Bakara Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

766. Metin

وهي مدنية

[Bu sure] Medenîdir.

767. Metin

{١ - ٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ * وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ * أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} .

{١ - ٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ * وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ * أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “(1-5) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif, Lâm, Mîm. İşte o Kitap; onda hiçbir şüphe yoktur. [O,] takva sahipleri için bir hidayettir. Onlar ki gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler. Ve onlar ki sana indirilene de senden önce indirilene de iman ederler. Onlar ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”

768. Metin

تقدم الكلام على البسملة. وأما الحروف المقطعة في أوائل السور، فالأسلم فيها، السكوت عن التعرض لمعناها [من غير مستند شرعي] ، مع الجزم بأن الله تعالى لم ينزلها عبثا بل لحكمة لا نعلمها.

Besmeleye dair açıklamalar daha önce geçti. Surelerin başındaki hurûf-ı mukattaaya gelince; bu konuda en selametli tutum, [şer'î bir dayanak olmaksızın] bunların manasına dair konuşmaktan sakınmak ve bununla birlikte Allah Teâlâ'nın onları boş yere indirmediğini, bilakis [bizim] bilmediğimiz bir hikmete binaen indirdiğini kesin olarak kabul etmektir.

769. Metin

وقوله {ذَلِكَ الْكِتَابُ} أي هذا الكتاب العظيم الذي هو الكتاب على الحقيقة، المشتمل على ما لم تشتمل عليه كتب المتقدمين والمتأخرين من العلم العظيم،

O'nun: {ذَلِكَ الْكِتَابُ} “İşte o Kitap” kavli, yani hakiki manada 'Kitap' vasfına layık olan, öncekilerin ve sonrakilerin kitaplarında bulunmayan büyük ilmi kapsayan bu yüce Kitap,

770. Metin

والحق المبين. فـ {لا رَيْبَ فِيهِ} ولا شك بوجه من الوجوه، ونفي الريب عنه، يستلزم ضده، إذ ضد الريب والشك اليقين، فهذا الكتاب مشتمل على علم اليقين المزيل للشك والريب، وهذه قاعدة مفيدة، أن النفي المقصود به المدح، لا بد أن يكون متضمنا لضده، وهو الكمال، لأن النفي عدم، والعدم المحض، لا مدح فيه.

ve apaçık hakkı [ihtiva etmektedir]. Dolayısıyla onda: {لا رَيْبَ فِيهِ} “hiçbir şüphe yoktur” ve hiçbir yönden kuşku bulunmaz. Ondan şüphenin nefyedilmesi (kaldırılması), zıddını gerektirir; zira şüphe ve tereddüdün zıddı yakîndir. Bu Kitap, şüphe ve tereddüdü gideren 'ilme'l-yakîn'i içermektedir. Bu, faydalı bir kaidedir: Kendisiyle övgü kastedilen nefyin, mutlaka zıddı olan kemali içermesi gerekir. Çünkü nefy yokluktur; sırf yoklukta ise hiçbir övgü yoktur.

771. Metin

فلما اشتمل على اليقين وكانت الهداية لا تحصل إلا باليقين قال: {هُدًى لِلْمُتَّقِينَ} والهدى: ما تحصل به الهداية من الضلالة والشبه، وما به الهداية إلى سلوك الطرق النافعة، وقال {هُدًى} وحذف المعمول، فلم يقل هدى للمصلحة الفلانية، ولا للشيء الفلاني، لإرادة العموم، وأنه هدى لجميع مصالح الدارين، فهو مرشد للعباد في المسائل الأصولية والفروعية، ومبين للحق من الباطل، والصحيح من الضعيف، ومبين لهم كيف يسلكون الطرق النافعة لهم، في دنياهم وأخراهم.

[Kitap] yakîni içerdiği ve hidayet de ancak yakîn ile elde edildiği için: {هُدًى لِلْمُتَّقِينَ} “takva sahipleri için bir hidayettir” buyurdu. Hidayet; sapıklıktan ve şüphelerden kurtuluşun kendisiyle sağlandığı ve faydalı yollara yönelmenin kendisiyle gerçekleştiği şeydir. [Allah Teâlâ] {هُدًى} “hidayettir” buyurup ma'mûlü (hidayetin yöneldiği nesneyi) hazfetti; genel bir anlam kastetmek ve onun her iki yurdun (dünya ve ahiretin) tüm maslahatları için bir hidayet olduğunu belirtmek amacıyla 'falan maslahat için' veya 'filan şey için bir hidayet' demedi. Dolayısıyla o; usul ve füru meselelerinde kullara yol gösterici, hak ile batılı, sahih ile zayıfı birbirinden ayırt edici ve dünyalarında da ahiretlerinde de kendilerine faydalı yolları nasıl yürüyeceklerini açıklayıcıdır.

772. Metin

وقال في موضع آخر: {هُدًى لِلنَّاسِ} فعمم، وفي هذا الموضع وغيره {هُدًى لِلْمُتَّقِينَ} لأنه في نفسه هدى لجميع الخلق. فالأشقياء لم يرفعوا به رأسا، ولم يقبلوا هدى الله، فقامت عليهم به الحجة، ولم ينتفعوا به لشقائهم، وأما المتقون الذين أتوا بالسبب الأكبر، لحصول الهداية، وهو التقوى التي حقيقتها: اتخاذ ما يقي سخط الله وعذابه، بامتثال أوامره، واجتناب النواهي، فاهتدوا به، وانتفعوا غاية الانتفاع. قال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا} فالمتقون هم المنتفعون بالآيات القرآنية، والآيات الكونية.

Başka bir yerde: {هُدًى لِلنَّاسِ} “insanlar için bir hidayettir” buyurarak genellemiş, bu yerde ve diğer [bazı ayetlerde] ise: {هُدًى لِلْمُتَّقِينَ} “takva sahipleri için bir hidayettir” buyurmuştur. Çünkü o, bizzat kendisi itibarıyla bütün mahlukat için bir hidayettir. Bedbahtlar (şakiler) ona başlarını kaldırıp bakmadılar ve Allah'ın hidayetini kabul etmediler; böylece onunla aleyhlerine hüccet ikame edilmiş oldu ve bedbahtlıkları sebebiyle ondan faydalanamadılar. Hidayetin elde edilmesindeki en büyük sebebi yerine getiren takva sahiplerine gelince —ki takvanın hakikati; emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak Allah'ın gazabından ve azabından koruyacak şeyleri kalkan edinmektir— onlar onunla hidayete erdiler ve ondan son derece istifade ettiler. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا} “Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkup sakınırsanız (takva sahibi olursanız), O size [hakkı batıldan ayıran] bir furkan verir.” Dolayısıyla Kur'an ayetlerinden ve kevnî ayetlerden asıl faydalananlar takva sahipleridir.

773. Metin

ولأن الهداية نوعان: هداية البيان، وهداية التوفيق. فالمتقون حصلت لهم الهدايتان، وغيرهم لم تحصل لهم هداية التوفيق. وهداية البيان بدون توفيق للعمل بها، ليست هداية حقيقية [تامة] .

Zira hidayet iki çeşittir: Beyan (açıklama ve yol gösterme) hidayeti ve tevfik (amel etmeye muvaffak kılma) hidayeti. Takva sahipleri için bu iki hidayet de hasıl olmuştur; diğerlerine ise tevfik hidayeti nasip olmamıştır. Onunla amel etme tevfiki olmaksızın sadece beyan hidayeti ise hakiki [tam] bir hidayet değildir.

774. Metin

ثم وصف المتقين بالعقائد والأعمال الباطنة، والأعمال الظاهرة، لتضمن التقوى لذلك فقال: {الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ} حقيقة الإيمان: هو التصديق التام بما أخبرت به الرسل، المتضمن لانقياد الجوارح، وليس الشأن في الإيمان بالأشياء المشاهدة بالحس، فإنه لا يتميز بها المسلم من الكافر. إنما الشأن في الإيمان بالغيب، الذي لم نره ولم نشاهده، وإنما نؤمن به، لخبر الله وخبر رسوله. فهذا الإيمان الذي يميز به المسلم من الكافر، لأنه تصديق مجرد لله ورسله. فالمؤمن يؤمن بكل ما أخبر الله به، أو أخبر به رسوله، سواء شاهده، أو لم يشاهده وسواء فهمه وعقله، أو لم يهتد إليه عقله وفهمه. بخلاف الزنادقة والمكذبين بالأمور الغيبية، لأن عقولهم القاصرة المقصرة لم تهتد إليها فكذبوا بما لم يحيطوا بعلمه ففسدت عقولهم، ومرجت أحلامهم. وزكت عقول المؤمنين المصدقين المهتدين بهدى الله.

Sonra takvanın bunları içermesi sebebiyle takva sahiplerini inançlar, bâtınî ameller ve zahirî ameller ile vasfederek şöyle buyurdu: {الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ} “Onlar ki gayba iman ederler.” İmanın hakikati: Elçilerin haber verdiği şeyleri, organların boyun eğmesini de içerecek şekilde tam bir tasdiktir. Asıl mesele, duyu organlarıyla müşahede edilen şeylere inanmak değildir; zira bununla Müslüman kâfirden ayırt edilemez. Asıl mesele; görmediğimiz ve müşahede etmediğimiz, ancak Allah'ın ve Elçisinin haberi dolayısıyla inandığımız gayba iman etmektir. İşte Müslümanı kâfirden ayıran iman budur; çünkü bu, Allah'a ve elçilerine sırf bir tasdiktir. Mümin; ister müşahede etsin ister etmesin, aklı ve kavrayışı bunu ister idrak etsin ister aklı ve kavrayışı buna eremesin, Allah'ın bildirdiği veya Elçisinin haber verdiği her şeye iman eder. Zındıklar ve gaybî meseleleri yalanlayanlar ise böyle değildir; çünkü onların yetersiz ve noksan akılları bunları idrak edememiş, onlar da ilmini kavrayamadıkları şeyi yalanlamışlardır. Böylece akılları bozulmuş, zihinleri ve muhakemeleri allak bullak olmuştur. Allah'ın hidayetiyle doğru yola eren ve tasdik eden müminlerin akılları ise arınmış ve kemale ermiştir.

775. Metin

ويدخل في الإيمان بالغيب، [الإيمان بـ] بجميع ما أخبر الله به من الغيوب الماضية والمستقبلة، وأحوال الآخرة، وحقائق أوصاف الله وكيفيتها، [وما أخبرت به الرسل من ذلك] فيؤمنون بصفات الله ووجودها، ويتيقنونها، وإن لم يفهموا كيفيتها.

Gayba imanın kapsamına; Allah'ın geçmiş ve geleceğe dair gaybî haberlerinden, ahiret hallerinden, Allah'ın sıfatlarının hakikatlerinden ve keyfiyetinden bildirdiği her şeye [ve elçilerin bunlara dair haber verdiklerine iman etmek] girer. Böylece onlar, keyfiyetini kavrayamasalar bile Allah'ın sıfatlarına ve bunların varlığına iman ederler ve bunlara kesin olarak inanırlar (yakîn hasıl ederler).

776. Metin

ثم قال: {وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ} لم يقل: يفعلون الصلاة، أو يأتون بالصلاة، لأنه لا يكفي فيها مجرد الإتيان بصورتها الظاهرة. فإقامة الصلاة، إقامتها ظاهرا، بإتمام أركانها، وواجباتها، وشروطها. وإقامتها باطنا (١) بإقامة روحها، وهو حضور القلب فيها، وتدبر ما يقوله ويفعله منها، فهذه الصلاة هي التي قال الله فيها: {إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ} وهي التي يترتب عليها الثواب. فلا ثواب للإنسان (٢) من صلاته، إلا ما عقل منها، ويدخل في الصلاة فرائضها ونوافلها.

Sonra: {وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ} “ve namazı dosdoğru kılarlar” buyurdu. 'Namazı yaparlar' veya 'namazı ifa ederler' demedi; çünkü namazda sadece onun zahirî şeklini yerine getirmek yetmez. Namazı ikame etmek; zahiren rükünlerini, vaciplerini ve şartlarını tam olarak yerine getirmekle, bâtınen (1) ise onun ruhunu ikame etmekle olur ki bu da namazda kalbin hazır bulunması, kulun orada söylediklerini ve yaptıklarını tefekkür etmesidir. İşte Allah'ın hakkında: {إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ} “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar” buyurduğu namaz budur ve sevap buna terettüp eder. İnsana (2) namazından, ancak aklını vererek kıldığı kısmın sevabı vardır. Farzları ve nafileleriyle bütün namazlar bu kapsama girer.

777. Metin

ثم قال: {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} يدخل فيه النفقات الواجبة كالزكاة، والنفقة على الزوجات والأقارب، والمماليك ونحو ذلك. والنفقات المستحبة بجميع طرق الخير. ولم يذكر المنفق عليهم، لكثرة أسبابه وتنوع أهله، ولأن النفقة من حيث هي، قربة إلى الله، وأتى بـ "من "الدالة على التبعيض، لينبههم أنه لم يرد منهم إلا جزءا يسيرا من أموالهم، غير ضار لهم ولا مثقل، بل ينتفعون هم بإنفاقه، وينتفع به إخوانهم.

Sonra: {وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ} “ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler” buyurdu. Bunun kapsamına zekât, eşlere, akrabalara ve kölelere yapılan harcamalar ve benzeri vacip nafakalar ile her türlü hayır yolunda yapılan müstehap infaklar girer. Kendilerine infak edilen kimseleri zikretmedi; çünkü infakın sebepleri pek çok ve hak sahipleri çeşitlidir ve ayrıca infak, bizatihi kendisi itibarıyla Allah'a bir yakınlaşmadır (kurbettir). Bir kısmını ifade eden (teb'îz bildiren) "min" (مِنْ) edatını getirdi ki onlardan mallarının sadece az bir kısmını istediğini, bunun kendilerine zarar vermeyeceğini ve ağır gelmeyeceğini, bilakis onu infak etmekle hem kendilerinin hem de kardeşlerinin faydalanacağını onlara hatırlatsın.

778. Metin

وفي قوله: {رَزَقْنَاهُمْ} إشارة إلى أن هذه الأموال التي بين أيديكم، ليست حاصلة بقوتكم وملككم، وإنما هي رزق الله الذي خولكم، وأنعم به عليكم، فكما أنعم عليكم وفضلكم على كثير من عباده، فاشكروه بإخراج بعض ما أنعم به عليكم، وواسوا إخوانكم المعدمين.

{رَزَقْنَاهُمْ} “onlara rızık olarak verdik” kavlinde; elinizde bulunan bu malların sizin kendi gücünüzle ve mülkiyetinizle elde edilmiş olmadığına, bilakis Allah'ın size bahşettiği ve size ihsan ettiği rızkı olduğuna bir işaret vardır. Dolayısıyla O nasıl size nimet verip sizi kullarının birçoğundan üstün kıldıysa, siz de size nimet olarak verdiklerinin bir kısmını çıkarıp vererek O'na şükredin ve muhtaç kardeşlerinize yardım edin.

779. Metin

وكثيرا ما يجمع تعالى بين الصلاة والزكاة في القرآن، لأن الصلاة متضمنة للإخلاص للمعبود، والزكاة والنفقة متضمنة للإحسان على عبيده، فعنوان سعادة العبد إخلاصه للمعبود، وسعيه في نفع الخلق، كما أن عنوان شقاوة العبد عدم هذين الأمرين منه، فلا إخلاص ولا إحسان.

Allah Teâlâ Kur'an'da namaz ile zekâtı çokça bir arada zikreder; çünkü namaz Mabud'a ihlası, zekât ve infak ise O'nun kullarına ihsanda bulunmayı içerir. Kulun mutluluğunun alameti Mabud'a ihlas göstermesi ve mahlukata faydalı olmaya çalışmasıdır; nitekim kulun bedbahtlığının alameti de bu iki hususun onda bulunmamasıdır; ne ihlas vardır ne de ihsan.

780. Metin

ثم قال: {وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزلَ إِلَيْكَ} وهو القرآن والسنة، قال تعالى: {وَأَنزلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ} فالمتقون يؤمنون بجميع ما جاء به الرسول، ولا يفرقون بين بعض ما أنزل إليه، فيؤمنون ببعضه، ولا يؤمنون ببعضه، إما بجحده أو تأويله، على غير مراد الله ورسوله، كما يفعل ذلك من يفعله من المبتدعة، الذين يؤولون النصوص الدالة على خلاف قولهم، بما حاصله عدم التصديق بمعناها، وإن صدقوا بلفظها، فلم يؤمنوا بها إيمانا حقيقيا.

Sonra: {وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزلَ إِلَيْكَ} “Ve onlar ki sana indirilene iman ederler” buyurdu. Bu da Kur'an ve Sünnet'tir. Nitekim Allah Teâlâ: {وَأَنزلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ} “Allah sana Kitap'ı ve hikmeti indirdi” buyurmuştur. Takva sahipleri, Elçinin getirdiği her şeye iman ederler; ona indirilenin bir kısmına inanıp bir kısmına —ya inkâr ederek ya da Allah'ın ve Elçisinin muradı dışındaki şekillerde tevil ederek— inanmayıp aralarını ayırmazlar; nitekim kendi görüşlerine aykırı olan nassları, lafzını tasdik etseler bile neticede manasını tasdik etmeme noktasına varacak şekilde tevil eden ve böylece onlara hakiki manada iman etmemiş olan bidat ehlinin yaptığı gibi yapmazlar.

781. Metin

وقوله: {وَمَا أُنزلَ مِنْ قَبْلِكَ} يشمل الإيمان بالكتب (٣) السابقة، ويتضمن الإيمان بالكتب الإيمان بالرسل وبما اشتملت عليه، خصوصا التوراة والإنجيل والزبور، وهذه خاصية المؤمنين يؤمنون بجميع الكتب السماوية (٤) وبجميع الرسل فلا يفرقون بين أحد منهم.

O'nun: {وَمَا أُنزلَ مِنْ قَبْلِكَ} “ve senden önce indirilene” kavli, önceki kitaplara (3) imanı da kapsar. Kitaplara iman; elçilere ve bu kitapların ihtiva ettiği şeylere, özellikle Tevrat, İncil ve Zebur'a imanı da içerir. Bu, müminlerin bir vasfıdır: Bütün semavi kitaplara (4) ve bütün elçilere iman ederler, onlardan hiçbirinin arasını ayırt etmezler.

782. Metin

ثم قال: {وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} و "الآخرة "اسم لما يكون بعد الموت، وخصه [بالذكر] بعد العموم، لأن الإيمان باليوم الآخر، أحد أركان الإيمان؛ ولأنه أعظم باعث على الرغبة والرهبة والعمل، و "اليقين "هو العلم التام الذي ليس فيه أدنى شك، الموجب للعمل.

Sonra: {وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ} “Onlar ahirete de kesin olarak inanırlar” buyurdu. "Ahiret"; ölümden sonra vuku bulacak şeylerin adıdır. Genel [imandan] sonra onu [zikretmeyi] tahsis etti; çünkü ahiret gününe iman, imanın rükünlerinden biridir ve [Allah'ın rahmetine] rağbet etmeye, [azabından] korkmaya ve amel etmeye sevk eden en büyük etkendir. "Yakîn" ise amel etmeyi gerektiren, içinde en ufak bir şüphe bulunmayan tam ilimdir.

783. Metin

{أُولَئِكَ} أي: الموصوفون بتلك الصفات الحميدة {عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ} أي: على هدى عظيم، لأن التنكير للتعظيم، وأي هداية أعظم من تلك الصفات المذكورة المتضمنة للعقيدة الصحيحة والأعمال المستقيمة، وهل الهداية [الحقيقية] إلا هدايتهم، وما سواها [مما خالفها] ، فهو (٥) ضلالة.

{أُولَئِكَ} “İşte onlar” yani bu övgüye layık sıfatlarla nitelenenler, {عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ} “Rablerinden bir hidayet üzeredirler” yani büyük bir hidayet üzeredirler; çünkü [kelimenin] nekire (belirsiz) gelmesi tazim (büyüklük) içindir. Doğru akideyi ve istikametli amelleri içeren bu zikredilen sıfatlardan daha büyük hangi hidayet olabilir? [Hakiki] hidayet onların hidayetinden başka nedir ki? Bunun dışındaki [ona aykırı olan] şeyler ise (5) sapıklıktır.

784. Metin

وأتى بـ "على "في هذا الموضع، الدالة على الاستعلاء، وفي الضلالة يأتي بـ "في "كما في قوله: {وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} لأن صاحب الهدى مستعل بالهدى، مرتفع به، وصاحب الضلال منغمس فيه محتَقر.

Bu yerde üstünlük ve hâkimiyet bildiren "alâ" (عَلَى) edatını getirdi; sapıklık hakkında ise: {وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “Doğrusu biz veya siz, ya bir hidayet üzerindeyiz ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz” kavlinde olduğu gibi [içinde olma bildiren] "fî" (فِي) edatı gelir. Çünkü hidayet sahibi hidayetle yücelmiş ve onunla yükselmiştir; dalalet sahibi ise onun içine batmış ve alçalmıştır.

785. Metin

ثم قال: {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} والفلاح [هو] الفوز بالمطلوب والنجاة من المرهوب، حصر الفلاح فيهم؛ لأنه لا سبيل إلى الفلاح إلا بسلوك سبيلهم، وما عدا تلك السبيل، فهي سبل الشقاء والهلاك والخسار التي تفضي بسالكها إلى الهلاك.

Sonra: {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” buyurdu. Felah (kurtuluş); umulana kavuşmak ve korkulandan emin olmaktır. Kurtuluşu onlara hasretti; çünkü onların yolunu tutmaktan başka kurtuluşa giden hiçbir yol yoktur. Bu yolun dışındakiler ise yolcusunu helake sürükleyen bedbahtlık, helak ve hüsran yollarıdır.

786. Metin

فلهذا لما ذكر صفات المؤمنين حقا، ذكر صفات الكفار المظهرين لكفرهم، المعاندين للرسول، فقال:

İşte bu sebeple, hakiki müminlerin vasıflarını zikrettikten sonra küfürlerini açığa vuran ve Resul'e inatla karşı çıkan kâfirlerin vasıflarını zikrederek şöyle buyurdu:

787. Metin

{٦ - ٧} {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ * خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} .

{٦ - ٧} {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ * خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} “(6-7) Şüphesiz inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır ve onlar için büyük bir azap vardır.”

788. Metin

يخبر تعالى أن الذين كفروا، أي: اتصفوا بالكفر، وانصبغوا به، وصار وصفا لهم لازما، لا يردعهم عنه رادع، ولا ينجع فيهم وعظ، إنهم مستمرون على كفرهم، فسواء عليهم أأنذرتهم، أم لم تنذرهم لا يؤمنون، وحقيقة الكفر: هو الجحود لما جاء به الرسول، أو جحد بعضه، فهؤلاء الكفار لا تفيدهم الدعوة إلا إقامة الحجة، وكأن في هذا قطعا لطمع الرسول ﷺ في إيمانهم، وأنك لا تأس عليهم، ولا تذهب نفسك عليهم حسرات.

Allah Teâlâ inkâr edenlerin —yani küfürle nitelenip ona bürünen, küfür kendilerinin ayrılmaz bir vasfı haline gelen, hiçbir engelleyicinin kendilerini bundan vazgeçiremediği ve hiçbir öğüdün kendilerine fayda vermediği kimselerin— küfürlerinde ısrarcı olduklarını; bu sebeple onları uyarsan da uyarmasan da iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Küfrün hakikati: Elçinin getirdiği şeyleri veya bunlardan bir kısmını inkâr etmektir. Bu kâfirlere davet, aleyhlerine hüccetin ikame edilmesinden başka bir fayda sağlamaz. Sanki bunda Elçi sallallâhu aleyhi ve sellem'in onların iman etmelerine dair ümidinin kesilmesi, onlara üzülmemesi ve onlar için kendini helak edercesine kederlenmemesi [yönünde bir teselli] vardır.

789. Metin

ثم ذكر الموانع المانعة لهم من الإيمان فقال: {خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ} أي: طبع عليها بطابع لا يدخلها الإيمان، ولا ينفذ فيها، فلا يعون ما ينفعهم، ولا يسمعون ما يفيدهم.

Sonra onların iman etmesine engel olan şeyleri zikrederek şöyle buyurdu: {خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ} “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.” Yani onların üzerine öyle bir mühür vurmuştur ki içine iman girmez ve işlemez; böylece kendilerine fayda verecek şeyleri kavrayamazlar ve kendilerine yarar sağlayacak şeyleri işitmezler.

790. Metin

{وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ} أي: غشاء وغطاء وأكنة تمنعها عن النظر الذي ينفعهم، وهذه طرق العلم والخير، قد سدت عليهم، فلا مطمع فيهم، ولا خير يرجى عندهم، وإنما منعوا ذلك، وسدت عنهم أبواب الإيمان بسبب كفرهم وجحودهم ومعاندتهم بعد ما تبين لهم الحق، كما قال تعالى: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ} وهذا عقاب عاجل.

{وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ} “Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır” yani kendilerine fayda verecek bakıştan onları alıkoyan bir perde, örtü ve örtüler vardır. İşte ilim ve hayır yolları onların yüzüne kapanmıştır; dolayısıyla onlardan [hidayete ermeleri yönünde] bir beklenti olamaz ve onlarda hiçbir hayır umulamaz. Hak kendilerine açıklandıktan sonraki küfürleri, inkârları ve inatları sebebiyle bundan mahrum bırakılmışlar ve iman kapıları onlara kapatılmıştır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ} “Onların kalplerini ve gözlerini, ilk defa inanmadıkları gibi tersine çeviririz.” Bu ise peşin bir cezadır.

791. Metin

ثم ذكر العقاب الآجل، فقال: {وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} وهو عذاب النار، وسخط الجبار المستمر الدائم.

Sonra ertelenmiş cezayı zikrederek: {وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ} “ve onlar için büyük bir azap vardır” buyurdu. Bu da cehennem azabı ile Cebbâr [olan Allah]'ın sürekli ve kalıcı gazabıdır.

792. Metin

ثم قال تعالى في وصف المنافقين الذين ظاهرهم الإسلام وباطنهم الكفر فقال:

Sonra Allah Teâlâ, dışları İslam ve içleri küfür olan münafıkların vasıfları hakkında şöyle buyurdu:

793. Metin

{٨ - ١٠} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ * يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ * فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ} .

{٨ - ١٠} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ * يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ * فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ} “(8-10) İnsanlardan öyleleri vardır ki: 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler; oysa onlar inanmış değillerdir. Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar; hâlbuki onlar yalnızca kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir. Kalplerinde bir hastalık vardır; Allah da onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için can yakıcı bir azap vardır.”

794. Metin

واعلم أن النفاق هو: إظهار الخير وإبطان الشر، ويدخل في هذا التعريف النفاق الاعتقادي، والنفاق العملي، كالذي ذكر النبي ﷺ في قوله: "آية المنافق ثلات: إذا حدث كذب، وإذا وعد أخلف، وإذا اؤتمن خان "وفي رواية: "وإذا خاصم فجر "

Bil ki nifak; hayrı açığa vurup şerri gizlemektir. Bu tanımın içerisine, hem itikadî nifak hem de Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğunda zikrettiği amelî nifak girer: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.” Bir rivayette de: “Ve tartıştığında haksızlığa sapar (haddi aşar)” [şeklinde geçmektedir].

795. Metin

وأما النفاق الاعتقادي المخرج عن دائرة الإسلام، فهو الذي وصف الله به المنافقين في هذه السورة وغيرها، ولم يكن النفاق موجودا قبل هجرة الرسول ﷺ [من مكة] إلى المدينة، وبعد أن هاجر، فلما كانت وقعة "بدر " (١) وأظهر الله المؤمنين وأعزهم، ذل (٢) من في المدينة ممن لم يسلم، فأظهر بعضهم الإسلام خوفا ومخادعة، ولتحقن دماؤهم، وتسلم أموالهم، فكانوا بين أظهر المسلمين في الظاهر أنهم منهم، وفي الحقيقة ليسوا منهم.

Kişiyi İslam dairesinden çıkaran itikadî nifaka gelince; Allah'ın bu surede ve diğerlerinde münafıkları kendisiyle vasfettiği nifak işte budur. Nifak, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in [Mekke'den] Medine'ye hicretinden önce ve hicret ettikten [hemen] sonra mevcut değildi. Ne zaman ki Bedir Gazvesi vuku buldu (1) ve Allah müminleri üstün kılıp aziz eyledi, Medine'de henüz Müslüman olmamış kimseler zelil oldu (2). Bunun üzerine onlardan bazıları korkudan, aldatmak maksadıyla, kanlarını korumak ve mallarını kurtarmak için Müslüman göründüler. Böylece zahiren onlardanmış gibi Müslümanların arasında yer aldılar; oysa hakikatte onlardan değillerdi.

796. Metin

فمن لطف الله بالمؤمنين، أن جلا أحوالهم ووصفهم بأوصاف يتميزون بها، لئلا يغتر بهم المؤمنون، ولينقمعوا أيضا عن كثير من فجورهم [قال تعالى] : {يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ أَنْ تُنزلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِمْ} فوصفهم الله بأصل النفاق فقال: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ} فإنهم يقولون بألسنتهم ما ليس في قلوبهم، فأكذبهم الله بقوله: {وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ} لأن الإيمان الحقيقي، ما تواطأ عليه القلب واللسان، وإنما هذا مخادعة لله ولعباده المؤمنين.

Allah'ın müminlere olan lütfundandır ki, müminler onlara aldanmasın ve onlar da fısk ve fücurlarının birçoğundan vazgeçip sindirilsinler diye onların durumlarını açığa çıkarmış ve kendileriyle ayırt edilecekleri vasıflarla onları nitelemiştir. [Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur]: {يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ أَنْ تُنزلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا فِي قُلُوبِهِمْ} “Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin aleyhlerine indirilmesinden çekinirler.” Allah onları nifakın aslı ile vasfederek: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ} “İnsanlardan öyleleri vardır ki: 'Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler; oysa onlar inanmış değillerdir” buyurdu. Zira onlar dilleriyle kalplerinde olmayanı söylemektedirler. Allah: {وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ} “oysa onlar inanmış değillerdir” buyurarak onları yalanlamıştır; çünkü hakiki iman, kalp ile dilin üzerinde uyuştuğu (birlikte tasdik ettiği) şeydir. Onların bu yaptığı ise ancak Allah'ı ve O'nun mümin kullarını aldatmaya çalışmaktır.

797. Metin

والمخادعة: أن يظهر المخادع لمن يخادعه شيئا، ويبطن خلافه لكي يتمكن من مقصوده ممن يخادع، فهؤلاء المنافقون، سلكوا مع الله وعباده هذا المسلك، فعاد خداعهم على أنفسهم، فإن (٣) هذا من العجائب؛ لأن المخادع، إما أن ينتج خداعه ويحصل له ما يريد (٤) أو يسلم، لا له ولا عليه، وهؤلاء عاد خداعهم عليهم، وكأنهم (٥) يعملون ما يعملون من المكر لإهلاك أنفسهم وإضرارها وكيدها؛ لأن الله تعالى لا يتضرر بخداعهم [شيئا] وعباده المؤمنون، لا يضرهم كيدهم شيئا، فلا يضر المؤمنين أن أظهر المنافقون الإيمان، فسلمت بذلك أموالهم وحقنت دماؤهم، وصار كيدهم في نحورهم، وحصل لهم بذلك الخزي والفضيحة في الدنيا، والحزن المستمر بسبب ما يحصل للمؤمنين من القوة والنصرة.

Aldatma (hud'a); aldatanın, aldattığı kimseden maksadına ulaşabilmek için ona bir şeyi gösterip zıddını gizlemesidir. İşte bu münafıklar, Allah'a ve O'nun kullarına karşı bu yolu tuttular; fakat aldatmaları kendi aleyhlerine döndü. Zira (3) bu, şaşılacak durumlardandır; çünkü aldatan kimse ya aldatmasının neticesini alıp istediğini elde eder (4) ya da ne lehine ne aleyhine olmaksızın kurtulur. Bunların aldatması ise kendi aleyhlerine dönmüştür; sanki onlar (5) kurdukları tuzakları kendilerini helak etmek, kendilerine zarar vermek ve kendi aleyhlerine düzen kurmak için yapmaktadırlar. Zira Allah Teâlâ onların aldatmasından [hiçbir şekilde] zarar görmez; O'nun mümin kullarına da onların tuzağı hiçbir zarar veremez. Münafıkların iman gösterisinde bulunmaları, bu sayede mallarının kurtulup kanlarının korunması müminlere bir zarar vermez. Onların tuzağı kendi boyunlarına dolanmış; dünyada rezillik ve rüsvaylık, müminlerin elde ettiği güç ve zafer sebebiyle de sürekli bir hüzün kazanmışlardır.

798. Metin

ثم في الآخرة لهم العذاب الأليم الموجع المفجع، بسبب كذبهم وكفرهم وفجورهم، والحال أنهم من جهلهم وحماقتهم لا يشعرون بذلك.

Sonra ahirette; yalanları, küfürleri ve fıskları sebebiyle onlar için can yakıcı, elem verici ve kahredici bir azap vardır; üstelik onlar cehaletleri ve ahmaklıkları yüzünden bunun farkında da değillerdir.

799. Metin

وقوله: {فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} والمراد بالمرض هنا: مرض الشك والشبهات والنفاق، لأن ٦ القلب يعرض له مرضان يخرجانه عن صحته واعتداله: مرض الشبهات الباطلة، ومرض الشهوات المردية، فالكفر والنفاق والشكوك والبدع، كلها من مرض الشبهات، والزنا، ومحبة [الفواحش و] المعاصي وفعلها، من مرض الشهوات، كما قال تعالى: {فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ} وهي شهوة الزنا، والمعافى من عوفي من هذين المرضين، فحصل له اليقين والإيمان، والصبر عن كل معصية، فرفل في أثواب العافية.

Allah Teâlâ'nın: {فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} “Kalplerinde bir hastalık vardır” buyruğuna gelince; buradaki hastalıktan maksat şüphe, tereddüt ve nifak hastalığıdır. Çünkü 6 kalbe, onu sıhhatinden ve dengesinden çıkaran iki hastalık arız olur: Bâtıl şüpheler hastalığı ve helak edici şehvetler hastalığı. Küfür, nifak, şüpheler ve bidatlerin tamamı şüpheler hastalığındandır. Zina ile [hayâsızlıkları ve] günahları sevmek ve onları işlemek ise şehvetler hastalığındandır. Nitekim Allah Teâlâ: {فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ} “...kalbinde bir hastalık bulunan kimse tamah etmesin...” buyurmuştur ki bu, zina şehvetidir. [Asıl] afiyete eren kimse, bu iki hastalıktan kurtulan, böylece kendisinde kesin bilgi (yakîn) ve iman ile her türlü günahtan sakınma sabrı meydana gelen ve afiyet elbiseleri içinde salınan kimsedir.

800. Metin

وفي قوله عن المنافقين: {فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا} بيان لحكمته تعالى في تقدير المعاصي على العاصين، وأنه بسبب ذنوبهم السابقة، يبتليهم بالمعاصي اللاحقة الموجبة لعقوباتها كما قال تعالى: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ} وقال تعالى: {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} وقال تعالى: {وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ} فعقوبة المعصية، المعصية بعدها، كما أن من ثواب الحسنة، الحسنة بعدها، قال تعالى: {وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى} .

Münafıklar hakkında buyurulan: {فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا} “Kalplerinde bir hastalık vardır; Allah da onların hastalığını artırmıştır” ayetinde; Allah Teâlâ'nın günahkârlar üzerine günahları takdir etmesindeki hikmetine ve önceki günahları sebebiyle onları, cezalarını gerektiren sonraki günahlarla imtihan ettiğine dair bir açıklama vardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ} “Onların kalplerini ve gözlerini, ilk defa inanmadıkları gibi tersine çeviririz.” Ve yine şöyle buyurmuştur: {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} “Onlar yoldan sapınca Allah da onların kalplerini saptırdı.” Ve yine şöyle buyurmuştur: {وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ} “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, [inen sure] onların pisliğine pislik katmıştır.” Dolayısıyla günahın cezası, ardından gelen günahtır; nitekim iyiliğin mükâfatı da ardından gelen iyiliktir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى} “Allah doğru yola erenlerin hidayetini artırır.”

802. Metin

{١١ - ١٢} {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لا تُفْسِدُوا فِي الأرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ * أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لا يَشْعُرُونَ} .

{١١ - ١٢} {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لا تُفْسِدُوا فِي الأرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ * أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِنْ لا يَشْعُرُونَ} “(11-12) Onlara: 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde: 'Biz ancak ıslah edicileriz' derler. İyi bilin ki onlar bozguncuların ta kendileridir, fakat farkında değillerdir.”

803. Metin

أي: إذا نهي هؤلاء المنافقون عن الإفساد في الأرض، وهو العمل بالكفر والمعاصي، ومنه إظهار سرائر المؤمنين لعدوهم وموالاتهم للكافرين {قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ} فجمعوا بين العمل بالفساد في الأرض، وإظهارهم أنه ليس بإفساد بل هو إصلاح، قلبا للحقائق، وجمعا بين فعل الباطل واعتقاده حقا، وهذا أعظم جناية ممن يعمل بالمعصية، مع اعتقاد أنها معصية (١) فهذا أقرب للسلامة، وأرجى لرجوعه.

Yani bu münafıklar, yeryüzünde fesat çıkarmaktan —ki bu küfür ve günahları işlemek olup müminlerin sırlarını düşmanlarına açığa vurmak ve kâfirleri dost edinmek de bundandır— nehyedildiklerinde: {قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ} “'Biz ancak ıslah edicileriz' derler.” Böylece hakikatleri tersyüz ederek hem yeryüzünde fesat işlemeyi hem de bunun fesat olmayıp ıslah olduğunu iddia etmeyi; batılı işlemek ile onu hak zannetmeyi bir arada toplamışlardır. Bu ise, günahı günah olduğunu bilerek işleyen (1) kimseden çok daha büyük bir cinayettir; zira o kimse kurtuluşa daha yakın olup [hatasından] dönmesi daha çok umulur.

804. Metin

ولما كان في قولهم: {إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ} حصر للإصلاح في جانبهم - وفي ضمنه أن المؤمنين ليسوا من أهل الإصلاح - قلب الله عليهم دعواهم بقوله: {ألا إنهم هم المفسدون} فإنه لا أعظم فسادا ٢ ممن كفر بآيات الله، وصد عن سبيل الله، وخادع الله وأولياءه، ووالى المحاربين لله ورسوله، وزعم مع ذلك أن هذا إصلاح، فهل بعد هذا الفساد فساد؟ " ولكن لا يعلمون علما ينفعهم، وإن كانوا قد علموا بذلك علما تقوم به عليهم حجة الله، وإنما كان العمل بالمعاصي في الأرض إفسادا، لأنه يتضمن فساد ٣ ما على وجه الأرض من الحبوب والثمار والأشجار، والنبات، بما ٤ يحصل فيها من الآفات بسبب ٥ المعاصي، ولأن الإصلاح في الأرض أن تعمر بطاعة الله والإيمان به، لهذا خلق الله الخلق، وأسكنهم في الأرض، وأدر لهم ٦ الأرزاق، ليستعينوا بها على طاعته [وعبادته] ، فإذا عمل فيها بضده، كان سعيا فيها بالفساد فيها، وإخرابا لها عما خلقت له.

Onların: {إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ} “Biz ancak ıslah edicileriz” sözünde ıslahı yalnızca kendi taraflarına hasretme —ve bunun zımnında müminlerin ıslah ehlinden olmadığını ima etme— durumu bulununca, Allah onların bu iddialarını: {أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ} “İyi bilin ki onlar bozguncuların ta kendileridir” buyurarak aleyhlerine çevirmiştir. Zira Allah'ın ayetlerini inkâr eden, Allah'ın yolundan alıkoyan, Allah'ı ve O'nun dostlarını aldatmaya çalışan, Allah ve Resulü ile savaşanları dost edinen ve bununla beraber bütün bunların ıslah olduğunu iddia eden kimseden daha büyük bir fesatçı 2 olamaz. Artık bu fesattan sonra daha büyük bir fesat var mıdır?! “Fakat” kendilerine fayda verecek bir bilgiyle “bilmezler”; her ne kadar kendilerine karşı Allah'ın hüccetinin ikame olacağı bir bilgiye sahip bulunsalar da... Yeryüzünde günahların işlenmesi ancak şu sebeple bir fesattır: Çünkü bu, günahlar sebebiyle 5 ortaya çıkan afetler dolayısıyla 4 yeryüzündeki ekinlerin, meyvelerin, ağaçların ve bitkilerin bozulmasını 3 netice verir. Zira yeryüzünün ıslahı, oranın Allah'a itaat ve O'na iman ile imar edilmesidir. Allah yaratılanları bunun için yaratmış, onları yeryüzüne yerleştirmiş ve O'na itaat [ve ibadet] hususunda yardım alsınlar diye kendilerine rızıkları 6 bolca akıtmıştır. Şayet orada bunun zıddı yapılacak olursa, bu durum yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmak ve onu yaratılış gayesinden uzaklaştırıp harap etmek olur.

805. Metin

{١٣} {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَكِنْ لا يَعْلَمُونَ} .

{١٣} {وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ أَلا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَكِنْ لا يَعْلَمُونَ} “(13) Onlara: 'İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin' denildiğinde: 'Beyinsizlerin (sefihlerin) iman ettiği gibi mi iman edelim?' derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.”

806. Metin

أي: إذا قيل للمنافقين آمنوا كما آمن الناس، أي: كإيمان الصحابة ﵃، وهو الإيمان بالقلب واللسان، قالوا بزعمهم الباطل: أنؤمن كما آمن السفهاء؟ يعنون - قبحهم الله - الصحابة ﵃، بزعمهم (١) أن سفههم أوجب لهم الإيمان، وترك الأوطان، ومعاداة الكفار، والعقل عندهم يقتضي ضد ذلك، فنسبوهم إلى السفه; وفي ضمنه (٢) أنهم هم العقلاء أرباب الحجى والنهى.

Yani münafıklara: 'İnsanların iman ettiği gibi —yani sahabe radıyallâhu anhum'un imanı gibi kalp ve dil ile— iman edin' denildiğinde batıl iddialarıyla: 'Beyinsizlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?' derler. Onlar —Allah onları kahretsin— sahabe radıyallâhu anhum'u kastetmektedirler. İddialarına göre (1) sahabenin beyinsizliği onları imana, yurtlarını terk etmeye ve kâfirlere düşmanlık etmeye sevk etmiştir; zira onlara göre akıl bunun zıddını gerektirmektedir. Böylece sahabeyi beyinsizlikle itham ettiler; bunun zımnında (2) ise asıl akıllı, basiret ve dirayet sahiplerinin kendileri olduğunu [iddia ettiler].

807. Metin

فرد الله ذلك عليهم، وأخبر أنهم هم السفهاء على الحقيقة، لأن حقيقة السفه ٣ جهل الإنسان بمصالح نفسه، وسعيه فيما يضرها، وهذه الصفة منطبقة عليهم وصادقة عليهم، كما أن العقل والحجا، معرفة الإنسان بمصالح نفسه، والسعي فيما ينفعه، و [في] دفع ما يضره، وهذه الصفة منطبقة على [الصحابة و] المؤمنين وصادقة عليهم، فالعبرة بالأوصاف والبرهان، لا بالدعاوى المجردة، والأقوال الفارغة. ثم قال تعالى:

Allah onların bu sözünü reddetmiş ve gerçekte beyinsizlerin (sefihlerin) bizzat kendileri olduğunu bildirmiştir. Çünkü sefihliğin hakikati3; insanın kendi menfaatlerini bilmemesi ve kendisine zarar verecek şeylerin peşinde koşmasıdır. Bu nitelik tam olarak onların üzerine oturmakta ve haklarında doğrulanmaktadır. Nitekim akıl ve basiret (hicâ); insanın kendi menfaatlerini bilmesi, kendisine fayda sağlayacak olanın ardına düşmesi ve [kendisine] zarar verecek olanı bertaraf etmesidir. Bu nitelik ise [sahabe ve] müminlere tam olarak uymakta ve onlar hakkında geçerli olmaktadır. O halde itibar, soyut iddialara ve içi boş sözlere değil; niteliklere ve kesin delile göredir. Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:

808. Metin

{١٤ - ١٥} {وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ * اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} .

{١٤ - ١٥} {وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ * اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} “(14-15) İman edenlerle karşılaştıklarında: 'İman ettik' derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise: 'Biz şüphesiz sizinle beraberiz, biz ancak [onlarla] alay etmekteyiz' derler. Allah da onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.”

809. Metin

هذا من قولهم بألسنتهم ما ليس في قلوبهم، و [ذلك] أنهم إذا اجتمعوا بالمؤمنين، أظهروا أنهم على طريقتهم وأنهم معهم، فإذا خلوا إلى شياطينهم - أي: رؤسائهم وكبرائهم في الشر - قالوا: إنا معكم في الحقيقة، وإنما نحن مستهزءون بالمؤمنين بإظهارنا لهم، أنا على طريقتهم، فهذه حالهم الباطنة والظاهرة، ولا يحيق المكر السيئ إلا بأهله.

Bu da onların kalplerinde olmayanı dilleriyle söylemelerindendir. [Şöyle ki] onlar müminlerle bir araya geldiklerinde, onların yolunda ve onlarla beraber olduklarını gösterirler. Şeytanlarıyla —yani şerdeki reisleri ve elebaşlarıyla— baş başa kaldıklarında ise: 'Biz hakikatte sizinle beraberiz, müminlere onların yolunda olduğumuzu göstererek yalnızca onlarla alay etmekteyiz' derler. İşte onların bâtınî ve zahirî hali budur; oysa kötü tuzak ancak sahibini kuşatır.

810. Metin

قال تعالى: {اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} وهذا جزاء لهم، على استهزائهم بعباده، فمن استهزائه بهم أن زين لهم ما كانوا فيه من الشقاء والحالة الخبيثة، حتى ظنوا أنهم مع المؤمنين، لما لم يسلط الله المؤمنين عليهم، ومن استهزائه بهم يوم القيامة، أنه يعطيهم مع المؤمنين نورا ظاهرا، فإذا مشى المؤمنون بنورهم، طفئ نور المنافقين، وبقوا في الظلمة بعد النور متحيرين، فما أعظم اليأس بعد الطمع، {يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ} الآية.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} “Allah da onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.” Bu, kullarıyla alay etmelerine karşılık onlara verilen bir cezadır. [Allah'ın] onlarla alay etmesindendir ki; Allah müminleri onların üzerine musallat kılmadığı için, içinde bulundukları bedbahtlığı ve habis durumu kendilerine süslü göstermiş, hatta onlar kendilerini müminlerle beraber sanmışlardır. Kıyamet gününde onlarla alay etmesinden biri de şudur: Müminlerle birlikte onlara da zahirî bir nur verir; müminler nurlarıyla yürüdüklerinde ise münafıkların nuru söner ve nurdan sonra karanlıkta şaşkın bir halde kalıverirler. Umuttan sonraki yeis ne kadar da büyüktür! {يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ أَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ} “Onlara seslenirler: 'Biz sizinle beraber değil miydik?' [Müminler] derler ki: 'Evet, fakat siz kendinizi fitneye düşürdünüz, [müminlerin başına belalar gelmesini] gözetip beklediniz, şüpheye düştünüz...'” ayeti [bunu beyan eder].

811. Metin

قوله: {وَيَمُدُّهُمْ} أي: يزيدهم {فِي طُغْيَانِهِمْ} أي: فجورهم وكفرهم، {يَعْمَهُونَ} أي: حائرون مترددون، وهذا من استهزائه تعالى بهم.

O'nun: {وَيَمُدُّهُمْ} “onlara mühlet verir” yani [taşkınlıklarını] artırır, {فِي طُغْيَانِهِمْ} “taşkınlıkları içinde” yani fısk ve küfürleri içinde, {يَعْمَهُونَ} “bocalayıp dururlarken” yani şaşkın ve tereddüt içinde bocalarlarken... Bu da Allah Teâlâ'nın onlarla alay etmesindendir.

812. Metin

ثم قال تعالى كاشفا عن حقيقة أحوالهم:

Sonra Allah Teâlâ onların hallerinin hakikatini açığa çıkararak şöyle buyurdu:

813. Metin

{١٦} {أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلالَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ} .

{١٦} {أُولَئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلالَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ} “(16) İşte onlar hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden onların ticareti kazanç sağlamamış ve onlar doğru yolu da bulamamışlardır.”

814. Metin

أولئك، أي: المنافقون الموصوفون بتلك الصفات {الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلالَةَ بِالْهُدَى} أي: رغبوا في الضلالة، رغبة المشتري بالسلعة، التي من رغبته فيها يبذل فيها الأثمان (١) النفيسة. وهذا من أحسن الأمثلة، فإنه جعل الضلالة، التي هي غاية الشر، كالسلعة، وجعل الهدى الذي هو غاية الصلاح بمنزلة الثمن، فبذلوا الهدى رغبة عنه بالضلالة رغبة فيها، فهذه تجارتهم، فبئس التجارة، وبئس الصفقة صفقتهم (٢) .

İşte onlar —yani bu sıfatlarla nitelenen münafıklar— {الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلالَةَ بِالْهُدَى} “hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir.” Yani alıcının, aşırı rağbetinden ötürü uğruna pek kıymetli bedeller (1) ödediği bir mala rağbet ettiği gibi sapıklığa rağbet etmişlerdir. Bu, en güzel misallerdendir; çünkü şerrin son noktası olan sapıklığı mal (meta), salahın son noktası olan hidayeti ise bedel kılmıştır. Onlar hidayeti istemeyip terk ederek ona karşılık arzulayarak sapıklığı vermişlerdir. İşte onların ticareti budur; bu ne kötü bir ticaret, yaptıkları bu alışveriş ne kötü bir alışveriştir (2)!

816. Metin

وإذا كان من بذل (٣) دينارا في مقابلة درهم خاسرا، فكيف من بذل جوهرة وأخذ عنها درهما؟ " فكيف من بذل الهدى في مقابلة الضلالة، واختار الشقاء على السعادة، ورغب في سافل الأمور عن عاليها (٤) ؟ " فما ربحت تجارته، بل خسر فيها أعظم خسارة. {قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} .

Bir dirhem karşılığında bir dinar veren (3) kimse zararda sayılırken, bir mücevher verip karşılığında bir dirhem alan kimsenin durumu nasıl olur? Ya sapıklık karşılığında hidayeti veren, saadete bedel şekaveti (bedbahtlığı) seçen, yüce şeyleri bırakıp en aşağılık şeylere rağbet eden (4) kimsenin hali nasıl olur? Bu yüzden onun ticareti kâr getirmemiş, bilakis bu ticarette en büyük hüsrana uğramıştır. {قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} “De ki: 'Asıl hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini de ailelerini de hüsrana uğratanlardır. İyi bilin ki apaçık hüsran işte budur!'”

817. Metin

وقوله: {وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ} تحقيق لضلالهم، وأنهم لم يحصل لهم من الهداية شيء، فهذه أوصافهم القبيحة.

O'nun: {وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ} “ve onlar doğru yolu da bulamamışlardır” buyruğu; onların sapıklığını ve kendilerine hidayetten hiçbir nasip ulaşmadığını kesin bir şekilde ifade eder. İşte onların çirkin vasıfları bunlardır.

818. Metin

ثم ذكر مثلهم الكاشف لها غاية الكشف، فقال:

Sonra [Allah], bu [vasıfları] olanca açıklığıyla ortaya koyan temsillerini zikrederek şöyle buyurdu:

819. Metin

{١٧ - ٢٠} {مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لا يُبْصِرُونَ * صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لا يَرْجِعُونَ * أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ * يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} .

{١٧ - ٢٠} {مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لا يُبْصِرُونَ * صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لا يَرْجِعُونَ * أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ * يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “(17-20) Onların durumu, [karanlıkta] bir ateş yakan kimsenin haline benzer ki, ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah onların nurlarını giderdi ve onları göremez bir halde karanlıklar içinde bıraktı. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden geri de dönemezler. Yahut [onların durumu,] gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan şiddetli bir yağmura [tutulmuş kimselerin haline] benzer. Yıldırımlardan dolayı ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. Şimşek neredeyse gözlerini alıverecektir. Önlerini her aydınlattığında onda yürürler; üzerlerine karanlık çöktüğünde ise dikilip kalırlar. Eğer Allah dileseydi işitmelerini ve görmelerini de alıp götürürdü. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla kādirdir.”

820. Metin

أي: مثلهم المطابق لما كانوا عليه كمثل الذي استوقد نارا، أي: كان في ظلمة عظيمة، وحاجة إلى النار شديدة فاستوقدها من غيره، ولم تكن عنده معدة، بل هي خارجة عنه، فلما أضاءت النار ما حوله، ونظر المحل الذي هو فيه، وما فيه من المخاوف وأمنها، وانتفع بتلك النار، وقرت بها عينه، وظن أنه قادر عليها، فبينما هو كذلك، إذ ذهب الله بنوره، فذهب عنه النور، وذهب معه السرور، وبقي في الظلمة العظيمة والنار المحرقة، فذهب ما فيها من الإشراق، وبقي ما فيها من الإحراق، فبقي في ظلمات متعددة: ظلمة الليل، وظلمة السحاب، وظلمة المطر، والظلمة الحاصلة بعد النور، فكيف يكون حال هذا الموصوف؟ فكذلك هؤلاء المنافقون، استوقدوا نار الإيمان من المؤمنين، ولم تكن صفة لهم، فانتفعوا بها (١) وحقنت بذلك دماؤهم، وسلمت أموالهم، وحصل لهم نوع من الأمن في الدنيا، فبينما هم على ذلك (٢) إذ هجم عليهم الموت، فسلبهم الانتفاع بذلك النور، وحصل لهم كل هم وغم وعذاب، وحصل لهم ظلمة القبر، وظلمة الكفر، وظلمة النفاق، وظلم (٣) المعاصي على اختلاف أنواعها، وبعد ذلك ظلمة النار [وبئس القرار] .

Yani onların içinde bulundukları duruma birebir uyan temsilleri, bir ateş yakan kimsenin haline benzer: O kimse koyu bir karanlık içindeydi ve ateşe şiddetle muhtaçtı; ateşi başkasından alıp yaktı, ateş kendisinde hazır değildi, bilakis onun dışındaydı. Ateş etrafını aydınlatıp da içinde bulunduğu yeri ve oradaki tehlikeleri görüp onlardan emin olunca, o ateşten faydalanıp gözü aydın oldu ve artık ona hâkim olduğunu sandı. Tam bu haldeyken birden Allah onun nurunu giderdi; böylece nuru gitti, onunla birlikte sevinci de kayboldu ve o, koyu bir karanlık ile yakıcı ateş içinde kalakaldı. Ateşin aydınlatıcılığı gitti, geriye sadece yakıcılığı kaldı. Böylece katmerli karanlıklar içinde kaldı: Gece karanlığı, bulut karanlığı, yağmur karanlığı ve nurdan sonra hâsıl olan karanlık... Bu vasıftaki birinin hali nasıl olur? İşte bu münafıklar da iman ateşini müminlerden aldılar; oysa iman onların bir vasfı değildi. Ondan [geçici olarak] faydalandılar (1), bu sayede kanları korundu, malları kurtuldu ve dünyada bir nevi emniyet elde ettiler. Onlar bu haldeyken (2) ansızın ölüm üzerlerine hücum etti; o nurdan faydalanma imkânını ellerinden aldı. Böylece her türlü tasa, keder ve azap onların oldu; kabir karanlığı, küfür karanlığı, nifak karanlığı ve çeşit çeşit günahların karanlığı (3) ile karşılaştılar; bundan sonra ise cehennem ateşinin karanlığı [onların oldu; o ne kötü bir karargâhtır]!

821. Metin

فلهذا قال تعالى [عنهم] : {صُمٌّ} أي: عن سماع الخير، {بُكْمٌ} [أي] : عن النطق به، {عُمْيٌ} عن رؤية الحق، {فَهُمْ لا يَرْجِعُونَ} لأنهم تركوا الحق بعد أن عرفوه، فلا يرجعون إليه، بخلاف من ترك الحق عن جهل وضلال، فإنه لا يعقل، وهو أقرب رجوعا منهم.

İşte bu sebeple Allah Teâlâ [onlar hakkında]: {صُمٌّ} “[Onlar] sağırdırlar” yani hayrı işitmekten uzaktırlar; {بُكْمٌ} “dilsizdirler” [yani] hayrı konuşamazlar; {عُمْيٌ} “kördürler” hakkı göremezler; {فَهُمْ لا يَرْجِعُونَ} “bu yüzden geri de dönemezler” buyurmuştur. Çünkü onlar hakkı tanıdıktan sonra terk etmişlerdir; artık ona geri dönmezler. Hakkı cehalet ve sapıklık sebebiyle terk eden kimse ise böyle değildir; zira o idrak edememektedir ve onun [hakkı bulup] dönmesi bunlara nispetle daha yakındır.

822. Metin

ثم قال تعالى: {أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ} يعني: أو مثلهم كصيب، أي: كصاحب صيب من السماء، وهو المطر الذي يصوب، أي: ينزل بكثرة، {فِيهِ ظُلُمَاتٌ} ظلمة الليل، وظلمة السحاب، وظلمات المطر، {وَرَعْدٌ} وهو الصوت الذي يسمع من السحاب، {وَبَرْقٌ} وهو الضوء [اللامع] المشاهد مع (٤) السحاب.

Sonra Allah Teâlâ: {أَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ} “Yahut gökten boşanan şiddetli bir yağmura [tutulmuş kimseler gibidirler]” buyurdu. Yani onların durumu sağanağa tutulmuş kimsenin hali gibidir. "Sayyib"; gökten boşalan, yani bolca inen yağmurdur. {فِيهِ ظُلُمَاتٌ} “içinde karanlıklar” [yani] gece karanlığı, bulut karanlığı ve yağmurun karanlıkları [vardır]; {وَرَعْدٌ} “ve gök gürültüsü” ki buluttan işitilen sestir; {وَبَرْقٌ} “ve şimşek” ki bulut ile birlikte (4) görülen [parlak] ışıktır.

823. Metin

{كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ} البرق في تلك الظلمات {مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا} أي: وقفوا.

Şimşek o karanlıklar içinde {كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُمْ} “önlerini her aydınlattığında” {مَشَوْا فِيهِ وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا} “onda yürürler; üzerlerine karanlık çöktüğünde ise dikilip kalırlar” yani durakalırlar.

824. Metin

فهكذا حال (٥) المنافقين، إذا سمعوا القرآن وأوامره ونواهيه ووعده ووعيده، جعلوا أصابعهم في آذانهم، وأعرضوا عن أمره ونهيه ووعده ووعيده، فيروعهم وعيده وتزعجهم وعوده، فهم يعرضون عنها غاية ما يمكنهم، ويكرهونها كراهة صاحب الصيب الذي يسمع الرعد، ويجعل (٦) أصابعه في أذنيه (٧) خشية الموت، فهذا تمكن له (٨) السلامة. وأما المنافقون فأنى لهم السلامة، وهو تعالى محيط بهم، قدرة وعلما فلا يفوتونه ولا يعجزونه، بل يحفظ عليهم أعمالهم، ويجازيهم عليها أتم الجزاء.

Münafıkların hali (5) de işte böyledir: Kur'an'ı, emirlerini, yasaklarını, vadini ve tehdidini işittiklerinde parmaklarını kulaklarına tıkarlar; onun emrinden, yasağından, vadinden ve tehdidinden yüz çevirirler. Tehdidi onları korkutur, vaatleri onları tedirgin eder; bu yüzden güçlerinin yettiğince ondan yüz çevirirler ve gök gürültüsünü işitip ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına (7) tıkayan (6) sağanağa tutulmuş kimsenin hoşlanmadığı gibi ondan nefret ederler. Bu kimse için kurtuluş [bazen] mümkün olabilir (8). Münafıklara gelince; onlar nasıl kurtulabilirler ki Allah Teâlâ kudretiyle ve ilmiyle onları çepeçevre kuşatmıştır! O'nun elinden kaçamaz ve O'nu aciz bırakamazlar; bilakis Allah onların amellerini kaydeder ve bunlara karşılık tam bir ceza verir.

825. Metin

ولما كانوا مبتلين بالصمم، والبكم، والعمى المعنوي، ومسدودة عليهم طرق الإيمان، قال تعالى: {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ} أي: الحسية، ففيه تحذير لهم وتخويف بالعقوبة الدنيوية، ليحذروا، فيرتدعوا عن بعض شرهم ونفاقهم، {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} فلا يعجزه شيء، ومن قدرته أنه إذا شاء شيئا فعله من غير ممانع ولا معارض.

Onlar manevi sağırlık, dilsizlik ve körlük ile müptela kılındıkları ve üzerlerine iman yolları kapandığı için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ} “Eğer Allah dileseydi, onların işitmelerini ve görmelerini de büsbütün giderirdi” yani hissi/maddi [işitme ve görme duyularını]. Bunda onlar için bir sakındırma ve dünyevi ceza ile korkutma vardır; ta ki sakınsınlar da kötülüklerinin ve nifaklarının bir kısmından vazgeçsinler. {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla kādirdir.” Dolayısıyla hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. O'nun kudretindendir ki, bir şeyi dilediğinde hiçbir engelleyici ve karşı koyan olmaksızın onu yapar.

826. Metin

وفي هذه الآية وما أشبهها، رد على القدرية القائلين بأن أفعالهم غير داخلة في قدرة الله تعالى، لأن أفعالهم من جملة الأشياء الداخلة في قوله: {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} .

Bu ayette ve benzerlerinde; fiillerinin Allah Teâlâ'nın kudreti dâhilinde olmadığını söyleyen Kaderiyye'ye bir reddiye vardır. Zira onların fiilleri de: {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla kādirdir” buyruğunun kapsamına giren şeylerin cümlesindendir.

828. Metin

{٢١ - ٢٢} {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ * الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ} .

{٢١ - ٢٢} {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ * الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “(21-22) Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki sakınasınız (takva sahibi olasınız). O [Rab] ki yeri sizin için bir döşek, göğü bir bina kıldı. Gökten su indirip onunla size rızık olarak ürünler çıkardı. Artık bile bile Allah'a ortaklar (eşler) koşmayın.”

829. Metin

هذا أمر عام لكل (١) الناس، بأمر عام، وهو العبادة الجامعة، لامتثال أوامر الله، واجتناب نواهيه، وتصديق خبره، فأمرهم تعالى بما خلقهم له، قال تعالى: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ} .

Bu; bütün (1) insanlara yönelik genel bir emir olup Allah'ın emirlerini yerine getirmeyi, yasaklarından kaçınmayı ve haberlerini tasdik etmeyi toplayan kapsamlı 'ibadet' ile ilgilidir. Allah Teâlâ onları kendisi için yarattığı şeyi emretmiştir; nitekim Allah Teâlâ: {وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ} “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” buyurmuştur.

830. Metin

ثم استدل على وجوب عبادته وحده، بأنه ربكم الذي رباكم بأصناف النعم، فخلقكم بعد العدم، وخلق الذين من قبلكم، وأنعم عليكم بالنعم الظاهرة والباطنة، فجعل لكم الأرض فراشا تستقرون عليها، وتنتفعون بالأبنية، والزراعة، والحراثة، والسلوك من محل إلى محل، وغير ذلك من أنواع (٢) الانتفاع بها، وجعل السماء بناء لمسكنكم، وأودع فيها من المنافع ما هو من ضروراتكم وحاجاتكم، كالشمس، والقمر، والنجوم.

Sonra yalnızca Kendisine ibadet edilmesinin vücubuna (gerekliliğine); çeşitli nimetlerle sizi terbiye edip yetiştiren, yokluktan sonra sizi ve sizden öncekileri yaratan, size zahirî ve bâtınî nimetler ihsan eden Rabbiniz oluşuyla delil getirdi. O, yeryüzünü üzerinde yerleşeceğiniz bir döşek kılmış; binalar, tarım, çiftçilik, bir yerden bir yere seyahat etmek ve daha başka çeşitli (2) faydalanma yollarıyla ondan istifade etmenizi sağlamıştır. Göğü ise meskeniniz için bir çatı (bina) yapmış ve içine güneş, ay ve yıldızlar gibi zorunlu ihtiyaçlarınızdan ve gereklerinizden olan menfaatleri yerleştirmiştir.

831. Metin

{وَأَنزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} والسماء: [هو] كل ما علا فوقك فهو سماء، ولهذا قال المفسرون: المراد بالسماء هاهنا: السحاب، فأنزل منه تعالى ماء، {فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ} كالحبوب، والثمار، من نخيل، وفواكه، [وزروع] وغيرها {رِزْقًا لَكُمْ} به ترتزقون، وتقوتون وتعيشون وتفكهون.

{وَأَنزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً} “Gökten su indirdi”; sema ise senin üstünde yükselen her şeydir. Bu yüzden müfessirler: 'Burada semadan maksat buluttur' demişlerdir. Allah Teâlâ ondan su indirmiş ve {فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ} “onunla ürünler çıkardı”; yani taneler, hurmalar, meyveler, [ekinler] ve diğer ürünler gibi {رِزْقًا لَكُمْ} “size rızık olarak” [çıkarmıştır]. Siz onunla rızıklanır, gıdalanır, yaşar ve lezzetlenirsiniz.

832. Metin

{فَلا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا} أي: نظراء وأشباها من المخلوقين، فتعبدونهم كما تعبدون الله، وتحبونهم كما تحبون الله، وهم مثلكم، مخلوقون، مرزوقون مدبرون، لا يملكون مثقال ذرة في السماء ولا في الأرض، ولا ينفعونكم ولا يضرون، {وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ} أن الله ليس له شريك، ولا نظير، لا في الخلق، والرزق، والتدبير، ولا في العبادة (٣) فكيف تعبدون معه آلهة أخرى مع علمكم بذلك؟ هذا من أعجب العجب، وأسفه السفه.

{فَلا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا} “Artık Allah'a ortaklar (eşler) koşmayın” yani yaratılmışlardan denkler ve benzerler edinip Allah'a ibadet ettiğiniz gibi onlara ibadet etmeyin ve Allah'ı sevdiğiniz gibi onları sevmeyin. Oysa onlar da sizin gibi yaratılmış, rızıklandırılmış ve idare olunan varlıklardır; göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şeye sahip değillerdir; size ne bir fayda sağlayabilir ne de bir zarar verebilirler. {وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “Hâlbuki siz biliyorsunuz” ki Allah'ın ne yaratmada, ne rızık vermede, ne idare etmede, ne de ibadette (3) hiçbir ortağı ve dengi yoktur. Bunu bildiğiniz halde O'nunla birlikte başka ilahlara nasıl ibadet edersiniz? Bu, şaşılacak şeylerin en şaşırtıcısı ve sefahatin en beyinsizcesidir.

833. Metin

وهذه الآية جمعت بين الأمر بعبادة الله وحده، والنهي عن عبادة ما سواه، وبيان الدليل الباهر على وجوب عبادته، وبطلان عبادة من سواه، وهو [ذكر] توحيد الربوبية، المتضمن لانفراده بالخلق والرزق والتدبير، فإذا كان كل أحد مقرا بأنه ليس له شريك في ذلك، فكذلك فليكن إقراره بأن [الله] لا شريك له في العبادة، وهذا أوضح دليل عقلي على وحدانية الباري، وبطلان الشرك.

Bu ayet; yalnızca Allah'a ibadet etme emrini, O'ndan başkasına ibadetten nehyi, O'na ibadetin vücubuna ve O'ndan başkasına ibadetin batıl olduğuna dair açık delilin beyanını bir arada toplamıştır. Bu delil de yaratmada, rızık vermede ve idarede tekliğini içeren Rubûbiyyet Tevhidinin [zikredilmesidir]. Herkes bu hususlarda O'nun hiçbir ortağı olmadığını ikrar ettiğine göre, ibadette de [Allah'ın] hiçbir ortağı olmadığını aynı şekilde ikrar etmelidir. Bu, Yaratıcının birliğine ve şirkin batıllığına dair en açık aklî delildir.

834. Metin

وقوله تعالى: {لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ} يحتمل أن المعنى: أنكم إذا عبدتم الله وحده، اتقيتم بذلك سخطه وعذابه، لأنكم أتيتم بالسبب الدافع لذلك، ويحتمل أن يكون المعنى: أنكم إذا عبدتم الله، صرتم من المتقين الموصوفين بالتقوى، وكلا المعنيين صحيح، وهما متلازمان، فمن أتى بالعبادة كاملة، كان من المتقين، ومن كان من المتقين، حصلت له النجاة من عذاب الله وسخطه. ثم قال تعالى:

Allah Teâlâ'nın: {لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ} “Umulur ki sakınırsınız” buyruğu şu anlama gelebilir: Siz yalnızca Allah'a ibadet ettiğiniz takdirde, bunu engelleyecek sebebi yerine getirdiğiniz için O'nun gazabından ve azabından sakınmış [korunmuş] olursunuz. Anlamın şöyle olması da muhtemeldir: Allah'a ibadet ettiğiniz takdirde, takva ile nitelenen muttakilerden olursunuz. Her iki mana da doğrudur ve birbirini gerektirir. Zira kim ibadeti eksiksiz olarak yerine getirirse muttakilerden olur; kim de muttakilerden olursa, Allah'ın azabından ve gazabından kurtuluşa erer. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

835. Metin

{٢٣ - ٢٤} {وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} .

{٢٣ - ٢٤} {وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} “(23-24) Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içindeyseniz, haydi onun benzeri bir sure getirin ve eğer doğru sözlüler iseniz Allah'tan başka şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Eğer yapamazsanız —ki asla yapamayacaksınız— o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.”

836. Metin

وهذا دليل عقلي على صدق رسول الله ﷺ، وصحة ما جاء به، فقال: {وإن كنتم} معشر المعاندين للرسول، الرادين دعوته، الزاعمين كذبه في شك واشتباه، مما نزلنا على عبدنا، هل هو حق أو غيره؟ فهاهنا أمر نصف، فيه الفيصلة بينكم وبينه، وهو أنه بشر مثلكم، ليس بأفصحكم ولا بأعلمكم (١) وأنتم تعرفونه منذ نشأ بينكم، لا يكتب ولا يقرأ، فأتاكم بكتاب زعم أنه من عند الله، وقلتم أنتم أنه تقوَّله وافتراه، فإن كان الأمر كما تقولون، فأتوا بسورة من مثله، واستعينوا بمن تقدرون عليه من أعوانكم وشهدائكم، فإن هذا أمر يسير عليكم، خصوصا وأنتم أهل الفصاحة والخطابة، والعداوة العظيمة للرسول، فإن جئتم بسورة من مثله، فهو كما زعمتم، وإن لم تأتوا بسورة من مثله وعجزتم غاية العجز، ولن تأتوا بسورة من مثله، ولكن هذا التقييم (٢) على وجه الإنصاف والتنزل معكم، فهذا آية كبرى، ودليل واضح [جلي] على صدقه وصدق ما جاء به، فيتعين عليكم اتباعه، واتقاء النار التي بلغت في الحرارة العظيمة [والشدة] ، أن كانت وقودها الناس والحجارة، ليست كنار الدنيا التي إنما تتقد بالحطب، وهذه النار الموصوفة معدة ومهيأة للكافرين بالله ورسله. فاحذروا الكفر برسوله، بعد ما تبين لكم أنه رسول الله.

Bu, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğuna ve getirdiği şeyin sıhhatine dair aklî bir delildir. [Allah Teâlâ] şöyle buyurdu: {وإن كنتم} “Eğer siz” —ey Elçiye inatla karşı çıkan, onun davetini reddeden ve onun yalan söylediğini iddia eden topluluk— kulumuza indirdiğimiz şeyin hak mı yoksa başka bir şey mi olduğu hususunda bir şüphe ve tereddüt içindeyseniz, işte aranızda hükmü verecek insaflı bir teklif: O da sizin gibi bir insandır; sizin en fasihi veya en bilgilisi değildir (1). Aranızda yetiştiğinden beri onu tanırsınız; okuma yazma bilmez. Size Allah katından olduğunu söylediği bir kitap getirdi; siz ise onun bunu kendisinin uydurup iftira ettiğini söylediniz. Eğer mesele dediğiniz gibiyse, haydi onun benzeri bir sure getirin; yardımcılarınızdan ve şahitlerinizden gücünüzün yettiği kimselerden de yardım isteyin. Zira bu sizin için kolay bir iştir; hele ki siz fesahat ve hitabet ehli iken ve Elçiye karşı büyük bir düşmanlık beslemekteyken! Eğer onun benzeri bir sure getirirseniz, durum iddia ettiğiniz gibidir. Yok eğer onun benzeri bir sure getiremez ve son derece aciz kalırsanız —ki asla onun benzeri bir sure getiremeyeceksiniz; fakat bu değerlendirme (2) insaf gereği ve sizin seviyenize inilerek yapılmıştır— bu, onun doğruluğuna ve getirdiği şeyin hak olduğuna dair büyük bir mucize ve apaçık [parlak] bir delildir. O halde ona uymak ve yakıtı insanlar ve taşlar olacak derecede büyük bir sıcaklığa [ve şiddete] ulaşmış olan ateşten sakınmak size farz olur. Bu ateş, sadece odunla tutuşturulan dünya ateşi gibi değildir. Bu vasfedilen ateş, Allah'ı ve elçilerini inkâr eden kâfirler için hazırlanmış ve hazır bekletilmektedir. Artık onun Allah'ın elçisi olduğu size açıklandıktan sonra, Elçisini inkâr etmekten sakının!

837. Metin

وهذه الآية ونحوها يسمونها آيات التحدي، وهو تعجيز الخلق أن يأتوا بمثل هذا القرآن، قال تعالى {قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الإنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا} .

Bu ayete ve benzerlerine meydan okuma (tehaddi) ayetleri adı verilir; bu da mahlukatı bu Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz bırakmaktır. Nitekim Allah Teâlâ: {قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الإنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَذَا الْقُرْآنِ لا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا} “De ki: 'Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine arka çıksalar bile yine de onun benzerini getiremezler'” buyurmuştur.

838. Metin

وكيف يقدر المخلوق من تراب، أن يكون كلامه ككلام رب الأرباب؟ أم كيف يقدر الناقص الفقير من كل الوجوه، أن يأتي بكلام ككلام الكامل، الذي له الكمال المطلق، والغنى الواسع من كل الوجوه؟ هذا ليس في الإمكان، ولا في قدرة الإنسان، وكل من له أدنى ذوق ومعرفة [بأنواع] الكلام، إذا وزن هذا القرآن العظيم بغيره من كلام البلغاء، ظهر له الفرق العظيم.

Topraktan yaratılmış bir mahluk, sözünün Rablerin Rabbi olan Allah'ın kelamı gibi olmasına nasıl güç yetirebilir? Yahut her bakımdan noksan ve muhtaç olan biri; mutlak kemale ve her yönden sınırsız zenginliğe sahip olan Zât-ı Kâmil'in kelamı gibi bir söz getirmeye nasıl muktedir olabilir? Bu ne mümkündür ne de insanın takatindedir. Söz [çeşitleri] konusunda asgari bir zevke ve bilgiye sahip olan herkes, bu yüce Kur'an'ı edebiyat ve belağat ehlinin sözleriyle tarttığında aradaki muazzam farkı açıkça görür.

839. Metin

وفي قوله: {وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ} إلى آخره، دليل على أن الذي يرجى له الهداية من الضلالة: [هو] الشاك الحائر الذي لم يعرف الحق من الضلال، فهذا إذا بين له الحق فهو حري بالتوفيق (٣) إن كان صادقا في طلب الحق.

O'nun: {وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ} “Eğer bir şüphe içindeyseniz...” kavlinde ve devamında; sapıklıktan hidayete ermesi umulan kimsenin, hak ile batılı ayırt edemeyen şaşkın ve şüphe içindeki kimse olduğuna bir delil vardır. Böyle bir kimseye hak açıklandığında, eğer hakkı aramada samimi ise muvaffak kılınmaya layıktır (3).

840. Metin

وأما المعاند الذي يعرف الحق ويتركه، فهذا لا يمكن رجوعه، لأنه ترك الحق بعد ما تبين له، لم يتركه عن جهل، فلا حيلة فيه.

Hakkı bildiği halde terk eden inatçıya gelince; onun dönmesi mümkün değildir; çünkü o, hak kendisine açıklandıktan sonra onu terk etmiştir, cehaletten dolayı terk etmiş değildir. Dolayısıyla onun için hiçbir çare yoktur.

841. Metin

وكذلك الشاك غير الصادق (٤) في طلب الحق، بل هو معرض غير مجتهد في طلبه، فهذا في الغالب أنه لا يوفق.

Aynı şekilde hakkı aramada samimi olmayan (4), bilakis yüz çeviren ve onu bulmak için çaba sarf etmeyen şüpheci kimse de çoğunlukla [hidayete] muvaffak kılınmaz.

842. Metin

وفي وصف الرسول بالعبودية في هذا المقام العظيم، دليل على أن أعظم أوصافه ﷺ، قيامه بالعبودية، التي لا يلحقه فيها أحد من الأولين والآخرين.

Bu yüce makamda Resûl'ün kulluk (ubûdiyyet) ile nitelenmesinde; sallallâhu aleyhi ve sellem'in en büyük vasfının kulluğu yerine getirmesi olduğuna bir delil vardır ki bu hususta öncekilerden ve sonrakilerden hiç kimse ona yetişemez.

843. Metin

كما وصفه بالعبودية في مقام الإسراء، فقال: {سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ} وفي مقام الإنزال، فقال: {تَبَارَكَ الَّذِي نزلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ} .

Nitekim İsrâ makamında onu kullukla niteleyerek: {سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ} “Kulunu geceleyin yürüten [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir” buyurmuş; vahyin indirilişi makamında da: {تَبَارَكَ الَّذِي نزلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ} “Kuluna Furkân'ı indiren [Allah] ne yücedir” buyurmuştur.

844. Metin

وفي قوله: {أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} ونحوها من الآيات، دليل لمذهب أهل السنة والجماعة، أن الجنة والنار مخلوقتان خلافا للمعتزلة، وفيها أيضا، أن الموحدين وإن ارتكبوا بعض الكبائر لا يخلدون في النار، لأنه قال: {أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} فلو كان [عصاة الموحدين] يخلدون فيها، لم تكن معدة للكافرين وحدهم، خلافا للخوارج والمعتزلة.

O'nun: {أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} “kâfirler için hazırlanmıştır” kavlinde ve benzeri ayetlerde; Mutezile'nin hilafına, cennet ve cehennemin şu anda yaratılmış olduğuna dair Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebi için bir delil vardır. Ayrıca bu ayette, Muvahhidlerin (Allah'ı birleyenlerin) bazı büyük günahları işleseler bile cehennemde ebedî kalmayacaklarına dair bir delil vardır; çünkü O: {أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ} “kâfirler için hazırlanmıştır” buyurmuştur. Şayet [günahkâr Muvahhidler] orada ebedî kalacak olsalardı, Havâric ve Mutezile'nin aksine, cehennem sadece kâfirler için hazırlanmış olmazdı.

845. Metin

وفيها دلالة على أن العذاب مستحق بأسبابه، وهو الكفر، وأنواع المعاصي على اختلافها.

Yine bu [ayette], azabın kendi sebepleriyle hak edildiğine bir delil vardır; o [sebepler] de küfür ve farklı türleriyle günahlardır.

846. Metin

{٢٥} {وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} .

{٢٥} {وَبَشِّرِ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ} “(25) İman edip salih ameller işleyenleri müjdele: Onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Oradaki meyvelerden kendilerine her rızık verilişinde: 'Bu, daha önce bize rızık olarak verilendir' derler ve bu rızık onlara [birbirine] benzer şekilde sunulur. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır.”

847. Metin

لما ذكر جزاء الكافرين، ذكر جزاء المؤمنين، أهل الأعمال الصالحات، على طريقته تعالى في القرآن (١) يجمع بين الترغيب والترهيب، ليكون العبد راغبا راهبا، خائفا راجيا فقال: {وَبَشِّرِ} أي: [يا أيها الرسول ومن قام مقامه] (٢) {الَّذِينَ آمَنُوا} بقلوبهم {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} بجوارحهم، فصدقوا إيمانهم بأعمالهم الصالحة.

Kâfirlerin cezasını zikrettikten sonra —kulun rağbet ve korku, havf ve reca içinde bulunması için Kur'an'daki üslubu (1) üzere tergib (teşvik) ile terhibi (sakındırmayı) bir araya getirerek— salih amel ehli müminlerin mükâfatını zikredip şöyle buyurdu: {وَبَشِّرِ} “Müjdele!” yani [ey Elçi ve onun yerine geçen kimse] (2), kalpleriyle {الَّذِينَ آمَنُوا} “iman edenleri” ve organlarıyla {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “salih ameller işleyenleri” [müjdele] ki onlar imanlarını salih amelleriyle tasdik etmişlerdir.

848. Metin

ووصفت أعمال الخير بالصالحات، لأن بها تصلح أحوال العبد، وأمور دينه ودنياه، وحياته الدنيوية والأخروية، ويزول بها عنه فساد الأحوال، فيكون بذلك من الصالحين، الذين يصلحون لمجاورة الرحمن في جنته.

Hayırlı ameller 'salihât' (salih ameller) olarak nitelendi; çünkü kulun halleri, din ve dünya işleri, dünyevi ve uhrevi hayatı bunlarla ıslah olur ve hallerindeki bozukluk bunlarla gider. Böylece kul, cennetinde Rahmân'a komşu olmaya elverişli salih kimselerden olur.

849. Metin

فبشرهم {أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ} أي: بساتين جامعة من الأشجار العجيبة، والثمار الأنيقة، والظل المديد، [والأغصان والأفنان وبذلك] (٣) صارت جنة يجتن بها داخلها، وينعم فيها ساكنها.

Onları müjdele ki: {أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ} “onlar için cennetler vardır”; yani harika ağaçları, latif meyveleri, uzayıp giden gölgeleri, [dalları ve budakları kendinde toplayan bahçeler vardır ve bu sayede] (3) içine gireni kuşatıp örten ve sakinine nimetler sunan bir cennet olmuştur.

850. Metin

{تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} أي: أنهار الماء، واللبن، والعسل، والخمر، يفجرونها كيف شاءوا، ويصرفونها أين أرادوا، وتشرب (٤) منها تلك الأشجار فتنبت أصناف الثمار.

{تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} “Altından ırmaklar akar”; yani su, süt, bal ve şarap ırmakları... Onları diledikleri gibi fışkırtır, istedikleri yere akıtırlar. Bu ağaçlar onlardan sularını çeker (4) ve türlü türlü meyveler bitirir.

851. Metin

{كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ} أي: هذا من جنسه، وعلى وصفه، كلها متشابهة في الحسن واللذة، ليس فيها ثمرة خاصة، وليس لهم وقت خال من اللذة، فهم دائما متلذذون بأكلها.

{كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ} “Oradaki meyvelerden kendilerine her rızık verilişinde: 'Bu, daha önce bize rızık olarak verilendir' derler.” Yani bu onun cinsindendir ve onun vasfındadır; tamamı güzellik ve lezzette birbirine benzer; içinde lezzetsiz hiçbir meyve yoktur ve onlar için lezzetten uzak hiçbir an bulunmaz; daima onu yemekten lezzet alırlar.

852. Metin

وقوله: {وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا} قيل: متشابها في الاسم، مختلف الطعوم (٥) وقيل: متشابها في اللون، مختلفا في الاسم، وقيل: يشبه بعضه بعضا، في الحسن، واللذة، والفكاهة، ولعل هذا الصحيح (٦) .

O'nun: {وَأُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا} “ve bu rızık onlara [birbirine] benzer şekilde sunulur” buyruğu hakkında; 'İsimde benzer, tatlarda farklıdır (5)' denildiği gibi, 'Renkte benzer, isimde farklıdır' da denilmiştir. Yine 'Güzellikte, lezzette ve zevk vermede birbirine benzer' de denilmiştir ki kuvvetle muhtemel doğru olan (6) budur.

853. Metin

ثم لما ذكر مسكنهم، وأقواتهم من الطعام والشراب وفواكههم، ذكر أزواجهم، فوصفهن بأكمل وصف وأوجزه، وأوضحه فقال: {وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ} فلم يقل "مطهرة من العيب الفلاني "ليشمل جميع أنواع التطهير، فهن مطهرات الأخلاق، مطهرات الخلق، مطهرات اللسان، مطهرات الأبصار، فأخلاقهن، أنهن عرب متحببات إلى أزواجهن بالخلق الحسن، وحسن التبعل، والأدب القولي والفعلي، ومطهر خلقهن من الحيض والنفاس والمني، والبول والغائط، والمخاط والبصاق، والرائحة الكريهة، ومطهرات الخلق أيضا، بكمال الجمال، فليس فيهن عيب، ولا دمامة خلق، بل هن خيرات حسان، مطهرات اللسان والطرف، قاصرات طرفهن على أزواجهن، وقاصرات ألسنتهن عن كل كلام قبيح.

Sonra onların meskenlerini, yiyecek, içecek ve meyvelerden oluşan rızıklarını zikrettikten sonra eşlerini zikretti ve onları en kâmil, en veciz ve en açık vasıfla niteleyerek: {وَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ} “Orada onlar için tertemiz eşler vardır” buyurdu. Bütün temizlenme türlerini kapsaması için 'falan ayıptan temizlenmiş' demedi. Dolayısıyla onlar ahlakça tertemiz, yaratılışça tertemiz, dilce tertemiz ve bakışça tertemizdirler. Ahlaklarının temizliği: Güzel huylarıyla, eşlerine olan bağlılık ve sevgileriyle, sözlü ve fiilî edepleriyle eşlerine kendilerini sevdiren sevecen eşler (uruben) olmalarıdır. Yaratılışlarının temizliği: Hayızdan, nifastan, meniden, idrardan, dışkıdan, sümükten, tükürükten ve kötü kokulardan arınmış olmalarıdır. Yaratılışlarının temizliği aynı zamanda güzelliklerinin mükemmelliğidir; onlarda hiçbir ayıp ve hiçbir şekil bozukluğu yoktur, bilakis onlar tertemiz, güzel huylu ve güzel yüzlüdürler (hayrâtun hisân). Dilleri ve bakışları tertemizdir; bakışlarını sadece eşlerine hasretmişler, dillerini de her türlü çirkin sözden korumuşlardır.

854. Metin

ففي هذه الآية الكريمة، ذكر المبشِّر والمبشَّر، والمبشَّرُ به، والسبب الموصل لهذه البشارة، فالمبشِّر: هو الرسول ﷺ ومن قام مقامه من أمته، والمبشَّر: هم المؤمنون العاملون الصالحات، والمبشَّر به: هي الجنات الموصوفات بتلك الصفات، والسبب الموصل لذلك، هو الإيمان والعمل الصالح، فلا سبيل إلى الوصول إلى هذه البشارة، إلا بهما، وهذا أعظم بشارة حاصلة، على يد أفضل الخلق، بأفضل الأسباب.

Bu kerîm ayette müjdeleyen, müjdelenen, müjdelenen şey ve bu müjdeye ulaştıran sebep zikredilmiştir. Müjdeleyen: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve onun ümmetinden onun yerine kaim olanlardır. Müjdelenenler: Salih ameller işleyen müminlerdir. Müjdelenen şey: Bu vasıflarla nitelenen cennetlerdir. Buna ulaştıran sebep ise iman ve salih ameldir; zira bu ikisi olmaksızın bu müjdeye ulaşmanın hiçbir yolu yoktur. Bu ise yaratılmışların en faziletlisinin eliyle ve sebeplerin en faziletlisiyle hâsıl olan en büyük müjdedir.

855. Metin

وفيه استحباب بشارة المؤمنين، وتنشيطهم على الأعمال بذكر جزائها [وثمراتها] ، فإنها بذلك تخف وتسهل، وأعظم بشرى حاصلة للإنسان، توفيقه للإيمان والعمل الصالح، فذلك أول البشارة وأصلها، ومن بعده البشرى عند الموت، ومن بعده الوصول إلى هذا النعيم المقيم، نسأل الله أن يجعلنا منهم ٧ .

Bunda, müminleri müjdelemenin ve karşılıkları ile [meyveleri] zikredilerek onları amellere teşvik etmenin müstehap olduğuna [delil vardır]; zira ameller bu sayede hafifler ve kolaylaşır. İnsanın nail olduğu en büyük müjde, iman ve salih amele muvaffak kılınmasıdır. İşte bu, müjdenin ilki ve aslıdır. Ondan sonra ölüm anındaki müjde gelir; ondan sonra da bu kalıcı ve kesintisiz nimete kavuşma [müjdesi gelir]. Allah'tan bizi onlardan kılmasını dileriz7.

856. Metin

{٢٦ - ٢٧} {إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلا الْفَاسِقِينَ * الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} .

{٢٦ - ٢٧} {إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلا الْفَاسِقِينَ * الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الأرْضِ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ} “(26-27) Şüphesiz Allah, bir sivrisineği ve hatta onun da ötesindekini misal vermekten çekinmez (hâyâ etmez). İman edenlere gelince, onlar bunun Rablerinden gelen bir hak olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise: 'Allah bu misalle neyi murad etti?' derler. [Allah] onunla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. O, bununla ancak fâsıkları saptırır; onlar ki kesin söz verdikten sonra Allah'ın ahdini bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”

857. Metin

يقول تعالى {إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَا} أي: أيَّ مثل كان {بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا} لاشتمال الأمثال على الحكمة، وإيضاح الحق، والله لا يستحيي من الحق، وكأن في هذا، جوابا لمن أنكر ضرب الأمثال في الأشياء الحقيرة، واعترض على الله في ذلك. فليس في ذلك محل اعتراض. بل هو من تعليم الله لعباده ورحمته بهم. فيجب أن تتلقى بالقبول والشكر. ولهذا قال: {فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ} فيتفهمونها، ويتفكرون فيها.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: {إِنَّ اللَّهَ لا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلا مَا} “Şüphesiz Allah, misal vermekten çekinmez”; yani her ne misal olursa olsun {بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا} “bir sivrisineği ve hatta ondan üstününü...” Zira misaller hikmeti ve hakkın açıklanmasını içerir; Allah ise haktan çekinmez (hâyâ etmez). Sanki bunda, küçük ve değersiz şeylerle misal verilmesini inkâr eden ve bu hususta Allah'a itiraz eden kimselere bir cevap vardır. Bunda hiçbir itiraz yeri yoktur; bilakis bu, Allah'ın kullarını eğitmesinden ve onlara olan merhametindendir. Dolayısıyla bunun kabul ve şükürle karşılanması gerekir. Bu yüzden: {فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ} “İman edenlere gelince, onlar bunun Rablerinden gelen bir hak olduğunu bilirler” buyurmuştur; onlar bunu anlar ve üzerinde tefekkür ederler.

858. Metin

فإن علموا ما اشتملت عليه على وجه التفصيل، ازداد بذلك علمهم وإيمانهم، وإلا علموا أنها حق، وما اشتملت عليه حق، وإن خفي عليهم وجه الحق فيها لعلمهم بأن الله لم يضربها عبثا، بل لحكمة بالغة، ونعمة سابغة.

Eğer onun ihtiva ettiği manayı tafsilatıyla bilirlerse, bununla ilimleri ve imanları artar; bilemezlerse de onun hak olduğunu ve içerdiği şeyin hak olduğunu bilirler —içindeki hak yönü kendilerine gizli kalsa bile—; çünkü Allah'ın onu boş yere vermediğini, bilakis derin bir hikmet ve bol bir nimet sebebiyle verdiğini bilirler.

859. Metin

{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا} فيعترضون ويتحيرون، فيزدادون كفرا إلى كفرهم، كما ازداد المؤمنون إيمانا على إيمانهم، ولهذا قال: {يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا} فهذه حال المؤمنين والكافرين عند نزول الآيات القرآنية. قال تعالى: {وَإِذَا مَا أُنزلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ} فلا أعظم نعمة على العباد من نزول الآيات القرآنية، ومع هذا تكون لقوم محنة وحيرة [وضلالة] وزيادة شر إلى شرهم، ولقوم منحة [ورحمة] وزيادة خير إلى خيرهم، فسبحان من فاوت بين عباده، وانفرد بالهداية والإضلال.

{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلا} “İnkâr edenler ise: 'Allah bu misalle neyi murad etti?' derler.” Böylece itiraz edip bocalarlar; müminlerin imanı katlandığı gibi onların da küfürlerine küfür katılır. Bu sebeple: {يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا} “[Allah] onunla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir” buyurmuştur. İşte Kur'an ayetleri indiğinde müminlerin ve kâfirlerin hali budur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَإِذَا مَا أُنزلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ أَيُّكُمْ زَادَتْهُ هَذِهِ إِيمَانًا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَزَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ وَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا إِلَى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ} “Bir sure indirildiği zaman onlardan kimi: 'Bu hanginizin imanını artırdı?' der. İman edenlere gelince, onların imanını artırmıştır ve onlar sevinip müjdelenmektedirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince, onların da pisliğine pislik katmıştır ve onlar kâfir olarak ölüp gitmişlerdir.” Kullar üzerine Kur'an ayetlerinin indirilmesinden daha büyük bir nimet yoktur; bununla birlikte bu, bir kavim için fitne, şaşkınlık, [sapıklık] ve şerlerine şer katma vesilesi olurken, başka bir kavim için bir lütuf, [rahmet] ve hayırlarına hayır katma vesilesi olur. Kullarının arasını bu derece farklı kılan ve hidayet ile dalaleti tek başına elinde tutan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir!

860. Metin

ثم ذكر حكمته في إضلال من يضلهم وأن ذلك عدل منه تعالى (١) فقال: {وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلا الْفَاسِقِينَ} أي: الخارجين عن طاعة الله; المعاندين لرسل الله; الذين صار الفسق وصفهم; فلا يبغون به بدلا فاقتضت حكمته تعالى إضلالهم لعدم صلاحيتهم للهدى، كما اقتضت حكمته وفضله هداية من اتصف بالإيمان وتحلى بالأعمال الصالحة.

Sonra saptırdığı kimseleri saptırmasındaki hikmetini ve bunun Allah Teâlâ'dan bir adalet olduğunu (1) zikrederek şöyle buyurdu: {وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلا الْفَاسِقِينَ} “O, bununla ancak fâsıkları saptırır.” Yani Allah'a itaatten çıkan, Allah'ın elçilerine inatla karşı duran, fısk kendilerinin bir vasfı haline gelip de ondan başkasını istemeyen kimseleri... Dolayısıyla hidayete elverişli olmamaları sebebiyle Allah Teâlâ'nın hikmeti onların saptırılmasını gerektirmiştir; nitekim hikmeti ve lütfu da iman ile nitelenip salih amellerle bezenen kimselerin hidayete erdirilmesini gerektirmiştir.

861. Metin

والفسق نوعان: نوع مخرج من الدين، وهو الفسق المقتضي للخروج من الإيمان; كالمذكور في هذه الآية ونحوها، ونوع غير مخرج من الإيمان كما في قوله تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا} [الآية] .

Fısk iki çeşittir: Kişiyi dinden çıkaran tür ki bu, imandan çıkmayı gerektiren fısktır; bu ayette ve benzerlerinde zikredilen fısk böyledir. İkincisi ise imandan çıkarmayan türdür; nitekim Allah Teâlâ: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا} “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onu araştırın” [ayetinde] böyle buyurmuştur.

862. Metin

ثم وصف الفاسقين فقال: {الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ} وهذا يعم العهد الذي بينهم وبينه (٢) والذي بينهم وبين عباده (٣) الذي أكده عليهم بالمواثيق الثقيلة والإلزامات، فلا يبالون بتلك المواثيق; بل ينقضونها ويتركون أوامره ويرتكبون نواهيه; وينقضون العهود التي بينهم وبين الخلق.

Sonra fâsıkları vasfederek şöyle buyurdu: {الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ} “Onlar ki kesin söz verdikten sonra Allah'ın ahdini bozarlar.” Bu; kendileriyle Allah arasındaki ahdi (2) ve kendileriyle kulları arasındaki ahdi (3) kapsar ki Allah bunu ağır misaklar ve yükümlülüklerle pekiştirmiştir. Onlar bu misaklara aldırmazlar; bilakis onları bozarlar, O'nun emirlerini terk edip yasaklarını çiğnerler ve yaratılmışlarla aralarındaki ahitleri bozarlar.

864. Metin

{وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ} وهذا يدخل فيه أشياء كثيرة، فإن الله أمرنا أن نصل ما بيننا وبينه بالإيمان به والقيام بعبوديته، وما بيننا وبين رسوله بالإيمان به ومحبته وتعزيره والقيام بحقوقه، وما بيننا وبين الوالدين والأقارب والأصحاب; وسائر الخلق بالقيام بتلك الحقوق (٤) التي أمر الله أن نصلها.

{وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ} “ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler.” Bunun kapsamına pek çok şey girer: Zira Allah; Kendisine iman edip kulluğunu yerine getirerek Kendisiyle aramızdaki bağı kurmamızı, Elçisine iman edip onu severek, saygı gösterip haklarını yerine getirerek Elçisiyle aramızdaki bağı kurmamızı, anne-babaya, akrabalara, dostlara ve diğer insanlara karşı Allah'ın gözetmemizi emrettiği hakları (4) yerine getirerek onlarla aramızdaki bağları kurmamızı emretmiştir.

865. Metin

فأما المؤمنون فوصلوا ما أمر الله به أن يوصل من هذه الحقوق، وقاموا بها أتم القيام، وأما الفاسقون، فقطعوها، ونبذوها وراء ظهورهم; معتاضين عنها بالفسق والقطيعة; والعمل بالمعاصي; وهو: الإفساد في الأرض.

Müminler bu haklardan Allah'ın gözetilmesini emrettiği bağları kurmuş ve bunları eksiksiz yerine getirmişlerdir. Fâsıklar ise bu bağları kesmiş, onları arkalarına atmış; onların yerine fıskı, bağları koparmayı ve günah işlemeyi koymuşlardır ki bu da yeryüzünde fesat çıkarmaktır.

866. Metin

فـ {فَأُولَئِكَ} أي: من هذه صفته {هُمُ الْخَاسِرُونَ} في الدنيا والآخرة، فحصر الخسارة فيهم; لأن خسرانهم عام في كل أحوالهم; ليس لهم نوع من الربح؛ لأن كل عمل صالح شرطه الإيمان; فمن لا إيمان له لا عمل له; وهذا الخسار هو خسار الكفر، وأما الخسار الذي قد يكون كفرا; وقد يكون معصية; وقد يكون تفريطا في ترك مستحب، المذكور في قوله تعالى: {إِنَّ الإنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ} فهذا عام لكل مخلوق; إلا من اتصف بالإيمان والعمل الصالح; والتواصي بالحق; والتواصي بالصبر; وحقيقة فوات الخير; الذي [كان] العبد بصدد تحصيله وهو تحت إمكانه.

Dolayısıyla {فَأُولَئِكَ} “İşte onlar” yani bu sıfata sahip olanlar {هُمُ الْخَاسِرُونَ} “dünyada ve ahirette hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Zarara uğramayı sadece onlara hasretmiştir; çünkü onların hüsranı bütün durumlarında geneldir, kendileri için herhangi bir kazanç türü söz konusu değildir. Zira her salih amelin şartı imandır; imanı olmayanın ameli de yoktur. Bu hüsran, küfür hüsranıdır. Allah Teâlâ'nın: {إِنَّ الإنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ} “Şüphesiz insan hüsrandadır” kavlinde zikredilen ve bazen küfür, bazen masiyet (günah), bazen de müstehabı terk etmedeki bir kusur olabilen hüsrana gelince; bu, iman, salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye ile nitelenenler müstesna bütün yaratılmışlar için geneldir. [Hüsranın] hakikati, kulun elde etme imkânı ve gücü dâhilinde iken elinden kaçırdığı hayırdır.

867. Metin

{٢٨} .ثم قال تعالى: {كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} .

{٢٨} .ثم قال تعالى: {كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنْتُمْ أَمْوَاتًا فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “(28) Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Siz ölüler idiniz de sizi O diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve nihayet O'na döndürüleceksiniz. Öyleyken Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?”

868. Metin

هذا استفهام بمعنى التعجب والتوبيخ والإنكار، أي: كيف يحصل منكم الكفر بالله; الذي خلقكم من العدم; وأنعم عليكم بأصناف النعم; ثم يميتكم عند استكمال آجالكم; ويجازيكم في القبور; ثم يحييكم بعد البعث والنشور; ثم إليه ترجعون; فيجازيكم الجزاء الأوفى، فإذا كنتم في تصرفه; وتدبيره; وبره; وتحت أوامره الدينية; ومن بعد ذلك تحت دينه الجزائي; أفيليق بكم أن تكفروا به; وهل هذا إلا جهل عظيم وسفه وحماقة ١ ؟ بل الذي يليق بكم أن تؤمنوا به وتتقوه وتشكروه وتخافوا عذابه; وترجوا ثوابه.

Bu, şaşkınlık (taaccüb), azarlama (tevbîh) ve inkâr/kınama manası taşıyan bir sorudur. Yani: Sizi yoktan var eden, üzerinize türlü türlü nimetler bahşeden, ardından ecelleriniz tamamlandığında sizi öldürecek, kabirlerde karşılığınızı verecek, sonra [kıyametteki] diriliş ve toplanma gününde sizi yeniden diriltecek ve nihayet kendisine döndürüleceğiniz ve size karşılığını tastamam verecek olan Allah'ı inkâr etmeniz nasıl mümkün olabilir? Siz O'nun tasarrufu, tedbiri ve ihsanı altında, dinî emirlerine tâbi ve bundan sonra da O'nun ceza ve mükâfat hükmü altındayken O'nu inkâr etmeniz size yakışır mı? Bu, büyük bir cehalet, beyinsizlik ve ahmaklıktan 1 başka bir şey midir? Bilakis size yakışan; O'na iman etmeniz, O'ndan sakınmanız, O'na şükretmeniz, azabından korkup mükâfatını ummanızdır.

869. Metin

{٢٩} {هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} .

{٢٩} {هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} “(29) O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.