8763. Metin
وهي مكية عند الجمهور
Cumhura göre bu sûre Mekkîdir.
8764. Metin
{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا * الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا} .
{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا * الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا} "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren [Allah] pek yücedir. O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur; hiçbir çocuk edinmemiştir, mülkünde hiçbir ortağı yoktur ve her şeyi yaratıp ona bir ölçü ve düzen vermiştir."
8765. Metin
هذا بيان لعظمته الكاملة وتفرده [بالوحدانية] (١) من كل وجه وكثرة خيراته وإحسانه فقال: {تَبَارَكَ} أي: تعاظم وكملت أوصافه وكثرت خيراته الذي من أعظم خيراته ونعمه أن نزل هذا القرآن الفارق بين الحلال والحرام والهدى والضلال وأهل السعادة من أهل الشقاوة، {عَلَى عَبْدِهِ} محمد ﷺ الذي كمل مراتب العبودية وفاق جميع المرسلين، {لِيَكُونَ} ذلك الإنزال للفرقان على عبده {لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا} ينذرهم بأس الله ونقمه ويبين لهم مواقع رضا الله من سخطه، حتى إن من قبل نذارته وعمل بها كان من الناجين في الدنيا والآخرة الذين حصلت لهم السعادة الأبدية والملك السرمدي، فهل فوق هذه النعمة وهذا الفضل والإحسان شيء؟ فتبارك الذي هذا من بعض إحسانه وبركاته.
Bu; O'nun kâmil azametinin, her yönden birliğinin ve hayır ile ihsanının çokluğunun beyanıdır. Şöyle buyurdu: {تَبَارَكَ} "Pek yücedir"; yani azameti sonsuzdur, sıfatları kâmildir, hayırları pek çoktur. O'nun en büyük hayır ve nimetlerinden biri de helal ile haramı, hidayet ile sapıklığı, saadet ehli ile şekavet ehlini birbirinden ayıran bu Kur'an'ı indirmesidir; kulluk mertebelerini kemale erdirip bütün elçilerin fevkine çıkan {عَلَى عَبْدِهِ} "kulu" Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem indirmesidir. Kuluna bu Furkân'ın indirilişi {لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا} "âlemlere bir uyarıcı olsun diye"dir; onları Allah'ın azabı ve intikamıyla uyarsın, Allah'ın rızasına ve gazabına vesile olan yerleri onlara açıklasın diye. Öyle ki O'nun uyarısını kabul edip onunla amel eden kimse dünyada ve ahirette kurtulanlardan, ebedî saadete ve bitimsiz bir mülke kavuşanlardan olur. Bu nimetin, bu fazl ve ihsanın fevkinde başka bir şey var mıdır?! İşte bu [nimetler], ihsan ve bereketlerinden yalnızca bir kısmı olan Zat pek yücedir, pek mübarektir!
8766. Metin
{الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: له التصرف فيهما وحده، وجميع من فيهما مماليك وعبيد له مذعنون لعظمته خاضعون لربوبيته، فقراء إلى رحمته الذي {لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ} وكيف يكون له ولد أو شريك وهو المالك وغيره مملوك، وهو القاهر وغيره مقهور وهو الغني بذاته من جميع الوجوه، والمخلوقون مفتقرون إليه فقرا ذاتيا من جميع الوجوه؟ "
{الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} "O ki göklerin ve yerin mülkü O'nundur"; yani ikisinde tasarruf yetkisi sadece O'na aittir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nun memlûkleri ve kullarıdır; O'nun azametine boyun eğmiş, rubûbiyetine teslim olmuş ve rahmetine muhtaçtırlar. O ki {لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ} "hiçbir çocuk edinmemiştir, mülkünde hiçbir ortağı yoktur." Kendisi mâlik iken başkası memlûk, Kendisi kâhir (mutlak galip) iken başkası makdur/mahkûm, Kendisi her bakımdan zâtı gereği zengin (ganî) iken mahlûkat her bakımdan zâtı gereği O'na muhtaç iken nasıl O'nun çocuğu veya ortağı olabilir?!
8767. Metin
وكيف يكون له شريك في الملك ونواصي العباد كلهم بيديه، فلا يتحركون أو يسكنون ولا يتصرفون إلا بإذنه فتعالى الله عن ذلك علوا كبيرا، فلم يقدره حق قدره من قال فيه ذلك ولهذا قال: {وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ} شمل العالم العلوي والعالم السفلي من حيواناته ونباتاته وجماداته، {فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا} أي: أعطى كل مخلوق منها ما يليق به ويناسبه من الخلق وما تقتضيه حكمته من ذلك، بحيث صار كل مخلوق لا يتصور العقل الصحيح أن يكون بخلاف شكله وصورته المشاهدة، بل كل جزء وعضو من المخلوق الواحد لا يناسبه غير محله الذي هو فيه. قال تعالى: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الأعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى} وقال تعالى: {رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى} ولما بين كماله وعظمته وكثرة إحسانه كان ذلك مقتضيا لأن يكون وحده المحبوب المألوه المعظم المفرد بالإخلاص وحده لا شريك له ناسب أن يذكر بطلان عبادة ما سواه فقال:
Bütün kulların perçemleri O'nun elindeyken ve O'nun izni olmaksızın ne hareket edebilir, ne durabilir, ne de herhangi bir tasarrufta bulunabilirlerken, mülkte O'nun nasıl bir ortağı olabilir ki? Allah, bundan pek yücedir, son derece münezzehtir. O'nun hakkında böyle bir şey söyleyen kimse, O'nu hakkıyla takdir edememiştir. İşte bu sebeple şöyle buyurdu: {وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ} “ve her şeyi yaratmıştır”; [bu ifade] hayvanları, bitkileri ve cansız varlıklarıyla üst ve alt âlemin tamamını kuşatır. {فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا} “ve ona bir nizam verip mukadderatını tayin etmiştir”; yani bu mahlûkattan her birine yaratılışından kendine yaraşan ve uygun düşen ne varsa ve hikmetinin gerektirdiği ne ise onu vermiştir. Öyle ki her bir yaratılmışın, gözle görülen bu şekil ve suretinin dışında bir halde bulunması selim bir akıl tarafından tasavvur dahi edilemez. Hatta tek bir mahlûkun her bir parçası ve uzvu için, bulunduğu yerden başkası uygun düşmez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الأعْلَى الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدَى} “Yüce Rabbinin adını tesbih et. O ki yaratıp düzene koydu. O ki ölçüyü belirleyip yol gösterdi.” Ve yine Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَى} “Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” O, kemalini, azametini ve ihsanının çokluğunu beyan edince; bu durum, O'nun tek başına sevilen, ibadet edilen, yüceltilen ve hiçbir ortağı olmaksızın sadece Kendisine ihlasla yönelinen yegâne ilah olmasını gerektirdiğinden, O'ndan başkasına ibadet etmenin batıl olduğunu zikretmek münasip düşmüş ve şöyle buyurmuştur:1
8768. Metin
{٣} {وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعًا وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلا حَيَاةً وَلا نُشُورًا} .
{٣} {وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً لا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعًا وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلا حَيَاةً وَلا نُشُورًا} "O'nu bırakıp, hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine dahi ne bir zarar ne de bir fayda vermeye güçleri yetmeyen, ne öldürmeye, ne yaşatmaya ve ne de yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilahlar edindiler."
8769. Metin
أي: من أعجب العجائب وأدل الدليل على سفههم ونقص عقولهم، بل أدل على ظلمهم وجراءتهم على ربهم أن اتخذوا آلهة بهذه الصفة، في كمال العجز أنها لا تقدر على خلق شيء بل هم مخلوقون، بل بعضهم مما عملته أيديهم. {وَلا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعًا} أي: لا قليلا ولا كثيرا، لأنه نكرة في سياق النفي.
Yani: Akıllarının noksanlığına ve beyinsizliklerine en açık delil, hatta Rablerine karşı cüretlerine ve zulümlerine en büyük şahit; acizlikte son noktada olan, hiçbir şeyi yaratmaya güç yetiremeyen, bilakis kendileri yaratılmış, hatta bir kısmı bizzat kendi elleriyle yontulup yapılmış bu vasıftaki varlıkları ilah edinmeleridir. {وَلا يَمْلِكُونَ لأنْفُسِهِمْ ضَرًّا وَلا نَفْعًا} "Kendi nefislerine dahi ne bir zarar ne de bir fayda vermeye güçleri yetmez"; yani ne az ne de çok hiçbir fayda ve zarara malik değillerdir, zira olumsuzluk siyakında nekiredir.
8770. Metin
{وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلا حَيَاةً وَلا نُشُورًا} أي: بعثا بعد الموت، فأعظم أحكام العقل بطلان إلهيتها وفسادها وفساد عقل من اتخذها آلهة وشركاء للخالق لسائر المخلوقات من غير مشاركة له في ذلك، الذي بيده النفع والضر والعطاء والمنع الذي يحيي ويميت ويبعث من في القبور ويجمعهم ليوم النشور، وقد جعل لهم دارين دار الشقاء والخزي والنكال لمن اتخذ معه آلهة أخرى، ودار الفوز والسعادة والنعيم المقيم لمن اتخذه وحده معبودا.
{وَلا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلا حَيَاةً وَلا نُشُورًا} "ne öldürmeye, ne yaşatmaya ve ne de yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yeter." Yani ölümden sonra diriltmeye de [güçleri yetmez]. Aklın en kesin hükmü; bu putların ilahlığının batıl ve fasit olduğu, fayda ve zarar, vermek ve menetmek kudret elinde olan, dirilten, öldüren, kabirlerdekileri diriltip mahşer gününde toplayan ve hiçbir ortağı olmaksızın bütün mahlukatı yaratan Yaratıcı'ya bunları ilah ve ortak koşan kimsenin aklının da son derece bozuk olduğudur. Allah insanlar için iki yurt kılmıştır: Kendisiyle birlikte başka ilahlar edinen kimse için şekavet, rüsvaylık ve ceza yurdu; yalnızca O'nu bir ve tek Mabud edinen kimse için ise kurtuluş, saadet ve ebedî nimet yurdu.
8771. Metin
ولما قرر بالدليل القاطع الواضح صحة التوحيد وبطلان ضده قرر صحة الرسالة وبطلان قول من عارضها واعترضها فقال:
Kesin ve apaçık delille tevhidin doğruluğunu ve zıddının batıllığını ispat edince, risaletin hakikatini ve ona karşı çıkıp itiraz edenlerin sözünün batıllığını ortaya koyarak şöyle buyurdu:
8772. Metin
{٤ - ٦} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا إِفْكٌ افْتَرَاهُ وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جَاءُوا ظُلْمًا وَزُورًا * وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلا * قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا} .
{٤ - ٦} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا إِفْكٌ افْتَرَاهُ وَأَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ آخَرُونَ فَقَدْ جَاءُوا ظُلْمًا وَزُورًا * وَقَالُوا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلا * قُلْ أَنْزَلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا} "İnkâr edenler: 'Bu [Kur'an], onun uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir; bu hususta başka bir topluluk da ona yardım etmiştir' dediler. Böylece onlar haksızlığa ve yalana sarıldılar. Bir de dediler ki: 'Bu, öncekilerin masallarıdır; onları başkasına yazdırmış da sabah akşam kendisine okunmaktadır.' De ki: 'Onu göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen [Allah] indirmiştir. Şüphesiz O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'"
8773. Metin
أي: وقال الكافرون بالله الذي أوجب لهم كفرهم أن قالوا في القرآن والرسول: إن هذا القرآن كذب كذبه محمد وإفك افتراه على الله وأعانه على ذلك قوم آخرون.
Yani: Küfürleri sebebiyle Allah'ı inkâr eden kâfirler Kur'an ve Resûl hakkında şöyle dediler: "Bu Kur'an Muhammed'in uydurduğu bir yalandır, Allah'a karşı uydurduğu bir iftiradır; başka bir topluluk da bu hususta ona yardım etmiştir."
8774. Metin
فرد الله عليهم ذلك بأن هذا مكابرة منهم وإقدام على الظلم والزور، الذي لا يمكن أن يدخل عقل أحد وهم أشد الناس معرفة بحالة الرسول ﷺ وكمال صدقه وأمانته وبره التام وأنه لا يمكنه، لا هو ولا سائر الخلق أن يأتوا بهذا القرآن الذي هو أجل الكلام وأعلاه وأنه لم يجتمع بأحد يعينه على ذلك فقد جاءوا بهذا القول ظلما وزورا.
Allah onlara bunun sırf bir inatlaşma, hiç kimsenin aklının kabul edemeyeceği bir zulme ve yalana cüret olduğunu bildirerek reddiyede bulundu. Zira onlar Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem halini, sıdkının, emanetinin ve tam doğruluğunun kemalini en iyi bilen kimselerdir. Ne onun ne de bütün yaratılmışların sözlerin en yücesi ve en üstünü olan bu Kur'an'ın bir benzerini getirmeye asla güç yetiremeyeceğini, ayrıca ona yardım edecek hiç kimseyle bir araya gelmediğini de çok iyi bilirler. Dolayısıyla onlar bu sözleriyle haksızlığa ve yalana sarılmışlardır.
8775. Metin
ومن جملة أقاويلهم فيه أن قالوا: هذا الذي جاء به محمد {أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا} أي: هذا قصص الأولين وأساطيرهم التي تتلقاها الأفواه وينقلها كل أحد استنسخها محمد {فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلا} وهذا القول منهم فيه عدة عظائم:
Onun hakkındaki sözlerinden biri de şudur: Muhammed'in getirdiği bu şey {أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ اكْتَتَبَهَا} "öncekilerin masallarıdır; onları başkasına yazdırmıştır." Yani bu, dillerden dile dolaşan ve herkesin naklettiği öncekilerin kıssaları ve masallarıdır; Muhammed bunları istinsah ettirmiştir (yazdırmıştır), {فَهِيَ تُمْلَى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَأَصِيلا} "sabah akşam kendisine okunmaktadır/yazdırılmaktadır." Onların bu sözünde pek çok büyük cinayet ve vebal vardır:
8776. Metin
منها: رميهم الرسول الذي هو أبر الناس وأصدقهم بالكذب والجرأة العظيمة.
Bunlardan biri: İnsanların en sâdıkı ve en doğru sözlüsü olan Resûl'ü yalanla ve büyük bir cüretle itham etmeleridir.
8777. Metin
ومنها: إخبارهم عن هذا القرآن الذي هو أصدق الكلام وأعظمه وأجله - بأنه كذب وافتراء.
Bir diğeri: Sözlerin en doğrusu, en büyüğü ve en yücesi olan bu Kur'an hakkında yalan ve iftira olduğunu iddia etmeleridir.
8778. Metin
ومنها: أن في ضمن ذلك أنهم قادرون أن يأتوا بمثله وأن يضاهي المخلوق الناقص من كل وجه للخالق الكامل من كل وجه بصفة من صفاته، وهي الكلام.
Bir diğeri: Bu sözün zımnında, benzerini getirmeye kadir oldukları ve her bakımdan eksik olan mahlukun, her bakımdan kâmil olan Yaratıcı'ya O'nun sıfatlarından biri olan kelam sıfatında denk olabileceği iddiasının yer almasıdır.
8779. Metin
ومنها: أن الرسول قد علمت حالته وهم أشد الناس علما بها، أنه لا يكتب ولا يجتمع بمن يكتب له وقد زعموا ذلك.
Bir diğeri: Resûl'ün okuma yazma bilmediği, kendisine yazacak kimselerle de bir araya gelmediği herkesçe ve bilhassa kendilerince en iyi bilinen bir husus iken onların böyle bir iddiada bulunmuş olmalarıdır.
8780. Metin
فلذلك رد عليهم ذلك بقوله: {قُلْ أَنزلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: أنزله من أحاط علمه بما في السماوات وما في الأرض، من الغيب والشهادة والجهر والسر كقوله: {وَإِنَّهُ لَتَنزيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نزلَ بِهِ الرُّوحُ الأمِينُ عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ}
Bu sebeple Allah onlara şöyle buyurarak reddiyede bulunmuştur: {قُلْ أَنزلَهُ الَّذِي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} "De ki: Onu göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir." Yani onu; gaybı ve şehadeti, açığı ve gizliyi kapsayacak şekilde göklerde ve yerde ne varsa ilmiyle kuşatan Zat indirmiştir; nitekim şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki bu Kur'an âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu güvenilir Ruh (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye senin kalbine indirmiştir."
8781. Metin
ووجه إقامة الحجة عليهم أن الذي أنزله، هو المحيط علمه بكل شيء، فيستحيل ويمتنع أن يقول مخلوق ويتقول عليه هذا القرآن، ويقول: هو من عند الله وما هو من عنده ويستحل دماء من خالفه وأموالهم، ويزعم أن الله قال له ذلك، والله يعلم كل شيء ومع ذلك فهو يؤيده وينصره على أعدائه، ويمكنه من رقابهم وبلادهم فلا يمكن أحدا أن ينكر هذا القرآن، إلا بعد إنكار علم الله، وهذا لا تقول به طائفة من بني آدم سوى الفلاسفة الدهرية.
Onlara karşı hüccetin ikame ediliş vechi şudur: Onu indiren Zat her şeyi ilmiyle kuşatandır. Bir mahlukun bu Kur'an'ı kendiliğinden uydurup Allah'a iftira etmesi, Allah katından olmadığı halde 'Bu Allah katındandır' demesi, kendisine muhalefet edenlerin kanlarını ve mallarını helal sayması, Allah'ın kendisine bunu söylediğini iddia etmesi; Allah'ın ise her şeyi bildiği halde yine de onu desteklemesi, düşmanlarına karşı ona yardım etmesi, onların boyunlarına ve beldelerine onu hâkim kılması muhaldir, imkânsızdır. Dolayısıyla Allah'ın ilmini inkâr etmedikçe hiç kimse bu Kur'an'ı inkâr edemez; bunu ise dehrî felsefecilerden başka insanoğlundan hiçbir zümre söylememiştir.
8782. Metin
وأيضا فإن ذكر علمه تعالى العام ينبههم: ويحضهم على تدبر القرآن، وأنهم لو تدبروا لرأوا فيه من علمه وأحكامه ما يدل دلالة قاطعة على أنه لا يكون إلا من عالم الغيب والشهادة، ومع إنكارهم للتوحيد والرسالة من لطف الله بهم، أنه لم يدعهم وظلمهم بل دعاهم إلى التوبة والإنابة إليه ووعدهم بالمغفرة والرحمة، إن هم تابوا ورجعوا فقال: {إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا} أي: وصفه المغفرة لأهل الجرائم والذنوب، إذا فعلوا أسباب المغفرة وهي الرجوع عن معاصيه والتوبة منها. {رَحِيمًا} بهم حيث لم يعاجلهم بالعقوبة وقد فعلوا مقتضاها، وحيث قبل توبتهم بعد المعاصي وحيث محا ما سلف من سيئاتهم وحيث قبل حسناتهم وحيث أعاد الراجع إليه بعد شروده والمقبل عليه بعد إعراضه إلى حالة المطيعين المنيبين إليه.
Ayrıca Yüce Allah'ın umumi ilmini zikretmesi onları uyarmakta ve Kur'an'ı tefekküre teşvik etmektedir. Zira onlar tefekkür etselerdi, onda O'nun ilminden ve hükümlerinden, Kur'an'ın ancak gaybı ve şehadeti bilen Zat'tan olabileceğine kesin delalet eden hususları görürlerdi. Onların tevhidi ve risaleti inkâr etmelerine rağmen Allah'ın onlara olan lütfundandır ki onları zulümleriyle baş başa bırakmamış, bilakis tövbeye ve Kendisine yönelmeye davet etmiş, tövbe edip döndükleri takdirde onlara bağışlanma ve rahmet vaat ederek şöyle buyurmuştur: {إِنَّهُ كَانَ غَفُورًا} "Şüphesiz O çok bağışlayandır." Yani suç ve günah sahipleri, bağışlanmanın sebepleri olan günahlardan dönme ve tövbe etmeyi yerine getirdiklerinde O'nun sıfatı mağfirettir. {رَحِيمًا} "çok merhamet edendir"; cezayı gerektirecek şeyleri yaptıkları halde cezalandırmada acele etmemesiyle, günahlardan sonra tövbelerini kabul etmesiyle, geçmiş kötülüklerini silmesiyle, iyiliklerini kabul buyurmasıyla ve kaçıp uzaklaştıktan sonra Kendisine döneni, yüz çevirdikten sonra Kendisine yöneleni itaatkâr ve ihlasla yönelen kulların mertebesine iade etmesiyle onlara çok merhamet edendir.
8783. Metin
{٧ - ١٤} {وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسْوَاقِ لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا * أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلا رَجُلا مَسْحُورًا * انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الأمْثَالَ فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلا * تَبَارَكَ الَّذِي إِنْ شَاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا * بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا} .
{٧ - ١٤} {وَقَالُوا مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسْوَاقِ لَوْلا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا * أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلا رَجُلا مَسْحُورًا * انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الأمْثَالَ فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلا * تَبَارَكَ الَّذِي إِنْ شَاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا * بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَأَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا} "Dediler ki: 'Bu nasıl peygamber ki yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor?! Ona bir melek indirilseydi de onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!' O zalimler: 'Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediler. Bak, sana nasıl misaller verdiler de saptılar; artık hiçbir yola güç yetiremezler! Dilerse sana bundan daha hayırlısını, altından ırmaklar akan cennetleri verecek ve sana köşkler tahsis edecek olan [Allah] pek yücedir. Hayır, onlar kıyameti de yalanladılar. Biz ise kıyameti yalanlayan kimseye çılgın alevli bir ateş hazırladık."
8784. Metin
هذا من مقالة المكذبين للرسول الذين قدحوا بها في رسالته، وهو أنهم اعترضوا بأنه هلا كان ملكا أو مليكا، أو يساعده ملك فقالوا: {مَالِ هَذَا الرَّسُولِ} أي: ما لهذا الذي ادعى الرسالة؟ تهكما منهم واستهزاء.
Bu, Resûl'ü yalanlayanların onun peygamberliğine dil uzatarak söyledikleri sözlerdendir. Şöyle ki: 'Bir melek yahut bir hükümdar olsaydı ya, yahut bir melek ona yardım etseydi ya!' diye itiraz ederek alay ve istihza yoluyla şöyle dediler: {مَالِ هَذَا الرَّسُولِ} "Bu peygambere ne oluyor ki?" Yani peygamberlik iddia eden bu adama ne oluyor ki?
8786. Metin
{يَأْكُلُ الطَّعَامَ} وهذا من خصائص البشر فهلا كان ملكا لا يأكل الطعام، ولا يحتاج إلى ما يحتاج إليه البشر، {وَيَمْشِي فِي الأسْوَاقِ} للبيع والشراء وهذا -بزعمهم- لا يليق بمن يكون رسولا مع أن الله قال: {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الأسْوَاقِ} .
{يَأْكُلُ الطَّعَامَ} "Yemek yiyor"; bu ise beşerin özelliklerindendir. Yemek yemeyen ve insanların muhtaç olduğu şeylere ihtiyaç duymayan bir melek olsaydı ya! {وَيَمْشِي فِي الأسْوَاقِ} "ve çarşılarda dolaşıyor" alışveriş yapmak için. Kendi zanlarınca bu, peygamber olan birine yakışmazmış! Oysa Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı."
8787. Metin
{لَوْلا أُنزلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ} أي: هلا أنزل معه ملك يساعده ويعاونه، {فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا} وبزعمهم أنه غير كاف للرسالة ولا بطوقه وقدرته القيام بها.
{لَوْلا أُنزلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ} "Ona bir melek indirilseydi ya!" Yani kendisine yardım edecek ve destek olacak bir melek indirilseydi ya, {فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا} "böylece onunla beraber bir uyarıcı olsaydı!" Kendi batıl iddialarınca o tek başına peygamberlik için kâfi değilmiş, onu yerine getirmek onun takati ve gücü dahilinde değilmiş!
8788. Metin
{أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنز} أي: مال مجموع من غير تعب، {أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا} فيستغني بذلك عن مشيه في الأسواق لطلب الرزق.
{أَوْ يُلْقَى إِلَيْهِ كَنز} "Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı"; yani yorulmaksızın toplanmış bir mal [verilseydi], {أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا} "veya kendisinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!" Böylece rızık aramak için çarşılarda dolaşmaktan müstağni kalsaydı ya!
8789. Metin
{وَقَالَ الظَّالِمُونَ} حملهم على القول ظلمهم لا اشتباه منهم، {إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلا رَجُلا مَسْحُورًا} هذا وقد علموا كمال عقله وحسن حديثه، وسلامته من جميع المطاعن. ولما كانت هذه الأقوال منهم عجيبة جدا قال تعالى: {انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الأمْثَالَ} وهي: أنه هلا كان ملكا وزالت عنه خصائص البشر؟ أو معه ملك لأنه غير قادر على ما قال، أو أنزل عليه كنز أو جعلت له جنة تغنيه عن المشي في الأسواق أو أنه كان مسحورا.
{وَقَالَ الظَّالِمُونَ} "Ve o zalimler dediler ki:" Onları bu söze sevk eden şey bir şüpheye düşmeleri değil sırf zulümleridir: {إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلا رَجُلا مَسْحُورًا} "'Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.'" Oysa onun aklının kemalini, sözünün güzelliğini ve her türlü ayıptan uzak olduğunu pekala bilmekteydiler. Onların bu sözleri son derece hayret verici olduğundan Yüce Allah şöyle buyurdu: {انْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الأمْثَالَ} "Bak, sana nasıl misaller verdiler!" Yani: Bir melek olup da beşerî özelliklerden sıyrılsaydı ya, yahut söylediği şeylere gücü yetmediği için yanında bir melek olsaydı ya, yahut çarşılarda dolaşmaktan kendisini müstağni kılacak bir hazine indirilse veya bir bahçe verilseydi ya, yahut büyülenmiş biriymiş gibi misaller verdiler!
8790. Metin
{فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلا} قالوا أقوالا متناقضة كلها جهل وضلال وسفه، ليس في شيء منها هداية بل ولا في شيء منها أدنى شبهة تقدح في الرسالة، فبمجرد النظر إليها وتصورها يجزم العاقل ببطلانها ويكفيه عن ردها، ولهذا أمر تعالى بالنظر إليها وتدبرها والنظر: هل توجب التوقف عن الجزم للرسول بالرسالة والصدق؟ ولهذا أخبر أنه قادر على أن يعطيك خيرا كثيرا في الدنيا فقال: {تَبَارَكَ الَّذِي إِنْ شَاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ} أي: خيرا مما قالوا، ثم فسره بقوله: {جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا} مرتفعة مزخرفة، فقدرته ومشيئته لا تقصر عن ذلك ولكنه تعالى -لما كانت الدنيا عنده في غاية البعد والحقارة- أعطى منها أولياءه ورسله ما اقتضته حكمته منها، واقتراح أعدائهم بأنهم هلا رزقوا منها رزقا كثيرا جدا ظلم وجراءة.
{فَضَلُّوا فَلا يَسْتَطِيعُونَ سَبِيلا} "Böylece saptılar; artık hiçbir yola güç yetiremezler!" Hepsi cehalet, sapıklık ve beyinsizlikten ibaret çelişkili sözler söylediler. Bunların hiçbirinde ne bir hidayet ne de risalete dil uzatacak en küçük bir şüphe payı vardır. Akıl sahibi biri bunlara sadece bakmak ve tasavvur etmekle dahi batıl olduklarına kesin kanaat getirir ve ayrıca cevap vermeye gerek kalmaz. Bu sebeple Yüce Allah bunlara bakmayı, tefekkür etmeyi ve 'Bunlar Resûl'ün sıdkına ve risaletine kesin inanmaktan alıkoymayı gerektirir mi?' diye düşünmeyi emretmiştir. Dünyada sana pek çok hayır vermeye kadir olduğunu haber vererek şöyle buyurdu: {تَبَارَكَ الَّذِي إِنْ شَاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْرًا مِنْ ذَلِكَ} "Dilerse sana bundan daha hayırlısını verecek olan [Allah] pek yücedir." Yani onların söylediklerinden çok daha hayırlısını... Sonra bunu şu buyruğuyla açıkladı: {جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُورًا} "altından ırmaklar akan cennetleri ve sana [yüksek, süslü] köşkler tahsis edecek olan." O'nun kudreti ve dilemesi bundan aciz değildir; fakat dünya Allah katında son derece değersiz ve hakir olduğundan, dostlarına ve elçilerine hikmetinin gerektirdiği kadarını vermiştir. Düşmanlarının 'Onlara dünyalıktan pek çok rızık verilseydi ya!' şeklindeki teklifleri ise sırf zulüm ve haddi aşmaktır.
8791. Metin
ولما كانت تلك الأقوال التي قالوها معلومة الفساد أخبر تعالى أنها لم تصدر منهم لطلب الحق، ولا لاتباع البرهان وإنما صدرت منهم تعنتا وظلما وتكذيبا بالحق، فقالوا ما بقلوبهم من ذلك ولهذا قال: {بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ} والمكذب المتعنت الذي ليس له قصد في اتباع الحق، لا سبيل إلى هدايته ولا حيلة في مجادلته وإنما له حيلة واحدة وهي نزول العذاب به، فلهذا قال: {وَأَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا} أي: نارا عظيمة قد اشتد سعيرها، وتغيظت على أهلها واشتد زفيرها.
Söyledikleri bu sözlerin bozukluğu apaçık olduğundan, Yüce Allah bunların hakkı aramak veya bir delile tabi olmak için söylenmediğini; bilakis inatçılık, zulüm ve hakkı yalanlamak maksadıyla sadır olduğunu haber verdi. Kalplerinde olanı dillerine döktüler; bu yüzden şöyle buyurdu: {بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ} "Hayır, onlar kıyameti de yalanladılar." Hakka tabi olma gayesi gütmeyen inatçı bir yalancıyı hidayete erdirmenin hiçbir yolu, onunla münazara etmenin hiçbir çaresi yoktur. Onun tek çaresi başına azabın inmesidir. Bu sebeple şöyle buyurdu: {وَأَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعِيرًا} "Biz ise kıyameti yalanlayan kimseye çılgın alevli bir ateş hazırladık." Yani alevi şiddetlenmiş, ehline karşı öfkelenmiş ve homurtusu/uğultusu dayanılmaz hale gelmiş muazzam bir ateş [hazırladık].
8792. Metin
{إِذَا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا * وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا * لا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا} .
{إِذَا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا وَزَفِيرًا * وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا * لا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا} "[O ateş] onları uzak bir yerden görünce, onun öfkesini ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlı olarak oranın daracık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok olup gitmeyi (ölümü) çağırırlar. [Onlara şöyle denir:] 'Bugün bir defa yok olmayı çağırmayın; defalarca yok olmayı çağırın!'"
8793. Metin
{إِذَا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} أي: قبل وصولهم ووصولها إليهم، {سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا} عليهم {وَزَفِيرًا} تقلق منهم الأفئدة وتتصدع القلوب، ويكاد الواحد منهم يموت خوفا منها وذعرا قد غضبت عليهم لغضب خالقها وقد زاد لهبها لزيادة كفرهم وشرهم.
{إِذَا رَأَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} "Onları uzak bir yerden görünce"; yani onlar ateşe varmadan ve ateş onlara ulaşmadan önce, {سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظًا} "onun öfkesini" kendilerine karşı duyduğu gazabı {وَزَفِيرًا} "ve uğultusunu işitirler." Ondan ötürü yürekler hoplar, kalpler parçalanır ve her biri korkudan ve dehşetten neredeyse ölür. Yaratanının gazabından ötürü ateş onlara gazaplanmış; küfürlerinin ve kötülüklerinin artması sebebiyle alevi de ziyadeleşmiştir.
8794. Metin
{وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ} أي: وقت عذابهم وهم في وسطها، جمع في مكان بين ضيق المكان وتزاحم السكان وتقرينهم بالسلاسل والأغلال، فإذا وصلوا لذلك المكان النحس وحبسوا في أشر حبس {دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا} دعوا على أنفسهم بالثبور والخزي والفضيحة وعلموا أنهم ظالمون معتدون، قد عدل فيهم الخالق حيث أنزلهم بأعمالهم هذا المنزل، وليس ذلك الدعاء والاستغاثة بنافعة لهم ولا مغنية من عذاب الله، بل يقال لهم: {لا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا} أي: لو زاد ما قلتم أضعاف أضعافه ما أفادكم إلا الهم والغم والحزن.
{وَإِذَا أُلْقُوا مِنْهَا مَكَانًا ضَيِّقًا مُقَرَّنِينَ} "Oranın daracık bir yerine bağlı olarak atıldıkları zaman"; yani azap anında onlar ateşin ortasında iken mekânın darlığı, ahalinin izdihamı ve zincirler ve prangalarla birbirine bağlanmış olmaları tek bir yerde bir araya getirilmiştir. O uğursuz mekâna vardıklarında ve zindanların en kötüsüne hapsedildiklerinde, {دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُورًا} "orada helak olmayı çağırırlar." Kendi nefislerinin aleyhine helak, rüsvaylık ve rezillik dilerler; zalim ve haddi aşan kimseler olduklarını, amelleri sebebiyle kendilerini bu konuma indirmekle Yaratıcı'nın kendilerine adaletle muamele ettiğini anlarlar. Fakat bu feryat ve yalvarış onlara hiçbir fayda vermez, Allah'ın azabından hiçbir şeyi savamaz; bilakis kendilerine şöyle denilir: {لا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُورًا وَاحِدًا وَادْعُوا ثُبُورًا كَثِيرًا} "Bugün bir defa helak olmayı çağırmayın, defalarca helak olmayı çağırın!" Yani söylediğiniz söz katbekat artsa dahi size keder, gam ve hüzünden başka hiçbir şey kazandırmaz.
8795. Metin
لما بين جزاء الظالمين ناسب أن يذكر جزاء المتقين فقال:
Zalimlerin cezasını açıklayınca, takva sahiplerinin mükâfatını zikretmek münasip düşmüş ve şöyle buyurmuştur:
8796. Metin
{١٥ - ١٦} {قُلْ أَذَلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كَانَتْ لَهُمْ جَزَاءً وَمَصِيرًا * لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ خَالِدِينَ كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْئُولا} .
{١٥ - ١٦} {قُلْ أَذَلِكَ خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ كَانَتْ لَهُمْ جَزَاءً وَمَصِيرًا * لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ خَالِدِينَ كَانَ عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْئُولا} "De ki: 'Bu mu daha hayırlıdır, yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?' O cennet onlar için bir mükâfat ve varış yeridir. Orada ebedî kalarak diledikleri her şeye sahip olurlar. Bu, Rabbinin üzerine aldığı ve [kullarınca] talep edilen bir vaattir."
8797. Metin
أي: قل لهم -مبينا لسفاهة رأيهم واختيارهم الضار على النافع-: {أَذَلِكَ} الذي وصفت لكم من العذاب {خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ} التي زادها تقوى الله فمن قام بالتقوى فالله قد وعده إياها، {كَانَتْ لَهُمْ جَزَاءً} على تقواهم {وَمَصِيرًا} موئلا يرجعون إليها، ويستقرون فيها ويخلدون دائما أبدا.
Yani onlara -görüşlerinin beyinsizliğini ve zararlı olanı faydalı olana tercih ettiklerini açıklayarak- de ki: Size vasfettiğim bu azap mı {أَذَلِكَ} "daha hayırlıdır" {خَيْرٌ أَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ} "yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?" O cennetin azığı Allah takvasıdır; dolayısıyla kim takvayı yerine getirirse Allah bunu ona vaat etmiştir. Takvalarına karşılık {كَانَتْ لَهُمْ جَزَاءً} "onlar için bir mükâfattır" ve {وَمَصِيرًا} "varış yeridir"; oraya dönerler, oraya yerleşirler ve ebediyen orada kalırlar.
8798. Metin
{لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ} أي: يطلبون وتتعلق بهم أمانيهم ومشيئتهم، من المطاعم والمشارب اللذيذة والملابس الفاخرة والنساء الجميلات والقصور العاليات والجنات والحدائق المرجحنة والفواكه التي تسر ناظريها وآكليها، من حسنها وتنوعها وكثرة أصنافها والأنهار التي تجري في رياض الجنة وبساتينها، حيث شاءوا يصرفونها ويفجرونها أنهارا من ماء غير آسن وأنهارا من لبن لم يتغير طعمه وأنهارا من خمر لذة للشاربين وأنهارا من عسل مصفى وروائح طيبة، ومساكن مزخرفة، وأصوات شجية تأخذ من حسنها بالقلوب ومزاورة الإخوان، والتمتع بلقاء الأحباب، وأعلى من ذلك كله التمتع بالنظر إلى وجه الرب الرحيم وسماع كلامه، والحظوة بقربه والسعادة برضاه والأمن من سخطه واستمرار هذا النعيم ودوامه وزيادته على ممر الأوقات وتعاقب الآنات {كَانَ} دخولها والوصول إليها {عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْئُولا} يسأله إياها، عباده المتقون بلسان حالهم ولسان مقالهم، فأي الدارين المذكورتين خير وأولى بالإيثار؟ وأي: العاملين عمال دار الشقاء أو عمال دار السعادة أولى بالفضل والعقل والفخر يا أولي الألباب؟
{لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَاءُونَ} "Orada diledikleri her şeye sahip olurlar." Yani arzu ettikleri, temennilerinin ve dileklerinin taalluk ettiği leziz yiyecek ve içecekler, debdebeli elbiseler, güzel kadınlar (huriler), yüksek saraylar, yemyeşil bağlar ve bahçeler, güzelliği, çeşitliliği ve türlerinin çokluğu ile hem bakanları hem yiyenleri sevindiren meyveler, cennet bahçelerinde ve bağlarında akan ırmaklar [onlarındır]. Diledikleri yere onları sevk eder ve fışkırtırlar: Bozulmayan tertemiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar, süzme baldan ırmaklar, hoş kokular, süslü meskenler, güzelliğiyle kalpleri cezbeden nağmeli sesler, din kardeşleriyle ziyaretleşmeler, sevdiklerine kavuşmanın hazzı... Bütün bunların en yücesi ise Rahîm olan Rabbin cemaline bakmanın hazzı, kelamını işitmek, O'na yakın olma bahtiyarlığı, rızasıyla mesut olmak, gazabından emin bulunmak ve bu nimetin vakitler geçtikçe ve anlar aktıkça kesintisiz sürüp artmasıdır. Oraya girmek ve ulaşmak {عَلَى رَبِّكَ وَعْدًا مَسْئُولا} "Rabbinin üzerine aldığı ve talep edilen bir vaattir"; takva sahibi kulları hal dilleriyle ve söz dilleriyle bunu O'ndan isterler. Ey akıl sahipleri, zikredilen bu iki yurttan hangisi daha hayırlı ve tercih edilmeye daha layıktır?! İki amel ehlinden hangisi -şekavet yurdunun amellerini işleyenler mi yoksa saadet yurdunun amellerini işleyenler mi- fazilete, akla ve övünmeye daha layıktır?!
8799. Metin
لقد وضح الحق واستنار السبيل فلم يبق للمفرط عذر في تركه الدليل، فنرجوك يا من قضيت على أقوام بالشقاء وأقوام بالسعادة أن تجعلنا ممن كتبت لهم الحسنى وزيادة، ونستغيث بك اللهم من حالة الأشقياء ونسألك المعافاة منها.
Hak apaçık ortaya çıkmış, yol aydınlanmıştır; artık delili terk eden hadsiz kimse için hiçbir mazeret kalmamıştır. Bir topluluk hakkında şekavet, diğer bir topluluk hakkında ise saadet takdir eden Yüce Rabbimiz! Senden bizleri haklarında en güzel mükâfatı (hüsnâ) ve fazlasını yazdığın kimselerden kılmanı niyaz ederiz. Allah'ım! Şakîlerin halinden Sana sığınır, bundan afiyet dileriz.
8800. Metin
{١٧ - ٢٠} {وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ * قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغِي لَنَا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَاءَ وَلَكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا * فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَ فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا وَلا نَصْرًا وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا * وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الأسْوَاقِ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا} .
{١٧ - ٢٠} {وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ * قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغِي لَنَا أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَاءَ وَلَكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا * فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَ فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا وَلا نَصْرًا وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا * وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الأسْوَاقِ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً أَتَصْبِرُونَ وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا} "O gün [Allah] onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak ve: 'Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?' buyuracak. Diyecekler ki: 'Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yakışmazdı. Fakat sen onları ve babalarını nimetlendirdin, nihayet zikri (öğüdü) unuttular ve helakı hak etmiş bir topluluk oldular.' [Allah müşriklere şöyle buyuracak:] 'İşte taptıklarınız söyledikleriniz hususunda sizi yalanladılar. Artık ne [azabı] savmaya ne de bir yardıma güç yetirebilirsiniz. İçinizden kim zulmederse, ona büyük bir azap tattırırız.' Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. Sabredecek misiniz diye sizi birbiriniz için bir imtihan kıldık. Rabbin her şeyi hakkıyla görendir."
8801. Metin
يخبر تعالى عن حالة المشركين وشركائهم يوم القيامة وتبريهم منهم، وبطلان سعيهم فقال: {وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ} أي: المكذبين المشركين {وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ} الله مخاطبا للمعبودين على وجه التقريع لمن عبدهم: {أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ} هل أمرتموهم بعبادتكم وزينتم لهم ذلك أم ذلك من تلقاء أنفسهم؟
Yüce Allah; kıyamet gününde müşriklerin ve ortak koştukları varlıkların durumunu, o varlıkların müşriklerden teberri edişlerini ve amellerinin batıl oluşunu haber vererek şöyle buyurdu: O yalanlayan müşrikleri {وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ} "ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri topladığı gün", Allah tapınılan varlıklara onlara tapanları azarlamak maksadıyla hitap ederek şöyle {فَيَقُولُ} buyuracaktır: {أَأَنْتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ} "Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?" Yani size ibadet etmelerini siz mi onlara emredip bunu süslü gösterdiniz, yoksa bunu kendi kendilerine mi yaptılar?
8802. Metin
{قَالُوا سُبْحَانَكَ} نزهوا الله عن شرك المشركين به وبرؤوا أنفسهم من ذلك، {مَا كَانَ يَنْبَغِي لَنَا} أي: لا يليق بنا ولا يحسن منا أن نتخذ من دونك من أولياء نتولاهم ونعبدهم وندعوهم، فإذا كنا محتاجين ومفتقرين إلى عبادتك متبرئين من عبادة غيرك، فكيف نأمر أحدا بعبادتنا؟ هذا لا يكون أو، سبحانك عن {أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَاءَ} وهذا كقول المسيح عيسى بن مريم ﵇: {وَإِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنْتَ عَلامُ الْغُيُوبِ مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ} الآية.
{قَالُوا سُبْحَانَكَ} “Dediler ki: Seni tenzih ederiz.” Allah'ı müşriklerin O'na ortak koşmasından tenzih ettiler ve kendilerini bundan beri kıldılar. {مَا كَانَ يَنْبَغِي لَنَا} yani; Senin dışındakileri dostlar edinip onlara bağlanmamız, onlara ibadet etmemiz ve onlara dua etmemiz bize yakışmaz ve bizden uygun düşmez. Biz Sana ibadet etmeye muhtaç ve fakir kimseler iken, Senden başkasına ibadetten beriyken, nasıl olur da herhangi birine bize ibadet etmesini emrederiz? Bu asla olamaz. Yahut; Seni {أَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ أَوْلِيَاءَ} “Senden başka dostlar edinmekten” tenzih ederiz. Bu, Mesih İsa b. Meryem aleyhisselâm'ın şu sözü gibidir: {وَإِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّيَ إِلَهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ قَالَ سُبْحَانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ إِنْ كُنْتُ قُلْتُهُ فَقَدْ عَلِمْتَهُ تَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِي وَلا أَعْلَمُ مَا فِي نَفْسِكَ إِنَّكَ أَنْتَ عَلامُ الْغُيُوبِ مَا قُلْتُ لَهُمْ إِلا مَا أَمَرْتَنِي بِهِ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ} “Hani Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara: Beni ve annemi Allah'ın yanı sıra iki ilah edinin diyen sen misin?’ buyurduğunda o: ‘Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Eğer ben onu söylemişsem, Sen bunu elbette bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ben ise Senin zatında olanı bilmem. Şüphesiz gaybları hakkıyla bilen ancak Sensin. Ben onlara, bana emrettiğin şu husustan başkasını söylemedim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedi.” ayeti.
8803. Metin
وقال تعالى: {وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلْمَلائِكَةِ أَهَؤُلاءِ إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ قَالُوا سُبْحَانَكَ أَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ أَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ} {وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} فلما نزهوا أنفسهم أن يدعوا لعبادة غير الله أو يكونوا أضلوهم ذكروا السبب الموجب لإضلال المشركين فقالوا: {وَلَكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآبَاءَهُمْ} في لذات الدنيا وشهواتها ومطالبها النفسية، {حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ} اشتغالا في لذات الدنيا وإكبابا على شهواتها، فحافظوا على دنياهم وضيعوا دينهم {وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا} أي: بائرين لا خير فيهم ولا يصلحون لصالح لا يصلحون إلا للهلاك والبوار، فذكروا المانع من اتباعهم الهدى وهو التمتع في الدنيا الذي صرفهم عن الهدى، وعدم المقتضي للهدى وهو أنهم لا خير فيهم، فإذا عدم المقتضي ووجد المانع فلا تشاء من شر وهلاك، إلا وجدته فيهم، فلما تبرؤوا منهم قال الله توبيخا وتقريعا للعابدين (١) {فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَ} إنهم أمروكم بعبادتهم ورضوا فعلكم، وأنهم شفعاء لكم عند ربكم، كذبوكم في ذلك الزعم وصاروا من أكبر أعدائكم فحق عليكم العذاب، {فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا} للعذاب عنكم بفعلكم أو بفداء أو غير ذلك، {وَلا نَصْرًا} لعجزكم وعدم ناصركم. هذا حكم الضالين المقلدين الجاهلين كما رأيت أسوأ حكم، وأشر مصير.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلْمَلائِكَةِ أَهَؤُلاءِ إِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ قَالُوا سُبْحَانَكَ أَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّ أَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ} “O gün onların hepsini bir araya toplarız, sonra meleklere: ‘Şunlar sadece size mi tapıyorlardı?’ deriz. Onlar da: ‘Seni tenzih ederiz, bizim dostumuz ve koruyucumuz onlar değil Sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı; onların çoğu onlara inanıyordu’ derler.” {وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} “İnsanlar toplandığı zaman, onlar kendilerine düşman kesilirler ve onların ibadetlerini inkâr ederler.” Onlar Allah'tan başkasına ibadete çağırmaktan yahut onları saptırmış olmaktan kendilerini tenzih edince, müşriklerin sapmasına sebep olan unsuru zikrederek şöyle dediler: {وَلَكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَآبَاءَهُمْ} “Fakat Sen onları ve atalarını faydalandırdın” dünya lezzetleri, şehvetleri ve nefsin arzularıyla, {حَتَّى نَسُوا الذِّكْرَ} “nihayet zikri unuttular” dünya lezzetleriyle meşgul olmaları ve şehvetlerine dalmaları sebebiyle. Böylece dünyalarını koruyup dinlerini zayi ettiler. {وَكَانُوا قَوْمًا بُورًا} “ve helaki hak etmiş bir topluluk oldular.” Yani; helak olmuş, içlerinde hiçbir hayır bulunmayan ve hiçbir hayra yaramayan, ancak helake ve yok oluşa müstahak olan [bir topluluk]. Böylece hidayete uymalarını engelleyen sebebi zikrettiler ki bu, onları hidayetten alıkoyan dünyadan zevk almadır; bir de hidayeti gerektirecek sebebin bulunmayışını [zikrettiler] ki o da içlerinde hiçbir hayrın olmamasıdır. Gerektirici sebep bulunmayıp engel de mevcut olunca, artık şer ve helakten ne dilersen ancak onlarda bulursun. Onlar [müşriklerden] berî olunca, Allah tapanları kınayıp azarlayarak şöyle buyurdu (1): {فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَ} “Artık söyledikleriniz konusunda sizi yalanladılar” yani onların size kendilerine tapmanızı emrettikleri, yaptığınızdan razı oldukları ve Rabbiniz katında sizin için şefaatçi olacakları [yönündeki iddialarınızda] o iddiada sizi yalanladılar ve en büyük düşmanlarınız haline geldiler; dolayısıyla azap üzerinize hak oldu. {فَمَا تَسْتَطِيعُونَ صَرْفًا} “Artık ne [azabı] savmaya güç yetirebilirsiniz” kendi fiilinizle, fidye vererek veya başka bir yolla azabı kendinizden savmaya, {وَلا نَصْرًا} “ne de bir yardım bulmaya.” âcizliğiniz ve yardımcınızın bulunmayışı sebebiyle. Gördüğün gibi, bu cahil taklitçi sapıkların hükmü, hükümlerin en kötüsü ve akıbetlerin en şerlisidir.
8804. Metin
وأما المعاند منهم الذي عرف الحق وصدف عنه فقال في حقه: {وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ} بترك الحق ظلما وعنادا {نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا} لا يقادر قدره ولا يبلغ أمره.
Hakkı bildiği halde ondan yüz çeviren inatçı kimseye gelince, onun hakkında da şöyle buyurdu: {وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ} “Sizden kim zulmederse” hakkı zulüm ve inatla terk ederse {نُذِقْهُ عَذَابًا كَبِيرًا} “ona büyük bir azap tattırırız.” öyle ki derecesi takdir edilemez ve büyüklüğüne ulaşılamaz.
8805. Metin
ثم قال تعالى جوابا لقول المكذبين: {مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسْوَاقِ} {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ في الأسْوَاقِ} فما جعلناهم جسدا لا يأكلون الطعام وما جعلناهم ملائكة، فلك فيهم أسوة، وأما الغنى والفقر فهو فتنة وحكمة من الله تعالى كما قال: {وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً} الرسول فتنة للمرسل إليهم واختبار للمطيعين من العاصين (٢) والرسل فتناهم بدعوة الخلق، والغنى فتنة للفقير والفقير فتنة للغني، وهكذا سائر أصناف الخلق في هذه الدار دار الفتن والابتلاء والاختبار.
Sonra Allah Teâlâ, yalanlayanların: {مَالِ هَذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الأسْوَاقِ} “Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor?” sözüne cevap olarak şöyle buyurdu: {وَمَا أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَلِينَ إِلا إِنَّهُمْ لَيَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ في الأسْوَاقِ} “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de mutlaka yemek yerler ve çarşılarda dolaşırlardı.” Biz onları yemek yemeyen bir ceset kılmadığımız gibi, melekler de kılmadık. Dolayısıyla onlarda senin için bir örnek vardır. Zenginlik ve fakirliğe gelince, bu Allah Teâlâ'dan bir imtihan ve hikmettir; nitekim şöyle buyurmuştur: {وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةً} “Bir kısmınızı diğerinize bir imtihan vesilesi kıldık.” Peygamber, kendilerine gönderildiği kimseler için bir imtihan, itaatkâr olanlarla isyankâr olanları ayırt etmek için bir sınamadır (2). Peygamberleri de halkı davet etmekle imtihana tabi tuttuk; zengin fakir için bir imtihan, fakir de zengin için bir imtihandır. Fitneler, sınanma ve imtihan yurdu olan bu dünyadaki diğer bütün varlık sınıfları da böyledir.
8806. Metin
والقصد من تلك الفتنة {أَتَصْبِرُونَ} فتقومون بما هو وظيفتكم اللازمة الراتبة فيثيبكم مولاكم (٣) أم لا تصبرون فتستحقون المعاقبة؟
Bu imtihandan maksat; {أَتَصْبِرُونَ} “Sabredebilecek misiniz?” yani üzerinize gerekli ve sürekli olan vazifenizi yerine getirip Mevlânız sizi ödüllendirecek mi (3), yoksa sabretmeyip cezalandırılmayı hak mı edeceksiniz?
8807. Metin
{وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا} يعلم أحوالكم، ويصطفي من يعلمه يصلح لرسالته ويختصه بتفضيله ويعلم أعمالكم فيجازيكم عليها إن خيرا فخير، وإن شرا فشر.
{وَكَانَ رَبُّكَ بَصِيرًا} “Rabbin her şeyi hakkıyla görendir.” [O], sizin durumlarınızı bilir; elçiliğine elverişli olduğunu bildiği kimseleri seçip lütfuyla [diğerlerine] üstün kılar. Amellerinizi de bilir ve bunlara göre size karşılık verir: [Ameliniz] hayır ise hayırla, şer ise şerle.
8808. Metin
{٢١ - ٢٣} {وَقَالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نَرَى رَبَّنَا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيرًا * يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا * وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاءً مَنْثُورًا} .
{٢١ - ٢٣} {وَقَالَ الَّذِينَ لا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نَرَى رَبَّنَا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيرًا * يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ لا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا * وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاءً مَنْثُورًا} “Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: ‘Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?’ dediler. Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar. Melekleri görecekleri gün, işte o gün günahkârlara hiçbir müjde yoktur. Ve onlar: ‘Uzak olsun, yasak!’ derler. Onların yaptıkları her bir amelin önüne geçtik ve onu saçılmış toz zerreleri kıldık.”
8809. Metin
أي: قال المكذبون للرسول المكذبون بوعد الله ووعيده الذين ليس في قلوبهم خوف الوعيد ولا رجاء لقاء الخالق.
Yani; Peygamber'i yalanlayan, Allah'ın vaadini ve tehdidini yalanlayan, kalplerinde ne tehdit korkusu ne de Yaratıcıya kavuşma ümidi bulunan kimseler şöyle dediler:
8810. Metin
{لَوْلا أُنزلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نَرَى رَبَّنَا} أي: هلا نزلت الملائكة تشهد لك بالرسالة وتؤيدك عليها أو تنزل رسلا مستقلين، أو نرى ربنا فيكلمنا ويقول: هذا رسولي فاتبعوه؟ وهذا معارضة للرسول بما ليس بمعارض بل بالتكبر والعلو والعتو.
{لَوْلا أُنزلَ عَلَيْنَا الْمَلائِكَةُ أَوْ نَرَى رَبَّنَا} “Bize melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?” Yani; melekler senin peygamberliğine şahitlik etmek ve bu konuda seni desteklemek üzere inmeli veya müstakil elçiler olarak inmeli değil miydi; yahut Rabbimizi görüp de O bizimle konuşup: ‘İşte bu Benim elçimdir, ona uyun!’ dese olmaz mıydı? Bu, Peygamber'e geçerli bir gerekçeyle değil, bilakis kibir, büyüklük taslama ve azgınlıkla karşı çıkmaktır.
8811. Metin
{لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ} حيث اقترحوا هذا الاقتراح وتجرأوا هذه الجرأة، فمن أنتم يا فقراء ويا مساكين حتى تطلبوا رؤية الله وتزعموا أن الرسالة متوقف ثبوتها على ذلك؟ وأي كبر أعظم من هذا؟.
{لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ} “Andolsun ki onlar kendi içlerinde büyüklük tasladılar” çünkü bu teklifte bulundular ve bu cürette bulundular. Ey muhtaçlar ve ey zavallılar! Siz kim oluyorsunuz ki Allah'ı görmeyi talep ediyor ve peygamberliğin ispatının buna bağlı olduğunu iddia ediyorsunuz? Bundan daha büyük hangi kibir olabilir?
8812. Metin
{وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيرًا} أي: قسوا وصلبوا عن الحق قساوة عظيمة، فقلوبهم أشد من الأحجار وأصلب من الحديد لا تلين للحق، ولا تصغي للناصحين فلذلك لم ينجع فيهم وعظ ولا تذكير ولا اتبعوا الحق حين جاءهم النذير، بل قابلوا أصدق الخلق وأنصحهم وآيات الله البينات بالإعراض والتكذيب والمعارضة، فأي عتو أكبر من هذا العتو؟ " ولذلك بطلت أعمالهم واضمحلت، وخسروا أشد الخسران، وحرموا غاية الحرمان.
{وَعَتَوْا عُتُوًّا كَبِيرًا} “ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar.” Yani hakka karşı son derece katılaşıp sertleştiler. Kalpleri taşlardan daha katı, demirden daha serttir; hakka karşı yumuşamaz ve nasihatçilere kulak vermez. Bu yüzden onlara ne bir öğüt ne de bir hatırlatma fayda verdi; uyarıcı kendilerine geldiğinde hakka uymadılar. Bilakis yaratılmışların en doğru sözlüsünü, en samimi olanını ve Allah'ın apaçık ayetlerini yüz çevirme, yalanlama ve karşı çıkmayla karşıladılar. Artık bu azgınlıktan daha büyük hangi azgınlık olabilir? Bundan dolayı amelleri boşa çıktı, yok olup gitti; en şiddetli hüsrana uğradılar ve mahrumiyetin son noktasına mahkûm oldular.
8813. Metin
{يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ} التي اقترحوا نزولها {لا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ} وذلك أنهم لا يرونها مع استمرارهم على جرمهم وعنادهم إلا لعقوبتهم وحلول البأس بهم، فأول ذلك عند الموت إذا تنزلت عليهم الملائكة قال الله تعالى: {وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلائِكَةُ بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ} ثم في القبر حيث يأتيهم منكر ونكير فيسألهم عن ربهم ونبيهم ودينهم فلا يجيبون جوابا ينجيهم فيحلون بهم النقمة، وتزول عنهم بهم الرحمة، ثم يوم القيامة حين تسوقهم الملائكة إلى النار ثم يسلمونهم لخزنة جهنم الذين يتولون عذابهم ويباشرون عقابهم، فهذا الذي اقترحوه وهذا الذي طلبوه إن استمروا على إجرامهم لا بد أن يروه ويلقوه، وحينئذ يتعوذون من الملائكة ويفرون ولكن لا مفر لهم.
İnmelerini teklif ettikleri {يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلائِكَةَ} “Melekleri görecekleri gün,” {لا بُشْرَى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ} “işte o gün günahkârlara hiçbir müjde yoktur.” Çünkü onlar suç ve inatlarına devam ettikleri sürece melekleri ancak cezalandırılmaları ve üzerlerine azabın inmesi için görürler. Bunun ilki ölüm anındadır; melekler üzerlerine indiğinde Allah Teâlâ şöyle buyurur: {وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلائِكَةُ بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ} “O zalimleri ölümün şiddetli dalgaları içindeyken ve melekler ellerini uzatmış: ‘Çıkarın canlarınızı! Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden ve O'nun ayetlerine karşı büyüklük taslamış olmanızdan ötürü bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız’ derken bir görsen!” Sonra kabirde Münker ve Nekir onlara gelip Rablerini, peygamberlerini ve dinlerini sorar; onlar kendilerini kurtaracak bir cevap veremezler, bunun üzerine azap onların başına iner ve onlardan rahmet kalkar. Sonra kıyamet günü melekler onları ateşe sürükler, ardından onları azaplarıyla ilgilenecek ve cezalarını bizzat uygulayacak olan cehennem bekçilerine teslim ederler. İşte suçlarına devam ettikleri takdirde teklif ettikleri ve talep ettikleri bu şeyi mutlaka görecek ve onunla karşılaşacaklardır. O vakit meleklerden sığınma diler ve kaçarlar; fakat kaçacak hiçbir yer yoktur.
8814. Metin
{وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا} {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} .
{وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا} “Ve onlar: ‘Uzak olsun, yasak!’ derler.” {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنِ اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ فَانْفُذُوا لا تَنْفُذُونَ إِلا بِسُلْطَانٍ} “Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın! Ancak üstün bir güç olmaksızın çıkamazsınız.”
8815. Metin
{وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ} أي: أعمالهم التي رجوا أن تكون خيرا لهم وتعبوا فيها، {فَجَعَلْنَاهُ هَبَاءً مَنْثُورًا} أي باطلا مضمحلا قد خسروه وحرموا أجره وعوقبوا عليه وذلك لفقده الإيمان وصدوره عن مكذب لله ورسله، فالعمل الذي يقبله الله، ما صدر عن المؤمن المخلص المصدق للرسل المتبع لهم فيه.
{وَقَدِمْنَا إِلَى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ} “Onların yaptıkları her bir amelin önüne geçtik” yani kendileri için hayır olmasını umdukları ve uğrunda zahmet çektikleri amellerinin, {فَجَعَلْنَاهُ هَبَاءً مَنْثُورًا} “ve onu saçılmış toz zerreleri kıldık.” yani bâtıl, yok olmuş, kendisini kaybedip ecrinden mahrum kaldıkları ve üzerine cezalandırıldıkları [bir şey kıldık]. Bu da imandan yoksun olması ve Allah'ı ve peygamberlerini yalanlayan kimseden sadır olması sebebiyledir. Zira Allah'ın kabul ettiği amel; peygamberleri tasdik eden ve bu amelde onlara uyan ihlaslı müminden sadır olan ameldir.
8816. Metin
{٢٤} {أَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلا} .
{٢٤} {أَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلا} “O gün cennet ehlinin kalacağı yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.”
8817. Metin
أي: في ذلك اليوم الهائل كثير البلابل {أَصْحَابُ الْجَنَّةِ} الذين آمنوا بالله وعملوا صالحا واتقوا ربهم {خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا} من أهل النار {وَأَحْسَنُ مَقِيلا} أي: مستقرهم في الجنة وراحتهم التي هي القيلولة، هو المستقر النافع والراحة التامة لاشتمال ذلك على تمام النعيم الذي لا يشوبه كدر، بخلاف أصحاب النار فإن جهنم ساءت مستقرا ومقيلا وهذا من باب استعمال أفعل التفضيل، فيما ليس في الطرف الآخر منه شيء لأنه لا خير في مقيل أهل النار ومستقرهم كقوله: {آللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ} .
Yani; sıkıntıları pek çok olan o korkunç günde Allah'a iman edip salih amel işleyen ve Rablerinden sakınan {أَصْحَابُ الْجَنَّةِ} “cennet ehlinin” {خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا} “kalacağı yer daha hayırlıdır” cehennem ehlinden, {وَأَحْسَنُ مَقِيلا} “ve dinlenecekleri yer daha güzeldir.” Yani cennetteki kalacakları yer ve gün ortası istirahatleri olan dinlenmeleri; hiçbir kederin karışmadığı eksiksiz nimeti içermesi sebebiyle faydalı ikametgâh ve tam bir rahatlıktır. Cehennem ehli ise böyle değildir; zira cehennem ne kötü bir durak ve ne kötü bir dinlenme yeridir. Bu da karşı tarafta hiçbir pay bulunmadığı halde ism-i tafdil (üstünlük bildiren kalıp) kullanılması kabilindendir; zira cehennem ehlinin dinlenme ve kalma yerinde hiçbir hayır yoktur. Nitekim şu ayet de böyledir: {آللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah mı daha hayırlıdır yoksa ortak koştukları şeyler mi?”
8818. Metin
{٢٥ - ٢٩} {وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلا * الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمَنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا * وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا * يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلا * لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلإنْسَانِ خَذُولا} .
{٢٥ - ٢٩} {وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلائِكَةُ تَنْزِيلا * الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمَنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا * وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا * يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلا * لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلإنْسَانِ خَذُولا} “O gün gökyüzü beyaz bulutlarla yarılır ve melekler peyderpey indirilir. O gün gerçek mülk ve hâkimiyet Rahmân'ındır ve o, kâfirler için pek çetin bir gündür. O gün zalim kimse ellerini ısırarak şöyle der: ‘Ah, keşke Peygamber'le birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim! Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden o saptırdı. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.’”
8819. Metin
يخبر تعالى عن عظمة يوم القيامة وما فيه من الشدة والكروب، ومزعجات القلوب فقال: {وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ} وذلك الغمام الذي ينزل الله فيه، ينزل من فوق السماوات فتنفطر له السماوات وتشقق وتنزل ملائكة كل سماء فيقفون صفا صفا، إما صفا واحدا محيطا بالخلائق، وإما كل سماء يكونون صفا ثم السماء التي تليها صفا وهكذا.
Allah Teâlâ kıyamet gününün azametini, o günde bulunacak şiddet, sıkıntı ve kalpleri sarsan dehşet verici halleri haber vererek şöyle buyurdu: {وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ} “O gün gökyüzü beyaz bulutlarla yarılır” İşte bu bulut; Allah'ın içinde tecelli edip indiği buluttur; göklerin üstünden iner, onun heybetinden gökler yarılıp parçalanır ve her göğün melekleri inip saf saf dururlar: Ya yaratılmışları kuşatan tek bir saf halinde, ya da her semanın melekleri bir saf, ardından gelen semanınkiler bir saf şeklinde böylece dizilirler.
8820. Metin
القصد أن الملائكة -على كثرتهم وقوتهم- ينزلون محيطين بالخلق مذعنين لأمر ربهم لا يتكلم منهم أحد إلا بإذن من الله، فما ظنك بالآدمي الضعيف خصوصا الذي بارز مالكه بالعظائم، وأقدم على مساخطه ثم قدم عليه بذنوب وخطايا لم يتب منها، فيحكم فيه الملك الحق بالحكم الذي لا يجور ولا يظلم مثقال ذرة ولهذا قال: {وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا} لصعوبته الشديدة وتعسر أموره عليه، بخلاف المؤمن فإنه يسير عليه خفيف الحمل.
Maksat şudur ki; melekler -çokluklarına ve kuvvetlerine rağmen- Rablerinin emrine boyun eğmiş olarak yaratılmışları kuşatmış vaziyette inerler ve Allah'ın izni olmadan içlerinden hiçbiri konuşamaz. Artık zayıf olan insanoğlunun hali nasıldır, var kıyas eyle! Bilhassa Mâlikine büyük günahlarla meydan okuyan, O'nun gazabını gerektirecek şeylere cüret eden, sonra da tövbe etmediği günah ve hatalarla O'nun huzuruna çıkan kimse! Gerçek Hükümran olan [Allah], onun hakkında asla haksızlık etmeyen ve zerre ağırlığınca bile zulmetmeyen hükmüyle hükmeder. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا} “ve o, kâfirler için pek çetin bir gündür.” şiddetli zorluğu ve kâfir için işlerinin güçleşmesi sebebiyle. Mümin ise böyle değildir; zira o gün onun için kolay ve yükü hafiftir.
8821. Metin
{يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا} .
{يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَنِ وَفْدًا وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا} “O gün takva sahiplerini heyet halinde Rahmân'ın huzuruna toplarız; günahkârları ise susuz olarak cehenneme süreriz.”
8822. Metin
وقوله: {الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ} أي: يوم القيامة {الْحَقُّ لِلرَّحْمَنِ} لا يبقى لأحد من المخلوقين ملك ولا صورة ملك، كما كانوا في الدنيا، بل قد تساوت الملوك ورعاياهم والأحرار والعبيد والأشراف وغيرهم، ومما يرتاح له القلب، وتطمئن به النفس وينشرح له الصدر أن أضاف الملك في يوم القيامة لاسمه " الرحمن " الذي وسعت رحمته كل شيء وعمت كل حي وملأت الكائنات وعمرت بها الدنيا والآخرة، وتم بها كل ناقص وزال بها كل نقص، وغلبت الأسماء الدالة عليه الأسماء الدالة على الغضب وسبقت رحمته غضبه وغلبته، فلها السبق والغلبة، وخلق هذا الآدمي الضعيف وشرفه وكرمه ليتم عليه نعمته، وليتغمده برحمته، وقد حضروا في موقف الذل والخضوع والاستكانة بين يديه ينتظرون ما يحكم فيهم وما يجري عليهم وهو أرحم بهم من أنفسهم ووالديهم فما ظنك بما يعاملهم به، ولا يهلك على الله إلا هالك ولا يخرج من رحمته إلا من غلبت عليه الشقاوة وحقت عليه كلمة العذاب.
O'nun: {الْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ} “O gün mülk” yani kıyamet günü {الْحَقُّ لِلرَّحْمَنِ} “gerçek olarak Rahmân'ındır.” sözü; yaratılmışlardan hiçbir kimse için ne bir mülk ne de dünyada olduğu gibi bir mülk görüntüsü kalır. Bilakis krallar ile tebaaları, hürler ile köleler, soylular ile diğerleri eşitlenmiştir. Kalbin huzur bulduğu, nefsin sükûnete erdiği ve göğsün ferahladığı hususlardan biri de, kıyamet günündeki mülkü, rahmeti her şeyi kuşatan, her canlıyı içine alan, bütün varlığı dolduran, dünyayı ve ahireti mamur kılan, her eksiğin kendisiyle tamamlandığı ve her noksanlığın kendisiyle zail olduğu, O'na delalet eden isimlerin gazaba delalet eden isimlere üstün geldiği ve rahmetinin gazabının önüne geçip ona galip geldiği -ki öncelik ve üstünlük rahmetindir- "Rahmân" ismine nispet etmesidir. [Allah] bu zayıf insanı yaratmış, ona nimetini tamamlamak ve onu rahmetine gark etmek için onu şerefli ve üstün kılmıştır. İnsanlar O'nun huzurunda zillet, boyun eğiş ve acziyet makamında hazır bulunmuş, haklarında ne hüküm verileceğini ve başlarına ne geleceğini beklemektedirler; O ise onlara kendilerinden de anne babalarından da daha merhametlidir. Artık onlara nasıl muamele edeceğini sen düşün! Allah'ın rahmetine karşı ancak helak olmayı hak eden helak olur; O'nun rahmetinden de ancak bedbahtlığı kendisine galip gelip aleyhine azap kelimesi hak olmuş kimseler çıkar.
8823. Metin
{وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ} بشركه وكفره وتكذيبه للرسل {عَلَى يَدَيْهِ} تأسفا وتحسرا وحزنا وأسفا. {يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا} أي طريقا بالإيمان به وتصديقه واتباعه.
Şirki, küfrü ve peygamberleri yalanlaması sebebiyle {وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ} “O gün zalim kimse ısırır” esef, hasret, hüzün ve pişmanlıkla {عَلَى يَدَيْهِ} “ellerini.” {يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا} “Şöyle der: ‘Ah, keşke Peygamber'le birlikte bir yol tutsaydım!’” Yani ona iman ederek, onu tasdik edip ona uyarak bir yol edinseydim.
8824. Metin
{يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا} وهو الشيطان الإنسي أو الجني، {خَلِيلا} أي: حبيبا مصافيا عاديت أنصح الناس لي، وأبرهم بي وأرفقهم بي، وواليت أعدى عدو لي الذي لم تفدني ولايته إلا الشقاء والخسار والخزي والبوار.
{يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا} “Yazıklar olsun bana, keşke falanı edinmeseydim” ki o insan veya cin şeytanıdır, {خَلِيلا} “dost!” yani samimi bir dost. Benim için insanların en samimi olanına, bana en çok iyilik edip en çok şefkat gösterenine düşmanlık ettim; dostluğu bana bedbahtlık, hüsran, rüsvalık ve helaktan başka bir şey kazandırmayan en azılı düşmanımı ise dost edindim!
8825. Metin
{لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي} حيث زين له ما هو عليه من الضلال بخدعه وتسويله. {وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلإنْسَانِ خَذُولا} يزين له الباطل ويقبح له الحق، ويعده الأماني ثم يتخلى عنه ويتبرأ منه كما قال لجميع أتباعه حين قضي الأمر، وفرغ الله من حساب الخلق {وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ} الآية. فلينظر العبد لنفسه وقت الإمكان وليتدارك الممكن قبل أن لا يمكن، وليوال من ولايته فيها سعادته وليعاد من تنفعه عداوته وتضره صداقته. والله الموفق.
{لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي} “Andolsun ki bana geldikten sonra beni zikirden o saptırdı.” çünkü hile ve aldatmalarıyla içinde bulunduğu sapıklığı ona süslü gösterdi. {وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلإنْسَانِ خَذُولا} “Şeytan insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.” Ona bâtılı süsler, hakkı çirkin gösterir, ona boş kuruntular vadeder; sonra da iş bitip Allah mahlukatın hesabını tamamlayınca bütün tâbilerine dediği gibi onu yüzüstü bırakır ve ondan berî olur: {وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِي عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ} “İş bitirilince şeytan der ki: ‘Şüphesiz Allah size gerçeği vadetti; ben de size vadettim ama size yalancı çıktım. Zaten benim sizin üzerinizde, sizi çağırmam ve sizin de bana icabet etmenizden başka hiçbir hâkimiyetim yoktu. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Doğrusu ben, daha önce beni [Allah'a] ortak koşmanızı da inkâr etmiştim.’” ayeti. Kul, fırsat varken kendi haline baksın; imkân elden gitmeden önce mümkün olanı telafi etsin. Dostluğu kendisinde saadet getirecek olanı dost edinsin; düşmanlığı kendisine fayda verecek, dostluğu ise zarar verecek olanı da düşman edinsin. Muvaffakiyet Allah'tandır.
8826. Metin
{٣٠ - ٣١} {وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا * وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا} .
{٣٠ - ٣١} {وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا * وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا} “Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Gerçekten kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı.’ İşte böylece Biz her peygamber için günahkârlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter!”
8827. Metin
{وَقَالَ الرَّسُولُ} مناديا لربه وشاكيا له إعراض قومه عما جاء به، ومتأسفا على ذلك منهم: {يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي} الذي أرسلتني لهدايتهم وتبليغهم، {اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا} أي: قد أعرضوا عنه وهجروه وتركوه مع أن الواجب عليهم الانقياد لحكمه والإقبال على أحكامه، والمشي خلفه، قال الله مسليا لرسوله ومخبرا أن هؤلاء الخلق لهم سلف صنعوا كصنيعهم فقال: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ} أي: من الذين لا يصلحون للخير ولا يزكون عليه يعارضونهم ويردون عليهم ويجادلونهم بالباطل.
{وَقَالَ الرَّسُولُ} “Peygamber dedi ki:” Rabbine nida ederek, kavminin getirdiği şeyden yüz çevirmesini O'na şikâyet ederek ve onlardan sadır olan bu duruma esef ederek: {يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي} “Ey Rabbim! Gerçekten kavmim” beni kendilerini hidayete erdirmem ve tebliğde bulunmam için gönderdiğin kimseler, {اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا} “bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı.” Yani ondan yüz çevirdiler, onu terk edip bıraktılar; oysa onlara vacip olan onun hükmüne boyun eğmek, hükümlerine yönelmek ve onun ardından gitmekti. Allah elçisini teselli ederek ve bu insanların da kendileri gibi davranmış geçmişleri olduğunu haber vererek şöyle buyurdu: {وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ} “İşte böylece Biz her peygamber için günahkârlardan bir düşman kıldık.” Yani hayra yaramayan ve onunla arınmayan kimselerden; onlara karşı çıkar, sözlerini reddeder ve bâtılla onlarla mücadele ederler.
8828. Metin
من بعض فوائد ذلك أن يعلو الحق على الباطل وأن يتبين الحق ويتضح اتضاحا عظيما لأن معارضة الباطل للحق مما تزيده وضوحا وبيانا وكمال استدلال وأن يتبين ما يفعل الله بأهل الحق من الكرامة وبأهل الباطل من العقوبة، فلا تحزن عليهم ولا تذهب نفسك عليهم حسرات {وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا} يهديك فيحصل لك المطلوب ومصالح دينك ودنياك. {وَنَصِيرًا} ينصرك على أعدائك ويدفع عنك كل مكروه في أمر الدين والدنيا فاكتف به وتوكل عليه.
Bunun bazı faydaları şunlardır: Hakkın bâtıla üstün gelmesi, hakkın apaçık ortaya çıkıp son derece netleşmesi -çünkü bâtılın hakka karşı çıkması onun açıklığını, beyanını ve delilinin mükemmelliğini artıran unsurlardandır- ve Allah'ın hak ehline yapacağı ikram ile bâtıl ehline vereceği cezanın açığa çıkmasıdır. O halde onlar için üzülme ve onlara eseflenerek kendini tüketme! {وَكَفَى بِرَبِّكَ هَادِيًا} “Yol gösterici olarak Rabbin yeter!” sana yol gösterir, böylece arzuladığın şey ile din ve dünya maslahatların hasıl olur. {وَنَصِيرًا} “ve yardımcı olarak [da yeter!]” düşmanlarına karşı sana yardım eder, din ve dünya işinde hoşuna gitmeyen her şeyi senden savar. O halde O'nunla yetin ve O'na tevekkül et!
8829. Metin
{٣٢ - ٣٣} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلا} .
{٣٢ - ٣٣} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلا} “İnkâr edenler: ‘Kur'an ona bir defada toptan indirilmeli değil miydi?’ dediler. Senin kalbini onunla pekiştirmek için onu böylece [indirdik] ve onu tertil üzere tane tane okuduk.”
8830. Metin
هذا من جملة مقترحات الكفار الذي توحيه إليهم أنفسهم فقالوا: {لَوْلا نزلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً} أي: كما أنزلت الكتب قبله، وأي محذور من نزوله على هذا الوجه؟ بل نزوله على هذا الوجه أكمل وأحسن، ولهذا قال: {كَذَلِكَ} أنزلناه متفرقا {لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ} لأنه كلما نزل عليه شيء من القرآن ازداد طمأنينة وثباتا وخصوصا عند ورود أسباب القلق فإن نزول القرآن عند حدوث السبب يكون له موقع عظيم وتثبيت كثير أبلغ مما لو كان نازلا قبل ذلك ثم تذكره عند حلول سببه.
Bu, kâfirlerin nefislerinin kendilerine fısıldadığı tekliflerindendir; nitekim şöyle dediler: {لَوْلا نزلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً} “Kur'an ona bir defada toptan indirilmeli değil miydi?” yani kendisinden önceki kitapların indirildiği gibi. [Oysa] onun bu şekilde [parça parça] inmesinde ne sakınca olabilir? Bilakis bu şekilde inmesi daha mükemmel ve daha güzeldir; bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {كَذَلِكَ} “Böylece” onu peyderpey indirdik ki {لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ} “onunla kalbini pekiştirelim.” Zira kendisine Kur'an'dan bir şey indikçe huzur ve sebatı artıyordu; bilhassa endişe verici sebepler ortaya çıktığında. Çünkü sebebin meydana geldiği anda Kur'an'ın inmesi, daha önce inmiş olup da sebebi geldiğinde onu hatırlamaktan çok daha büyük bir tesire ve çok daha pekiştirici bir sebata vesile olur.
8831. Metin
{وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلا} أي: مهلناه ودرجناك فيه تدريجا. وهذا كله يدل على اعتناء الله بكتابه القرآن وبرسوله محمد ﷺ حيث جعل إنزال كتابه جاريا على أحوال الرسول ومصالحه الدينية.
{وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلا} “Ve onu tertil üzere tane tane okuduk.” yani onu yavaş yavaş indirdik ve seni onun içinde derece derece ilerlettik. Bütün bunlar Allah'ın kitabı Kur'an'a ve elçisi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan ihtimamına delalet eder; zira kitabının inişini Peygamber'in hallerine ve dinî maslahatlarına göre cereyan ettirmiştir.
8832. Metin
{وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا} .
{وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا} “Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki, Biz sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.”
8833. Metin
ولهذا قال: {وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ} يعارضون به الحق ويدفعون به رسالتك، {إِلا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا} أي: أنزلنا عليك قرآنا جامعا للحق في معانيه والوضوح والبيان التام في ألفاظه، فمعانيه كلها حق وصدق لا يشوبها باطل ولا شبهة بوجه من الوجوه، وألفاظه وحدوده للأشياء أوضح ألفاظا وأحسن تفسيرا مبين للمعاني بيانا كاملا.
Bundan dolayı şöyle buyurdu: {وَلا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ} “Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki” hakka karşı çıkıp onunla peygamberliğini savmaya çalışsınlar, {إِلا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا} “Biz sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.” Yani sana anlamlarında hakkı, lafızlarında ise apaçıklığı ve tam beyanı toplayan bir Kur'an indirdik. Onun manalarının tamamı hak ve doğrudur; hiçbir vechile ona bâtıl veya şüphe karışmaz. Lafızları ve eşyaya dair koyduğu ölçüleri de lafızların en açığı, manaları eksiksiz biçimde açıklayan en güzel tefsirdir.
8834. Metin
وفي هذه الآية دليل على أنه ينبغي للمتكلم في العلم من محدث ومعلم، وواعظ أن يقتدي بربه في تدبيره حال رسوله، كذلك العالم يدبر أمر الخلق فكلما حدث موجب أو حصل موسم، أتى بما يناسب ذلك من الآيات القرآنية والأحاديث النبوية والمواعظ الموافقة لذلك.
Bu ayette; muhaddis, muallim ve vaiz gibi ilim sahasında söz söyleyen kimselerin, Rablerinin elçisinin halini tedbir etmesinde O'na uyması gerektiğine delil vardır. Âlim de halkın işini böyle tedbir eder; her ne zaman bir sebep ortaya çıksa yahut bir mevsim gelse, ona uygun olan Kur'an ayetlerini, Nebevî hadisleri ve buna mutabık vaazları getirir.
8835. Metin
وفيه رد على المتكلفين من الجهمية ونحوهم ممن يرى أن كثيرا من نصوص القرآن محمولة على غير ظاهرها ولها معان غير ما يفهم منها، فإذا -على قولهم- لا يكون القرآن أحسن تفسيرا من غيره، وإنما التفسير الأحسن -على زعمهم- تفسيرهم الذي حرفوا له المعاني تحريفا.
Bunda; Kur'an nasslarının çoğunun zahirinin dışına hamledileceğini ve onlardan anlaşılanın dışında manalara sahip olduğunu düşünen Cehmiyye ve benzeri tekellüf ehli (zorlamaya başvuranlar) için bir reddiye vardır. Zira onların sözüne göre Kur'an başkasından daha güzel bir tefsir olamaz; onların iddiasına göre en güzel tefsir, manalarını tahrif ettikleri kendi tefsirleridir.
8836. Metin
{٣٤} {الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ إِلَى جَهَنَّمَ أُولَئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضَلُّ سَبِيلا} .
{٣٤} {الَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ إِلَى جَهَنَّمَ أُولَئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضَلُّ سَبِيلا} “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar var ya; işte onlar yer bakımından en şerli, yol bakımından en sapık olanlardır.”
8837. Metin
يخبر تعالى عن حال المشركين الذين كذبوا رسوله وسوء مآلهم، وأنهم {يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ} أشنع مرأى، وأفظع منظر تسحبهم ملائكة العذاب ويجرونهم {إِلَى جَهَنَّمَ} الجامعة لكل عذاب وعقوبة. {أُولَئِكَ} الذين بهذه الحالة {شَرٌّ مَكَانًا} ممن آمن بالله وصدق رسله، {وَأَضَلُّ سَبِيلا} وهذا من باب استعمال أفضل التفضيل فيما ليس في الطرف الآخر منه شيء فإن المؤمنين حسن مكانهم ومستقرهم، واهتدوا في الدنيا إلى الصراط المستقيم وفي الآخرة إلى الوصول إلى جنات النعيم.
Allah Teâlâ elçisini yalanlayan müşriklerin halini ve varacakları yerin kötülüğünü haber vermektedir: Onlar, en çirkin görünüş ve en dehşetli manzara ile azap meleklerinin kendilerini sürükleyip çektiği halde {يُحْشَرُونَ عَلَى وُجُوهِهِمْ} “yüzüstü sürülürler” her türlü azap ve cezayı toplayan {إِلَى جَهَنَّمَ} “cehenneme.” Bu halde olan {أُولَئِكَ} “işte onlar,” Allah'a iman edip peygamberlerini tasdik eden kimselerden {شَرٌّ مَكَانًا} “yer bakımından en şerlidir,” {وَأَضَلُّ سَبِيلا} “ve yol bakımından en sapıktır.” Bu da karşı tarafta hiçbir pay bulunmadığı halde ism-i tafdil kullanılması kabilindendir; zira müminlerin yeri ve kalacakları yer pek güzeldir; dünyada dosdoğru yola, ahirette ise Naîm cennetlerine ulaşmaya hidayet bulmuşlardır.
8838. Metin
{٣٥ - ٤٠} {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُ أَخَاهُ هَارُونَ وَزِيرًا * فَقُلْنَا اذْهَبَا إِلَى الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمِيرًا * وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً وَأَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ عَذَابًا أَلِيمًا * وَعَادًا وَثَمُودَ وَأَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذَلِكَ كَثِيرًا * وَكُلا ضَرَبْنَا لَهُ الأمْثَالَ وَكُلا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا * وَلَقَدْ أَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي أُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ أَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا لا يَرْجُونَ نُشُورًا} .
{٣٥ - ٤٠} {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُ أَخَاهُ هَارُونَ وَزِيرًا * فَقُلْنَا اذْهَبَا إِلَى الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمِيرًا * وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ أَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ آيَةً وَأَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ عَذَابًا أَلِيمًا * وَعَادًا وَثَمُودَ وَأَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذَلِكَ كَثِيرًا * وَكُلا ضَرَبْنَا لَهُ الأمْثَالَ وَكُلا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا * وَلَقَدْ أَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي أُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ أَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا لا يَرْجُونَ نُشُورًا} “Andolsun Biz Musa'ya Kitab'ı verdik ve kardeşi Harun'u da onunla beraber bir yardımcı kıldık. ‘Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin’ dedik; ardından onları yerle bir edip helak ettik. Nuh kavmine gelince; elçileri yalanladıklarında onları suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret kıldık. Zalimler için de can yakıcı bir azap hazırladık. Âd'ı, Semûd'u, Ress halkını ve bunların arasında daha birçok nesilleri [de helak ettik]. Onların her birine misaller verdik ve her birini büsbütün helak edip yok ettik. Andolsun onlar bela yağmuruna tutulan beldeye uğramışlardı. Peki onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar yeniden dirilmeyi ummuyorlardı.”
8839. Metin
أشار تعالى إلى هذه القصص وقد بسطها في آيات أخر ليحذر المخاطبين من استمرارهم على تكذيب رسولهم فيصيبهم ما أصاب هؤلاء الأمم الذين قريبا منهم ويعرفون قصصهم بما استفاض واشتهر عنهم.
Allah Teâlâ, muhatapları elçilerini yalanlamaya devam etmelerinden ve kendilerine yakın olan, yaygın ve meşhur haberleriyle kıssalarını bildikleri bu ümmetlerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesinden sakındırmak için başka ayetlerde detaylıca açıkladığı bu kıssalara işaret etmiştir.
8840. Metin
ومنهم من يرون آثارهم عيانا كقوم صالح في الحجر وكالقرية التي أمطرت مطر السوء بحجارة من سجيل يمرون عليهم مصبحين وبالليل في أسفارهم، فإن أولئك الأمم ليسوا شرا منهم ورسلهم ليسوا خيرا من رسول هؤلاء {أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولَئِكُمْ أَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ} ولكن الذي منع هؤلاء من الإيمان -مع ما شاهدوا من الآيات- أنهم كانوا لا يرجون بعثا ولا نشورا، فلا يرجون لقاء ربهم ولا يخشون نكاله فلذلك استمروا على عنادهم، وإلا فقد جاءهم من الآيات ما لا يبقي معه شك ولا شبهة ولا إشكال ولا ارتياب.
Onlardan bir kısmı da, Hicr'deki Salih kavmi ile yolculuklarında sabah ve akşam vakitlerinde uğradıkları pişmiş balçık taşlarıyla bela yağmuruna tutulan belde gibi kalıntılarını bizzat gözleriyle görmektedirler. O ümmetler bunlardan daha şerli olmadığı gibi, onların peygamberleri de bunların Peygamberinden daha hayırlı değildir: {أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ أُولَئِكُمْ أَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ} “Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı hayırlıdır, yoksa kitaplarda sizin için bir kurtuluş beratı mı var?” Fakat şahit oldukları ayetlere rağmen bunların iman etmelerine engel olan şey, yeniden diriliş ve toplanmayı ummamalarıydı; Rablerine kavuşmayı ummuyor, O'nun azabından da korkmuyorlardı; bu yüzden inatlarına devam ettiler. Yoksa kendilerine, yanında hiçbir şüphe, tereddüt, müphemlik veya kuşku bırakmayacak ayetler gelmiştir.
8841. Metin
{٤١ - ٤٤} {وَإِذَا رَأَوْكَ إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلا هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولا * إِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا لَوْلا أَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلا * أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا} .
{٤١ - ٤٤} {وَإِذَا رَأَوْكَ إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلا هُزُوًا أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولا * إِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا لَوْلا أَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ أَضَلُّ سَبِيلا * أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا} “Seni gördükleri zaman: ‘Allah'ın elçi olarak gönderdiği bu mudur?’ diyerek seni yalnızca alaya alırlar. ‘Eğer onlara bağlılıkta direnmeseydik, neredeyse bizi ilahlarımızdan saptıracaktı’ [derler]. Azabı görecekleri vakit kimin yolunun daha sapık olduğunu bileceklerdir. Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü? Artık ona sen mi vekil olacaksın?”
8842. Metin
أي: وإذا رآك يا محمد هؤلاء المكذبون لك المعاندون لآيات [الله] (١) المستكبرون في الأرض استهزءوا بك واحتقروك وقالوا -على وجه الاحتقار والاستصغار- {أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولا} أي: غير مناسب ولا لائق أن يبعث الله هذا الرجل، وهذا من شدة ظلمهم وعنادهم وقلبهم الحقائق فإن كلامهم هذا يفهم أن الرسول -حاشاه- في غاية الخسة والحقارة وأنه لو كانت الرسالة لغيره لكان أنسب.
Yani; Ey Muhammed! Seni yalanlayan, [Allah'ın] ayetlerine karşı inat eden (1) ve yeryüzünde büyüklük taslayan bu kimseler seni gördükleri zaman seninle alay eder, seni küçümser ve hakaret ve tahkir kastıyla şöyle derler: {أَهَذَا الَّذِي بَعَثَ اللَّهُ رَسُولا} “Allah'ın elçi olarak gönderdiği bu mudur?” Yani Allah'ın bu adamı elçi göndermesi uygun ve layık değildir. Bu da onların zulüm ve inatlarının şiddetinden ve hakikatleri tersyüz etmelerindendir; zira onların bu sözünden -hâşâ- Peygamber'in son derece aşağı ve hakir olduğu, peygamberlik başkasına verilseydi daha uygun olacağı anlaşılır.
8843. Metin
{وَقَالُوا لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} فهذا الكلام لا يصدر إلا من أجهل الناس وأضلهم، أو من أعظمهم عنادا وهو متجاهل، قصده ترويج ما معه من الباطل بالقدح بالحق وبمن جاء به، وإلا فمن تدبر أحوال محمد بن عبد الله ﷺ وجده رجل العالم وهمامهم ومقدمهم في العقل والعلم واللب والرزانة، ومكارم الأخلاق ومحاسن الشيم والعفة والشجاعة والكرم وكل خلق فاضل، وأن المحتقر له والشانئ له قد جمع من السفه والجهل والضلال والتناقض والظلم والعدوان ما لا يجمعه غيره، وحسبه جهلا وضلالا أن يقدح بهذا الرسول العظيم والهمام الكريم.
{وَقَالُوا لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} “Ve dediler ki: ‘Bu Kur'an şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?’” Bu söz ancak insanların en cahil ve en sapığından yahut hakkı ve onu getireni karalayarak elindeki bâtılı revaçta tutmayı hedefleyen, bilmezlikten gelen en büyük inatçıdan sadır olur. Yoksa Muhammed b. Abdullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ahvalini düşünen kimse, onun âlemin erkeği, önderi; akıl, ilim, basiret, vakar, güzel ahlak, üstün hasletler, iffet, cesaret, cömertlik ve her türlü faziletli ahlakta hepsinin öncüsü olduğunu görür. Onu küçümseyen ve ona buğzeden kimse ise sefihlik, cehalet, sapıklık, çelişki, zulüm ve düşmanlıktan başkasının toplayamadığı şeyleri kendisinde toplamıştır. Bu yüce Peygamber'i ve kerim önderi karalaması, ona cehalet ve sapıklık olarak yeter!
8844. Metin
والقصد من قدحهم فيه واستهزائهم به تصلبهم على باطلهم وغرورا لضعفاء العقول (٢) ولهذا قالوا: {إِنْ كَادَ} هذا الرجل {لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا} بأن يجعل الآلهة إلها واحدا {لَوْلا أَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا} لأضلنا زعموا -قبحهم الله- أن الضلال هو التوحيد وأن الهدى ما هم عليه من الشرك فلهذا تواصوا بالصبر عليه. {وَانْطَلَقَ الْمَلأ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ} .
Onu karalamaktan ve onunla alay etmekten maksatları; bâtılları üzerindeki taassupları ve zayıf akıllıları aldatmaktır (2). Bundan dolayı şöyle dediler: Eğer {إِنْ كَادَ} “neredeyse” bu adam {لَيُضِلُّنَا عَنْ آلِهَتِنَا} “bizi ilahlarımızdan saptıracaktı” ilahları tek bir ilah kılmak suretiyle; {لَوْلا أَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا} “eğer onlara [bağlılıkta] direnmeseydik” bizi saptıracaktı. -Allah onları kahretsin!- Tevhidin sapıklık, üzerinde bulundukları şirkin ise hidayet olduğunu iddia ettiler; bu yüzden şirk üzerinde sabretmeyi birbirlerine tavsiye ettiler: {وَانْطَلَقَ الْمَلأ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ} “İçlerinden ileri gelenler: ‘Yürüyün ve ilahlarınıza bağlılıkta direnin!’ diyerek çekip gittiler.”
8846. Metin
وهنا قالوا: {لَوْلا أَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا} والصبر يحمد في المواضع كلها، إلا في هذا الموضع فإنه صبر على أسباب الغضب وعلى الاستكثار من حطب جهنم. وأما المؤمنون فهم كما قال الله عنهم: {وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ} ولما كان هذا حكما منهم بأنهم المهتدون والرسول ضال وقد تقرر أنهم لا حيلة فيهم توعدهم بالعذاب وأخبر أنهم في ذلك الوقت {حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ} يعلمون علما حقيقيا {مَنْ} هو {أَضَلُّ سَبِيلا} {وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا} الآيات.
Burada da: {لَوْلا أَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا} “Eğer onlara bağlılıkta direnmeseydik” dediler. Sabır bütün durumlarda övülür; ancak bu durum müstesnadır, zira bu [gazabı celbeden] sebeplere ve cehennem odununu çoğaltmaya karşı bir sabırdır. Müminlere gelince, onlar Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu gibidir: {وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ} “Birbirlerine hakkı tavsiye ettiler ve sabrı tavsiye ettiler.” Onların bu sözü kendilerinin hidayet üzere olduğuna, Peygamber'in ise saptığına dair bir hüküm olunca ve artık onlar hakkında hiçbir çarenin kalmadığı sabit olunca, [Allah] onları azapla tehdit etti ve o vakit {حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ} “azabı gördükleri zaman” {مَنْ} “kimin” {أَضَلُّ سَبِيلا} “daha sapık bir yolda” olduğunu gerçek bir bilgiyle bileceklerini haber verdi: {وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا} “O gün zalim ellerini ısırarak: Keşke Peygamber'le birlikte bir yol tutsaydım der!” ayetleri.
8847. Metin
وهل فوق ضلال من جعل إلهه معبوده [هواه] (٣) فما هويه فعله فلهذا قال: {أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ} ألا تعجب من حاله وتنظر ما هو فيه من الضلال؟ وهو يحكم لنفسه بالمنازل الرفيعة؟
İlahını, mabudunu [hevası] kılan (3) ve hevasının istediği şeyi yapan kimseden daha sapık biri var mıdır? Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ} “Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” Onun haline şaşmaz mısın ve içinde bulunduğu sapıklığa bakmaz mısın? Üstelik o, kendisi için yüce mertebeler biçmektedir!
8848. Metin
{أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا} أي: لست عليه بمسيطر مسلط بل إنما أنت منذر، وقد قمت بوظيفتك وحسابه على الله.
{أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلا} “Artık ona sen mi vekil olacaksın?” Yani: Sen onun üzerinde zorba bir hâkim değilsin; sen yalnızca bir uyarıcısın, vazifeni yerine getirdin ve onun hesabı Allah'a aittir.
8849. Metin
{أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلا كَالأنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلا} .
{أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلا كَالأنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلا} “Yoksa sen onların çoğunun dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler, hatta yolca daha da sapıktırlar.”
8850. Metin
ثم سجل تعالى على ضلالهم البليغ بأن سلبهم العقول والأسماع وشبههم في ضلالهم بالأنعام السائمة التي لا تسمع إلا دعاء ونداء، صم بكم عمي فهم لا يعقلون بل هم أضل من الأنعام لأن الأنعام يهديها راعيها فتهتدي وتعرف طريق هلاكها فتجتنبه وهي أيضا أسلم عاقبة من هؤلاء، فتبين بهذا أن الرامي للرسول بالضلال أحق بهذا الوصف وأن كل حيوان بهيم فهو أهدى منه.
Sonra Allah Teâlâ, onların akıllarını ve işitme duyularını ellerinden alarak derin sapıklıklarını tescilledi ve sapıklıklarında onları, çağrı ve bağırmadan başka bir şey işitmeyen otlayan hayvanlara benzetti: Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; dolayısıyla akledemezler. Hatta onlar hayvanlardan daha da sapıktırlar; çünkü hayvanları çobanları sevk eder, onlar da yola gelirler, helak olacakları yolu bilir ve ondan kaçınırlar; ayrıca akıbet bakımından da bunlardan daha selamettedirler. Böylece Peygamber'i sapıklıkla itham eden kimsenin bu vasfa en layık olduğu ve her dilsiz hayvanın bile ondan daha doğru yolda bulunduğu ortaya çıkmış oldu.
8851. Metin
{٤٥ - ٤٦} {أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلا * ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا} .
{٤٥ - ٤٦} {أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلا * ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا} “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra güneşi ona bir delil kıldık. Sonra onu yavaş yavaş çekip Kendimize aldık.”
8852. Metin
أي: ألم تشاهد ببصرك وبصيرتك كمال قدرة ربك وسعة رحمته، أنه مد على العباد الظل وذلك قبل طلوع الشمس {ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ} أي: على الظل {دَلِيلا} فلولا وجود الشمس لما عرف الظل فإن الضد يعرف بضده.
Yani gözünle ve basiretinle Rabbinin kemal kudretini ve rahmetinin genişliğini müşahede etmedin mi ki; güneş doğmadan önce kulların üzerine gölgeyi uzattı. {ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ} “Sonra ona” yani gölgeye {دَلِيلا} “güneşi bir delil kıldık.” Eğer güneş olmasaydı gölge bilinmezdi; zira zıtlar zıtlarıyla bilinir.
8853. Metin
{ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا} فكلما ارتفعت الشمس تقلص الظل شيئا فشيئا، حتى يذهب بالكلية فتوالي الظل والشمس على الخلق الذي يشاهدونه عيانا وما يترتب على ذلك من اختلاف الليل والنهار وتعاقبهما وتعاقب الفصول، وحصول المصالح الكثيرة بسبب ذلك- من أدل دليل على قدرة الله وعظمته وكمال رحمته وعنايته بعباده وأنه وحده المعبود المحمود المحبوب المعظم، ذو الجلال والإكرام.
{ثُمَّ قَبَضْنَاهُ إِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا} “Sonra onu yavaş yavaş çekip Kendimize aldık.” Güneş yükseldikçe gölge azar azar kısalır, nihayet tamamen yok olur. Mahlukatın bizzat gözleriyle müşahede ettiği gölge ve güneşin bu ardışıklığı, buna bağlı olarak gece ve gündüzün farklılaşması ve birbirini takip etmesi, mevsimlerin ardı ardına gelmesi ve bu sayede pek çok maslahatın hasıl olması; Allah'ın kudretine, azametine, rahmetinin mükemmelliğine ve kullarına olan ihtimamına ve O'nun tek mabud, övülen, sevilen, yüceltilen, celal ve ikram sahibi olduğuna dair delillerin en açığıdır.
8854. Metin
{٤٧} {وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا} .
{٤٧} {وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا} “Geceyi sizin için bir örtü, uykuyu bir dinlenme kılan ve gündüzü de bir yayılma [ve çalışma vakti] yapan O'dur.”
8855. Metin
أي: من رحمته بكم ولطفه أن جعل الليل لكم بمنزلة اللباس الذي يغشاكم، حتى تستقروا فيه وتهدؤوا بالنوم وتسبت حركاتكم أي: تنقطع عند النوم، فلولا الليل لما سكن العباد ولا استمروا في تصرفهم فضرهم ذلك غاية الضرر، ولو استمر أيضا الظلام لتعطلت عليهم معايشهم ومصالحهم، ولكنه جعل النهار نشورا ينتشرون فيه لتجاراتهم وأسفارهم وأعمالهم فيقوم بذلك ما يقوم من المصالح.
Yani O'nun size olan rahmetinden ve lütfundandır ki geceyi, sizi bürüyen bir elbise konumunda kılmıştır; ta ki onda sükûnete eresiniz, uykuyla dinlenesiniz ve hareketleriniz sübât bulsun, yani uyku anında kesilsin. Eğer gece olmasaydı kullar dinlenemezdi ve işlerine kesintisiz devam ederlerdi ki bu da onlara son derece zarar verirdi. Eğer karanlık devam etseydi bu defa da maişetleri ve maslahatları aksardı. Fakat O, gündüzü ticaretleri, yolculukları ve işleri için yayıldıkları bir neşir vakti kıldı; böylece gerekli maslahatlar yerine gelmiş olur.
8856. Metin
{٤٨ - ٥٠} {وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا * لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا * وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلا كُفُورًا} .
{٤٨ - ٥٠} {وَهُوَ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا * لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا * وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَأَبَى أَكْثَرُ النَّاسِ إِلا كُفُورًا} “Rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen O'dur. Ve Biz gökten tertemiz bir su indirdik; onunla ölü bir beldeye hayat verelim ve yarattığımız pek çok hayvanı ve insanı sulayalım diye. Andolsun düşünüp öğüt alsınlar diye onu aralarında türlü şekillerde evirip çevirdik; fakat insanların çoğu inkârcılıktan başkasına yanaşmadı.”
8857. Metin
أي: هو وحده الذي رحم عباده وأدر عليهم رزقه بأن أرسل الرياح مبشرات بين يدي رحمته وهو المطر فثار بها السحاب وتألف وصار كسفا وألقحته وأدرته بإذن آمرها والمتصرف فيها ليقع استبشار العباد بالمطر قبل نزوله وليستعدوا له قبل أن يفاجئهم دفعة واحدة.
Yani kullarına merhamet eden ve rahmetinin -ki o yağmurdur- önünde rüzgârları müjdeci göndererek rızkını onların üzerine bolca akıtan yalnız O'dur. Rüzgârla bulutlar harekete geçer, birleşir, kümeler haline gelir; rüzgârlar emredicisinin ve onda tasarruf edenin izniyle bulutları aşılar ve yağmuru yağdırır; ta ki kullar inmeden önce yağmurla müjdelensinler ve ansızın bir defada gelmeden önce ona hazırlansınlar.
8858. Metin
{وَأَنزلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا} يطهر من الحدث والخبث ويطهر من الغش والأدناس، وفيه بركة من بركته أنه أنزله ليحيي به بلدة ميتا فتختلف أصناف النوابت والأشجار فيها مما يأكل الناس والأنعام. {وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا} أي: نسقيكموه أنتم وأنعامكم، أليس الذي أرسل الرياح المبشرات وجعلها في عملها متنوعات، وأنزل من السماء ماء طهورا مباركا فيه رزق العباد ورزق بهائمهم، هو الذي يستحق أن يعبد وحده ولا يشرك معه غيره؟
{وَأَنزلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا} “Ve Biz gökten tertemiz bir su indirdik.” Hadesten ve necasetten temizler, hile ve kirlerden arındırır. Onda bereket vardır; bereketinden biri de insanların ve hayvanların yediği türlü bitki ve ağaçların yetişmesi suretiyle ölü beldeye onunla hayat vermek için indirilmiş olmasıdır. {وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا أَنْعَامًا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرًا} “ve yarattığımız pek çok hayvanı ve insanı sulayalım diye.” Yani size ve hayvanlarınıza onu içirelim diye. Müjdeleyici rüzgârları gönderen, işlerinde onları çeşitli kılan, gökten kulların ve hayvanlarının rızkını barındıran bereketli ve tertemiz suyu indiren Zât, tek başına ibadet edilmeye ve Kendisine hiçbir şeyin ortak koşulmamasına layık olan Zât değil midir?
8859. Metin
ولما ذكر تعالى هذه الآيات العيانية المشاهدة وصرفها للعباد ليعرفوه ويشكروه ويذكروه مع ذلك أبي أكثر الخلق إلا كفورا، لفساد أخلاقهم وطبائعهم.
Allah Teâlâ, Kendisini tanısınlar, şükretsinler ve zikretsinler diye bizzat görülen bu ayetleri zikredip kulların istifadesine sunmuşken; yine de ahlak ve tabiatlarının bozukluğu sebebiyle insanların çoğu inkârcılıktan başkasına yanaşmadı.
8860. Metin
{٥١ - ٥٢} {وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا * فَلا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا} .
{٥١ - ٥٢} {وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا * فَلا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا} “Eğer dileseydik her kasabaya bir uyarıcı gönderirdik. O halde kâfirlere uyma ve bununla onlara karşı büyük bir cihat ile cihat et!”
8861. Metin
يخبر تعالى عن نفوذ مشيئته وأنه لو شاء لبعث في كل قرية نذيرا، أي: رسولا ينذرهم ويحذرهم فمشيئته غير قاصرة عن ذلك، ولكن اقتضت حكمته ورحمته بك وبالعباد -يا محمد- أن أرسلك إلى جميعهم أحمرهم وأسودهم عربيهم وعجميهم إنسهم وجنهم.
Allah Teâlâ dilemesinin mutlak geçerliliğini ve eğer dileseydi her kasabaya bir uyarıcı, yani onları uyarıp sakındıracak bir elçi göndereceğini haber vermektedir; O'nun dilemesi bundan âciz değildir. Fakat Ey Muhammed! O'nun hikmeti ve sana ve kullara olan rahmeti; seni kızılıyla siyahıyla, Arabıyla Acemiyle, insanıyla ciniyle hepsine birden elçi olarak göndermeyi iktiza etmiştir.
8862. Metin
{فَلا تُطِعِ الْكَافِرِينَ} في ترك شيء مما أرسلت به بل ابذل جهدك في تبليغ ما أرسلت به. {وَجَاهِدْهُمْ} بالقرآن {جِهَادًا كَبِيرًا} أي: لا تبق من مجهودك في نصر الحق وقمع الباطل إلا بذلته ولو رأيت منهم من التكذيب والجراءة ما رأيت فابذل جهدك واستفرغ وسعك، ولا تيأس من هدايتهم ولا تترك إبلاغهم لأهوائهم.
{فَلا تُطِعِ الْكَافِرِينَ} “O halde kâfirlere uyma” kendisiyle gönderildiğin şeylerden herhangi birini terk etme hususunda; bilakis gönderildiğin şeyi tebliğ etmekte bütün gayretini sarf et. Kur'an ile {وَجَاهِدْهُمْ} “onlarla cihat et” {جِهَادًا كَبِيرًا} “büyük bir cihat ile!” Yani hakkı üstün kılmak ve bâtılı ezmek için bütün çabanı ortaya koy; onlardan yalanlama ve cüret namına ne görürsen gör, gayretini harca ve gücünü sonuna kadar sarf et. Onların hidayetinden ümit kesme ve hevalarına uyarak onlara tebliği terk etme!
8863. Metin
{٥٣} {وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا} .
{٥٣} {وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هَذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا} “İki denizi birbirine salıveren O'dur; şu tatlı ve susuzluğu giderici, bu ise tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına bir engel ve aşılmaz bir sınır koymuştur.”
8864. Metin
أي: وهو وحده الذي مرج البحرين يلتقيان البحر العذب وهي الأنهار السارحة على وجه الأرض والبحر الملح وجعل منفعة كل واحد منهما مصلحة للعباد، {وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا} أي: حاجزا يحجز من اختلاط أحدهما بالآخر فتذهب المنفعة المقصودة منها {وَحِجْرًا مَحْجُورًا} أي: حاجزا حصينا.
Yani birbirine kavuşan iki denizi -yeryüzünde akıp giden nehirler olan tatlı denizi ve tuzlu denizi- salıveren ve her birinin faydasını kullar için bir maslahat kılan yalnızca O'dur. {وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا} “Ve ikisinin arasına bir engel” yani birinin diğerine karışmasını ve böylece kendilerinden beklenen faydanın yok olmasını önleyen bir mania {وَحِجْرًا مَحْجُورًا} “ve aşılmaz bir sınır koymuştur.” yani korunaklı bir engel koymuştur.