9509. Metin
وهي مكية
O (sure) Mekkîdir.
9510. Metin
{١-٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لا يُفْتَنُونَ * وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ} .
{1-3} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لا يُفْتَنُونَ * وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif, Lâm, Mîm. İnsanlar, «İman ettik» demeleriyle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah, elbette doğru olanları da bilir, yalancıları da mutlaka bilir.”
9511. Metin
يخبر تعالى عن [تمام] حكمته وأن حكمته لا تقتضي أن كل من قال " إنه مؤمن " وادعى لنفسه الإيمان، أن يبقوا في حالة يسلمون فيها من الفتن والمحن، ولا يعرض لهم ما يشوش عليهم إيمانهم وفروعه، فإنهم لو كان الأمر كذلك، لم يتميز الصادق من الكاذب، والمحق من المبطل، ولكن سنته وعادته في الأولين وفي هذه الأمة، أن يبتليهم بالسراء والضراء، والعسر واليسر، والمنشط والمكره، والغنى والفقر، وإدالة الأعداء عليهم في بعض الأحيان، ومجاهدة الأعداء بالقول والعمل ونحو ذلك من الفتن، التي ترجع كلها إلى فتنة الشبهات المعارضة للعقيدة، والشهوات المعارضة للإرادة، فمن كان عند ورود الشبهات يثبت إيمانه ولا يتزلزل، ويدفعها (١) بما معه من الحق وعند ورود الشهوات الموجبة والداعية إلى المعاصي والذنوب، أو الصارفة عن ما أمر الله به ورسوله، يعمل بمقتضى الإيمان، ويجاهد شهوته، دل ذلك على صدق إيمانه وصحته.
Allah Teâlâ hikmetinin [tamlığını] ve hikmetinin; "Ben müminim" diyen ve kendisinin iman ettiğini iddia eden herkesin fitnelerden ve imtihanlardan selamette kalacakları bir halde bırakılmalarını, imanlarını ve onun şubelerini bulandıracak hiçbir şeyle karşılaşmamalarını gerektirmediğini haber vermektedir. Zira durum böyle olsaydı, doğru söyleyen ile yalancı, haklı olan ile batıl ehli birbirinden ayırt edilemezdi. Fakat O'nun öncekilerdeki ve bu ümmetteki sünneti ve adeti; onları darlık ve genişlikle, zorluk ve kolaylıkla, sevinçli ve hoşnutsuz olunan hallerle, zenginlik ve fakirlikle, kimi zaman düşmanların onlara üstün gelmesiyle, söz ve eylemle düşmanlara karşı cihat etmekle ve hepsi akideye karşı çıkan şüpheler fitnesi ile iradeye karşı çıkan şehvetler fitnesine dayanan benzeri imtihanlarla sınamasıdır. Kim şüpheler geldiğinde imanı sabit kalır ve sarsılmazsa, beraberindeki hak ile onları savuşturursa (1); günahlara ve isyanlara çağıran, bunları gerektiren veya Allah'ın ve Resulünün emrettiği şeylerden alıkoyan şehvetler geldiğinde imanın gereğine göre amel eder ve şehvetine karşı cihat ederse, bu durum onun imanının doğruluğuna ve sıhhatine delalet eder.
9512. Metin
ومن كان عند ورود الشبهات تؤثر في قلبه شكا وريبا، وعند اعتراض الشهوات تصرفه إلى المعاصي أو تصدفه عن الواجبات، دلَّ ذلك على عدم صحة إيمانه وصدقه.
Kim de şüpheler geldiğinde bu şüpheler onun kalbinde bir şek ve şüphe meydana getirir, şehvetler karşısına çıktığında onu günahlara yöneltir veya vaciplerden alıkoyarsa, bu durum onun imanının sıhhatli ve doğru olmadığına delalet eder.
9513. Metin
والناس في هذا المقام درجات لا يحصيها إلا الله، فمستقل ومستكثر، فنسأل الله تعالى أن يثبتنا بالقول الثابت في الحياة الدنيا وفي الآخرة، وأن يثبت قلوبنا على دينه، فالابتلاء والامتحان للنفوس بمنزلة الكير، يخرج خبثها وطيبها.
İnsanlar bu makamda Allah'tan başkasının sayamayacağı derecelerdedir; kimi [payını] az alır, kimi de çok alır.1 Allah Teâlâ'dan bizi dünya hayatında ve ahirette sağlam ve sabit söz (kelime-i tevhid) üzere sebatkâr kılmasını ve kalplerimizi dini üzere sabit tutmasını dileriz. Zira nefisler için imtihan ve sınanma [demirci] körüğü gibidir; onların kötüsünü de temizini de açığa çıkarır.
9514. Metin
{٤} {أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَنْ يَسْبِقُونَا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} .
{4} {أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ أَنْ يَسْبِقُونَا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} “Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi geçip [kurtulacaklarını] mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!”
9515. Metin
أي: أحسب الذين همهم فعل السيئات وارتكاب الجنايات، أن أعمالهم ستهمل، وأن الله سيغفل عنهم، أو يفوتونه، فلذلك أقدموا عليها، وسهل عليهم عملها؟ {سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} أي: ساء حكمهم، فإنه حكم جائر، لتضمنه إنكار قدرة الله وحكمته، وأن لديهم قدرة يمتنعون بها من عقاب الله، وهم أضعف شيء وأعجزه.
Yani, gayeleri kötülükleri yapmak ve cürümleri irtikap etmek olan kimseler, amellerinin başıboş bırakılacağını, Allah'ın kendilerinden gafil kalacağını veya O'nu atlatıp geçeceklerini mi sandılar da bu sebeple buna cüret ettiler ve bunu yapmak onlara kolay geldi? {سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ} “Ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani, verdikleri hüküm pek kötüdür. Zira bu, Allah'ın kudretini ve hikmetini inkâr etmeyi ve kendilerinde Allah'ın cezasından kurtulacakları bir güç bulunduğunu içermektedir; oysa onlar varlıkların en zayıfı ve en acizidirler.
9516. Metin
{٥-٦} {مَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * وَمَنْ جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ} .
{5-6} {مَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ اللَّهِ فَإِنَّ أَجَلَ اللَّهِ لآتٍ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * وَمَنْ جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ} “Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa bilsin ki, Allah'ın tayin ettiği vakit elbette gelecektir. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Kim de cihat ederse, ancak kendi nefsi için cihat etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye muhtaç değildir).”
9517. Metin
يعني: يا أيها المحب لربه، المشتاق لقربه ولقائه، المسارع في مرضاته، أبشر بقرب لقاء الحبيب، فإنه آت، وكل آت إنما هو قريب، فتزود للقائه، وسر نحوه، مستصحبا الرجاء، مؤملا الوصول إليه، ولكن، ما كل من يَدَّعِي يُعْطَى بدعواه، ولا كل من تمنى يعطى ما تمناه، فإن الله سميع للأصوات، عليم بالنيات، فمن كان صادقا في ذلك أناله ما يرجو، ومن كان كاذبا لم تنفعه دعواه، وهو العليم بمن يصلح لحبه ومن لا يصلح.
Yani: Ey Rabbini seven, O'na yakınlaşmaya ve O'na kavuşmaya iştiyak duyan, O'nun rızasına koşan kimse! Sevgilinin kavuşma vaktinin yakınlığıyla müjdelen; çünkü o mutlaka gelecektir ve her gelecek olan da yakındır. O halde O'na kavuşmak için azık edin, ümidi yoldaş edinerek ve O'na ulaşmayı umarak O'na doğru yürü! Fakat her iddia edene iddiası sebebiyle [istediği] verilmez ve her temenni edene de temenni ettiği şey verilmez. Zira Allah sesleri hakkıyla işiten, niyetleri hakkıyla bilendir. Kim bu hususta doğru sözlü ise, O, kulunu umduğuna ulaştırır; kim de yalancı ise iddiası ona fayda vermez. O, sevgisine kimin layık olduğunu ve kimin layık olmadığını en iyi bilendir.
9518. Metin
{وَمَنْ جَاهَدَ} نفسه وشيطانه، وعدوه الكافر، {فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ} لأن نفعه راجع إليه، وثمرته عائدة إليه، والله غني عن العالمين، لم يأمرهم بما أمرهم به لينتفع به، ولا نهاهم عما نهاهم عنه بُخْلا عليهم.
Nefsiyle, şeytanıyla ve kâfir düşmanıyla {وَمَنْ جَاهَدَ} “Kim cihat ederse”, {فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ} “ancak kendi nefsi için cihat etmiş olur.” Çünkü bunun faydası kendisine döner ve semeresi kendisine aittir. Allah ise âlemlerden müstağnidir; onlara emrettiği şeyleri kendisi faydalansın diye emretmemiş, onları yasakladığı şeylerden de onlara cimrilik olsun diye nehyetmemiştir.
9519. Metin
وقد علم أن الأوامر والنواهي يحتاج المكلف فيها إلى جهاد، لأن نفسه تتثاقل بطبعها عن الخير، وشيطانه ينهاه عنه، وعدوه الكافر يمنعه من إقامة دينه، كما ينبغي، وكل هذا معارضات تحتاج إلى مجاهدات وسعي شديد.
Bilinmektedir ki mükellef, emirler ve yasaklar hususunda bir cihada muhtaçtır. Çünkü nefsi tabiatı gereği hayra karşı ağır davranır, şeytanı onu hayırdan meneder ve kâfir düşmanı da dinini gerektiği gibi ikame etmesine engel olur. Bütün bunlar, mücadelelere ve şiddetli bir gayrete ihtiyaç duyan engellerdir.
9520. Metin
{٧} {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} .
{7} {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} “İman edip salih ameller işleyenlerin kötülüklerini elbette örteriz ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırırız.”
9521. Metin
يعني أن الذين منَّ الله عليهم بالإيمان والعمل الصالح، سيكفر الله عنهم سيئاتهم، لأن الحسنات يذهبن السيئات، {وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} وهي أعمال الخير، من واجبات ومستحبات، فهي أحسن ما يعمل العبد، لأنه يعمل المباحات أيضا، وغيرها.
Yani Allah'ın kendilerine iman ve salih amel lütfettiği kimselerin kötülüklerini Allah örtecektir; çünkü iyilikler kötülükleri giderir. {وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَحْسَنَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} “ve onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırırız.” Bunlar da vacipler ve müstehaplar kabilinden olan hayır amelleridir. Bunlar kulun işlediği amellerin en güzelidir; çünkü kul mübahları ve diğer şeyleri de işler.
9522. Metin
{٨} {وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .
{8} {وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ حُسْنًا وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Eğer hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, onlara itaat etme! Dönüşünüz banadır; yaptıklarınızı size ben haber vereceğim.”
9523. Metin
أي: وأمرنا الإنسان، ووصيناه بوالديه حسنا، أي: ببرهما والإحسان إليهما، بالقول والعمل، وأن يحافظ على ذلك، ولا يعقهما ويسيء إليهما في قوله وعمله.
Yani: Biz insana emrettik ve ana babasına iyilik yapmasını, yani söz ve fiille onlara itaat edip ihsanda bulunmasını, bunu muhafaza etmesini, söz ve fiilinde onlara karşı gelmeyip kötülük etmemesini tavsiye ettik.
9524. Metin
{وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ} وليس لأحد علم بصحة الشرك بالله، وهذا تعظيم لأمر الشرك، {فَلا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فأجازيكم بأعمالكم، فبروا والديكم وقدموا طاعتهما، إلا على طاعة الله ورسوله، فإنها مقدمة على كل شيء.
{وَإِنْ جَاهَدَاكَ لِتُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ} “Eğer hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse” -ki hiç kimsenin Allah'a şirk koşmanın doğruluğuna dair bir bilgisi yoktur ve bu da şirkin vehametini bildirmektedir-, {فَلا تُطِعْهُمَا إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “onlara itaat etme! Dönüşünüz banadır; yaptıklarınızı size ben haber vereceğim.” [Yani] Ben de amellerinizin karşılığını size veririm. O halde anne babanıza iyilik edin ve onların itaatini öne alın; ancak Allah'a ve Resulüne itaat müstesnadır, zira O'na itaat her şeyin önündedir.
9525. Metin
{٩} {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ} .
{9} {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِحِينَ} “İman edip salih ameller işleyenleri, elbette salihler arasına dahil ederiz.”
9526. Metin
أي: من آمن بالله وعمل صالحا، فإن الله وعده أن يدخله الجنة في جملة عباده الصالحين، من النبيين والصديقين والشهداء والصالحين، كل على حسب درجته ومرتبته عند الله، فالإيمان الصحيح والعمل الصالح عنوان على سعادة صاحبه، وأنه من أهل الرحمن، والصالحين من عباد الله تعالى.
Yani: Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse, Allah onu nebilerden, sıddıklardan, şehitlerden ve salihlerden oluşan salih kulları arasında cennete girdireceğini vaat etmiştir. Herkes Allah katındaki derecesine ve mertebesine göredir. Sahih iman ve salih amel, sahibinin mutluluğunun ve onun Rahmân'ın ehlinden ve Allah Teâlâ'nın salih kullarından olduğunun bir nişanesidir.
9527. Metin
{١٠-١١} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ * وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ} .
{10-11} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ * وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ} “İnsanlardan öyleleri vardır ki: «Allah'a iman ettik» derler; fakat Allah uğrunda bir eziyete uğratıldıklarında, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutarlar. Andolsun Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka: «Doğrusu biz de sizinle beraberdik» derler. Allah, âlemlerin sinelerinde olanı en iyi bilen değil midir? Allah elbette iman edenleri de bilir, münafıkları da mutlaka bilir.”
9528. Metin
لما ذكر تعالى أنه لا بد أن يمتحن من ادَّعى الإيمان، ليظهر الصادق من الكاذب، بيَّن تعالى أن من الناس فريقا لا صبر لهم على المحن، ولا ثبات لهم على بعض الزلازل فقال: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ} بضرب، أو أخذ مال، أو تعيير، ليرتد عن دينه، وليراجع الباطل، {جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ} أي: يجعلها صادَّة له عن الإيمان والثبات عليه، كما أن العذاب صادٌّ عما هو سببه.
Allah Teâlâ, doğru olanın yalancı olandan ayırt edilmesi için iman iddia eden kimsenin mutlaka imtihan edileceğini zikredince, insanlardan bir grubun sıkıntılara karşı sabırlarının ve bazı sarsıntılara karşı sebatlarının olmadığını beyan ederek şöyle buyurdu: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ فَإِذَا أُوذِيَ فِي اللَّهِ} “İnsanlardan öyleleri vardır ki: «Allah'a iman ettik» derler; fakat Allah uğrunda bir eziyete uğratıldıklarında” -dinden dönsün ve batıla geri dönsün diye dövülmekle, malının alınmasıyla veya kınanmakla eziyet edildiğinde- {جَعَلَ فِتْنَةَ النَّاسِ كَعَذَابِ اللَّهِ} “insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutarlar.” Yani azap, kendisine sebep olan şeyden nasıl alıkoyuyorsa, bunu da kendisini imandan ve imanda sebat etmekten alıkoyan bir engel kılar.
9529. Metin
{وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ} لأنه موافق للهوى، فهذا الصنف من الناس من الذين قال الله فيهم: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} .
{وَلَئِنْ جَاءَ نَصْرٌ مِنْ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ إِنَّا كُنَّا مَعَكُمْ} “Andolsun Rabbinden bir yardım gelecek olsa mutlaka: «Doğrusu biz de sizinle beraberdik» derler.” Çünkü bu durum nefsin hevasına uygundur. İnsanların bu sınıfı, Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdendir: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انْقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} “İnsanlardan kimi de Allah'a bir kenardan (şüphe içinde) ibadet eder. Kendisine bir hayır dokunursa buna gönlü yatar; fakat başına bir fitne gelirse yüzüstü döner. O, dünyayı da ahireti de kaybetmiştir. İşte apaçık hüsran budur.”
9530. Metin
{أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ} حيث أخبركم بهذا الفريق، الذي حاله كما وصف لكم، فتعرفون بذلك كمال علمه وسعة حكمته.
{أَوَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِمَا فِي صُدُورِ الْعَالَمِينَ} “Allah, âlemlerin sinelerinde olanı en iyi bilen değil midir?” Nitekim hali size vasfedildiği gibi olan bu grubu size haber vermiş, böylece siz de O'nun ilminin mükemmelliğini ve hikmetinin genişliğini bilmiş olmaktasınız.
9531. Metin
{وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ} أي: فلذلك قَدَّرَ مِحَنًا وابتلاء، ليظهر علمه فيهم، فيجازيهم بما ظهر منهم، لا بما يعلمه بمجرده، لأنهم قد يحتجون على الله، أنهم لو ابتُلُوا لَثَبَتُوا.
{وَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْمُنَافِقِينَ} “Allah elbette iman edenleri de bilir, münafıkları da mutlaka bilir.” Yani işte bundan dolayı O'nun onlar hakkındaki ilminin ortaya çıkması için sıkıntılar ve imtihan takdir etmiştir ki, sırf bildiği şeyle değil, onlardan ortaya çıkan amellerle onları cezalandırsın veya mükafatlandırsın. Çünkü onlar, imtihan edilecek olsalardı sebat edeceklerini iddia ederek Allah'a karşı hüccet ileri sürebilirlerdi.
9532. Metin
{١٢-١٣} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ * وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالا مَعَ أَثْقَالِهِمْ وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ} .
{12-13} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ * وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ وَأَثْقَالا مَعَ أَثْقَالِهِمْ وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “İnkâr edenler, iman edenlere: «Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim» dediler. Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancıdırlar. Andolsun, onlar kendi ağırlıklarını (günahlarını) ve kendi ağırlıklarıyla birlikte başka ağırlıkları da yüklenecekler ve uydurageldikleri şeylerden kıyamet gününde mutlaka sorguya çekileceklerdir.”
9533. Metin
يخبر تعالى عن افتراء الكفار ودعوتهم للمؤمنين إلى دينهم، وفي ضمن ذلك، تحذير المؤمنين من الاغترار بهم والوقوع في مكرهم، فقال: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا} فاتركوا دينكم أو بعضه واتبعونا في ديننا، فإننا نضمن لكم الأمر {وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} وهذا الأمر ليس بأيديهم، فلهذا قال: {وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ} لا قليل ولا كثير. فهذا التحمل، ولو رضي به صاحبه، فإنه لا يفيد شيئا، فإن الحق لله، والله تعالى لم يمكن العبد من التصرف في حقه إلا بأمره وحكمه، وحكمه {أن لا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى} .
Allah Teâlâ kâfirlerin iftirasını ve müminleri kendi dinlerine davet etmelerini haber vermekte, bunun zımnında da müminleri onlara aldanmaktan ve onların tuzaklarına düşmekten sakındırmaktadır. Şöyle buyurmaktadır: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا اتَّبِعُوا سَبِيلَنَا} “İnkâr edenler, iman edenlere: «Bizim yolumuza uyun...» dediler.” Yani dininizi veya onun bir kısmını bırakın ve dinimiz hususunda bize uyun; biz size bu işin kefiliyiz, {وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} “«...sizin günahlarınızı biz yüklenelim»” [dediler]. Oysa bu iş onların elinde değildir. Bundan dolayı şöyle buyurdu: {وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ} “Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir.” Ne azını ne de çoğunu. Bu yüklenme işine [günahın] sahibi razı olsa bile bu hiçbir fayda vermez. Çünkü hak Allah'ındır ve Allah Teâlâ kula Kendi hakkı üzerinde ancak Kendi emri ve hükmüyle tasarruf etme imkânı vermiştir; O'nun hükmü ise şudur: {أن لا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى} “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.”
9534. Metin
ولما كان قوله: {وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ} قد يتوهم منه أيضا، أن الكفار الداعين إلى كفرهم -ونحوهم ممن دعا إلى باطله- ليس عليهم إلا ذنبهم الذي ارتكبوه، دون الذنب الذي فعله غيرهم، ولو كانوا متسببين فيه، قال: [مخبرا عن هذا الوهم] (١)
O'nun: {وَمَا هُمْ بِحَامِلِينَ مِنْ خَطَايَاهُمْ مِنْ شَيْءٍ} “Oysa onlar, onların günahlarından hiçbir şeyi yüklenecek değillerdir” kavlinden, küfürlerine davet eden kâfirlerin -ve batılına davet eden benzerlerinin- sebep olmuş olsalar bile başkalarının işlediği günahlar hariç, yalnızca kendi işledikleri günahların üzerlerinde olduğu zannı doğabileceğinden, [bu zannı haber vererek/ortadan kaldırarak] (1) şöyle buyurdu:
9535. Metin
{وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ} أي: أثقال ذنوبهم التي عملوها {وَأَثْقَالا مَعَ أَثْقَالِهِمْ} وهي الذنوب التي بسببهم ومن جرائهم، فالذنب الذي فعله التابع [لكل من التابع] ، والمتبوع حصته منه، هذا لأنه فعله وباشره، والمتبوع [لأنه] تسبب في فعله ودعا إليه، كما أن الحسنة إذا فعلها التابع له أجرها بالمباشرة، وللداعي أجره بالتسبب. {وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ} من الشر وتزيينه، [وقولهم] ٢ {وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} .
{وَلَيَحْمِلُنَّ أَثْقَالَهُمْ} “Ve andolsun ki onlar kendi ağırlıklarını yükleneceklerdir”; yani bizzat işledikleri kendi günahlarının ağırlıklarını [yükleneceklerdir]. {وَأَثْقَالا مَعَ أَثْقَالِهِمْ} “Kendi ağırlıklarıyla beraber başka ağırlıkları da [yükleneceklerdir].” Bunlar da kendi sebepleriyle ve yüzlerinden [işlenen] günahlardır. Tabi olanın işlediği günahtan [hem tabi olanın] hem de tabi olunanın payı vardır; bu [tabi olan kimse], onu bizzat işleyip irtikâp ettiği için, tabi olunan kimse ise [onun] işlenmesine sebep olduğu ve ona davet ettiği içindir. Nitekim tabi olan kimse bir iyilik yaptığında, bizzat işlemesi sebebiyle mükâfatı kendisinin olur, davet edene de sebep olması dolayısıyla ecri verilir. {وَلَيُسْأَلُنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَمَّا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “Kıyamet gününde uydurmakta oldukları şeylerden mutlaka sorguya çekileceklerdir”; kötülükten, onu süsleyip cazip göstermekten ve [onların]2 {وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ} “«Sizin günahlarınızı biz yüklenelim»” [sözlerinden hesaba çekileceklerdir].
9536. Metin
{١٤-١٥} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ *} .
{14-15} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَلَبِثَ فِيهِمْ أَلْفَ سَنَةٍ إِلا خَمْسِينَ عَامًا فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ وَهُمْ ظَالِمُونَ *} “Andolsun ki biz Nûh'u kendi kavmine gönderdik; o da aralarında elli yılı müstesna olmak üzere bin yıl kaldı. Sonunda onlar zulmetmektelerken tufan kendilerini yakalayıverdi.”
9537. Metin
يخبر تعالى عن حكمه وحكمته في عقوبة ١ الأمم المكذبة، وأن الله أرسل عبده ورسوله نوحا عليه الصلاة السلام إلى قومه، يدعوهم إلى التوحيد وإفراد الله بالعبادة، والنهي عن الأنداد والأصنام، {فَلَبِثَ فِيهِمْ} نبيا داعيا {أَلْفَ سَنَةٍ إِلا خَمْسِينَ عَامًا} وهو لا يَنِي بدعوتهم، ولا يفتر في نصحهم، يدعوهم ليلا ونهارا وسرا وجهارا، فلم يرشدوا ولم يهتدوا، بل استمروا على كفرهم وطغيانهم، حتى دعا عليهم نبيهم نوح ﵊، مع شدة صبره وحلمه واحتماله، فقال: {رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} {فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ} أي: الماء الذي نزل من السماء بكثرة، ونبع من الأرض بشدة {وَهُمْ ظَالِمُونَ} مستحقون للعذاب.
Allah Teâlâ, yalanlayan ümmetlerin cezalandırılmasındaki1 hükmünü ve hikmetini; Allah'ın kulu ve resulü Nûh'u -aleyhissalâtü vesselâm- kavmine onları tevhide, ibadeti yalnızca Allah'a has kılmaya çağırmak, putlardan ve ortak koşulan şeylerden nehyetmek üzere gönderdiğini haber vermektedir. { فَلَبِثَ فِيهِمْ } “Onların arasında” davetçi bir peygamber olarak { أَلْفَ سَنَةٍ إِلا خَمْسِينَ عَامًا } “elli yılı müstesna olmak üzere bin yıl kaldı”. O, onları davet etmekten geri durmuyor, onlara nasihat etmekte gevşeklik göstermiyordu; onları gece gündüz, gizli ve aşikâr davet ediyordu. Fakat onlar doğru yola girmediler ve hidayete ermediler; aksine küfür ve taşkınlıklarına devam ettiler. Nihayet peygamberleri Nûh -aleyhisselâm-, son derece sabırlı, hilim ve tahammül sahibi olmasına rağmen aleyhlerine dua ederek şöyle dedi: { رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا } “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma!” { فَأَخَذَهُمُ الطُّوفَانُ } “Sonunda tufan kendilerini yakalayıverdi”; yani gökten bolca inen ve yerden şiddetle fışkıran su [onları helak etti]; { وَهُمْ ظَالِمُونَ } “onlar zulmetmektelerken”, azabı hak etmişlerken.
9538. Metin
{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ} .
{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ وَجَعَلْنَاهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ} “Bunun üzerine biz onu ve gemi ehlini kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.”
9539. Metin
{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ} الذين ركبوا معه، أهله ومن آمن به. {وَجَعَلْنَاهَا} أي: السفينة، أو قصة نوح {آيَةً لِلْعَالَمِينَ} يعتبرون بها، على أن من كذب الرسل، آخر أمره الهلاك، وأن المؤمنين سيجعل الله لهم من كل هم فرجا، ومن كل ضيق مخرجا.
{فَأَنْجَيْنَاهُ وَأَصْحَابَ السَّفِينَةِ} “Bunun üzerine biz onu ve gemi ehlini” yani onunla birlikte binen ailesini ve ona iman edenleri “kurtardık.” {وَجَعَلْنَاهَا} “ve bunu” yani gemiyi yahut Nûh'un kıssasını, {آيَةً لِلْعَالَمِينَ} “âlemlere bir ibret kıldık.” Ki resulleri yalanlayanın akıbetinin helak olduğunu, müminler için ise Allah'ın her kederden bir ferahlık ve her darlıktan bir çıkış yolu yaratacağını ibret alsınlar.
9540. Metin
وجعل الله أيضا السفينة، أي: جنسها آية للعالمين، يعتبرون بها رحمة ربهم، الذي قيض لهم أسبابها، ويسر لهم أمرها، وجعلها تحملهم وتحمل متاعهم من محل إلى محل ومن قُطرٍ إلى قُطرٍ.
Allah Teâlâ ayrıca gemiyi -yani gemi cinsini- âlemlere bir ibret ve ayet kılmıştır; onunla, kendilerine sebeplerini hazırlayan, işini kolaylaştıran, onları ve eşyalarını bir yerden bir yere, bir memleketten diğer memlekete taşımasını sağlayan Rablerinin rahmetinden ibret alırlar.
9541. Metin
{١٦-٢٢} {وَإِبْرَاهِيمَ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ * إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ * وَإِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ * أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ * قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ * وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ وَلا فِي السَّمَاءِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ} .
{16-22} {وَإِبْرَاهِيمَ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاتَّقُوهُ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ * إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا إِنَّ الَّذِينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ وَاعْبُدُوهُ وَاشْكُرُوا لَهُ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ * وَإِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذِّبَ أُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ * أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ * قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ * وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ وَلا فِي السَّمَاءِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلا نَصِيرٍ} “İbrahim'i de [gönderdik]. Hani o kavmine şöyle demişti: «Allah'a kulluk edin ve O'ndan korkun! Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah'ı bırakıp ancak birtakım putlara tapıyor ve asılsız iftiralar uyduruyorsunuz. Şüphesiz Allah'ı bırakıp taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler. O halde rızkı Allah katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin! Ancak O'na döndürüleceksiniz. Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de yalanlamıştı. Resulün görevi ise ancak apaçık bir tebliğdir.» Görmediler mi Allah yaratmayı nasıl başlatıyor, sonra onu tekrar iade ediyor? Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır. De ki: «Yeryüzünde gezip dolaşın da yaratılışı nasıl başlattığına bir bakın! Sonra Allah ahiret hayatını da meydana getirecektir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.» O dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder. Ancak O'na döndürüleceksiniz. Siz ne yerde ne de gökte [O'nu] aciz bırakamazsınız. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost vardır ne de bir yardımcı.”
9542. Metin
يذكر تعالى أنه أرسل خليله إبراهيم ﵊ إلى قومه، يدعوهم إلى الله، فقال [لهم] : {اعْبُدُوا اللَّهَ} أي: وحِّدوه، وأخلصوا له العبادة، وامتثلوا ما أمركم به، {وَاتَّقُوهُ} أن يغضب عليكم، فيعذبكم، وذلك بترك ما يغضبه من المعاصي، {ذَلِكُمْ} أي: عبادة الله وتقواه {خَيْرٌ لَكُمْ} من ترك ذلك، وهذا من باب إطلاق " أفعل التفضيل " بما ليس في الطرف الآخر منه شيء، فإن ترك عبادة الله، وترك تقواه، لا خير فيه بوجه، وإنما كانت عبادة الله وتقواه خيرا للناس، لأنه لا سبيل إلى نيل كرامته في الدنيا والآخرة إلا بذلك، وكل خير يوجد في الدنيا والآخرة، فإنه من آثار عبادة الله وتقواه.
Allah Teâlâ, halili İbrahim'i -aleyhisselâm- Allah'a davet etmesi için kavmine gönderdiğini zikretmektedir. O [onlara] şöyle dedi: {اعْبُدُوا اللَّهَ} “Allah'a kulluk edin” yani O'nu birleyin, ibadeti O'na has kılın ve size emrettiği şeyleri yerine getirin! {وَاتَّقُوهُ} “ve O'ndan korkun!” ki size gazap edip azap etmesin; bu da O'nu gazaplandıracak günahları terk etmekle olur. {ذَلِكُمْ} Yani Allah'a kulluk ve O'ndan sakınmak {خَيْرٌ لَكُمْ} “sizin için daha hayırlıdır”, bunları terk etmekten daha hayırlıdır. Bu, karşı tarafta hiçbir pay bulunmadığı halde kullanılan üstünlük kalıbı (ism-i tafdil) türündendir; zira Allah'a ibadeti ve O'ndan sakınmayı terk etmekte hiçbir surette hayır yoktur. Allah'a ibadet ve takva insanlar için daha hayırlı olmuştur; çünkü dünya ve ahirette O'nun lütuf ve ikramına nail olmanın bundan başka yolu yoktur ve dünya ile ahirette bulunan her hayır, Allah'a ibadet ve takvanın eserlerindendir.
9543. Metin
{إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} ذلك، فاعلموا الأمور وانظروا ما هو أولى بالإيثار، فلما أمرهم بعبادة الله وتقواه، نهاهم عن عبادة الأصنام، وبيَّن لهم نقصها وعدم استحقاقها للعبودية، فقال: {إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا} تنحتونها وتخلقونها بأيديكم، وتخلقون لها أسماء الآلهة، وتختلقون الكذب بالأمر بعبادتها والتمسك بذلك، {إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} في نقصه، وأنه ليس فيه ما يدعو إلى عبادته، {لا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا} فكأنه قيل: قد بان لنا أن هذه الأوثان مخلوقة ناقصة، لا تملك نفعا ولا ضرا، ولا موتا ولا حياة ولا نشورا، وأن من هذا وصفه، لا يستحق أدنى أدنى أدنى مثقال مثقال مثقال ذرة من العبادة والتأله، والقلوب لا بد أن تطلب معبودا تألهه وتسأله حوائجها، فقال -حاثا لهم على من يستحق العبادة- {فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ} فإنه هو الميسر له، المقدر، المجيب لدعوة من دعاه في أمر دينه ودنياه (١) {وَاعْبُدُوهُ} وحده لا شريك له، لكونه الكامل النافع الضار، المتفرد بالتدبير، {وَاشْكُرُوا لَهُ} وحده، لكون جميع ما وصل ويصل إلى الخلق من النعم فمنه، وجميع ما اندفع ويندفع من النقم عنهم فهو الدافع لها. {إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} يجازيكم على ما عملتم، وينبئكم بما أسررتم وأعلنتم، فاحذروا القدوم عليه وأنتم على شرككم، وارغبوا فيما يقربكم إليه، ويثيبكم -عند القدوم- عليه.
{إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “Eğer bilirseniz” bunu; o halde meseleleri kavrayın ve neyin tercih edilmeye daha layık olduğuna bakın! Onlara Allah'a kulluk ve takvayı emredince, putlara tapmaktan nehyetti ve onların noksanlığını, ibadete layık olmadıklarını beyan ederek şöyle dedi: {إِنَّمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا وَتَخْلُقُونَ إِفْكًا} “Siz Allah'ı bırakıp ancak birtakım putlara tapıyor ve asılsız iftiralar uyduruyorsunuz.” Onları kendi ellerinizle yontup şekil veriyorsunuz, onlara ilah isimleri uyduruyorsunuz ve onlara tapılmasını emrederek, buna sarılarak yalan uyduruyorsunuz. {إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Şüphesiz Allah'ı bırakıp taptıklarınız” noksanlığı gereği ve kendisinde tapılmayı gerektirecek bir şey bulunmadığından, {لا يَمْلِكُونَ لَكُمْ رِزْقًا} “size rızık vermeye güç yetiremezler.” Sanki şöyle denilmiş gibidir: Bize aşikâr oldu ki bu putlar yaratılmış, noksan varlıklardır; ne faydaya ne zarara, ne ölüme ne hayata ne de yeniden diriltmeye maliktirler. Sıfatı bu olan bir varlık, ibadet ve kulluktan zerre ağırlığınca en ufak bir şeyi bile hak etmez. Kalpler ise mutlaka kulluk edeceği ve ihtiyaçlarını isteyeceği bir mabut arar. İşte bunun üzerine ibadete layık olan Zât'a teşvik ederek şöyle dedi: {فَابْتَغُوا عِنْدَ اللَّهِ الرِّزْقَ} “O halde rızkı Allah katında arayın”; çünkü rızkı kolaylaştıran, takdir eden ve din ile dünya işinde kendisine dua edenin duasına icabet eden O'dur (1). {وَاعْبُدُوهُ} “O'na kulluk edin!” Tek olarak, ortağı bulunmaksızın O'na kulluk edin; çünkü O kâmildir, fayda ve zarar verendir, idarede tektir. {وَاشْكُرُوا لَهُ} “ve O'na şükredin!” Yalnızca O'na şükredin; zira yaratılmışlara ulaşmış ve ulaşacak olan bütün nimetler O'ndandır ve onlardan defedilen ve defedilecek olan bütün belaları defeden de yalnız O'dur. {إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “Ancak O'na döndürüleceksiniz.” Yaptıklarınıza karşılık size ceza ve mükafat verecek, gizlediğinizi ve açığa vurduğunuzu size haber verecektir. O halde şirkiniz üzere iken O'nun huzuruna çıkmaktan sakının; sizi O'na yaklaştıracak ve huzuruna vardığınızda size sevap kazandıracak şeylere rağbet edin!
9544. Metin
{أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ} يوم القيامة {إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} كما قال تعالى: {وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ} .
{أَوَلَمْ يَرَوْا كَيْفَ يُبْدِئُ اللَّهُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ} “Görmediler mi Allah yaratmayı nasıl başlatıyor, sonra onu tekrar iade ediyor?” Kıyamet gününde [tekrar diriltecektir]. {إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ} “Şüphesiz bu, Allah'a pek kolaydır.” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ} “Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır.”
9545. Metin
{قُلْ} لهم، إن حصل معهم ريب وشك في الابتداء: {سِيرُوا فِي الأرْضِ} بأبدانكم وقلوبكم {فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ} فإنكم ستجدون أمما من الآدميين والحيوانات، لا تزال توجد شيئا فشيئا، وتجدون النبات والأشجار، كيف تحدث وقتا بعد وقت، وتجدون السحاب والرياح ونحوها، مستمرة في تجددها، بل الخلق دائما في بدء وإعادة، فانظر إليهم وقت موتتهم الصغرى -النوم- وقد هجم عليهم الليل بظلامه، فسكنت منهم الحركات، وانقطعت منهم الأصوات، وصاروا في فرشهم ومأواهم كالميتين، ثم إنهم لم يزالوا على ذلك طول ليلهم، حتى انفلق الإصباح، فانتبهوا من رقدتهم، وبعثوا من موتتهم، قائلين: " الحمد لله الذي أحيانا بعد ما أماتنا وإليه النشور "
Eğer ilk yaratılış hususunda kendilerinde bir şüphe ve tereddüt hasıl olursa onlara {قُلْ} “De ki:” Bedenleriniz ve kalplerinizle {سِيرُوا فِي الأرْضِ} “Yeryüzünde gezip dolaşın da” {فَانْظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ} “yaratılışı nasıl başlattığına bir bakın!” Zira sizler peyderpey var edilmeye devam eden insan ve hayvan ümmetleri bulacaksınız; bitkilerin ve ağaçların vakit vakit nasıl meydana geldiğini bulacaksınız; bulutların, rüzgârların ve benzerlerinin sürekli yenilendiğini göreceksiniz. Hatta yaratılış daima bir başlama ve iade içindedir. Gece karanlığıyla üzerlerine çöktüğünde onların küçük ölümleri olan uyku vaktine bir bak! Hareketleri durur, sesleri kesilir, yataklarında ve barınaklarında ölüler gibi olurlar. Sonra bütün geceleri boyunca bu halde kalmaya devam ederler, nihayet sabah aydınlığı yarıldığında uykularından uyanır ve ölümlerinden diriltilirler de şöyle derler: "Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamdolsun, dönüş ancak O'nadır."
9546. Metin
ولهذا قال: {ثُمَّ اللَّهُ} بعد الإعادة {يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الآخِرَةَ} وهي النشأة التي لا تقبل موتا ولا نوما، وإنما هو الخلود والدوام في إحدى الدارين. {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} فقدرته تعالى لا يعجزها شيء وكما قدر بها على ابتداء الخلق، فقدرته على الإعادة من باب أولى وأحرى.
İşte bundan dolayı şöyle buyurmuştur: [Yaratılışı tekrar ettikten] {ثُمَّ اللَّهُ} “Sonra Allah” {يُنْشِئُ النَّشْأَةَ الآخِرَةَ} “ahiret hayatını da meydana getirecektir.” Bu öyle bir yaratılıştır ki ölümü ve uykuyu kabul etmez; ancak iki yurttan birinde ebediyet ve devamlılık söz konusudur. {إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” Allah Teâlâ'nın kudretini hiçbir şey aciz bırakamaz. O kudretiyle yaratmayı başlatmaya güç yetirdiği gibi, yeniden yaratmaya güç yetirmesi evleviyetle ve pek tabiidir.
9547. Metin
{يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ} أي: هو المنفرد بالحكم الجزائي، وهو إثابة الطائعين ورحمتهم، وتعذيب العاصين والتنكيل بهم. {وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ} أي: ترجعون إلى الدار، التي بها تجري عليكم أحكام عذابه ورحمته، فاكتسبوا في هذه الدار، ما هو من أسباب رحمته من الطاعات، وابتعدوا من أسباب عذابه، وهي المعاصي.
{يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَيَرْحَمُ مَنْ يَشَاءُ} “O dilediğine azap eder, dilediğine de merhamet eder.” Yani itaat edenlere sevap ve merhamet etmek, isyan edenlere azap edip ibretlik ceza vermek şeklindeki cezalandırma ve mükâfatlandırma hükmünde tek olan O'dur. {وَإِلَيْهِ تُقْلَبُونَ} “Ancak O'na döndürüleceksiniz.” Yani üzerinizde O'nun azap ve rahmet hükümlerinin cereyan edeceği yurda döndürüleceksiniz. O halde bu yurtta O'nun rahmetinin sebeplerinden olan taatleri kazanın ve azabının sebepleri olan günahlardan uzak durun!
9548. Metin
{وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ وَلا فِي السَّمَاءِ} أي: يا هؤلاء المكذبون، المتجرؤن على المعاصي، لا تحسبوا أنه مغفول عنكم، أو معجزون لله في الأرض ولا في السماء، فلا تغرنكم قدرتكم وما زينت لكم أنفسكم وخدعتكم، من النجاة من عذاب الله، فلستم بمعجزين الله في جميع أقطار العالم.
{وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الأرْضِ وَلا فِي السَّمَاءِ} “Siz ne yerde ne de gökte [O'nu] aciz bırakamazsınız.” Yani ey günahlara cüret eden o yalanlayıcılar! Sizden gafil kalındığını veya yerde ve gökte Allah'ı aciz bırakabileceğinizi sanmayın! Gücünüz ve nefislerinizin Allah'ın azabından kurtulacağınıza dair süsleyip sizi aldattığı şeyler sizi kandırmasın; zira siz âlemin hiçbir bucağında Allah'ı aciz bırakamazsınız.
9549. Metin
{وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ} يتولاكم، فيحصل لكم مصالح دينكم ودنياكم، {وَلا نَصِيرٍ} ينصركم، فيدفع عنكم المكاره.
{وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ وَلِيٍّ} “Sizin için Allah'tan başka ne bir dost vardır” -ki sizi sahiplenip din ve dünyanıza ait faydaları1 temin etsin-, {وَلا نَصِيرٍ} “ne de bir yardımcı [vardır]” -ki size yardım edip hoşlanmadığınız şeyleri sizden savuştursun-.
9550. Metin
{٢٣} {وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَلِقَائِهِ أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} .
{23} {وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَلِقَائِهِ أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve işte onlar için elem dolu bir azap vardır.”
9551. Metin
يخبر تعالى من هم الذين زال عنهم الخير، وحصل لهم الشر، وأنهم الذين كفروا به وبرسله، وبما جاءوهم به، وكذبوا بلقاء الله، فليس عندهم إلا الدنيا، فلذلك قدموا على ما أقدموا عليه من الشرك والمعاصي، لأنه ليس في قلوبهم ما يخوفهم من عاقبة ذلك، ولهذا قال تعالى: {أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي} أي: فلذلك لم يعلموا سببا واحدا يحصلون به الرحمة، وإلا لو طمعوا في رحمته، لعملوا لذلك أعمالا والإياس من رحمة الله من أعظم المحاذير، وهو نوعان: إياس الكفار منها، وتركهم جميع سبب يقربهم منها، وإياس العصاة، بسبب كثرة جناياتهم أوحشتهم، فملكت قلوبهم، فأحدث لها الإياس، {وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} أي: مؤلم موجع. وكأن هذه الآيات معترضات بين كلام إبراهيم ﵇ لقومه، وردهم عليه، والله أعلم بذلك.
Allah Teâlâ kendilerinden hayrın zail olduğu ve şerre uğrayan kimselerin kimler olduğunu haber vermektedir. Bunlar O'nu, resullerini ve onların getirdiklerini inkâr eden, Allah'a kavuşmayı yalanlayan kimselerdir; zira onların nazarında dünyadan başka bir şey yoktur. Bu sebeple işledikleri şirk ve günahlara cüret etmişlerdir; çünkü kalplerinde bunun akıbetinden kendilerini korkutacak bir şey yoktur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {أُولَئِكَ يَئِسُوا مِنْ رَحْمَتِي} “işte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir.” Yani bu sebeple rahmete nail olacakları tek bir sebep bile bilmemişlerdir; zira O'nun rahmetini umsalardı bunun için ameller işlerlerdi. Allah'ın rahmetinden ümit kesmek ise en büyük sakıncalardandır ve iki kısımdır: Kâfirlerin O'nun rahmetinden ümit kesmesi ve kendilerini O'na yaklaştıracak bütün sebepleri terk etmeleridir; bir de günahkârların, cürümlerinin çokluğunun kendilerine dehşet verip kalplerini istila etmesi sebebiyle ümitsizliğe düşmeleridir. {وَأُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “ve işte onlar için elem dolu bir azap vardır” yani acı veren, can yakan bir azap vardır. Sanki bu ayetler, İbrahim'in -aleyhisselâm- kavmine olan sözleri ile kavminin ona verdiği cevap arasında birer ara cümle (cümle-i mu'tarıza) gibidir; en doğrusunu Allah bilir.
9552. Metin
{٢٤-٢٥} {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلا أَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنْجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ * وَقَالَ إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} .
{24-25} {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلا أَنْ قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ فَأَنْجَاهُ اللَّهُ مِنَ النَّارِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ * وَقَالَ إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا وَمَأْوَاكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “Kavminin cevabı ise sadece: «Onu öldürün ya da yakın!» demelerinden ibaret oldu. Allah da onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için ibretler vardır. [İbrahim] dedi ki: «Siz sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi bağı uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde birbirinizi inkâr edecek ve birbirinize lanet edeceksiniz. Barınağınız ateştir ve sizin hiçbir yardımcınız da yoktur.»”
9553. Metin
أي: فما كان مجاوبة قوم إبراهيم إبراهيم حين دعاهم إلى ربه قبول دعوته، والاهتداء بنصحه، ورؤية نعمة الله عليهم بإرساله إليهم، وإنما كان مجاوبتهم له شر مجاوبة.
Yani İbrahim'in kavmi, İbrahim kendilerini Rabbine davet ettiğinde onun davetini kabul etmemiş, nasihatiyle hidayet bulmamış ve onun kendilerine gönderilmesindeki Allah'ın nimetini görmemiştir; bilakis ona verdikleri cevap, cevapların en kötüsü olmuştur.
9554. Metin
{قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ} أشنع القتلات، وهم أناس مقتدرون، لهم السلطان، فألقوه في النار {فَأَنْجَاهُ اللَّهُ} منها.
Öldürmelerin en çirkiniyle {قَالُوا اقْتُلُوهُ أَوْ حَرِّقُوهُ} “«Onu öldürün ya da yakın!» dediler.” Onlar güçlü, iktidar sahibi kimselerdi; böylece onu ateşe attılar. {فَأَنْجَاهُ اللَّهُ} “Allah da onu” o ateşten “kurtardı.”
9555. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} فيعلمون صحة ما جاءت به الرسل، وبِرَّهُمْ ونصحهم، وبطلان قول من خالفهم وناقضهم، وأن المعارضين للرسل كأنهم تواصوا وحث بعضهم بعضا على التكذيب.
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için ibretler vardır.” Böylece resullerin getirdiği şeylerin doğruluğunu, onların iyiliğini ve samimi nasihatlerini, onlara muhalefet edip karşı çıkanların sözlerinin batıl olduğunu ve resullere karşı çıkanların sanki birbirlerine yalanlamayı tavsiye edip teşvik etmiş gibi olduklarını bilirler.
9556. Metin
{وَقَالَ} لهم إبراهيم في جملة ما قاله من نصحه: {إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} أي: غاية ذلك، مودة في الدنيا ستنقطع وتضمحل، {ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا} أي: يتبرأ كل من العابدين والمعبودين من الآخر {وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} فكيف تتعلقون بمن يعلم أنه سيتبرأ من عابديه ويلعنهم؟ " و " أن مأوى الجميع، العابدين والمعبودين " النَّار " وليس أحد ينصرهم من عذاب الله، ولا يدفع عنهم عقابه.
İbrahim onlara yaptığı nasihatleri meyanında {وَقَالَ} “[İbrahim] dedi ki:” {إِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْثَانًا مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “«Siz sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi bağı uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz.” Yani bunun nihayeti, dünyada kesilip yok olacak bir sevgiden ibarettir. {ثُمَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًا} “Sonra kıyamet gününde birbirinizi inkâr edecek ve birbirinize lanet edeceksiniz.»” Yani tapanlar ile tapılanların her biri diğerinden teberri edip uzaklaşacaktır; {وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} “İnsanlar bir araya toplandıkları zaman [o taptıkları], onlara düşman olurlar ve onların ibadetlerini inkâr ederler.” O halde tapanlarından teberri edeceği ve onlara lanet edeceği bilinen kimselere nasıl bağlanırsınız? Hem tapanların hem de tapılanların hepsinin barınağı ateştir ve hiç kimse onları Allah'ın azabından kurtaramaz, O'nun cezasını onlardan savuşturamaz.
9557. Metin
{٢٦-٢٧} {فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ} .
{26-27} {فَآمَنَ لَهُ لُوطٌ وَقَالَ إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ} “Bunun üzerine Lût ona iman etti ve [İbrahim]: «Doğrusu ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir» dedi. Biz ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık; onun zürriyetine peygamberliği ve kitabı verdik. Dünyada da ona mükâfatını verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.”
9558. Metin
أي: لم يزل إبراهيم ﵊ يدعو قومه، وهم مستمرون على عنادهم، إلا أنه آمن له بدعوته لوط، الذي نبأه الله، وأرسله إلى قومه كما سيأتي ذكره.
Yani İbrahim -aleyhisselâm- kavmini sürekli davet etti, onlarsa inatlarına devam ettiler; ancak Allah'ın peygamber kıldığı ve zikri geleceği üzere kavmine resul olarak gönderdiği Lût, onun davetine uyarak ona iman etti.
9559. Metin
{وَقَالَ} إبراهيم حين رأى أن دعوة قومه لا تفيدهم شيئا: {إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي} أي: هاجر أرض السوء، ومهاجر إلى الأرض المباركة، وهي الشام، {إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ} أي: الذي له القوة، وهو يقدر على هدايتكم، ولكنه حَكِيمٌ ما اقتضت حكمته ذلك، ولما اعتزلهم وفارقهم، وهم بحالهم، لم يذكر الله عنهم أنه أهلكهم بعذاب، بل ذكر اعتزاله إياهم، وهجرته من بين أظهرهم.
Kavmini davet etmenin onlara hiçbir fayda vermediğini görünce İbrahim {وَقَالَ} “dedi ki:” {إِنِّي مُهَاجِرٌ إِلَى رَبِّي} “«Doğrusu ben Rabbime hicret ediyorum.»” Yani kötülük diyarını terk edip mübarek topraklara -ki orası Şam'dır- hicret ediyorum. {إِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ} “«Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir»” yani kuvvet sahibidir, sizi hidayete erdirmeye güç yetirir; fakat O Hakîm'dir, hikmeti bunu iktiza etmemiştir. İbrahim onlardan uzaklaşıp ayrıldığında onlar aynı halleri üzereydiler; Allah Teâlâ onları bir azapla helak ettiğini zikretmemiş, bilakis İbrahim'in onlardan uzaklaşmasını ve aralarından hicret edişini zikretmiştir.
9560. Metin
فأما ما يذكر في الإسرائيليات، أن الله تعالى فتح على قومه باب البعوض، فشرب دماءهم، وأكل لحومهم، وأتلفهم عن آخرهم، فهذا يتوقف الجزم به على الدليل الشرعي، ولم يوجد، فلو كان الله استأصلهم بالعذاب لذكره كما ذكر إهلاك الأمم المكذبة، ولكن لعل من أسرار ذلك، أن الخليل ﵇ من أرحم الخلق وأفضلهم [وأحلمهم] وأجلهم، فلم يدع على قومه كما دعا غيره، ولم يكن الله ليجري بسببه عذابا عاما.
İsrailiyat haberlerinde zikredilen, Allah Teâlâ'nın onun kavmine sivrisinek kapısını açtığı, onların kanlarını içip etlerini yediği ve son ferdine kadar onları yok ettiği şeklindeki rivayetlere kesin olarak hükmetmek şer'i bir delile bağlıdır; bu konuda ise bir delil bulunmamaktadır. Şayet Allah onları azapla kökten yok etmiş olsaydı, yalanlayan ümmetlerin helakini zikrettiği gibi bunu da zikrederdi. Fakat belki de bunun hikmetlerinden biri; Halil'in -aleyhisselâm- yaratılmışların en merhametlisi, en faziletlisi, [en halimi] ve en yücelerinden biri olması, başkalarının dua ettiği gibi kavminin aleyhine beddua etmemesi ve Allah'ın da onun vesilesiyle umumi bir azap göndermemesi olabilir.
9561. Metin
ومما يدل على ذلك، أنه راجع الملائكة في إهلاك قوم لوط، وجادلهم، ودافع عنهم، وهم ليسوا قومه، والله أعلم بالحال.
Buna delalet eden hususlardan biri de Lût kavminin helaki konusunda meleklerle müzakere etmesi, onlarla tartışması ve kendi kavmi olmadıkları halde onları savunmuş olmasıdır; halin doğrusunu Allah bilir.
9562. Metin
{وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ} أي: بعد ما هاجر إلى الشام {وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ} فلم يأت بعده نبي إلا من ذريته، ولا نزل كتاب إلا على ذريته، حتى ختموا بالنبي (١) محمد ﷺ وعليهم أجمعين.
Şam'a hicret ettikten sonra {وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ} “Biz ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık;” {وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ} “onun zürriyetine peygamberliği ve kitabı verdik.” Artık ondan sonra gelen her peygamber mutlaka onun soyundan gelmiş ve indirilen her kitap mutlaka onun zürriyetine indirilmiştir; nihayet bu silsile Nebi (1) Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile -ve hepsinin üzerine olsun- son bulmuştur.
9563. Metin
وهذا [من] أعظم المناقب والمفاخر، أن تكون مواد الهداية والرحمة والسعادة والفلاح في ذريَّته، وعلى أيديهم اهتدى المهتدون، وآمن المؤمنون، وصلح الصالحون. {وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا} من الزوجة الجميلة فائقة الجمال، والرزق الواسع، والأولاد، الذين بهم قرت عينه، ومعرفة الله ومحبته، والإنابة إليه.
Hidayet, rahmet, saadet ve kurtuluş vesilelerinin onun zürriyetinde bulunması, hidayete erenlerin onların vesilesiyle hidayet bulması, müminlerin onların eliyle iman etmesi ve salihlerin onların eliyle salah bulması en büyük menkıbelerden ve iftihar vesilelerindendir. Son derece güzel bir eş, geniş rızık, göz aydınlığı olan evlatlar, Allah'ı tanıma (marifetullah), O'nun sevgisi ve O'na yönelme (inabe) şeklinde {وَآتَيْنَاهُ أَجْرَهُ فِي الدُّنْيَا} “Dünyada da ona mükâfatını verdik.”
9564. Metin
{وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ} بل هو ومحمد صلى الله عليهما وسلم أفضل الصالحين على الإطلاق، وأعلاهم منزلة، فجمع الله له بين سعادة الدنيا والآخرة.
{وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ} “Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.” Bilakis o ve Muhammed1 -sallallâhu aleyhimâ ve sellem- mutlak olarak salihlerin en faziletlisi ve mertebece en yücesidirler. Böylece Allah, onun için dünya ve ahiret saadetini bir araya getirmiştir.
9565. Metin
{٢٨-٣٥} {وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ * أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنْكَرَ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ * قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ} إلى آخر القصة.
{28-35} {وَلُوطًا إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ إِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ أَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِينَ * أَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ وَتَقْطَعُونَ السَّبِيلَ وَتَأْتُونَ فِي نَادِيكُمُ الْمُنْكَرَ فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ * قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ} “Lût'u da [gönderdik]. Hani o kavmine şöyle demişti: «Gerçekten siz, âlemlerde sizden önce hiç kimsenin yapmadığı pek çirkin bir hayasızlığı yapıyorsunuz! Siz gerçekten erkeklere gidecek, yol kesecek ve meclislerinizde o münkeri (çirkin işi) işleyecek misiniz?» Kavminin cevabı ise ancak: «Eğer doğrulardan isen bize Allah'ın azabını getir!» demelerinden ibaret oldu. [Lût]: «Rabbim! Bozguncu kavme karşı bana yardım et!» dedi.” Kıssanın sonuna kadar.
9566. Metin
تقدم أن لوطا ﵇ آمن لإبراهيم، وصار من المهتدين به، وقد ذكروا أنه ليس من ذرية إبراهيم، وإنما هو ابن أخي إبراهيم.
Lût'un -aleyhisselâm- İbrahim'e iman ettiği ve onunla hidayet bulanlardan olduğu daha önce geçmişti. Âlimler onun İbrahim'in zürriyetinden olmadığını, bilakis İbrahim'in kardeşinin oğlu olduğunu zikretmişlerdir.
9567. Metin
فقوله تعالى: {وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ} وإن كان عاما، فلا يناقض كون لوط نبيا رسولا وهو ليس من ذريته، لأن الآية جيء بها لسياق المدح والثناء على الخليل، وقد أخبر أن لوطا اهتدى على يديه، ومن اهتدى على يديه أكمل ممن اهتدى من ذريته بالنسبة إلى فضيلة الهادي، والله أعلم.
Allah Teâlâ'nın: {وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ} “onun zürriyetine peygamberliği ve kitabı verdik” buyruğu genel bir ifade olsa da Lût'un onun zürriyetinden olmadığı halde resul bir nebi olmasıyla çelişmez. Çünkü bu ayet Halil'i övme ve sena etme bağlamında getirilmiştir; Lût'un da onun eliyle hidayete erdiği haber verilmiştir. Hidayete vesile olanın fazileti açısından kendi eliyle hidayete eren kimse, zürriyetinden hidayete eren kimseden daha kâmildir; en doğrusunu Allah bilir.
9568. Metin
فأرسل الله لوطا إلى قومه، وكانوا مع شركهم، قد جمعوا بين فعل الفاحشة في الذكور، وتقطيع السبيل، وفشو المنكرات في مجالسهم، فنصحهم لوط عن هذه الأمور، وبيَّن لهم قبائحها في نفسها، وما تئول إليه من العقوبة البليغة، فلم يرعووا ولم يذكروا. {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ}
Allah Lût'u kavmine gönderdi. Onlar şirkleriyle birlikte erkeklerle hayasızlık yapmayı, yol kesmeyi ve meclislerinde kötülüklerin yaygınlaşmasını bir arada toplamışlardı. Lût onlara bu hususlarda nasihat etti; bu fiillerin bizzat kendilerindeki çirkinlikleri ve varacağı şiddetli cezayı onlara açıkladı. Fakat onlar vazgeçmediler ve ibret almadılar. {فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلا أَنْ قَالُوا ائْتِنَا بِعَذَابِ اللَّهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ} “Kavminin cevabı ise ancak: «Eğer doğrulardan isen bize Allah'ın azabını getir!» demelerinden ibaret oldu.”
9569. Metin
فأيس منهم نبيهم، وعلم استحقاقهم العذاب، وجزع من شدة تكذيبهم له، فدعا عليهم و {قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ} فاستجاب الله دعاءه، فأرسل الملائكة لإهلاكهم.
Bunun üzerine nebileri onlardan ümidini kesti, azabı hak ettiklerini bildi ve kendisini şiddetle yalanlamalarından dolayı hüzne kapıldı; böylece aleyhlerine dua etti ve {قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ} “[Lût]: «Rabbim! Bozguncu kavme karşı bana yardım et!» dedi.” Allah da onun duasına icabet etti ve onları helak etmek üzere melekleri gönderdi.
9570. Metin
فمروا بإبراهيم قبل، وبشروه بإسحاق، ومن وراء إسحاق يعقوب، ثم سألهم إبراهيم أين يريدون؟ فأخبروه أنهم يريدون إهلاك قوم لوط، فجعل يراجعهم ويقول: {إِنَّ فِيهَا لُوطًا} فقالوا له: {لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ إِلا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ} ثم مضوا حتى أتوا لوطا، فساءه مجيئهم، وضاق بهم ذرعا، بحيث إنه لم يعرفهم، وظن أنهم من جملة أبناء السبيل الضيوف، فخاف عليهم من قومه، فقالوا له: {لا تَخَفْ وَلا تَحْزَنْ} وأخبروه أنهم رسل الله.
Melekler önce İbrahim'e uğradılar ve ona İshak'ı, İshak'ın ardından da Yakub'u müjdelediler. Sonra İbrahim onlara nereye gitmek istediklerini sordu. Onlar da Lût kavmini helak etmek istediklerini bildirdiler. İbrahim onlarla müzakere etmeye başlayıp: {إِنَّ فِيهَا لُوطًا} “«Şüphesiz orada Lût da var»” dedi. Onlar da kendisine: {لَنُنَجِّيَنَّهُ وَأَهْلَهُ إِلا امْرَأَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ} “«Biz onu ve karısı hariç ailesini mutlaka kurtaracağız; o geride kalanlardan oldu»” dediler. Sonra oradan geçip Lût'a geldiler. Onların gelişi Lût'u üzdü ve onlar sebebiyle içi daraldı; zira onları tanımamış, misafir yolcular zannetmiş ve kavminin onlara kötülük yapmasından korkmuştu. Melekler ona: {لا تَخَفْ وَلا تَحْزَنْ} “«Korkma ve üzülme!»” dediler ve Allah'ın elçileri olduklarını haber verdiler.
9571. Metin
{إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلا امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ إِنَّا مُنزلُونَ عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا} أي: عذابا {مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ} فأمروه أن يسري بأهله ليلا فلما أصبحوا، قلب الله عليهم ديارهم، فجعل عاليها سافلها، وأمطر عليهم حجارة من سجيل متتابعة حتى أبادتهم وأهلكتهم، فصاروا سَمَرًا من الأسمار، وعبرة من العِبر.
{إِنَّا مُنَجُّوكَ وَأَهْلَكَ إِلا امْرَأَتَكَ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ إِنَّا مُنزلُونَ عَلَى أَهْلِ هَذِهِ الْقَرْيَةِ رِجْزًا} “«Biz seni ve karın hariç aileni mutlaka kurtaracağız; o geride kalanlardan oldu. Şüphesiz biz yoldan çıkmaları sebebiyle bu memleket halkının üzerine... bir azap indireceğiz»” yani gökten bir azap {مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ} [indireceğiz]. Ona ailesiyle birlikte geceleyin yola çıkmasını emrettiler. Sabah olunca Allah onların yurtlarını altüst etti; üstünü altına getirdi ve üzerlerine peş peşe pişmiş çamurdan taşlar yağdırdı; nihayet onları kökten kazıyıp helak etti. Böylece dillerde dolaşan birer ibretlik hikâye ve ibretlerden bir ibret oldular.
9572. Metin
{وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} أي: تركنا من ديار قوم لوط، آثارا بينة لقوم يعقلون العِبر بقلوبهم، [فينتفعون بها] ، كما قال تعالى: {وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ وَبِاللَّيْلِ أَفَلا تَعْقِلُونَ}
{وَلَقَدْ تَرَكْنَا مِنْهَا آيَةً بَيِّنَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “Andolsun ki biz akleden bir kavim için ondan apaçık bir ibret nişanesi bıraktık.” Yani Lût kavminin yurtlarından, ibretleri kalpleriyle akleden [ve onlardan faydalanan] bir kavim için apaçık izler bıraktık; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ وَبِاللَّيْلِ أَفَلا تَعْقِلُونَ} “Şüphesiz siz sabahleyin ve geceleyin onların yanından geçip gidiyorsunuz; hâlâ akletmeyecek misiniz?”
9573. Metin
{٣٦-٣٧} {وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الآخِرَ وَلا تَعْثَوْا فِي الأرْضِ مُفْسِدِينَ * فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ} .
{36-37} {وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَارْجُوا الْيَوْمَ الآخِرَ وَلا تَعْثَوْا فِي الأرْضِ مُفْسِدِينَ * فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ} “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı [gönderdik]. O dedi ki: «Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, ahiret gününü umun ve yeryüzünde bozguncular olarak taşkınlık yapmayın!» Fakat onu yalanladılar. Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında dizüstü çökekaldılar.”
9574. Metin
أي {و} أرسلنا {إِلَى مَدْيَنَ} القبيلة المعروفة المشهورة {شُعَيْبًا} فأمرهم بعبادة الله وحده لا شريك له، والإيمان بالبعث ورجائه، والعمل له، ونهاهم عن الإفساد في الأرض، ببخس المكاييل والموازين، والسعي بقطع الطرق، فكذبوه فأخذهم عذاب الله {فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ} {٣٨-٤٠} {وَعَادًا وَثَمُودَ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِرِينَ} .
Yani {و} [ve biz] bilinen meşhur kabile olan {إِلَى مَدْيَنَ} “Medyen'e de” [kardeşleri] {شُعَيْبًا} “Şuayb'ı” [gönderdik]. O, onlara bir ve tek olup ortağı bulunmayan Allah'a kulluk etmelerini, yeniden dirilişe iman edip onu ummalarını ve onun için amel etmelerini emretti; ölçü ve tartıları eksiltmek ve yol kesmeye yeltenmek suretiyle yeryüzünde fesat çıkarmaktan onları nehyetti. Fakat onu yalanladılar, bunun üzerine Allah'ın azabı onları yakaladı ve {فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ} “yurtlarında dizüstü çökekaldılar.” {38-40} {وَعَادًا وَثَمُودَ وَقَدْ تَبَيَّنَ لَكُمْ مِنْ مَسَاكِنِهِمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَكَانُوا مُسْتَبْصِرِينَ} “Âd ve Semûd'u da [helak ettik]. Nitekim [onların akıbeti] kaldıkları yerlerden size apaçık belli olmuştur. Şeytan onlara amellerini süslemiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Oysa onlar gerçeği görebilecek basirete sahiptiler.”
9575. Metin
أي: وكذلك ما فعلنا بعاد وثمود، وقد علمتم قصصهم، وتبين لكم بشيء تشاهدونه بأبصاركم من مساكنهم وآثارهم التي بانوا عنها، وقد جاءتهم رسلهم بالآيات البينات، المفيدة للبصيرة، فكذبوهم وجادلوهم. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ} حتى ظنوا أنها أفضل مما جاءتهم به الرسل.
Yani aynı şekilde Âd ve Semûd'a yaptıklarımız da böyledir. Siz onların kıssalarını bilmektesiniz; ayrılıp gittikleri meskenlerinden ve kalıntılarından gözlerinizle müşahede ettiğiniz şeylerle bu durum size apaçık belli olmuştur. Resulleri onlara basireti sağlayan apaçık ayetlerle gelmişti; fakat onları yalanladılar ve onlarla mücadele ettiler. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ} “Şeytan onlara amellerini süslemiş”; nihayet amellerinin resullerin getirdiği şeylerden daha üstün olduğunu zannetmişlerdir.
9576. Metin
{وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مُوسَى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ * فَكُلا أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الأرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} .
{وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مُوسَى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ * فَكُلا أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الأرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} “Kārûn'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da [helak ettik]. Andolsun ki Mûsâ onlara apaçık delillerle gelmişti; fakat onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar. Oysa [bizi] geçip kurtulacak değillerdi. Böylece her birini günahı sebebiyle yakalayıverdik. Onlardan kiminin üzerine taş yağdıran bir fırtına gönderdik, kimini o korkunç çığlık yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.”
9577. Metin
وكذلك قارون، وفرعون، وهامان، حين بعث الله إليهم موسى بن عمران، بالآيات البينات، والبراهين الساطعات، فلم ينقادوا، واستكبروا في الأرض، [على عباد الله فأذلوهم، وعلى الحق فردوه فلم يقدروا على النجاء حين نزلت بهم العقوبة] {وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ} الله، ولا فائتين، بل سلموا واستسلموا.
Aynı şekilde Kārûn, Firavun ve Hâmân da; Allah onlara İmran oğlu Mûsâ'yı apaçık ayetler ve parlak delillerle gönderdiğinde boyun eğmediler ve yeryüzünde büyüklük tasladılar [Allah'ın kullarına karşı kibirlenip onları zelil kıldılar ve hakka karşı çıkarak onu reddettiler; ceza başlarına indiğinde ise kurtulmaya güç yetiremediler]. Onlar Allah'ı {وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ} “geçip kurtulacak değillerdi” ve O'nu atlatamazlardı; bilakis teslim olup boyun eğmek zorunda kaldılar.
9578. Metin
{فَكُلا} من هؤلاء الأمم المكذبة {أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ} على قدره، وبعقوبة مناسبة له، {فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا} أي: عذابا يحصبهم، كقوم عاد، حين أرسل الله عليهم الريح العقيم، و {سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ}
Bu yalanlayan ümmetlerin {فَكُلا} “her birini”, günahının miktarınca ve kendisine uygun bir ceza ile {أَخَذْنَا بِذَنْبِهِ} “günahı sebebiyle yakalayıverdik.” {فَمِنْهُمْ مَنْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا} “Onlardan kiminin üzerine taş yağdıran bir fırtına gönderdik” yani onları taşa tutan bir azap gönderdik; nitekim Allah üzerlerine kasıp kavuran rüzgârı gönderdiğinde ve {سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ} “Onu yedi gece sekiz gün aralıksız üzerlerine musallat etti. Artık o kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi serilip kalmış görürsün” [buyurduğunda] Âd kavmine böyle yapmıştır.
9579. Metin
{وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ} كقوم صالح، {وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الأرْضَ} كقارون، {وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا} كفرعون وهامان وجنودهما.
Salih'in kavmi gibi {وَمِنْهُمْ مَنْ أَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ} “kimini o korkunç çığlık yakaladı”, Kārûn gibi {وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الأرْضَ} “kimini yerin dibine geçirdik” ve Firavun, Hâmân ve orduları gibi {وَمِنْهُمْ مَنْ أَغْرَقْنَا} “kimini de suda boğduk.”
9580. Metin
{وَمَا كَانَ اللَّهُ} أي: ما ينبغي ولا يليق به تعالى أن يظلمهم لكمال عدله، وغناه التام عن جميع الخلق. {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} منعوها حقها التي هي بصدده، فإنها مخلوقة لعبادة الله وحده، فهؤلاء وضعوها في غير موضعها، وأشغلوها بالشهوات والمعاصي، فضروها غاية الضرر، من حيث ظنوا أنهم ينفعونها.
{وَمَا كَانَ اللَّهُ} Yani adaleti tam olduğundan ve bütün yaratılmışlardan tamamen müstağni bulunduğundan Allah Teâlâ'nın onlara zulmetmesi yakışmaz ve O'nun şanına yaraşmaz. {وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ} “fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” Onu yönelmesi gereken haklarından mahrum bıraktılar. Zira nefis, yalnızca Allah'a ibadet etmesi için yaratılmıştır; onlarsa nefislerini ait olmadığı yere koydular, onu şehvetlerle ve günahlarla meşgul ettiler; böylece ona fayda verdiklerini zannederken son derece zarar verdiler.
9581. Metin
{٤١ - ٤٣} {مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ * إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * وَتِلْكَ الأمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَا إِلا الْعَالِمُونَ} .
{41-43} {مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتًا وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ * إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * وَتِلْكَ الأمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَا إِلا الْعَالِمُونَ} “Allah'tan başka dostlar edinenlerin misali, bir yuva edinen örümceğin misali gibidir. Hâlbuki evlerin en çürüğü elbette örümcek yuvasıdır; keşke bilselerdi! Şüphesiz Allah, onların kendisini bırakıp da neye yalvardıklarını bilir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. İşte biz bu misalleri insanlar için veriyoruz; fakat onları ancak ilim sahipleri akleder.”
9582. Metin
هذا مثل ضربه الله لمن عبد معه غيره، يقصد به التعزز والتَّقَوِّي والنفع، وأن الأمر بخلاف مقصوده، فإن مثله كمثل العنكبوت، اتخذت بيتا يقيها من الحر والبرد والآفات، {وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ} أضعفها وأوهاها {لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ} فالعنكبوت من الحيوانات الضعيفة، وبيتها من أضعف البيوت، فما ازدادت باتخاذه إلا ضعفا، كذلك هؤلاء الذين يتخذون من دونه أولياء، فقراء عاجزون من جميع الوجوه، وحين اتخذوا الأولياء من دونه يتعززون بهم ويستنصرونهم، ازدادوا ضعفا إلى ضعفهم، ووهنا إلى وهنهم.
Bu, Allah'ın, izzet bulmak, güçlenmek ve fayda görmek kastıyla Kendisiyle birlikte başkasına ibadet eden kimse için verdiği bir misaldir; gerçek ise onun kastettiğinin tam aksinedir. Zira onun hali, kendisini sıcaktan, soğuktan ve afetlerden korusun diye bir yuva edinen örümceğin hali gibidir. {وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ} Yani evlerin en zayıfı ve en çürüğü {لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ} “elbette örümcek yuvasıdır.” Zira örümcek zayıf hayvanlardandır, evi de evlerin en zayıfıdır; o yuva edinmekle ancak zayıflığını artırmıştır. Tıpkı bunun gibi O'ndan başka veliler/dostlar edinen kimseler de her bakımdan muhtaç ve acizdirler; O'ndan başka veliler edinip onlarla izzet bulmaya ve onlardan yardım istemeye kalkıştıklarında, zayıflıklarına zayıflık, gevşekliklerine gevşeklik katmışlardır.
9583. Metin
فإنهم اتكلوا عليهم في كثير من مصالحهم، وألقوها عليهم، وتخلوا هم عنها، على أن أولئك سيقومون بها، فخذلوهم، فلم يحصلوا منهم على طائل، ولا أنالوهم من معونتهم أقل نائل.
Çünkü onlar menfaatlerinin birçoğunda onlara güvendiler, işlerini onlara havale ettiler ve onların bu işleri yerine getireceği zannıyla kendileri bunları bıraktılar; onlar ise kendilerini yüzüstü bıraktılar. Böylece onlardan hiçbir fayda elde edemedikleri gibi, onların yardımından en ufak bir paya bile nail olamadılar.
9584. Metin
فلو كانوا يعلمون حقيقة العلم، حالهم وحال من اتخذوهم، لم يتخذوهم، ولتبرأوا منهم، ولتولوا الرب القادر الرحيم، الذي إذا تولاه عبده وتوكل عليه، كفاه مئونة دينه ودنياه، وازداد قوة إلى قوته، في قلبه وفي بدنه وحاله وأعماله.
Eğer kendi hallerini ve edindikleri o varlıkların durumunu gerçek bir ilimle bilselerdi, onları veli edinmezler, onlardan teberri edip uzaklaşırlar ve kulu Kendisini dost edinip O'na tevekkül ettiğinde din ve dünya külfetine karşı kuluna kâfi gelen, kalbinde, bedeninde, halinde ve amellerinde gücüne güç katan o Kâdir ve Rahîm olan Rabbi dost edinirlerdi.
9585. Metin
ولما بين نهاية ضعف آلهة المشركين، ارتقى من هذا إلى ما هو أبلغ منه، وأنها ليست بشيء، بل هي مجرد أسماء سموها، وظنون اعتقدوها، وعند التحقيق، يتبين للعاقل بطلانها وعدمها، ولهذا قال: {إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ} أي: إنه تعالى يعلم -وهو عالم الغيب والشهادة- أنهم ما يدعون من دون الله شيئا موجودا، ولا إلها له حقيقة، كقوله تعالى: {إِنْ هِيَ إِلا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنزلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ} وقوله: {وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وإن هم إلا يخرصون}
Müşriklerin ilahlarının son derece zayıf olduğunu beyan edince, bundan daha beliğ bir mertebeye yükselerek onların hiçbir şey olmadığını, bilakis onların taktığı birtakım isimler ve inandıkları zandan ibaret bulunduğunu, tahkik edildiğinde akıl sahibi kimseye onların batıl ve yok hükmünde olduğunun aşikâr olacağını bildirdi. Bundan dolayı şöyle buyurdu: {إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ} “Şüphesiz Allah, onların kendisini bırakıp da neye yalvardıklarını bilir.” Yani gaybı ve şehadeti bilen Allah Teâlâ bilir ki onlar Allah'ı bırakıp var olan hiçbir şeye ve hakikati bulunan hiçbir ilaha yalvarmamaktadırlar; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إِنْ هِيَ إِلا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنزلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ} “Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir” ve şöyle buyurmuştur: {وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وإن هم إلا يخرصون} “Allah'tan başka ortaklara yalvaranlar neye uyuyorlar? Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.”
9586. Metin
{وَهُوَ الْعَزِيزُ الحكيم} الذي له القوة جميعا، التي قهر بها جميع المخلوقات، {الْحَكِيمُ} الذي يضع الأشياء مواضعها، الذي أحسن كل شيء خلقه، وأتقن ما أمره.
{وَهُوَ الْعَزِيزُ الحكيم} “O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bütün yaratılmışları kahrettiği kudretin bütünü O'na aittir. {الْحَكِيمُ} “hüküm ve hikmet sahibidir” ki eşyayı yerli yerine koyandır, yarattığı her şeyi güzel kılan ve emrettiği her şeyi sağlam yapandır.
9587. Metin
{وَتِلْكَ الأمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ} أي: لأجلهم ولانتفاعهم وتعليمهم، لكونها من الطرق الموضحة للعلوم، ولأنها تقرب الأمور المعقولة بالأمور المحسوسة، فيتضح المعنى المطلوب بسببها، فهي مصلحة لعموم الناس.
{وَتِلْكَ الأمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ} “İşte biz bu misalleri insanlar için veriyoruz” yani onların yararlanması, faydalanması ve talimi için veriyoruz; çünkü misaller ilimleri açıklayan yollardandır, akılla kavranan meseleleri duyularla hissedilen şeylere yaklaştırır ve bu vesileyle kastedilen mana açığa kavuşur. Dolayısıyla bu, bütün insanların maslahatınadır.
9588. Metin
{و} لكن {مَا يَعْقِلُهَا} بفهمها وتدبرها، وتطبيقها على ما ضربت له، وعقلها في القلب {إِلا الْعَالِمُونَ} أي: أهل العلم الحقيقي، الذين وصل العلم إلى قلوبهم.
{و} Fakat onları anlayıp tefekkür ederek, ne için getirildiyse ona tatbik ederek ve kalpte kavrayarak {مَا يَعْقِلُهَا} “onları akletmez”, {إِلا الْعَالِمُونَ} “ancak ilim sahipleri [akleder].” Yani ilmin kalplerine ulaştığı gerçek ilim ehli [akleder].
9589. Metin
وهذا مدح للأمثال التي يضربها، وحثٌّ على تدبرها وتعقلها، ومدح لمن يعقلها، وأنه عنوان على أنه من أهل العلم، فعلم أن من لم يعقلها ليس من العالمين.
Bu, O'nun getirdiği misallerin övülmesi, onların tefekkür edilip kavranmasına teşvik edilmesi, onları akleden kimselerin övülmesi ve onların ilim ehlinden olduğunun bir nişanesidir. Böylece onları akletmeyen kimsenin ilim ehlinden olmadığı anlaşılmış olur.
9590. Metin
والسبب في ذلك، أن الأمثال التي يضربها الله في القرآن، إنما هي للأمور الكبار، والمطالب العالية، والمسائل الجليلة، فأهل العلم يعرفون أنها أهم من غيرها، لاعتناء الله بها، وحثه عباده على تعقلها وتدبرها، فيبذلون جهدهم في معرفتها.
Bunun sebebi şudur: Allah'ın Kur'an'da verdiği misaller ancak büyük meseleler, yüce hedefler ve mühim konular içindir. İlim ehli, Allah'ın onlara özen göstermesi ve kullarını onları tefekkür edip kavramaya teşvik etmesi sebebiyle bunların diğer meselelerden daha mühim olduğunu bilir ve onları öğrenmek hususunda olanca gayretlerini sarf ederler.
9591. Metin
وأما من لم يعقلها، مع أهميتها، فإن ذلك دليل على أنه ليس من أهل العلم، لأنه إذا لم يعرف المسائل المهمة، فعدم معرفته غيرها من باب أولى وأحرى. ولهذا، أكثر ما يضرب الله الأمثال في أصول الدين ونحوها.
Önemine rağmen onları akledemeyen kimseye gelince; bu durum onun ilim ehlinden olmadığına delildir. Zira mühim meseleleri bilmeyenin diğerlerini bilmemesi evleviyetle ve pek tabiidir. Bundan dolayıdır ki Allah misallerin çoğunu dinin asılları (usûlü'd-dîn) ve benzeri konularda verir.
9592. Metin
{٤٤} {خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} .
{44} {خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} “Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı. Şüphesiz bunda müminler için kesin bir ayet (ibret nişanesi) vardır.”
9593. Metin
أي: هو تعالى المنفرد بخلق السماوات، على علوها وارتفاعها وسعتها وحسنها وما فيها من الشمس والقمر والكواكب والملائكة، والأرض وما فيها من الجبال والبحار والبراري والقفار والأشجار ونحوها، وكل ذلك خلقه بالحق، أي: لم يخلقها عبثا ولا سدى، ولا لغير فائدة، وإنما خلقها، ليقوم أمره وشرعه، ولتتم نعمته على عباده، وليروا من حكمته وقهره وتدبيره، ما يدلهم على أنه وحده معبودهم ومحبوبهم وإلههم. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} على كثير من المطالب الإيمانية، إذا تدبرها المؤمن رأى ذلك فيها عيانا.
Yani yüceliği, yüksekliği, genişliği, güzelliği ve içindeki güneş, ay, yıldızlar ve meleklerle birlikte gökleri; dağları, denizleri, ovaları, çölleri, ağaçları ve benzerleriyle birlikte yeri yaratmada tek olan Allah Teâlâ'dır. Bütün bunları hak ile yaratmıştır; yani onları boşuna, başıboş ve gayesiz yaratmamıştır. Bilakis O bunları emrinin ve şeriatının ayakta durması, kulları üzerindeki nimetinin tamamlanması ve O'nun hikmetinden, kahrından ve tedbirinden, kendilerine tek mabutlarının, sevgililerinin ve ilahlarının yalnızca O olduğunu gösterecek delilleri görmeleri için yaratmıştır. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz bunda müminler için kesin bir ayet vardır” ki bu, pek çok imani taleplere dair bir ayettir; mümin onu tefekkür ettiğinde bunu onda ayan beyan görür.
9594. Metin
{٤٥} {اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلاةَ إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ} .
{45} {اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلاةَ إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ} “Kitaptan sana vahyolunanı oku ve namazı dosdoğru kıl! Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise elbette en büyüktür. Allah ne yaptığınızı bilir.”
9595. Metin
يأمر تعالى بتلاوة وحيه وتنزيله، وهو هذا الكتاب العظيم، ومعنى تلاوته اتباعه، بامتثال ما يأمر به، واجتناب ما ينهى عنه، والاهتداء بهداه، وتصديق أخباره، وتدبر معانيه، وتلاوة ألفاظه، فصار تلاوة لفظه جزء المعنى وبعضه، وإذا كان هذا معنى تلاوة الكتاب، علم أن إقامة الدين كله، داخلة في تلاوة الكتاب. فيكون قوله: {وَأَقِمِ الصَّلاةَ} من باب عطف الخاص على العام، لفضل الصلاة وشرفها، وآثارها الجميلة، وهي {إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ}
Allah Teâlâ vahyini ve indirdiği bu yüce Kitabı okumayı/tilavet etmeyi emretmektedir. Onun tilavetinin manası ise; emrettiği şeyleri yerine getirmek, yasakladığı şeylerden sakınmak, hidayetiyle hidayet bulmak, haberlerini tasdik etmek, manalarını tefekkür etmek ve lafızlarını okumak suretiyle ona tabi olmaktır. Böylece lafzının tilaveti bu mananın bir cüzü ve bir parçası olmuştur. Kitabın tilavetinin anlamı bu olunca, dinin tamamını ikame etmenin Kitabın tilavetine dahil olduğu anlaşılmış olur. Bu durumda O'nun: {وَأَقِمِ الصَّلاةَ} “ve namazı dosdoğru kıl!” buyruğu, namazın fazileti, şerefi ve güzel eserleri sebebiyle has olanın âm olana atfedilmesi kabilinden olur. Bu eserler de şudur: {إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ} “Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”
9596. Metin
والفحشاء: كل ما استعظم واستفحش من المعاصي التي تشتهيها النفوس.
Fahşâ (hayasızlık); nefislerin arzuladığı günahlardan büyük ve çirkin görülen her şeydir.
9597. Metin
والمنكر: كل معصية تنكرها العقول والفطر.
Münker (kötülük) ise akılların ve fıtratların çirkin bulup inkâr ettiği her günahtır.
9598. Metin
ووجه كون الصلاة تنهى عن الفحشاء والمنكر، أن العبد المقيم لها، المتمم لأركانها وشروطها وخشوعها، يستنير قلبه، ويتطهر فؤاده، ويزداد إيمانه، وتقوى رغبته في الخير، وتقل أو تعدم رغبته في الشر، فبالضرورة، مداومتها والمحافظة عليها على هذا الوجه، تنهى عن الفحشاء والمنكر، فهذا من أعظم مقاصدها وثمراتها. وثَمَّ في الصلاة مقصود أعظم من هذا وأكبر، وهو ما اشتملت عليه من ذكر الله، بالقلب واللسان والبدن. فإن الله تعالى، إنما خلق الخلق (١) لعبادته، وأفضل عبادة تقع منهم الصلاة، وفيها من عبوديات الجوارح كلها، ما ليس في غيرها، ولهذا قال: {وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ}
Namazın hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymasının veçhi şudur: Onu ikame eden, rükünlerini, şartlarını ve huşûunu tam yerine getiren kulun kalbi nurlanır, gönlü temizlenir, imanı artar, hayra olan arzusu güçlenir, şerre olan arzusu ise azalır veya tamamen yok olur. Dolayısıyla namaza bu şekilde devam etmek ve onu muhafaza etmek, zorunlu olarak hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar; bu da namazın en büyük gayelerinden ve semerelerinden biridir. Namazda bundan daha yüce ve daha büyük bir maksat daha vardır ki o da kalp, dil ve bedenle Allah'ı zikretmeyi içermesidir. Zira Allah Teâlâ mahlukatı (1) ancak Kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır; onlardan sadır olan ibadetlerin en faziletlisi ise namazdır. Namazda bütün azaların kulluğundan öyle paylar vardır ki başkasında bulunmaz. İşte bundan dolayı: {وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ} “Allah'ı zikretmek ise elbette en büyüktür” buyurmuştur.
9599. Metin
ويحتمل أنه لما أمر بالصلاة ومدحها، أخبر أن ذكره تعالى خارج الصلاة أكبر من الصلاة، كما هو قول جمهور المفسرين، لكن الأول أولى، لأن الصلاة أفضل من الذكر خارجها، ولأنها -كما تقدم- بنفسها من أكبر الذكر.
Şu mana da muhtemeldir: Namazı emredip onu övünce, müfessirlerin çoğunluğunun görüşü olduğu üzere, namazın dışındaki Allah Teâlâ'yı zikretmenin namazdan daha büyük olduğunu haber vermiştir. Fakat birinci mana daha evladır; çünkü namaz onun dışındaki zikirden daha faziletlidir ve daha önce geçtiği üzere namazın bizzat kendisi en büyük zikirdendir.
9600. Metin
{وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ} من خير وشر، فيجازيكم على ذلك أكمل الجزاء وأوفاه.
{وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ} “Allah ne yaptığınızı bilir.” Hayırdan ve şerden [yaptıklarınızı bilir] ve buna karşılık size1 en kâmil ve en tastamam karşılığı verir.
9601. Metin
{٤٦} {وَلا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِلا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَأُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} .
{46} {وَلا تُجَادِلُوا أَهْلَ الْكِتَابِ إِلا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِلا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَأُنْزِلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} “İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehliyle ancak en güzel yolla mücadele edin ve deyin ki: «Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuzdur.»”
9602. Metin
ينهى تعالى عن مجادلة أهل الكتاب، إذا كانت من غير بصيرة من المجادل، أو بغير قاعدة مرضية، وأن لا يجادلوا إلا بالتي هي أحسن، بحسن خلق ولطف ولين كلام، ودعوة إلى الحق وتحسينه، ورد عن الباطل وتهجينه، بأقرب طريق موصل لذلك، وأن لا يكون القصد منها مجرد المجادلة والمغالبة وحب العلو، بل يكون القصد بيان الحق وهداية الخلق، إلا من ظلم من أهل الكتاب، بأن ظهر من قصده وحاله، أنه لا إرادة له في الحق، وإنما يجادل على وجه المشاغبة والمغالبة، فهذا لا فائدة في جداله، لأن المقصود منها ضائع.
Allah Teâlâ, tartışan kimsede basiret bulunmadığı yahut razı olunan bir kurala dayanmadığı takdirde Kitap ehliyle mücadele etmekten nehyetmekte; onlarla ancak en güzel ahlakla, nezaketle, tatlı dille, hakka davet edip onu güzel göstererek, batıldan sakındırıp onu en kestirme yoldan çirkinliğini ortaya koyarak ve en güzel yolla mücadele edilmesini emretmektedir. Bu mücadelenin maksadı sırf tartışmak, galip gelmek ve üstünlük taslama arzusu olmamalı; bilakis kastı hakkı açıklamak ve yaratılanları hidayete erdirmek olmalıdır. Ancak Kitap ehlinden zulmedenler müstesnadır; şöyle ki maksadından ve halinden hakkı arama iradesinin olmadığı, sırf kargaşa çıkarmak ve baskın çıkmak için mücadele ettiği açığa çıkan kimseyle mücadele etmenin hiçbir faydası yoktur, çünkü tartışmanın maksadı kaybolmuştur.
9603. Metin
{وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنزلَ إِلَيْنَا وَأُنزلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ} أي: ولتكن مجادلتكم لأهل الكتاب مبنية على الإيمان بما أنزل إليكم وأنزل إليهم، وعلى الإيمان برسولكم ورسولهم، وعلى أن الإله واحد، ولا تكن مناظرتكم إياهم [على وجه] يحصل به (١) القدح في شيء من الكتب الإلهية، أو بأحد من الرسل، كما يفعله الجاهل عند مناظرة الخصوم، يقدح بجميع ما معهم، من حق وباطل، فهذا ظلم، وخروج عن الواجب وآداب النظر، فإن الواجب، أن يرد ما مع الخصم من الباطل، ويقبل ما معه من الحق، ولا يرد الحق لأجل قوله، ولو كان كافرا. وأيضا، فإن بناء مناظرة أهل الكتاب، على هذا الطريق، فيه إلزام لهم بالإقرار بالقرآن، وبالرسول الذي جاء به، فإنه إذا تكلم في الأصول الدينية التي اتفقت عليها الأنبياء والكتب، وتقررت عند المتناظرين، وثبتت حقائقها عندهما، وكانت الكتب السابقة والمرسلون مع القرآن ومحمد ﷺ قد بينتها ودلت عليها وأخبرت بها، فإنه يلزم التصديق بالكتب كلها، والرسل كلهم، وهذا من خصائص الإسلام.
{وَقُولُوا آمَنَّا بِالَّذِي أُنزلَ إِلَيْنَا وَأُنزلَ إِلَيْكُمْ وَإِلَهُنَا وَإِلَهُكُمْ وَاحِدٌ} “ve deyin ki: «Bize indirilene de size indirilene de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir...»” Yani Kitap ehliyle münazaranız, size ve onlara indirilenlere iman esası üzerine, sizin resulünüze ve onların resulüne iman üzerine ve ilahın bir ve tek olduğu esası üzerine kurulu olsun. Hasım ile tartışırken cahil kimsenin yaptığı gibi, onlarla münazaranız ilahi kitaplardan herhangi birine yahut resullerden birine dil uzatılmasına sebep olacak [bir şekilde] (1) olmasın ki cahil kimse hasmının beraberindeki hak ve batıl her şeye dil uzatır. Bu ise bir zulümdür, vacipten ve ilmi münazara adabından çıkmaktır. Zira vacip olan; hasmın beraberindeki batılı reddetmek, beraberindeki hakkı ise kabul etmektir; kâfir bile olsa sırf o söyledi diye hak reddedilmez. Ayrıca Kitap ehliyle münazarayı bu yol üzerine bina etmekte, onların Kur'an'ı ve onu getiren Resulü ikrar etmelerini ilzam etme (bağlayıcı kılma) vardır. Çünkü peygamberlerin ve kitapların üzerinde ittifak ettiği dini asıllardan bahsedildiğinde, bu asıllar münazara eden her iki tarafça kararlaştırılıp hakikatleri her ikisince sabit olduğunda ve önceki kitaplar ile peygamberler, Kur'an ve Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bunları beyan edip göstermiş ve haber vermiş olunca, bütün kitapları ve bütün resulleri tasdik etmek zorunlu hale gelir; bu da İslam'ın özelliklerindendir.
9604. Metin
فأما أن يقال: نؤمن بما دل عليه الكتاب الفلاني، دون الكتاب الفلاني وهو الحق الذي صدق ما قبله، فهذا ظلم وجور، وهو يرجع إلى قوله بالتكذيب، لأنه إذا كذب القرآن الدال عليها، المصدق لما بين يديه من التوراة، فإنه مكذب لما زعم أنه به مؤمن.
Falan kitabın gösterdiği şeye inanırız da önceki kitapları doğrulayan hak kitap olduğu halde filan kitaba inanmayız denilmesine gelince; bu bir zulüm ve haksızlıktır ve netice itibarıyla yalanlama sözüne varır. Çünkü Tevrat'ın önünde bulunanları doğrulayan ve bu esaslara delalet eden Kur'an'ı yalanladığı takdirde, bizzat iman ettiğini iddia ettiği şeyi de yalanlamış olur.
9605. Metin
وأيضا، فإن كل طريق تثبت به (٢) نبوة أي: نبي كان، فإن مثلها وأعظم منها، دالة على نبوة محمد ﷺ، وكل شبهة يقدح بها في نبوة محمد ﷺ، فإن مثلها أو أعظم منها، يمكن توجيهها إلى نبوة غيره، فإذا ثبت بطلانها في غيره، فثبوت بطلانها في حقه ﷺ أظهر وأظهر.
Ayrıca herhangi bir peygamberin nübüvvetinin kendisiyle sabit olduğu her yolun benzeri ve daha büyüğü, Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- nübüvvetine de delalet etmektedir. Muhammed'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- nübüvvetine dil uzatılan her şüphenin benzeri veya daha büyüğü, diğer peygamberlerin nübüvvetine de yöneltilebilir. Diğer peygamberler hakkında bu şüphelerin batıl olduğu sabit olduğuna göre, onun -sallallâhu aleyhi ve sellem- hakkında batıl olduğunun sübutu çok daha açık ve aşikârdır.
9606. Metin
وقوله: {وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} أي: منقادون مستسلمون لأمره. ومن آمن به، واتخذه إلها، وآمن بجميع كتبه ورسله، وانقاد لله واتبع رسله، فهو السعيد، ومن انحرف عن هذا الطريق، فهو الشقي.
Âyetteki: {وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} “Ve biz O’na teslim olanlarız” buyruğu; O’nun emrine boyun eğen ve teslim olanlarız, demektir. Kim O’na12 iman eder, O’nu ilâh edinir, bütün kitaplarına ve peygamberlerine inanır, Allah’a boyun eğer ve O’nun peygamberlerine tâbi olursa işte bahtiyar olan odur. Kim de bu yoldan saparsa bedbaht olan odur.
9607. Metin
{٤٧ - ٤٨} {وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ فَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمِنْ هَؤُلاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلا الْكَافِرُونَ * وَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ} .
{47-48} {وَكَذَلِكَ أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ فَالَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَمِنْ هَؤُلاءِ مَنْ يُؤْمِنُ بِهِ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلا الْكَافِرُونَ * وَمَا كُنْتَ تَتْلُو مِنْ قَبْلِهِ مِنْ كِتَابٍ وَلا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ} “İşte böylece sana bu Kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Şunlardan da ona iman edenler vardır. Ayetlerimizi ancak kâfirler inkâr eder. Sen bundan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle de yazmıyordun; öyle olsaydı batıla uyanlar elbette şüpheye düşerlerdi.”
9608. Metin
أي: {وَكَذَلِكَ أَنزلْنَا إِلَيْكَ} يا محمد، هذا {الْكِتَاب} الكريم، المبين كل نبأ عظيم، الداعي إلى كل خلق فاضل، وأمر كامل، المصدق للكتب السابقة، المخبر به الأنبياء الأقدمون.
Yani ey Muhammed! Her büyük haberi açıklayan, her faziletli ahlaka ve kâmil emre davet eden, önceki kitapları doğrulayan ve geçmiş peygamberlerin haber verdiği bu yüce {الْكِتَاب} “Kitabı” {وَكَذَلِكَ أَنزلْنَا إِلَيْكَ} “İşte böylece sana... indirdik.”