9827. Metin
{١ - ٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ * هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ * الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ * أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} .
{1-5} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الم * تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ * هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ * الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ * أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Elif, Lâm, Mîm. Bunlar, hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir; iyilik edenler (muhsinler) için bir hidayet ve bir rahmet olarak. Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden [gelen] bir hidayet üzeredirler ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”
9828. Metin
يشير تعالى إشارة دالة على التعظيم إلى {آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ} أي: آياته محكمة، صدرت من حكيم خبير.
Allah Teâlâ tazime delalet eden bir işaretle {آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ} “hikmet dolu Kitab'ın ayetleri”ne işaret etmektedir; yani onun ayetleri muhkemdir, Hakîm ve Habîr olan Allah'tan sadır olmuştur.
9829. Metin
من إحكامها، أنها جاءت بأجل الألفاظ وأفصحها، وأبينها، الدالة على أجل المعاني وأحسنها.
Ayetlerinin muhkemliğindendir ki; en yüce ve en güzel manalara delalet eden en azametli, en fasih ve en açık lafızlarla gelmiştir.
9830. Metin
ومن إحكامها، أنها محفوظة من التغيير والتبديل، والزيادة والنقص، والتحريف.
Ayetlerinin muhkemliğindendir ki; değiştirilmekten, tahrif edilmekten, fazlalıktan, eksiklikten ve bozulmaktan korunmuştur.
9831. Metin
ومن إحكامها: أن جميع ما فيها من الأخبار (١) السابقة واللاحقة، والأمور الغيبية كلها، مطابقة للواقع، مطابق لها الواقع، لم يخالفها كتاب من الكتب الإلهية، ولم يخبر بخلافها، نبي من الأنبياء، [ولم يأت ولن يأتي علم محسوس ولا معقول صحيح، يناقض ما دلت عليه] (٢) .
Ayetlerinin muhkemliğindendir ki: İçindeki geçmiş ve geleceğe ait bütün haberlerin (1) ve gaybi hususların tamamı gerçeğe tamı tamına mutabıktır, gerçek de onlara mutabıktır; ilahi kitaplardan hiçbir kitap ona muhalefet etmemiş, peygamberlerden hiçbir peygamber onun aksini haber vermemiş [ve onun delalet ettiği şeyle çelişen ne hissi ne de sahih akli bir ilim gelmiştir ve gelmeyecektir de] (2).
9832. Metin
ومن إحكامها: أنها ما أمرت بشيء، إلا وهو خالص المصلحة، أو راجحها، ولا نهت عن شيء، إلا وهو خالص المفسدة أو راجحها، وكثيرا ما يجمع بين الأمر بالشيء، مع ذكر [حكمته] (٣) فائدته، والنهي عن الشيء، مع ذكر مضرته.
Ayetlerinin muhkemliğindendir ki: Emrettiği her şey ya katıksız bir maslahat yahut maslahatı üstün olan bir şeydir; nehyettiği her şey de ya katıksız bir fesat yahut fesadı üstün olan bir şeydir. Çoğu zaman bir şeyi emretmekle beraber onun [hikmetini] (3) ve faydasını zikretmeyi, bir şeyi nehyetmekle beraber onun zararını zikretmeyi bir arada toplar.
9833. Metin
ومن إحكامها: أنها جمعت بين الترغيب والترهيب، والوعظ البليغ، الذي تعتدل به النفوس الخيرة، وتحتكم، فتعمل بالحزم.
Ayetlerinin muhkemliğindendir ki: Tergib (teşvik) ile terhibi (sakındırma) ve hayırlı nefislerin kendisiyle itidal bulduğu, hakem kılındığı ve azimle amel ettiği beliğ vaazı bir araya getirmiştir.
9834. Metin
ومن إحكامها: أنك تجد آياته المتكررة، كالقصص، والأحكام ونحوها، قد اتفقت كلها وتواطأت، فليس فيها تناقض، ولا اختلاف. فكلما ازداد بها البصير تدبرا، وأعمل فيها العقل تفكرا، انبهر عقله، وذهل لبه من التوافق والتواطؤ، وجزم جزما لا يمترى فيه، أنه تنزيل من حكيم حميد.
Ayetlerinin muhkemliğindendir ki: Kıssalar, hükümler ve benzerleri gibi tekrar eden ayetlerinin tamamının birbiriyle uyum ve ittifak içinde olduğunu görürsün; onlarda hiçbir çelişki ve ihtilaf yoktur. Basiret sahibi kimse onu ne kadar çok tedebbür eder ve aklını onda ne kadar çok tefekküre sevk ederse, aklı hayran kalır, zihni bu eşsiz uyum ve mutabakat karşısında dehşete düşer ve onun Hakîm ve Hamîd olan Allah'tan indirilmiş olduğuna şüphesiz bir şekilde kesin olarak inanır.
9835. Metin
ولكن - مع أنه حكيم - يدعو إلى كل خلق كريم، وينهى عن كل خلق لئيم، أكثر الناس محرومون الاهتداء به، معرضون عن الإيمان والعمل به، إلا من وفقه الله تعالى وعصمه، وهم المحسنون في عبادة ربهم والمحسنون إلى الخلق.
Fakat Kur'an -hikmet dolu olup her kerim ahlaka davet ettiği ve her alçak ahlaktan nehyettiği halde- insanların çoğu onunla hidayet bulmaktan mahrumdur; ona iman etmekten ve onunla amel etmekten yüz çevirmişlerdir. Ancak Allah Teâlâ'nın muvaffak kıldığı ve koruduğu kimseler müstesnadır; onlar da Rablerinin ibadetinde ihsan üzere olanlar ve yaratılmışlara karşı iyilikte bulunan muhsinlerdir.
9836. Metin
فإنه {هُدًى} لهم، يهديهم إلى الصراط المستقيم، ويحذرهم من طرق الجحيم، {وَرَحْمَة} لهم، تحصل لهم به السعادة في الدنيا والآخرة، والخير الكثير، والثواب الجزيل، والفرح والسرور، ويندفع عنهم الضلال والشقاء.
Şüphesiz o, kendilerini sırat-ı müstakime ileten ve cehennem yollarından sakındıran {هُدًى} “bir hidayettir;” kendisiyle dünya ve ahiret saadeti, bol hayır, büyük sevap, ferahlık ve sevinç elde ettikleri, dalalet ve şekavetin kendilerinden defedildiği {وَرَحْمَة} “bir rahmettir.”
9837. Metin
ثم وصف المحسنين بالعلم التام، وهو اليقين الموجب للعمل والخوف من عقاب الله، فيتركون معاصيه، ووصفهم بالعمل، وخص من العمل، عملين فاضلين: الصلاة المشتملة على الإخلاص، ومناجاة الله تعالى، والتعبد العام للقلب واللسان، والجوارح المعينة، على سائر الأعمال، والزكاة التي تزكي صاحبها من الصفات الرذيلة، وتنفع أخاه المسلم، وتسد حاجته، ويبين بها أن العبد يؤثر محبة الله على محبته للمال، فيخرجه محبوبه من المال، لما هو أحب إليه، وهو طلب مرضاة الله.
Sonra muhsinleri tam ilimle -ki bu, ameli ve Allah'ın azabından korkmayı gerektiren yakindir, böylece O'na isyanı terk ederler- ve amelle vasfetti. Amellerden de faziletli iki ameli bilhassa zikretti: İhlası, Allah Teâlâ ile münacatı, kalbin, dilin ve diğer amellere yardımcı olan azaların genel kulluğunu içeren namaz; ve sahibini alçak huylardan arındıran, Müslüman kardeşine fayda sağlayan, onun ihtiyacını gideren ve bununla kulun Allah sevgisini mal sevgisine tercih ettiğini, kendisi için daha sevimli olan Allah'ın rızasını talep etme uğruna sevdiği malı elinden çıkardığını ortaya koyan zekât.
9838. Metin
فـ {أُولَئِكَ} هم المحسنون الجامعون بين العلم التام، والعمل {عَلَى هُدًى} أي: عظيم كما يفيده التنكير، وذلك الهدى حاصل لهم، وواصل إليهم {مِنْ رَبِّهِمْ} الذي لم يزل يربيهم بالنعم; ويدفع عنهم النقم.
İşte {أُولَئِكَ} “onlar,” yani tam ilim ile ameli bir araya getiren muhsinler, {عَلَى هُدًى} “bir hidayet üzeredirler”; tenvinin (belirsizlik takısının) ifade ettiği üzere pek büyük bir hidayet üzeredirler. Bu hidayet, kendilerini sürekli nimetlerle terbiye eden ve belaları onlardan defeden {مِنْ رَبِّهِمْ} “Rablerinden” onlara hâsıl olmuş ve kendilerine ulaşmıştır.
9839. Metin
وهذا الهدى الذي أوصله إليهم، من تربيته الخاصة بأوليائه، وهو أفضل أنواع التربية. {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} الذين أدركوا رضا ربهم، وثوابه الدنيوي والأخروي، وسلموا من سخطه وعقابه، وذلك لسلوكهم طريق الفلاح، الذي لا طريق له غيرها.
Onlara ulaştırdığı bu hidayet, O'nun veli kullarına has terbiyesindendir ve bu, terbiyenin en faziletli türüdür.1 {وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ} “İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”2 Onlar; Rablerinin rızasına, O'nun dünyevî ve uhrevî mükâfatına nail olan, gazabından ve azabından selamet bulan kimselerdir. Bu da kendisinden başka hiçbir yolu bulunmayan felah (kurtuluş) yoluna girmeleri sebebiyledir.3
9840. Metin
ولما ذكر تعالى المهتدين بالقرآن، المقبلين عليه، ذكر من أعرض عنه، ولم يرفع به رأسا، وأنه عوقب على ذلك، بأن تعوض عنه كل باطل من القول، فترك أعلى الأقوال، وأحسن الحديث، واستبدل به أسفل قول وأقبحه، فلذلك قال:
Allah Teâlâ Kur'an ile hidayete eren ve ona yönelen kimseleri zikrettikten sonra; ondan yüz çeviren, ona hiç değer vermeyen ve en yüce sözü, en güzel kelamı bırakıp onun yerine sözün en aşağılığını ve en çirkinini koyarak batıl sözlerle avunmak suretiyle cezalandırılan kimseleri zikrederek şöyle buyurdu:
9842. Metin
{٦ - ٩} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ * وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْرًا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ * إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ * خَالِدِينَ فِيهَا وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .
{6-9} {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ * وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا وَلَّى مُسْتَكْبِرًا كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْرًا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ * إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ * خَالِدِينَ فِيهَا وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce [insanları] Allah yolundan saptırmak ve o yolu alaya almak için boş lafı (lehve'l-hadîs) satın alır. İşte onlara alçaltıcı bir azap vardır. Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki onları hiç işitmemiş, sanki iki kulağında bir ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak yüz çevirir. Sen de onu can yakıcı bir azapla müjdele! İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlar için nimet cennetleri vardır. Orada ebedî kalıcıdırlar. [Bu,] Allah'ın hak olan bir vaadidir. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.”
9843. Metin
أي: {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ} هو محروم مخذول {يَشْتَرِي} أي: يختار ويرغب رغبة من يبذل الثمن في الشيء. {لَهْوَ الْحَدِيثِ} أي: الأحاديث الملهية للقلوب، الصادَّة لها عن أجلِّ مطلوب. فدخل في هذا كل كلام محرم، وكل لغو، وباطل، وهذيان من الأقوال المرغبة في الكفر، والفسوق، والعصيان، ومن أقوال الرادين على الحق، المجادلين بالباطل ليدحضوا به الحق، ومن غيبة، ونميمة، وكذب، وشتم، وسب، ومن غناء ومزامير شيطان، ومن الماجريات الملهية، التي لا نفع فيها في دين ولا دنيا.
Yani {وَمِنَ النَّاسِ مَنْ} “İnsanlardan öylesi vardır ki,” o mahrum ve yardımsız bırakılmış kimsedir; bir şeye bedel ödeyen kimsenin rağbeti gibi rağbet edip seçerek {يَشْتَرِي} “satın alır;” {لَهْوَ الْحَدِيثِ} “boş lafı” yani kalpleri oyalayan, onları en yüce gayeden alıkoyan lafları [satın alır]. Bu kapsama haram olan her söz; küfre, fıska ve isyana teşvik eden laflardan her türlü boş lakırdı (lağv), batıl ve hezeyan; hakkı çürütmek için batılla mücadele edip hakka karşı çıkanların sözleri; gıybet, koğuculuk (nemime), yalan, hakaret ve sövme; şarkı/müzik (ğınâ) ve şeytan düdükleri ile dinde ve dünyada hiçbir faydası olmayan oyalayıcı lakırdılar dahildir.
9844. Metin
فهذا الصنف من الناس، يشتري لهو الحديث، عن هدي الحديث {لِيُضِلَّ} الناس {بِغَيْرِ عِلْمٍ} أي: بعدما ضل بفعله، أضل غيره، لأن الإضلال، ناشئ عن الضلال.
İşte bu insan sınıfı, sözün hidayetine bedel boş lafı satın alır; insanları {لِيُضِلَّ ... بِغَيْرِ عِلْمٍ} “bilgisizce saptırmak için.” Yani kendi fiiliyle saptıktan sonra başkalarını da saptırır; zira başkasını saptırmak bizzat sapkınlıktan kaynaklanır.
9845. Metin
وإضلاله في هذا الحديث; صده عن الحديث النافع، والعمل النافع، والحق المبين، والصراط المستقيم.
Bu sözle saptırması ise; insanları faydalı sözden, faydalı amelden, apaçık haktan ve sırat-ı müstakimden alıkoymasıdır.
9846. Metin
ولا يتم له هذا، حتى يقدح في الهدى والحق، ويتخذ آيات الله هزوا ويسخر بها، وبمن جاء بها، فإذا جمع بين مدح الباطل والترغيب فيه، والقدح في الحق، والاستهزاء به وبأهله، أضل من لا علم عنده وخدعه بما يوحيه إليه، من القول الذي لا يميزه ذلك الضال، ولا يعرف حقيقته.
Hidayeti ve hakkı kötülemedikçe, Allah'ın ayetlerini alaya alıp onlarla ve onu getirenle eğlenmedikçe bu durumu tamamlanmaz. Batılı övüp ona teşvik etmeyi, hakkı kötüleyip onunla ve ehliyle alay etmeyi bir arada topladığında; o sapık kimsenin ayırt edemediği ve hakikatini bilmediği sözlerle ilmi olmayan kimseleri fısıldadığı telkinlerle saptırır ve aldatır.
9847. Metin
{أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ} بما ضلوا وأضلوا، واستهزءوا [بآيات الله] (١) وكذبوا الحق الواضح.
Saptıkları, saptırdıkları, [Allah'ın ayetleriyle] (1) alay ettikleri ve apaçık hakkı yalanladıkları için {أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ} “İşte onlara alçaltıcı bir azap vardır.”
9848. Metin
ولهذا قال {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا} ليؤمن بها وينقاد لها، {وَلَّى مُسْتَكْبِرًا} أي: أدبر إدبار مستكبر عنها، رادٍّ لها، ولم تدخل قلبه ولا أثرت فيه، بل أدبر عنها {كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا} بل {كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْرًا} أي: صمما لا تصل إليه الأصوات; فهذا لا حيلة في هدايته.
İşte bundan dolayı şöyle buyurdu: İman etsin ve boyun eğsin diye {وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ آيَاتُنَا} “Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman,” {وَلَّى مُسْتَكْبِرًا} “büyüklük taslayarak yüz çevirir”; yani onlara karşı kibirlenen ve onları reddeden bir kimse gibi arkasını döner. Ayetler onun kalbine girmez ve onda tesir bırakmaz; bilakis {كَأَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا} “sanki onları hiç işitmemiş,” hatta {كَأَنَّ فِي أُذُنَيْهِ وَقْرًا} “sanki iki kulağında bir ağırlık varmış gibi” seslerin kendisine ulaşmadığı bir sağırlık varmış gibi arkasını döner. Artık böylesinin hidayete erdirilmesine hiçbir çare yoktur.
9849. Metin
{فَبَشِّرْهُ} بشارة تؤثر في قلبه الحزن والغم; وفي بشرته السوء والظلمة والغبرة. {بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} مؤلم لقلبه; ولبدنه; لا يقادر قدره; ولا يدرى بعظيم أمره، وهذه بشارة أهل الشر، فلا نِعْمَتِ البشارة.
Ona öyle bir müjde ver ki kalbinde hüzün ve gam, yüzünde ise kötülük, karanlık ve toz duman bıraksın: {فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ} “Sen de onu can yakıcı bir azapla müjdele!” Kalbini ve bedenini acıtan, büyüklüğü takdir edilemeyen ve dehşeti kavranamayan bir azapla [müjdele]! İşte bu, şer ehlinin müjdesidir; ne kötü bir müjdedir o!
9850. Metin
وأما بشارة أهل الخير فقال: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} جمعوا بين عبادة الباطن بالإيمان، والظاهر بالإسلام، والعمل الصالح.
Hayırlı kimselerin müjdesine gelince, şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince;” onlar iman ile bâtının kulluğunu, İslam ve salih amelle de zâhirin kulluğunu bir araya getirmişlerdir.
9851. Metin
{لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ} بشارة لهم بما قدموه، وقرى لهم بما أسلفوه. {خَالِدِينَ فِيهَا} أي: في جنات النعيم، نعيم القلب والروح، والبدن.
Önden gönderdikleri amellerin müjdesi ve takdim ettiklerine bir ikram olarak {لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ} “onlar için nimet cennetleri vardır.” Kalbin, ruhun ve bedenin nimetlerle dolu olduğu nimet cennetlerinde {خَالِدِينَ فِيهَا} “Orada ebedî kalıcıdırlar.”
9852. Metin
{وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا} لا يمكن أن يخلف، ولا يغير، ولا يتبدل. {وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} كامل العزة، كامل الحكمة، من عزته وحكمته، وفق من وفق، وخذل من خذل، بحسب ما اقتضاه علمه فيهم وحكمته.
{وَعْدَ اللَّهِ حَقًّا} “[Bu,] Allah'ın gerçek bir vaadidir.” [Onun] yerine getirilmemesi, bozulması ve değiştirilmesi asla mümkün değildir. {وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “O, Azîz'dir, Hakîm'dir.” İzzeti eksiksiz, hikmeti tamdır. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi olarak, onlar hakkındaki ilminin ve hikmetinin gerektirdiği doğrultuda muvaffak kıldığını muvaffak kılmış, yardımsız bıraktığını da yüzüstü bırakmıştır.1
9853. Metin
{١٠ - ١١} {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَأَلْقَى فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ * هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} .
{10-11} {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَأَلْقَى فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ أَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ * هَذَا خَلْقُ اللَّهِ فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “O, gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yarattı. Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Biz gökten bir su indirdik de orada her güzel çiftten bitkiler bitirdik. İşte bu, Allah'ın yaratmasıdır. Haydi gösterin bana, O'ndan başkaları ne yaratmış? Hayır, o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.”
9854. Metin
يتلو تعالى على عباده، آثارا من آثار قدرته، وبدائع من بدائع حكمته، ونعما من آثار رحمته، فقال: {خَلق السَّمَاوَاتِ} السبع على عظمها، وسعتها، وكثافتها، وارتفاعها الهائل. {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} أي: ليس لها عمد، ولو كان لها عمد لرئيت، وإنما استقرت واستمسكت، بقدرة الله تعالى.
Allah Teâlâ kullarına kudretinin eserlerinden, hikmetinin harikalarından ve rahmetinin eseri olan nimetlerden okuyarak şöyle buyurdu: Yedi kat {خَلق السَّمَاوَاتِ} “gökleri yarattı;” büyüklüğü, genişliği, yoğunluğu ve muazzam yüksekliğiyle beraber... {بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا} “görebileceğiniz bir direk olmaksızın;” yani onun direkleri yoktur; şayet direkleri olsaydı görülürdü. O ancak Allah Teâlâ'nın kudretiyle durmakta ve tutunmaktadır.
9855. Metin
{وَأَلْقَى فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ} أي: جبالا عظيمة، ركزها في أرجائها وأنحائها، لئلا {تَمِيدَ بِكُمْ} فلولا الجبال الراسيات لمادت الأرض، ولما استقرت بساكنيها.
{وَأَلْقَى فِي الأرْضِ رَوَاسِيَ} “ve yere sabit dağlar yerleştirdi;” yani {تَمِيدَ بِكُمْ} “sizi sarsmasın diye” yerin dört bir yanına ve köşelerine sağlam büyük dağlar dikti. Eğer bu sarsılmaz dağlar olmasaydı yeryüzü çalkalanır ve üzerindeki sakinleriyle beraber yerinde duramazdı.
9856. Metin
{وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ} أي: نشر في الأرض الواسعة، من جميع أصناف الدواب، التي هي مسخرة لبني آدم، ولمصالحهم، ومنافعهم. ولما بثها في الأرض، علم تعالى أنه لا بد لها من رزق تعيش به، فأنزل من السماء ماء مباركا، {فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ} المنظر، نافع مبارك، فرتعت فيه الدواب المنبثة، وسكن إليه كل حيوان.
{وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ} “ve orada her türlü canlıyı yaydı;” yani geniş yeryüzünde, Âdemoğullarına boyun eğdirilmiş, onların maslahatları ve menfaatleri için yaratılmış her çeşit canlıyı yaydı. Onları yeryüzüne yaydığında, yaşayabilmeleri için mutlaka bir rızkın gerektiğini bildi ve gökten bereketli bir su indirdi; {فَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ} “orada her güzel çiftten bitkiler bitirdik.” Manzarası güzel, faydalı ve bereketli bitkiler... Yayılan hayvanlar ondan otladı ve her canlı ona sığındı.
9857. Metin
{هَذَا} أي: خلق العالم العلوي والسفلي، من جماد، وحيوان، وسَوْقِ أرزاق الخلق إليهم {خَلق اللَّه} وحده لا شريك له، كل مقر بذلك حتى أنتم يا معشر المشركين.
Cansız varlıklardan, canlılardan ve mahlukatın rızıklarının kendilerine sevk edilmesinden ibaret olan ulvî ve süflî âlemin yaratılışı {هَذَا} “İşte bu,” ortağı olmayan tek {خَلق اللَّه} “Allah'ın yaratmasıdır.” Herkes bunu ikrar etmektedir; hatta siz ey müşrikler topluluğu, siz bile!
9858. Metin
{فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ} أي: الذين جعلتموهم له شركاء، تدعونهم وتعبدونهم، يلزم على هذا، أن يكون لهم خلق كخلقه، ورزق كرزقه، فإن كان لهم شيء من ذلك فأرونيه، ليصح ما ادعيتم فيهم من استحقاق العبادة.
{فَأَرُونِي مَاذَا خَلَقَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ} “Haydi gösterin bana, O'ndan başkaları ne yaratmış?” Yani O'na ortak koştuğunuz, dua edip taptığınız varlıklar ne yaratmış? Bu iddiaya göre onların da O'nun yaratması gibi bir yaratması, O'nun rızıklandırması gibi bir rızıklandırması olması gerekir. Şayet onların bunlardan herhangi bir şeyi varsa bana gösterin ki haklarında iddia ettiğiniz ibadete layık olma vasfı sıhhat kazansın!
9859. Metin
ومن المعلوم أنهم لا يقدرون أن يروه شيئا من الخلق لها، لأن جميع المذكورات، قد أقروا أنها خلق الله وحده، ولا ثَمَّ شيء يعلم غيرها، فثبت عجزهم عن إثبات شيء لها تستحق به أن تعبد.
Malumdur ki putların yarattığı hiçbir şeyi O'na göstermeye güç yetiremezler; zira zikredilenlerin tamamının yalnızca Allah'ın yaratması olduğunu bizzat kendileri ikrar etmişlerdir ve bunların dışında bilinen başka bir şey de yoktur. Böylece kendisiyle ibadete layık olacakları hiçbir şeyi o putlar için ispat edemedikleri ve bundan aciz kaldıkları sabit olmuştur.
9860. Metin
ولكن عبادتهم إياها، عن غير علم وبصيرة، بل عن جهل وضلال، ولهذا قال: {بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} أي: جَلِيٍّ واضح حيث عبدوا من لا يملك نفعا ولا ضرا ولا موتا ولا حياة ولا نشورا، وتركوا الإخلاص للخالق الرازق المالك لكل الأمور.
Fakat onlara tapmaları bir ilim ve basirete dayanmamakta, bilakis cehalet ve sapıklıktan kaynaklanmaktadır. İşte bundan dolayı: {بَلِ الظَّالِمُونَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “Hayır, o zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler” buyurmuştur. Yani ne faydaya ne zarara, ne ölüme ne hayata ne de yeniden diriltmeye malik olmayan varlıklara tapmaları; her işin maliki olan, yaratan ve rızık veren Allah'a ihlasla ibadeti terk etmeleri sebebiyle apaçık ve besbelli bir dalalet içindedirler.
9861. Metin
{١٢ - ١٩} {وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ * وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ} إلى آخر القصة.
{12-19} {وَلَقَدْ آتَيْنَا لُقْمَانَ الْحِكْمَةَ أَنِ اشْكُرْ لِلَّهِ وَمَنْ يَشْكُرْ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ * وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ} “Andolsun ki biz Lokman'a: ‘Allah'a şükret!’ diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki Allah Ganî'dir, Hamîd'dir. Hani Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: ‘Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.’” kıssanın sonuna kadar.
9862. Metin
يخبر تعالى عن امتنانه على عبده الفاضل لقمان، بالحكمة، وهي العلم [بالحق] (١) على وجهه وحكمته، فهي العلم بالأحكام، ومعرفة ما فيها من الأسرار والإحكام، فقد يكون الإنسان عالما، ولا يكون حكيما.
Allah Teâlâ faziletli kulu Lokman'a hikmet vererek lütufta bulunduğunu haber vermektedir. Hikmet; [hakkı] (1) gereği gibi bilmek ve hikmetine vâkıf olmaktır. O; hükümleri bilmek ve onlardaki sırları ve sağlamlığı kavramaktır. Zira insan âlim olabilir fakat hakîm (hikmet sahibi) olmayabilir.
9863. Metin
وأما الحكمة، فهي مستلزمة للعلم، بل وللعمل، ولهذا فسرت الحكمة بالعلم النافع، والعمل الصالح.
Hikmet ise ilmi, hatta ameli zorunlu kılar; bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel olarak tefsir edilmiştir.
9864. Metin
ولما أعطاه الله هذه المنة العظيمة، أمره أن يشكره على ما أعطاه، ليبارك له فيه، وليزيده من فضله، وأخبره أن شكر الشاكرين، يعود نفعه عليهم، وأن من كفر فلم يشكر الله، عاد وبال ذلك عليه. والله غني [عنه] (٢) حميد فيما يقدره ويقضيه، على من خالف أمره، فغناه تعالى، من لوازم ذاته، وكونه حميدا في صفات كماله، حميدا في جميل صنعه، من لوازم ذاته، وكل واحد من الوصفين، صفة كمال، واجتماع أحدهما إلى الآخر، زيادة كمال إلى كمال.
Allah ona bu büyük nimeti verdiğinde, kendisi için onu bereketli kılmak ve lütfundan ona daha da artırmak için verdiklerine şükretmesini emretti. Şükredenlerin şükrünün faydasının bizzat kendilerine döneceğini; nankörlük edip Allah'a şükretmeyen kimsenin ise vebalinin yine kendi aleyhine döneceğini haber verdi. Allah [ondan] (2) Ganî'dir (müstağnidir); emrine muhalefet eden kimse hakkında takdir edip hükmettiği şeylerde Hamîd'dir (övgüye layıktır). Allah Teâlâ'nın zenginliği (Ganî oluşu) Zâtının zatî gereklerindendir; kemal sıfatlarında ve güzel yaratışında Hamîd oluşu da Zâtının zatî gereklerindendir. Bu iki vasfın her biri bir kemal sıfatıdır ve birinin diğeriyle bir araya gelmesi kemal üstüne kemaldir.
9865. Metin
واختلف المفسرون، هل كان لقمان نبيا، أو عبدا صالحا؟ والله تعالى لم يذكر عنه إلا أنه آتاه الحكمة، وذكر بعض ما يدل على حكمته في وعظه لابنه، فذكر أصول الحكمة وقواعدها الكبار فقال: {وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ}
Müfessirler Lokman'ın bir nebi mi yoksa salih bir kul mu olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Allah Teâlâ onun hakkında sadece kendisine hikmet verdiğini zikretmiş ve oğluna verdiği öğütte onun hikmetine delalet eden bazı hususları beyan ederek hikmetin asıllarını ve büyük kaidelerini zikretmiştir: {وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ} “Hani Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti:”
9866. Metin
أو قال له قولا به يعظه بالأمر، والنهي، المقرون بالترغيب والترهيب، فأمره بالإخلاص، ونهاه عن الشرك، وبيَّن له السبب في ذلك فقال: {إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ} ووجه كونه عظيما، أنه لا أفظع وأبشع ممن سَوَّى المخلوق من تراب، بمالك الرقاب، وسوَّى الذي لا يملك من الأمر شيئا، بمن له الأمر كله، وسوَّى الناقص الفقير من جميع الوجوه، بالرب الكامل الغني من جميع الوجوه، وسوَّى من لم ينعم بمثقال ذرة [من النعم] (٣) بالذي ما بالخلق من نعمة في دينهم، ودنياهم وأخراهم، وقلوبهم، وأبدانهم، إلا منه، ولا يصرف السوء إلا هو، فهل أعظم من هذا الظلم شيء؟؟!
Yahut ona teşvik ve sakındırmayla birlikte emir ve yasakları içeren öğüt verici bir söz söyleyerek ihlası emretti, şirkten nehyetti ve bunun sebebini açıklayarak şöyle dedi: {إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ} “Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olmasının vechi şudur: Topraktan yaratılmış bir mahluku boyunların yegâne Maliki olan Allah ile bir tutandan; hiçbir şeye malik olmayanı bütün mülk ve hüküm Kendisinin olan Zât ile bir tutandan; her yönden eksik ve muhtaç olanı her yönden kâmil ve zengin olan Rab ile bir tutandan; zerre ağırlığınca [nimet vermemiş] (3) olanı mahlukatın dinlerinde, dünyalarında, ahiretlerinde, kalplerinde ve bedenlerinde sahip oldukları her nimetin yalnızca Kendisinden olduğu ve kötülüğü Kendisinden başkasının savamadığı Zât ile bir tutandan daha dehşetli ve daha çirkin kim olabilir? Bu zulümden daha büyük bir zulüm var mıdır?!
9867. Metin
وهل أعظم ظلما ممن خلقه الله لعبادته وتوحيده، فذهب بنفسه الشريفة، [فجعلها في أخس المراتب] (٤) جعلها عابدة لمن لا يسوى شيئا، فظلم نفسه ظلما كبيرا.
Allah'ın kendisini Kendisine ibadet ve tevhid etsin diye yarattığı; buna rağmen o şerefli nefsini alıp [en aşağı mertebelere düşüren] (4) ve hiçbir değeri olmayan varlıklara taptıran kimseden daha zalim kim olabilir? O kimse nefsine pek büyük bir zulüm etmiştir.
9868. Metin
ولما أمر بالقيام بحقه، بترك الشرك الذي من لوازمه القيام بالتوحيد، أمر بالقيام بحق الوالدين فقال: {وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ} أي: عهدنا إليه، وجعلناه وصية عنده، سنسأله عن القيام بها، وهل حفظها أم لا؟ فوصيناه {بِوَالِدَيْهِ} وقلنا له: {اشْكُرْ لِي} بالقيام بعبوديتي، وأداء حقوقي، وأن لا تستعين بنعمي على معصيتي. {وَلِوَالِدَيْكَ} بالإحسان إليهما بالقول اللين، والكلام اللطيف، والفعل الجميل، والتواضع لهما، [وإكرامهما] (٥) وإجلالهما، والقيام بمئونتهما واجتناب الإساءة إليهما من كل وجه، بالقول والفعل.
Gereği tevhidi ikame etmek olan şirki terk etmek suretiyle Kendi hakkını yerine getirmeyi emredince, anne babanın hakkını yerine getirmeyi de emrederek şöyle buyurdu: {وَوَصَّيْنَا الإنْسَانَ} “Biz insana tavsiye ettik;” yani ona emrettik, bunu onun yanında bir vasiyet kıldık; onu yerine getirip getirmediğini, koruyup korumadığını ona soracağız. Ona {بِوَالِدَيْهِ} “ana babasını” tavsiye ettik ve ona: Kulluğumu yerine getirerek, haklarımı eda ederek ve nimetlerimi Bana isyanda kullanmayarak {اشْكُرْ لِي} “Bana şükret;” yumuşak sözle, tatlı dille, güzel davranışla, onlara tevazu göstererek, [onlara ikramda bulunup] (5) hürmet ederek, nafakalarını temin ederek ve sözle ve fiille her yönden onlara kötülük yapmaktan sakınarak {وَلِوَالِدَيْكَ} “ve ana babana da [şükret/iyilik et]!” dedik.
9869. Metin
فوصيناه بهذه الوصية، وأخبرناه أن {إِلَيَّ الْمَصِيرُ} أي: سترجع أيها الإنسان إلى من وصاك، وكلفك بهذه الحقوق، فيسألك: هل قمت بها، فيثيبك الثواب الجزيل؟ أم ضيعتها، فيعاقبك العقاب الوبيل؟.
Ona bu tavsiyeyi yaptık ve: {إِلَيَّ الْمَصِيرُ} “Dönüş ancak Banadır” diye haber verdik. Yani: Ey insan! Sana tavsiyede bulunan ve seni bu haklarla mükellef kılan Zât'a döneceksin. O da sana soracak: Onları yerine getirdin mi ki sana bol mükâfat versin; yoksa onları zayi mi ettin ki seni pek acı bir cezayla cezalandırsın?
9870. Metin
ثم ذكر السبب الموجب لبر الوالدين في الأم، فقال: {حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ} أي: مشقة على مشقة، فلا تزال تلاقي المشاق، من حين يكون نطفة، من الوحم، والمرض، والضعف، والثقل، وتغير الحال، ثم وجع الولادة، ذلك الوجع الشديد.
Sonra anne babaya iyiliği gerektiren sebebi anne hakkında zikrederek şöyle buyurdu: {حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ} “Annesi onu zahmet üstüne zahmetle taşımıştır;” yani meşakkat üstüne meşakkatle... Nutfe olduğu andan itibaren aşerme, hastalık, zayıflık, ağırlık ve halden hale geçme gibi meşakkatlerle sürekli karşılaşır; ardından da o pek şiddetli sancı olan doğum sancısını çeker.
9871. Metin
ثم {فِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ} وهو ملازم لحضانة أمه وكفالتها ورضاعها، أفما يحسن بمن تحمل على ولده هذه الشدائد، مع شدة الحب، أن يؤكد على ولده، ويوصي إليه بتمام الإحسان إليه؟
Sonra {فِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ} “onun sütten kesilmesi de iki yıl içindedir.” Bu süre boyunca annesinin kucağına, bakımına ve emzirmesine muhtaçtır. Çocuğu uğruna bunca şiddetli sevgisiyle birlikte bu zahmetleri çeken kimse için, çocuğuna ona tastamam iyilikte bulunmasının kuvvetle tavsiye edilmesi ve emredilmesi gerekmez mi?
9872. Metin
{وَإِنْ جَاهَدَاكَ} أي: اجتهد والداك {عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُمَا} ولا تظن أن هذا داخل في الإحسان إليهما، لأن حق الله، مقدم على حق كل أحد، و "لا طاعة لمخلوق، في معصية الخالق"
{وَإِنْ جَاهَدَاكَ} “Eğer onlar gayret ederlerse,” yani ana baban {عَلى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلا تُطِعْهُمَا} “hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse, onlara itaat etme!” Sakın bunun onlara iyilik yapma kapsamına girdiğini zannetme; çünkü Allah'ın hakkı herkesin hakkından önde gelir ve “Yaratana isyan olan hususta yaratılmışa itaat yoktur.”
9873. Metin
ولم يقل: "وإن جاهداك على أن تشرك بي ما ليس لك به علم فعقهما" بل قال: {فَلا تُطِعْهُمَا} أي: بالشرك، وأما برهما، فاستمر عليه، ولهذا قال: {وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا} أي: صحبة إحسان إليهما بالمعروف، وأما اتباعهما وهما بحالة الكفر والمعاصي، فلا تتبعهما.
“Eğer hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seninle mücadele ederlerse onlara asilik yap” demedi; bilakis {فَلا تُطِعْهُمَا} “onlara itaat etme!” buyurdu; yani şirk hususunda itaat etme. Onlara iyilik etmeye ise devam et. İşte bundan dolayı: {وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا} “Onlarla dünyada iyi geçin!” buyurdu; yani meşru ölçüler içinde onlara iyilikle arkadaşlık et. Küfür ve isyan halindeyken ise onlara uyma!
9874. Metin
{وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ} وهم المؤمنون بالله، وملائكته وكتبه، ورسله، المستسلمون لربهم، المنيبون إليه.
{وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ} “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Onlar; Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve resullerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O'na yönelen müminlerdir.
9875. Metin
واتباع سبيلهم، أن يسلك مسلكهم في الإنابة إلى الله، التي هي انجذاب دواعي القلب وإراداته إلى الله، ثم يتبعها سعي البدن، فيما يرضي الله، ويقرب منه.
Onların yoluna uymak; kalbin arzularının ve iradesinin Allah'a yönelmesi ve ardından bedenin Allah'ı razı edecek ve O'na yaklaştıracak şeylerde gayret göstermesi demek olan Allah'a inâbede onların tuttuğu yolu tutmaktır.
9876. Metin
{ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ} الطائع والعاصي، والمنيب، وغيره {فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فلا يخفى على الله من أعمالهم خافية.
İtaat eden, isyan eden, inâbede bulunan ve bulunmayan herkes: {ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ} “Sonra dönüşünüz ancak Banadır.” {فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Yaptıklarınızı size haber veririm.” Onların amellerinden hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.
9878. Metin
{يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ} التي هي أصغر الأشياء وأحقرها، {فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ} أي في وسطها {أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الأرْضِ} في أي جهة من جهاتهما {يَأْتِ بِهَا اللَّهُ} لسعة علمه، وتمام خبرته وكمال قدرته، ولهذا قال: {إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ} أي: لطف في علمه وخبرته، حتى اطلع على البواطن والأسرار، وخفايا القفار والبحار.
{يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ} “Yavrucuğum! [Yaptığın amel,] bir hardal tanesi ağırlığınca olsa,” ki o eşyanın en küçüğü ve en önemsizidir; {فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ} “bir kayanın içinde” yani onun bağrında “olsa,” {أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الأرْضِ} “yahut göklerde veya yerin [derinliklerinde]” herhangi bir cihetinde olsa, ilminin genişliği, tam vukufiyeti ve mükemmel kudreti sebebiyle {يَأْتِ بِهَا اللَّهُ} “Allah onu getirir.” İşte bundan dolayı: {إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ} “Şüphesiz Allah Latîf'tir, Habîr'dir” buyurmuştur. Yani ilmi ve vukufiyeti o derece latiftir ki, batınlara, sırlara, çöllerin ve denizlerin gizliliklerine kadar vakıftır.
9879. Metin
والمقصود من هذا، الحث على مراقبة الله، والعمل بطاعته، مهما أمكن، والترهيب من عمل القبيح، قَلَّ أو كَثُرَ.
Bundan maksat; Allah'ın murakabesini gözetmeye, imkân nispetinde O'na itaatle amel etmeye teşvik etmek ve az olsun çok olsun çirkin amelleri işlemekten sakındırmaktır.
9880. Metin
{يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ} حثه عليها، وخصها لأنها أكبر العبادات البدنية، {وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ} وذلك يستلزم العلم بالمعروف ليأمر به، والعلم بالمنكر لينهى عنه.
{يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلاةَ} “Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl!” Onu namaza teşvik etti ve bedeni ibadetlerin en büyüğü olduğu için onu bilhassa zikretti. {وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ} “İyiliği emret, kötülükten nehyet!” Bu da emredebilmek için marufu (iyiliği) bilmeyi, sakındırabilmek için de münkeri (kötülüğü) bilmeyi gerektirir.
9881. Metin
والأمر بما لا يتم الأمر بالمعروف، والنهي عن المنكر إلا به، من الرفق، والصبر، وقد صرح به في قوله: {وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ} ومن كونه فاعلا لما يأمر به، كافًّا لما ينهى عنه، فتضمن هذا، تكميل نفسه بفعل الخير وترك الشر، وتكميل غيره بذلك، بأمره ونهيه.
Aynı şekilde emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerin ancak kendisiyle tamamlandığı yumuşaklık (rıfk) ve sabrı da emretmeyi gerektirir. Nitekim: {وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ} “başına gelene sabret!” buyruğunda bunu açıkça ifade etmiştir. Ayrıca emrettiği şeyi bizzat yapan, nehyettiği şeyden de bizzat kaçınan biri olmayı gerektirir. Dolayısıyla bu; hayrı işleyip şerri terk ederek kendi nefsini kemale erdirmeyi, emir ve nehiyleriyle de başkalarını kemale erdirmeyi ihtiva etmiştir.
9882. Metin
ولما علم أنه لا بد أن يبتلى إذا أمر ونهى وأن في الأمر والنهي مشقة على النفوس، أمره بالصبر على ذلك فقال: {وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ} الذي وعظ به لقمان ابنه {مِنْ عَزْمِ الأمُورِ} أي: من الأمور التي يعزم عليها، ويهتم بها، ولا يوفق لها إلا أهل العزائم.
Emredip nehyettiği takdirde mutlaka imtihana çekileceğini, emretmek ve sakındırmakta nefislere bir meşakkat olduğunu bildiği için buna sabretmesini emrederek şöyle dedi: {وَاصْبِرْ عَلَى مَا أَصَابَكَ إِنَّ ذَلِكَ} “başına gelene sabret! Şüphesiz bu,” yani Lokman'ın oğluna öğütlediği bu hususlar, {مِنْ عَزْمِ الأمُورِ} “azmedilmeye değer işlerdendir.” Yani üzerine azmedilen, ehemmiyet verilen ve ancak azim sahiplerinin muvaffak kılındığı işlerdendir.
9883. Metin
{وَلا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ} أي: لا تُمِلْهُ وتعبس بوجهك الناس، تكبُّرًا عليهم، وتعاظما.
{وَلا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ} “İnsanlara yanağını bükme (kibirlenip yüzünü çevirme)!” Yani insanlara karşı kibirlenip büyüklük taslayarak yüzünü onlardan çevirme ve suratını asma!
9884. Metin
{وَلا تَمْشِ فِي الأرْضِ مَرَحًا} أي: بطرا، فخرا بالنعم، ناسيا المنعم، معجبا بنفسك. {إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ} (٦) في نفسه وهيئته وتعاظمه {فَخُور} بقوله.
{وَلا تَمْشِ فِي الأرْضِ مَرَحًا} “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme!” Yani nimeti vereni unutup nimetlerle övünerek, şımararak ve kendini beğenerek yürüme! {إِنَّ اللَّهَ لا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ} “Şüphesiz Allah, büyüklük taslayan,” yani nefsinde, kılığında ve tavırlarında kibirlenen, {فَخُور} “öğünen hiçbir kimseyi sevmez.” Yani sözleriyle böbürlenenleri [sevmez]. (6)
9885. Metin
{وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ} أي: امش متواضعا مستكينا، لا مَشْيَ البطر والتكبر، ولا مشي التماوت.
{وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ} “Yürüyüşünde tabiî ol (ölçülü yürü)!” Yani şımarıklık ve kibir yürüyüşüyle değil, yapmacık bir ölü gibi de değil; mütevazı ve vakur bir şekilde yürü!
9886. Metin
{وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ} أدبا مع الناس ومع الله، {إِنَّ أَنْكَرَ الأصْوَاتِ} أي أفظعها وأبشعها {لَصَوْتُ الْحَمِيرِ} فلو كان في رفع الصوت البليغ فائدة ومصلحة، لما اختص بذلك الحمار، الذي قد علمت خسته وبلادته.
İnsanlara ve Allah'a karşı bir edep olarak {وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ} “sesini de kıs!” {إِنَّ أَنْكَرَ الأصْوَاتِ} “Şüphesiz seslerin en çirkini” yani en fena ve en nahoş olanı {لَصَوْتُ الْحَمِيرِ} “elbette eşeklerin sesidir.” Şayet sesi aşırı yükseltmekte bir fayda ve maslahat olsaydı, alçaklığı ve ahmaklığı bilinen eşeğe has kılınmazdı.
9887. Metin
وهذه الوصايا، التي وصى بها لقمان لابنه، تجمع أمهات الحكم، وتستلزم ما لم يذكر منها، وكل وصية يقرن بها ما يدعو إلى فعلها، إن كانت أمرا، وإلى تركها إن كانت نهيا.
Lokman'ın oğluna tavsiye ettiği bu vasiyetler, hikmetlerin esaslarını bir araya toplamakta ve burada zikredilmeyen diğer hikmetleri de gerektirmektedir. Her vasiyetin yanına; şayet emir ise onu yapmaya, şayet nehiy ise onu terk etmeye sevk eden gerekçeyi de eklemiştir.
9888. Metin
وهذا يدل على ما ذكرنا في تفسير الحكمة، أنها العلم بالأحكام، وحِكَمِها ومناسباتها، فأمره بأصل الدين، وهو التوحيد، ونهاه عن الشرك، وبيَّن له الموجب لتركه، وأمره ببر الوالدين، وبين له السبب الموجب لبرهما، وأمره بشكره وشكرهما، ثم احترز بأن محل برهما وامتثال أوامرهما، ما لم يأمرا بمعصية، ومع ذلك فلا يعقهما، بل يحسن إليهما، وإن كان لا يطيعهما إذا جاهداه على الشرك. وأمره بمراقبة الله، وخوَّفه القدوم عليه، وأنه لا يغادر صغيرة ولا كبيرة من الخير والشر، إلا أتى بها.
Bu da hikmetin tefsirinde zikrettiğimiz şu hususa delalet eder: Hikmet; hükümleri, onların hikmetlerini ve münasebetlerini bilmektir. Zira dinin aslı olan tevhidi emretmiş, şirkten sakındırmış ve onu terk etmeyi gerektiren sebebi açıklamıştır. Anne babaya iyiliği emretmiş, onlara iyilik yapmayı gerektiren sebebi beyan etmiştir. Kendisine ve onlara şükretmeyi emretmiş; sonra onlara iyiliğin ve emirlerine uymanın masiyeti emretmedikleri sürece geçerli olduğu kaydını koymuş; bununla beraber yine de onlara asilik yapmayıp iyilikte bulunmasını, fakat şirk hususunda kendisiyle mücadele ederlerse onlara itaat etmemesini bildirmiştir. Allah'ın murakabesini gözetmeyi emretmiş, O'nun huzuruna çıkmaktan ve hayırdan yahut şerden küçük büyük hiçbir şeyi bırakmayıp hepsini getireceğinden sakındırmıştır.
9889. Metin
ونهاه عن التكبر، وأمره بالتواضع، ونهاه عن البطر والأشر، والمرح، وأمره بالسكون في الحركات والأصوات، ونهاه عن ضد ذلك.
Kibirden nehyedip tevazuyu emretmiş; şımarıklıktan, azgınlıktan ve böbürlenmekten nehyetmiş; hareketlerde ve seslerde vakar ve sükûneti emredip bunların zıddından nehyetmiştir.
9890. Metin
وأمره بالأمر بالمعروف، والنهي عن المنكر، وإقامة الصلاة، وبالصبر اللذين يسهل بهما كل أمر، كما قال تعالى فحقيق بمن أوصى بهذه الوصايا، أن يكون مخصوصا بالحكمة، مشهورا بها. ولهذا من منة الله عليه وعلى سائر عباده، أن قص عليهم من حكمته، ما يكون لهم به أسوة حسنة.
Ona iyiliği emretmeyi1, kötülükten sakındırmayı2, namazı dosdoğru kılmayı3 ve -kendileri vesilesiyle her işin kolaylaştığı iki esas olan- sabrı4 emretmiştir5. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur...6 Bu tavsiyelerde bulunan bir kimsenin hikmetle özel olarak donatılmış ve onunla tanınmış olması pek yerindedir. İşte bundan dolayı kendileri için güzel bir örnek teşkil etsin diye onun hikmetinden [kıssaları] insanlara aktarmış olması, Allah'ın hem ona hem de diğer bütün kullarına olan bir lütfudur.
9891. Metin
{٢٠ - ٢١} {أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدًى وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ * وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} .
{20-21} {أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدًى وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ * وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} “Görmediniz mi ki, Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin hizmetinize verdi ve açık ve gizli nimetlerini üzerinize bolca yağdırdı? İnsanlardan öylesi vardır ki, hiçbir ilme, bir hidayete ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışıp durur. Onlara: ‘Allah'ın indirdiğine uyun!’ denildiği zaman: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız!’ derler. Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi?”
9892. Metin
يمتن تعالى على عباده بنعمه، ويدعوهم إلى شكرها ورؤيتها; وعدم الغفلة عنها فقال: {أَلَمْ تَرَوْا} أي: تشاهدوا وتبصروا بأبصاركم وقلوبكم، {أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ} من الشمس والقمر والنجوم، كلها مسخرات لنفع العباد.
Allah Teâlâ nimetleriyle kullarına lütufta bulunmakta; onları bu nimetleri görmeye, şükretmeye ve onlardan gafil olmamaya davet ederek şöyle buyurmaktadır: {أَلَمْ تَرَوْا} “Görmediniz mi?” Yani gözlerinizle ve kalplerinizle müşahede edip basiretle bakmadınız mı ki, {أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ} “Allah göklerde olanları sizin hizmetinize verdi;” güneş, ay ve yıldızlar gibi ki bunların hepsi kulların menfaati için boyun eğdirilmiştir.
9893. Metin
{وَمَا فِي الأرْضِ} من الحيوانات والأشجار والزروع، والأنهار والمعادن ونحوها كما قال تعالى: {هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأرْضِ جَمِيعًا}
{وَمَا فِي الأرْضِ} “ve yerde olanları da;” hayvanlar, ağaçlar, ekinler, nehirler, madenler ve benzerleri gibi... Nitekim Allah Teâlâ: “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratandır” buyurmuştur.
9894. Metin
{وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ} أي: عمّكم وغمركم نعمه الظاهرة والباطنة التي نعلم بها; والتي تخفى علينا، نعم الدنيا، ونعم الدين، حصول المنافع، ودفع المضار، فوظيفتكم أن تقوموا بشكر هذه النعم; بمحبة المنعم والخضوع له; وصرفها في الاستعانة على طاعته، وأن لا يستعان بشيء منها على معصيته.
{وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ} “ve üzerinize bolca yağdırdı;” yani bildiğimiz ve bize gizli kalan açık ve gizli nimetleriyle sizi kuşatıp donattı: Dünya nimetleri, din nimetleri, menfaatlerin elde edilmesi ve zararların defedilmesi... Şu halde sizin vazifeniz; Nimeti Veren'i sevmek, O'na boyun eğmek, bu nimetleri O'na itaatte yardımcı olarak kullanmak ve bunlardan hiçbirini O'na isyanda kullanmamak suretiyle bu nimetlerin şükrünü yerine getirmektir.
9895. Metin
{و} لكن مع توالي هذه النعم; {مِنَ النَّاسِ مَنْ} لم يشكرها; بل كفرها; وكفر بمن أنعم بها; وجحد الحق الذي أنزل به كتبه; وأرسل به رسله، فجعل {يُجَادِلُ فِي اللَّهِ} أي: يجادل عن الباطل; ليدحض به الحق; ويدفع به ما جاء به الرسول من الأمر بعبادة الله وحده، وهذا المجادل على غير بصيرة، فليس جداله عن علم، فيترك وشأنه، ويسمح له في الكلام {وَلا هُدًى} يقتدي به بالمهتدين {وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ} [غير مبين للحق فلا معقول ولا منقول ولا اقتداء بالمهتدين] (١) وإنما جداله في الله مبني على تقليد آباء غير مهتدين، بل ضالين مضلين.
Fakat bu nimetlerin ardı ardına gelmesine rağmen {مِنَ النَّاسِ مَنْ} “İnsanlardan öylesi vardır ki,” onlara şükretmez; bilakis nankörlük eder, o nimetleri Veren'i inkâr eder ve O'nun kitaplarını indirdiği ve elçilerini gönderdiği hakkı reddeder. Böylece {يُجَادِلُ فِي اللَّهِ} “Allah hakkında tartışıp durur;” yani hakkı iptal etmek ve Resul'ün yalnızca Allah'a ibadet etme emriyle getirdiği hakikati savuşturmak için batılı savunur. Bu tartışan kimse hiçbir basiret üzere değildir: Tartışması bir ilme dayanmaz ki kendi haline bırakılsın ve konuşmasına müsaade edilsin; {وَلا هُدًى} “ne bir hidayete” dayanır ki onunla hidayet ehline uysun; {وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ} “ne de aydınlatıcı bir kitaba” dayanır [yani hakkı açıklayan ne akli ne nakli bir delile dayanır ne de hidayet ehline uyar] (1). Onun Allah hakkındaki tartışması, yalnızca hidayet üzere olmayan, bilakis sapık ve saptırıcı olan atalarını körü körüne taklit etmeye dayanır.
9896. Metin
ولهذا قال: {وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزلَ اللَّهُ} على أيدي رسله، فإنه الحق، وبينت لهم أدلته الظاهرة {قَالُوا} معارضين ذلك: {بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا} فلا نترك ما وجدنا عليه آباءنا لقول أحد كائنا من كان.
İşte bundan dolayı şöyle buyurdu: Elçilerinin eliyle {وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزلَ اللَّهُ} “Onlara: ‘Allah'ın indirdiğine uyun!’ denildiği zaman” -ki o haktır ve apaçık delilleri kendilerine beyan edilmiştir- buna karşı çıkarak {قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا} “‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız!’ derler.” Yani kim olursa olsun hiçbir kimsenin sözü için atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyi terk etmeyiz [derler].
9897. Metin
قال تعالى في الرد عليهم وعلى آبائهم: {أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} فاستجاب له آباؤهم، ومشوا خلفه، وصاروا من تلاميذ الشيطان، واستولت عليهم الحيرة.
Allah Teâlâ onlara ve atalarına reddiye olarak şöyle buyurdu: {أَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ} “Ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi?” Ataları ona icabet etti, peşinden gitti, şeytanın talebelerinden oldu ve onları şaşkınlık kapladı.
9898. Metin
فهل هذا موجب لاتباعهم لهم ومشيهم على طريقتهم، أم ذلك يرهبهم من سلوك سبيلهم، وينادي على ضلالهم، وضلال من اتبعهم.
Bu durum onların atalarına uymalarını ve onların yolundan gitmelerini mi gerektirir; yoksa onların yoluna girmekten sakındırır ve hem onların hem de onlara uyanların sapıklığını mı haykırır?
9899. Metin
وليس دعوة الشيطان لآبائهم ولهم، محبة لهم ومودة، وإنما ذلك عداوة لهم ومكر بهم، وبالحقيقة أتباعه من أعدائه، الذين تمكن منهم وظفر بهم، وقرت عينه باستحقاقهم عذاب السعير، بقبول دعوته.
Şeytanın onların atalarını ve kendilerini [bu yola] çağırması, onlara duyduğu bir sevgi ve muhabbetten ötürü değildir; bu sadece onlara olan düşmanlığından ve onlara kurduğu tuzaktan ibarettir. Hakikatte onun peşinden gidenler, kendilerine üstünlük sağlayıp alt ettiği düşmanlarıdır. Onun çağrısını kabul etmeleri sebebiyle alevli ateşin azabını hak etmiş olmalarından ötürü [şeytanın] gözü aydın olmuştur.1
9900. Metin
{٢٢ - ٢٤} {وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ * وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ * نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} .
{22-24} {وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ * وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ * نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} “Kim muhsin (iyilik eden) olarak yüzünü Allah'a teslim ederse, muhakkak ki o kopmayan en sağlam kulpa sarılmıştır. Bütün işlerin akıbeti Allah'a döner. Kim de inkâr ederse, onun küfrü seni üzmesin! Onların dönüşü bizedir; yaptıklarını kendilerine haber veririz. Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir. Onları [dünyada] biraz yararlandırırız, sonra da onları şiddetli bir azaba sürükleriz.”
9901. Metin
{وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ} أي: يخضع له وينقاد له بفعل الشرائع مخلصا له دينه. {وَهُوَ مُحْسِنٌ} في ذلك الإسلام بأن كان عمله مشروعا، قد اتبع فيه الرسول ﷺ.
{وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ} “Kim yüzünü Allah'a teslim ederse;” yani dinini yalnız O'na has kılarak şeriatın hükümlerini işlemek suretiyle O'na boyun eğer ve itaat ederse; {وَهُوَ مُحْسِنٌ} “ve o muhsin olarak” bu teslimiyeti yerine getirirse; yani ameli meşru olup onda Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e uymuş olursa...
9902. Metin
أو: ومن يسلم وجهه إلى الله، بفعل جميع العبادات، وهو محسن فيها، بأن يعبد الله كأنه يراه، فإن لم يكن يراه، فإنه يراه.
Yahut: Kim bütün ibadetleri işleyerek yüzünü Allah'a teslim eder ve bu ibadetlerinde ihsan üzere olursa; yani Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk ederse -zira o O'nu görmese de O onu görmektedir-...
9903. Metin
أو ومن يسلم وجهه إلى الله، بالقيام بحقوقه، وهو محسن إلى عباد الله، قائم بحقوقهم.
Yahut: Kim O'nun haklarını yerine getirerek yüzünü Allah'a teslim eder ve Allah'ın kullarına da iyilikte bulunup onların haklarını yerine getiren bir muhsin olursa...
9904. Metin
والمعاني متلازمة، لا فرق بينها إلا من جهة [اختلاف] (١) مورد اللفظتين، وإلا فكلها متفقة على القيام بجميع شرائع الدين، على وجه تقبل به وتكمل، فمن فعل ذلك فقد أسلم و {اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى} أي: بالعروة التي من تمسك بها، توثق ونجا، وسلم من الهلاك، وفاز بكل خير.
Bu manalar birbirini gerektiren manalardır; iki lafzın delalet ettiği cihetlerin [farklılığı] (1) dışında aralarında bir fark yoktur. Aksi takdirde hepsi de dinin bütün şeriatlerini kabul olunacak ve kemale erecek vechile yerine getirme hususunda müttefiktir. Kim bunu yaparsa teslim olmuş ve {اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى} “sağlam kulpa sarılmıştır;” yani kendisine sarılan kimsenin emniyette olduğu, kurtulduğu, helakten selamete erdiği ve her türlü hayra nail olduğu kulpa sarılmıştır.
9905. Metin
ومن لم يسلم وجهه لله، أو لم يحسن لم يستمسك بالعروة الوثقى، وإذا لم يستمسك بالعروة الوثقى لم يكن ثَمَّ إلا الهلاك والبوار. {وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ} أي: رجوعها وموئلها ومنتهاها، فيحكم في عباده، ويجازيهم بما آلت إليه أعمالهم، ووصلت إليه عواقبهم، فليستعدوا لذلك الأمر.
Kim de yüzünü Allah'a teslim etmez veya ihsan üzere olmazsa en sağlam kulpa sarılmamış olur. En sağlam kulpa sarılmadığı takdirde ise helak ve hüsrandan başka bir şey yoktur. {وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الأمُورِ} “Bütün işlerin akıbeti Allah'a döner;” yani dönüşü, varacağı yer ve nihayeti O'nadır. O da kulları arasında hükmeder ve amellerinin vardığı neticeye ve akıbetlerine göre onlara karşılık verir; öyleyse o gün için hazırlansınlar!
9906. Metin
{وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ} لأنك أديت ما عليك، من الدعوة والبلاغ، فإذا لم يهتد، فقد وجب أجرك على الله، ولم يبق للحزن موضع على عدم اهتدائه، لأنه لو كان فيه خير، لهداه الله.
{وَمَنْ كَفَرَ فَلا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ} “Kim de inkâr ederse, onun küfrü seni üzmesin!” Çünkü sen üzerine düşen davet ve tebliğ görevini eda ettin. O hidayete ermediyse senin mükâfatın Allah'a aittir; onun hidayete ermemesi sebebiyle üzülmeye mahal kalmamıştır. Zira onda bir hayır olsaydı Allah onu hidayete erdirirdi.
9907. Metin
ولا تحزن أيضا، على كونهم تجرأوا عليك بالعداوة، ونابذوك المحاربة، واستمروا على غيهم وكفرهم، ولا تتحرق عليهم، بسبب أنهم ما بودروا بالعذاب.
Sana karşı düşmanlığa cüret etmelerine, seninle savaşmaya kalkışmalarına, azgınlık ve küfürlerinde ısrar etmelerine de üzülme; kendilerine azap çarçabuk gelmedi diye de onlar için için için yanıp tutuşma!
9908. Metin
فإن {إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا} من كفرهم وعداوتهم، وسعيهم في إطفاء نور الله وأذى رسله.
Şüphesiz {إِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا} “Onların dönüşü bizedir; yaptıklarını kendilerine haber veririz.” Küfürlerinden, düşmanlıklarından, Allah'ın nurunu söndürme gayretlerinden ve O'nun elçilerine verdikleri eziyetlerden ibaret amellerini [haber veririz].
9909. Metin
{إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} التي ما نطق بها الناطقون، فكيف بما ظهر، وكان شهادة؟ "
{إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Konuşanların telaffuz etmediği sırları bile bilir; nerede kaldı ki açığa çıkan ve müşahede edilen şeyler olsun?!
9910. Metin
{نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا} في الدنيا، ليزداد إثمهم، ويتوفر عذابهم، {ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ} أي: [نلجئهم] ٢ {إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} أي: انتهى في عظمه وكبره، وفظاعته، وألمه، وشدته.
{نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلا} “Onları az bir süre yararlandırırız” dünyada; günahları artsın ve azapları katlansın diye. {ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ} “Sonra onları mecbur bırakırız” yani: [onları sürükleriz]2 {إِلَى عَذَابٍ غَلِيظٍ} “çetin bir azaba” yani: büyüklüğü, dehşeti, elemi ve şiddeti son raddeye varmış [bir azaba].
9911. Metin
{٢٥ - ٢٨} {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ * لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ * وَلَوْ أَنَّمَا فِي الأرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ * مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ} .
{25-28} {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ * لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ * وَلَوْ أَنَّمَا فِي الأرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ * مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ} “Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka: ‘Allah!’ derler. De ki: ‘Hamd Allah'a mahsustur.’ Fakat onların çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Şüphesiz Allah Ganî'dir, Hamîd'dir. Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak mürekkep olsa, yine de Allah'ın kelimeleri tükenmez. Şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir. Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir nefis gibidir. Şüphesiz Allah Semî'dir, Basîr'dir.”
9912. Metin
أي: ولئن سألت هؤلاء المشركين المكذبين بالحق {مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} لعلموا أن أصنامهم، ما خلقت شيئا من ذلك ولبادروا بقولهم الله الذي خلقهما وحده.
Yani şayet hakkı yalanlayan bu müşriklere: {مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, putlarının bunlardan hiçbir şeyi yaratmadığını kesinlikle bilirler ve derhal her ikisini de tek başına yaratanın Allah olduğunu söylerler.
9913. Metin
فـ {قُلِ} لهم ملزما لهم، ومحتجا عليهم بما أقروا به، على ما أنكروا: {الْحَمْدُ لِلَّهِ} الذي بيَّن النور، وأظهر الاستدلال عليكم من أنفسكم، فلو كانوا يعلمون، لجزموا أن المنفرد بالخلق والتدبير، هو الذي يفرد بالعبادة والتوحيد.
İnkâr ettikleri şeye karşı bizzat ikrar ettikleri hususla aleyhlerine hüccet getirip onları bağlayarak onlara şöyle {قُلِ} “De ki:” {الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah'a mahsustur”; zira O nuru apaçık kılmış ve aleyhinizdeki delili bizzat sizin kendi nefislerinizden ortaya koymuştur. Şayet bilselerdi, yaratmada ve tedbirde tek olan Zât'ın ibadette ve tevhidde de tek kılınması gerektiğine kesin olarak inanırlardı.
9914. Metin
ولكن {أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ} فلذلك أشركوا به غيره، ورضوا بتناقض ما ذهبوا إليه، على وجه الحيرة والشك، لا على وجه البصيرة، ثم ذكر في هاتين الآيتين نموذجا من سعة أوصافه، ليدعو عباده إلى معرفته، ومحبته، وإخلاص الدين له.
Fakat {أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ} “onların çoğu bilmezler.” Bu sebeple O'na başkalarını ortak koştular; bir basirete dayanmaksızın şaşkınlık ve şüphe içinde, savundukları fikirlerin çelişkisine razı oldular. Sonra Allah Teâlâ, kullarını Kendisini tanımaya, sevmeye ve dini yalnız Kendisine has kılmaya davet etmek için bu iki ayette geniş sıfatlarından bir numune zikretti:
9915. Metin
فذكر عموم ملكه، وأن جميع ما في السماوات والأرض - وهذا شامل لجميع العالم العلوي والسفلي - أنه ملكه، يتصرف فيهم بأحكام الملك القدرية، وأحكامه الأمرية، وأحكامه الجزائية، فكلهم عبيد مماليك، مدبرون مسخرون، ليس لهم من الملك شيء، وأنه واسع الغنى، فلا يحتاج إلى ما يحتاج إليه أحد من الخلق. {مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ}
Mülkünün umumiliğini zikretti: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi -ki bu bütün ulvî ve süflî âlemi kapsar- O'nun mülküdür. Hükümdarlık sıfatıyla onlar üzerinde kaderî hükümleriyle, emrî hükümleriyle ve cezaî hükümleriyle tasarrufta bulunur. Hepsi de O'nun köle kullarıdır, idare edilen ve boyun eğdirilmiş varlıklardır; mülkten hiçbir payları yoktur. O'nun zenginliği sınırsızdır; mahlukattan herhangi birinin muhtaç olduğu hiçbir şeye muhtaç değildir: “Ben onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istemiyorum.”
9916. Metin
وأن أعمال النبيين والصديقين، والشهداء والصالحين، لا تنفع الله شيئا وإنما تنفع عامليها، والله غني عنهم، وعن أعمالهم، ومن غناه، أن أغناهم وأقناهم في دنياهم وأخراهم.
Peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin amelleri Allah'a hiçbir fayda sağlamaz; ancak o amelleri işleyenlere fayda verir. Allah onlardan da amellerinden de müstağnidir (Ganî'dir). O'nun zenginliğindendir ki onları dünyalarında ve ahiretlerinde zengin kılmış ve nimetlere boğmuştur.
9917. Metin
ثم أخبر تعالى عن سعة حمده، وأن حمده من لوازم ذاته، فلا يكون إلا حميدا من جميع الوجوه، فهو حميد في ذاته، وهو حميد في صفاته، فكل صفة من صفاته، يستحق عليها أكمل حمد وأتمه، لكونها صفات عظمة وكمال، وجميع ما فعله وخلقه يحمد عليه، وجميع ما أمر به ونهى عنه يحمد عليه، وجميع ما حكم به في العباد وبين العباد، في الدنيا والآخرة، يحمد عليه.
Sonra Allah Teâlâ hamdinin genişliğini ve hamdinin Zâtının zatî gereklerinden olduğunu haber vermiştir; dolayısıyla O her yönden Hamîd'dir (övgüye layıktır). O Zâtında Hamîd'dir, sıfatlarında Hamîd'dir; büyüklük ve kemal sıfatları olmaları hasebiyle her bir sıfatı için en mükemmel ve en tam hamde layıktır. Yaptığı ve yarattığı her şeyden ötürü hamdolunur; emrettiği ve nehyettiği her şeyden ötürü hamdolunur; dünyada ve ahirette kulları hakkında ve kulları arasında verdiği bütün hükümlerden ötürü hamdolunur.
9918. Metin
ثم أخبر عن سعة كلامه وعظمة قوله، بشرح يبلغ من القلوب كل مبلغ، وتنبهر له العقول، وتحير فيه الأفئدة، وتسيح في معرفته أولو الألباب والبصائر، فقال: {وَلَوْ أَنَّمَا فِي الأرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ} يكتب بها {وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ} مدادا يستمد بها، لتكسرت تلك الأقلام ولفني ذلك المداد، ولم تنفد {كَلِمَاتُ اللَّهِ} تعالى، وهذا ليس مبالغة لا حقيقة له، بل لما علم ﵎، أن العقول تتقاصر عن الإحاطة ببعض صفاته، وعلم تعالى أن معرفته لعباده، أفضل نعمة، أنعم بها عليهم، وأجل منقبة حصلوها، وهي لا تمكن على وجهها، ولكن ما لا يدرك كله، لا يترك كله، فنبههم تعالى تنبيها تستنير به قلوبهم، وتنشرح له صدورهم، ويستدلون بما وصلوا إليه إلى ما لم يصلوا إليه، ويقولون كما قال أفضلهم وأعلمهم بربه: "لا نحصي ثناء عليك، أنت كما أثنيت على نفسك" وإلا فالأمر أجل من ذلك وأعظم.
Sonra kelamının genişliğini ve sözünün azametini, kalplerin en derin köşelerine ulaşan, akılları hayran bırakan, gönülleri hayrete düşüren ve akıl ve basiret sahiplerinin onu tanıma ufkunda cevelan ettiği bir açıklamayla haber vererek şöyle buyurdu: Kendisiyle yazılacak {وَلَوْ أَنَّمَا فِي الأرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ} “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem,” kendisinden yardım alınacak mürekkep olarak {وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ} “deniz de arkasından yedi deniz katılarak [mürekkep] olsa,” o kalemler kırılır, o mürekkep tükenir, fakat Allah Teâlâ'nın {كَلِمَاتُ اللَّهِ} “kelimeleri” yine de tükenmezdi. Bu, hakikati olmayan bir mübalağa değildir; bilakis Allah -celle celâluh- akılların Kendi sıfatlarından bazılarını ihata etmekten aciz kalacağını bildiği ve kulları için Kendisini tanımanın onlara bahşettiği en faziletli nimet ve elde ettikleri en yüce meziyet olduğunu bildiği için böyle buyurmuştur. Bu marifet tam manasıyla mümkün olmasa da, bütünü elde edilemeyen şeyin bütünü de terk edilmez. Bu sebeple Allah Teâlâ kalplerinin aydınlanacağı, göğüslerinin ferahlayacağı, eriştikleri şeylerle erişemediklerine delil getirecekleri ve içlerinden en faziletli ve Rabbini en iyi tanıyan zatın dediği gibi: “Sana övgüyü sayıp bitiremeyiz; Sen Kendini övdüğün gibisin” diyecekleri bir uyarıda bulunmuştur. Aksi takdirde mesele bundan çok daha yüce ve çok daha büyüktür.
9919. Metin
وهذا التمثيل من باب تقريب المعنى، الذي لا يطاق الوصول إليه إلى الأفهام والأذهان، وإلا فالأشجار، وإن تضاعفت على ما ذكر، أضعافا كثيرة، والبحور لو امتدت (١) بأضعاف مضاعفة، فإنه يتصور نفادها وانقضاؤها، لكونها مخلوقة.
Bu temsil, idrakine ulaşılamayan bir manayı anlayışlara ve zihinlere yaklaştırma kabilindendir. Yoksa ağaçlar zikredilenin kat kat fazlası olsa ve denizler de katbekat artsa (1), mahluk olmaları hasebiyle onların tükenip sona ermesi tasavvur edilebilir.
9920. Metin
وأما كلام الله تعالى، فلا يتصور نفاده، بل دلنا الدليل الشرعي والعقلي، على أنه لا نفاد له ولا منتهى، وكل شيء ينتهي إلا الباري وصفاته {وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى}
Allah Teâlâ'nın kelamının tükenmesi ise tasavvur dahi edilemez; bilakis şer'î ve aklî delil onun bir tükenişi ve sonu olmadığına delalet etmiştir. Bâri Teâlâ ve O'nun sıfatları müstesna her şey nihayete erer: “Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.”
9921. Metin
وإذا تصور العقل حقيقة أوليته تعالى وآخريته، وأنه كل ما فرضه الذهن من الأزمان السابقة، مهما تسلسل الفرض والتقدير، فهو تعالى قبل ذلك إلى غير نهاية، وأنه مهما فرضه الذهن والعقل، من الأزمان المتأخرة، وتسلسل الفرض والتقدير، وساعد على ذلك من ساعد، بقلبه ولسانه، فالله تعالى بعد ذلك إلى غير غاية ولا نهاية.
Akıl Allah Teâlâ'nın Evvel ve Âhir oluşunun hakikatini tasavvur ettiğinde; zihin geçmiş zamanlardan ne kadar farz ve takdirde bulunursa bulunsun, faraziyeler ve tahminler ne kadar silsile halinde uzarsa uzasın, Allah Teâlâ'nın bundan önce sonsuz olarak var olduğunu; aynı şekilde zihin ve akıl gelecek zamanlardan ne farz ve takdirde bulunursa bulunsun, takdirler zincirlenip gitse ve buna kalbiyle ve diliyle yardım edenler yardım etse bile Allah Teâlâ'nın bundan sonra da gayesiz ve sonsuz olarak bâki olduğunu kavrar.
9922. Metin
والله في جميع الأوقات يحكم، ويتكلم، ويقول، ويفعل كيف أراد، وإذا أراد لا مانع له من شيء من أقواله وأفعاله، فإذا تصور العقل ذلك، عرف أن المثل الذي ضربه الله لكلامه، ليدرك العباد شيئا منه، وإلا فالأمر أعظم وأجل.
Allah her vakitte hükmeder, konuşur, söyler ve dilediği gibi, dilediği zaman yapar; O'nun sözlerinden ve fiillerinden hiçbir şeye engel olacak hiçbir mani yoktur. Akıl bunu tasavvur ettiğinde anlar ki, Allah'ın kelamı için getirdiği bu misal, kulların ondan bir nebze idrak edebilmeleri içindir; yoksa hakikat bundan çok daha büyük ve çok daha yücedir.
9923. Metin
ثم ذكر جلالة عزته وكمال حكمته فقال: {إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ} أي: له العزة جميعا، الذي ما في العالم العلوي والسفلي من القوة إلا منه، أعطاها للخلق، فلا حول ولا قوة إلا به، وبعزته قهر الخلق كلهم، وتصرف فيهم، ودبرهم، وبحكمته خلق الخلق، وابتدأه بالحكمة، وجعل غايته والمقصود منه الحكمة، وكذلك الأمر والنهي وجد بالحكمة، وكانت غايته المقصودة الحكمة، فهو الحكيم في خلقه وأمره.
Sonra izzetinin celaletini ve hikmetinin kemalini zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ} “Şüphesiz Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.” Yani bütün izzet O'na aittir. Ulvî ve süflî âlemdeki bütün güç ancak O'ndandır; onu mahlukata O vermiştir, dolayısıyla O'ndan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur. İzzetiyle bütün mahlukatı kahretmiş, onlarda tasarrufta bulunmuş ve onları idare etmiştir. Hikmetiyle mahlukatı yaratmış, yaratmayı hikmetle başlatmış, onun gayesini ve maksadını da hikmet kılmıştır. Aynı şekilde emir ve nehiy de hikmetle var olmuş, hedeflenen gayesi de hikmet olmuştur. O, yaratmasında da emrinde de Hakîm'dir.
9924. Metin
ثم ذكر عظمة قدرته وكمالها وأنه لا يمكن أن يتصورها العقل فقال: {مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} وهذا شيء يحير العقول، إن خلق جميع الخلق - على كثرتهم وبعثهم بعد موتهم، بعد تفرقهم في لمحة واحدة - كخلقه نفسا واحدة، فلا وجه لاستبعاد البعث والنشور، والجزاء على الأعمال، إلا الجهل بعظمة الله وقوة قدرته.
Sonra kudretinin azametini ve kemalini, aklın onu kuşatamayacağını zikrederek şöyle buyurdu: {مَا خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ} “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir nefis gibidir.” Bu akılları hayrete düşüren bir husustur: Çokluklarına rağmen bütün mahlukatın yaratılması ve öldükten, un ufak olup dağıldıktan sonra bir göz kırpması kadar kısa sürede diriltilmeleri, O'nun tek bir nefsi yaratması gibidir. Dolayısıyla yeniden dirilişi, haşrı ve amellerin karşılığını uzak görmenin, Allah'ın azametini ve kudretinin gücünü bilmemekten (cehaletten) başka hiçbir sebebi yoktur.
9925. Metin
ثم ذكر عموم سمعه لجميع المسموعات، وبصره لجميع المبصرات فقال: {إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ}
Sonra işitilen her şeyi işitmesinin ve görülen her şeyi görmesinin kapsamlılığını zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ} “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”1
9926. Metin
{٢٩ - ٣٠} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ * ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} .
{29-30} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ * ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} “Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Güneşi ve ayı hizmete boyun eğdirmiştir; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. Ve şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Bu böyledir; çünkü Allah hakkın ta kendisidir, O'ndan başka yalvardıkları ise batıldır. Şüphesiz Allah Aliyy'dir (pek yücedir), Kebîr'dir (pek büyüktür).”
9927. Metin
وهذا فيه أيضا، انفراده بالتصرف والتدبير، وسعة تصرفه بإيلاج الليل في النهار، وإيلاج النهار في الليل، أي: إدخال أحدهما على الآخر، فإذا دخل أحدهما، ذهب الآخر.
Bunda da O'nun tasarruf ve tedbirdeki tekliği, geceyi gündüze ve gündüzü de geceye katmak suretiyle tasarrufunun genişliği vardır; yani birini diğerinin içine sokar, biri girdiğinde diğeri gider.
9928. Metin
وتسخيره للشمس والقمر، يجريان بتدبير ونظام، لم يختل منذ خلقهما، ليقيم بذلك من مصالح العباد ومنافعهم، في دينهم ودنياهم، ما به يعتبرون وينتفعون.
Güneşi ve ayı da hizmete boyun eğdirmiştir; ikisi de yaratıldıklarından beri hiç bozulmayan bir tedbir ve nizamla akıp gitmektedirler. Tâ ki Allah bununla kulların din ve dünyalarındaki maslahat ve menfaatlerini ikame etsin ve onlar da bundan ibret alıp yararlansınlar.