عن النظر إلى العورات وإلى النساء الأجنبيات، وإلى المردان، الذين يخاف بالنظر إليهم الفتنة، وإلى زينة الدنيا التي تفتن، وتوقع في المحذور.

Yani: Müminlere yol göster ve onlara de ki; kendilerinde imana halel getirecek şeylere düşmelerine engel olan bir iman bulunan kimselere: Avret yerlerine, yabancı (nâmahrem) kadınlara, kendilerine bakıldığında fitneden korkulan bıyıksız delikanlılara (emredlere) ve insanı fitneye düşürüp yasak olan şeylere sevk eden dünya ziynetine bakmaktan {يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ} "gözlerini sakınsınlar."

8642. Metin

{وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ} عن الوطء الحرام، في قبل أو دبر، أو ما دون ذلك، وعن التمكين من مسها، والنظر إليها. {ذَلِكَ} الحفظ للأبصار والفروج {أَزْكَى لَهُمْ} أطهر وأطيب، وأنمى لأعمالهم، فإن من حفظ فرجه وبصره، طهر من الخبث الذي يتدنس به أهل الفواحش، وزكت أعماله، بسبب ترك المحرم، الذي ١ تطمع إليه النفس وتدعو إليه، فمن ترك شيئا لله، عوضه الله خيرا منه، ومن غض بصره عن المحرم، أنار الله بصيرته، ولأن العبد إذا حفظ فرجه وبصره عن الحرام ومقدماته، مع داعي الشهوة، كان حفظه لغيره أبلغ، ولهذا سماه الله حفظا، فالشيء المحفوظ إن لم يجتهد حافظه في مراقبته وحفظه، وعمل الأسباب الموجبة لحفظه، لم ينحفظ، كذلك البصر والفرج، إن لم يجتهد العبد في حفظهما، أوقعاه في بلايا ومحن، وتأمل كيف أمر بحفظ الفرج مطلقا، لأنه لا يباح في حالة من الأحوال، وأما البصر فقال: {يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ} أتى بأداة " من " الدالة على التبعيض، فإنه يجوز النظر في بعض الأحوال لحاجة، كنظر الشاهد والعامل والخاطب، ونحو ذلك. ثم ذكرهم بعلمه بأعمالهم، ليجتهدوا في حفظ أنفسهم من المحرمات.

{وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ} “ve ırzlarını/mahrem yerlerini korusunlar”; önden veya arkadan yapılan haram ilişkiden ya da bundan daha aşağısından, ayrıca dokunulmasına ve bakılmasına imkân vermekten [korusunlar]. Gözlerin ve mahrem yerlerin {ذَلِكَ} “Bu” şekilde korunması {أَزْكَى لَهُمْ} “kendileri için çok daha temizdir”, daha nezih, daha hoş ve amellerini daha çok artırıcıdır. Zira kim mahrem yerini ve gözünü korursa, hayâsızlık ehlinin kirlendiği pislikten temizlenir; nefsin arzulayıp yöneldiği haramı1 terk etmesi sebebiyle de amelleri bereketlenip arınır. Kim Allah için bir şeyi terk ederse, Allah ona ondan daha hayırlısını bedel olarak verir. Kim gözünü haramdan sakınırsa, Allah onun basiretini nurlandırır. Çünkü kul, şehvet dürtüsü varken mahrem yerini ve gözünü haramdan ve haramın öncüllerinden koruduğu takdirde, diğer şeyleri koruması çok daha ileri derecede olur. İşte bu yüzden Allah bunu "hıfz" (koruma) olarak isimlendirmiştir. Zira korunan bir şey için onu koruyan kimse, onu gözetip muhafaza etmeye ve korunmasını sağlayan sebepleri işlemeye gayret etmezse o şey korunamaz. Aynı şekilde göz ve mahrem yer de kul onları korumada gayret göstermezse onu belalara ve sıkıntılara düşürür. Mahrem yerin korunmasını hiçbir hâlükârda mubah olmadığı için nasıl mutlak olarak emrettiğine bir bakın. Göze gelince ise: {يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ} “Gözlerini [harama bakmaktan] sakınsınlar” buyurmuş; teb'îz (kısmîlik) bildiren "min (مِنْ)" edatını getirmiştir. Zira şahidin, görevlinin, evlenmek isteyenin (dünür/hâtıb) ve benzerlerinin bakması gibi bazı durumlarda bir ihtiyaç sebebiyle bakmak caizdir. Sonra, kendilerini haramlardan koruma hususunda gayret göstersinler diye onların amellerini bildiğini kendilerine hatırlatmıştır.

8643. Metin

{٣١} {وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الإرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} .

{٣١} {وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الإرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} "Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini [harama bakmaktan] sakınsınlar, ırzlarını/mahrem yerlerini korusunlar; kendiliğinden görünen kısımlar müstesna, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Ziynetlerini kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya erkek kardeşlerinden veya erkek kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kendi kadınlarından veya sahip oldukları cariyelerden veya erkeklerden [kadınlara] ihtiyaç duymayan hizmetçilerden veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah'a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz."

8644. Metin

لما أمر المؤمنين بغض الأبصار وحفظ الفروج، أمر المؤمنات بذلك، فقال: {وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ} عن النظر إلى العورات والرجال، بشهوة ونحو ذلك من النظر الممنوع، {وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ} من التمكين من جماعها، أو مسها، أو النظر المحرم إليها. {وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} كالثياب الجميلة والحلي، وجميع البدن كله من الزينة، ولما كانت الثياب الظاهرة، لا بد لها منها، قال: {إِلا مَا ظَهَرَ مِنْهَا} أي: الثياب الظاهرة، التي جرت العادة بلبسها إذا لم يكن في ذلك ما يدعو إلى الفتنة بها، {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ} وهذا لكمال الاستتار، ويدل ذلك على أن الزينة التي يحرم إبداؤها، يدخل فيها جميع البدن، كما ذكرنا. ثم كرر النهي عن إبداء زينتهن، ليستثني منه قوله: {إِلا لِبُعُولَتِهِنَّ} أي: أزواجهن {أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاءِ بُعُولَتِهِنَّ} يشمل الأب بنفسه، والجد وإن علا {أو أبنائهن أو أبناء بعولتهن} ويدخل فيه الأبناء وأبناء البعولة مهما نزلوا {أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ} أشقاء، أو لأب، أو لأم. {أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ} أي: يجوز للنساء أن ينظر بعضهن إلى بعض مطلقا، ويحتمل أن الإضافة تقتضي الجنسية، أي: النساء المسلمات، اللاتي من جنسكم، ففيه دليل لمن قال: إن المسلمة لا يجوز أن تنظر إليها الذمية.

Mümin erkeklere gözleri sakınmayı ve mahrem yerleri korumayı emredince, mümin kadınlara da bunu emredip şöyle buyurdu: {وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ} "Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini sakınsınlar"; avret yerlerine ve erkeklere şehvetle bakmaktan ve yasaklanan benzeri bakışlardan [sakınsınlar], {وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ} "ve ırzlarını/mahrem yerlerini korusunlar"; ilişkiye girilmesine, dokunulmasına veya ona haram bakış yapılmasına imkân vermekten [korusunlar]. {وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ} "ve ziynetlerini açmasınlar"; güzel elbiseler ve takılar gibi; nitekim bütün beden baştan başa ziynettendir. Dış elbiseler kadın için kaçınılmaz olduğundan şöyle buyurdu: {إِلا مَا ظَهَرَ مِنْهَا} "kendiliğinden görünen kısımlar müstesna" yani fitneye davet eden bir durum bulunmadığı takdirde giyilmesi âdet olan dış elbiseler [müstesna]. {وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ} "Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar." Bu, tam bir örtünme içindir ve açığa vurulması haram olan ziynete daha önce zikrettiğimiz gibi bütün bedenin girdiğine delalet eder. Sonra ziynetlerini açığa vurma yasağını şu istisnayı getirmek için tekrarladı: {إِلا لِبُعُولَتِهِنَّ} "kocalarından başkasına" yani eşlerinden {أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاءِ بُعُولَتِهِنَّ} "veya babalarından veya kocalarının babalarından"; bu bizzat babayı ve ne kadar yukarı çıkarsa çıksın dedeyi kapsar. {أو أبنائهن أو أبناء بعولتهن} "veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından"; buna oğullar ve ne kadar aşağı inerse insin koca oğulları girer. {أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ} "veya erkek kardeşlerinden veya erkek kardeşlerinin oğullarından"; ister öz, ister baba bir, ister anne bir olsun. {أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ} "veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kendi kadınlarından"; yani kadınların mutlak olarak birbirlerine bakmaları caizdir. İzâfetin cinsiyet bildirmesi de muhtemeldir; yani: Sizin cinsinizden olan Müslüman kadınlar; bu takdirde bunda, zimmî kadının Müslüman kadına bakmasının caiz olmadığını söyleyenlerin görüşüne delil vardır.

8645. Metin

{أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ} فيجوز للمملوك إذا كان كله للأنثى، أن ينظر لسيدته، ما دامت مالكة له كله، فإن زال الملك أو بعضه، لم يجز النظر. {أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الإرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ} أي: أو الذين يتبعونكم، ويتعلقون بكم، من الرجال الذين لا إربة لهم في هذه الشهوة، كالمعتوه الذي لا يدري ما هنالك، وكالعنين الذي لم يبق له شهوة، لا في فرجه، ولا في قلبه، فإن هذا لا محذور من نظره.

{أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ} "Veya sahip oldukları cariyelerden/kölelerden." Köle bütünüyle kadına ait olduğu takdirde, tamamına sahip olduğu müddetçe hanımefendisine bakması caizdir; şayet mülkiyet kalkarsa veya bir kısmı kalkarsa bakması caiz olmaz. {أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُولِي الإرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ} "Veya erkeklerden [kadınlara] ihtiyaç duymayan hizmetçilerden." Yani size tabi olan ve size bağlı bulunan erkeklerden bu şehvete karşı bir arzusu/ihtiyacı bulunmayan kimseler; orada ne olup bittiğini bilmeyen bunak kimse yahut ne tenasül uzvunda ne de kalbinde hiçbir şehveti kalmamış iktidarsız kimse gibi. Böylesinin bakmasında bir sakınca yoktur.

8646. Metin

{أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ} أي: الأطفال الذين دون التمييز، فإنه يجوز نظرهم للنساء الأجانب، وعلل تعالى ذلك، بأنهم لم يظهروا على عورات النساء، أي: ليس لهم علم بذلك، ولا وجدت فيهم الشهوة بعد ودل هذا، أن المميز تستتر منه المرأة، لأنه يظهر على عورات النساء.

{أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاءِ} "Veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklardan." Yani temyiz çağına gelmemiş çocuklardır; onların yabancı kadınlara bakması caizdir. Yüce Allah bunu onların kadınların mahrem yerlerine vâkıf olmamalarıyla, yani buna dair bilgilerinin bulunmaması ve henüz kendilerinde şehvetin oluşmamasıyla gerekçelendirmiştir. Bu da temyiz çağındaki çocuktan kadının örtünmesi gerektiğine delalet eder; çünkü o kadınların mahrem yerlerine vâkıf olur.

8647. Metin

{وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ} أي: لا يضربن الأرض بأرجلهن، ليصوت ما عليهن من حلي، كخلاخل وغيرها، فتعلم زينتها بسببه، فيكون وسيلة إلى الفتنة.

{وَلا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ} "Gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar." Yani üzerlerindeki halhal ve benzeri takılar ses çıkarsın ve bunun sebebiyle ziyneti bilinip fitneye vesile olsun diye ayaklarını yere vurmasınlar.

8648. Metin

ويؤخذ من هذا ونحوه، قاعدة سد الوسائل، وأن الأمر إذا كان مباحا، ولكنه يفضي إلى محرم، أو يخاف من وقوعه، فإنه يمنع منه، فالضرب بالرجل في الأرض، الأصل أنه مباح، ولكن لما كان وسيلة لعلم الزينة، منع منه.

Bundan ve benzerlerinden "sedd-i zerâi'" (kötülüğe giden yolların kapatılması) kuralı çıkarılır: Bir mesele aslen mubah olsa bile harama ulaştırıyorsa veya haramın vuku bulmasından korkuluyorsa o şeyden menedilir. Ayağı yere vurmanın aslı mubahtır; fakat ziynetin bilinmesine vesile olduğu için menedilmiştir.

8649. Metin

ولما أمر تعالى بهذه الأوامر الحسنة، ووصى بالوصايا المستحسنة، وكان لا بد من وقوع تقصير من المؤمن بذلك، أمر الله تعالى بالتوبة، فقال: {وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ} لأن المؤمن يدعوه إيمانه إلى التوبة ثم علق على ذلك الفلاح، فقال: {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} فلا سبيل إلى الفلاح إلا بالتوبة، وهي الرجوع مما يكرهه الله، ظاهرا وباطنا، إلى: ما يحبه ظاهرا وباطنا، ودل هذا، أن كل مؤمن محتاج إلى التوبة، لأن الله خاطب المؤمنين جميعا، وفيه الحث على الإخلاص بالتوبة في قوله: {وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ} أي: لا لمقصد غير وجهه، من سلامة من آفات الدنيا، أو رياء وسمعة، أو نحو ذلك من المقاصد الفاسدة.

Yüce Allah bu güzel emirleri emredip bu pek yerinde tavsiyelerde bulununca ve müminin bu hususta bir kusurunun bulunması kaçınılmaz olunca, Yüce Allah tövbeyi emredip şöyle buyurdu: {وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ} "Ey müminler! Hepiniz toptan Allah'a tövbe edin." Çünkü mümini imanı tövbeye davet eder. Sonra kurtuluşu buna bağlayıp: {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} "ki kurtuluşa eresiniz" buyurdu. Dolayısıyla tövbeden başka kurtuluşa giden yol yoktur; tövbe ise zahiren ve bâtınen Allah'ın hoşlanmadığı şeylerden, zahiren ve bâtınen O'nun sevdiği şeylere dönmektir. Bu, her müminin tövbeye muhtaç olduğuna delalet eder; çünkü Allah bütün müminlere hitap etmiştir. {وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ} "Allah'a tövbe edin" buyruğunda tövbede ihlasa teşvik vardır; yani dünya afetlerinden esenlik bulmak, gösteriş, desinler kaygısı veya benzeri bozuk maksatlar için değil, sadece O'nun rızası için [tövbe edin].

8650. Metin

{٣٢ - ٣٣} {وَأَنْكِحُوا الأيَامَى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِنْ يَكُونُوا فُقَرَاءَ يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ * وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَنْ يُكْرِهُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ} .

{٣٢ - ٣٣} {وَأَنْكِحُوا الأيَامَى مِنْكُمْ وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِنْ يَكُونُوا فُقَرَاءَ يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ * وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَنْ يُكْرِهُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ} "İçinizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden de salih olanları evlendirin. Eğer onlar fakir iseler, Allah kendi lütfundan onları zengin kılar. Allah lütfu geniş olandır, her şeyi bilendir. Evlenmeye güç yetiremeyenler, Allah kendi lütfundan onları zengin kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Sahip olduğunuz köle ve cariyelerden mükâtebe (bedelini ödeyerek azat olma sözleşmesi) yapmak isteyenlerle, şayet kendilerinde bir hayır görürseniz mükâtebe yapın. Allah'ın size verdiği malından onlara da verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa, şüphesiz ki Allah, zorlanmalarından sonra [onlar için] çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

8651. Metin

يأمر تعالى الأولياء والأسياد، بإنكاح من تحت ولايتهم من الأيامى وهم: من لا أزواج لهم، من رجال، ونساء ثيب، وأبكار، فيجب على القريب وولي اليتيم، أن يزوج من يحتاج للزواج، ممن تجب نفقته عليه، وإذا كانوا مأمورين بإنكاح من تحت أيديهم، كان أمرهم بالنكاح بأنفسهم من باب أولى.

Yüce Allah velilere ve efendilere, velayetleri altındaki eyâmâyı (bekârları) -ki onlar erkeklerden, dul ve bâkire kadınlardan eşi bulunmayan kimselerdir- evlendirmelerini emretmektedir. Akrabaya ve yetimin velisine, nafakası kendisine vacip olan kimselerden evlenmeye muhtaç olanları evlendirmek vaciptir. Velayetleri altındakileri evlendirmekle emrolunduklarına göre, bizzat kendilerinin evlenmesiyle emrolunmaları öncelikle geçerlidir.

8652. Metin

{وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ} يحتمل أن المراد بالصالحين، صلاح الدين، وأن الصالح من العبيد والإماء -وهو الذي لا يكون فاجرا زانيا- مأمور سيده بإنكاحه، جزاء له على صلاحه، وترغيبا له فيه، ولأن الفاسد بالزنا، منهي عن تزوجه، فيكون مؤيدا للمذكور في أول السورة، أن نكاح الزاني والزانية محرم حتى يتوب، ويكون التخصيص بالصلاح في العبيد والإماء دون الأحرار، لكثرة وجود ذلك في العبيد عادة، ويحتمل أن المراد بالصالحين الصالحون للتزوج المحتاجون إليه (١) من العبيد والإماء، يؤيد هذا المعنى، أن السيد غير مأمور بتزويج مملوكه، قبل حاجته إلى الزواج. ولا يبعد إرادة المعنيين كليهما، والله أعلم.

{وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ} "Kölelerinizden ve cariyelerinizden de salih olanları [evlendirin]." Salihlerden kastın dindeki salah olması muhtemeldir; şöyle ki köle ve cariyelerden salih olan kimseyi -ki o günahkâr ve zina eden olmayan kimsedir- efendisinin evlendirmesi, onun salahına bir mükâfat ve onu buna teşvik etmek için emredilmiştir. Zira zina ile fesada uğrayan kimseyi evlendirmek yasaklanmıştır; bu da surenin başında zikredilen, tövbe edinceye kadar zina eden erkek ve kadının nikâhlanmasının haram olduğu hükmünü teyit eder. Hürlerin dışında köle ve cariyelerde salah şartının tahsis edilmesi ise, âdeten kölelerde bu durumun çokça bulunmasındandır. Salihlerden kastın köle ve cariyelerden evlenmeye elverişli ve buna muhtaç olanlar olması da muhtemeldir; bu manayı efendinin, evliliğe ihtiyacı olmadan önce kölesini evlendirmekle emrolunmamış olması teyit etmektedir. Her iki mananın da kastedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir; doğrusunu en iyi Allah bilir.

8653. Metin

وقوله: {إِنْ يَكُونُوا فُقَرَاءَ} أي: الأزواج والمتزوجين {يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ} فلا يمنعكم ما تتوهمون، من أنه إذا تزوج، افتقر بسبب كثرة العائلة ونحوه، وفيه حث على التزوج، ووعد للمتزوج بالغنى بعد الفقر. {وَاللَّهُ وَاسِعٌ} كثير الخير عظيم الفضل {عَلِيمٌ} بمن يستحق فضله الديني والدنيوي أو أحدهما، ممن لا يستحق، فيعطي كلا ما علمه واقتضاه حكمه.

O'nun şu buyruğuna gelince: {إِنْ يَكُونُوا فُقَرَاءَ} "Eğer onlar fakir iseler" yani evlenenler ve evlendirilenler, {يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ} "Allah kendi lütfundan onları zengin kılar." Evlendiği takdirde aile fertlerinin çoğalması ve benzeri sebeplerle fakirleşeceği yönündeki vehminiz sizi engellemesin. Bunda evliliğe teşvik ve evlenen kimseye fakirlikten sonra zenginlik vaadi vardır. {وَاللَّهُ وَاسِعٌ} "Allah lütfu geniş olandır"; hayrı çok, lütfu büyüktür; {عَلِيمٌ} "her şeyi bilendir"; hak etmeyenlerin arasından dinî ve dünyevî lütfunu veya ikisinden birini kimin hak ettiğini bilir ve her birine bildiği ve hikmetinin gerektirdiği şeyi verir.

8654. Metin

{وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ} هذا حكم العاجز عن النكاح، أمره الله أن يستعفف، أن يكف عن المحرم، ويفعل الأسباب التي تكفه عنه، من صرف دواعي قلبه بالأفكار التي تخطر بإيقاعه فيه، ويفعل أيضا، كما قال النبي ﷺ: " يا معشر الشباب من استطاع منكم الباءة فليتزوج ومن لم يستطع فعليه بالصوم فإنه له وجاء " وقوله: {الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكَاحًا} أي: لا يقدرون نكاحا، إما لفقرهم أو فقر أوليائهم وأسيادهم، أو امتناعهم من تزويجهم [وليس لهم] (٢) من قدرة على إجبارهم على ذلك، وهذا التقدير، أحسن من تقدير من قدر " لا يجدون مهر نكاح " وجعلوا المضاف إليه نائبا مناب المضاف، فإن في ذلك محذورين: أحدهما: الحذف في الكلام، والأصل عدم الحذف.

{وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكَاحًا حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ} "Evlenmeye güç yetiremeyenler, Allah kendi lütfundan onları zengin kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar." Bu, evlenmekten aciz olanın hükmüdür; Allah ona iffetini korumasını, yani haramdan el çekmesini ve kendisini bundan alıkoyacak sebepleri işlemesini emretmiştir; kendisini harama düşürecek kalbine gelen düşünceleri savuşturarak ve ayrıca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi yaparak: "Ey gençler topluluğu! İçinizden evlenmeye gücü yeten evlensin; gücü yetmeyen ise oruca sarılsın, zira oruç onun için bir kalkandır." {الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكَاحًا} "Evlenmeye imkân bulamayanlar" buyruğu; yani gerek kendilerinin fakirliği, gerek velilerinin ve efendilerinin fakirliği veya onları evlendirmekten kaçınmaları sebebiyle evlenmeye güç yetiremeyen ve onları buna zorlamaya da güçleri yetmeyenlerdir. Bu takdir, "nikâh mehrini bulamayanlar" şeklinde takdir edip tamlananı tamlayanın yerine koyanların takdirinden daha güzeldir; zira bunda iki sakınca vardır: Birincisi sözde hazif (eksiltme) yapılmasıdır, oysa asıl olan hazfin bulunmamasıdır.

8655. Metin

والثاني كون المعنى قاصرا على من له حالان، حالة غنى بماله، وحالة عدم، فيخرج العبيد والإماء ومن إنكاحه على وليه، كما ذكرنا.

İkincisi ise, mananın sadece iki hali bulunan -malıyla zenginlik hali ve yokluk hali olan- kimselerle sınırlı kalması ve daha önce belirttiğimiz gibi kölelerin, cariyelerin ve evlendirilmesi velisine ait olanların dışarıda kalmasıdır.

8656. Metin

{حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ} وعد للمستعفف أن الله سيغنيه وييسر له أمره، وأمر له بانتظار الفرج، لئلا يشق عليه ما هو فيه.

{حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ} "Allah kendi lütfundan onları zengin kılıncaya kadar" buyruğu; iffetini koruyana Allah'ın onu zengin kılacağına ve işini kolaylaştıracağına dair bir vaat ve içinde bulunduğu durum kendisine zor gelmesin diye ferahlığı ve kurtuluşu beklemesine yönelik bir emirdir.

8657. Metin

وقوله {وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا} أي: من ابتغى وطلب منكم الكتابة، وأن يشتري نفسه، من عبيد وإماء، فأجيبوه إلى ما طلب، وكاتبوه، {إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ} أي: في الطالبين للكتابة {خَيْرًا} أي: قدرة على التكسب، وصلاحا في دينه، لأن في الكتابة تحصيل المصلحتين، مصلحة العتق والحرية، ومصلحة العوض الذي يبذله في فداء نفسه. وربما جد واجتهد، وأدرك لسيده في مدة الكتابة من المال ما لا يحصل في رقه، فلا يكون ضرر على السيد في كتابته، مع حصول عظيم المنفعة للعبد، فلذلك أمر الله بالكتابة على هذا الوجه أمر إيجاب، كما هو الظاهر، أو أمر استحباب على القول الآخر، وأمر بمعاونتهم على كتابتهم، لكونهم محتاجين لذلك، بسبب أنهم لا مال لهم، فقال: {وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ} يدخل في ذلك أمر سيده الذي كاتبه، أن يعطيه من كتابته أو يسقط عنه منها، وأمر الناس بمعونتهم.

O'nun şu buyruğuna gelince: {وَالَّذِينَ يَبْتَغُونَ الْكِتَابَ مِمَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ فَكَاتِبُوهُمْ إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ خَيْرًا} "Sahip olduğunuz köle ve cariyelerden mükâtebe yapmak isteyenlerle, şayet kendilerinde bir hayır görürseniz mükâtebe yapın." Yani köle ve cariyelerden kim sizden mükâtebe yapmak ve [bedelini ödeyerek] kendisini satın almak isterse, onun istediğine olumlu cevap verin ve onunla mükâtebe sözleşmesi yapın; {إِنْ عَلِمْتُمْ فِيهِمْ} "şayet kendilerinde görürseniz" yani mükâtebe talep edenlerde {خَيْرًا} "bir hayır"; yani kazanmaya güç yetirme ve dininde salah görürseniz. Çünkü mükâtebede iki maslahatın elde edilmesi vardır: Âzat olma ve hürriyet maslahatı ile kölenin kendini kurtarmak için ödeyeceği bedel maslahatı. Belki de gayret edip çalışır ve mükâtebe süresince efendisi için köleliği esnasında elde edemeyeceği kadar bir mal kazandırır; böylece köle için büyük bir menfaat hâsıl olmakla birlikte efendisi için de mükâtebede bir zarar olmaz. Bu sebeple Allah bu şekilde mükâtebeyi -zahire göre vacip kılma emri olarak, diğer bir görüşe göre ise müstehap kılma emri olarak- emretmiştir. Malları bulunmadığı için buna muhtaç olmalarından ötürü mükâtebelerine yardım edilmesini de emredip şöyle buyurmuştur: {وَآتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ} "Allah'ın size verdiği malından onlara da verin." Buna, onunla mükâtebe yapan efendisinin mükâtebe bedelinden ona vermesi veya bedelden bir kısmını düşürmesi emri ve insanların da onlara yardım etmesi emri girer.

8658. Metin

ولهذا جعل الله للمكاتبين قسطا من الزكاة، ورغب في إعطائه بقوله: {مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ} أي: فكما أن المال مال الله، وإنما الذي بأيديكم عطية من الله لكم ومحض منه، فأحسنوا لعباد الله، كما أحسن الله إليكم.

Bundan dolayı Allah mükâteplere zekâttan bir pay ayırmış ve: {مِنْ مَالِ اللَّهِ الَّذِي آتَاكُمْ} "Allah'ın size verdiği malından" buyurarak onlara verilmesini teşvik etmiştir. Yani mal Allah'ın malı olduğuna ve elinizdeki de ancak Allah'ın size bir ihsanı ve sırf O'nun lütfu olduğuna göre, Allah'ın size ihsanda bulunduğu gibi siz de Allah'ın kullarına ihsanda bulunun.

8659. Metin

ومفهوم الآية الكريمة، أن العبد إذا لم يطلب الكتابة، لا يؤمر سيده أن يبتدئ بكتابته، وأنه إذا لم يعلم منه خيرا، بأن علم منه عكسه، إما أنه يعلم أنه لا كسب له، فيكون بسبب ذلك كلا على الناس، ضائعا، وإما أن يخاف إذا أعتق، وصار في حرية نفسه، أن يتمكن من الفساد، فهذا لا يؤمر بكتابته، بل ينهى عن ذلك لما فيه من المحذور المذكور.

Kerîm olan ayetin mefhumu şudur: Köle mükâtebe talep etmediğinde efendisine onu mükâtebe yapmaya başlatması emredilmez; kendisinde bir hayır bilinmediğinde -yani bunun tersi bilindiğinde- ya hiçbir kazancının olmadığını ve bu sebeple insanlara yük olup zayi olacağını bilir ya da azat olup kendi hürriyetine kavuştuğunda fesat çıkarmaya imkân bulmasından korkulursa, bununla mükâtebe yapılması emredilmez; bilakis zikredilen sakıncalardan ötürü bundan nehyedilir.

8660. Metin

ثم قال تعالى: {وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ} أي: إماءكم {عَلَى الْبِغَاءِ} أي: أن تكون زانية {إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} لأنه لا يتصور إكراهها إلا بهذه الحال، وأما إذا لم ترد تحصنا فإنها تكون بغيا، يجب على سيدها منعها من ذلك، وإنما هذا نهى لما كانوا يستعملونه في الجاهلية، من كون السيد يجبر أمته على البغاء، ليأخذ منها أجرة ذلك، ولهذا قال: {لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} فلا يليق بكم أن تكون إماؤكم خيرا منكم، وأعف عن الزنا، وأنتم تفعلون بهن ذلك، لأجل عرض الحياة، متاع قليل يعرض ثم يزول.

Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {وَلا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ} "Cariyelerinizi zorlamayın" {عَلَى الْبِغَاءِ} "fuhşa" yani zina edici olmaya, {إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا} "iffetli kalmak isterlerse"; çünkü onun zorlanması ancak bu durumda düşünülebilir. İffetli kalmak istemediği takdirde ise fahişe olur ki efendisine onu bundan menetmek vaciptir. Bu yasak ancak Câhiliye döneminde yaptıkları uygulamaya yöneliktir; şöyle ki efendi, ücretini almak için cariyesini fuhşa zorlardı. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için." Cariyelerinizin sizden daha hayırlı ve zinadan daha iffetli olması, sizin ise geçici bir menfaat -ortaya çıkıp sonra yok olan az bir meta- için onlara bunu yapmanız size yakışmaz.

8661. Metin

فكسبكم النزاهة، والنظافة، والمروءة -بقطع النظر عن ثواب الآخرة وعقابها- أفضل من كسبكم العرض القليل، الذي يكسبكم الرذالة والخسة.

Ahiret sevabı ve cezasından sarfınazar edilse bile, nezihliği, temizliği ve mürüvveti kazanmanız; size rezillik ve alçaklık kazandıran o azıcık dünyalığı kazanmanızdan çok daha üstündür.

8662. Metin

ثم دعا من جرى منه الإكراه إلى التوبة، فقال: {وَمَنْ يُكْرِههُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ} فليتب إلى الله، وليقلع عما صدر منه مما يغضبه، فإذا فعل ذلك، غفر الله ذنوبه، ورحمه كما رحم نفسه بفكاكها من العذاب، وكما رحم أمته بعدم إكراهها على ما يضرها.

Sonra [Allah], kendisinden zorlama fiili sadır olan kimseyi tevbeye çağırarak şöyle buyurdu: {وَمَنْ يُكْرِههُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ} “Kim onları zorlarsa, şüphesiz ki Allah, onların zorlanmalarından sonra çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”1 Artık [böyle yapan kimse] Allah’a tevbe etsin ve kendisinden sadır olup O'nu gazaplandıran bu günahtan derhal vazgeçsin. Şayet bunu yaparsa, azaptan kurtarmak suretiyle kendi nefsine merhamet ettiği ve cariyesine de kendisine zarar verecek şeylere zorlamamak suretiyle acıdığı gibi, Allah da onun günahlarını bağışlar ve ona merhamet eder.2

8663. Metin

{٣٤} {وَلَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ وَمَثَلا مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ} .

{٣٤} {وَلَقَدْ أَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ وَمَثَلا مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ} "Andolsun ki biz size apaçık ayetler, sizden önce gelip geçenlerden misaller ve takva sahipleri için bir öğüt indirdik."

8664. Metin

هذا تعظيم وتفخيم لهذه الآيات، التي تلاها على عباده، ليعرفوا قدرها، ويقوموا بحقها فقال: {وَلَقَدْ أَنزلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ} أي: واضحات الدلالة، على كل أمر تحتاجون إليه، من الأصول والفروع، بحيث لا يبقى فيها إشكال ولا شبهة، {و} أنزلنا إليكم أيضا {مثلا مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ} من أخبار الأولين، الصالح منهم والطالح، وصفة أعمالهم، وما جرى لهم وجرى عليهم تعتبرونه مثالا ومعتبرا، لمن فعل مثل أفعالهم أن يجازى مثل ما جوزوا.

Bu, kullarına tilavet ettiği bu ayetlerin kadrini bilsinler ve hakkını yerine getirsinler diye onları yüceltme ve büyüklüklerini bildirmedir. Şöyle buyurdu: {وَلَقَدْ أَنزلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ} "Andolsun ki biz size apaçık ayetler indirdik"; yani usul ve füru'dan muhtaç olduğunuz her meseleye delaleti açık olan, öyle ki onda hiçbir müşkillik ve şüphe bırakmayan [ayetler indirdik]. Ve size ayrıca {مثلا مِنَ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ} "sizden önce gelip geçenlerden misaller" [indirdik]; öncekilerin salih ve kötü olanlarının haberlerinden, amellerinin sıfatından, başlarına gelen ve onlara yapılan şeylerden [misaller indirdik] ki onların fiilleri gibi fiil işleyen kimsenin onların cezalandırıldığı gibi cezalandırılacağına dair bunu bir örnek ve ibret vesilesi kılarsınız.

8665. Metin

{وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ} أي: وأنزلنا إليكم موعظة للمتقين، من الوعد والوعيد، والترغيب والترهيب، يتعظ بها المتقون، فينكفون عما يكره الله إلى ما يحبه الله.

{وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ} "ve takva sahipleri için bir öğüt [indirdik]." Yani size vaat, tehdit, teşvik ve korkutmadan takva sahipleri için bir öğüt indirdik; takva sahipleri onunla öğüt alırlar, böylece Allah'ın hoşlanmadığı şeylerden vazgeçip Allah'ın sevdiği şeylere yönelirler.

8666. Metin

{٣٥} {اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لا شَرْقِيَّةٍ وَلا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} .

{٣٥} {اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لا شَرْقِيَّةٍ وَلا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} "Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası (mişkât) gibidir. Kandil bir sırça (cam) içindedir. O sırça sanki inci gibi parıldayan bir yıldızdır; ne doğuya ne de batıya ait olmayan bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, kendisine ateş dokunmasa bile neredeyse ışık verir. Nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir."

8667. Metin

{اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} الحسي والمعنوي، وذلك أنه تعالى بذاته نور، وحجابه -الذي لولا لطفه، لأحرقت سبحات وجهه ما انتهى إليه بصره من خلقه- نور، وبه استنار العرش، والكرسي، والشمس، والقمر، والنور، وبه استنارت الجنة. وكذلك النور المعنوي يرجع إلى الله، فكتابه نور، وشرعه نور، والإيمان والمعرفة في قلوب رسله وعباده المؤمنين نور. فلولا نوره تعالى، لتراكمت الظلمات، ولهذا: كل محل، يفقد نوره فثم الظلمة والحصر، {مَثَلُ نُورِهِ} الذي يهدي إليه، وهو نور الإيمان والقرآن في قلوب المؤمنين، {كَمِشْكَاةٍ} أي: كوة {فِيهَا مِصْبَاحٌ} لأن الكوة تجمع نور المصباح بحيث لا يتفرق ذلك {الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ} من صفائها وبهائها {كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ} أي: مضيء إضاءة الدر. {يُوقَدُ} ذلك المصباح، الذي في تلك الزجاجة الدرية {مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ} أي: يوقد من زيت الزيتون الذي ناره من أنور ما يكون، {لا شَرْقِيَّةٍ} فقط، فلا تصيبها الشمس آخر النهار، {وَلا غَرْبِيَّةٍ} فقط، فلا تصيبها الشمس [أول] (١) النهار، وإذا انتفى عنها الأمران، كانت متوسطة من الأرض، كزيتون الشام، تصيبها الشمس أول النهار وآخره، فتحسن وتطيب، ويكون أصفى لزيتها، ولهذا قال: {يَكَادُ زَيْتُهَا} من صفائه {يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ} فإذا مسته النار، أضاء إضاءة بليغة {نُورٌ عَلَى نُورٍ} أي: نور النار، ونور الزيت.

Hissî ve manevî olarak {اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} "Allah, göklerin ve yerin nurudur." Şöyle ki: Yüce Allah bizzat zatı ile nurdur; O'nun hicabı da -ki şayet lütfu olmasaydı zatının nurları/celali, mahlukatından basarının ulaştığı her şeyi yakıp kavururdu- nurdur. Arş, Kürsî, güneş, ay ve ışık O'nunla aydınlanmış, cennet de O'nunla aydınlanmıştır. Aynı şekilde manevî nur da Allah'a döner; zira O'nun Kitabı nurdur, şeriatı nurdur, peygamberlerinin ve mümin kullarının kalplerindeki iman ve marifet bir nurdur. Şayet Yüce Allah'ın nuru olmasaydı karanlıklar üst üste yığılırdı; bu yüzden nurunu kaybeden her mahalde zulmet ve darlık hâsıl olur. Hidâyet ettiği nurunun -ki o müminlerin kalplerindeki iman ve Kur'an nurudur- {مَثَلُ نُورِهِ} "nurunun misali", {كَمِشْكَاةٍ} bir oyuk/kandil yuvası {فِيهَا مِصْبَاحٌ} "içinde kandil bulunan" [gibidir]; çünkü oyuk, kandilin ışığını dağılmayacak şekilde bir araya toplar. {الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ} "Kandil bir sırça içindedir. O sırça" berraklığından ve güzelliğinden ötürü {كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ} "sanki inci gibi parıldayan bir yıldızdır" yani inci gibi ışık saçandır. O inci gibi sırça içindeki kandil {يُوقَدُ} "tutuşturulur" {مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ} "bereketli bir zeytin ağacından"; yani ateşi olabilecek en parlak nura sahip zeytinyağından yakılır. Sadece {لا شَرْقِيَّةٍ} "doğuya ait olmayan" ki günün sonunda ona güneş isabet etmesin, {وَلا غَرْبِيَّةٍ} "ne de batıya ait olmayan" ki günün [başında] ona güneş isabet etmesin. İki durum da ortadan kalktığında, Şam zeytini gibi yeryüzünün mutedil/orta yerinde bulunur; günün başında da sonunda da ona güneş isabet eder, böylece güzelleşip olgunlaşır ve yağı son derece berrak olur. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {يَكَادُ زَيْتُهَا} "Onun yağı neredeyse" berraklığından dolayı {يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ} "kendisine ateş dokunmasa bile ışık verir." Ateş dokunduğu zaman ise son derece güçlü bir aydınlatma sağlar. {نُورٌ عَلَى نُورٍ} "Nur üstüne nurdur"; yani ateşin nuru ve yağın nuru.

8668. Metin

ووجه هذا المثل الذي ضربه الله، وتطبيقه على حالة المؤمن، ونور الله في قلبه، أن فطرته التي فطر عليها، بمنزلة الزيت الصافي، ففطرته صافية، مستعدة للتعاليم الإلهية، والعمل المشروع، فإذا وصل إليه العلم والإيمان، اشتعل ذلك النور في قلبه، بمنزلة اشتعال النار في فتيلة ذلك المصباح، وهو صافي القلب من سوء القصد، وسوء الفهم عن الله، إذا وصل إليه الإيمان، أضاء إضاءة عظيمة، لصفائه من الكدورات، وذلك بمنزلة صفاء الزجاجة الدرية، فيجتمع له نور الفطرة، ونور الإيمان، ونور العلم، وصفاء المعرفة، نور على نوره.

Allah'ın verdiği bu misalin yönü ve müminin haline, kalbindeki Allah'ın nuruna tatbiki şöyledir: Müminin üzerinde yaratıldığı fıtratı berrak yağ mesabesindedir; fıtratı berraktır, ilahî öğretilere ve meşru amele hazırdır. İlim ve iman ona ulaştığında, kandilin fitilinde ateşin alev alması gibi o nur kalbinde parıldar. Kötü maksattan ve Allah hakkında yanlış anlamadan yana kalbi berrak olup iman kendisine ulaştığında, bulanıklıklardan arınmış olduğu için büyük bir aydınlıkla ışık saçar. Bu da inci gibi olan sırçanın berraklığı mesabesindedir. Böylece onda fıtrat nuru, iman nuru, ilim nuru ve marifet berraklığı bir araya gelir: Nuru üstüne nur olur.

8669. Metin

ولما كان هذا من نور الله تعالى، وليس كل أحد يصلح له ذلك، قال: {يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ} ممن يعلم زكاءه وطهارته، وأنه يزكي معه وينمو. {وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ} ليعقلوا عنه ويفهموا، لطفا منه بهم، وإحسانا إليهم، وليتضح الحق من الباطل، فإن الأمثال تقرب المعاني المعقولة من المحسوسة، فيعلمها العباد علما واضحا، {وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} فعلمه محيط بجميع الأشياء، فلتعلموا أن ضربه الأمثال، ضرب من يعلم حقائق الأشياء وتفاصيلها، وأنها مصلحة للعباد، فليكن اشتغالكم بتدبرها وتعقلها، لا بالاعتراض عليها، ولا بمعارضتها، فإنه يعلم وأنتم لا تعلمون.

Bu durum Yüce Allah'ın nurundan olduğu ve herkes buna elverişli olmadığı için şöyle buyurdu: {يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ} "Allah dilediği kimseyi nuruna iletir"; temizliğini ve paklığını, onunla birlikte arınıp gelişeceğini bildiği kimseleri. {وَيَضْرِبُ اللَّهُ الأمْثَالَ لِلنَّاسِ} "Allah insanlara misaller verir"; onlara bir lütuf ve bir ihsan olarak O'ndan akledip anlasınlar, hak batıldan açıkça ayrılsın diye. Zira misaller akledilen manaları hissedilen (somut) şeylere yaklaştırır; böylece kullar onları apaçık bir ilimle bilirler. {وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} "Allah her şeyi hakkıyla bilendir." O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır; öyleyse bilin ki O'nun misaller vermesi, eşyanın hakikatlerini ve ayrıntılarını bilen ve bunun kullar için bir maslahat olduğunu bilen bir zatın misal vermesidir. Meşguliyetiniz onlara itiraz etmek veya karşı çıkmakla değil, onları tefekkür edip akletmekle olsun; çünkü O bilir, siz ise bilmezsiniz.

8670. Metin

ولما كان نور الإيمان والقرآن أكثر وقوع أسبابه في المساجد، ذكرها منوها بها فقال:

İman ve Kur'an nurunun sebeplerinin gerçekleşmesi en çok mescitlerde olduğu için, [Allah Teâlâ] onların şanını överek şöyle buyurdu:1

8671. Metin

{٣٦ - ٣٨} {فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ} .

{٣٦ - ٣٨} {فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ} "[Bu kandil,] Allah'ın yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir (mescitlerdedir). Orada sabah akşam O'nu tesbih ederler."

8672. Metin

أي: يتعبد لله {فِي بُيُوتٍ} عظيمة فاضلة، هي أحب البقاع إليه، وهي المساجد. {أَذِنَ اللَّهُ} أي: أمر ووصى {أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ} هذان مجموع أحكام المساجد، فيدخل في رفعها، بناؤها، وكنسها، وتنظيفها من النجاسة والأذى، وصونها من المجانين والصبيان الذين لا يتحرزون عن النجاسة، وعن الكافر، وأن تصان عن اللغو فيها، ورفع الأصوات بغير ذكر الله.

Yani: Allah'a en sevimli beldeler olan yüce ve faziletli {فِي بُيُوتٍ} "evlerde" -ki onlar mescitlerdir- Allah'a ibadet edilir. {أَذِنَ اللَّهُ} "Allah izin vermiştir" yani emretmiş ve tavsiye etmiştir {أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ} "yükseltilmesine ve içlerinde adının anılmasına". Bu ikisi mescitlere dair hükümlerin tamamıdır. Yükseltilmesine; inşa edilmeleri, süpürülmeleri, necasetten ve ezadan temizlenmeleri, necasetten sakınmayan delilerden ve çocuklardan, ayrıca kâfirden korunmaları, içlerinde boş sözlerden ve Allah'ın zikri dışındaki şeylerle ses yükseltmekten muhafaza edilmeleri girer.

8673. Metin

{وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ} يدخل في ذلك الصلاة كلها، فرضها، ونفلها، وقراءة القرآن، والتسبيح، والتهليل، وغيره من أنواع الذكر، وتعلم العلم وتعليمه، والمذاكرة فيها، والاعتكاف، وغير ذلك من العبادات التي تفعل في المساجد، ولهذا كانت عمارة المساجد على قسمين: عمارة بنيان، وصيانة لها، وعمارة بذكر اسم الله، من الصلاة وغيرها، وهذا أشرف القسمين، ولهذا شرعت الصلوات الخمس والجمعة في المساجد، وجوبا عند أكثر العلماء، أو استحبابا عند آخرين. ثم مدح تعالى عمارها بالعبادة فقال: {يُسَبِّحُ لَهُ} إخلاصا {بِالْغُدُوِّ} أول النهار {وَالآصَالِ} آخره.

{وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ} "ve içlerinde adının anılmasına" buyruğuna; farzı ve nâfilesiyle bütün namazlar, Kur'an tilaveti, tesbih, tehlil ve diğer zikir çeşitleri, ilim öğrenmek ve öğretmek, ilmî müzakere yapmak, itikâf ve mescitlerde yapılan diğer ibadetler girer. Bu sebeple mescitlerin imarı iki kısımdır: Bina imarı ve korunması ile namaz ve benzeri şeylerle Allah'ın adının anılması suretiyle imarı. Bu ikincisi iki kısmın en şereflisidir; bu yüzden beş vakit namaz ve Cuma namazı, âlimlerin çoğuna göre vacip olarak, diğerlerine göre ise müstehap olarak mescitlerde meşru kılınmıştır. Sonra Yüce Allah ibadetle mescitleri imar edenleri övüp şöyle buyurdu: İhlasla {يُسَبِّحُ لَهُ} "O'nu tesbih ederler" {بِالْغُدُوِّ} günün evvelinde "sabahleyin" {وَالآصَالِ} ve günün sonunda "akşamleyin."

8674. Metin

{رِجَالٌ لا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالأبْصَارُ * لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ} .

{رِجَالٌ لا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالأبْصَارُ * لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ} "Öyle erler vardır ki, ne ticaret ne de alışveriş onları Allah'ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin dehşetten döneceği bir günden korkarlar. Çünkü Allah, onlara yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve lütfundan onlara daha fazlasını da bağışlayacaktır. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır."

8675. Metin

{رِجَالٌ} خص هذين الوقتين لشرفهما ولتيسر السير فيهما إلى الله وسهولته. ويدخل في ذلك، التسبيح في الصلاة وغيرها، ولهذا شرعت أذكار الصباح والمساء وأورادهما عند الصباح والمساء. أي: يسبح فيها الله، رجال، وأي: رجال، ليسوا ممن يؤثر على ربه دنيا، ذات لذات، ولا تجارة ومكاسب، مشغلة عنه، {لا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ} وهذا يشمل كل تكسب يقصد به العوض، فيكون قوله: {وَلا بَيْعٌ} من باب عطف الخاص على العام، لكثرة الاشتغال بالبيع على غيره، فهؤلاء الرجال، وإن اتجروا، وباعوا، واشتروا، فإن ذلك، لا محذور فيه. لكنه لا تلهيهم تلك، بأن يقدموها ويؤثروها على {ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ} بل جعلوا طاعة الله وعبادته غاية مرادهم، ونهاية مقصدهم، فما حال بينهم وبينها رفضوه.

Şereflerinden ve bu iki vakitte Allah'a yönelişin kolaylığından ötürü bu iki vakti tahsis etmiştir. Namazdaki ve namaz dışındaki tesbih de buna girer; bu yüzden sabah ve akşam vakitlerinde sabah-akşam zikirleri ve evrâdı meşru kılınmıştır. Yani orada Allah'ı öyle {رِجَالٌ} erler tesbih ederler ki, hem de ne erler! Rablerine karşı lezzetlerle dolu bir dünyayı veya O'ndan alıkoyan ticaret ve kazançları tercih eden kimselerden değillerdir. {لا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ} "onları ticaret alıkoymaz"; bu karşılık amaçlanan her türlü kazanç sağlamayı kapsar. {وَلا بَيْعٌ} "ne de alışveriş" buyruğu ise -diğerlerine nispeten alışverişle meşguliyetin çokluğundan ötürü- özelin genele atfedilmesi kabilindendir. Bu erler ticaret yapsalar, alıp satsalar bile bunda bir sakınca yoktur. Ancak bu durum onları alıkoymaz; yani bu işleri {ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ} "Allah'ı anmanın, namazı dosdoğru kılmanın ve zekâtı vermenin" önüne geçirip tercih etmezler; bilakis Allah'a itaati ve kulluğu arzularının gayesi ve maksatlarının son noktası kılmışlardır. Dolayısıyla kendileriyle bu kulluk arasına giren her şeyi terk ederler.

8676. Metin

ولما كان ترك الدنيا شديدا على أكثر النفوس، وحب المكاسب بأنواع التجارات محبوبا لها، ويشق عليها تركه في الغالب، وتتكلف من تقديم حق الله على ذلك، ذكر ما يدعوها إلى ذلك -ترغيبا وترهيبا- فقال: {يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالأبْصَارُ} من شدة هوله وإزعاجه للقلوب والأبدان، فلذلك خافوا ذلك اليوم، فسهل عليهم العمل، وترك ما يشغل عنه، {لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا} والمراد بأحسن ما عملوا: أعمالهم الحسنة الصالحة، لأنها أحسن ما عملوا، لأنهم يعملون المباحات وغيرها، فالثواب لا يكون إلا على العمل الحسن، كقوله تعالى: {لِيُكَفِّرَ اللَّهُ عَنْهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ ما كَانُوا يَعْمَلُونَ} {وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ} زيادة كثيرة عن الجزاء المقابل لأعمالهم، {وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ} بل يعطيه من الأجر ما لا يبلغه عمله، بل ولا تبلغه أمنيته، ويعطيه من الأجر بلا عد ولا كيل، وهذا كناية عن كثرته جدا.

Dünyayı terk etmek nefislerin çoğuna ağır geldiği, ticaret türleriyle kazanç sağlamak nefislere sevimli olup bunu terk etmek çoğunlukla zor geldiği ve Allah'ın hakkını buna takdim etmekte zorlandıkları için, teşvik ve sakındırma yoluyla onları buna sevk eden şeyi zikredip şöyle buyurdu: {يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالأبْصَارُ} "Onlar, kalplerin ve gözlerin [dehşetten] döneceği bir günden korkarlar"; o günün korkusunun şiddetinden ve kalpleri ve bedenleri sarsmasından ötürü [korkarlar]. Bundan dolayı o günden korktular; böylece amel işlemek ve o amelden alıkoyan şeyleri terk etmek onlara kolay geldi. {لِيَجْزِيَهُمُ اللَّهُ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا} "Çünkü Allah, onlara yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecektir." Yaptıklarının en güzelinden kasıt, güzel ve salih amelleridir; çünkü işlediklerinin en güzeli onlardır, zira mubahları ve diğer şeyleri de işlerler. Sevap ise ancak güzel amele verilir; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Tâ ki Allah onların işledikleri kötülükleri örtsün ve yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlarını versin." {وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ} "ve lütfundan onlara daha fazlasını da bağışlayacaktır"; amellerinin karşılığı olan cezanın/mükâfatın çok üzerinde bir fazlalıkla [verecektir]. {وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ} "Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır"; bilakis ona amelinin ulaşamayacağı, hatta temennisinin dahi varamayacağı mükâfat verir; ona sayısız ve ölçüsüz mükâfat ihsan eder ki bu da onun pek çokluğundan kinayedir.

8677. Metin

{٣٩ - ٤٠} {وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللَّهَ عِنْدَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ * أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ} .

{٣٩ - ٤٠} {وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا وَوَجَدَ اللَّهَ عِنْدَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ * أَوْ كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ} "İnkâr edenlere gelince, onların amelleri ıssız çöldeki serap gibidir; susayan kimse onu su sanır. Nihayet ona vardığında hiçbir şey bulamaz; ancak yanında Allah'ı bulur ve O da onun hesabını tastamam görür. Allah hesabı pek çabuk görendir. Yahut derin bir denizdeki karanlıklar gibidir; onu üst üste dalgalar ve dalganın üstünde de bulutlar kaplamıştır. Birbiri üstüne yığılmış karanlıklar... İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Allah kime nur vermemişse, artık onun hiçbir nuru yoktur."

8678. Metin

هذان مثلان، ضربهما الله لأعمال الكفار في بطلانها وذهابها سدى وتحسر عامليها منها فقال: {وَالَّذِينَ كَفَرُوا} بربهم وكذبوا رسله {أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ} أي: بقاع، لا شجر فيه ولا نبت.

Bu iki misal, inkâr edenlerin amellerinin boşa gitmesi, heba olup yok olması ve işleyenlerin bundan ötürü hüsrana uğraması hakkında Allah'ın verdiği misallerdir. Şöyle buyurdu: Rablerini inkâr eden ve O'nun elçilerini yalanlayan {وَالَّذِينَ كَفَرُوا} "inkâr edenler var ya", {أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِقِيعَةٍ} "onların amelleri ıssız çöldeki serap gibidir"; yani içinde ne ağaç ne de bitki bulunan düz arazideki [serap gibidir].

8679. Metin

{يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً} شديد العطش، الذي يتوهم ما لا يتوهم غيره، بسبب ما معه من العطش، وهذا حسبان باطل، فيقصده ليزيل ظمأه، {حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا} فندم ندما شديدا، وازداد ما به من الظمأ، بسبب انقطاع رجائه، كذلك أعمال الكفار، بمنزلة السراب، ترى ويظنها الجاهل الذي لا يدري الأمور، أعمالا نافعة، فيغره صورتها، ويخلبه خيالها، ويحسبها هو أيضا أعمالا نافعة لهواه، وهو أيضا محتاج إليها بل مضطر إليها، كاحتياج الظمآن للماء، حتى إذ قدم على أعماله يوم الجزاء، وجدها ضائعة، ولم يجدها شيئا، والحال إنه لم يذهب، لا له ولا عليه، بل {وجد اللَّهَ عِنْدَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ} لم يخف عليه من عمله نقير ولا قطمير، ولن يعدم منه قليلا ولا كثيرا، {وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ} فلا يستبطئ الجاهلون ذلك الوعد، فإنه لا بد من إتيانه، ومثلها الله بالسراب الذي بقيعة، أي: لا شجر فيه ولا نبات، وهذا مثال لقلوبهم، لا خير فيها ولا بر، فتزكو فيها الأعمال وذلك للسبب المانع، وهو الكفر.

{يَحْسَبُهُ الظَّمْآنُ مَاءً} "Susayan kimse onu su sanır"; susuzluğu sebebiyle başkasının vehmetmediği şeyleri vehmeden aşırı susamış kimse [su sanır]. Bu batıl bir zandır; susuzluğunu gidersin diye ona yönelir, {حَتَّى إِذَا جَاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْئًا} "nihayet ona vardığında hiçbir şey bulamaz"; böylece son derece pişman olur ve ümidinin kesilmesi sebebiyle susuzluğu daha da artar. Kâfirlerin amelleri de tıpkı serap mesabesindedir: Görülür ve işlerin mahiyetini bilmeyen cahil kimse onları faydalı ameller zanneder. Sureti onu aldatır, hayali onu büyüler; kendisi de hevasına uygun olarak onları faydalı ameller sanır. O da susamış kimsenin suya olan ihtiyacı gibi buna muhtaçtır, hatta mecburdur. Nihayet ceza gününde amellerinin huzuruna vardığında onları zayi olmuş bulur, hiçbir şey bulamaz. Bu halde iken ne lehine ne de aleyhine gitmemiş değildir; bilakis {وجد اللَّهَ عِنْدَهُ فَوَفَّاهُ حِسَابَهُ} "yanında Allah'ı bulur ve O da onun hesabını tastamam görür." O'na amelinden zerre kadar bir şey gizli kalmaz; ondan az veya çok hiçbir şeyi kaybetmez. {وَاللَّهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ} "Allah hesabı pek çabuk görendir." Cahiller o vaadi uzak görmesinler; çünkü onun gelmesi kaçınılmazdır. Allah bunu ağaç ve bitkisi olmayan ıssız arazideki seraba benzetmiştir; bu da onların kalpleri için bir örnektir; kalplerinde hiçbir hayır ve iyilik yoktur ki ameller orada temizlenip gelişsin; bu da engelleyici sebep olan küfürden ötürüdür.

8680. Metin

والمثل الثاني، لبطلان أعمال الكفار {كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ} بعيد قعره، طويل مداه {يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ} ظلمة البحر اللجي، ثم فوقه ظلمة الأمواج المتراكمة، ثم فوق ذلك، ظلمة السحب المدلهمة، ثم فوق ذلك ظلمة الليل البهيم، فاشتدت الظلمة جدا، بحيث أن الكائن في تلك الحال {إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا} مع قربها إليه، فكيف بغيرها، كذلك الكفار، تراكمت على قلوبهم الظلمات، ظلمة الطبيعة، التي لا خير فيها، وفوقها ظلمة الكفر، وفوق ذلك، ظلمة الجهل، وفوق ذلك، ظلمة الأعمال الصادرة عما ذكر، فبقوا في الظلمة متحيرين، وفي غمرتهم يعمهون، وعن الصراط المستقيم مدبرين، وفي طرق الغي والضلال يترددون، وهذا لأن الله تعالى خذلهم، فلم يعطهم من نوره، {وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ} لأن نفسه ظالمة جاهلة، فليس فيها من الخير والنور، إلا ما أعطاها مولاها، ومنحها ربها. يحتمل أن هذين المثالين، لأعمال جميع الكفار، كل منهما، منطبق عليها، وعددهما لتعدد الأوصاف، ويحتمل أن كل مثال، لطائفة وفرقة. فالأول، للمتبوعين، والثاني، للتابعين، والله أعلم.

Kâfirlerin amellerinin batıllığına dair ikinci misal ise şudur: Dibi derin, mesafesi uçsuz bucaksız {كَظُلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّيٍّ} "derin bir denizdeki karanlıklar gibidir"; {يَغْشَاهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهِ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ} "onu üst üste dalgalar ve dalganın üstünde de bulutlar kaplamıştır. Birbiri üstüne yığılmış karanlıklar..." Derin denizin karanlığı, sonra onun üzerinde üst üste binen dalgaların karanlığı, sonra onun üzerinde kapkara bulutların karanlığı, sonra onun da üzerinde zifiri gecenin karanlığı... Böylece karanlık son derece şiddetlenmiştir; öyle ki o halde bulunan kimse {إِذَا أَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرَاهَا} "elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez"; kendisine bunca yakınlığına rağmen göremezse, başka şeyleri nasıl görsün?! Kâfirler de böyledir; kalpleri üzerinde karanlıklar üst üste yığılmıştır: İçinde hayır olmayan fıtrat bozukluğunun karanlığı, onun üzerinde küfür karanlığı, onun üzerinde cehalet karanlığı, onun da üzerinde zikredilenlerden sadır olan amellerin karanlığı. Böylece karanlık içinde şaşkın kalmışlar, gafletleri içinde bocalayıp durmakta, dosdoğru yoldan yüz çevirmekte, azgınlık ve sapıklık yollarında gidip gelmektedirler. Bu da Yüce Allah onları yardımsız bırakıp kendi nurundan onlara vermediği içindir. {وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللَّهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ} "Allah kime nur vermemişse, artık onun hiçbir nuru yoktur." Çünkü nefsi zalim ve cahildir; Mevlâsının ona verdiği ve Rabbinin lütfettiği şeyden başka onda hiçbir hayır ve nur yoktur. Bu iki misalin bütün kâfirlerin amelleri hakkında olması ve her ikisinin de onlara uyması, vasıfların çokluğundan ötürü iki tane zikredilmiş olması muhtemeldir; her bir misalin ayrı bir fırkaya ait olması da muhtemeldir: Birincisi tabi olunan önderler için, ikincisi ise peşlerinden giden tabiiler içindir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

8681. Metin

{٤١ - ٤٢} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ * وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ} .

{٤١ - ٤٢} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ * وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ} "Göklerde ve yerde olanların, kanat çırpan kuşların Allah'ı tesbih ettiğini görmedin mi? Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir. Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır ve dönüş ancak Allah'adır."

8682. Metin

نبه تعالى عباده على عظمته، وكمال سلطانه، وافتقار جميع المخلوقات له في ربوبيتها، وعبادتها فقال: {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} من حيوان وجماد {وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ} أي: صافات أجنحتها، في جو السماء، تسبح ربها. {كُلٌّ} من هذه المخلوقات {قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ} أي: كل له صلاة وعبادة بحسب حاله اللائقة به، وقد ألهمه الله تلك الصلاة والتسبيح، إما بواسطة الرسل، كالجن والإنس والملائكة، وإما بإلهام منه تعالى، كسائر المخلوقات غير ذلك، وهذا الاحتمال أرجح، بدليل قوله: {وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ} أي: علم جميع أفعالها، فلم يخف عليه منها (١) شيء، وسيجازيهم بذلك، فيكون على هذا، قد جمع بين علمه (٢) بأعمالها، وذلك بتعليمه، وبين علمه بأعمالهم المتضمن للجزاء.

Yüce Allah büyüklüğüne, hükümranlığının kemaline ve rubûbiyetinde ve ibadetinde bütün yaratılmışların O'na muhtaç olduğuna kullarının dikkatini çekerek şöyle buyurdu: Canlı ve cansız varlıklardan {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} "Göklerde ve yerde olanların... Allah'ı tesbih ettiğini görmedin mi?" {وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ} "ve kanat çırpan kuşların da" yani gök boşluğunda kanatlarını açıp dizerek Rablerini tesbih ettiklerini [görmedin mi]? Bu mahlukattan {كُلٌّ} "her biri" {قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ} "kendi namazını/duasını ve tesbihini bilmiştir"; yani her birinin kendi durumuna layık olan bir namazı/duası ve ibadeti vardır. Allah o namaz ve tesbihi onlara ilham etmiştir; ya cinler, insanlar ve melekler gibi elçiler vasıtasıyla, ya da bunların dışındaki diğer mahlukat gibi bizzat Yüce Allah'tan bir ilham ile. Bu ihtimal şu buyruğun delaletiyle daha racihtir: {وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ} "Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir"; yani bütün fiillerini bilmiştir, onlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz ve onları bununla cezalandıracaktır/mükâfatlandıracaktır. Buna göre O'na öğretmesiyle amellerini bilmesi ile karşılık vermeyi içeren amellerini bilmesini bir arada toplamış olur.

8683. Metin

ويحتمل أن الضمير في قوله: {قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ} يعود إلى الله، وأن الله تعالى قد علم عباداتهم، وإن لم تعلموا -أيها العباد- منها، إلا ما أطلعكم الله عليه. وهذه الآية كقوله تعالى: {تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا} فلما بين عبوديتهم وافتقارهم إليه -من جهة العبادة والتوحيد- بين افتقارهم، من جهة الملك والتربية والتدبير فقال: {وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} خالقهما ٣ ورازقهما، والمتصرف فيهما، في حكمه الشرعي [والقدري] ٤ في هذه الدار، وفي حكمه الجزائي، بدار القرار، بدليل قوله: {وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ} أي: مرجع الخلق ومآلهم، ليجازيهم بأعمالهم.

{قَدْ عَلِمَ صَلاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ} “Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir” âyetindeki zamirin Allah'a râci olması, yani Yüce Allah'ın onların ibadetlerini bildiği2 -ey kullar! Allah'ın size bildirdiği kadarı müstesna siz bunlardan1 hiçbir şey bilmeseniz de- anlamında olması da muhtemeldir. Bu âyet, Yüce Allah'ın şu âyeti gibidir: {تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلَكِنْ لا تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا} “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz O Halîm'dir, çok bağışlayıcıdır.” [Allah], ibadet ve tevhid yönünden onların kulluklarını ve Kendisine olan muhtaçlıklarını açıklayınca; mülk, terbiye ve tedbir yönünden de muhtaçlıklarını açıklayarak şöyle buyurmuştur: {وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır.” [O], her ikisinin de yaratıcısı3, rızıklandırıcısı ve bu dünyada şer‘î [ve kaderî]4 hükmüyle, ebediyet yurdunda da cezaî hükmüyle her ikisinde tasarruf edendir. Nitekim şu buyruk da buna delildir: {وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ} “Dönüş de ancak Allah'adır.” Yani mahlûkatın dönüşü ve varacağı yer, amellerinin karşılığını vermesi için O'nadır.

8684. Metin

{٤٣ - ٤٤} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُزْجِي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلالِهِ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالأبْصَارِ}

{٤٣ - ٤٤} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُزْجِي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلالِهِ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِالأبْصَارِ} "Görmedin mi ki Allah bulutları sevk eder, sonra onları bir araya getirip kaynaştırır, sonra da üst üste yığar. Derken aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Gökyüzünden, oradaki dolu dolu dağlardan dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu çevirip uzaklaştırır. Şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alır."

8686. Metin

أي: ألم تشاهد ببصرك، عظيم قدرة الله، وكيف {يُزْجِي} أي: يسوق {سَحَابًا} قطعا متفرقة {ثُمَّ يُؤَلِّفُ} بين تلك القطع، فيجعله سحابا متراكما، مثل الجبال.

Yani: Gözünle Allah'ın kudretinin büyüklüğünü ve parça parça dağılmış {سَحَابًا} "bulutları" nasıl {يُزْجِي} sevk ettiğini/sürdüğünü, {ثُمَّ يُؤَلِّفُ} "sonra" o parçaların "arasını bir araya getirip kaynaştırdığını" ve onu dağlar gibi üst üste yığılmış bulutlar haline getirdiğini görmedin mi?

8687. Metin

{فَتَرَى الْوَدْقَ} أي: الوابل والمطر، يخرج من خلال السحاب، نقطا متفرقة، ليحصل بها الانتفاع من دون ضرر، فتمتلئ بذلك الغدران، وتتدفق الخلجان، وتسيل الأودية، وتنبت الأرض من كل زوج كريم، وتارة ينزل الله من ذلك السحاب بردا يتلف ما يصيبه.

{فَتَرَى الْوَدْقَ} "Derken yağmurun çıktığını görürsün"; yani sağanak ve yağmurun, hiçbir zarar vermeden kendisinden faydalanılsın diye bulutların aralarından ayrı ayrı damlalar halinde çıktığını görürsün. Böylece göletler dolar, ırmaklar çağlar, vadiler akar ve yeryüzü her türlü güzel çiftten bitkiler bitirir. Kimi zaman da Allah o buluttan, isabet ettiği şeyi telef eden dolu indirir.

8688. Metin

{فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاءُ} بحسب ما اقتضاه حكمه القدري، وحكمته التي يحمد عليها، {يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ} أي: يكاد ضوء برق ذلك السحاب، من شدته {يَذْهَبُ بِالأبْصَارِ} أليس الذي أنشأها وساقها لعباده المفتقرين، وأنزلها على وجه يحصل به النفع وينتفي به الضرر، كامل القدرة، نافذ المشيئة، واسع الرحمة؟.

Kaderî hükmünün ve övgüye layık hikmetinin gerektirdiği şekilde {فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاءُ} "onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu çevirip uzaklaştırır." {يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ} "Şimşeğinin parıltısı neredeyse" -yani o bulutun şimşeğinin ışığı şiddetinden ötürü neredeyse- {يَذْهَبُ بِالأبْصَارِ} "gözleri alır." Onu yoktan var eden, O'na muhtaç kullarına sevk eden, fayda hasıl olup zarar defolacak şekilde indiren Zat; kudreti kâmil, dilemesi geçerli ve merhameti geniş olan değil midir?

8689. Metin

{يُقَلِّبُ اللَّهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأولِي الأبْصَارِ} .

{يُقَلِّبُ اللَّهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأولِي الأبْصَارِ} "Allah gece ile gündüzü birbirine çevirir. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için elbette bir ibret vardır."

8690. Metin

{يُقَلِّبُ اللَّهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ} من حر إلى برد، ومن برد إلى حر، من ليل إلى نهار، ومن نهار إلى ليل، ويديل الأيام بين عباده، {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأولِي الأبْصَارِ} أي: لذوي البصائر، والعقول النافذة للأمور المطلوبة منها، كما تنفذ الأبصار إلى الأمور المشاهدة الحسية. فالبصير ينظر إلى هذه المخلوقات نظر اعتبار وتفكر وتدبر لما أريد بها ومنها، والمعرض الجاهل نظره إليها نظر غفلة، بمنزلة نظر البهائم.

{يُقَلِّبُ اللَّهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ} "Allah gece ile gündüzü birbirine çevirir"; sıcaktan soğuğa, soğuktan sıcağa, geceden gündüze, gündüzden geceye çevirir ve günleri kulları arasında döndürür durur. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأولِي الأبْصَارِ} "Şüphesiz bunda basiret sahipleri için elbette bir ibret vardır." Yani basiret sahipleri, tıpkı gözlerin duyusal olarak müşahede edilen şeylere nüfuz ettiği gibi kendilerinden istenen işlerin künhüne nüfuz eden akıl sahipleri için [ibret vardır]. Basiret sahibi kimse bu yaratılmışlara, onlarla ve kendilerinden neyin murat edildiğini ibret alma, tefekkür ve tezekkür nazarıyla bakar; yüz çeviren cahil ise onlara tıpkı hayvanların bakışı mesabesinde bir gaflet nazarıyla bakar.

8691. Metin

{٤٥} {وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} .

{٤٥} {وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} "Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi de dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir."

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.