9665. Metin
وهي مكية {١ - ٧} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} .
Mekkîdir. {1-7} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * غُلِبَتِ الرُّومُ * فِي أَدْنَى الأرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ * فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif. Lâm. Mîm. Rumlar yenilgiye uğradı. [Araplara] en yakın bir yerde. Hâlbuki onlar bu yenilgilerinin ardından galip geleceklerdir. Birkaç yıl içinde. Önünde de sonunda da emir Allah'ındır. O gün müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.”
9666. Metin
كانت الفرس والروم في ذلك الوقت من أقوى دول الأرض، وكان يكون بينهما من الحروب والقتال ما يكون بين الدول المتوازنة.
O dönemde Farslar ve Rumlar yeryüzünün en güçlü devletlerindendi; aralarında denk güçteki devletler arasında vuku bulan türden savaşlar ve çarpışmalar meydana gelirdi.
9667. Metin
وكانت الفرس مشركين يعبدون النار، وكانت الروم أهل كتاب ينتسبون إلى التوراة والإنجيل وهم أقرب إلى المسلمين من الفرس فكان المؤمنون يحبون غلبتهم وظهورهم على الفرس، وكان المشركون -لاشتراكهم والفرس في الشرك- يحبون ظهور الفرس على الروم.
Farslar ateşe tapan müşriklerdi; Rumlar ise Tevrat ve İncil'e mensup Kitap ehli idiler ve Müslümanlara Farslardan daha yakındılar. Bu yüzden müminler Rumların galip gelmesini ve Farslara üstünlük kurmasını arzu ediyorlardı. Müşrikler ise Farslarla şirkte ortak oldukları için Farsların Rumlara üstün gelmesini istiyorlardı.
9668. Metin
فظهر الفرس على الروم فغلبوهم غلبا لم يحط بملكهم بل بأدنى أرضهم، ففرح بذلك مشركو مكة وحزن المسلمون، فأخبرهم الله ووعدهم (١) أن الروم ستغلب الفرس.
Nitekim Farslar Rumlara üstün gelerek onları mağlup ettiler; bu yenilgi bütün mülklerini kuşatmamış, bilakis [Arap yarımadasına] en yakın topraklarında gerçekleşmişti. Mekke müşrikleri buna sevindi, Müslümanlar ise üzüldü. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara Rumların Farslara galip geleceğini haber verdi ve vaat etti (1).
9669. Metin
{فِي بِضْعِ سِنِينَ} تسع أو ثمان ونحو ذلك مما لا يزيد على العشر، ولا ينقص عن الثلاث، وأن غلبة الفرس للروم ثم غلبة الروم للفرس كل ذلك بمشيئته وقدره ولهذا قال: {لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ} فليس الغلبة والنصر لمجرد وجود الأسباب، وإنما هي لا بد أن يقترن بها القضاء والقدر.
{فِي بِضْعِ سِنِينَ} “Birkaç yıl içinde”; yani onu aşmayan ve üçten az olmayan sekiz, dokuz veya benzeri bir süre içinde [galip geleceklerdir]. Farsların Rumlara galip gelmesi, sonra da Rumların Farslara galip gelmesi, bütün bunlar O'nun meşieti ve takdiri iledir. İşte bundan dolayı: {لِلَّهِ الأمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُ} “Önünde de sonunda da emir Allah'ındır” buyurmuştur. Zira üstünlük ve zafer sırf sebeplerin bulunmasıyla gerçekleşmez; ona mutlaka kaza ve kaderin eşlik etmesi gerekir.
9670. Metin
{وَيَوْمَئِذٍ} أي: يوم يغلب الروم الفرس ويقهرونهم {يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ} أي: يفرحون بانتصارهم على الفرس وإن كان الجميع كفارا ولكن بعض الشر أهون من بعض ويحزن يومئذ المشركون.
{وَيَوْمَئِذٍ} “O gün” yani Rumların Farslara galip gelip onları kahrettiği gün {يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ} “müminler sevineceklerdir; Allah'ın yardımıyla. O, dilediğine yardım eder.” Yani her iki taraf da kâfir olsa bile -çünkü kötülüğün bir kısmı diğerinden daha ehvendir- onların Farslara karşı zafer kazanmasına sevinecekler, o gün müşrikler ise üzüleceklerdir.
9671. Metin
{وَهُوَ الْعَزِيزُ} الذي له العزة التي قهر بها الخلائق أجمعين يؤتي الملك من يشاء وينزع الملك ممن يشاء ويعز من يشاء ويذل من يشاء. {الرَّحيم} بعباده المؤمنين حيث قيض لهم من الأسباب التي تسعدهم وتنصرهم ما لا يدخل في الحساب.
{وَهُوَ الْعَزِيزُ} “O, el-Azîz'dir (mutlak güç sahibidir)”; bütün yaratılmışları boyun eğdirdiği izzet O'na aittir; dilediğine mülkü verir, dilediğinden mülkü çeker alır; dilediğini aziz kılar, dilediğini de zelil eder. {الرَّحيم} “er-Rahîm'dir (merhameti bol olandır)”; mümin kullarına1 [karşı merhametlidir], zira onlar için kendilerini mutlu kılacak ve onlara yardım edip zafere ulaştıracak hesaba gelmez sebepler takdir buyurmuştur.
9672. Metin
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ} .
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ} “[Bu] Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden asla caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar dünya hayatının sadece dış görünüşünü bilirler; ahiretten ise büsbütün gafildirler.”
9674. Metin
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ} فتيقنوا ذلك واجزموا به واعلموا أنه لا بد من وقوعه.
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ وَعْدَهُ} “[Bu] Allah'ın vaadidir. Allah vaadinden asla caymaz.” Bundan kesin olarak emin olun, buna kesin kanaat getirin ve bunun mutlaka gerçekleşeceğini bilin!
9675. Metin
فلما نزلت هذه الآيات التي فيها هذا الوعد صدق بها المسلمون، وكفر بها المشركون حتى تراهن بعض المسلمين وبعض المشركين على مدة سنين عينوها، فلما جاء الأجل الذي ضربه الله انتصر الروم على الفرس وأجلوهم من بلادهم التي أخذوها منهم وتحقق وعد الله.
Bu vaadi içeren ayetler indiğinde Müslümanlar onu tasdik etti, müşrikler ise inkâr etti; hatta Müslümanlardan bazıları ile müşriklerden bazıları belirledikleri bir yıl süresi üzerine bahse tutuştular. Allah'ın tayin ettiği vakit geldiğinde Rumlar Farslara galip geldi, onları kendilerinden aldıkları memleketlerinden çıkarıp sürdüler ve böylece Allah'ın vaadi gerçekleşti.
9676. Metin
وهذا من الأمور الغيبية التي أخبر بها الله قبل وقوعها ووجدت في زمان من أخبرهم الله بها من المسلمين والمشركين. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} أن ما وعد الله به حق فلذلك يوجد فريق منهم يكذبون بوعد الله، ويكذبون آياته.
Bu, vuku bulmasından önce Allah'ın haber verdiği ve Allah'ın kendilerine bunu haber verdiği Müslümanların ve müşriklerin zamanında gerçekleşen gaybi hususlardandır. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} “Fakat insanların çoğu bilmezler” ki Allah'ın vaat ettiği şey haktır; bundan dolayı onların içinden Allah'ın vaadini yalanlayan ve O'nun ayetlerini tekzip eden bir fırka bulunur.
9677. Metin
وهؤلاء الذين لا يعلمون أي: لا يعلمون بواطن الأشياء وعواقبها. وإنما {يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} فينظرون إلى الأسباب ويجزمون بوقوع الأمر الذي في رأيهم انعقدت أسباب وجوده ويتيقنون عدم الأمر الذي لم يشاهدوا له من الأسباب المقتضية لوجوده شيئا، فهم واقفون مع الأسباب غير ناظرين إلى مسببها المتصرف فيها.
Bu bilmeyen kimseler; işlerin içyüzünü ve akıbetlerini bilmezler. Onlar sadece {يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “dünya hayatının sadece dış görünüşünü bilirler.” Sebeplere bakarlar; kendi görüşlerine göre varlık sebepleri teşekkül etmiş şeyin kesinlikle gerçekleşeceğine hükmederler, varlığını gerektiren sebeplerden hiçbirini görmedikleri şeyin ise kesinlikle meydana gelmeyeceğine kani olurlar. Böylece sebepleri çekip çeviren Müsebbib'e (sebepleri Yaratan'a) bakmaksızın sırf sebeplerin yanında takılıp kalırlar.
9678. Metin
{وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ} قد توجهت قلوبهم وأهواؤهم وإراداتهم إلى الدنيا وشهواتها وحطامها فعملت لها وسعت وأقبلت بها وأدبرت وغفلت عن الآخرة، فلا الجنة تشتاق إليها ولا النار تخافها وتخشاها ولا المقام بين يدي الله ولقائه يروعها ويزعجها وهذا علامة الشقاء وعنوان الغفلة عن الآخرة.
{وَهُمْ عَنِ الآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ} “ahiretten ise büsbütün gafildirler.” Kalpleri, hevaları ve iradeleri dünyaya, onun şehvetlerine ve geçici metaına yönelmiştir; onun için çalışıp çabalamış, onunla meşgul olup durmuş ve ahiretten gafil kalmışlardır. Ne cennete özlem duyarlar, ne cehennemden korkup çekinirler, ne de Allah'ın huzurunda durmak ve O'na kavuşmak onları ürpertip telaşlandırır. İşte bu, bedbahtlığın alameti ve ahiretten gafletin göstergesidir.
9679. Metin
ومن العجب أن هذا القسم من الناس قد بلغت بكثير منهم الفطنة والذكاء في ظاهر الدنيا إلى أمر يحير العقول ويدهش الألباب.
Şaşılacak husus şudur ki insanlardan bu zümrenin çoğunda dünyanın zahirine dair anlayış ve zekâ, akılları hayrete düşürecek ve zihinleri dehşete sevk edecek bir dereceye ulaşmıştır.
9680. Metin
وأظهروا من العجائب الذرية (١) والكهربائية والمراكب البرية والبحرية والهوائية ما فاقوا به وبرزوا وأعجبوا بعقولهم ورأوا غيرهم عاجزا عما أقدرهم الله عليه، فنظروا إليهم بعين الاحتقار والازدراء وهم مع ذلك أبلد الناس في أمر دينهم وأشدهم غفلة عن آخرتهم وأقلهم معرفة بالعواقب، قد رآهم أهل البصائر النافذة في جهلهم يتخبطون وفي ضلالهم يعمهون وفي باطلهم يترددون (٢) نسوا الله فأنساهم أنفسهم أولئك هم الفاسقون.
Atomik (1) ve elektriksel harikalardan; kara, deniz ve hava taşıtlarından öyle şeyler ortaya koymuşlardır ki bunlarla öne geçmiş, sivrilmiş, akıllarını beğenmiş ve Allah'ın kendilerine güç yetirdiği şeylerden başkalarının aciz kaldığını görerek onlara küçümseme ve hor görme nazarıyla bakmışlardır. Bununla birlikte onlar dinleri hususunda insanların en ahmakları, ahiretlerinden en gafil olanları ve akıbetleri en az bilenleridir. Keskin basiret sahipleri onları cehaletleri içinde bocalarken, dalaletleri içinde körü körüne yüzerken ve batılları içinde bocalayıp dururken (2) görmüşlerdir: Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendi nefislerini unutturdu; işte onlar yoldan çıkmış fasıkların ta kendileridir.
9681. Metin
ثم ٣ نظروا إلى ما أعطاهم الله وأقدرهم عليه من الأفكار الدقيقة في الدنيا وظاهرها و [ما] حرموا من العقل العالي فعرفوا ٤ أن الأمر لله والحكم له في عباده وإن هو إلا توفيقه وخذلانه فخافوا ٥ ربهم وسألوه أن يتم لهم ما وهبهم من نور العقول والإيمان حتى يصلوا إليه، ويحلوا بساحته [وهذه الأمور لو قارنها الإيمان وبنيت عليه لأثمرت الرُّقِيَّ العالي والحياة الطيبة، ولكنها لما بني كثير منها على الإلحاد لم تثمر إلا هبوط الأخلاق وأسباب الفناء والتدمير] ٦ .
Sonra 3 [basiret sahipleri], Allah'ın onlara bahşettiği ve onları muktedir kıldığı dünya ve onun zahirine dair ince fikirlere ve yüce akıldan [nelerden] mahrum bırakıldıklarına baktılar da 4 emrin ve kulları hakkındaki hükmün Allah'a ait olduğunu, [bunun] ancak O'nun muvaffak kılması veya yüzüstü bırakması (hızlânı) ile gerçekleştiğini anladılar. Bunun üzerine Rablerinden korktular 5 ve O'na kavuşuncaya, huzuruna varıncaya dek kendilerine lütfettiği akıl ve iman nurunu tamamlamasını O'ndan niyaz ettiler. [Eğer bu hususlara iman eşlik etse ve onun üzerine bina edilselerdi, şüphesiz yüce bir yükseliş ve tertemiz bir hayat meyvesi verirlerdi. Fakat bunların birçoğu inkârcılık (ilhad) üzerine kurulduğu için ahlakın çöküşü ile helak ve yıkım sebeplerinden başka bir sonuç doğurmadı.] 6
9682. Metin
{٨ - ١٠} {أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ * أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الأرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ * ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ} .
{8-10} {أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُسَمًّى وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ * أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الأرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ * ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السُّوءَى أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ} “Onlar kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi? Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır. Gerçekten insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar? Onlar kendilerinden daha güçlü idiler; toprağı altüst etmişler ve onu bunların imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Resulleri onlara da apaçık delillerle gelmişti. Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi; fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. Sonra Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle kötülük yapanların akıbeti en kötü [azap] oldu.”
9683. Metin
أي: أفلم يتفكر هؤلاء المكذبون لرسل الله ولقائه {فِي أَنْفُسِهِمْ} فإن في أنفسهم آيات يعرفون (١) بها أن الذي أوجدهم من العدم سيعيدهم بعد ذلك وأن الذي نقلهم أطوارا من نطفة إلى علقة إلى مضغة إلى آدمي قد نفخ فيه الروح إلى طفل إلى شاب إلى شيخ إلى هرم، غير لائق أن يتركهم سدى مهملين لا ينهون ولا يؤمرون ولا يثابون ولا يعاقبون. {مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ} [أي] ليبلوكم أيكم أحسن عملا. {وَأَجَلٍ مُسَمًّى} أي: مؤقت بقاؤهما إلى أجل تنقضي به الدنيا وتجيء به القيامة وتبدل الأرض غير الأرض والسماوات.
Yani Allah'ın resullerini ve O'na kavuşmayı yalanlayanlar {فِي أَنْفُسِهِمْ} “kendi nefisleri hakkında” hiç düşünmediler mi? Zira kendilerini yoktan var eden Zât'ın bundan sonra onları tekrar dirilteceğini; onları nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, ardından içine ruh üflenmiş bir insana, sonra çocuğa, gence, yaşlıya ve piri faniye dönüştüren Zât'ın onları başıboş, terk edilmiş, emredilip nehyedilmeyen, mükâfatlandırılıp cezalandırılmayan varlıklar olarak bırakmasının O'nun şanına yaraşmayacağını anlayacakları (1) ayetler kendi nefislerinde mevcuttur. {مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلا بِالْحَقِّ} “Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile... yaratmıştır” [yani] hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için yaratmıştır. {وَأَجَلٍ مُسَمًّى} “ve belirlenmiş bir süre için”; yani her ikisinin bekası, dünyanın sona ereceği, kıyametin kopacağı ve yer ile göklerin başka bir şekle dönüştürüleceği muayyen bir vakte kadar takdir edilmiştir.
9684. Metin
{وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ} فلذلك لم يستعدوا للقائه ولم يصدقوا رسله التي أخبرت به وهذا الكفر عن غير دليل، بل الأدلة القاطعة قد دلت على البعث والجزاء، ولهذا نبههم على السير في الأرض والنظر في عاقبة الذين كذبوا رسلهم وخالفوا أمرهم ممن هم أشد من هؤلاء قوة وأكثر آثارا في الأرض من بناء قصور ومصانع ومن غرس أشجار ومن زرع وإجراء أنهار، فلم تغن عنهم قوتهم ولا نفعتهم آثارهم حين كذبوا رسلهم الذين جاءوهم بالبينات الدالات على الحق وصحة ما جاءوهم به، فإنهم حين ينظرون في آثار أولئك لم يجدوا إلا أمما بائدة وخلقا مهلكين ومنازل بعدهم موحشة وذم من الخلق عليهم متتابع. وهذا جزاء معجل نموذج للجزاء الأخروي ومبتدأ له.
{وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ} “Gerçekten insanların çoğu Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.” Bu yüzden O'na kavuşmaya hazırlanmamışlar ve bunu haber veren resullerini tasdik etmemişlerdir. Bu inkâr hiçbir delile dayanmamaktadır; bilakis kesin deliller yeniden dirilişe ve cezaya delalet etmiştir. Bundan dolayı yeryüzünde gezip dolaşmaya; saraylar ve kaleler inşa etmek, ağaçlar dikmek, ekin ekip nehirler akıtmak suretiyle bunlardan daha güçlü ve yeryüzünde daha çok eser sahibi olanlardan resullerini yalanlayan ve onların emrine muhalefet edenlerin akıbetine bakmaya dikkatlerini çekmiştir. Hakka ve getirdikleri şeylerin doğruluğuna delalet eden apaçık belgelerle kendilerine gelen resullerini yalanladıklarında, ne güçleri kendilerine bir fayda sağlamış ne de bıraktıkları eserler işlerine yaramıştır. Zira onların kalıntılarına baktıklarında helak olmuş ümmetlerden, yok edilmiş insanlardan, arkalarında kalan ıssız viranelerden ve mahlukatın peş peşe gelen kınamalarından başka bir şey bulamazlar. Bu, ahiret cezasının bir numunesi ve başlangıcı olan peşin bir cezadır.
9685. Metin
وكل هذه الأمم المهلكة لم يظلمهم الله بذلك الإهلاك وإنما ظلموا أنفسهم وتسببوا في هلاكها.
Helak edilen bütün bu ümmetlere Allah bu helak ile zulmetmemiştir; bilakis onlar kendi nefislerine zulmetmiş ve onun helakine bizzat sebep olmuşlardır.
9686. Metin
{ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السوأى} أي: الحالة السيئة الشنيعة، وصار ذلك داعيا لهم لأن {كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ} فهذا عقوبة لسوئهم وذنوبهم.
{ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَاءُوا السوأى} “Sonra kötülük yapanların akıbeti en kötü [azap] oldu.” Yani çok çirkin ve kötü bir hal oldu; bu durum onların {كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ} “Allah'ın ayetlerini yalanlamalarına ve onlarla alay etmelerine” sevk etti. Bu, onların kötülüklerinin ve günahlarının bir cezasıdır.
9687. Metin
ثم ذلك الاستهزاء والتكذيب يكون سببا لأعظم العقوبات وأعضل المثلات.
Sonra bu alay ve yalanlama, en büyük cezaların ve içinden çıkılmaz en çetin ibretlik cezaların sebebi olur.1
9688. Metin
{١١ - ١٦} {اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ * وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ * وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاءُ وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ * وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ * فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ} .
{11-16} {اللَّهُ يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ * وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ * وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاءُ وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ * وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ * فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ} “Allah mahlukatı ilkin yaratır, sonra onu tekrar diriltir; sonra da yalnız O'na döndürülürsünüz. Kıyametin kopacağı gün, mücrimler (günahkârlar) ümitsizlikten susup kalırlar. Ortak koştuklarından kendilerine hiçbir şefaatçi de bulunmaz; onlar ortaklarını inkâr ederler. Kıyametin kopacağı gün, işte o gün [birbirlerinden] ayrılırlar. İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar bir bahçe içinde sevinçle ağırlanırlar.”
9689. Metin
يخبر تعالى أنه المتفرد بإبداء المخلوقات ثم يعيدهم ثم إليه يرجعون بعد إعادتهم ليجازيهم بأعمالهم، ولهذا ذكر جزاء أهل الشر ثم جزاء أهل الخير فقال:
Allah Teâlâ mahlukatı ilk defa yaratmada tek olduğunu, sonra onları tekrar dirilteceğini, diriltildikten sonra da amellerinin karşılığını vermek üzere ancak Kendisine döndürüleceklerini haber vermektedir. Bundan dolayı önce şer ehlinin cezasını, sonra hayır ehlinin mükâfatını zikrederek şöyle buyurdu:
9690. Metin
{وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ} أي: يقوم الناس لرب العالمين ويردون القيامة عيانا، يومئذ {يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ} أي: ييأسون من كل خير. وذلك أنهم ما قدموا لذلك اليوم إلا الإجرام وهي الذنوب، من كفر وشرك ومعاصي، فلما قدموا أسباب العقاب ولم يخلطوها بشيء من أسباب الثواب، أيسوا وأبلسوا وأفلسوا وضل عنهم ما كانوا يفترونه، من نفع شركائهم وأنهم يشفعون لهم، ولهذا قال: {وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ} التي عبدوها مع الله {شُفَعَاءُ وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ} تبرأ المشركون ممن أشركوهم مع الله وتبرأ المعبودون وقالوا: {تَبَرَّأْنَا إِلَيْكَ مَا كَانُوا إِيَّانَا يَعْبُدُونَ} والتعنوا وابتعدوا، وفي ذلك اليوم يفترق أهل الخير والشر كما افترقت أعمالهم في الدنيا.
{وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ} Yani insanların Âlemlerin Rabbi için ayağa kalktığı ve kıyamete ayan beyan vardığı gün; işte o gün {يُبْلِسُ الْمُجْرِمُونَ} “mücrimler ümitsizlikten susup kalırlar.” Yani her türlü hayırdan ümitlerini keserler. Çünkü onlar o gün için küfür, şirk ve günahlardan ibaret olan cürümlerden başka hiçbir şey takdim etmemişlerdir. Cezanın sebeplerini takdim edip bunlara hiçbir sevap sebebi karıştırmayınca; ümitsizliğe düşmüş, susup kalmış, iflas etmiş ve ortaklarının fayda vereceği, kendilerine şefaat edeceği şeklindeki uydurmaları kaybolup gitmiştir. İşte bundan dolayı şöyle buyurmuştur: Allah'la birlikte taptıkları {وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائِهِمْ شُفَعَاءُ وَكَانُوا بِشُرَكَائِهِمْ كَافِرِينَ} “Ortak koştuklarından kendilerine hiçbir şefaatçi de bulunmaz; onlar ortaklarını inkâr ederler.” Müşrikler Allah'a ortak koştukları varlıklardan teberri edip uzaklaşırlar, tapınılan varlıklar da teberri ederek: {تَبَرَّأْنَا إِلَيْكَ مَا كَانُوا إِيَّانَا يَعْبُدُونَ} “«Sana teberri ettik; onlar bize tapmıyorlardı»” derler; birbirlerine lanet eder ve birbirinden uzaklaşırlar. O gün, tıpkı dünyada amelleri birbirinden ayrıldığı gibi, hayır ehli ile şer ehli de birbirinden ayrılır.
9691. Metin
{فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} آمنوا بقلوبهم وصدقوا ذلك بالأعمال الصالحة {فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ} فيها سائر أنواع النبات وأصناف المشتهيات، {يُحْبَرُونَ} أي: يسرون وينعمون بالمآكل اللذيذة والأشربة والحور الحسان والخدم والولدان والأصوات المطربات والسماع المشجي والمناظر العجيبة والروائح الطيبة والفرح والسرور واللذة والحبور مما لا يقدر أحد أن يصفه.
Kalpleriyle iman edip bunu salih amellerle doğrulayan {فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince,” onlar bitkilerin her türlüsünü ve arzulanan şeylerin bütün çeşitlerini barındıran {فَهُمْ فِي رَوْضَةٍ} “bir bahçe içinde” bulunurlar; {يُحْبَرُونَ} “sevinçle ağırlanırlar.” Yani hiç kimsenin tarif etmeye güç yetiremeyeceği lezzetli yiyecekler, içecekler, güzel huriler, hizmetçiler, gılmanlar, neşe veren nağmeler, dokunaklı ve güzel sesler, harikulade manzaralar, hoş kokular, ferahlık, sevinç, lezzet ve neşe ile sevindirilir ve nimetlendirilirler.
9692. Metin
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاءِ الآخِرَةِ فَأُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ} .
{وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَلِقَاءِ الآخِرَةِ فَأُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ} “İnkâr edip ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanlara gelince, işte onlar azabın içine hazır bulundurulurlar.”
9693. Metin
{١٦} {وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا} وجحدوا نعمه وقابلوها بالكفر {وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} التي جاءتهم بها رسلنا {فَأُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ} فيه، قد أحاطت بهم جهنم من جميع جهاتهم واطَّلع العذاب الأليم على أفئدتهم وشوى الحميم وجوههم وقطَّع أمعاءهم، فأين الفرق بين الفريقين وأين التساوي بين المنعمين والمعذبين؟ "
{16} {وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr eden”, O'nun nimetlerini yok sayıp nankörlükle karşılık veren {وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince” -ki resullerimiz bu ayetlerle gelmiştir- {فَأُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ} “işte onlar azabın içine hazır bulundurulurlar.” Cehennem onları her taraftan kuşatmış, can yakıcı azap yüreklerine kadar işlemiş, kaynar su yüzlerini kavurmuş ve bağırsaklarını parçalamıştır. İki zümre arasındaki fark nerededir; nimetlere erdirilenlerle azap görenlerin eşitliği nerede?
9694. Metin
{١٧ - ١٩} {فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ * وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ * يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} .
{17-19} {فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ * وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ * يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} “Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı tesbih edin! Göklerde ve yerde, günün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde hamd O'na mahsustur. O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır; ölümünün ardından yeri diriltir. İşte siz de [kabirlerinizden] böyle çıkarılacaksınız.”
9695. Metin
هذا إخبار عن تنزهه عن السوء والنقص وتقدسه عن أن يماثله أحد من الخلق وأمر للعباد أن يسبحوه حين يمسون وحين يصبحون ووقت العشي ووقت الظهيرة.
Bu, O'nun her türlü kötülükten ve noksanlıktan münezzeh, yaratılmışlardan herhangi birinin Kendisine benzemesinden mukaddes olduğunun bir haberi; ayrıca akşama erdiklerinde, sabaha çıktıklarında, ikindi vaktinde ve öğle vaktinde kullara O'nu tesbih etmelerini emretmesidir.
9696. Metin
فهذه الأوقات الخمسة أوقات الصلوات الخمس أمر الله عباده بالتسبيح فيها والحمد، ويدخل في ذلك الواجب منه كالمشتملة عليه الصلوات الخمس، والمستحب كأذكار الصباح والمساء وأدبار الصلوات وما يقترن بها من النوافل، لأن هذه الأوقات التي اختارها الله [لأوقات المفروضات هي] أفضل من غيرها [فالتسبيح والتحميد فيها والعبادة فيها أفضل من غيرها] (١) بل العبادة وإن لم تشتمل على قول "سبحان الله" فإن الإخلاص فيها تنزيه لله بالفعل أن يكون له شريك في العبادة أو أن يستحق أحد من الخلق ما يستحقه من الإخلاص والإنابة.
Beş vakit namazın vakitleri olan bu beş vakitte Allah kullarına tesbih ve hamdetmelerini emretmiştir. Buna beş vakit namazın içerdiği gibi vacip olanlar da, sabah-akşam zikirleri, namazların arkasından yapılan zikirler ve bunlara eşlik eden nafileler gibi müstehap olanlar da dahildir. Çünkü Allah'ın [farzların vakitleri olarak] seçtiği bu vakitler diğerlerinden daha faziletlidir [dolayısıyla bu vakitlerde tesbih, tahmid ve ibadet etmek de diğerlerinden daha faziletlidir] (1). Hatta ibadet bizzat "Subhânallâh" lafzını içermese bile, o ibadetteki ihlas, ibadette O'nun bir ortağı bulunmasından yahut yaratılmışlardan herhangi birinin O'nun hak ettiği ihlas ve yönelişe layık olmasından Allah'ı fiili olarak tenzih etmektir.
9698. Metin
{يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ} كما يخرج النبات من الأرض الميتة والسنبلة من الحبة والشجرة من النواة والفرخ من البيضة والمؤمن من الكافر، ونحو ذلك.
{يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ} “O, ölüden diriyi çıkarır”; tıpkı ölü topraktan bitkiyi, taneden başağı, çekirdekten ağacı, yumurtadan civcivi, kâfirden mümini ve benzerlerini çıkardığı gibi.
9699. Metin
{وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ} بعكس المذكور {وَيُحْيِي الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا} فينزل عليها المطر وهي ميتة هامدة فإذا أنزل عليها الماء اهتزت وربت وأنبتت من كل زوج بهيج {وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} من قبوركم.
{وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ} “diriden de ölüyü çıkarır”; bu da zikredilenin aksinedir. {وَيُحْيِي الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا} “ölümünün ardından yeri diriltir.” Toprak ölü ve kurumuş halde iken üzerine yağmur indirir; üzerine su indiğinde ise harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. {وَكَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} “İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.” Yani kabirlerinizden [çıkarılacaksınız].
9700. Metin
فهذا دليل قاطع وبرهان ساطع أن الذي أحيا الأرض بعد موتها فإنه يحيي الأموات، فلا فرق في نظر العقل بين الأمرين ولا موجب لاستبعاد أحدهما مع مشاهدة الآخر.
İşte bu, ölümünün ardından yeri diriltenin ölüleri de dirilteceğine dair kesin bir delil ve apaçık bir bürhandır. Zira akıl nazarında bu iki durum arasında hiçbir fark yoktur ve biri gözlemlenip dururken diğerini akıldan uzak görmenin hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır.1
9701. Metin
{٢٠ - ٢١} {وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ * وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} .
{20-21} {وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ * وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “Sizi topraktan yaratması, sonra da birer insan olup [yeryüzüne] yayılmanız O'nun ayetlerindendir. Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için elbette ayetler vardır.”
9702. Metin
هذا شروع في تعداد آياته الدالة على انفراده بالإلهية وكمال عظمته، ونفوذ مشيئته وقوة اقتداره وجميل صنعه وسعة رحمته وإحسانه فقال: {وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ} وذلك بخلق أصل النسل آدم ﵇ {ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ} [أي: الذي خلقكم من أصل واحد ومادة واحدة] (١) وبثكم في أقطار الأرض [وأرجائها ففي ذلك آيات على أن الذي أنشأكم من هذا الأصل وبثكم في أقطار الأرض] (٢) هو الرب المعبود الملك المحمود والرحيم الودود الذي سيعيدكم بالبعث بعد الموت.
Bu, O'nun uluhiyette tek olduğuna, azametinin kemaline, meşietinin geçerliliğine, iktidarının gücüne, sanatının güzelliğine, rahmet ve ihsanının genişliğine delalet eden ayetlerini saymaya başlamasıdır; şöyle buyurdu: {وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ} “Sizi topraktan yaratması... O'nun ayetlerindendir.” Bu da insan neslinin aslı olan Âdem'i -aleyhisselâm- yaratması iledir. {ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ} “sonra da birer insan olup [yeryüzüne] yayılmanız” [yani sizi tek bir asıldan ve tek bir maddeden yaratan] (1) ve sizi yeryüzünün dört bir bucağına yayan Zât [ki sizi bu asıldan var edip yeryüzünün her yanına yaymasında, sizin bu halinizi var eden Zât'ın] (2); ibadet edilen Rab, övülen Melik, ölümden sonra yeniden dirilişle sizi geri döndürecek olan Rahîm ve Vedûd olduğuna dair ayetler vardır.
9703. Metin
{وَمِنْ آيَاتِهِ} الدالة على رحمته وعنايته بعباده وحكمته العظيمة وعلمه المحيط، {أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا} تناسبكم وتناسبونهن وتشاكلكم وتشاكلونهن {لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً} بما رتب على الزواج من الأسباب الجالبة للمودة والرحمة.
O'nun rahmetine, kullarına gösterdiği özene, yüce hikmetine ve kuşatıcı ilmine delalet eden {وَمِنْ آيَاتِهِ} “ayetlerindendir:” Size uygun, sizin de kendilerine uygun olduğunuz, sizin benzeriniz olan {أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا} “size kendi nefislerinizden eşler yaratması”; {لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً} “kendileriyle huzur bulasınız diye... ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması” ki bu da evliliğe bağladığı sevgi ve merhameti celbeden sebepler sayesindedir.
9704. Metin
فحصل بالزوجة الاستمتاع واللذة والمنفعة بوجود الأولاد وتربيتهم، والسكون إليها، فلا تجد بين أحد في الغالب مثل ما بين الزوجين من المودة والرحمة، {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} يُعملون أفكارهم ويتدبرون آيات الله وينتقلون من شيء إلى شيء.
Böylece eş vesilesiyle istifade (tatmin olma), lezzet, çocukların varlığı ve onların yetiştirilmesiyle menfaat ve ona sükûnet bulup huzura kavuşma hasıl olur. Çoğunlukla iki eş arasındaki sevgi ve merhametin bir benzerini [başka] hiç kimse arasında bulamazsın. {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ} “Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için elbette ayetler vardır.” [Onlar] fikirlerini çalıştırır, Allah'ın ayetlerini tefekkür eder ve bir şeyden diğerine [delil yoluyla] intikal ederler.
9705. Metin
{٢٢} {وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ} .
{22} {وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ} “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler (ilim sahipleri) için elbette ayetler vardır.”
9706. Metin
والعَالِمُون هم أهل العلم الذين يفهمون العبر ويتدبرون الآيات. والآيات في ذلك كثيرة: فمن آيات خلق السماوات والأرض وما فيهما، أن ذلك دال على عظمة سلطان الله وكمال اقتداره الذي أوجد هذه المخلوقات العظيمة، وكمال حكمته لما فيها من الإتقان وسعة علمه، لأن الخالق لا بد أن يعلم ما خلقه {أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ} وعموم رحمته وفضله لما في ذلك من المنافع الجليلة، وأنه المريد الذي يختار ما يشاء لما فيها من التخصيصات والمزايا، وأنه وحده الذي يستحق أن يعبد ويوحد لأنه المنفرد بالخلق فيجب أن يفرد بالعبادة، فكل هذه أدلة عقلية نبه الله العقول إليها وأمرها بالتفكر واستخراج العبرة منها.
Âlimler (العالمون); ibretleri kavrayan ve ayetleri tefekkür eden ilim ehlidir. Bu husustaki ayetler pek çoktur: Göklerin, yerin ve ikisinde bulunanların yaratılışına dair ayetlerden biri; bunun Allah'ın hâkimiyetinin azametine, bu muazzam mahlukatı var eden kudretinin kemaline, barındırdığı sağlam nizam sebebiyle hikmetinin kemaline ve ilminin genişliğine delalet etmesidir. Çünkü Yaratan elbette yarattığını bilir: {أَلا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ} “Yaratan bilmez mi?” Yine bu mahlukattaki yüce menfaatler sebebiyle rahmet ve lütfunun umumiliğine; onlardaki farklı özellikler ve meziyetler sebebiyle dilediğini seçen bir Mürîd olduğuna; yaratmada tek olduğu için ibadette de tekleştirilmesi gerektiğinden ibadete ve tevhid edilmeye yalnızca O'nun layık olduğuna delalet eder. Bütün bunlar, Allah'ın akılları kendilerine dikkat çektiği, tefekkür etmelerini ve kendilerinden ibret çıkarmalarını emrettiği akli delillerdir.
9707. Metin
{و} كذلك في {اخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ} على كثرتكم وتباينكم مع أن الأصل واحد ومخارج الحروف واحدة، ومع ذلك لا تجد صوتين متفقين من كل وجه ولا لونين متشابهين من كل وجه إلا وتجد من الفرق بين ذلك ما به يحصل التمييز. وهذا دال على كمال قدرته، ونفوذ مشيئته.
{و} Aynı şekilde, çokluğunuza ve farklılığınıza rağmen asıl tek ve harflerin mahreçleri bir olduğu halde {اخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ} “dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasında” da [ayetler vardır]. Bununla beraber, her yönden birbiriyle tıpatıp uyuşan iki ses yahut her bakımdan birbirine benzeyen iki renk bulamazsın; mutlaka aralarında birbirinden ayırt edilmelerini sağlayan bir fark bulursun. Bu da O'nun kudretinin kemaline ve meşietinin geçerliliğine delalet eder.
9708. Metin
و [من] ١ عنايته بعباده ورحمته بهم أن قدر ذلك الاختلاف لئلا يقع التشابه فيحصل الاضطراب ويفوت كثير من المقاصد والمطالب.
[Ve] kullarına olan inayetinden1 ve onlara olan merhametindendir ki; [insanlar arasında] bir benzerlik meydana gelip de kargaşa çıkmasın, pek çok maksat ve talep elden kaçmasın diye bu farklılığı takdir etmiştir.
9709. Metin
{٢٣} {وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} .
{23} {وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} “Geceleyin ve gündüzün uyumanız, ayrıca O'nun lütfundan [rızık] aramanız da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda işiten (kulak veren) bir kavim için elbette ayetler vardır.”
9710. Metin
أي: سماع تدبر وتعقل للمعاني والآيات في ذلك.
Yani bundaki manaları ve ayetleri tefekkür edip akleden bir işitmedir.
9711. Metin
إن ذلك دليل على رحمة الله تعالى كما قال: {وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} وعلى تمام حكمته إذ حكمته اقتضت سكون الخلق في وقت ليستريحوا به (١) ويستجموا (٢) وانتشارهم في وقت، لمصالحهم الدينية والدنيوية ولا يتم ذلك إلا بتعاقب الليل والنهار عليهم، والمنفرد بذلك هو المستحق للعبادة.
Şüphesiz bu, Allah Teâlâ'nın şu ayetinde buyurduğu gibi O'nun merhametine delildir: {وَمِنْ رَحْمَتِهِ جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “Rahmetinden ötürü, içinde dinlenesiniz ve lütfundan [rızkınızı] arayasınız diye geceyi ve gündüzü sizin için kıldı; umulur ki şükredersiniz.” Yine hikmetinin tamlığına delildir; çünkü hikmeti, mahlukatın dinlenip (1) rahatlamaları (2) için bir vakitte sükûnet bulmalarını, dini ve dünyevi maslahatları için de bir vakitte dağılıp çalışmalarını iktiza etmiştir. Bu da ancak gece ile gündüzün üzerlerinde peş peşe gelmesiyle tamam olur. İşte bunda tek olan Zât, ibadete layık olandır.
9713. Metin
{٢٤} {وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} .
{24} {وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِي بِهِ الأرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “Korku ve ümit içinde size şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeri diriltmesi de O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için elbette ayetler vardır.”
9714. Metin
أي: ومن آياته أن ينزل عليكم المطر الذي تحيا به البلاد والعباد ويريكم قبل نزوله مقدماته من الرعد والبرق الذي يُخَاف ويُطْمَع فيه.
Yani memleketlerin ve kulların kendisiyle dirildiği yağmuru üzerinize indirmesi ve inmesinden önce size korkulan ve ümit edilen gök gürültüsü ve şimşekten ibaret öncülerini göstermesi de O'nun ayetlerindendir.
9715. Metin
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ} [دالة] على عموم إحسانه وسعة علمه وكمال إتقانه، وعظيم حكمته وأنه يحيي الموتى كما أحيا الأرض بعد موتها.
{إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ} “Şüphesiz bunda... elbette ayetler vardır”; O'nun ihsanının umumiliğine, ilminin genişliğine, sanatının kemaldeki sağlamlığına, hikmetinin büyüklüğüne ve ölümünün ardından yeri dirilttiği gibi ölüleri de dirilteceğine [delalet eden ayetler vardır].
9716. Metin
{لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} أي: لهم عقول تعقل بها ما تسمعه وتراه وتحفظه، وتستدل به عل ما جعل دليلا عليه.
{لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “akleden bir topluluk için”1; yani işittiği, gördüğü ve hafızasında tuttuğu2 şeyleri kendisiyle akledeceği ve neye delil kılındıysa onun için delil getireceği akıllara sahip kimseler [için ayetler vardır].
9717. Metin
{٢٥ - ٢٧} {وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالأرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الأرْضِ إِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ * وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ * وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .
{25-27} {وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالأرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الأرْضِ إِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ * وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ * وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “Göğün ve yerin O'nun emriyle ayakta durması da O'nun ayetlerindendir. Sonra sizi yerden bir tek davetle çağırdığı zaman hemen çıkıverirsiniz. Göklerde ve yerde olanlar O'nundur; hepsi O'na boyun eğmiştir. Mahlukatı ilkin yaratan, sonra onu tekrar diriltecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
9718. Metin
أي: ومن آياته العظيمة أن قامت السماوات والأرض واستقرتا وثبتتا بأمره فلم تتزلزلا ولم تسقط السماء على الأرض، فقدرته العظيمة التي بها أمسك السماوات والأرض أن تزولا يقدر بها أنه إذا دعا الخلق دعوة من الأرض إذا هم يخرجون {لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ}
Yani O'nun büyük ayetlerindendir ki gökler ve yer O'nun emriyle ayakta durmuş, yerleşmiş ve sabit kalmıştır; sarsılmamış ve gök yerin üzerine düşmemiştir. Gökleri ve yeri yok olup gitmekten tuttuğu o muazzam kudretiyle; mahlukatı yerden bir tek davetle çağırdığında onların hemen çıkıvermelerine de güç yetirir: {لَخَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ أَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ} “Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür.”
9719. Metin
{وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} الكل خلقه ومماليكه المتصرف فيهم من غير منازع ولا معاون ولا معارض وكلهم قانتون لجلاله خاضعون لكماله.
{وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “Göklerde ve yerde olanlar O'nundur.” Hepsi O'nun mahlukatı ve köleleridir; hiçbir çekişen, yardımcı ve karşı çıkan olmaksızın onlar üzerinde dilediği gibi tasarruf eder. Hepsi O'nun celâline boyun eğmiş, kemaline teslim olmuştur.
9720. Metin
{وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ} أي: الإعادة للخلق بعد موتهم {أَهْوَنُ عَلَيْهِ} من ابتداء خلقهم وهذا بالنسبة إلى الأذهان والعقول، فإذا كان قادرا على الابتداء الذي تقرون به كانت (١) قدرته على الإعادة التي أهون أولى وأولى.
{وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ} “Mahlukatı ilkin yaratan, sonra onu tekrar diriltecek olan O'dur; bu” yani mahlukatın ölümlerinden sonra tekrar diriltilmesi {أَهْوَنُ عَلَيْهِ} “O'na göre pek kolaydır”; ilk yaratılışlarından daha kolaydır. Bu, zihinlere ve akıllara göredir. Sizin de ikrar ettiğiniz ilk yaratmaya kādir olduğuna göre, daha kolay olan tekrar diriltmeye kādir olması (1) evleviyetle geçerlidir.
9721. Metin
ولما ذكر من الآيات العظيمة ما به يعتبر المعتبرون ويتذكر المؤمنون ويتبصر المهتدون ذكر الأمر العظيم والمطلب الكبير فقال: {وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} وهو كل صفة كمال، والكمال من تلك الصفة والمحبة والإنابة التامة الكاملة في قلوب عباده المخلصين والذكر الجليل والعبادة منهم. فالمثل الأعلى هو وصفه الأعلى وما ترتب عليه.
İbret alanların ibret alacağı, müminlerin düşünüp öğüt alacağı ve hidayete erenlerin basiret bulacağı bu büyük ayetleri zikrettikten sonra, en büyük hususu ve yüce maksadı zikrederek şöyle buyurdu: {وَلَهُ الْمَثَلُ الأعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur.” Bu da her bir kemal sıfatı, o sıfatın en mükemmel hali, ihlaslı kullarının kalplerindeki tam ve eksiksiz sevgi ile yöneliş ve onların O'nu yüce bir şekilde zikredip ibadet etmeleridir. En yüce mesel (el-meselü'l-a'lâ); O'nun en yüce vasfı ve buna bağlı olan hususlardır.
9722. Metin
ولهذا كان أهل العلم يستعملون في حق الباري قياس الأولى، فيقولون: كل صفة كمال في المخلوقات فخالقها أحق بالاتصاف بها على وجه لا يشاركه فيها أحد، وكل نقص في المخلوق ينزه عنه فتنزيه الخالق عنه من باب أولى وأحرى.
Bundan dolayı ilim ehli Bâri hakkında evleviyet kıyasını (kıyâs-ı evlâ) kullanırlar ve şöyle derler: Mahlukattaki her kemal sıfatına, hiç kimsenin Kendisine ortak olamayacağı bir şekilde o sıfatla nitelenmeye Yaratıcıları daha layıktır. Mahlukatın tenzih edildiği her eksiklikten ise Yaratıcı'nın tenzih edilmesi evleviyetle ve katbekat gereklidir.
9723. Metin
{وَهُوَ الْعَزِيزُ الحكيم} أي: له العزة الكاملة والحكمة الواسعة، فعزته أوجد بها المخلوقات وأظهر المأمورات، وحكمته أتقن بها ما صنعه وأحسن فيها ما شرعه.
{وَهُوَ الْعَزِيزُ الحكيم} “O, Azîz'dir, Hakîm'dir.” Yani: Eksiksiz izzet ve kuşatıcı hikmet O'na aittir. İzzetiyle mahlukatı var etmiş ve emrettiklerini ortaya koymuştur; hikmetiyle de yarattığı her şeyi muhkem kılmış ve meşru kıldığı hükümleri en güzel şekilde vazetmiştir.1
9724. Metin
{٢٨ - ٢٩} {ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلا مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ * بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} .
{28-29} {ضَرَبَ لَكُمْ مَثَلا مِنْ أَنْفُسِكُمْ هَلْ لَكُمْ مِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنْتُمْ فِيهِ سَوَاءٌ تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ * بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “Allah size kendi nefislerinizden bir misal verdi: Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduğu kölelerinizden ortaklarınız var mıdır ki onlarla eşit olasınız ve birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinesiniz? İşte biz aklını kullanan bir kavim için ayetleri böyle açıklarız. Hayır, zulmedenler bilgisizce hevalarına uydular. Allah'ın saptırdığı kimseyi kim hidayete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.”
9725. Metin
هذا مثل ضربه الله تعالى لقبح الشرك وتهجينه مثلا من أنفسكم لا يحتاج إلى حل وترحال وإعمال الجمال.
Bu, şirkin çirkinliğini ve tutarsızlığını ortaya koymak üzere Allah Teâlâ'nın kendi nefislerinizden verdiği bir misaldir; göç edip yolculuğa çıkmayı ve develeri koşturmayı gerektirmez.
9726. Metin
{هَلْ لَكُمْ ممَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِيمَا رَزَقْنَاكُمْ} أي: هل أحد من عبيدكم وإمائكم الأرقاء يشارككم في رزقكم وترون أنكم وهم فيه على حد سواء.
{هَلْ لَكُمْ ممَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ شُرَكَاءَ فِيمَا رَزَقْنَاكُمْ} Yani köle ve cariyelerinizden herhangi biri rızkınızda size ortak mıdır ve siz kendinizi onlarla bu rızıkta tamamen eşit görüyor musunuz?
9727. Metin
{تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ} أي: كالأحرار الشركاء في الحقيقة الذين يخاف من قسمه واختصاص كل شيء بحاله؟
{تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ} Yani malların taksim edilmesinden ve her bir şeyin bağımsız olarak bir tarafa tahsis edilmesinden çekinilen hür ve gerçek ortaklardan korktuğunuz gibi onlardan da korkuyor musunuz?
9728. Metin
ليس الأمر كذلك فإنه ليس أحد مما ملكت أيمانكم شريكا لكم فيما رزقكم الله تعالى.
İş böyle değildir; zira sağ ellerinizin malik olduklarından hiçbiri Allah Teâlâ'nın size rızık olarak verdiklerinde ortağınız değildir.
9729. Metin
هذا، ولستم الذين خلقتموهم ورزقتموهم وهم أيضا مماليك مثلكم، فكيف ترضون أن تجعلوا لله شريكا من خلقه وتجعلونه بمنزلته، وعديلا له في العبادة وأنتم لا ترضون مساواة مماليككم لكم؟
Kaldı ki onları siz yaratmadınız ve siz rızıklandırmadınız; onlar da tıpkı sizin gibi kullar/kölelerdir. Durum bu iken, siz kendi kölelerinizin sizinle eşit olmasını kabul etmediğiniz halde nasıl olur da Allah'a Kendi mahlukatından bir ortak koşmayı, onu O'nun mertebesine koymayı ve ibadette O'na denk tutmayı kabul edersiniz?
9730. Metin
هذا من أعجب الأشياء ومن أدل شيء على [سفه] (١) من اتخذ شريكا مع الله وأن ما اتخذه باطل مضمحل ليس مساويا لله ولا له من العبادة شيء.
Bu, şeylerin en şaşırtıcısı ve Allah'la birlikte ortak edinen kimsenin [beyinsizliğine] (1), edindiği şeyin batıl ve yok hükmünde olduğuna, Allah'a eşit olmadığı gibi ibadetten de hiçbir payı bulunmadığına en çok delalet eden husustur.
9731. Metin
{كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ} بتوضيحها بأمثلتها {لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} الحقائق ويعرفون، وأما من لا يعقل فلو فُصِّلَت له الآيات وبينت له البينات لم يكن له عقل يبصر به ما تبين ولا لُبٌّ يعقل به ما توضح، فأهل العقول والألباب هم الذين يساق إليهم الكلام ويوجه الخطاب.
{كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الآيَاتِ} “İşte biz ayetleri böyle açıklarız”; misalleriyle açıklığa kavuştururuz; hakikatleri kavrayan ve bilen {لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ} “aklını kullanan bir kavim için.” Akletmeyen kimseye gelince, ona ayetler ayrıntılı olarak açıklansa ve apaçık deliller sergilense bile, açıklananı görecek bir aklı ve izah edileni kavrayacak bir idraki yoktur. Dolayısıyla sözün sevk edildiği ve hitabın yöneltildiği kimseler akıl ve basiret sahipleridir.
9732. Metin
وإذا علم من هذا المثال أن من اتخذ من دون الله شريكا يعبده ويتوكل عليه في أموره، فإنه ليس معه من الحق شيء فما الذي أوجب له الإقدام على أمر باطل توضح له بطلانه وظهر برهانه؟ [لقد] (٢) أوجب لهم ذلك اتباع الهوى فلهذا قال: {بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ} هويت أنفسهم الناقصة التي ظهر من نقصانها ما تعلق به هواها، أمرا يجزم العقل بفساده والفطر برده بغير علم دلهم عليه ولا برهان قادهم إليه.
Bu misalden; Allah'tan başka ortak edinip ona tapan ve işlerinde ona tevekkül eden kimsenin elinde haktan hiçbir şey olmadığı anlaşıldığına göre, batıllığı açıkça ortaya konan ve burhanı beliren bir batıla girişmeye onu sevk eden şey nedir? Şüphesiz onlara bunu hevalarına tabi olmak yaptırmıştır (2); işte bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {بَلِ اتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَهْوَاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ} “Hayır, zulmedenler bilgisizce hevalarına uydular.” Hevalarının bağlandığı şeylerden noksanlığı apaçık ortaya çıkan noksan nefisleri; aklın kesinlikle bozuk olduğuna, fıtratların da reddedilmesine hükmettiği bir şeyi kendilerine yol gösteren bir ilim ve sevk eden bir delil olmaksızın arzulamıştır.
9733. Metin
{فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ} أي: لا تعجبوا من عدم هدايتهم فإن الله تعالى أضلهم بظلمهم ولا طريق لهداية من أضل الله لأنه ليس أحد معارضا لله أو منازعا له في ملكه.
{فَمَنْ يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ} “Allah'ın saptırdığı kimseyi kim hidayete erdirebilir?” Yani onların doğru yola erişememesine şaşmayın; zira Allah Teâlâ onları zulümleri sebebiyle saptırmıştır. Allah'ın saptırdığı kimsenin hidayete ermesine de hiçbir yol yoktur. Çünkü hiç kimse Allah'a karşı koyamaz yahut mülkünde O'nunla çekişemez.
9734. Metin
{وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} ينصرونهم حين تحق عليهم كلمة العذاب، وتنقطع بهم الوصل والأسباب.
Üzerlerine azap kelimesi hak olduğunda ve bütün bağlar ile sebepler koptuğunda kendilerine yardım edecek {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “onların hiçbir yardımcıları da yoktur.”
9736. Metin
{٣٠ - ٣٢} {فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ * مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ} .
{30-32} {فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ * مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ} “Öyleyse sen yüzünü hanîf olarak dine çevir; Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata... Allah'ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. O'na yönelmiş kimseler olarak O'ndan sakının, namazı kılın ve müşriklerden olmayın! Dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılanlardan [olmayın]! Her fırka kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir.”
9737. Metin
يأمر تعالى بالإخلاص له في جميع الأحوال وإقامة دينه فقال: {فَأَقِمْ وَجْهَكَ} أي: انصبه ووجهه إلى الدين الذي هو الإسلام والإيمان والإحسان بأن تتوجه بقلبك وقصدك وبدنك إلى (١) إقامة شرائع الدين الظاهرة كالصلاة والزكاة والصوم والحج ونحوها. وشرائعه الباطنة كالمحبة والخوف والرجاء والإنابة، والإحسان في الشرائع الظاهرة والباطنة بأن تعبد الله فيها كأنك تراه فإن لم تكن تراه فإنه يراك.
Allah Teâlâ her halükarda Kendisi için ihlaslı olmayı ve dinini ikame etmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır: {فَأَقِمْ وَجْهَكَ} “Öyleyse sen yüzünü... çevir”; yani yüzünü doğrultup İslam, iman ve ihsandan ibaret olan o dine yönelt! Şöyle ki; kalbinle, kastınla ve bedeninle namaz, zekât, oruç, hac ve benzeri dinin zahiri şeriatlerini, sevgi, korku, ümit ve inâbe gibi batıni şeriatlerini ikame etmeye (1); zahir ve batın şeriatlerde ihsan üzere olmaya, yani Allah'a sanki O'nu görüyormuş gibi ibadet etmeye -ki sen O'nu görmesen de O seni görmektedir- yönel!
9738. Metin
وخص الله إقامة الوجه لأن إقبال الوجه تبع لإقبال القلب ويترتب على الأمرين سَعْيُ البدن ولهذا قال: {حَنِيفًا} أي: مقبلا على الله في ذلك معرضا عما سواه.
Allah Teâlâ yüzü çevirmeyi özellikle zikretti; çünkü yüzün yönelmesi kalbin yönelmesine tabidir ve bu iki hususun neticesinde bedenin gayreti ortaya çıkar. İşte bundan dolayı: {حَنِيفًا} “hanîf olarak” yani bu hususta O'ndan başkasından yüz çevirip sadece Allah'a yönelerek [dine çevir] buyurmuştur.
9739. Metin
وهذا الأمر الذي أمرناك به هو {فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا} ووضع في عقولهم حسنها واستقباح غيرها، فإن جميع أحكام الشرع الظاهرة والباطنة قد وضع الله في قلوب الخلق كلهم، الميل إليها، فوضع في قلوبهم محبة الحق وإيثار الحق وهذا حقيقة الفطرة.
Sana emrettiğimiz bu husus {فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا} “Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrattır”; akıllarına onun güzelliğini ve onun dışındakilerin çirkinliğini yerleştirmiştir. Zira şeriatin zahir ve batın bütün hükümlerine karşı Allah bütün mahlukatın kalplerine bir meyil koymuştur; kalplerine hak sevgisini ve hakkı tercih etmeyi yerleştirmiştir ki fıtratın hakikati de budur.
9740. Metin
ومن خرج عن هذا الأصل فلعارض عرض لفطرته أفسدها كما قال النبي ﷺ: "كل مولود يولد على الفطرة فأبواه يهودانه أو ينصرانه أو يمجسانه"
Kim bu asıldan çıkarsa, bu ancak fıtratına arız olup onu bozan bir dış etken sebebiyledir. Nitekim Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar; sonra anne babası onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.”
9741. Metin
{لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ} أي: لا أحد يبدل خلق الله فيجعل المخلوق على غير الوضع الذي وضعه الله، {ذَلِكَ} الذي أمرنا به {الدِّينُ الْقَيِّمُ} أي: الطريق المستقيم الموصل إلى الله وإلى كرامته، فإن من أقام وجهه للدين حنيفا فإنه سالك الصراط المستقيم في جميع شرائعه وطرقه، {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} فلا يتعرفون الدين القيم وإن عرفوه لم يسلكوه.
{لا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ} “Allah'ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur.” Yani hiç kimse Allah'ın yaratışını değiştiremez ve mahluku Allah'ın koyduğu durumun dışına çıkaramaz. Emrettiğimiz {ذَلِكَ} “İşte bu,” {الدِّينُ الْقَيِّمُ} “dosdoğru dindir”; yani Allah'a ve O'nun ikramına ulaştıran dosdoğru yoldur. Zira hanîf olarak yüzünü dine çeviren kimse, bütün şeriatlerinde ve yollarında sırât-ı müstakîm üzere yürümektedir. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Bu yüzden dosdoğru dini tanımazlar; tanısalar bile onun yoluna girmezler.
9742. Metin
{مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ} وهذا تفسير لإقامة الوجه للدين، فإن الإنابة إنابة القلب وانجذاب دواعيه لمراضي الله تعالى.
{مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ} “O'na yönelmiş kimseler olarak O'ndan sakının.” Bu, yüzü dine çevirmenin bir tefsiridir; zira inâbe, kalbin yönelmesi ve arzularının Allah Teâlâ'nın rızasına çekilmesidir.
9743. Metin
ويلزم من ذلك حمل (٢) البدن بمقتضى ما في القلب فشمل ذلك العبادات الظاهرة والباطنة، ولا يتم ذلك إلا بترك المعاصي الظاهرة والباطنة فلذلك قال: {وَاتَّقُوهُ} فهذا يشمل فعل المأمورات وترك المنهيات.
Bunun gereği olarak beden de kalpte bulunanın icabına göre hareket eder (2); böylece bu durum zahiri ve batıni ibadetleri kapsar. Bu da ancak zahiri ve batıni günahları terk etmekle tamam olur. İşte bundan dolayı: {وَاتَّقُوهُ} “ve O'ndan sakının” buyurmuştur; bu da emredilenleri yapmayı ve yasaklananları terk etmeyi kapsar.
9744. Metin
وخص من المأمورات الصلاة لكونها تدعو إلى الإنابة والتقوى لقوله تعالى: {وَأَقِمِ الصَّلاةَ إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ} فهذا إعانتها على التقوى.
Emredilenler içinden namazı özellikle zikretti; çünkü namaz inâbeye ve takvaya çağırır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَأَقِمِ الصَّلاةَ إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ} “Namazı kıl; çünkü namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” İşte bu, namazın takvaya yardımcı oluşudur.
9745. Metin
ثم قال: {وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ} فهذا حثها على الإنابة. وخص من المنهيات أصلها والذي لا يقبل معه عمل وهو الشرك فقال: {وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ} لكون الشرك مضادا للإنابة التي روحها الإخلاص من كل وجه.
Sonra: {وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ} “Allah'ı anmak ise elbette en büyüktür” buyurmuştur; bu da namazın inâbeye teşvik edişidir. Yasaklananlar içinden de onların aslı olan ve kendisiyle beraber hiçbir amelin kabul olunmadığı şirki özellikle zikrederek: {وَلا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “ve müşriklerden olmayın!” buyurdu; zira şirk, her yönüyle ruhu ihlas olan inâbeye tamamen zıttır.
9746. Metin
ثم ذكر حالة المشركين مهجنا لها ومقبحا فقال: {مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ} مع أن الدين واحد وهو إخلاص العبادة لله وحده وهؤلاء المشركون فرقوه، منهم من يعبد الأوثان والأصنام. ومنهم من يعبد الشمس والقمر، ومنهم من يعبد الأولياء والصالحين ومنهم يهود ومنهم نصارى.
Sonra müşriklerin halini kınayarak ve çirkinliğini belirterek şöyle buyurdu: {مِنَ الَّذِينَ فَرَّقُوا دِينَهُمْ} “Dinlerini parça parça edenlerden [olmayın]!” Hâlbuki din tektir; o da ibadeti sadece Allah için ihlasla yapmaktır. Bu müşrikler ise dini parçalamışlardır; onlardan kimi putlara ve heykellere tapar, kimi güneşe ve aya tapar, kimi evliyaya ve salihlere tapar; kimi Yahudi, kimi de Hristiyandır.
9747. Metin
ولهذا قال: {وَكَانُوا شِيَعًا} أي: كل فرقة من فرق الشرك تألفت وتعصبت على نصر ما معها من الباطل ومنابذة غيرهم ومحاربتهم.
İşte bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {وَكَانُوا شِيَعًا} “ve fırkalara ayrılanlardan”; yani şirk fırkalarından her bir fırka kendi aralarında toplanmış, ellerindeki batıla yardım etme, başkalarını dışlama ve onlarla savaşma hususunda taassuba kapılmıştır.
9748. Metin
{كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ} من العلوم المخالفة لعلوم الرسل {فَرِحُونَ} به يحكمون لأنفسهم بأنه الحق وأن غيرهم على باطل، وفي هذا تحذير للمسلمين من تشتتهم وتفرقهم فرقا كل فريق يتعصب لما معه من حق وباطل، فيكونون مشابهين بذلك للمشركين في التفرق بل الدين واحد والرسول واحد والإله واحد.
Resullerin ilimlerine muhalif olan bilgilerden {كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ} “Her fırka kendi yanındakiyle” {فَرِحُونَ} “sevinip övünmektedir.” Kendi sahip olduklarının hak, başkalarının ise batıl olduğuna hükmederler. Bunda Müslümanlara; dağılıp fırkalara ayrılmaktan, her fırkanın elindeki hakka ve batıla taassupla sarılarak fırkalaşma hususunda müşriklere benzemesinden bir sakındırma vardır. Oysa din birdir, Resul birdir ve İlah birdir!
9749. Metin
وأكثر الأمور الدينية وقع فيها الإجماع بين العلماء والأئمة، والأخوة الإيمانية قد عقدها الله وربطها أتم ربط، فما بال ذلك كله يُلْغَى ويُبْنَى التفرق والشقاق بين المسلمين على مسائل خفية أو فروع خلافية يضلل بها بعضهم بعضا، ويتميز بها بعضهم عن بعض؟
Dini meselelerin çoğunda ulema ve imamlar arasında icma hâsıl olmuştur; imani kardeşliği ise Allah kurmuş ve en sağlam şekilde bağlamıştır. Durum böyleyken bütün bunlar nasıl hiçe sayılır da Müslümanlar arasında ayrılık ve ihtilaf, bazılarının diğerlerini saptırmakla itham ettiği ve birbirlerinden ayrışıp bölündüğü kapalı meseleler yahut ihtilaflı füruat üzerine bina edilir?
9750. Metin
فهل هذا إلا من أكبر نزغات الشيطان وأعظم مقاصده التي كاد بها للمسلمين؟
Bu durum, şeytanın en büyük vesveselerinden ve Müslümanlara kurduğu tuzakların en büyük hedeflerinden başka ne olabilir?
9751. Metin
وهل السعي في جمع كلمتهم وإزالة ما بينهم من الشقاق المبني على ذلك الأصل الباطل، إلا من أفضل الجهاد في سبيل الله وأفضل الأعمال المقربة إلى الله؟
Onların birliğini sağlamaya ve bu batıl temel üzerine bina edilen aralarındaki ihtilafı gidermeye çalışmak, Allah yolundaki en faziletli cihattan ve Allah'a yaklaştıran en faziletli amellerden başka ne olabilir?
9752. Metin
ولما أمر تعالى بالإنابة إليه -وكان المأمور بها هي الإنابة الاختيارية، التي تكون في حَالَي العسر واليسر والسعة والضيق- ذكر الإنابة الاضطرارية التي لا تكون مع الإنسان إلا عند ضيقه وكربه، فإذا زال عنه الضيق نبذها وراء ظهره وهذه غير نافعة فقال:
Yüce Allah Kendisine yönelmeyi1 -ki emredilen yöneliş; zorluk ve kolaylık, bolluk ve darlık hallerinin her ikisinde de olan ihtiyarî (gönüllü) yöneliştir- emredince, insanın yalnızca darlık ve sıkıntı anında başvurduğu, sıkıntı üzerinden kalktığında ise arkasına atıp unuttuğu ve hiçbir faydası olmayan2 ıztırarî (mecburiyetten kaynaklanan) yönelişi zikrederek şöyle buyurmuştur:
9753. Metin
{٣٣ - ٣٥} {وَإِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ * لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ * أَمْ أَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} .
{33-35} {وَإِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ * لِيَكْفُرُوا بِمَا آتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ * أَمْ أَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, O'na yönelerek Rablerine dua ederler. Sonra onlara kendisinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup Rablerine ortak koşmaktadır. Kendilerine verdiğimize nankörlük etsinler diye! Haydi yararlanın bakalım; yakında bileceksiniz! Yoksa onlara, ortak koştukları şeyleri söyleyen kesin bir delil mi indirdik?”
9754. Metin
{وَإِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ} مرض أو خوف من هلاك ونحوه. {دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ} ونسوا ما كانوا به يشركون في تلك الحال لعلمهم أنه لا يكشف الضر إلا الله.
İnsanlara hastalık yahut helak korkusu ve benzeri {وَإِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ} “bir zarar dokunduğu zaman,” zararı Allah'tan başkasının gideremeyeceğini bildikleri için o durumda ortak koştukları şeyleri unutup {دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ} “O'na yönelerek Rablerine dua ederler.”
9755. Metin
{ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً} شفاهم من مرضهم وآمنهم من خوفهم، {إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ} ينقضون تلك الإنابة التي صدرت منهم ويشركون به من لا دفع عنهم ولا أغنى، ولا أفقر ولا أغنى، وكل هذا كفر بما آتاهم الله ومَنَّ به عليهم حيث أنجاهم، وأنقذهم من الشدة وأزال عنهم المشقة، فهلا قابلوا هذه النعمة الجليلة بالشكر والدوام على الإخلاص له في جميع الأحوال؟.
{ثُمَّ إِذَا أَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً} “Sonra onlara kendisinden bir rahmet tattırınca” yani onları hastalıklarından iyileştirip korkularından emin kılınca {إِذَا فَرِيقٌ مِنْهُمْ} “bir de bakarsın ki içlerinden bir grup” kendilerinden sadır olan o inâbeyi bozar ve kendilerinden hiçbir zararı savmayan, hiçbir fayda sağlamayan, ne fakirleştiren ne de zenginleştiren varlıkları O'na ortak koşarlar. Bütün bunlar; Allah'ın onları kurtarıp sıkıntıdan çekip çıkarmak ve meşakkati üzerlerinden gidermek suretiyle kendilerine verdiği ve lütfettiği şeylere nankörlüktür. Bu yüce nimeti şükürle ve her halükarda O'na ihlasla bağlılığı sürdürmekle karşılamaları gerekmez miydi?
9756. Metin
{أَمْ أَنزلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا} أي: حجة ظاهرة {فَهُوَ} أي: ذلك السلطان، {يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} ويقول لهم: اثبتوا على شرككم واستمروا على شككم فإن ما أنتم عليه هو الحق وما دعتكم الرسل إليه باطل.
{أَمْ أَنزلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا} “Yoksa onlara kesin bir delil mi indirdik” yani apaçık bir hüccet mi indirdik ki {فَهُوَ} o delil {يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ} “ortak koştukları şeyleri söylemekte” ve onlara: Şirkiniz üzerinde sebat edin, şüphenizi sürdürün; çünkü sizin üzerinde bulunduğunuz şey haktır, resullerin sizi çağırdığı şey ise batıldır mı demektedir?
9757. Metin
فهل ذلك السلطان موجود عندهم حتى يوجب لهم شدة التمسك بالشرك؟ أم البراهين العقلية والسمعية والكتب السماوية والرسل الكرام وسادات الأنام، قد نهوا أشد النهي عن ذلك وحذروا من سلوك طرقه الموصلة إليه وحكموا بفساد عقل ودين من ارتكبه؟.
Şirke sımsıkı sarılmalarını gerektirecek böyle bir delil onların yanında var mıdır? Yoksa akli ve nakli burhanlar, semavi kitaplar, kerim resuller ve insanların efendileri bundan şiddetle nehyetmiş, ona ulaştıran yollara girmekten sakındırmış ve onu işleyenin aklının ve dininin bozuk olduğuna mı hükmetmiştir?
9758. Metin
فشرك هؤلاء بغير حجة ولا برهان وإنما هو أهواء النفوس، ونزغات الشيطان.
Dolayısıyla bunların şirki hiçbir hüccet ve burhana dayanmamaktadır; o ancak nefislerin hevaları ve şeytanın kışkırtmalarıdır.
9759. Metin
{٣٦ - ٣٧} {وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ * أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} .
{36-37} {وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاسَ رَحْمَةً فَرِحُوا بِهَا وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ * أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla sevinirler. Şayet kendi ellerinin takdim ettiği [günahlar] sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah dilediğine rızkı bol bol verir ve daraltır? Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için elbette ayetler vardır.”
9760. Metin
يخبر تعالى عن طبيعة أكثر الناس في حالي الرخاء والشدة أنهم إذا أذاقهم الله منه رحمة من صحة وغنى ونصر ونحو ذلك فرحوا بذلك فرح بطر، لا فرح شكر وتبجح بنعمة الله.
Allah Teâlâ insanların çoğunun bolluk ve darlık hallerindeki tabiatını haber vermektedir: Allah onlara kendisinden sağlık, zenginlik, zafer ve benzeri bir rahmet tattırdığında, buna şükür sevinciyle ve Allah'ın nimetiyle övünç duyarak değil, şımarıklık ve azgınlık sevinciyle sevinirler.
9761. Metin
{وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ} أي:: حال تسوؤهم وذلك {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ} من المعاصي. {إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ} ييأسون من زوال ذلك الفقر والمرض ونحوه. وهذا جهل منهم وعدم معرفة.
İşledikleri günahlar {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ} “sebebiyle” {وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ} “başlarına bir kötülük” yani kendilerini üzen bir durum “gelirse,” {إِذَا هُمْ يَقْنَطُونَ} “hemen ümitsizliğe düşüverirler”; o fakirliğin, hastalığın ve benzerlerinin ortadan kalkmasından ümit keserler. Bu da onların cehaletinden ve idraksizliğindendir.
9762. Metin
{أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} فالقنوط بعد ما علم أن الخير والشر من الله والرزق سعته وضيقه من تقديره ضائع ليس له محل. فلا تنظر أيها العاقل لمجرد الأسباب بل اجعل نظرك لمسببها ولهذا قال: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} فهم الذين يعتبرون بسط الله لمن يشاء وقبضه، ويعرفون بذلك حكمة الله ورحمته وجوده وجذب القلوب لسؤاله في جميع مطالب الرزق.
{أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ} “Görmediler mi ki Allah dilediğine rızkı bol bol verir ve daraltır?” Hayrın ve şerrin Allah'tan olduğu, rızkın genişliğinin de darlığının da O'nun takdiriyle gerçekleştiği bilindikten sonra ümitsizliğe düşmek temelsizdir ve yersizdir. Ey akıl sahibi! Sırf sebeplere bakma, bilakis bakışını sebepleri Yaratan'a (Müsebbib'e) çevir. İşte bundan dolayı: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ} “Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için elbette ayetler vardır” buyurmuştur. Zira Allah'ın dilediğine rızkı genişletmesinden ve daraltmasından ibret alanlar, bununla Allah'ın hikmetini, rahmetini ve cömertliğini anlayanlar ve rızık taleplerinin tamamında O'na yalvarmak üzere kalplerini O'na bağlayanlar ancak müminlerdir.
9763. Metin
{٣٨ - ٣٩} {فَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ ذَلِكَ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ * وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلا يَرْبُو عِنْدَ اللَّهِ وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ} .
{38-39} {فَآتِ ذَا الْقُرْبَى حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ ذَلِكَ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ * وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلا يَرْبُو عِنْدَ اللَّهِ وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ زَكَاةٍ تُرِيدُونَ وَجْهَ اللَّهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ} “Öyleyse akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver! Bu, Allah'ın rızasını dileyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince; işte [sevaplarını] kat kat artıranlar onlardır.”
9764. Metin
أي: فأعط القريب منك -على حسب قربه وحاجته- حقه الذي أوجبه الشارع أو حض عليه من النفقة الواجبة والصدقة والهدية والبر والسلام والإكرام والعفو عن زلته والمسامحة عن هفوته. وكذلك [آت] المسكين الذي أسكنه الفقر والحاجة ما تزيل به حاجته وتدفع به ضرورته من إطعامه وسقيه وكسوته.
Yani sana yakın olan akrabaya -yakınlığına ve ihtiyacına göre- Şâri'in vacip kıldığı veya teşvik ettiği hakkını ver; vacip olan nafaka, sadaka, hediye, iyilik, selam, ikram, ayağının kaymasını bağışlamak ve kusurunu hoş görmek gibi. Aynı şekilde fakirlik ve ihtiyacın çaresiz bıraktığı yoksula da (miskin) yedirmek, içirmek ve giydirmek suretiyle ihtiyacını giderecek ve zaruretini savacak şeyleri [ver].
9765. Metin
{وَابْنَ السَّبِيلِ} الغريب المنقطع به في غير بلده الذي في مظنة شدة الحاجة، لأنه لا مال معه ولا كسب قد دبر نفسه به [في] سفره، بخلاف الذي في بلده، فإنه وإن لم يكن له مال ولكن لا بد -في الغالب- أن يكون في حرفة أو صناعة ونحوها تسد حاجته، ولهذا جعل الله في الزكاة حصة للمسكين وابن السبيل. {ذَلِكَ} أي: إيتاء ذي القربى والمسكين وابن السبيل {خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ} بذلك العمل {وَجْه اللَّهِ} أي: خير غزير وثواب كثير لأنه من أفضل الأعمال الصالحة والنفع المتعدي الذي وافق محله المقرون به الإخلاص.
Kendi memleketinin dışında yolda kalmış garip yolcu olan {وَابْنَ السَّبِيلِ} “yolda kalmışa da [hakkını ver].” O, şiddetli ihtiyaç zannı altındadır; çünkü yolculuğunda yanında ne malı ne de kendisini idare edeceği bir kazancı vardır. Kendi memleketinde olan kimse ise böyle değildir; onun malı olmasa bile çoğunlukla ihtiyacını karşılayacak bir mesleği veya zanaatı bulunur. İşte bundan dolayı Allah zekâtta miskine ve yolda kalmışa bir pay ayırmıştır. Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa haklarını vermek {ذَلِكَ} “Bu,” bu amelle {وَجْه اللَّهِ} “Allah'ın rızasını” {خَيْرٌ لِلَّذِينَ يُرِيدُونَ} “dileyenler için daha hayırlıdır.” Yani bol bir hayır ve çok sevaptır; çünkü bu, ihlas ile birleşen, yerine tam isabet eden ve başkasına faydası dokunan (müteaddi) en faziletli salih amellerdendir.
9766. Metin
فإن لم يرد به وجه الله لم يكن خيرا لِلْمُعْطِي وإن كان خيرا ونفعا لِلْمُعْطى كما قال تعالى: {لا خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِنْ نَجْوَاهُمْ إِلا مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاحٍ بَيْنَ النَّاسِ} مفهومها أن هذه المثبتات خير لنفعها المتعدي ولكن من يفعل ذلك ابتغاء مرضاة الله فسوف نؤتيه أجرا عظيما.
Şayet bununla Allah'ın rızası murat edilmezse verene bir hayır olmaz; her ne kadar alana bir hayır ve menfaat olsa da. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {لا خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِنْ نَجْوَاهُمْ إِلا مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاحٍ بَيْنَ النَّاسِ} “Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur; ancak bir sadaka vermeyi, bir iyilik yapmayı yahut insanların arasını düzeltmeyi emreden kimse müstesna.” Bunun mefhumu şudur: Başkasına faydası dokunduğu için bu fiiller hayırdır; ancak kim bunu Allah'ın rızasını arayarak yaparsa, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.
9767. Metin
وقوله: {وَأُولَئِكَ} الذين عملوا هذه الأعمال وغيرها لوجه الله {هُمُ الْمُفْلِحُونَ} الفائزون بثواب الله الناجون من عقابه.
Allah Teâlâ'nın: {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” buyruğu ise; bu amelleri ve diğerlerini Allah rızası için yapanların, Allah'ın sevabını kazanan ve azabından kurtulan kimseler olduğunu ifade eder.
9768. Metin
ولما ذكر العمل الذي يقصد به وجهه [من النفقات] ذكر العمل الذي يقصد به مقصد دنيوي فقال: {وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُو فِي أَمْوَالِ النَّاسِ} أي: ما أعطيتم من أموالكم الزائدة عن حوائجكم وقصدكم بذلك أن يربو أي: يزيد في أموالكم بأن تعطوها لمن تطمعون أن يعاوضكم عنها بأكثر منها، فهذا العمل لا يربو أجره عند الله لكونه معدوم الشرط الذي هو الإخلاص. ومثل ذلك العمل الذي يراد به الزيادة في الجاه والرياء عند الناس فهذا كله لا يربو عند الله.
[Yapılan harcamalardan] Allah rızası kastedilen ameli zikrettikten sonra, dünyevi bir maksat gözetilen ameli zikrederek şöyle buyurdu: {وَمَا آتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُو فِي أَمْوَالِ النَّاسِ} “İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz...” Yani ihtiyaçlarınızdan arta kalan mallarınızdan verdiğiniz ve bununla malınızın artmasını kastettiğiniz -ki bunu, size daha fazlasıyla karşılık vermesini umduğunuz kimseye vermenizdir- amelin ecri, şartı olan ihlastan yoksun olduğu için Allah katında artmaz. İnsanlar nezdinde itibarın artması ve gösteriş (riya) için yapılan amel de böyledir; bunların hiçbiri Allah katında artmaz.