Şuarâ Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

8915. Metin

وهي مكية عند الجمهور

Cumhurun çoğunluğuna göre Mekkîdir.

8916. Metin

{١ - ٩} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * طسم * تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ * إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ * وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ * فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الأرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ * وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} .

{١ - ٩} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * طسم * تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ * لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ * إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ * وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ * فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الأرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ * إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ * وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Tâ-Sîn-Mîm. Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir. İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin! Dilersek onların üzerine gökten bir mucize indiririz de boyunları ona boyun eğer kalır. Rahmân'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler. Andolsun yalanladılar; alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında kendilerine gelecektir! Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik! Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; fakat onların çoğu iman edici değildir. Ve şüphesiz Rabbin Mutlak Galip ve Çok Merhametlidir.”

8917. Metin

يشير الباري تعالى إشارة، تدل على التعظيم لآيات الكتاب المبين البين الواضح، الدال على جميع المطالب الإلهية، والمقاصد الشرعية، بحيث لا يبقى عند الناظر فيه، شك ولا شبهة فيما أخبر به، أو حكم به، لوضوحه، ودلالته على أشرف المعاني، وارتباط الأحكام بحكمها، وتعليقها بمناسبها، فكان رسول الله ﷺ ينذر به الناس، ويهدي به الصراط المستقيم، فيهتدي بذلك عباد الله المتقون، ويعرض عنه من كتب عليه الشقاء، فكان يحزن حزنا شديدا، على عدم إيمانهم، حرصا منه على الخير، ونصحا لهم.

Allah Teâlâ; bütün İlahî taleplere ve şer'î maksatlara delalet eden, açık ve apaçık olan Kitab'ın ayetlerini yücelten bir işaretle işaret etmektedir; öyle ki ona bakan kimsede -açıklığı, en şerefli manalara delaleti, hükümlerin hikmetleriyle irtibatı ve münasip sebeplere bağlanmış olması dolayısıyla- onun haber verdiği veya hükmettiği hususlarda hiçbir şüphe ve tereddüt kalmaz. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu Kitap ile insanları uyarıyor ve onunla dosdoğru yola iletiyordu; böylece Allah'ın muttakî kulları onunla hidayete eriyor, aleyhine bedbahtlık yazılmış olanlar ise ondan yüz çeviriyordu. O da hayra olan düşkünlüğü ve onlara duyduğu samimi nasihat arzusu sebebiyle onların iman etmeyişine son derece üzülüyordu.

8918. Metin

فلهذا قال تعالى عنه: {لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ} أي: مهلكها وشاق عليها، {أَلا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} أي: فلا تفعل، ولا تذهب نفسك عليهم حسرات، فإن الهداية بيد الله، وقد أديت ما عليك من التبليغ، وليس فوق هذا القرآن المبين آية، حتى ننزلها، ليؤمنوا [بها] ، فإنه كاف شاف، لمن يريد الهداية، ولهذا قال: {إِنْ نَشَأْ نُنزلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً} .

Bundan dolayı Allah Teâlâ onun hakkında şöyle buyurmuştur: {لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ} “Neredeyse kendini helak edeceksin” yani kendini telef edecek ve nefsine aşırı meşakkat yükleyeceksin, {أَلا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} “iman etmiyorlar diye!” Yani böyle yapma ve onlar için canını hasretlerle tüketme! Çünkü hidayet Allah'ın elindedir; sen ise üzerine düşen tebliğ vazifesini yerine getirdin. Bu apaçık Kur'an'ın üstünde bir mucize yoktur ki iman etsinler diye onu indirelim; zira o, hidayet isteyen kimse için yeterli ve şifa vericidir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {إِنْ نَشَأْ نُنزلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً} “Dilersek onların üzerine gökten bir mucize indiririz.”

8919. Metin

أي: من آيات الاقتراح، {فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ} أي: أعناق المكذبين {لَهَا خَاضِعِينَ} ولكن لا حاجة إلى ذلك، ولا مصلحة فيه، فإنه إذ ذاك الوقت، يكون الإيمان غير نافع، وإنما الإيمان النافع، الإيمان بالغيب، كما قال تعالى: {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ أَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا} الآية.

Yani [onların keyfî olarak] teklif ettikleri mucizelerden; {فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ} “de boyunları” yani yalanlayanların boyunları {لَهَا خَاضِعِينَ} “ona boyun eğer kalır.” Fakat buna ihtiyaç ve bunda bir maslahat yoktur; zira o vakit iman fayda vermez. Faydalı iman ancak gayba olan imandır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {هَلْ يَنْظُرُونَ إِلا أَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلائِكَةُ أَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ أَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ يَوْمَ يَأْتِي بَعْضُ آيَاتِ رَبِّكَ لا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا} “Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alametlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, kişiye imanı fayda vermez...” ayeti.

8920. Metin

{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ} يأمرهم وينهاهم، ويذكرهم ما ينفعهم ويضرهم. {إِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ} بقلوبهم وأبدانهم، هذا إعراضهم عن الذكر المحدث، الذي جرت العادة، أنه يكون موقعه أبلغ من غيره، فكيف بإعراضهم عن غيره، وهذا لأنهم لا خير فيهم، ولا تنجع فيهم المواعظ، ولهذا قال: {فَقَدْ كَذَّبُوا} .

{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ} “Rahmân'dan kendilerine gelen her yeni öğütten” onlara emreden, onları nehyeden, kendilerine fayda ve zarar verecek şeyleri hatırlatan [öğüt], {إِلا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ} “mutlaka yüz çevirirler” kalpleriyle ve bedenleriyle. Âdeten diğerlerinden daha tesirli olması gereken yeni inen öğütten yüz çevirmeleri böyle olunca, diğerlerinden nasıl yüz çevirmezler? Bu da kendilerinde hiçbir hayır bulunmadığından ve öğütlerin kendilerine fayda vermemesindendir. Bundan dolayı: {فَقَدْ كَذَّبُوا} “Andolsun yalanladılar” buyurmuştur.

8921. Metin

أي: بالحق، وصار التكذيب لهم سجية، لا تتغير ولا تتبدل، {فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} أي: سيقع بهم العذاب، ويحل بهم ما كذبوا به، فإنهم قد حقت عليهم، كلمة العذاب.

Yani hakkı yalanladılar ve yalanlama onlar için değişmez, dönüşmez bir tabiat haline geldi. {فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında kendilerine gelecektir!” Yani azap başlarına inecek ve yalanladıkları şeyler üzerlerine çökecektir; zira azap sözü haklarında kesinleşmiştir.

8922. Metin

قال الله منبها على التفكر الذي ينفع صاحبه: {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الأرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ} من جميع أصناف النباتات، حسنة المنظر، كريمة في نفعها.

Allah Teâlâ, sahibine fayda veren tefekküre dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: {أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الأرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ} “Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik!” manzarası güzel, faydası bol her türlü bitki türünden.

8923. Metin

{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً} على إحياء الله الموتى بعد موتهم، كما أحيا الأرض بعد موتها {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} كما قال تعالى: {وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ} .

{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً} “Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır” ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi, ölümlerinden sonra Allah'ın ölüleri dirilteceğine dair; {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “fakat onların çoğu iman edici değildir.” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَمَا أَكْثَرُ النَّاسِ وَلَوْ حَرَصْتَ بِمُؤْمِنِينَ} “Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu inanacak değillerdir.”

8924. Metin

{وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ} الذي قد قهر كل مخلوق، ودان له العالم العلوي والسفلي، {الرَّحِيمِ} الذي وسعت رحمته كل شيء، ووصل جوده إلى كل حي، العزيز الذي أهلك الأشقياء بأنواع العقوبات، الرحيم بالسعداء، حيث أنجاهم من كل شر وبلاء.

{وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ} “Ve şüphesiz Rabbin Mutlak Galip” her mahluku kahreden, yüce ve alçak bütün âlemin Kendisine boyun eğdiği, {الرَّحِيمِ} “ve Çok Merhametlidir;” rahmeti her şeyi kuşatan ve cömertliği her canlıya ulaşan. Bedbahtları türlü cezalarla helak eden Azîz; bahtiyarları her türlü şer ve beladan kurtarmak suretiyle onlara merhamet eden Rahîm'dir.

8925. Metin

{١٠ - ٦٨} {وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} إلى آخر القصة قوله: {إِنَّ في ذَلِكَ لآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤمِنِينَ وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ}

Kıssanın sonundaki şu buyruğa kadar olan kısım: {١٠ - ٦٨} {وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Hani Rabbin Mûsâ'ya: ‘O zalim kavme git!’ diye seslenmişti.” {إِنَّ في ذَلِكَ لآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤمِنِينَ وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır; fakat onların çoğu iman edici değildir. Ve şüphesiz Rabbin Mutlak Galip ve Çok Merhametlidir.”

8926. Metin

أعاد الباري تعالى، قصة موسى وثناها في القرآن، ما لم يثن غيرها، لكونها مشتملة على حكم عظيمة، وعبر وفيها نبأه مع الظالمين والمؤمنين، وهو صاحب الشريعة الكبرى، وصاحب التوراة أفضل الكتب بعد القرآن فقال: واذكر حالة موسى الفاضلة، وقت نداء الله إياه، حين كلمه ونبأه وأرسله فقال: {أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} الذين تكبروا في الأرض، وعلوا على أهلها وادعى كبيرهم الربوبية.

Allah Teâlâ, büyük hikmetleri ve ibretleri içermesi, içinde zalimler ve müminlerle olan haberinin bulunması, onun büyük şeriat sahibi ve Kur'an'dan sonraki en faziletli kitap olan Tevrat'ın sahibi olması sebebiyle Mûsâ'nın kıssasını Kur'an'da başka hiçbir kıssayı tekrarlamadığı kadar tekrarlamış ve şöyle buyurmuştur: Allah'ın Mûsâ'ya seslendiği, onunla konuştuğu, onu peygamber kılıp elçi olarak gönderdiği andaki o faziletli halini hatırla; şöyle buyurmuştu: {أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “O zalim kavme git!” Yeryüzünde büyüklük taslayan, ahalisine üstünlük taslayan ve elebaşları rablik iddia eden kimselere.

8927. Metin

{قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلا يَتَّقُونَ} أي: قل لهم، بلين قول، ولطف عبارة {أَلا تَتَّقُونَ} الله الذي خلقكم ورزقكم، فتتركون ما أنتم عليه من الكفر.

{قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلا يَتَّقُونَ} “Firavun kavmine; [hâlâ] sakınmazlar mı?” Yani yumuşak bir söz ve zarif bir üslupla onlara de ki: Sizi yaratan ve rızıklandıran Allah'tan {أَلا تَتَّقُونَ} “sakınmaz mısınız?” da üzerinde bulunduğunuz küfrü terk etmez misiniz?

8928. Metin

فقال موسى ﵇، معتذرا من ربه، ومبينا لعذره، وسائلا له المعونة على هذا الحمل الثقيل: {قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلا يَنْطَلِقُ لِسَانِي} .

Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm Rabbine mazeret beyan ederek, özrünü açıklayarak ve bu ağır yük karşısında O'ndan yardım dileyerek şöyle dedi: {قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلا يَنْطَلِقُ لِسَانِي} “Dedi ki: ‘Rabbim! Doğrusu ben beni yalanlamalarından, göğsümün daralmasından ve dilimin çözülmemesinden korkuyorum.’”

8929. Metin

فقال: {رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي * وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي * وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي * يَفْقَهُوا قَوْلِي * وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي * هَارُونَ أَخِي} {فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ} فأجاب الله طلبته ونبأ أخاه هارون كما نبأه {فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا} أي معاونا لي على أمري أن يصدقوني

Şöyle dedi: {رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي * وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي * وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي * يَفْقَهُوا قَوْلِي * وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي * هَارُونَ أَخِي} “Rabbim! Göğsüme genişlik ver, işimi bana kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlasınlar. Ailemden bana bir yardımcı ver; kardeşim Hârûn'u!” {فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ} “Artık Hârûn'a da elçilik ver!” Allah da onun talebine icabet etti ve onu peygamber kıldığı gibi kardeşi Hârûn'u da peygamber kıldı: {فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءًا} “Beni tasdik etmesi için onu benimle yardımcı gönder!” yani işimde beni tasdik etmeleri için bana bir yardımcı kıl.

8930. Metin

{وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ} أي في قتل القبطي {فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ}

{وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ} “Hem onların bana karşı bir suç isnatları vardır” Kıptî'nin öldürülmesi sebebiyle, {فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ} “bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.”

8931. Metin

{قَالَ كَلا} أي لا يتمكنون من قتلك فإنا سنجعل لكما سلطانا فلا يصلون إليكما بآياتنا أنتما ومن اتبعكما الغالبون ولهذا لم يتمكن فرعون من قتل موسى مع منابذته له غاية المنابذة وتسفيه رأيه وتضليله وقومه {فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا} الدالة على صدقكما وصحة ما جئتما به {إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ} أحفظكما وأكلؤكما

[Allah] {قَالَ كَلا} “Buyurdu ki: ‘Hayır, asla!’” Yani seni öldürmeye güç yetiremeyeceklerdir; zira Biz ikinize öyle bir güç ve üstünlük vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler, siz ve size tabi olanlar galip geleceksiniz. Bu sebepledir ki Mûsâ kendisine son derece karşı çıkmasına, görüşünü akılsızlık saymasına, onu ve kavmini sapıklıkla itham etmesine rağmen Firavun onu öldürmeye muvaffak olamamıştır. Doğruluğunuza ve getirdiğiniz şeyin sıhhatine delalet eden {فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا} “Ayetlerimizle ikiniz gidin;” {إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ} “şüphesiz Biz sizinle beraberiz, dinlemekteyiz!” Sizi korur ve gözetirim.

8932. Metin

{فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} أي أرسلنا إليك لتؤمن به وبنا وتنقاد لعبادته وتذعن لتوحيده

{فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Firavun'a varın ve deyin ki: ‘Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz!’” Yani O'na ve bize iman etmen, O'nun ibadetine boyun eğip tevhidini kabul etmen için sana gönderildik;

8933. Metin

{أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} فكف عنهم عذابك وارفع عنهم يدك ليعبدوا ربهم ويقيموا أمر دينهم

{أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrâiloğullarını bizimle beraber serbest bırak!” Artık onlardan azabını çek ve ellerini üzerlerinden kaldır ki Rablerine ibadet etsinler ve dinlerinin gereklerini yerine getirsinler.

8934. Metin

فلما جاءا فرعون وقالا له ما قال الله لهما لم يؤمن فرعون ولم يلن وجعل يعارض موسى فـ {قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا} أي ألم ننعم عليك ونقم بتربيتك منذ كنت وليدا في مهدك ولم تزل كذلك

Firavun'a gelip Allah'ın kendilerine emrettiği şeyleri ona söylediklerinde Firavun iman etmedi, yumuşamadı ve Mûsâ'ya karşı çıkmaya başlayarak {قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا} “[Firavun] dedi ki: ‘Biz seni içimizde bir çocukken büyütmedik mi?’” Yani kundakta bir bebek olduğun andan itibaren sana nimet verip terbiyeni üstlenmedik mi ve sen öylece devam etmedin mi?

8935. Metin

{وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ * وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ} وهي قتل موسى للقبطي، حين استغاثه الذي من شيعته، على الذي من عدوه {فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ} الآية.

{وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ * وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ} “Ve ömründen nice yılları içimizde geçirmedin mi? Sonunda yapacağını yaptın!” Bu da Mûsâ'nın, kendi taraftarından olan kimsenin düşmanına karşı kendisinden yardım istemesi üzerine Kıptî'yi öldürmesidir: {فَوَكَزَهُ مُوسَى فَقَضَى عَلَيْهِ} “Mûsâ ona bir yumruk indirdi ve işini bitirdi” ayeti.

8936. Metin

{وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ} أي: وأنت إذ ذاك طريقك طريقنا، وسبيلك سبيلنا، في الكفر، فأقر على نفسه بالكفر، من حيث لا يدري.

{وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ} “Ve sen kâfirlerden idin!” Yani o vakit senin yolun bizim yolumuz, gidişatın küfürde bizim gidişatımızdı; böylece farkında olmadan kendi küfrünü de ikrar etmiş oldu.

8937. Metin

فقال موسى: {فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ} أي: عن غير كفر، وإنما كان عن ضلال وسفه، فاستغفرت ربي فغفر لي.

Bunun üzerine Mûsâ şöyle dedi: {فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ} “[Mûsâ:] ‘Ben onu yaptığım zaman şaşırmışlardan idim’ dedi.” Yani bir küfür sebebiyle değil, ancak bir yanılma ve şuursuzluk sebebiyle yapmıştım; sonra Rabbimden mağfiret diledim, O da beni bağışladı.

8938. Metin

{فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ} حين تراجعتم بقتلي، فهربت إلى مدين، ومكثت سنين، ثم جئتكم. {فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ} .

{فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ} “Sizden korkunca da hemen sizden kaçtım” beni öldürmeyi konuştuğunuz zaman; böylece Medyen'e kaçtım, yıllarca kaldım, sonra da size geldim. {فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ} “Derken Rabbim bana hikmet bağışladı ve beni peygamberlerden kıldı.”

8939. Metin

فالحاصل أن اعتراض فرعون على موسى، اعتراض جاهل أو متجاهل، فإنه جعل المانع من كونه رسولا أن جرى منه القتل، فبين له موسى، أن قتله كان على وجه الضلال والخطأ، الذي لم يقصد نفس القتل، وأن فضل الله تعالى غير ممنوع منه أحد، فلم منعتم ما منحني الله، من الحكم والرسالة؟ بقي عليك يا فرعون إدلاؤك بقولك: {أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا} وعند التحقيق، يتبين أن لا منة لك فيها، ولهذا قال موسى: {وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} .

Hâsılı; Firavun'un Mûsâ'ya itirazı, bir cahilin veya bilmezden gelenin itirazıdır. Zira o, elinden bir adam öldürme hadisesi çıkmış olmasını peygamberliğine engel saydı. Mûsâ ise öldürmenin bizzat kastetmediği bir hata ve yanılgı şeklinde gerçekleştiğini ve Allah Teâlâ'nın lütfundan hiç kimsenin menedilemeyeceğini açıkladı: "Allah'ın bana bahşettiği hikmet ve peygamberliği siz nasıl engelleyebilirsiniz?" Geriye senin: {أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا} “Biz seni içimizde bir çocukken büyütmedik mi?” şeklindeki minnet iddiân kalıyor ey Firavun! Hakikat araştırıldığında onda senin hiçbir minnet hakkının bulunmadığı ortaya çıkar. Bundan dolayı Mûsâ şöyle demiştir: {وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} “Başıma kaktığın o nimet, İsrâiloğullarını köleleştirmiş olmandan ibarettir!”

8940. Metin

أي: تدلي علي بهذه المنة لأنك سخرت بني إسرائيل، وجعلتهم لك بمنزلة العبيد، وأنا قد أسلمتني من تعبيدك وتسخيرك، وجعلتها علي نعمة، فعند التصور، يتبين أن الحقيقة، أنك ظلمت هذا الشعب الفاضل، وعذبتهم وسخرتهم بأعمالك، وأنا قد سلمني الله من أذاك، مع وصول أذاك لقومي، فما هذه المنة التي تبت بها وتدلي بها؟.

Yani İsrâiloğullarını boyunduruk altına alıp kendine köle kıldığın ve beni köleleştirip angaryaya koşmaktan uzak tuttuğun için bunu bana bir minnet olarak ileri sürüyor ve üzerime bir nimet sayıyorsun! Mesele düşünüldüğünde hakikatin şu olduğu açığa çıkar: Sen bu faziletli kavme zulmettin, onlara azap ettin ve kendi işlerinde onları köle gibi çalıştırdın. Eziyetin kavmime ulaştığı halde Allah beni senin eziyetinden korumuştur. Öyleyse kesin bir dille ileri sürdüğün bu minnet de neyin nesidir?!

8941. Metin

{قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ} وهذا إنكار منه لربه، ظلما وعلوا، مع تيقن صحة ما دعاه إليه موسى، قال: {رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} .

{قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ} “Firavun: ‘Âlemlerin Rabbi de neymiş?’ dedi.” Bu, Mûsâ'nın kendisini davet ettiği şeyin doğruluğunu kesin olarak bildiği halde zulüm ve kibrinden dolayı Rabbini inkâr etmesidir. [Mûsâ] şöyle buyurdu: {رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.”

8942. Metin

أي: الذي خلق العالم العلوي والسفلي، ودبره بأنواع التدبير، ورباه بأنواع التربية. ومن جملة ذلك، أنتم أيها المخاطبون، فكيف تنكرون خالق المخلوقات، وفاطر الأرض والسماوات {إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} فقال فرعون متجرهما، ومعجبا لقومه: {أَلا تَسْتَمِعُونَ} ما يقول هذا الرجل، فقال موسى: {رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الأوَّلِينَ} تعجبتم أم لا استكبرتم، أم أذعنتم.

Yani yüce ve alçak âlemi yaratan, türlü tedbirlerle onu yöneten ve türlü terbiyelerle onu yetiştiren Zât'tır. Ey muhataplar, siz de bunun bir parçasısınız! Şu halde yaratılmışların Hâlıkını, göklerin ve yerin Yaratıcısını nasıl inkâr edersiniz, {إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ} “eğer kesin olarak inanıyorsanız!” Bunun üzerine Firavun küstahlaşarak ve kavmini kışkırtarak: {أَلا تَسْتَمِعُونَ} “Dinlemiyor musunuz?” bu adamın söylediklerini, dedi. Mûsâ ise: İster şaşın ister şaşmayın, ister kibirlenin ister teslim olun; O {رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الأوَّلِينَ} “sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir!” dedi.

8943. Metin

فقال فرعون معاندا للحق، قادحا بمن جاء به: {إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ} حيث قال خلاف ما نحن عليه، وخالفنا فيما ذهبنا إليه، فالعقل عنده وأهل العقل، من زعموا أنهم لم يخلقوا، أو أن السماوات والأرض، ما زالتا موجودتين من غير موجد وأنهم، بأنفسهم، خلقوا من غير خالق، والعقل عنده، أن يعبد المخلوق الناقص، من جميع الوجوه، والجنون عنده، أن يثبت الرب الخالق للعالم العلوي والسفلي، والمنعم بالنعم الظاهرة والباطنة، ويدعو إلى عبادته، وزين لقومه هذا القول، وكانوا سفهاء الأحلام، خفيفي العقول {فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} فقال موسى ﵇، مجيبا لإنكار فرعون وتعطيله لرب العالمين: {رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا} .

Firavun hakka inatla karşı çıkarak ve onu getiren zâtı karalayarak şöyle dedi: {إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ} “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir!” Çünkü üzerinde bulunduğumuz şeyin aksini söylemiş ve benimsediğimiz görüşe muhalefet etmiştir. Ona göre akıl ve akıl sahipleri; kendilerinin yaratılmadığını veya göklerin ve yerin bir vareden olmaksızın hep var olduğunu, kendilerinin bir yaratıcı olmadan var olduklarını iddia eden kimselerdir! Yine ona göre akıl; her bakımdan noksan olan bir mahluka tapmaktır. Cinnet ise yüce ve alçak âlemin Yaratıcısı olan, açık ve gizli nimetleri bahşeden Rabbi ikrar edip O'na ibadete davet etmektir! Bu sözü kavmine süslü gösterdi; onlar da beyinsiz, akılları kıt kimselerdi: {فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} “Kavmini küçümsedi/küçük düşürdü, onlar da ona itaat ettiler; doğrusu onlar fasık bir kavim idiler.” Bunun üzerine Mûsâ aleyhisselâm, Firavun'un inkârına ve âlemlerin Rabbini tanımamasına cevap olarak şöyle buyurdu: {رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا} “Doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.”

8944. Metin

من سائر المخلوقات {إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ} فقد أديت لكم من البيان والتبيين، ما يفهمه كل من له أدنى مسكة من عقل، فما بالكم تتجاهلون فيما أخاطبكم به؟ وفيه إيماء وتنبيه إلى أن الذي رميتم به موسى من الجنون، أنه داؤكم فرميتم أزكى الخلق عقلا وأكملهم علما، بالجنون، والحال أنكم أنتم المجانين، حيث ذهبت عقولكم لإنكار أظهر الموجودات، خالق الأرض والسماوات وما بينهما، فإذا جحدتموه، فأي شيء تثبتون؟ وإذا جهلتموه، فأي شيء تعلمون؟ وإذا لم تؤمنوا به وبآياته، فبأي شيء - بعد الله وآياته - تؤمنون؟ تالله، إن المجانين الذين بمنزلة البهائم، أعقل منكم، وإن الأنعام السارحة، أهدى منكم.

Diğer bütün mahlukatı da [yaratan O'dur], {إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ} “eğer aklediyorsanız!” Muhakkak ki size azıcık bir akıl kırıntısı taşıyan herkesin anlayabileceği derecede açıklama ve beyanda bulundum; öyleyse size hitap ettiğim şeyleri nasıl olur da bilmezden gelirsiniz? Bunda; Mûsâ'yı itham ettiğiniz deliliğin aslında sizin kendi illetiniz olduğuna bir işaret ve uyarı vardır. Zira siz aklı en berrak ve ilmi en kâmil bir peygamberi delilikle suçladınız; oysa mevcudatın en açığını, yerin, göklerin ve ikisi arasındakilerin Yaratıcısını inkâr etmekle asıl mecnun olan sizlersiniz! O'nu inkâr ettikten sonra neyi ispat edebilirsiniz? O'nu bilmedikten sonra neyi bilebilirsiniz? O'na ve ayetlerine inanmadıktan sonra -Allah ve ayetlerinden sonra- artık neye inanacaksınız? Allah'a yemin olsun ki, hayvanlar mesabesinde olan deliler bile sizden daha akıllıdır ve otlayan hayvanlar bile sizden daha doğru yoldadır!

8945. Metin

فلما خنقت فرعون الحجة، وعجزت قدرته وبيانه عن المعارضة {قَالَ} متوعدا لموسى بسلطانه {لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لأجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ} زعم - قبحه الله - أنه قد طمع في إضلال موسى، وأن لا يتخذ إلها غيره، وإلا فقد تقرر أنه هو ومن معه، على بصيرة من أمرهم.

Delil Firavun'u köşeye sıkıştırıp gücü ve beyanı karşı koymaktan âciz kalınca; {قَالَ} “[Firavun] dedi ki:” saltanatına güvenerek Mûsâ'yı tehdit edip: {لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لأجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ} “Eğer benden başka bir ilah edinirsen, seni mutlaka zindandakilerin arasına katarım!” -Allah onu kahretsin!- Mûsâ'yı saptırmaya ve kendisinden başka ilah edinmemesini sağlamaya tamah ettiğini iddia etti; oysa kendisinin ve beraberindekilerin içinde bulundukları durumu çok iyi bildikleri kesinleşmişti.

8946. Metin

فقال له موسى: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ} أي: آية ظاهرة جلية، على صحة ما جئت به، من خوارق العادات.

Mûsâ ona şöyle dedi: {أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ} “[Mûsâ:] ‘Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?’ dedi.” Yani getirdiğim şeyin doğruluğuna dair açık, aşikâr ve olağanüstü bir delil getirsem de mi?

8948. Metin

{قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ} أي: ذكر الحيات، {مُبِينٌ} ظاهر لكل أحد، لا خيال، ولا تشبيه.

{قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ} “[Firavun:] ‘Eğer doğrulardan isen haydi onu getir!’ dedi. Bunun üzerine Mûsâ asasını attı, bir de baktılar ki o, apaçık bir ejderhadır!” yani yılanların en büyüğüdür, {مُبِينٌ} “apaçık;” bir hayal veya benzetme değil, herkese apaçık görünen gerçek bir yılan.

8949. Metin

{وَنزعَ يَدَهُ} من جيبه {فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ} أي: لها نور عظيم، لا نقص فيه لمن نظر إليها.

{وَنزعَ يَدَهُ} “Ve elini çekip çıkardı” koynundan, {فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ} “bir de baktılar ki o, bakanlara bembeyaz [parıl parıl] görünmektedir!” Yani ona bakan kimse için hiçbir kusur bulunmayan muazzam bir nura sahipti.

8950. Metin

{قَالَ} فرعون {لِلْمَلإ حَوْلَهُ} معارضا للحق، ومن جاء به: {إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ} موَّه عليهم لعلمه بضعف عقولهم، أن هذا من جنس ما يأتي به السحرة، لأنه من المتقرر عندهم، أن السحرة يأتون من العجائب، بما لا يقدر عليه الناس، وخوَّفهم أن قصده بهذا السحر، التوصل إلى إخراجهم من وطنهم، ليجدوا ويجتهدوا في معاداة من يريد إجلاءهم عن أولادهم وديارهم، {فَمَاذَا تَأْمُرُونَ} أن نفعل به؟.

Firavun hakka ve onu getirene karşı çıkarak {لِلْمَلإ حَوْلَهُ} “etrafındaki ileri gelenlere:” {قَالَ} “dedi ki:” {إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ} “‘Şüphesiz bu bilgin bir büyücüdür. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor!’” Akıllarının zayıflığını bildiği için onlara meseleyi çarpıtarak bunun sihirbazların getirdiği türden bir şey olduğunu söyledi; çünkü insanların güç yetiremeyeceği acayip şeyleri sihirbazların yapabildiği onların nezdinde yerleşmiş bir kabuldü. Ve kendilerini, onun bu büyü ile maksadının onları yurtlarından çıkarmak olduğuna inandırarak korkuttu; ta ki kendilerini evlatlarından ve yurtlarından sürmek isteyen kimseye karşı düşmanlıkta bütün güçleriyle çaba sarf etsinler: {فَمَاذَا تَأْمُرُونَ} “‘O halde ne emredersiniz / ne tavsiye edersiniz?’” ona ne yapalım?

8951. Metin

{قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ} أي: أخرهما {وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} جامعين للناس.

{قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ} “Dediler ki: ‘Onu ve kardeşini alıkoy / beklet’” yani ikisini tehir et, {وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} “‘ve şehirlere toplayıcılar gönder.’” insanları bir araya getiren görevliler.

8952. Metin

{يَأْتُوكَ} أولئك الحاشرون {بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ} أي: ابعث في جميع مدنك، التي هي مقر العلم، ومعدن السحر، من يجمع لك كل ساحر ماهر، عليم في سحره فإن الساحر يقابل بسحر من جنس سحره.

O toplayıcılar {يَأْتُوكَ} “sana getirsinler;” {بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ} “bütün usta ve bilgin büyücüleri.” Yani ilmin merkezi ve sihrin kaynağı olan bütün şehirlerine, senin için sihrinde mahir ve bilgili bütün büyücüleri toplayacak adamlar gönder; zira sihirbaza ancak onun sihrinin cinsinden bir sihirle karşılık verilir.

8953. Metin

وهذا من لطف الله أن يري العباد، بطلان ما موه به فرعون الجاهل الضال، المضل أن ما جاء به موسى سحر، قيضهم أن جمعوا أهل المهارة بالسحر، لينعقد المجلس عن حضرة الخلق العظيم، فيظهر الحق على الباطل، ويقر أهل العلم وأهل الصناعة، بصحة ما جاء به موسى، وأنه ليس بسحر، فعمل فرعون برأيهم، فأرسل في المدائن، من يجمع السحرة، واجتهد في ذلك، وجد.

Bu, Allah'ın kullarına bir lütfudur; zira cahil, sapık ve saptırıcı Firavun'un, Mûsâ'nın getirdiği şeyin büyü olduğuna dair çarpıtmasının bâtıllığını göstermek için onları sihirde mahir olanları toplamaya sevk etti; ta ki muazzam bir kalabalığın huzurunda meclis kurulsun, hak bâtıla galip gelsin ve ilim ile sanat ehli Mûsâ'nın getirdiğinin hak olduğunu ve bunun büyü olmadığını bizzat ikrar etsinler. Firavun onların görüşü doğrultusunda hareket etti; şehirlere sihirbazları toplayacak kimseler gönderdi ve bu hususta var gücüyle çabaladı.

8954. Metin

{فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ} قد واعدهم إياه موسى، وهو يوم الزينة، الذي يتفرغون فيه من أشغالهم.

{فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ} “Böylece büyücüler, belirlenen belli bir günün randevusunda toplandı.” Bu, Mûsâ'nın onlarla randevulaştığı gündür ki o da işlerinden boşaldıkları bayram günüdür.

8955. Metin

{وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ} أي: نودي بعموم الناس بالاجتماع في ذلك اليوم الموعود.

{وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ} “İnsanlara da: ‘Siz de toplanır mısınız?’ denildi.” Yani bütün insanlara o vaat edilen günde toplanmaları için çağrı yapıldı.

8956. Metin

{لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ} أي: قالوا للناس: اجتمعوا لتنظروا غلبة السحرة لموسى، وأنهم ماهرون في صناعتهم، فنتبعهم، ونعظمهم، ونعرف فضيلة علم السحر، فلو وفقوا للحق، لقالوا: لعلنا نتبع المحق منهم، ولنعرف الصواب، فلذلك ما أفاد فيهم ذلك، إلا قيام الحجة عليهم.

{لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ} “‘Umarız ki, galip gelirlerse büyücülere uyarız’ [denildi].” Yani insanlara şöyle dediler: Büyücülerin Mûsâ'ya üstün gelişini ve sanatlarında ne kadar mahir olduklarını görmek için toplanın; ta ki onlara uyalım, onları yüceltelim ve sihir ilminin faziletini bilelim! Eğer hakka muvaffak olsalardı: "Hangisi haklı ise ona uyalım ve doğruyu bilelim" derlerdi. Bu sebeple bu toplanma, aleyhlerine hüccetin ikame edilmesinden başka bir şeye yaramadı.

8957. Metin

{فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ} ووصلوا لفرعون قالوا له: {أَئِنَّ لَنَا لأجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ} لموسى؟

{فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ} “Büyücüler geldikleri vakit” ve Firavun'un yanına ulaştıklarında ona: Mûsâ'ya karşı {أَئِنَّ لَنَا لأجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ} “‘Eğer üstün gelenler biz olursak bize bir mükâfat var mı?’” dediler.

8958. Metin

{قَالَ نَعَمْ} لكم أجر وثواب {وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ} عندي، وعدهم الأجر والقربة منه، ليزداد نشاطهم، ويأتوا بكل مقدورهم في معارضة ما جاء به موسى.

[Firavun] {قَالَ نَعَمْ} “[Firavun] ‘Evet’ dedi,” size ücret ve mükâfat vardır, {وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ} “‘ve şüphesiz o takdirde siz bana en yakın kimselerden olacaksınız!’” Gayretleri artsın ve Mûsâ'nın getirdiği şeye karşı koymakta güçlerinin yettiği her şeyi ortaya koysunlar diye onlara mükâfat ve yakınlık vadetti.

8959. Metin

فلما اجتمعوا للموعد، هم وموسى، وأهل مصر، وعظهم موسى وذكرهم وقال: {وَيْلَكُمْ لا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَى} فتنازعوا وتخاصموا ثم شجعهم فرعون، وشجع بعضهم بعضا.

Kararlaştırılan randevu yerinde onlar, Mûsâ ve Mısır halkı toplandığında Mûsâ onlara vaaz edip hatırlatmada bulunarak: {وَيْلَكُمْ لا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَى} “Yazıklar olsun size! Allah'a karşı yalan uydurmayın, yoksa bir azap ile kökünüzü kazır; iftira eden muhakkak hüsrana uğramıştır!” dedi. Bunun üzerine kendi aralarında çekiştiler ve tartıştılar; ardından Firavun onları cesaretlendirdi, onlar da birbirlerini yüreklendirdiler.

8960. Metin

فـ {قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ} أي: ألقوا كل ما في خواطركم إلقاؤه، ولم يقيده بشيء دون شيء، لجزمه ببطلان ما جاءوا به من معارضة الحق.

Bunun üzerine {قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ} “Mûsâ onlara: ‘Atacağınız şeyleri atın!’ dedi.” Yani aklınıza gelen her şeyi atın; hakka karşı ortaya koydukları şeyin bâtıl olduğuna kesin olarak inandığı için bunu hiçbir şeyle sınırlamadı.

8961. Metin

{فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ} فإذا هي حيات تسعى، وسحروا بذلك أعين الناس، {وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ} فاستعانوا بعزة عبد ضعيف، عاجز من كل وجه، إلا أنه قد تجبر، وحصل له صورة ملك وجنود، فغرتهم تلك الأبهة، ولم تنفذ بصائرهم إلى حقيقة الأمر، أو أن هذا قسم منهم بعزة فرعون والمقسم عليه، أنهم غالبون.

{فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ} “Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar” bir de baktılar ki onlar koşan yılanlar halini almış; böylece insanların gözlerini büyülediler {وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ} “ve: ‘Firavun'un izzetine andolsun ki, galip gelecek olanlar kesinlikle biziz!’ dediler.” Böylece zayıf, her bakımdan âciz, ancak zorbalık yapmış, saltanat ve asker görüntüsü elde etmiş bir kulun izzetinden medet umdular. O debdebe onları aldattı ve basiretleri meselenin hakikatine nüfuz edemedi; yahut bu, Firavun'un izzeti üzerine yaptıkları bir yemindir ve üzerine yemin ettikleri şey de galip gelecekleridir.

8962. Metin

{فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ} تبتلع وتأخذ {مَا يَأْفِكُونَ} فالتفت جميع ما ألقوا من الحبال والعصي، لأنها إفك، وكذب، وزور وذلك كله باطل لا يقوم للحق، ولا يقاومه.

{فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ} “Sonra Mûsâ asasını attı; bir de ne görsünler, o yutuveriyor” silip süpürüyor {مَا يَأْفِكُونَ} “onların uydurdukları yalanları!” Attıkları bütün ipleri ve değnekleri yuttu; çünkü onlar bir iftira, yalan ve sahtekârlıktı. Bunların hepsi hak karşısında duramayan ve ona direnemeyen bir bâtıldır.

8963. Metin

فلما رأى السحرة هذه الآية العظيمة، تيقنوا - لعلمهم - أن هذا ليس بسحر، وإنما هو آية من آيات الله، ومعجزة تنبئ بصدق موسى، وصحة ما جاء به.

Büyücüler bu muazzam mucizeyi görünce -sahip oldukları ilim sebebiyle- bunun sihir olmadığını, bilakis Allah'ın ayetlerinden bir ayet ve Mûsâ'nın doğruluğunu ve getirdiği şeyin hak olduğunu haber veren bir mucize olduğunu kesin olarak anladılar.

8964. Metin

{فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ} لربهم.

{فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ} “Bunun üzerine büyücüler secdeye kapandılar” Rableri için.

8965. Metin

{قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ} وانقمع الباطل، في ذلك المجمع، وأقر رؤساؤه، ببطلانه، ووضح الحق، وظهر حتى رأى ذلك الناظرون بأبصارهم، ولكن أبى فرعون، إلا عتوا وضلالا وتماديا في غيه وعنادا، فقال للسحرة: {آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ} .

{قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ} “Dediler ki: ‘Âlemlerin Rabbine; Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine iman ettik!’” O toplulukta bâtıl hezimete uğradı, elebaşları onun bâtıl olduğunu ikrar etti, hak apaçık ortaya çıktı ve bakanlar bunu gözleriyle gördüler. Fakat Firavun taşkınlık, sapıklık, azgınlığında ısrar ve inattan başka bir şeye yanaşmayarak büyücülere şöyle dedi: {آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ} “‘Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz?!’”

8966. Metin

يتعجب ويعجب قومه من جراءتهم عليه، وإقدامهم على الإيمان من غير إذنه ومؤامرته.

Kendisine karşı gösterdikleri bu cürete, izni ve danışması olmaksızın imana kalkışmalarına hem kendisi şaşıyor hem de kavmini şaşırtıyordu.

8967. Metin

{إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ} هذا، وهو الذي جمع السحرة، وملأه، الذين أشاروا عليه بجمعهم من مدائنهم، وقد علموا أنهم ما اجتمعوا بموسى، ولا رأوه قبل ذلك، وأنهم جاءوا من السحر، بما يحير الناظرين ويهيلهم، ومع ذلك، فراج عليهم هذا القول، الذي هم بأنفسهم، وقفوا على بطلانه، فلا يستنكر على أهل هذه العقول، أن لا يؤمنوا بالحق الواضح، والآيات الباهرة، لأنهم لو قال لهم فرعون عن أي شيء كان، إنه على خلاف حقيقته، صدقوه.

{إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ} “‘Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür!’” Oysa büyücüleri toplayan bizzat kendisi ve şehirlerden onları toplamasını tavsiye eden kendi erkânıydı; onların daha önce Mûsâ ile toplanmadıklarını, onu hiç görmediklerini ve bakanları hayrete düşürüp dehşete kapacak bir büyü ortaya koyduklarını pekâlâ biliyorlardı. Buna rağmen bizzat kendilerinin bâtıllığını bildiği bu söz onlara tesir etti. Dolayısıyla böyle akıl sahiplerinin apaçık hakka ve parlak ayetlere inanmamaları yadırganamaz; zira Firavun onlara herhangi bir şey hakkında hakikatinin aksini söylese onu tasdik ederlerdi!

8968. Metin

ثم توعد السحرة فقال: {لأقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلافٍ} أي: اليد اليمنى، والرجل اليسرى، كما يفعل بالمفسد في الأرض، {وَلأصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ} لتختزوا، وتذلوا. فقال السحرة - حين وجدوا حلاوة الإيمان وذاقوا لذته -: {لا ضَيْرَ} أي: لا نبالي بما توعدتنا به {إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا} من الكفر والسحر، وغيرهما {أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ} بموسى، من هؤلاء الجنود، فثبتهم الله وصبرهم.

Sonra büyücüleri tehdit ederek: Yeryüzünde fesat çıkaran kimseye yapıldığı gibi, {لأقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلافٍ} “‘Ellerinizi ve ayaklarınızı mutlaka çaprazlama keseceğim’” yani sağ el ile sol ayağı, {وَلأصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ} “‘ve hepinizi mutlaka asacağım!’” dedi; rezil olasınız ve hor düşesiniz diye. İmanın tadını bulup lezzetini tattıkları vakit büyücüler şöyle dediler: {لا ضَيْرَ} “‘Zararı yok!’” yani bizi tehdit ettiğin şeylere aldırış etmeyiz; {إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا} “‘Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz. Doğrusu biz, hatalarımızı bağışlamasını Rabbimizden umuyoruz;’” küfür, sihir ve diğer günahlarımızı, bu askerler arasından Mûsâ'ya {أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ} “‘ilk iman edenler olduğumuz için!’” Allah da onlara sebat ve sabır verdi.

8969. Metin

فيحتمل أن فرعون فعل بهم ما توعدهم به، لسلطانه، واقتداره إذ ذاك ويحتمل، أن الله منعه منهم، ثم لم يزل فرعون وقومه، مستمرين على كفرهم، يأتيهم موسى بالآيات البينات، وكلما جاءتهم آية، وبلغت منهم كل مبلغ، وعدوا موسى، وعاهدوه لئن كشف الله عنهم، ليؤمنن به، وليرسلن معه بني إسرائيل، فيكشفه الله، ثم ينكثون، فلما يئس موسى من إيمانهم، وحقت عليهم كلمة العذاب، وآن لبني إسرائيل أن ينجيهم من أسرهم، ويمكن لهم في الأرض، أوحى الله إلى موسى: {أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي} .

O vakitteki saltanatı ve kudreti sebebiyle Firavun'un onları tehdit ettiği şeyi yapmış olması muhtemeldir; Allah'ın onu onlara mani kılmış olması da muhtemeldir. Sonra Firavun ve kavmi küfürlerine devam ettiler; Mûsâ onlara apaçık ayetler getiriyor, her bir ayet gelip onları son derece sarstıkça Mûsâ'ya, eğer Allah bu azabı üzerlerinden kaldırırsa mutlaka iman edeceklerine ve İsrâiloğullarını onunla göndereceklerine dair söz verip ahitleşiyorlar; Allah azabı kaldırınca da sözlerinden dönüyorlardı. Nihayet Mûsâ onların iman etmesinden ümidini kesince, haklarında azap sözü kesinleşince ve İsrâiloğullarını esaretlerinden kurtarıp yeryüzünde onlara imkân verme vakti gelince Allah Mûsâ'ya şöyle vahyetti: {أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي} “Kullarımı geceleyin yola çıkar!”

8970. Metin

أي: اخرج ببني إسرائيل أول الليل، ليتمادوا ويتمهلوا في ذهابهم. {إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} أي: سيتبعكم فرعون وجنوده.

Yani gecenin ilk vaktinde İsrâiloğulları ile çık ki gidişlerinde mesafe alsınlar ve rahat hareket etsinler. {إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ} “Şüphesiz siz takip edileceksiniz.” yani Firavun ve orduları peşinize düşecektir.

8971. Metin

ووقع كما أخبر، فإنهم لما أصبحوا، وإذا بنو إسرائيل قد سروا كلهم مع موسى.

Haber verildiği gibi vuku buldu; sabaha çıktıklarında bir de baktılar ki İsrâiloğullarının hepsi Mûsâ ile birlikte geceleyin yola çıkıp gitmiştir.

8972. Metin

{فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} يجمعون الناس، ليوقع ببني إسرائيل، ويقول مشجعا لقومه: {إِنَّ هَؤُلاءِ} أي: بني إسرائيل {لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ} ونريد أن ننفذ غيظنا في هؤلاء العبيد، الذين أبِقُوا منا.

{فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ} “Bunun üzerine Firavun şehirlere toplayıcılar gönderdi.” İsrâiloğullarına baskın yapmak üzere insanları toplayan ve kavmini cesaretlendirmek için şöyle diyen [toplayıcılar]: {إِنَّ هَؤُلاءِ} “Şüphesiz bunlar” yani İsrâiloğulları {لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ} “azınlık bir gruptur. Ve onlar bizi gerçekten öfkelendirmektedirler!” Biz de bizden kaçan bu köleler üzerinde öfkemizi kusmak istiyoruz!

8973. Metin

{وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ} أي: الحذر على الجميع منهم، وهم أعداء للجميع، والمصلحة مشتركة، فخرج فرعون وجنوده، في جيش عظيم، ونفير عام، لم يتخلف منهم سوى أهل الأعذار، الذين منعهم العجز.

{وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ} “Ve biz elbette teyakkuzda bulunan bir topluluğuz!” Yani onlara karşı tedbirli olmak hepimizin görevidir; onlar hepimizin düşmanıdır ve maslahat ortaktır. Bunun üzerine Firavun ve orduları, âcizliklerinin engellediği mazeret sahipleri dışında hiç kimsenin geri kalmadığı muazzam bir ordu ve genel seferberlikle yola çıktılar.

8974. Metin

قال الله تعالى: {فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} أي: بساتين مصر وجناتها الفائقة، وعيونها المتدفقة، وزروع قد ملأت أراضيهم، وعمرت بها حاضرتهم وبواديهم.

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ} “Biz de onları bahçelerden ve pınarlardan çıkardık;” yani Mısır'ın göz alıcı bahçelerinden, gürül gürül akan pınarlarından, topraklarını dolduran, şehirlerini ve köylerini mamur kılan ekinlerinden [çıkardık].

8975. Metin

{وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} يعجب الناظرين، ويلهي المتأملين، تمتعوا به دهرا طويلا وقضوا بلذته وشهواته، عمرا مديدا، على الكفر والفساد، والتكبر على العباد والتيه العظيم.

{وَمَقَامٍ كَرِيمٍ} “Ve güzel konaklardan [çıkardık].” Bakanları hayran bırakan, temaşa edenleri büyüleyen konaklardan. Orada uzun bir zaman nimetlendiler; küfür, fesat, kullara karşı kibir ve büyük bir şımarıklık içinde, onun lezzeti ve şehvetleriyle uzun bir ömür tükettiler.

8976. Metin

{كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا} أي: هذه البساتين والعيون، والزروع، والمقام الكريم، {بَنِي إِسْرَائِيلَ} الذين جعلوهم من قبل عبيدهم، وسخروا في أعمالهم الشاقة، فسبحان من يؤتي الملك من يشاء، وينزعه ممن يشاء، ويعز من يشاء بطاعته، ويذل من يشاء بمعصيته.

{كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا} “İşte böyle yaptık ve onlara mirasçı kıldık” yani bu bahçelere, pınarlara, ekinlere ve güzel konaklara, {بَنِي إِسْرَائِيلَ} “İsrâiloğullarını;” daha önce kendilerini köle edindikleri ve ağır işlerde çalıştırdıkları kimseleri! Mülkü dilediğine veren, dilediğinden çekip alan, dilediğini Kendisine itaatle aziz kılan ve dilediğini isyanı sebebiyle zelil eden Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir!

8977. Metin

{فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ} أي: اتبع قوم فرعون قوم موسى، وقت شروق الشمس، وساقوا خلفهم محثين، على غيظ وحنق قادرين.

{فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ} “Güneş doğarken onların peşine düştüler.” Yani Firavun'un kavmi, güneş doğduğu vakit Mûsâ'nın kavmini takip etti ve büyük bir öfke ve hınçla, onları yakalamak arzusuyla aceleyle arkalarından koştular.

8978. Metin

{فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ} أي رأى كل منهما صاحبه، {قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى} شاكين لموسى وحزنين {إِنَّا لَمُدْرَكُونَ} فـ {قَالَ} موسى، مثبتا لهم، ومخبرا لهم بوعد ربه الصادق: {كُلا} أي: ليس الأمر كما ذكرتم، أنكم مدركون، {إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ} لما فيه نجاتي ونجاتكم.

{فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ} “İki topluluk birbirini görünce” yani her biri diğerini görünce, {قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى} “Mûsâ'nın adamları dedi ki:” Mûsâ'ya dert yanarak ve hüzünle, {إِنَّا لَمُدْرَكُونَ} “‘Kesinlikle yakalandık!’” Bunun üzerine Mûsâ onlara sebat vererek ve Rabbinin sadık vaadini haber vererek {قَالَ} “dedi ki:” {كُلا} “‘Hayır, asla!’” Yani mesele sizin yakalanacağınızı söylediğiniz gibi değildir; {إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ} “‘şüphesiz Rabbim benimle beraberdir, bana [kurtuluş yolunu] gösterecektir!’” benim ve sizin kurtuluşunuzun bulunduğu yola beni eriştirecektir.

8979. Metin

{فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ} فضربه {فَانْفَلَقَ} اثني عشر طريقا {فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ} أي: الجبل {الْعَظِيمِ} فدخله موسى وقومه.

{فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ} “Bunun üzerine Mûsâ'ya: ‘Asanla denize vur!’ diye vahyettik.” O da denize vurdu, {فَانْفَلَقَ} “deniz hemen yarıldı” on iki yola ayrıldı, {فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ} “ve her parça oldu gibi” yani dağ gibi {الْعَظِيمِ} “kocaman bir dağ gibi.” Mûsâ ve kavmi o yola girdiler.

8980. Metin

{وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ} في ذلك المكان {الآخَرِينَ} أي فرعون وقومه، قربناهم، وأدخلناهم في ذلك الطريق، الذي سلك منه موسى وقومه.

{وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ} “Ve oraya yaklaştırdık” o mekâna, {الآخَرِينَ} “ötekileri;” yani Firavun ve kavmini yaklaştırdık ve Mûsâ ile kavminin gittiği o yola onları da soktuk.

8981. Metin

{وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ} استكملوا خارجين، لم يتخلف منهم أحد.

{وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ} “Mûsâ'yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.” Hepsi eksiksiz olarak karşıya çıktılar, geride hiç kimse kalmadı.

8982. Metin

{ثُمَّ أَغْرَقْنَا الآخَرِينَ} لم يتخلف منهم عن الغرق أحد.

{ثُمَّ أَغْرَقْنَا الآخَرِينَ} “Sonra ötekileri boğduk.” Onlardan boğulmaktan kurtulan tek bir kişi bile olmadı.

8983. Metin

{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً} عظيمة، على صدق ما جاء به موسى ﵇، وبطلان ما عليه فرعون وقومه، {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} مع هذه الآيات المقتضية للإيمان، لفساد قلوبكم.

{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً} “Şüphesiz bunda kesin bir ibret vardır;” Mûsâ aleyhisselâm'ın getirdiği şeyin doğruluğuna, Firavun ve kavminin üzerinde bulunduğu şeyin bâtıllığına dair muazzam bir delil vardır; {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “fakat onların çoğu iman edici değildir;” imanı gerektiren bu ayetlere rağmen kalplerinin bozukluğu sebebiyle.

8984. Metin

{وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} بعزته أهلك الكافرين المكذبين، وبرحمته نجى موسى، ومن معه أجمعين.

{وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Ve şüphesiz Rabbin Mutlak Galip ve Çok Merhametlidir.” İzzetiyle yalanlayan kâfirleri helak etmiş, rahmetiyle de Mûsâ'yı ve beraberindekilerin hepsini kurtarmıştır.

8985. Metin

{٦٩ - ١٠٤} {وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ * إِذْ قَالَ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ}

{٦٩ - ١٠٤} {وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ * إِذْ قَالَ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ} “Onlara İbrâhîm'in haberini de oku! Hani o babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti.”

8986. Metin

إلى آخر هذه القصة {وإن ربك لهو العزيز الرحيم}

Bu kıssanın sonundaki: {وإن ربك لهو العزيز الرحيم} “Ve şüphesiz Rabbin Mutlak Galip ve Çok Merhametlidir” ayetine kadar.

8987. Metin

أي: واتل يا محمد على الناس، نبأ إبراهيم الخليل، وخبره الجليل، في هذه الحالة بخصوصها، وإلا فله أنباء كثيرة، ولكن من أعجب أنبائه، وأفضلها، هذا النبأ المتضمن لرسالته، ودعوته قومه، ومحاجته إياهم، وإبطاله ما هم عليه، ولذلك قيده بالظرف فقال: {إِذْ قَالَ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ * قَالُوا} متبجحين بعبادتهم: {نَعْبُدُ أَصْنَامًا} ننحتها ونعملها بأيدينا. {فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ} أي مقيمين على عبادتها في كثير من أوقاتنا، فقال لهم إبراهيم، مبينا لعدم استحقاقها للعبادة: {هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ} فيستجيبون دعاءكم، ويفرجون كربكم، ويزيلون عنكم كل مكروه؟.

Yani: Ey Muhammed! İnsanlara Halîl İbrâhîm'in kıssasını ve yüce haberini, bilhassa bu durumunu oku. Yoksa onun pek çok haberi vardır; fakat onun en şaşırtıcı ve en faziletli haberlerinden biri; risaletini, kavmini davetini, onlarla münazarasını ve üzerinde bulundukları inancı iptal edişini içeren bu haberdir. Bundan dolayı onu şu zarf ile sınırlayarak şöyle buyurmuştur: {إِذْ قَالَ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ} “Hani o babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti.” İbadetleriyle övünerek {قَالُوا} “Dediler ki:” {نَعْبُدُ أَصْنَامًا} “‘Putlara tapıyoruz;’” ellerimizle yontup yaptığımız putlara. {فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ} “‘ve onlara tapmaya devam ediyoruz.’” yani vakitlerimizin çoğunda onların ibadetine sımsıkı sarılıyoruz. Bunun üzerine İbrâhîm, onların ibadete layık olmadığını açıklayarak onlara şöyle dedi: {هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ} “‘Dua ettiğiniz zaman sizi duyuyorlar mı?’” da duanıza icabet ediyor, sıkıntınızı gideriyor ve sizden her türlü kötülüğü defediyorlar mı?

8988. Metin

{أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ} فأقروا أن ذلك كله، غير موجود فيها، فلا تسمع دعاء، ولا تنفع، ولا تضر، ولهذا لما كسرها وقال: {بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ} قالوا له: {لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلاءِ يَنْطِقُونَ} أي: هذا أمر متقرر من حالها، لا يقبل الإشكال والشك.

{أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ} “‘Yahut size bir fayda veya zarar veriyorlar mı?’” Onlar bunların hiçbirinin putlarda bulunmadığını; onların dua işitmediğini, fayda ve zarar vermediğini ikrar ettiler. Bu sebepledir ki İbrâhîm onları kırıp: {بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ} “Belki de bu işi onların şu büyükleri yapmıştır; eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” dediğinde ona: {لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَؤُلاءِ يَنْطِقُونَ} “Andolsun bunların konuşamayacağını pekâlâ bilirsin!” demişlerdi; yani bu, onların durumundan kesin olarak bilinen, şüphe ve tereddüt kabul etmeyen bir hakikattir.

8989. Metin

فلجأوا إلى تقليد آبائهم الضالين، فقالوا: {بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} فتبعناهم على ذلك، وسلكنا سبيلهم، وحافظنا على عاداتهم، فقال لهم إبراهيم: أنتم وآباءكم، كلكم خصوم في الأمر، والكلام مع الجميع واحد.

Bunun üzerine sapık atalarını taklit etmeye sığınarak şöyle dediler: {بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ} “‘Hayır, biz atalarımızı böyle yapar bulduk!’” Biz de bu hususta onlara uyduk, onların yolundan gittik ve onların âdetlerini koruduk. İbrâhîm ise onlara dedi ki: Siz ve atalarınız, hepiniz bu meselede hasımsınız ve hepinize karşı söz tek bir sözdür:

8990. Metin

{أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الأقْدَمُونَ فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي} فليضروني بأدنى شيء من الضرر، وليكيدوني، فلا يقدرون.

{أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الأقْدَمُونَ فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي} “Gördünüz mü şu taptıklarınızı; hem siz hem de önceki atalarınız?! Şüphesiz onlar benim düşmanımdır!” Haydi bana en ufak bir zarar versinler, bana tuzak kursunlar; güçleri yetmez!

8991. Metin

{إِلا رَبَّ الْعَالَمِينَ الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ} هو المنفرد بنعمة الخلق، ونعمة الهداية للمصالح الدينية والدنيوية.

{إِلا رَبَّ الْعَالَمِينَ الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ} “Âlemlerin Rabbi müstesna! O ki beni yarattı ve bana doğru yolu göstermektedir.” Yaratma nimeti ile dinî ve dünyevî maslahatlara hidayet etme nimetinde tek olan O'dur.

8992. Metin

ثم خصص منها بعض الضروريات فقال: {وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ} فهذا هو وحده المنفرد بذلك، فيجب أن يفرد بالعبادة والطاعة، وتترك هذه الأصنام، التي لا تخلق، ولا تهدي، ولا تمرض، ولا تشفي، ولا تطعم ولا تسقي، ولا تميت، ولا تحيي، ولا تنفع عابديها، بكشف الكروب، ولا مغفرة الذنوب.

Sonra bunlardan bazı zaruriyatı hususi olarak zikrederek şöyle dedi: {وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ} “Ve O ki beni doyurur, bana içirir; hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; beni öldürecek, sonra diriltecek olan O'dur; ve ceza gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur.” İşte bütün bunlarda tek olan yalnızca O'dur. Dolayısıyla ibadet ve itaatte de yalnızca O tekleştirilmeli; yaratmayan, hidayet etmeyen, hasta etmeyen, şifa vermeyen, doyurmayan, içirmeyen, öldürmeyen, diriltmeyen ve ne sıkıntıları gidererek ne de günahları bağışlayarak tapanlarına hiçbir fayda sağlayamayan bu putlar terk edilmelidir!

8993. Metin

فهذا دليل قاطع، وحجة باهرة، لا تقدرون أنتم وآباؤكم على معارضتها، فدل على اشتراككم في الضلال، وترككم طريق الهدى والرشد. قال الله تعالى: {وَحَاجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللَّهِ وَقَدْ هَدَانِ} الآيات.

Bu; ne sizin ne de atalarınızın karşı koyamayacağı kesin bir delil ve parlak bir hüccettir. Bu da sizin sapıklıkta ortak olduğunuza, hidayet ve doğruluk yolunu terk ettiğinize delalet etmektedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَحَاجَّهُ قَوْمُهُ قَالَ أَتُحَاجُّونِّي فِي اللَّهِ وَقَدْ هَدَانِ} “Kavmi onunla tartışmaya girdi. O dedi ki: ‘Beni doğru yola eriştirmişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz?...’” ayetleri.

8994. Metin

ثم دعا ﵇ ربه فقال: {رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا} أي: علما كثيرا، أعرف به الأحكام، والحلال والحرام، وأحكم به بين الأنام، {وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ} من إخوانه الأنبياء والمرسلين.

Sonra [İbrâhîm] aleyhisselâm Rabbine dua ederek şöyle dedi: {رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا} “Rabbim! Bana hikmet bağışla” yani kendisiyle hükümleri, helali ve haramı bileceğim ve insanlar arasında hüküm vereceğim bol bir ilim ver, {وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ} “ve beni salihlere kat!” peygamber ve elçi kardeşlerinden olan salihlere.

8995. Metin

{وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الآخِرِينَ} أي: اجعل لي ثناء صدق، مستمر إلى آخر الدهر. فاستجاب الله دعاءه، فوهب له من العلم والحكم، ما كان به من أفضل المرسلين، وألحقه بإخوانه المرسلين، وجعله محبوبا مقبولا معظما مثنًى عليه، في جميع الملل، في كل الأوقات.

{وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الآخِرِينَ} “Sonrakiler arasında bana bir lisan-ı sıdk [güzel bir nam / övgü] ver!” Yani benim için kıyamete kadar devam edecek güzel ve doğru bir övgü kıl! Allah onun duasına icabet etti; ona elçilerin en faziletlilerinden olmasını sağlayan ilim ve hikmet bahşetti, onu elçi kardeşlerine kattı ve onu her zamanda, bütün milletler nezdinde sevilen, makbul tutulan, yüceltilen ve övgüyle anılan bir kul kıldı.

8996. Metin

قال تعالى: {وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الآخِرِينَ سَلامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ} .

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الآخِرِينَ سَلامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ} “Sonrakiler arasında ona [güzel bir nam] bıraktık. İbrâhîm'e selam olsun! İyilik edenleri Biz işte böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz o, Bizim mümin kullarımızdandı.”

8997. Metin

{وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ} أي: من أهل الجنة، التي يورثهم الله إياها، فأجاب الله دعاءه، فرفع منزلته في جنات النعيم.

{وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ} “Ve beni Naîm cennetinin mirasçılarından kıl!” Yani Allah'ın kendilerine orayı miras kılacağı cennet ehlinden kıl. Allah onun bu duasına da icabet etti ve Naîm cennetlerindeki mertebesini yüceltti.

8998. Metin

{وَاغْفِرْ لأبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ} وهذا الدعاء، بسبب الوعد الذي قال لأبيه: {سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا} قال تعالى: {وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ إِلا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأوَّاهٌ حَلِيمٌ} .

{وَاغْفِرْ لأبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ} “Babamı da bağışla; çünkü o sapıklardandı!” Bu dua, babasına söylediği: {سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا} “Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim; şüphesiz O bana çok lütufkârdır” vaadinden dolayı idi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لأبِيهِ إِلا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلَّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأوَّاهٌ حَلِيمٌ} “İbrâhîm'in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi. Onun Allah düşmanı olduğu kendisine apaçık belli olunca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrâhîm çok duygulu/yufka yürekli ve pek yumuşak huylu idi.”

8999. Metin

{وَلا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ} أي: بالتوبيخ على بعض الذنوب، والعقوبة عليها والفضيحة، بل أسعدني في ذلك اليوم الذي {لا يَنْفَعُ} فيه {مَالٌ وَلا بَنُونَ * إِلا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ} فهذا الذي ينفعه عندك وهذا الذي ينجو به من العقاب ويستحق جزيل الثواب

{وَلا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ} “İnsanların diriltilecekleri gün beni rezil etme!” Yani bazı günahlardan ötürü azarlanmakla, onlara ceza verilmekle ve rezil rüsva edilmekle değil; bilakis {لا يَنْفَعُ} “fayda vermediği” o günde beni bahtiyar kıl: {مَالٌ وَلا بَنُونَ} “ne malın ne de oğulların,” {إِلا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ} “ancak Allah'a arınmış / tertemiz bir kalp ile gelen kimse müstesna.” İşte Senin katında kendisine fayda verecek olan, onunla azaptan kurtulup bol mükâfata hak kazanacağı şey budur.

9000. Metin

والقلب السليم معناه الذي سلم من الشرك والشك ومحبة الشر والإصرار على البدعة والذنوب ويلزم من سلامته مما ذكر اتصافه بأضدادها من الإخلاص والعلم واليقين ومحبة الخير وتزيينه في قلبه وأن تكون إرادته ومحبته تابعة لمحبة الله وهواه تابعا لما جاء عن الله

Kalb-i selîm; şirkten, şüpheden, kötülük sevgisinden, bidat ve günahlarda ısrarcı olmaktan arınmış kalptir. Sayılan bu şeylerden selamet bulmuş olmanın gereği; ihlas, ilim, yakîn, hayır sevgisi ve hayrın kalpte süslü kılınması gibi bunların zıtlarıyla vasıflanması, irade ve sevgisinin Allah'ın sevgisine tabi olması ve arzusunun Allah'tan gelen şeylere uymasıdır.

9001. Metin

ثم ذكر من صفات ذلك اليوم العظيم وما فيه من الثواب والعقاب فقال {وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ} أي قربت {لِلْمُتَّقِينَ} ربهم الذين امتثلوا أوامره واجتنبوا زواجره واتقوا سخطه وعقابه

Sonra o muazzam günün sıfatlarını ve onda bulunan sevap ile cezayı zikrederek şöyle buyurdu: {وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ} “Cennet yaklaştırılır” {لِلْمُتَّقِينَ} “takva sahiplerine;” O'nun emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan, gazabından ve azabından sakınan Rablerine karşı muttakî olanlara.

9002. Metin

{وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ} أي برزت واستعدت بجميع ما فيها من العذاب {لِلْغَاوِينَ} الذين أوضعوا في معاصي الله وتجرأوا على محارمه وكذبوا رسله وردوا ما جاءوهم به من الحق {وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ * مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ أَوْ يَنْتَصِرُونَ} بأنفسهم أي فلم يكن من ذلك من شيء وظهر كذبهم وخزيهم ولاحت خسارتهم وفضيحتهم وبان ندمهم وضل سعيهم

{وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ} “Ve cehennem apaçık ortaya konur” içindeki bütün azap çeşitleriyle hazır edilir, {لِلْغَاوِينَ} “azgınlara;” Allah'ın isyanlarına dalan, haramlarına cüret eden, elçilerini yalanlayan ve onların getirdiği hakkı reddeden kimselere. {وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ * مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ أَوْ يَنْتَصِرُونَ} “Ve onlara: ‘Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?’ denilir.” Yani bunlardan hiçbir şey gerçekleşmez; yalanları ve rüsvalıkları açığa çıkar, hüsran ve rezillikleri belirir, pişmanlıkları alenileşir ve çabaları boşa gider.

9003. Metin

{فَكُبْكِبُوا فِيهَا} أي ألقوا في النار {هُمْ} أي ما كانوا يعبدون {وَالْغَاوُونَ} العابدون لها

{فَكُبْكِبُوا فِيهَا} “Artık onlar oraya tepe taklak atılırlar” yani ateşe fırlatılırlar, {هُمْ} “onlar” yani taptıkları şeyler, {وَالْغَاوُونَ} “ve o azgınlar da;” onlara tapanlar.

9004. Metin

{وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ} من الإنس والجن الذين أزَّهم إلى المعاصي أزًّا وتسلط عليهم بشركهم وعدم إيمانهم فصاروا من دعاته والساعين في مرضاته وهم ما بين داع لطاعته ومجيب لهم ومقلد لهم على شركهم

{وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ} “Ve İblis'in bütün orduları da.” İnsanlardan ve cinlerden; İblis'in günahlara kışkırttığı, şirkleri ve imansızlıkları sebebiyle üzerlerine musallat olduğu, böylece onun davetçileri ve rızasını kazanmaya koşanları haline gelen kimselerdir. Onlar ya onun itaatine çağıran davetçiler ya onlara icabet edenler ya da şirklerinde onları taklit eden kimselerdir.

9005. Metin

{قَالُوا} أي جنود إبليس الغاوون لأصنامهم وأوثانهم التي عبدوها {تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} في العبادة والمحبة والخوف والرجاء وندعوكم كما ندعوه فتبين لهم حينئذ ضلالهم وأقروا بعدل الله في عقوبتهم وأنها في محلها وهم لم يسووهم برب العالمين إلا في العبادة لا في الخلق بدليل قولهم {برب العالمين} إنهم مقرون أن الله رب العالمين كلهم الذين من جملتهم أصنامهم وأوثانهم

İblis'in azgın orduları, taptıkları putlarına ve heykellerine {قَالُوا} “dediler ki:” {تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “Allah'a andolsun ki, biz apaçık bir sapıklık içindeymişiz; çünkü sizi âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk!” İbadette, sevgide, korkuda ve ümit beslemede, O'na yalvardığımız gibi size yalvarmada bir tutuyorduk. İşte o vakit sapıklıkları kendilerine apaçık belli oldu; Allah'ın cezalandırmasındaki adaletini ve cezanın tam yerinde olduğunu ikrar ettiler. Onlar onları âlemlerin Rabbine yaratmada değil, yalnızca ibadette eşit tutmuşlardı; nitekim: {برب العالمين} “âlemlerin Rabbi” şeklindeki sözleri, aralarında putlarının ve heykellerinin de bulunduğu bütün varlıkların Rabbinin Allah olduğunu ikrar ettiklerinin delilidir.

9006. Metin

{وَمَا أَضَلَّنَا} عن طريق الهدى والرشد ودعانا إلى طريق الغي والفسق {إِلا الْمُجْرِمُونَ} وهم الأئمة الذين يدعون إلى النار

{وَمَا أَضَلَّنَا} “Bizi saptıran da olmadı” hidayet ve doğruluk yolundan saptırıp sapıklık ve fısk yoluna davet eden, {إِلا الْمُجْرِمُونَ} “o mücrimlerden / günahkârlardan başkası!” Onlar da ateşe çağıran önderlerdir.

9007. Metin

{فَمَا لَنَا} حينئذ {مِنْ شَافِعِينَ} يشفعون لنا لينقذونا من عذابه

O vakit: {فَمَا لَنَا} “Artık bizim için yoktur” {مِنْ شَافِعِينَ} “hiçbir şefaatçi;” bizi O'nun azabından kurtarmak için bize şefaat edecek.

9008. Metin

{وَلا صَدِيقٍ حَمِيمٍ} أي قريب مصاف ينفعنا بأدنى نفع كما جرت العادة بذلك في الدنيا فأيسوا من كل خير وأبلسوا بما كسبوا وتمنوا العودة إلى الدنيا ليعملوا صالحا

{وَلا صَدِيقٍ حَمِيمٍ} “Ne de candan / samimi bir dost!” yani dünyada âdet olduğu gibi bize en ufak bir faydası dokunacak samimi ve candan bir yakın yoktur. Böylece her türlü hayırdan ümitlerini kestiler, kazandıkları günahlar sebebiyle şaşkın ve çaresiz kaldılar ve salih amel işlemek üzere dünyaya dönmeyi temenni ettiler:

9009. Metin

{فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً} أي رجعة إلى الدنيا وإعادة إليها {فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} لنسلم من العقاب ونستحق الثواب هيهات هيهات قد حيل بينهم وبين ما يشتهون وقد غلقت منهم الرهون

{فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً} “Keşke bizim için bir kere daha [dünyaya dönüş] olsaydı” yani dünyaya bir dönüş ve tekrar dönme imkânı verilseydi, {فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “da müminlerden olsaydık!” azaptan kurtulup mükâfata hak kazansaydık. Heyhat, heyhat! Arzuladıkları şeyle aralarına engel konulmuş ve rehineleri artık kilitlenmiştir!

9010. Metin

{إِنَّ فِي ذَلِكَ} الذي ذكرنا لكم ووصفنا {لآيَةً} لكم {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} مع نزول الآيات {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ}

Size zikrettiğimiz ve vasfettiğimiz {إِنَّ فِي ذَلِكَ} “şüphesiz bunda” sizin için {لآيَةً} “kesin bir ibret vardır;” {وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ} “fakat ayetlerin inmesine rağmen onların çoğu iman edici değildir.” {وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Ve şüphesiz Rabbin Mutlak Galip ve Çok Merhametlidir.”

9011. Metin

{١٠٥ - ١٢٢} {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} إلى آخر القصة.

{١٠٥ - ١٢٢} {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} “Nûh kavmi peygamberleri yalanladı.” ayetinden kıssanın sonuna kadar.

9012. Metin

يذكر تعالى، تكذيب قوم نوح لرسولهم نوح، وما رد عليهم وردوا عليه، وعاقبة الجميع فقال: {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} جميعهم، وجعل تكذيب نوح، كتكذيب جميع المرسلين، لأنهم كلهم، اتفقوا على دعوة واحدة، وأخبار واحدة، فتكذيب أحدهم، تكذيب، بجميع ما جاءوا به من الحق.

Allah Teâlâ, Nûh kavminin peygamberleri Nûh'u yalanlamasını, onun onlara ve onların ona verdikleri cevapları ve hepsinin akıbetini zikrederek şöyle buyurmuştur: {كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ} “Nûh kavmi peygamberleri yalanladı;” yani hepsini yalanladı. Nûh'u yalanlamayı bütün elçileri yalanlamak gibi kıldı; çünkü hepsi tek bir davet ve aynı haberler üzerinde ittifak etmişlerdi. Dolayısıyla içlerinden birini yalanlamak, getirdikleri bütün hakikatleri yalanlamaktır.

9013. Metin

كذّبوه {إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ} في النسب {نُوحٌ} وإنما ابتعث الله الرسل، من نسب من أرسل إليهم، لئلا يشمئزوا من الانقياد له، ولأنهم يعرفون حقيقته، فلا يحتاجون أن يبحثوا عنه، فقال لهم مخاطبا بألطف خطاب - كما هي طريقة الرسل، صلوات الله وسلامه عليهم -: {أَلا تَتَّقُونَ} الله، تعالى، فتتركون ما أنتم مقيمون عليه، من عبادة الأوثان، وتخلصون العبادة لله وحده.

Onu yalanladılar; nesep bakımından {إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ} “Hani kardeşleri” {نُوحٌ} “Nûh onlara demişti.” Allah elçileri, kendilerine gönderildiği kimselerin soyundan göndermiştir ki ona boyun eğmekten çekinmesinler ve onun hakiki halini bildikleri için onun kim olduğunu araştırmaya ihtiyaç duymasınlar. Nûh onlara -peygamberlerin salavâtullâhi ve selâmuhû aleyhim âdeti olduğu üzere- en zarif bir üslupla hitap ederek şöyle dedi: Allah Teâlâ'dan {أَلا تَتَّقُونَ} “sakınmaz mısınız?” da üzerinde ısrar ettiğiniz putperestliği terk edip ibadeti yalnızca Allah'a has kılmaz mısınız?

9014. Metin

{إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} فكونه رسولا إليهم بالخصوص، يوجب لهم تلقي ما أرسل به إليهم، والإيمان به، وأن يشكروا الله تعالى، على أن خصهم بهذا الرسول الكريم، وكونه أمينا يقتضي أنه لا يتقول على الله، ولا يزيد في وحيه، ولا ينقص، وهذا يوجب لهم التصديق بخبره والطاعة لأمره.

{إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ} “Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” Onun hususi olarak kendilerine gönderilmiş bir elçi olması, kendilerine gönderilen mesajı kabul edip ona iman etmelerini ve kendilerini bu kerim elçiyle şereflendirdiği için Allah Teâlâ'ya şükretmelerini gerektirir. Onun güvenilir olması ise Allah'a karşı yalan uydurmayacağını, O'nun vahyine ne bir şey ekleyip ne de eksilteceğini iktiza eder; bu da onun verdiği haberi tasdik etmelerini ve emrine itaat etmelerini zorunlu kılar.

9015. Metin

{فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} فيما آمركم به، وأنهاكم عنه، فإن هذا هو الذي يترتب على كونه رسولا إليهم، أمينا، فلذلك رتبه بالفاء الدالة على السبب، فذكر السبب الموجب، ثم ذكر انتفاء المانع فقال: {وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ} .

{فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ} “Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin!” Size emrettiğim ve sizi yasakladığım hususlarda [bana itaat edin]; zira onun güvenilir bir elçi olmasının tabiî sonucu budur. Bundan dolayı sebep bildiren "fa" harfiyle bunu bağlamış, gerektirici sebebi zikrettikten sonra engelin bulunmadığını belirterek şöyle buyurmuştur: {وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ} “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.