9129. Metin
وهي مكية
Mekkîdir.
9130. Metin
{١ - ٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ * هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ * الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ * إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ * وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} .
{١ - ٦} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ طس تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ * هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ * الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ * إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ * أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ * وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Tâ-Sîn. Bunlar Kur'an'ın ve apaçık bir Kitab'ın ayetleridir. Namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve ahirete kesin olarak inanan müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir. Ahirete inanmayanlara gelince, Biz onlara yaptıklarını süslü gösterdik; bu yüzden onlar bocalayıp dururlar. İşte onlar, azabın en kötüsü kendileri için olanlardır ve ahirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır. Şüphesiz sen bu Kur'an'ı, Hüküm ve Hikmet Sahibi, Hakkıyla Bilen [Allah] katından almaktasın.”
9131. Metin
ينبه تعالى عباده على عظمة القرآن ويشير إليه إشارة دالة على التعظيم فقال: {تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ} أي: هي أعلى الآيات وأقوى البينات وأوضح الدلالات وأبينها على أجل المطالب وأفضل المقاصد، وخير الأعمال وأزكى الأخلاق، آيات تدل على الأخبار الصادقة والأوامر الحسنة والنهي عن كل عمل وخيم وخلق ذميم، آيات بلغت في وضوحها وبيانها للبصائر النيرة مبلغ الشمس للأبصار، آيات دلت على الإيمان ودعت للوصول إلى الإيقان، وأخبرت عن الغيوب الماضية والمستقبلة، على طبق ما كان ويكون. آيات دعت إلى معرفة الرب العظيم بأسمائه الحسنى وصفاته العليا وأفعاله الكاملة، آيات عرفتنا برسله وأوليائه ووصفتهم حتى كأننا ننظر إليهم بأبصارنا، ولكن مع هذا لم ينتفع بها كثير من العالمين ولم يهتد بها جميع المعاندين صونا لها عن من لا خير فيه ولا صلاح ولا زكاء في قلبه، وإنما اهتدى بها من خصهم الله بالإيمان واستنارت بذلك قلوبهم وصفت سرائرهم.
Allah Teâlâ kullarını Kur'an'ın azametine dikkat çekmekte ve ona yüceltme ifade eden bir işaretle işaret ederek şöyle buyurmaktadır: {تِلْكَ آيَاتُ الْقُرْآنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ} “Bunlar Kur'an'ın ve apaçık bir Kitab'ın ayetleridir.” Yani onlar en yüce ayetler, en kuvvetli beyanlar, en açık delillerdir; en yüce taleplere, en faziletli maksatlara, en hayırlı amellere ve en temiz ahlaka delalet ederler. Doğru haberlere, güzel emirlere ve her türlü fena amelden ve yerilmiş ahlaktan nehyetmeye delalet eden ayetlerdir. Nurlu basiretlere olan açıklığı ve beyanı, gözler için güneşin aydınlığı mesabesine ulaşmış ayetlerdir. İmana delalet eden, yakîne ulaşmaya çağıran, geçmiş ve gelecek gaybları tam vuku bulduğu ve bulacağı şekilde haber veren ayetlerdir. Yüce Rabbi güzel isimleri, yüce sıfatları ve kâmil fiilleriyle tanımaya çağıran ayetlerdir; bize peygamberlerini ve veli kullarını tanıtan ve onları gözlerimizle görüyormuşuz gibi vasfeden ayetlerdir. Fakat buna rağmen, kalbinde hiçbir hayır, ıslah ve arınma bulunmayan kimselerden Kur'an'ı korumak hikmetiyle âlemlerden pek çok kimse ondan faydalanmamış ve inatçıların hiçbiri onunla hidayet bulmamıştır. Onunla ancak Allah'ın kendilerini imana erdirdiği, kalpleri bununla nurlanan ve iç dünyaları arınan kimseler hidayete ermiştir.
9132. Metin
فلهذا قال: {هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} أي: تهديهم إلى سلوك الصراط المستقيم وتبين لهم ما ينبغي أن يسلكوه أو يتركوه، وتبشرهم بثواب الله المرتب على الهداية لهذا الطريق.
İşte bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {هُدًى وَبُشْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ} “Müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.” Yani onları dosdoğru yola iletir, tutmaları veya terk etmeleri gereken şeyleri onlara açıklar ve bu yola hidayet bulmalarına karşılık vaat edilen Allah'ın mükâfatını onlara müjdeler.
9133. Metin
ربما قيل: لعله يكثر مدعو الإيمان فهل يقبل من كل أحد ادعى أنه مؤمن ذلك؟ أم لا بد لذلك من دليل؟ وهو الحق فلذلك بين تعالى صفة المؤمنين فقال: {الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ} فرضها ونفلها فيأتون بأفعالها الظاهرة، من أركانها وشروطها وواجباتها بل ومستحباتها، وأفعالها الباطنة وهو الخشوع الذي روحها ولبها باستحضار قرب الله وتدبر ما يقول المصلي ويفعله.
Şöyle denilebilir: İman iddiasında bulunanlar çoğalabilir; acaba mümin olduğunu iddia eden herkesten bu kabul edilir mi, yoksa bunun için mutlaka bir delil mi gerekir? Hak olan delilin gerekliliğidir; bundan dolayı Allah Teâlâ müminlerin vasfını açıklayarak şöyle buyurmuştur: {الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ} “Onlar namazı dosdoğru kılarlar;” farzını ve nafilesini kılarlar; rükünleri, şartları, vacipleri ve hatta müstehaplarıyla namazın zahirî amellerini yerine getirirler. Ayrıca Allah'ın yakınlığını düşünerek ve namaz kılanın söylediği ve yaptığı şeyleri tefekkür ederek namazın ruhu ve özü olan huşû gibi bâtınî amellerini de ifa ederler.
9134. Metin
{وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ} المفروضة لمستحقيها. {وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} أي: قد بلغ معهم الإيمان إلى أن وصل إلى درجة اليقين وهو العلم التام الواصل إلى القلب الداعي إلى العمل. ويقينهم بالآخرة يقتضي كمال سعيهم لها، وحذرهم من أسباب العذاب وموجبات العقاب وهذا أصل كل خير.
{وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ} “Ve zekâtı verirler;” farz olan zekâtı hak sahiplerine verirler. {وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} “Ve onlar ahirete kesin olarak inanırlar.” Yani imanları yakîn derecesine ulaşmıştır; yakîn ise kalbe ulaşıp amele sevk eden tam ilimdir. Onların ahirete dair kesin inançları; ahiret için çalışmalarının kâmil olmasını, azap sebeplerinden ve cezayı gerektiren şeylerden sakınmalarını iktiza eder ki bu da bütün hayırların esasıdır.
9135. Metin
{إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ} ويكذبون بها ويكذبون من جاء بإثباتها، {زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ} حائرين مترددين مؤثرين سخط الله على رضاه، قد انقلبت عليهم الحقائق فرأوا الباطل حقا والحق باطلا.
{إِنَّ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ} “Şüphesiz ahirete inanmayanlara” ve onu yalanlayıp onun ispatıyla geleni de yalanlayanlara gelince; {زَيَّنَّا لَهُمْ أَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ} “Biz onlara yaptıklarını süslü gösterdik; bu yüzden onlar bocalayıp dururlar.” Şaşkın ve tereddüt içinde, Allah'ın gazabını rızasına tercih ederek bocalarlar; hakikatler onların aleyhine tersyüz olmuştur da bâtılı hak, hakkı da bâtıl görürler.
9136. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ} أي: أشده وأسوأه وأعظمه، {وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ} حصر الخسار فيهم لكونهم خسروا أنفسهم وأهليهم يوم القيامة وخسروا الإيمان الذي دعتهم إليه الرسل.
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ} “İşte onlar, azabın en kötüsü kendileri için olanlardır;” yani azabın en şiddetlisi, en fenası ve en büyüğü onlaradır. {وَهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأخْسَرُونَ} “Ve ahirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.” Ziyan onlara has kılınmıştır; çünkü onlar kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini ziyana uğratmışlar, elçilerin kendilerini davet ettiği imanı kaybetmişlerdir.
9137. Metin
{وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} أي: وإن هذا القرآن الذي ينزل عليك وتتلقفه وتتلقنه ينزل من عند {حَكِيمٍ} يضع الأشياء مواضعها، وينزلها منازلها. {عَلِيمٍ} بأسرار الأمور (١) وبواطنها، كظواهرها. وإذا كان من عند {حَكِيمٍ عَلِيمٍ} (٢) علم أنه كله حكمة ومصالح للعباد، من الذي [هو] أعلم بمصالحهم منهم؟
{وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْآنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ} “Ve şüphesiz sen bu Kur'an'ı, Hüküm ve Hikmet Sahibi, Hakkıyla Bilen [Allah] katından almaktasın.” Yani sana indirilen, aldığın ve öğrendiğin bu Kur'an; her şeyi yerli yerine koyan ve layık olduğu mertebeye yerleştiren {حَكِيمٍ} “Hüküm ve Hikmet Sahibi;” işlerin gizliliklerini, bâtınlarını tıpkı zahirleri gibi bilen {عَلِيمٍ} “Hakkıyla Bilen” Allah katından inmektedir. {حَكِيمٍ عَلِيمٍ} “Hüküm ve Hikmet Sahibi, Hakkıyla Bilen” Zât katından olduğu anlaşılınca, onun baştan sona hikmet ve kullar için maslahat olduğu bilinir; zira kulların maslahatlarını onlardan daha iyi bilen kimdir?!
9138. Metin
{إِذْ قَالَ مُوسَى لأهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} إلى آخر قصته، يعني: اذكر هذه الحالة الفاضلة الشريفة من أحوال موسى بن عمران، ابتداء الوحي إليه واصطفائه برسالته وتكليم الله إياه، وذلك أنه لما مكث في مدين عدة سنين وسار بأهله من مدين متوجها إلى مصر، فلما كان في أثناء الطريق ضل وكان في ليلة مظلمة باردة فقال لهم: {إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} أي: أبصرت نارا من بعيد {سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} عن الطريق، {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} أي: تستدفئون، وهذا دليل على أنه تائه ومشتد برده هو وأهله.
Kıssasının sonuna kadar {إِذْ قَالَ مُوسَى لأهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} “Hani Mûsâ ailesine: ‘Doğrusu ben bir ateş gördüm’ demişti.” Yani Mûsâ b. İmrân'ın hallerinden bu faziletli ve şerefli hali; kendisine vahyin başlamasını, risaletle seçilmesini ve Allah'ın kendisiyle konuşmasını hatırla! Şöyle ki: Mûsâ Medyen'de birkaç yıl kaldıktan sonra ailesiyle birlikte Medyen'den hareket edip Mısır'a doğru yola çıktı. Yol esnasında karanlık ve soğuk bir gecede yolunu kaybetti ve ailesine şöyle dedi: {إِنِّي آنَسْتُ نَارًا} “Doğrusu ben bir ateş gördüm;” uzaktan bir ateş fark ettim. {سَآتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ} “Ondan size [yol hakkında] bir haber getireceğim;” {أَوْ آتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ} “yahut ısınasınız diye size kor bir ateş getireceğim.” Yani ısınırsınız; bu da onun yolunu kaybettiğine ve ailesiyle birlikte şiddetli şekilde üşüdüklerine delildir.
9139. Metin
{فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} أي: ناداه الله تعالى وأخبره أن هذا محل مقدس مبارك، ومن بركته أن جعله الله موضعا لتكليم الله لموسى وندائه وإرساله.
{فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ أَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا} “Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: ‘Ateşin içinde olan da çevresinde bulunanlar da mübarek kılınmıştır!’” Yani Allah Teâlâ ona seslendi ve buranın mukaddes, mübarek bir yer olduğunu haber verdi; buranın bereketinden biri de Allah'ın orayı Mûsâ ile konuşma, ona nida etme ve onu elçi gönderme mekânı kılmasıdır.
9140. Metin
{وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} عن أن يظن به نقص أو سوء بل هو الكامل في وصفه وفعله.
{وَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Âlemlerin Rabbi olan Allah, [her türlü noksanlıktan] münezzehtir!” Hakkında bir noksanlık veya kötülük zannedilmesinden münezzehtir; bilakis O sıfatında ve fiilinde kâmildir.
9141. Metin
{يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} أي: أخبره الله أنه الله المستحق للعبادة وحده لا شريك له كما في الآية الأخرى {إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي} {الْعَزِيزُ} الذي قهر جميع الأشياء وأذعنت له كل المخلوقات، {الْحَكِيمُ} في أمره وخلقه. ومن حكمته أن أرسل عبده موسى بن عمران الذي علم الله منه أنه أهل لرسالته ووحيه وتكليمه. ومن عزته أن تعتمد عليه ولا تستوحش من انفرادك وكثرة أعدائك وجبروتهم، فإن نواصيهم بيد الله وحركاتهم وسكونهم بتدبيره.
{يَا مُوسَى إِنَّهُ أَنَا اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “‘Ey Mûsâ! Şüphesiz Ben, Mutlak Galip ve Hüküm ve Hikmet Sahibi olan Allah'ım!’” Yani Allah diğer ayette: {إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلاةَ لِذِكْرِي} “Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka ilah yoktur; öyleyse Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl!” buyurduğu gibi, Kendisinin ortaksız tek ibadete layık Allah olduğunu haber vermiştir. {الْعَزِيزُ} “Mutlak Galip;” her şeyi kahreden ve bütün mahlukatın Kendisine boyun eğdiği Zât'tır; {الْحَكِيمُ} “Hüküm ve Hikmet Sahibi;” emrinde ve yaratmasında hikmet sahibidir. Hikmetindendir ki risaletine, vahyine ve hitabına layık olduğunu bildiği kulu Mûsâ b. İmrân'ı elçi olarak göndermiştir. İzzetindendir ki O'na güvenip dayanasın; yalnızlığından, düşmanlarının çokluğundan ve zorbalığından ürkmeyesin. Zira onların perçemleri Allah'ın elindedir, hareketleri ve sükûnları O'nun tedbiri iledir.
9142. Metin
{وَأَلْقِ عَصَاكَ} فألقاها {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ} وهو ذكر الحيات سريع الحركة، {وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ} ذعرا من الحية التي رأى على مقتضى الطبائع البشرية، فقال الله له: {يَا مُوسَى لا تَخَفْ} وقال في الآية الأخرى: {أَقْبِلْ وَلا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الآمِنِينَ} {إِنِّي لا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} لأن جميع المخاوف مندرجة في قضائه وقدره وتصريفه وأمره، فالذين اختصهم الله برسالته واصطفاهم لوحيه لا ينبغي لهم أن يخافوا غير الله خصوصا عند زيادة القرب منه والحظوة بتكليمه.
{وَأَلْقِ عَصَاكَ} “‘Asânı at!’” Mûsâ onu attı. {فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ} “Onu çevik bir yılan gibi kıvrılıp hareket eder görünce” -ki o hızlı hareket eden erkek yılandır- beşerî fıtratın gereği olarak gördüğü yılandan dehşete kapılarak {وَلَّى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ} “arkasına bakmadan dönüp kaçtı.” Bunun üzerine Allah ona şöyle buyurdu: {يَا مُوسَى لا تَخَفْ} “‘Ey Mûsâ! Korkma!’” Diğer ayette de şöyle buyurmuştur: {أَقْبِلْ وَلا تَخَفْ إِنَّكَ مِنَ الآمِنِينَ} “Beri gel, korkma; şüphesiz sen güvende olanlardansın!” {إِنِّي لا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ} “‘Şüphesiz peygamberler Benim huzurumda korkmazlar.’” Çünkü korkulan her şey O'nun kaza, kader, tasarruf ve emri altındadır. Allah'ın risaletiyle seçtiği ve vahyine mazhar kıldığı kimselere Allah'tan başkasından korkmak yakışmaz; bilhassa O'na yakınlığın arttığı ve hitabıyla şereflenildiği anda...
9143. Metin
{إِلا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} أي: فهذا الذي هو محل الخوف والوحشة بسبب ما أسدى من الظلم وما تقدم له من الجرم، وأما المرسلون فما لهم وللوحشة والخوف؟ ومع هذا من ظلم نفسه بمعاصي الله، ثم تاب وأناب فبدل سيئاته حسنات ومعاصيه طاعات فإن الله غفور رحيم، فلا ييأس أحد من رحمته ومغفرته فإنه يغفر الذنوب جميعا وهو أرحم بعباده من الوالدة بولدها.
{إِلا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ} “Ancak kim zulmeder de sonra yaptığı kötülüğün ardından onu iyiliğe tebdil ederse [o müstesna];” yani işlediği zulüm ve daha önce yaptığı cürüm sebebiyle asıl korku ve ürperti yeri olan kimse işte budur. Peygamberlere gelince, onların ürperti ve korkuyla ne işi olur?! Bununla birlikte kim Allah'a isyan ederek nefsine zulmeder, sonra tövbe edip O'na yönelerek kötülüklerini iyiliklerle, günahlarını itaatlerle değiştirirse şüphesiz Allah Çok Bağışlayan ve Çok Merhamet Edendir. Hiç kimse O'nun rahmet ve mağfiretinden ümit kesmesin; zira O bütün günahları bağışlar ve kullarına annenin evladına olan merhametinden daha merhametlidir.
9144. Metin
{وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ} لا برص ولا نقص، بل بياض يبهر الناظرين شعاعه. {فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ} أي: هاتان الآيتان انقلاب العصا حية تسعى وإخراج اليد من الجيب فتخرج بيضاء في جملة تسع آيات تذهب بها وتدعو فرعون وقومه، {إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} فسقوا بشركهم وعتوهم وعلوهم على عباد الله واستكبارهم في الأرض بغير الحق.
{وَأَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ} “‘Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çıksın!’” Ne alaca hastalığı ne de bir noksanlık olmaksızın, bilakis ışığı bakanların gözlerini kamaştıran bir beyazlık... {فِي تِسْعِ آيَاتٍ إِلَى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ} “Firavun'a ve kavmine [gönderilen] dokuz mucize içinde [bu iki mucizeyle git]!” Yani asânın koşan bir yılana dönüşmesi ve elin koyundan bembeyaz çıkması şeklindeki bu iki ayet; Firavun ve kavmine götürüp kendilerini davet edeceğin dokuz ayet / mucize cümlesindendir. {إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} “Şüphesiz onlar yoldan çıkmış fâsık bir kavim idiler.” Şirkleri, azgınlıkları, Allah'ın kullarına karşı üstünlük taslamaları ve yeryüzünde haksız yere kibirlenmeleri sebebiyle fâsık olmuşlardı.
9145. Metin
فذهب موسى ﵇ إلى فرعون وملئه ودعاهم إلى الله تعالى وأراهم الآيات.
Mûsâ aleyhisselâm Firavun'a ve ileri gelenlerine gitti; onları Allah Teâlâ'ya davet etti ve onlara mucizeleri gösterdi.
9146. Metin
{فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً} مضيئة تدل على الحق ويبصر بها كما تبصر الأبصار بالشمس. {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ} لم يكفهم مجرد القول بأنه سحر بل قالوا: {مُبِينٌ} ظاهر لكل أحد. وهذا من أعجب العجائب الآيات المبصرات والأنوار الساطعات، تجعل من بين الخزعبلات وأظهر السحر! هل هذا إلا من أعظم المكابرة وأوقح السفسطة.
{فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً} “Ayetlerimiz onlara aydınlatıcı olarak gelince”; hakka delalet eden, gözlerin güneşle görmesi gibi kendisiyle hakikatin görüldüğü aydınlık [mucizeler halinde gelince], {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ} “‘Bu, apaçık bir sihirdir’ dediler.” Sadece onun sihir olduğunu söylemekle yetinmeyip bilakis {مُبِينٌ} “apaçık”, yani herkese göre aşikâr [bir sihirdir] dediler. Bu, şaşılacak şeylerin en şaşırtıcısıdır! Gözleri aydınlatan ayetler ve parıldayan nurlar, hurafeler ve en bariz sihirler arasında sayılıyor! Bu, en büyük inatçılıktan ve en yüzsüzce safsatadan başka nedir ki?
9147. Metin
{وَجَحَدُوا بِهَا} أي: كفروا بآيات الله جاحدين لها، {وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ} أي: ليس جحدهم مستندا إلى الشك والريب، وإنما جحدهم مع علمهم ويقينهم ١ بصحتها {ظُلْمًا} منهم لحق ربهم ولأنفسهم، {وَعُلُوًّا} على الحق وعلى العباد وعلى الانقياد للرسل، {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ} أسوأ عاقبة دمرهم الله وغرقهم في البحر وأخزاهم وأورث مساكنهم المستضعفين من عباده.
{ وَجَحَدُوا بِهَا } “Onları inkâr ettiler.” Yani Allah'ın ayetlerini bile bile reddederek kâfir oldular. { وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ } “Halbuki vicdanları onların doğruluğuna kesin olarak kanaat getirmişti.” Yani onların inkârı bir şüphe ve tereddüde dayanmıyordu; bilakis onların inkârı, [bu ayetlerin] doğruluğunu kesin olarak bilip kavramış olmalarına1 rağmen gerçekleşti. [Bunu] Rablerinin hakkına ve kendi nefislerine { ظُلْمًا } “zulmederek”; hakka, kullara ve peygamberlere boyun eğmeye karşı { وَعُلُوًّا } “büyüklük taslayarak [yaptılar].” { فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ } “Artık bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” [Onlarınki] en kötü son oldu; Allah onları helak etti, denizde boğdu, rezil rüsva eyledi ve yurtlarını [o vakte kadar] ezilip hor görülen kullarına miras bıraktı.
9148. Metin
{١٥ - ٤٤} {وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ * وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ} إلى آخر القصة.
Kıssanın sonuna kadar: {١٥ - ٤٤} {وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا وَقَالا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ * وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ} “Andolsun Biz Dâvûd'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: ‘Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun!’ dediler. Süleyman Dâvûd'a vâris oldu...”
9149. Metin
يذكر في هذا القرآن وينوه بمنته على داود وسليمان ابنه بالعلم الواسع الكثير بدليل التنكير كما قال تعالى: {وَدَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا} الآية.
Bu Kur'an'da Dâvûd'a ve oğlu Süleyman'a geniş ve pek çok ilim bahşetmekle lütufta bulunduğu zikredilip övülmektedir; nitekim kelimenin nekire (belirtisiz) gelmesi de buna delalet eder. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَدَاوُدَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا} “Dâvûd ve Süleyman'ı da [hatırla]; hani bir kavmin koyunlarının geceleyin yayılıp zarar verdiği bir ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların hükmüne şahittik. Biz o hükmü hemen Süleyman'a kavrattık; her birine de bir hüküm ve bir ilim verdik...”
9150. Metin
{وَقَالا} شاكرين لربهما منته الكبرى بتعليمهما: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ} فحمدا الله على جعلهما من المؤمنين أهل السعادة وأنهما كانا من خواصهم.
Kendilerine ilim öğretmekle yaptığı bu büyük lütfundan ötürü Rablerine şükrederek {وَقَالا} “dediler ki:” {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ} “‘Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun!’” Kendilerini saadet ehli müminlerden kıldığı ve onların seçkinlerinden eylediği için Allah'a hamdettiler.
9151. Metin
ولا شك أن المؤمنين أربع درجات: الصالحون، ثم فوقهم الشهداء، ثم فوقهم الصديقون ثم فوقهم الأنبياء، وداود وسليمان من خواص الرسل وإن كانوا دون درجة أولي العزم [الخمسة] ، لكنهم من جملة الرسل الفضلاء الكرام الذين نوه الله بذكرهم ومدحهم في كتابه مدحا عظيما فحمدوا الله على بلوغ هذه المنزلة، وهذا عنوان سعادة العبد أن يكون شاكرا لله على نعمه الدينية والدنيوية وأن يرى جميع النعم من ربه، فلا يفخر بها ولا يعجب بها بل يرى أنها تستحق عليه شكرا كثيرا، فلما مدحهما مشتركين خص سليمان بما خصه به لكون الله أعطاه ملكا عظيما وصار له من الماجريات ما لم يكن لأبيه صلى الله عليهما وسلم فقال: {وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ} .
Şüphe yok ki müminler dört derecedir: Salihler, onların üstünde şehitler, onların üstünde sıddîklar, onların da üstünde peygamberler... Dâvûd ve Süleyman [beş] Ülü'l-Azm derecesinin altında olsalar da seçkin peygamberlerdendir; Allah'ın şanlarını yücelttiği ve Kitabında pek büyük övgüyle methettiği faziletli ve kerim elçiler cümlesindendirler. Bu mertebeye ulaştırdığı için Allah'a hamdettiler. Kulun dinî ve dünyevî nimetleri için Allah'a şükretmesi, bütün nimetlerin Rabbinden geldiğini görüp bunlarla övünmemesi ve kibirlenmemesi, bilakis üzerlerine pek çok şükrü vacip kıldığını bilmesi saadetinin alametidir. Her ikisini birlikte methettikten sonra, Allah'ın kendisine muazzam bir mülk bahşetmesi ve babasında bulunmayan birtakım harikulade olayların yaşanması sebebiyle Süleyman'ı hususi kıldığı şeyleri zikrederek şöyle buyurmuştur: (Allah'ın salât ve selâmı her ikisinin üzerine olsun) {وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُدَ} “Ve Süleyman Dâvûd'a vâris oldu.”
9152. Metin
أي: ورث علمه ونبوته فانضم علم أبيه إلى علمه، فلعله تعلم من أبيه ما عنده من العلم مع ما كان عليه من العلم وقت أبيه كما تقدم من قوله ففهمناها سليمان، وقال شكرا لله وتبجحا بإحسانه وتحدثا بنعمته: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ} فكان عليه الصلاة [والسلام] يفقه ما تقول وتتكلم به كما راجع الهدهد وراجعه، وكما فهم قول النملة للنمل كما يأتي وهذا لم يكن لأحد غير سليمان ﵊.
Yani onun ilmine ve nübüvvetine vâris oldu; böylece babasının ilmi kendi ilmine eklendi. Nitekim daha önce geçen: "Biz o hükmü hemen Süleyman'a kavrattık" ayetinde olduğu gibi babasının zamanındaki ilmiyle birlikte babasındaki ilmi de ondan öğrenmiş olabilir. Allah'a şükrederek, O'nun ihsanıyla sevinerek ve nimetini ilan ederek şöyle dedi: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ} “‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi.’” Süleyman aleyhisselâm kuşların söylediklerini ve konuştuklarını anlardı; nitekim hüdhüd ile karşılıklı konuşmuş ve geleceği üzere karıncanın karıncalara söylediği sözü anlamıştır. Bu ise Süleyman aleyhisselâm'dan başka hiç kimseye verilmemiştir.
9153. Metin
{وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} أي: أعطانا الله من النعم ومن أسباب الملك ومن السلطنة والقهر ما لم يؤته أحدا من الآدميين، ولهذا دعا ربه فقال: {وَهَبْ لِي مُلْكًا لا يَنْبَغِي لأحَدٍ مِنْ بَعْدِي} (١) فسخر الله له الشياطين يعملون له كل ما شاء من الأعمال التي يعجز عنها غيرهم، وسخر له الريح غدوها شهر ورواحها شهر.
{وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} “‘Ve bize her şeyden verildi.’” Yani Allah bize nimetlerden, mülk sebeplerinden, hâkimiyet ve kudretten insanoğlundan hiç kimseye vermediği şeyleri verdi. Bundan dolayı Rabbine dua edip: {وَهَبْ لِي مُلْكًا لا يَنْبَغِي لأحَدٍ مِنْ بَعْدِي} “‘Bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayacak bir mülk bağışla!’” demişti (١). Allah da başkalarının güç yetiremeyeceği her türlü işi onun için yapan şeytanları onun emrine vermiş; sabah gidişi bir ay, akşam gelişi bir ay olan rüzgârı ona boyun eğdirmiştir.
9154. Metin
{إِنَّ هَذَا} الذي أعطانا الله وفضلنا واختصنا به {لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ} الواضح الجلي فاعترف أكمل اعتراف بنعمة الله تعالى.
Allah'ın bize bahşettiği, bizi üstün ve ayrıcalıklı kıldığı {إِنَّ هَذَا} “şüphesiz bu,” {لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ} “apaçık bir lütfun ta kendisidir.” Böylece Allah Teâlâ'nın nimetini en kâmil manada itiraf etmiştir.
9155. Metin
{وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ} أي: جمع له جنوده الكثيرة الهائلة المتنوعة من بني آدم، ومن الجن والشياطين ومن الطيور فهم يوزعون يدبرون ويرد أولهم على آخرهم، وينظمون غاية التنظيم في سيرهم ونزولهم وحلهم وترحالهم قد استعد لذلك وأعد له عدته.
{وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ} “Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplandı; hepsi düzenli bir şekilde sevk ve idare ediliyordu.” Yani insanoğlundan, cin ve şeytanlardan ve kuşlardan müteşekkil o muazzam, kalabalık ve çeşitli orduları onun için toplandı. Onlar intizam içinde sevk edilir, öndekiler arkadakilerin yetişmesi için durdurulur; yürüyüşlerinde, konaklamalarında, durup kalkmalarında son derece intizamla idare edilirlerdi. Süleyman bunun için hazırlık yapmış ve teçhizatını tamamlamıştı.
9156. Metin
وكل هذه الجنود مؤتمرة بأمره لا تقدر على عصيانه ولا تتمرد عنه، قال تعالى: {هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ} أي: أعط بغير حساب، فسار بهذه الجنود الضخمة في بعض أسفاره (٢)
Bütün bu ordular onun emrindeydi; ona isyan etmeye güç yetiremez ve başkaldıramazlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ} “‘İşte bu Bizim bağışımızdır; artık ister hesapsızca ver, ister tut!’” Süleyman bu muazzam ordularıyla seferlerinden birine çıktı (٢)
9158. Metin
{حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ} منبهة لرفقتها وبني جنسها: {يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ} فنصحت هذه النملة وأسمعت النمل إما بنفسها ويكون الله قد أعطى النمل أسماعا خارقة للعادة، لأن التنبيه للنمل الذي قد ملأ الوادي بصوت نملة واحدة من أعجب العجائب. وإما بأنها أخبرت من حولها من النمل ثم سرى الخبر من بعضهن لبعض حتى بلغ الجميع وأمرتهن بالحذر، والطريق في ذلك وهو دخول مساكنهن.
{حَتَّى إِذَا أَتَوْا عَلَى وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ} “Nihayet Karınca Vadisi'ne geldiklerinde bir karınca” arkadaşlarına ve kendi cinsine uyarıda bulunarak şöyle: {يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ} “‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezmesin!’ dedi.” Bu karınca samimiyetle nasihat etmiş ve karıncalara duyurmuştur: Ya bizzat kendisi duyurmuştur ki bu durumda Allah karıncalara harikulade bir işitme vermiştir; çünkü tek bir karıncanın sesiyle bütün vadiyi dolduran karıncaların uyarılması en şaşılacak harikalardandır. Ya da etrafındaki karıncalara haber vermiş, sonra haber kulaktan kulağa yayılarak hepsine ulaşmıştır. Onlara sakınmayı ve bunun yolunun yuvalarına girmek olduğunu emretmiştir.
9159. Metin
وعرفت حالة سليمان وجنوده وعظمة سلطانه، واعتذرت عنهم أنهم إن حطموكم فليس عن قصد منهم ولا شعور، فسمع سليمان ﵊ قولها وفهمه.
Karınca; Süleyman'ın ve ordularının durumunu ve saltanatının azametini bilmiş, ayrıca eğer sizi ezerlerse bunun kasıtlı ve farkında olarak yapılmayacağını belirterek onlar adına mazeret beyan etmiştir. Süleyman aleyhisselâm karıncanın bu sözünü işitmiş ve anlamıştır.
9160. Metin
{فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا} إعجابا منه بفصاحتها (٣) ونصحها وحسن تعبيرها. وهذا حال الأنبياء عليهم الصلاة والسلام الأدب الكامل، والتعجب في موضعه وأن لا يبلغ بهم الضحك إلا إلى التبسم، كما كان الرسول ﷺ جل ضحكه التبسم، فإن القهقهة تدل على خفة العقل وسوء الأدب. وعدم التبسم والعجب مما يتعجب منه، يدل على شراسة الخلق والجبروت. والرسل منزهون عن ذلك.
Karıncanın fesahatine (٣), nasihatine ve güzel ifadesine hayran kalarak {فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا} “onun bu sözünden dolayı tebessüm ederek güldü.” Peygamberlerin (aleyhimüssalâtü vesselâm) hali işte böyledir: Kâmil edep, yerinde hayret ve gülmelerinin ancak tebessüm derecesine varması... Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in de gülmesinin çoğu tebessümdü. Çünkü kahkaha akıl hafifliğine ve edep noksanlığına delalet eder. Şaşılacak bir şeyden dolayı hiç tebessüm etmeyip hayret duymamak ise katı ahlaka ve zorbalığa delalet eder. Peygamberler bundan münezzehtir.
9161. Metin
وقال شاكرا لله الذي أوصله إلى هذه الحال: {رَبِّ أَوْزِعْنِي} أي: ألهمني ووفقني {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ} فإن النعمة على الوالدين نعمة على الولد. فسأل ربه التوفيق للقيام بشكر نعمته الدينية والدنيوية عليه وعلى والديه، {وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ} أي: ووفقني أن أعمل صالحا ترضاه لكونه موافقا لأمرك مخلصا فيه سالما من المفسدات والمنقصات، {وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ} التي منها الجنة {فِي} جملة {عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ} فإن الرحمة مجعولة للصالحين على اختلاف درجاتهم ومنازلهم.
Kendisini bu hale ulaştıran Allah'a şükrederek şöyle dedi: {رَبِّ أَوْزِعْنِي} “‘Rabbim! Bana ilham et ve muvaffak kıl ki;’” {أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ} “‘bana ve anne babama lütfettiğin nimetine şükredeyim.’” Çünkü anne babaya verilen nimet evlada da verilmiş bir nimettir. Böylece Rabbinden kendisine ve anne babasına lütfettiği dinî ve dünyevî nimetlerin şükrünü eda etmeye muvaffak kılmasını istedi. {وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ} “‘Ve razı olacağın salih bir amel işleyeyim.’” Yani emrine uygun, ihlaslı, bozucu ve noksanlaştırıcı unsurlardan arınmış olarak razı olacağın salih bir amel işlemeye beni muvaffak kıl! {وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ} “‘Ve rahmetinle beni’” -ki cennet de bu rahmettendir- {فِي} “arasına koy:” {عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ} “‘salih kulların arasına!’” Şüphesiz rahmet, farklı derecelerine ve mertebelerine göre salihler için kılınmıştır.
9162. Metin
فهذا نموذج ذكره الله من حالة سليمان عند سماعه خطاب النملة ونداءها.
İşte bu, karıncanın hitabını ve seslenişini işittiğinde Süleyman'ın halinden Allah'ın zikrettiği bir örnektir.
9163. Metin
ثم ذكر نموذجا آخر من مخاطبته للطير فقال: {وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ} دل هذا على كمال عزمه وحزمه وحسن تنظيمه لجنوده وتدبيره بنفسه للأمور الصغار والكبار، حتى إنه لم يهمل هذا الأمر وهو تفقد الطيور والنظر: هل هي موجودة كلها أم مفقود منها شيء؟ وهذا هو المعنى للآية. ولم يصنع شيئا من قال: إنه تفقد الطير لينظر أين الهدهد منها (٤) ليدله على بعد الماء وقربه، كما زعموا عن الهدهد أنه يبصر الماء تحت الأرض الكثيفة، فإن هذا القول لا يدل عليه دليل بل الدليل العقلي واللفظي دال على بطلانه، أما العقلي فإنه قد عرف بالعادة والتجارب والمشاهدات أن هذه الحيوانات كلها، ليس منها شيء يبصر هذا البصر الخارق للعادة، ينظر الماء تحت الأرض الكثيفة، ولو كان كذلك لذكره الله لأنه من أكبر الآيات.
Sonra onun kuşlarla olan muhaveresinden başka bir örnek zikrederek şöyle buyurmuştur: {وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ} “Ve kuşları teftiş etti.” Bu; onun kâmil azim ve basiretine, ordusunu mükemmel şekilde tanzim edişine, küçük büyük her işi bizzat kendisinin idare edişine delalet eder; öyle ki kuşları denetleme, hepsinin hazır olup olmadığını veya içlerinden bir şeyin eksik olup olmadığını kontrol etme işini dahi ihmal etmemiştir. Ayetin manası budur. "Suyun uzaklığını ve yakınlığını göstermesi için hüdhüdün nerede olduğuna bakmak üzere kuşları denetledi (٤)" diyen kimse ise hiçbir isabet kaydetmemiştir. Zira hüdhüdün kalın yer tabakasının altındaki suyu gördüğünü iddia etmişlerdir; oysa bu söze hiçbir delil yoktur; bilakis aklî ve lafzî deliller onun bâtıl olduğuna delalet eder. Aklî delile gelince: Âdet, tecrübe ve müşahedelerle bilinmektedir ki bu hayvanların hiçbirinde kalın yer tabakasının altındaki suyu görecek böylesi harikulade bir görüş kabiliyeti yoktur. Şayet böyle olsaydı en büyük ayetlerden / mucizelerden biri olduğu için Allah bunu mutlaka zikrederdi.
9164. Metin
وأما الدليل اللفظي فلو أريد هذا المعنى لقال: " وطلب الهدهد لينظر له الماء فلما فقده قال ما قال " أو " فتش عن الهدهد " أو: " بحث عنه " ونحو ذلك من العبارات، وإنما تفقد الطير لينظر الحاضر منها والغائب ولزومها للمراكز والمواضع التي عينها لها. وأيضا فإن سليمان ﵇ لا يحتاج ولا يضطر إلى الماء بحيث يحتاج لهندسة الهدهد، فإن عنده من الشياطين والعفاريت ما يحفرون له الماء، ولو بلغ في العمق ما بلغ. وسخر الله له الريح غدوها شهر ورواحها شهر، فكيف -مع ذلك- يحتاج إلى الهدهد؟ "
Lafzî delile gelince: Şayet bu mana kastedilseydi: "Kendisi için suya baksın diye hüdhüdü aradı, onu bulamayınca dediğini söyledi" yahut "hüdhüdü teftiş etti" veya "onu araştırdı" gibi ifadeler kullanılırdı. Oysa o, kuşların hazır olanını ve kayıp olanını görmek, kendileri için belirlediği mevzi ve yerlerde bulunup bulunmadıklarını kontrol etmek için kuşları teftiş etmiştir. Ayrıca Süleyman aleyhisselâm, hüdhüdün su mühendisliğine muhtaç olacak derecede suya muhtaç ve çaresiz değildi. Zira onun emrinde ne kadar derinde olursa olsun kendisi için su kazacak şeytanlar ve ifritler vardı; ayrıca Allah sabah gidişi bir ay, akşam gelişi bir ay olan rüzgârı da onun emrine vermişti. Hal böyleyken hüdhüde nasıl muhtaç olsun?!
9165. Metin
وهذه التفاسير التي توجد وتشتهر بها أقوال لا يعرف غيرها، تنقل هذه الأقوال عن بني إسرائيل مجردة ويغفل الناقل عن مناقضتها للمعاني الصحيحة وتطبيقها على الأقوال، ثم لا تزال تتناقل وينقلها المتأخر مسلما للمتقدم حتى يظن أنها الحق، فيقع من الأقوال الردية في التفاسير ما يقع، واللبيب الفطن يعرف أن هذا القرآن الكريم العربي المبين الذي خاطب الله به الخلق كلهم عالمهم وجاهلهم وأمرهم بالتفكر في معانيه، وتطبيقها على ألفاظه العربية المعروفة المعاني التي لا تجهلها العرب العرباء، وإذا وجد أقوالا منقولة عن غير رسول الله ﷺ ردها إلى هذا الأصل، فإن وافقته قبلها لكون اللفظ دالا عليها، وإن خالفته لفظا ومعنى أو لفظا أو معنى ردها وجزم ببطلانها، لأن عنده أصلا معلوما مناقضا لها وهو ما يعرفه من معنى الكلام ودلالته.
Başkası bilinmeyen görüşlerle meşhur olan tefsirler, bu rivayetleri İsrâiloğullarından yalın olarak aktarmakta; nakleden kimse bunların sahih manalarla çeliştiğini ve ayetlerle uyuşmadığını gözden kaçırmaktadır. Sonra bu sözler nesilden nesle aktarılmakta, sonrakiler öncekilere teslim olarak nakletmekte; nihayet onların hak olduğu zannedilmekte ve tefsirlerde düşülebilecek birtakım çürük sözlere düşülmektedir. Akıllı ve basiretli kimse bilir ki; Allah'ın âlimiyle cahiliyle bütün mahlukata hitap ettiği, manalarını tefekkür etmeyi ve onu öz Arap olanların meçhulü olmayan bilinen Arapça lafızlarına tatbik etmeyi emrettiği bu apaçık Arapça yüce Kur'an bir ölçüdür. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dışındakilerden nakledilen sözler bulduğunda onları bu asıla arz eder: Eğer ona uyuyorsa lafzın delaleti sebebiyle kabul eder; eğer ona lafzen ve mânen yahut lafzen veya mânen aykırı düşüyorsa reddeder ve kesinlikle bâtıl olduğuna hükmeder. Çünkü elinde kelamın manası ve delaletinden bildiği, o rivayetlerle çelişen malum ve muhkem bir asıl vardır.
9166. Metin
والشاهد أن تفقد سليمان ﵇ للطير، وفقده الهدهد يدل على كمال حزمه وتدبيره للملك بنفسه وكمال فطنته حتى فقد هذا الطائر الصغير {فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ} أي: هل عدم رؤيتي إياه لقلة فطنتي به لكونه خفيا بين هذه الأمم الكثيرة؟ أم على بابها بأن كان غائبا من غير إذني ولا أمري؟.
Hâsılı; Süleyman aleyhisselâm'ın kuşları teftiş etmesi ve hüdhüdün yokluğunu fark etmesi; onun kâmil basiretine, mülkü bizzat idare etmesine ve bu küçük kuşu dahi arayacak derecedeki kâmil dikkat ve zekâsına delalet eder: {فَقَالَ مَا لِيَ لا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ} “Ve dedi ki: ‘Bana ne oluyor da hüdhüdü göremiyorum, yoksa o kayıplardan mı oldu?’” Yani onu göremeyişim bu kalabalık topluluklar arasında gizli kalmasından ötürü benim fark edemeyişimden midir; yoksa lafzın zahiri üzere iznim ve emrim olmaksızın kayıp mıdır?
9168. Metin
فحينئذ تغيظ عليه وتوعده فقال: {لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا} دون القتل، {أَوْ لأذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} أي: حجة واضحة على تخلفه، وهذا من كمال ورعه وإنصافه أنه لم يقسم على مجرد عقوبته بالعذاب أو القتل لأن ذلك لا يكون إلا من ذنب، وغيبته قد تحتمل أنها لعذر واضح فلذلك استثناه لورعه وفطنته.
O vakit ona öfkelenip tehdit etti ve şöyle dedi: Öldürmekten daha hafif olarak {لأعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا} “‘Onu mutlaka şiddetli bir azapla cezalandıracağım,’” {أَوْ لأذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “‘yahut onu keseceğim veya o bana apaçık bir delil getirecektir!’” Yani mazeretsiz kalışına dair apaçık bir hüccet getirecektir. Bu onun kâmil takva ve insafındandır ki yalnızca azap veya öldürme cezası üzerine kesin yemin etmemiş; zira bunun ancak bir günahtan ötürü olabileceğini, hüdhüdün yokluğunun ise açık bir mazerete dayanma ihtimali bulunduğunu bilerek takvası ve basireti sebebiyle bu istisnayı yapmıştır.
9169. Metin
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ} ثم جاء وهذا يدل على هيبة ٥ جنوده منه وشدة ائتمارهم لأمره، حتى إن هذا الهدهد الذي خلفه العذر الواضح لم يقدر على التخلف زمنا كثيرا، {فَقَالَ} لسليمان: {أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ} أي: عندي العلم علم ما أحطت به على علمك الواسع وعلى درجتك فيه، {وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ} القبيلة المعروفة في اليمن {بِنَبَإٍ يَقِينٍ} أي: خبر متيقن.
{فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ} “Çok geçmeden [Hüdhüd] bekledi” sonra geldi. Bu da ordusunun ondan duyduğu heybete5 ve onun emrine ne denli boyun eğdiklerine delalet etmektedir; öyle ki apaçık bir mazereti bulunan bu hüdhüd dahi uzun bir süre gecikmeye güç yetirememiştir. Süleyman'a {فَقَالَ} “şöyle dedi:” {أَحَطتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ} “‘Senin kavrayamadığın şeyi ben kavradım.’” Yani senin geniş ilmine ve bu ilimdeki yüksek derecene rağmen, senin ihata edemediğin bir bilgi bende vardır. {وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ} “‘Ve sana Sebe’den’” —ki Yemen'de bilinen bir kabiledir— {بِنَبَإٍ يَقِينٍ} “‘kesin bir haber getirdim.’” Yani doğruluğu kesin bir haber.
9170. Metin
ثم فسر هذا النبأ فقال: {إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ} أي: تملك قبيلة سبأ وهي امرأة {وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} يؤتاه الملوك من الأموال والسلاح والجنود والحصون والقلاع ونحو ذلك. {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} أي: كرسي ملكها الذي تجلس عليه عرش هائل، وعظم العروش تدل على عظمة المملكة وقوة السلطان وكثرة رجال الشورى.
Sonra bu haberi açıklayarak şöyle dedi: {إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ} “‘Gerçekten ben onlara hükmeden bir kadın buldum;’” yani Sebe kabilesine hükmeden bir kadındır; {وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ} “‘ve kendisine her şeyden verilmiştir;’” mallardan, silahlardan, ordulardan, kalelerden, hisarlardan ve benzeri şeylerden hükümdarlara verilen her şey ona verilmiştir. {وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ} “‘Ve onun büyük bir tahtı vardır.’” Yani üzerine oturduğu saltanat tahtı muazzam bir tahttır; tahtların büyüklüğü ise krallığın azametine, sultanın kuvvetine ve şûra heyetinin çokluğuna delalet eder.
9171. Metin
{وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ} أي: هم مشركون يعبدون الشمس. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ} فرأوا ما عليه هو الحق، {فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ} لأن الذي يرى أن الذي عليه حق لا مطمع في هدايته حتى تتغير عقيدته.
{وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “‘Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde eder buldum.’” Yani onlar güneşe tapan müşriklerdir. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ} “Şeytan onlara yaptıklarını süslemiş” de bulundukları hali hak görmüşlerdir; {فَهُمْ لا يَهْتَدُونَ} “bu yüzden onlar doğru yolu bulamazlar.” Çünkü üzerinde bulunduğu şeyin hak olduğunu düşünen kimsenin inancı değişmedikçe hidayete ermesinden ümit beslenemez.
9172. Metin
ثم قال: {أَلا} أي: هلا {يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: يعلم الخفي الخبيء في أقطار السماوات وأنحاء الأرض، من صغار المخلوقات وبذور النباتات وخفايا الصدور، ويخرج خبء الأرض والسماء بإنزال المطر وإنبات النباتات، ويخرج خبء الأرض عند النفخ في الصور وإخراج الأموات من الأرض ليجازيهم بأعمالهم {وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ} .
Sonra şöyle dedi: {أَلا} “Secde etmesinler mi” yani niçin secde etmezler: {يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “göklerde ve yerdeki gizlilikleri açığa çıkaran [Allah]'a?!” Yani göklerin ufuklarında ve yerin derinliklerinde gizli olan küçük mahlukatı, bitkilerin tohumlarını ve göğüslerin gizlediklerini bilen; yağmur indirip bitkileri bitirerek göğün ve yerin gizliliklerini çıkaran; Sûr'a üflendiğinde amellerinin karşılığını vermek üzere ölüleri yerden çıkararak arzın gizlediklerini ortaya döken Allah'a secde etmesinler mi?! {وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ} “Ve O, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da hakkıyla bilir.”
9173. Metin
{اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} أي: لا تنبغي العبادة والإنابة والذل والحب إلا له لأنه المألوه لما له من الصفات الكاملة والنعم الموجبة لذلك. {رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ} الذي هو سقف المخلوقات ووسع الأرض والسماوات، فهذا الملك عظيم السلطان كبير الشأن هو الذي يذل له ويخضع ويسجد له ويركع، فسلم الهدهد حين ألقى إليه هذا النبأ العظيم وتعجب سليمان كيف خفي عليه.
{اللَّهُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ} “Allah ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur;” yani ibadet, yöneliş, tezellül ve muhabbet ancak O'na layıktır; zira kâmil sıfatları ve bunu gerektiren nimetleri sebebiyle tek hak mabud O'dur. {رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ} “Büyük Arş'ın Rabbidir.” O Arş ki mahlukatın tavanıdır ve gökleri ve yeri kuşatmıştır. İşte azametli sultanlığa ve yüce şana sahip bu Hükümdar, önünde boyun eğilmeye, tezellülle secde ve rükû edilmeye layık olandır. Hüdhüd bu büyük haberi Süleyman'a aktarınca cezalandırılmaktan kurtuldu; Süleyman da bu haberin kendisinden nasıl gizli kaldığına hayret etti.
9174. Metin
وقال مثبتا لكمال عقله ورزانته {سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ * اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا} وسيأتي نصه {فَأَلْقِهِ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ} أي استأخر غير بعيد {فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ} إليك وما يتراجعون به
Kâmil aklını ve vakarını ortaya koyarak şöyle buyurdu: {سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} “‘Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın bakacağız!” {اذْهَبْ بِكِتَابِي هَذَا} “Bu mektubumu götür’” -ki metni gelecektir- {فَأَلْقِهِ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ} “‘onu kendilerine bırak, sonra onlardan [biraz] uzaklaş;’” yani pek uzak olmayan bir yerde dur, {فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ} “‘bak bakalım sana neyle dönecekler ve aralarında ne konuşacaklar!’”
9175. Metin
فذهب به فألقاه عليها فقالت لقومها {إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ} أي جليل المقدار من أكبر ملوك الأرض
Hüdhüd mektubu götürüp kraliçenin önüne bıraktı. Kraliçe kavmine şöyle dedi: {إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ} “‘Gerçekten bana çok değerli / şerefli bir mektup bırakıldı!’” Yani yeryüzünün en büyük hükümdarlarından pek yüce kıymette bir mektuptur.
9176. Metin
ثم بينت مضمونه فقالت {إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} أي: لا تكونوا فوقي بل اخضعوا تحت سلطاني، وانقادوا لأوامري وأقبلوا إلي مسلمين.
Sonra mektubun içeriğini açıklayarak şöyle dedi: {إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * أَلا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} “‘Mektup Süleyman'dandır ve o, Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla [başlamakta ve şöyle demektedir]: Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet gösterip Müslüman olarak bana gelin!’” Yani bana üstünlük taslamayın; bilakis hâkimiyetime boyun eğin, emirlerime itaat edin ve teslimiyet gösterip Müslüman olarak bana gelin!
9177. Metin
وهذا في غاية الوجازة مع البيان التام فإنه تضمن نهيهم عن العلو عليه، والبقاء على حالهم التي هم عليها والانقياد لأمره والدخول تحت طاعته، ومجيئهم إليه ودعوتهم إلى الإسلام، وفيه استحباب ابتداء الكتب بالبسملة كاملة وتقديم الاسم في أول عنوان الكتاب، فمن حزمها وعقلها أن جمعت كبار دولتها ورجال مملكتها وقالت: {يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي} .
Bu mektup eksiksiz bir beyanla birlikte son derece vecizdir; zira kendisine karşı büyüklük taslamaktan, bulundukları batıl hal üzere kalmaktan menedilmelerini; emrine boyun eğip itaatine girmelerini, huzuruna gelmelerini ve İslam'a daveti içermektedir. Bunda ayrıca mektuplara tam Besmele ile başlamanın ve mektubun başlığında ismin öne alınmasının müstehaplığı vardır. Kraliçe basireti ve aklı gereği devletinin ileri gelenlerini ve krallığının erkânını toplayarak şöyle dedi: {يَا أَيُّهَا الْمَلأ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي} “‘Ey ileri gelenler! Bu meselemde bana bir görüş bildirin!’”
9178. Metin
أي: أخبروني ماذا نجيبه به؟ وهل ندخل تحت طاعته وننقاد؟ أم ماذا نفعل؟ {مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ} أي: ما كنت مستبدة بأمر دون رأيكم ومشورتكم.
Yani ona ne cevap vereceğimizi bana bildirin: Onun itaatine girip boyun mu eğelim, yoksa ne yapalım? {مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّى تَشْهَدُونِ} “‘Siz yanımda bulunup görüş bildirmedikçe hiçbir işi kestirip atmış değilim.’” Yani sizin fikrinizi ve meşveretinizi almadan tek başıma hiçbir karara varmış değilim.
9179. Metin
{قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ} أي: إن رددت عليه قوله ولم تدخلي في طاعته فإنا أقوياء على القتال، فكأنهم مالوا إلى هذا الرأي الذي لو تم لكان فيه دمارهم، ولكنهم أيضا لم يستقروا عليه بل قالوا: {وَالأمْرُ إِلَيْكَ} أي: الرأي ما رأيت لعلمهم بعقلها وحزمها ونصحها لهم {فَانْظُرِي} نظر فكر وتدبر {مَاذَا تَأْمُرِينَ} .
{قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ} “Dediler ki: ‘Biz güçlü kuvvetli ve çetin savaşçı kimseleriz.’” Yani eğer onun sözünü reddeder ve itaatine girmezsen biz savaşmaya muktediriz. Sanki gerçekleşmesi halinde kendi helaklerine yol açacak bir görüşe meylettiler; fakat bunda da ısrarcı olmayıp şöyle dediler: {وَالأمْرُ إِلَيْكَ} “‘Fakat emir senindir;’” aklını, basiretini ve kendilerine samimiyetini bildikleri için görüş senin gördüğündür. {فَانْظُرِي} “‘Düşünüp taşın da bir bak;’” {مَاذَا تَأْمُرِينَ} “‘ne emredeceksin!’”
9180. Metin
فقالت لهم -مقنعة لهم عن رأيهم ومبينة سوء مغبة القتال- {إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا} قتلا وأسرا ونهبا لأموالها، وتخريبا لديارها، {وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً} أي: جعلوا الرؤساء السادة أشراف الناس من الأذلين، أي: فهذا رأي غير سديد، وأيضا فلست بمطيعة له قبل الاختبار وإرسال من يكشف عن أحواله ويتدبرها، وحينئذ نكون على بصيرة من أمرنا.
Kraliçe, onları kendi görüşlerinden vazgeçirmek ve savaşın kötü akıbetini açıklamak üzere şöyle dedi: {إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا} “‘Gerçekten hükümdarlar bir memlekete girdikleri zaman orayı ifsat ederler;’” öldürerek, esir alarak, mallarını yağmalayarak ve yurtlarını yıkarak ifsat ederler; {وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً} “‘ve halkının izzetli kimselerini zelil kılarlar.’” Yani yöneticileri, efendileri ve insanların şereflilerini en zelil kimseler haline getirirler. Dolayısıyla savaş isabetli bir görüş değildir; ayrıca onu denemeden, durumunu araştırıp inceleyecek elçiler göndermeden ona itaat edecek de değilim. Ancak o zaman meselemizde basiret üzere hareket etmiş oluruz.
9181. Metin
فقالت: {وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ} منه. هل يستمر على رأيه وقوله؟ أم تخدعه الهدية وتتبدل فكرته وكيف أحواله وجنوده؟ فأرسلت له هدية مع رسل من عقلاء قومها وذوي الرأي: منهم
Şöyle dedi: {وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ} “‘Ben onlara bir hediye göndereceğim de elçilerin ne ile döneceklerine bakacağım.’” Acaba görüşünde ve sözünde ısrarcı mı olacak, yoksa hediye onu aldatıp fikri değişecek mi; hali ve orduları nasıldır göreceğim. Böylece kavminin akıllı ve dirayetli kimselerinden elçilerle ona bir hediye gönderdi.
9182. Metin
{فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ} أي: جاءه الرسل بالهدية {قَالَ} منكرا عليهم ومتغيظا على عدم إجابتهم: {أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ} فليست تقع عندي موقعا ولا أفرح بها قد أغناني الله عنها وأكثر علي النعم، {بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} لحبكم للدنيا وقلة ما بأيديكم بالنسبة لما أعطاني الله.
{فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ} “[Elçi] Süleyman'a geldiğinde” -yani elçiler hediyeyle ona vardıklarında- davete icabet etmeyişlerine öfkelenerek ve bunu kınayarak {قَالَ} “şöyle dedi:” {أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ} “‘Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz?! Allah'ın bana verdiği şey, size verdiğinden çok daha hayırlıdır!’” Bu hediye benim yanımda hiçbir değer taşımaz ve onunla sevinmem; Allah beni buna muhtaç kılmamış ve üzerimdeki nimetlerini çoğaltmıştır. {بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ} “‘Bilakis siz hediyenizle sevinirsiniz!’” Dünyayı sevmeniz ve Allah'ın bana bahşettiğine kıyasla elinizdekinin azlığı sebebiyle [sevinirsiniz].
9183. Metin
ثم أوصى الرسول من غير كتاب لما رأى من عقله وأنه سينقل كلامه على وجهه فقال: {ارْجِعْ إِلَيْهِمْ} أي: بهديتك {فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لا قِبَلَ لَهُمْ} أي: لا طاقة لهم {بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ} فرجع إليهم وأبلغهم ما قال سليمان وتجهزوا للمسير إلى سليمان، وعلم سليمان أنهم لا بد أن يسيروا إليه فقال لمن حضره من الجن والإنس: {أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} أي: لأجل أن نتصرف فيه قبل أن يسلموا فتكون أموالهم محترمة، {قَالَ عِفْريتٌ مِنَ الْجِنِّ} والعفريت: هو القوي النشيط جدا: {أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ} والظاهر أن سليمان إذ ذاك في الشام فيكون بينه وبين سبأ نحو مسيرة أربعة أشهر شهران ذهابا وشهران إيابا، ومع ذلك يقول هذا العفريت: أنا التزم بالمجيء به على كبره وثقله، وبعده قبل أن تقوم من مجلسك الذي أنت فيه. والمعتاد من المجالس الطويلة أن تكون معظم الضحى نحو ثلث يوم هذا نهاية المعتاد، وقد يكون دون ذلك أو أكثر، وهذا الملك العظيم الذي عند آحاد رعيته هذه القوة والقدرة وأبلغ من ذلك أن {قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ} قال المفسرون: هو رجل عالم صالح عند سليمان يقال له: " آصف بن برخيا " كان يعرف اسم الله الأعظم الذي إذا دعا الله به أجاب وإذا سأل به أعطى.
Sonra elçinin aklını görüp sözlerini aynen aktaracağını anladığından ona mektupsuz olarak şifahen şöyle tenbihte bulundu: {ارْجِعْ إِلَيْهِمْ} “‘Onlara geri dön’” -yani hediyenle birlikte- {فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لا قِبَلَ لَهُمْ} “‘şüphesiz onların karşı koyamayacağı ordularla üzerlerine varırız’” -yani güç yetiremeyecekleri ordularla- {بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ} “‘ve onları oradan hor ve hakir edilmiş kimseler olarak çıkarırız!’” Elçi onların yanına döndü ve Süleyman'ın söylediklerini bildirdi; bunun üzerine Süleyman'a doğru yola çıkmak için hazırlandılar. Süleyman onların mutlaka kendisine geleceklerini anlayınca yanında bulunan cin ve insanlara: {أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ} “‘Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, onun tahtını bana hanginiz getirebilir?’ dedi.” Yani Müslüman olup da malları dokunulmazlık kazanmadan önce tahtında tasarrufta bulunmak için... {قَالَ عِفْريتٌ مِنَ الْجِنِّ} “Cinlerden bir ifrit” -ifrit: son derece kuvvetli ve çevik olan cindir- şöyle {أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ} “‘dedi: Sen makamından / oturduğun yerden kalkmadan önce ben onu sana getiririm; şüphesiz ben buna karşı güçlü ve güvenilirim.’” Zahir olan şu ki Süleyman o sırada Şam'da idi; onunla Sebe arasında iki ay gidiş iki ay geliş olmak üzere yaklaşık dört aylık mesafe vardı. Buna rağmen bu ifrit: "Büyüklüğüne, ağırlığına ve uzaklığına rağmen sen bulunduğun meclisten kalkmadan önce onu getirmeyi taahhüt ediyorum" demektedir. Uzun meclislerin mutadı ise günün yaklaşık üçte biri olan kuşluk vaktinin çoğudur; en fazla mutad olan budur, bundan az veya çok da olabilir. Tebasından bir ferdin bu kuvvete ve kudrete sahip olduğu bu muazzam krallıktan daha da hayret verici olanı şudur: {قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ} “Kitaptan bir ilme sahip olan kimse dedi ki:” Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu zat, Süleyman'ın yanında bulunan ve kendisine "Âsaf b. Berhiyâ" denilen âlim ve salih bir kimsedir; Allah'ın, Kendisiyle dua edildiğinde icabet ettiği ve istendiğinde verdiği İsm-i Âzam'ını biliyordu.
9184. Metin
{أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} بأن يدعو الله بذلك الاسم فيحضر حالا وأنه دعا الله فحضر. فالله أعلم [هل هذا المراد أم أن عنده علما من الكتاب يقتدر به على جلب البعيد وتحصيل الشديد] (١)
{أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ} “‘Gözünü açıp kapamadan önce ben onu sana getiririm.’” Yani o isimle Allah'a dua edecek ve taht anında hazır bulunacaktı; nitekim Allah'a dua etti ve taht derhal geldi. [Kastedilen bu mudur, yoksa onda uzaktakini getirmeye ve zor olanı elde etmeye güç yetiren Kitaptan bir ilim mi vardı] (١) en doğrusunu Allah bilir.
9185. Metin
{فَلَمَّا رَآهُ} سليمان {مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ} حمد الله تعالى على إقداره وملكه وتيسير الأمور له و {قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ} أي: ليختبرني بذلك. فلم يغتر ﵇ بملكه وسلطانه وقدرته كما هو دأب الملوك الجاهلين، بل علم أن ذلك اختبار من ربه فخاف أن لا يقوم بشكر هذه النعمة، ثم بين أن هذا الشكر لا ينتفع الله به وإنما يرجع نفعه إلى صاحبه فقال: {وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ} غني عن أعماله كريم كثير الخير يعم به الشاكر والكافر، إلا أن شكر نعمه داع للمزيد منها وكفرها داع لزوالها، ثم قال لمن عنده: {نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا} أي: غيروه بزيادة ونقص، ونحو ذلك {نَنْظُرْ} مختبرين لعقلها {أَتَهْتَدِي} للصواب ويكون عندها ذكاء وفطنة تليق بملكها {أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لا يَهْتَدُونَ} .
Süleyman tahtı {فَلَمَّا رَآهُ} “yanında” {مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ} “durur görünce” kendisini buna muktedir kıldığı, mülk bahşettiği ve işleri kolaylaştırdığı için Allah Teâlâ'ya hamdetti ve şöyle {قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ} “dedi: ‘Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin lütfundandır.’” Yani beni bununla imtihan etmesi içindir. Süleyman aleyhisselâm cahil hükümdarların âdeti olduğu üzere mülkü, sultanlığı ve kudretiyle böbürlenmedi; bilakis bunun Rabbinden bir imtihan olduğunu bildi ve bu nimetin şükrünü eda edememekten korktu. Sonra Allah'ın bu şükre muhtaç olmadığını, şükrün faydasının ancak şükredene döneceğini açıklayarak şöyle buyurdu: {وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ} “Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder; kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim Kimseye Muhtaç Değildir, İkramı Boldur.” Onun amellerine muhtaç değildir; ikramı boldur, hayrı çoktur, şükredeni de nankörlük edeni de kuşatır; şu var ki nimetlerine şükür onların artmasına, nankörlük ise zevaline sebeptir. Sonra yanında bulunanlara: {نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا} “‘Onun için tahtını tanınmaz hale getirin!’” -yani eksiltme, artırma ve benzeri şeylerle değiştirin- {نَنْظُرْ} “‘bakalım’” -aklını denemek üzere- {أَتَهْتَدِي} “‘doğruyu bulabilecek mi’” -hükümdarlığına yakışır bir zekâ ve basireti olacak mı- {أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لا يَهْتَدُونَ} “‘yoksa doğruyu bulamayanlardan mı olacak?’ dedi.”
9186. Metin
{فَلَمَّا جَاءَتْ} قادمة على سليمان عرض عليها عرشها وكان عهدها به قد خلفته في بلدها، و {قِيلَ} لها {أَهَكَذَا عَرْشُكِ} أي: أنه استقر عندنا أن لك عرشا عظيما فهل هو كهذا العرش الذي أحضرناه لك؟ {قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} وهذا من ذكائها وفطنتها لم تقل " هو " لوجود التغيير فيه والتنكير ولم تنف أنه هو، لأنها عرفته، فأتت بلفظ محتمل للأمرين صادق على الحالين، فقال سليمان متعجبا من هدايتها وعقلها وشاكرا لله أن أعطاه أعظم منها: {وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا} أي: الهداية والعقل والحزم من قبل هذه الملكة، {وَكُنَّا مُسْلِمِينَ} وهي الهداية النافعة الأصلية.
{فَلَمَّا جَاءَتْ} “[Kraliçe] Süleyman'ın huzuruna geldiğinde” tahtı kendisine gösterildi; oysa onun bildiği tahtı kendi memleketinde geride kalmıştı. Kendisine: {قِيلَ} “denildi ki:” {أَهَكَذَا عَرْشُكِ} “‘Senin tahtın da böyle miydi?’” Yani senin büyük bir tahtın olduğu bizde malumdur; acaba sana getirdiğimiz bu taht gibi midir? {قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ} “‘Tıpkı o!’ dedi.” Bu onun zekâsından ve basiretindendir: Değişiklikler ve başkalaştırma bulunduğu için kesin olarak "odur" demedi; tanıdığı için de onun tahtı olduğunu inkâr etmedi. Böylece iki ihtimale de gelebilecek ve her iki durumu da karşılayacak bir ifade kullandı. Bunun üzerine Süleyman onun basiretine ve aklına hayran kalarak ve kendisine ondan daha büyüğünü bahşettiği için Allah'a şükrederek şöyle dedi: {وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا} “‘Bize ondan önce ilim verilmişti;’” yani bu kraliçeden önce bize hidayet, akıl ve dirayet verildi; {وَكُنَّا مُسْلِمِينَ} “‘ve biz zaten Müslüman idik.’” Asıl faydalı hidayet de budur.
9187. Metin
ويحتمل أن هذا من قول ملكة سبأ: " وأوتينا العلم عن ملك سليمان وسلطانه وزيادة اقتداره من قبل هذه الحالة التي رأينا فيها قدرته على إحضار العرش من المسافة البعيدة فأذعنا له وجئنا مسلمين له خاضعين لسلطانه "
Bunun Sebe Melikesi'nin şu sözü olması da muhtemeldir: "Tahtı uzak mesafeden getirme kudretini gördüğümüz bu durumdan önce de Süleyman'ın mülkünü, sultanlığını ve üstün kudretini öğrenmiştik; bu yüzden ona boyun eğdik ve onun hâkimiyetine teslim olmuş Müslümanlar olarak geldik."
9188. Metin
قال الله تعالى: {وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ} أي: عن الإسلام، وإلا فلها من الذكاء والفطنة ما به تعرف الحق من الباطل ولكن العقائد الباطلة تذهب بصيرة القلب {إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ} فاستمرت على دينهم، وانفراد الواحد عن أهل الدين والعادة المستمرة بأمر يراه بعقله من ضلالهم وخطئهم من أندر ما يكون فلهذا لا يستغرب بقاؤها على الكفر، ثم إن سليمان أراد أن ترى من سلطانه ما يبهر العقول فأمرها أن تدخل الصرح وهي المجلس المرتفع المتسع وكان مجلسا من قوارير تجري تحته الأنهار.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: {وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Allah'ı bırakıp tapmakta olduğu şeyler onu [İslam'dan] alıkoymuştu.” Yoksa onda hakkı bâtıldan ayıracak zekâ ve basiret vardı; ancak bâtıl inançlar kalbin basiretini yok eder. {إِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ} “Şüphesiz o kâfir bir kavimdendi.” Bu yüzden onların dini üzere devam etmişti; zira bir kimsenin kendi aklıyla kavminin sapıklığını ve hatasını görerek hâkim dinden ve yerleşik gelenekten tek başına ayrılması son derece ender rastlanan bir durumdur; bu sebeple küfür üzere kalması yadırganmaz. Sonra Süleyman akılları hayrete düşürecek saltanatını görmesini istedi ve ona köşke girmesini emretti. Köşk; altından ırmaklar akan billur / camdan yapılmış yüksek ve geniş bir saray meclisiydi.
9189. Metin
فـ {قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً} ماء لأن القوارير شفافة، يرى الماء الذي تحتها كأنه بذاته يجري ليس دونه شيء، {وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا} للخياضة وهذا أيضا من عقلها وأدبها، فإنها لم تمتنع من الدخول للمحل الذي أمرت بدخوله لعلمها أنها لم تستدع إلا للإكرام وأن ملك سليمان وتنظيمه قد بناه على الحكمة ولم يكن في قلبها أدنى شك من حالة السوء بعد ما رأت ما رأت.
{قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَأَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً} “Ona: ‘Köşke gir!’ denildi. Onu görünce derin bir su zannetti.” Çünkü billur şeffaftı; altındaki su, sanki önünde hiçbir engel yokmuş gibi akarken görünüyordu. Suya dalıp geçmek için {وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا} “eteklerini toplayıp bacaklarını açtı.” Bu da onun aklından ve edebindendir; zira girmesi emredilen yere girmekten imtina etmedi; çünkü ancak ikram edilmek üzere davet edildiğini, Süleyman'ın mülkünün ve nizamının hikmet üzere kurulduğunu biliyordu ve gördüklerinden sonra kalbinde hiçbir kötü niyet şüphesi kalmamıştı.
9190. Metin
فلما استعدت للخوض قيل لها: {إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ} أي: مملس {مِنْ قَوَارِيرَ} فلا حاجة منك لكشف الساقين. فحينئذ لما وصلت إلى سليمان وشاهدت ما شاهدت وعلمت نبوته ورسالته تابت ورجعت عن كفرها و {قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} .
Suya girmeye hazırlandığında ona şöyle denildi: {إِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ} “‘Şüphesiz bu, pürüzsüz / cilalı bir köşktür;’” {مِنْ قَوَارِيرَ} “‘sırçadan / billurdandır;’” dolayısıyla bacaklarını açmana gerek yoktur. O vakit Süleyman'ın huzuruna varıp bütün bu gördüklerini müşahede edince ve onun peygamberliğini ve risaletini anlayınca küfründen tövbe edip döndü ve: {قَالَتْ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَأَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمَانَ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “‘Rabbim! Doğrusu ben kendime zulmetmişim. Artık Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum!’ dedi.”
9191. Metin
فهذا ما قصه الله علينا من قصة ملكة سبأ وما جرى لها مع سليمان، وما عدا ذلك من الفروع المولدة والقصص الإسرائيلية فإنه لا يتعلق بالتفسير لكلام الله وهو من الأمور التي يقف الجزم بها، على الدليل المعلوم عن المعصوم، والمنقولات في هذا الباب كلها أو أكثرها ليس كذلك، فالحزم كل الحزم، الإعراض عنها وعدم إدخالها في التفاسير. والله أعلم.
İşte Sebe melikesinin kıssasından ve onunla Süleyman arasında geçenlerden Allah'ın bize anlattığı bunlardır. Bunun dışındaki sonradan üretilmiş tali ayrıntılar ve İsrâiliyyât kıssaları ise Allah'ın kelamının tefsiriyle ilgili değildir ve hakkında kesin hüküm verilmesi masum [Peygamber]'den gelen kesin bir delile bağlı olan hususlardandır. Bu konuda nakledilen rivayetlerin tamamı yahut çoğu ise böyle değildir. Dolayısıyla tam bir basiret ve ihtiyat, bunlardan yüz çevirmek ve onları tefsirlere dahil etmemektir. Allah en iyisini bilir.1
9192. Metin
{٤٥ - ٥٣} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ} إلى آخر القصة.
Kıssanın sonuna kadar: {٤٥ - ٥٣} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ} “Andolsun Biz Semûd'a da: ‘Yalnızca Allah'a ibadet edin!’ diye kardeşleri Sâlih'i gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirleriyle çekişen iki fırka oluvermişler!”
9193. Metin
يخبر تعالى أنه أرسل إلى ثمود القبيلة المعروفة أخاهم في النسب صالحا وأنه أمرهم أن يعبدوا الله وحده ويتركوا الأنداد والأوثان، {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ} منهم المؤمن ومنهم الكافر وهم معظمهم.
Allah Teâlâ, bilinen Semûd kabilesine soydan kardeşleri olan Sâlih'i gönderdiğini; onun da kendilerine yalnızca tek olan Allah'a kulluk etmelerini, putları ve şirk ortaklarını terk etmelerini emrettiğini haber vermektedir: {فَإِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ} “Bir de ne görsün, onlar birbirleriyle çekişen iki fırka oluvermişler!” Bir kısmı mümin, bir kısmı ise kâfirdi ki çoğunluk kâfirlerden oluşuyordu.
9194. Metin
{قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ} أي: لم تبادرون فعل السيئات وتحرصون عليها قبل فعل الحسنات التي بها تحسن أحوالكم وتصلح أموركم الدينية والدنيوية؟ والحال أنه لا موجب لكم إلى الذهاب لفعل السيئات؟. {لَوْلا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ} بأن تتوبوا من شرككم وعصيانكم وتدعوه أن يغفر لكم، {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} فإن رحمة الله تعالى قريب من المحسنين والتائب من الذنوب هو من المحسنين.
{قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ} “[Sâlih] dedi ki: ‘Ey kavmim! İyilikten önce niçin hemen kötülüğü / azabı acele istiyorsunuz?’” Yani hallerinizin güzelleşeceği, dinî ve dünyevî işlerinizin düzeleceği iyilikleri işlemekten önce niçin kötülükleri işlemeye koşuyor ve bunlara hırs gösteriyorsunuz? Oysa kötülükleri işlemeye yönelmenizi gerektirecek hiçbir sebep yoktur! {لَوْلا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ} “‘Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı?’” -şirkinizden ve isyanınızdan tövbe edip sizi bağışlaması için O'na dua ederek- {لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ} “‘Umulur ki merhamet olunursunuz.’” Şüphesiz Allah Teâlâ'nın rahmeti muhsinlere / iyilik edenlere yakındır; günahlardan tövbe eden de muhsinlerdendir.
9195. Metin
{قَالُوا} لنبيهم صالح مكذبين ومعارضين: {اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ} زعموا -قبحهم الله- أنهم لم يروا على وجه صالح خيرا وأنه هو ومن معه من المؤمنين صاروا سببا لمنع بعض مطالبهم الدنيوية، فقال لهم صالح: {طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ} أي: ما أصابكم إلا بذنوبكم، {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ} بالسراء والضراء والخير والشر لينظر هل تقلعون وتتوبون أم لا؟ فهذا دأبهم في تكذيب نبيهم وما قابلوه به.
Peygamberleri Sâlih'e yalanlayarak ve karşı çıkarak {قَالُوا} “dediler ki:” {اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ} “‘Senin ve seninle beraber olanların yüzünden uğursuzluğa uğradık!’” -Allah onları çirkin kılsın- Sâlih'in yüzünden hiçbir hayır görmediklerini, onun ve beraberindeki müminlerin dünyevî birtakım arzularına engel olduğunu iddia ettiler. Sâlih onlara dedi ki: {طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ} “‘Sizin uğursuzluğunuz [ve başınıza gelenler] Allah katındandır;’” yani başınıza ne geldiyse ancak günahlarınız sebebiyledir; {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ} “‘doğrusu siz imtihan edilmekte olan bir kavimsiniz!’” Vazgeçip tövbe edecek misiniz, etmeyecek misiniz diye bolluk ve darlıkla, hayır ve şerle sınanmaktasınız. İşte peygamberlerini yalanlamadaki âdetleri ve ona karşı takındıkları tavır buydu.
9196. Metin
{وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ} التي فيها صالح الجامعة لمعظم قومه {تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ وَلا يُصْلِحُونَ} أي: وصفهم الإفساد في الأرض، ولا لهم قصد ولا فعل بالإصلاح قد استعدوا لمعاداة صالح والطعن في دينه ودعوة قومهم إلى ذلك كما قال تعالى: {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ * وَلا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ * الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ وَلا يُصْلِحُونَ}
Sâlih'in bulunduğu ve kavminin çoğunu toplayan {وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ} “o şehirde” {تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ وَلا يُصْلِحُونَ} “yeryüzünde bozgunculuk yapıp ıslaha yanaşmayan dokuz kişilik bir çete vardı.” Yani onların niteliği yeryüzünde fesat çıkarmaktı; ıslah etmeye dair ne bir niyetleri ne de bir amelleri vardı. Sâlih'e düşmanlık etmeye, dinini karalamaya ve kavimlerini de buna çağırmaya hazırlanmışlardı; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ * وَلا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ * الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ وَلا يُصْلِحُونَ} “‘Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin! O haddi aşanların emrine uymayın; onlar ki yeryüzünde bozgunculuk yapar ve ıslah etmezler.’”
9197. Metin
فلم يزالوا بهذه الحال الشنيعة حتى إنهم من عداوتهم {تَقَاسَمُوا} فيما بينهم كل واحد أقسم للآخر {لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ} أي نأتيه ليلا هو وأهله فلنقتلنهم {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ} إذا قام علينا وادعى علينا أنا قتلناه ننكر ذلك وننفيه ونحلف {إِنَّا لَصَادِقُونَ} فتواطئوا على ذلك
Bu çirkin hal üzere devam ettiler; hatta düşmanlıkları sebebiyle kendi aralarında {تَقَاسَمُوا} “yeminleştiler;” her biri diğerine şöyle yemin etti: {لَنُبَيِّتَنَّهُ وَأَهْلَهُ} “‘Ona ve ailesine mutlaka geceleyin bir baskın düzenleyelim;’” yani geceleyin ona ve ailesine varıp onları öldürelim; {ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ} “‘sonra da onun velisine:’” -şayet karşımıza dikilip onu öldürdüğümüzü iddia ederse bunu inkâr edip reddederek ve yemin ederek- {إِنَّا لَصَادِقُونَ} “‘Doğrusu biz [onların helakinde bulunmadığımıza dair sözümüzde] son derece doğru söyleyenleriz diyelim!’” Bu hususta anlaşıp sözleştiler.
9198. Metin
{وَمَكَرُوا مَكْرًا} دبروا أمرهم على قتل صالح وأهله على وجه الخفية حتى من قومهم خوفا من أوليائه {وَمَكَرْنَا مَكْرًا} بنصر نبينا صالح ﵇ وتيسير أمره وإهلاك قومه المكذبين {وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ}
{وَمَكَرُوا مَكْرًا} “Onlar bir tuzak kurdular;” velilerinden korktukları için kavimlerinden bile gizlice Sâlih'i ve ailesini öldürme planı yaptılar. {وَمَكَرْنَا مَكْرًا} “Biz de bir tuzak kurduk;” peygamberimiz Sâlih aleyhisselâm'a yardım ederek, onun işini kolaylaştırarak ve yalanlayan kavmini helak ederek tuzaklarını boşa çıkardık; {وَهُمْ لا يَشْعُرُونَ} “onlar ise farkında değillerdi.”
9199. Metin
{فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ} هل حصل مقصودهم؟ وأدركوا بذلك المكر مطلوبهم أم انتقض عليهم الأمر ولهذا قال {أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ} أهلكناهم واستأصلنا شأفتهم فجاءتهم صيحة عذاب فأهلكوا عن آخرهم
{فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ} “Bak işte, tuzaklarının akıbeti nasıl oldu!” Gayelerine ulaşabildiler mi? Bu tuzakla istediklerini elde edebildiler mi, yoksa iş aleyhlerine mi döndü? Nitekim şöyle buyurmuştur: {أَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ أَجْمَعِينَ} “Biz onları da kavimlerini de toptan helak ettik!” Köklerini kazıyıp helak ettik; üzerlerine korkunç bir azap çığlığı geldi de son ferdine kadar helak oldular.
9200. Metin
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً} قد تهدمت جدرانها على سقوفها وأوحشت من ساكنيها وعطلت من نازليها {بِمَا ظَلَمُوا} أي هذا عاقبة ظلمهم وشركهم بالله وبغيهم في الأرض
{فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً} “İşte zulümleri yüzünden çökmüş, ıpıssız kalmış evleri!” Duvarları tavanlarının üzerine çökmüş, sakinlerinden ıssızlaşmış ve içinde yaşayanlardan büsbütün boş kalmıştır; {بِمَا ظَلَمُوا} “zulmettikleri sebebiyle...” Yani bu, zulümlerinin, Allah'a koştukları şirkin ve yeryüzündeki azgınlıklarının akıbetidir.
9201. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} الحقائق ويتدبرون وقائع الله في أوليائه وأعدائه فيعتبرون بذلك ويعلمون أن عاقبة الظلم الدمار والهلاك وأن عاقبة الإيمان والعدل النجاة والفوز
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “Şüphesiz bunda bilen bir kavim için bir ibret vardır.” Hakikatleri bilen, Allah'ın dostlarına ve düşmanlarına dair takdirlerini tefekkür eden, böylece ibret alıp zulmün akıbetinin yıkım ve helak; imanın ve adaletin akıbetinin ise kurtuluş ve zafer olduğunu anlayan kimseler için [ibret vardır].
9202. Metin
ولهذا قال {وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} أي أنجينا المؤمنين بالله وملائكته وكتبه ورسله واليوم الآخر والقدر خيره وشره وكانوا يتقون الشرك بالله والمعاصي ويعملون بطاعته وطاعة رسله
Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَأَنْجَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} “İman edip de sakınanları ise kurtardık.” Yani Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve hayrıyla şerriyle kadere iman eden; Allah'a şirk koşmaktan ve günahlardan sakınıp O'na ve peygamberlerine itaatle amel eden müminleri kurtardık.
9203. Metin
{٥٤ - ٥٨} {وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} إلى آخر القصة.
Kıssanın sonuna kadar: {٥٤ - ٥٨} {وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “Lût'u da [gönderdik]. Hani o kavmine: ‘Siz göz göre göre o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?’ demişti.”
9204. Metin
أي: واذكر عبدنا ورسولنا لوطا ونبأه الفاضل حين قال لقومه -داعيا إلى الله وناصحا-: {أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ} أي: الفعلة الشنعاء التي تستفحشها العقول والفطر وتستقبحها الشرائع {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} ذلك وتعلمون قبحه فعاندتم وارتكبتم ذلك ظلما منكم وجرأة على الله.
Yani kulumuz ve elçimiz Lût'u ve onun faziletli haberini hatırla; hani o, Allah'a davet edip samimiyetle nasihat ederek kavmine şöyle demişti: {أَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ} “‘Siz o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?’” Yani akılların ve fıtratların iğrenç bulduğu, şeriatların çirkin gördüğü o fahiş fiili mi işliyorsunuz; {وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ} “‘hem de göz göre göre!’” Onu görüp çirkinliğini bildiğiniz halde inat ettiniz ve bir zulüm olarak, Allah'a karşı cüret göstererek bu suçu işlediniz.
9205. Metin
ثم فسر تلك الفاحشة فقال: {أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ} أي: كيف توصلتم إلى هذه الحال، صارت شهوتكم للرجال، وأدبارهم محل الغائط والنجو والخبث، وتركتم ما خلق الله لكم من النساء من المحال الطيبة التي جبلت النفوس إلى الميل إليها وأنتم انقلب عليكم الأمر فاستحسنتم القبيح واستقبحتم الحسن {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} ١ متجاوزون لحدود الله متجرئون على محارمه.
Sonra bu hayasızlığı açıklayarak şöyle dedi: {أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ} “‘Siz gerçekten kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?’” Yani bu duruma nasıl geldiniz ki şehvetiniz erkeklere ve onların dışkı, pislik ve murdarlık mahalli olan arkalarına yöneldi de Allah'ın sizin için kadınlardan yarattığı ve nefislerin meyletmek üzere yaratıldığı o tertemiz mahalleri terk ettiniz? Sizin durumunuz tersine döndü; çirkini güzel saydınız, güzeli de çirkin gördünüz. {بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ} “‘Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz.’”1 [Yani] Allah'ın sınırlarını aşan ve O'nun haramlarına cüret gösteren [kimselersiniz].
9206. Metin
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ} قبول ولا انزجار ولا تذكر وادكار، إنما كان جوابهم المعارضة والمناقضة والتوعد لنبيهم الناصح ورسولهم الأمين بالإجلاء عن وطنه والتشريد عن بلده. فما كان جواب قومه {إِلا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ} .
{فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ} “Kavminin cevabı” kabul etmek, vazgeçmek veya düşünüp ibret almak olmadı; onların tek cevabı karşı çıkmak, inatlaşmak ve kendilerine samimiyetle nasihat eden güvenilir elçilerini vatanından sürmek ve memleketinden kovmakla tehdit etmek oldu. Kavminin cevabı: {إِلا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ} “‘Lût ailesini memleketinizden çıkarın!’ demekten başka bir şey olmadı.”
9207. Metin
فكأنه قيل: ما نقمتم منهم وما ذنبهم الذي أوجب لهم الإخراج، فقالوا: {إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} أي: يتنزهون عن اللواط وأدبار الذكور. فقبحهم الله جعلوا أفضل الحسنات بمنزلة أقبح السيئات، ولم يكتفوا بمعصيتهم لنبيهم فيما وعظهم به حتى وصلوا إلى إخراجه، والبلاء موكل بالمنطق فهم قالوا: {أَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} .
Sanki onlara: "Onlardan ne istiyorsunuz, memleketten çıkarılmalarını gerektiren günahları nedir?" denilmiş de onlar şöyle demişlerdir: {إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} “‘Çünkü onlar pek temizlik taslayan insanlarmış!’” Yani livatadan ve erkeklerin arkalarından uzak durup temiz kalmaya çalışıyorlar. Allah onları kahretsin! İyiliklerin en faziletlisini kötülüklerin en çirkini yerine koydular; peygamberlerinin kendilerine verdiği öğütlerde ona isyan etmekle yetinmeyip onu memleketinden çıkarmaya kadar vardırdılar. Bela ağızdan çıkan söze bağlıdır; nitekim onlar: {أَخْرِجُوهُمْ مِنْ قَرْيَتِكُمْ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ} “‘Onları memleketinizden çıkarın; çünkü onlar pek temizlik taslayan insanlarmış!’ dediler.”
9208. Metin
ومفهوم هذا الكلام: " وأنتم متلوثون بالخبث والقذارة المقتضي لنزول العقوبة بقريتكم ونجاة من خرج منها "
Bu sözün mefhumu şudur: "Siz ise memleketinize cezanın inmesini ve oradan çıkanların kurtulmasını gerektiren kötülük ve pisliğe bulaşmış durumdasınız!"
9209. Metin
ولهذا قال تعالى: {فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ} وذلك لما جاءته الملائكة في صورة أضياف وسمع بهم قومه فجاءوا إليه يريدونهم بالشر وأغلق الباب دونهم واشتد الأمر عليه، ثم أخبرته الملائكة عن جلية الحال وأنهم جاءوا لاستنقاذه وإخراجه من بين أظهرهم وأنهم يريدون إهلاكهم وأن موعدهم الصبح، وأمروه أن يسري بأهله ليلا إلا امرأته فإنه سيصيبها ما أصابهم فخرج بأهله ليلا فنجوا وصبحهم العذاب، فقلب الله عليهم ديارهم وجعل أعلاها أسفلها وأمطر عليهم حجارة من سجيل منضود مسومة عند ربك.
Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَهْلَهُ إِلا امْرَأَتَهُ قَدَّرْنَاهَا مِنَ الْغَابِرِينَ} “Bunun üzerine Biz de onu ve ailesini kurtardık; ancak karısı müstesna, onu geride kalanlardan takdir ettik.” Bu durum meleklerin misafir suretinde ona gelmesiyle gerçekleşti; kavmi onları duyunca kendilerine kötülük yapmak isteyerek yanına geldiler. Lût onların önünde kapıyı kapattı ve iş onun için son derece çetinleşti. Sonra melekler işin hakikatini, onu kurtarmak ve onların arasından çıkarmak için geldiklerini, onları helak etmek istediklerini ve helak vakitlerinin sabah olduğunu bildirdiler. Karısı hariç ailesini geceleyin yola çıkarmasını emrettiler; zira onların başına gelen azap karısına da isabet edecekti. Lût ailesiyle birlikte geceleyin çıktı ve kurtuldular; sabahleyin ise kavimlerine azap ulaştı. Allah yurtlarının altını üstüne getirdi ve üzerlerine Rabbinin katında işaretlenmiş, kat kat dizilmiş pişmiş balçık taşları yağdırdı.
9210. Metin
ولهذا قال هنا: {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ} أي: بئس المطر مطرهم وبئس العذاب عذابهم لأنهم أنذروا وخوفوا فلم ينزجروا ولم يرتدعوا فأحل الله بهم عقابه الشديد.
Nitekim burada şöyle buyurmuştur: {وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ} “Ve üzerlerine [taşlardan] bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne de kötü oldu!” Yani onların yağmuru ne kötü bir yağmur, azapları da ne kötü bir azaptı! Zira uyarıldılar, korkutuldular; fakat ne vazgeçtiler ne de caydılar. Bunun üzerine Allah şiddetli cezasını başlarına indirdi.
9211. Metin
{٥٩} {قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى آللَّهُ خَيْرٌ أَمْ مَا يُشْرِكُونَ} .
{٥٩} {قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ وَسَلامٌ عَلَى عِبَادِهِ الَّذِينَ اصْطَفَى آللَّهُ خَيْرٌ أَمْ مَا يُشْرِكُونَ} “De ki: ‘Hamd Allah'a mahsustur; selâm da O'nun seçtiği kullarının üzerinedir. Allah mı daha hayırlıdır, yoksa O'na ortak koştukları şeyler mi?’”
9212. Metin
أي: قل الحمد لله الذي يستحق كمال الحمد والمدح والثناء لكمال أوصافه وجميل معروفه وهباته وعدله وحكمته في عقوبته المكذبين وتعذيب الظالمين، وسلم أيضا على عباده الذين تخيرهم واصطفاهم على العالمين من الأنبياء والمرسلين وصفوة الله من العالمين، وذلك لرفع ذكرهم وتنويها بقدرهم وسلامتهم من الشر والأدناس، وسلامة ما قالوه في ربهم من النقائص والعيوب.
Yani de ki: Kâmil sıfatları, güzel ihsanları, bağışları; yalanlayanları cezalandırmasındaki ve zalimleri azaplandırmasındaki adaleti ve hikmeti sebebiyle kâmil hamde, övgüye ve senaya layık olan Allah'a hamdolsun! Âlemlerin arasından seçip beğendiği peygamberler, elçiler ve mahlukatın seçkinleri olan kullarına da selâm olsun! Bu; onların şanlarını yüceltmek, kadrlerini ilan etmek; onların her türlü şerden ve kötülükten selamette olmalarını, Rableri hakkında söyledikleri sözlerin noksanlıklardan ve ayıplardan uzak olduğunu bildirmek içindir.
9213. Metin
{آللَّهُ خَيْرٌ أمَا يُشْرِكُونَ} وهذا استفهام قد تقرر وعرف، أي: الله الرب العظيم كامل الأوصاف عظيم الألطاف خير أم الأصنام والأوثان التي عبدوها معه، وهي ناقصة من كل وجه، لا تنفع ولا تضر ولا تملك لأنفسها ولا لعابديها مثقال ذرة من الخير فالله خير مما يشركون.
{آللَّهُ خَيْرٌ أمَا يُشْرِكُونَ} “Allah mı daha hayırlıdır, yoksa ortak koştukları şeyler mi?” Bu, cevabı açık ve kesinleşmiş bir sorudur. Yani kâmil sıfatlara ve büyük lütuflara sahip yüce Rab olan Allah mı daha hayırlıdır; yoksa O'nunla birlikte taptıkları, her bakımdan eksik olan, ne fayda ne de zarar verebilen, ne kendilerine ne de kendilerine tapanlara zerre ağırlığınca bir hayra malik olamayan putlar ve heykeller mi? Elbette Allah, koştukları ortaklardan kat kat hayırlıdır.
9214. Metin
ثم ذكر تفاصيل ما به يعرف ويتعين أنه الإله المعبود وأن عبادته هي الحق وعبادة [ما] سواه هي الباطل فقال: {٦٠} {أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ}
Sonra O'nun yegâne hak mabud olduğunun, O'na ibadetin hak, O'ndan başkasına ibadetin ise bâtıl olduğunun bilinmesini ve tayin edilmesini sağlayan delillerin ayrıntılarını zikrederek şöyle buyurmuştur: {٦٠} {أَمَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍ مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ} “Yoksa gökleri ve yeri yaratan, sizin için gökten su indiren mi [hayırlıdır]? Biz o suyla, bir ağacını bile bitirmeye güç yetiremeyeceğiniz gönül açıcı / göz alıcı güzellikte bahçeler bitirdik. Allah'la beraber başka bir ilah mı var?! Hayır, onlar haktan sapan / [başkalarını Allah'a] denk tutan bir kavimdir!”
9215. Metin
أي: أمن خلق السماوات وما فيها من الشمس والقمر والنجوم والملائكة والأرض وما فيها من جبال وبحار وأنهار وأشجار وغير ذلك.
Yani gökleri ve içlerindeki güneşi, ayı, yıldızları, melekleri; yeri ve içindeki dağları, denizleri, nehirleri, ağaçları ve diğer varlıkları yaratan mı [hayırlıdır]?
9216. Metin
{وَأَنزلَ لَكُمْ} أي: لأجلكم {مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ} أي: بساتين {ذَاتَ بَهْجَةٍ} أي: حسن منظر من كثرة أشجارها وتنوعها وحسن ثمارها، {مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا} لولا منة الله عليكم بإنزال المطر. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} فعل هذه الأفعال حتى يعبد معه ويشرك به؟ {بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ} به غيره ويسوون به سواه مع علمهم أنه وحده خالق العالم العلوي والسفلي ومنزل الرزق.
{وَأَنزلَ لَكُمْ} “Ve sizin için indirdi:” {مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا بِهِ حَدَائِقَ} “gökten bir su ki, Biz onunla bahçeler bitirdik;” {ذَاتَ بَهْجَةٍ} “gönül açıcı / göz alıcı güzellikte;” yani ağaçlarının çokluğu, çeşitliliği ve meyvelerinin güzelliğiyle göz alıcı bahçeler bitirdik. Allah'ın yağmur indirerek size yaptığı lütuf olmasaydı {مَا كَانَ لَكُمْ أَنْ تُنْبِتُوا شَجَرَهَا} “siz onun bir ağacını bile bitiremezdiniz.” {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} “Allah'la beraber başka bir ilah mı var” ki bu fiilleri işlemiş olsun da O'nunla birlikte kendisine ibadet edilsin ve ortak koşulsun?! {بَلْ هُمْ قَوْمٌ يَعْدِلُونَ} “Hayır, onlar [başkalarını Allah'a] denk tutan bir kavimdir!” Yüce ve aşağı âlemin tek yaratıcısının ve rızkı indirenin yalnızca O olduğunu bildikleri halde başkalarını O'na denk ve eşit tutmaktadırlar.
9218. Metin
{٦١} {أَمَّنْ جَعَلَ الأرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلالَهَا أَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ} .
{٦١} {أَمَّنْ جَعَلَ الأرْضَ قَرَارًا وَجَعَلَ خِلالَهَا أَنْهَارًا وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ حَاجِزًا أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ} “Yoksa yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, aralarında ırmaklar akıtan, onun için sabit dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına bir engel koyan mı [hayırlıdır]? Allah'la beraber başka bir ilah mı var?! Hayır, onların çoğu bilmezler!”
9219. Metin
أي: هل الأصنام والأوثان الناقصة من كل وجه التي لا فعل منها ولا رزق ولا نفع خير؟ أم الله الذي {جَعَلَ الأرْضَ قَرَارًا} يستقر عليها العباد ويتمكنون من السكنى والحرث والبناء والذهاب والإياب. {وَجَعَلَ خِلالَهَا أَنْهَارًا} أي: جعل في خلال الأرض أنهارا ينتفع بها العباد في زروعهم وأشجارهم، وشربهم وشرب مواشيهم.
Yani hiçbir fiili, rızkı ve faydası bulunmayan, her yönden noksan putlar ve heykeller mi daha hayırlıdır; yoksa {جَعَلَ الأرْضَ قَرَارًا} “yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan” -ki kullar onun üzerinde yerleşir; barınma, ziraat, bina yapma, gidip gelme imkânı bulurlar- {وَجَعَلَ خِلالَهَا أَنْهَارًا} “aralarında ırmaklar akıtan” -yani yeryüzünün aralarında kulların ekinlerinde, ağaçlarında, kendi içmelerinde ve hayvanlarını sulamalarında faydalandıkları nehirler var eden- Allah mı?
9220. Metin
{وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ} أي: جبالا ترسيها وتثبتها لئلا تميد وتكون أوتادا لها لئلا تضطرب. {وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ} البحر المالح والبحر العذب {حَاجِزًا} يمنع من اختلاطهما فتفوت المنفعة المقصودة من كل منهما بل جعل بينهما حاجزا من الأرض، جعل مجرى الأنهار في الأرض مبعدة عن البحار فيحصل منها مقاصدها ومصالحها، {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} فعل ذلك حتى يعدل به الله ويشرك به معه. {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ} فيشركون بالله تقليدا لرؤسائهم وإلا فلو علموا حق العلم لم يشركوا به شيئا.
{وَجَعَلَ لَهَا رَوَاسِيَ} “Ve onun için sabit dağlar yerleştirdi;” yani sarsılmaması için onu sabitleyip perçinleyen dağlar, çalkalanmaması için direkler kıldı. {وَجَعَلَ بَيْنَ الْبَحْرَيْنِ} “Ve iki deniz arasına” -tuzlu deniz ile tatlı su arasına- {حَاجِزًا} “bir engel koydu;” birbirine karışmalarına ve böylece her ikisinden hedeflenen faydanın yok olmasına mani olan bir engel koydu; bilakis aralarında karadan bir engel var etti, ırmakların yataklarını denizlerden uzak tuttu da böylece maksatlar ve maslahatlar hasıl oldu. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} “Allah'la beraber başka bir ilah mı var” ki bunu yapmış olsun da Allah'a denk tutulsun ve O'na ortak koşulsun?! {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ} “Hayır, onların çoğu bilmezler!” Bu yüzden önderlerini taklit ederek Allah'a şirk koşarlar; oysa hakkıyla bilselerdi O'na hiçbir şeyi ortak koşmazlardı.
9221. Metin
{٦٢} {أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الأرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلا مَا تَذَكَّرُونَ} .
{٦٢} {أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الأرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قَلِيلا مَا تَذَكَّرُونَ} “Yoksa darda kalan kimse Kendisine dua ettiği zaman ona icabet eden, sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı [hayırlıdır]? Allah'la beraber başka bir ilah mı var?! Ne de az düşünüyorsunuz!”
9222. Metin
أي: هل يجيب المضطرب الذي أقلقته الكروب وتعسر عليه المطلوب واضطر للخلاص مما هو فيه إلا الله وحده؟ ومن يكشف السوء أي: البلاء والشر والنقمة إلا الله وحده؟ ومن يجعلكم خلفاء الأرض يمكنكم منها ويمد لكم بالرزق ويوصل إليكم نعمه وتكونون خلفاء من قبلكم كما أنه سيميتكم ويأتي بقوم بعدكم أإله مع الله يفعل هذه الأفعال؟ لا أحد يفعل مع الله شيئا من ذلك حتى بإقراركم أيها المشركون، ولهذا كانوا إذا مسهم الضر دعوا الله مخلصين له الدين لعلمهم أنه وحده المقتدر على دفعه وإزالته، {قَلِيلا مَا تَذَكَّرُونَ} أي: قليل تذكركم وتدبركم للأمور التي إذا تذكرتموها ادَّكرتم ورجعتم إلى الهدى، ولكن الغفلة والإعراض شامل لكم فلذلك ما ارعويتم ولا اهتديتم.
Yani sıkıntıların bunalttığı, arzusuna ulaşması zorlaşan ve içinde bulunduğu durumdan kurtulmaya çaresiz kalan o darda kalmış kimseye tek olan Allah'tan başka kim icabet edebilir?! Kötülüğü; yani belayı, şerri ve cezayı tek olan Allah'tan başka kim giderebilir?! Sizi yeryüzüne yerleştiren, size rızık lütfeden, nimetlerini ulaştıran, sizden öncekilerin yerine halifeler kılan ve nitekim sizi öldürüp yerinize başka bir topluluk getirecek olan Allah'tan başka kimdir? Bütün bu fiilleri işleyen, Allah'la beraber başka bir ilah mı var?! Ey müşrikler! Sizin de itirafınızla hiç kimse Allah ile beraber bunlardan hiçbir şeyi yapamaz! Nitekim kendilerine bir zarar dokunduğunda, onu defetmeye ve gidermeye yalnızca O'nun muktedir olduğunu bildikleri için dini sırf O'na has kılarak Allah'a yalvarırlardı. {قَلِيلا مَا تَذَكَّرُونَ} “Ne de az düşünüyorsunuz!” Yani düşünüp ibret aldığınızda hidayete döneceğiniz hususları pek az tefekkür ve tezekkür etmektesiniz; fakat gaflet ve yüz çevirme sizi bütünüyle kuşattığı için ne vazgeçtiniz ne de hidayete erdiniz.
9223. Metin
{٦٣} {أَمَّنْ يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ} .
{٦٣} {أَمَّنْ يَهْدِيكُمْ فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol gösteren ve rahmetinin [yağmurun] önünden rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi [hayırlıdır]? Allah'la beraber başka bir ilah mı var?! Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir, münezzehtir.”
9224. Metin
أي: من هو الذي يهديكم حين تكونون في ظلمات البر والبحر، حيث لا دليل ولا معلم يرى ولا وسيلة إلى النجاة إلا هدايته لكم، وتيسيره الطريق وجعل ما جعل لكم من الأسباب التي تهتدون بها، {وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ} أي: بين يدي المطر، فيرسلها فتثير السحاب ثم تؤلفه ثم تجمعه ثم تلقحه ثم تدره، فيستبشر بذلك العباد قبل نزول المطر. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} فعل ذلك؟ أم هو وحده الذي انفرد به؟ فلم أشركتم معه غيره وعبدتم سواه؟ {تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ} تعاظم وتنزه وتقدس عن شركهم وتسويتهم به غيره.
Yani hiçbir kılavuzun, hiçbir işaretin görülmediği, kurtuluşa giden O'nun hidayetinden, yolu kolaylaştırmasından ve yönünüzü bulmanız için yarattığı sebeplerden başka hiçbir vasıtanın bulunmadığı karanın ve denizin karanlıklarındayken size yol gösteren kimdir? {وَمَنْ يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ} “Ve rahmetinin [yağmurun] önünden rüzgârları müjdeci olarak gönderen kimdir?” Rüzgârları gönderir; bulutları harekete geçirir, sonra onları birleştirir, toplar, aşılar ve yağdırır; böylece kullar yağmur inmeden önce müjdelenip sevinirler. {أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} “Allah'la beraber başka bir ilah mı” bunu yaptı, yoksa bütün bunlarda tek olan O mudur? Hal böyleyken niçin O'na başkasını ortak koştunuz ve O'ndan başkasına kulluk ettiniz?! {تَعَالَى اللَّهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ} “Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir;” şirklerinden ve başkasını O'na denk tutmalarından son derece yüce, münezzeh ve mukaddestir.
9225. Metin
{٦٤} {أَمَّنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} .
{٦٤} {أَمَّنْ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَمَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأرْضِ أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Yoksa mahlukatı ilk baştan yaratan, sonra onu tekrar diriltecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı [hayırlıdır]? Allah'la beraber başka bir ilah mı var?! De ki: ‘Eğer doğru sözlü iseniz kesin delilinizi getirin!’”
9226. Metin
أي: من هو الذي يبدأ الخلق وينشئ المخلوقات ويبتدئ خلقها، ثم يعيد الخلق يوم البعث والنشور؟ ومن يرزقكم من السماء والأرض بالمطر والنبات؟.
Yani mahlukatı ilk baştan var eden, yoktan yaratan, sonra ba's ve haşir gününde yaratılışı tekrar edecek olan kimdir? Gökten yağmurla, yerden de bitkilerle sizi rızıklandıran kimdir?
9227. Metin
{أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} يفعل ذلك ويقدر عليه؟ {قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ} أي: حجتكم ودليلكم على ما قلتم {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} وإلا فبتقدير أنكم تقولون: إن الأصنام لها مشاركة له في شيء من ذلك فذلك مجرد دعوى صدقوها بالبرهان، وإلا فاعرفوا أنكم مبطلون لا حجة لكم، فارجعوا إلى الأدلة اليقينية والبراهين القطعية الدالة على أن الله هو المتفرد بجميع التصرفات وأنه المستحق أن تصرف له جميع أنواع العبادات.
{أَإِلَهٌ مَعَ اللَّهِ} “Allah'la beraber başka bir ilah mı” bunu yapar ve buna güç yetirebilir?! {قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ} “De ki: ‘Delilinizi getirin’” -yani söylediklerinize dair hüccetinizi ve delilinizi- {إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “‘eğer doğru sözlü iseniz!’” Şayet putların bunlardan herhangi birinde O'na ortak olduğunu iddia ediyorsanız, bu kuru bir iddiadır; bunu kesin delille ispatlayın! Aksi takdirde hiçbir delili olmayan bâtıl ehli olduğunuzu bilin de Allah'ın bütün tasarruflarda tek olduğuna ve her türlü ibadetin ancak O'na arz edilmeyi hak ettiğine delalet eden yakînî ve kat'î delillere dönün!
9228. Metin
{٦٥ - ٦٨} {قُلْ لا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ الْغَيْبَ إِلا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ * بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ * وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ * لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ} .
{٦٥ - ٦٨} {قُلْ لا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ الْغَيْبَ إِلا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ * بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الآخِرَةِ بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ * وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ * لَقَدْ وُعِدْنَا هَذَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ * قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ} “De ki: ‘Göklerde ve yerde Allah'tan başka hiç kimse gaybı bilemez. Onlar ne zaman diriltileceklerinin de farkında değillerdir. Hayır, ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; hayır, onlar bundan şüphe içindedirler; hayır, onlar buna karşı kördürler! İnkâr edenler dediler ki: Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten [kabirlerimizden] çıkarılacak mıyız? Andolsun ki bu, bize ve daha önce atalarımıza vadedilmişti. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir! De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da suçluların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın!’”
9229. Metin
يخبر تعالى أنه المنفرد بعلم غيب السماوات والأرض كقوله تعالى: {وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لا يَعْلَمُهَا إِلا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلا يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} وكقوله: {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنزلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الأرْحَامِ} إلى آخر السورة.
Allah Teâlâ, göklerin ve yerin gaybını bilmede tek olduğunu haber vermektedir; nitekim şöyle buyurmuştur: {وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لا يَعْلَمُهَا إِلا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلا يَعْلَمُهَا وَلا حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ الأرْضِ وَلا رَطْبٍ وَلا يَابِسٍ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} “Gaybın anahtarları O'nun katındadır; onları O'ndan başkası bilemez. Karada ve denizde olan her şeyi bilir. O'nun ilmi olmaksızın bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir dane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” Ve sûrenin sonuna kadar şöyle buyurmuştur: {إِنَّ اللَّهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَيُنزلُ الْغَيْثَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الأرْحَامِ} “Şüphesiz kıyametin ilmi Allah'ın katındadır. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanı O bilir...”
9230. Metin
فهذه الغيوب ونحوها اختص الله بعلمها فلم يعلمها ملك مقرب ولا نبي مرسل، وإذا كان هو المنفرد بعلم ذلك المحيط علمه بالسرائر والبواطن والخفايا فهو الذي لا تنبغي العبادة إلا له، ثم أخبر تعالى عن ضعف علم المكذبين بالآخرة منتقلا من شيء إلى ما هو أبلغ منه فقال: {وَمَا يَشْعُرُونَ} أي: وما يدرون {أَيَّانَ يُبْعَثُونَ} أي: متى البعث والنشور والقيام من القبور أي: فلذلك لم يستعدوا.
Bu ve benzeri gaybları bilmeyi Allah Kendisine has kılmıştır; onları ne mukarreb bir melek ne de gönderilmiş bir peygamber bilebilir. Gaybı bilmede tek olan, ilmi sırları, bâtınları ve gizlilikleri kuşatan O olduğuna göre ibadet de ancak O'na layıktır. Sonra Allah Teâlâ ahireti yalanlayanların ilminin zayıflığını bir dereceden daha ileri bir dereceye aktararak haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: {وَمَا يَشْعُرُونَ} “Farkında da değillerdir:” yani bilmezler: {أَيَّانَ يُبْعَثُونَ} “‘ne zaman diriltileceklerini!’” Yani dirilişin, toplanmanın ve kabirlerden kalkışın ne zaman olduğunu bilmezler; dolayısıyla onun için hazırlık da yapmamışlardır.
9231. Metin
{بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الآخِرَةِ} أي: بل ضعف، وقل ولم يكن يقينا، ولا علما واصلا إلى القلب وهذا أقل وأدنى درجة للعلم ضعفه ووهاؤه، بل ليس عندهم علم قوي ولا ضعيف وإنما {هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا} أي: من الآخرة، والشك زال به العلم لأن العلم بجميع مراتبه لا يجامع الشك، {بَلْ هُمْ مِنْهَا} أي: من الآخرة {عَمُونَ} قد عميت عنها بصائرهم، ولم يكن في قلوبهم من وقوعها ولا احتمال بل أنكروها واستبعدوها، ولهذا قال: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ} أي: هذا بعيد غير ممكن قاسوا قدرة كامل القدرة بقدرهم الضعيفة.
{بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِي الآخِرَةِ} “Hayır, ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır;” yani zayıflamış, azalmış; yakîn ve kalbe ulaşan bir ilim olmamıştır. İlmin en alt ve en zayıf derecesi onun güçsüzlüğüdür. Hatta onlarda ne güçlü ne zayıf hiçbir ilim yoktur; bilakis {هُمْ فِي شَكٍّ مِنْهَا} “onlar ondan [ahiretten] şüphe içindedirler.” Şüphe ile ilim zail olur; zira ilim hiçbir mertebesinde şüpheyle bir arada bulunmaz. {بَلْ هُمْ مِنْهَا} “Bilakis onlar ondan yana” {عَمُونَ} “kördürler!” Basiretleri ona karşı körleşmiştir; kalplerinde onun vuku bulacağına dair en ufak bir ihtimal dahi yoktur; bilakis onu inkâr etmiş ve imkânsız görmüşlerdir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَئِذَا كُنَّا تُرَابًا وَآبَاؤُنَا أَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ} “İnkâr edenler dediler ki: ‘Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra gerçekten [kabirlerimizden] çıkarılacak mıyız?’” Yani bu uzaktır, imkânsızdır diyerek mutlak kudret sahibi Allah'ın kudretini kendi zayıf güçleriyle kıyasladılar.