Sebe' Suresi Tefsiri [ki Mekkîdir]

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

10331. Metin

{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ * يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الأرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ} .

{١ - ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ * يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الأرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ} “(1-2) Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd; göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah'a mahsustur. Ahirette de hamd O'na mahsustur. O, hakîmdir (her hükmünde hikmet sahibidir), habîrdir (her şeyden hakkıyla haberdardır). Yere gireni, oradan çıkanı; gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, çok merhamet edendir, çok bağışlayandır.”

10332. Metin

الحمد: الثناء بالصفات الحميدة، والأفعال الحسنة، فلله تعالى الحمد، لأن جميع صفاته، يحمد عليها، لكونها صفات كمال، وأفعاله، يحمد عليها، لأنها دائرة بين الفضل الذي يحمد عليه ويشكر، والعدل الذي يحمد عليه ويعترف بحكمته فيه.

Hamd: Güzel sıfatlar ve iyi ameller sebebiyle övmektir. Hamd Allah Teâlâ'ya aittir; çünkü O'nun bütün sıfatları kemal sıfatları olduğu için övülür. Fiilleri de övülür; zira fiilleri, hamd ve şükredilen lütuf ile hamd edilen ve hikmeti itiraf edilen adalet arasında döner.

10333. Metin

وحمد نفسه هنا، على أن {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ} ملكا وعبيدا، يتصرف فيهم بحمده. {وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ} لأن في الآخرة، يظهر من حمده، والثناء عليه، ما لا يكون في الدنيا، فإذا قضى الله تعالى بين الخلائق كلهم، ورأى الناس والخلق كلهم، ما حكم به، وكمال عدله وقسطه، وحكمته فيه، حمدوه كلهم على ذلك، حتى أهل العقاب ما دخلوا النار، إلا وقلوبهم ممتلئة من حمده، وأن هذا من جراء أعمالهم، وأنه عادل في حكمه بعقابهم.

Burada Kendisini; mülk ve kullar olarak {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأرْضِ} “göklerde ve yerde ne varsa hepsinin Kendisine ait olması” ve onlar üzerinde övgüye layık bir şekilde tasarrufta bulunması sebebiyle övmüştür. {وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ} “Ahirette de hamd O'na mahsustur.” Çünkü ahirette O'na yapılan hamd ve övgüden öyle şeyler zahir olur ki dünyada böylesi olmaz. Allah Teâlâ bütün yaratılmışlar arasında hükmünü verdiğinde; insanlar ve bütün mahlûkat O'nun neyle hükmettiğini, adaletinin, hakkaniyetinin ve bundaki hikmetinin kemalini görünce hepsi bundan dolayı O'na hamdederler. Hatta azap ehli bile ateşe ancak kalpleri O'na hamd ile dolu olarak ve bu azabın kendi amellerinin bir sonucu olduğunu, O'nun kendilerini cezalandırma hükmünde adil olduğunu itiraf ederek girerler.

10334. Metin

وأما ظهور حمده في دار النعيم والثواب، فذلك شيء قد تواردت به الأخبار، وتوافق عليه الدليل السمعي والعقلي، فإنهم في الجنة، يرون من توالي نعم الله، وإدرار خيره، وكثرة بركاته، وسعة عطاياه، التي لم يبق في قلوب أهل الجنة أمنية، ولا إرادة، إلا وقد أعطي فوق ما تمنى وأراد، بل يعطون من الخير ما لم تتعلق به أمانيهم، ولم يخطر بقلوبهم.

Nimet ve sevap yurdunda O'na yapılacak hamdin tezahürüne gelince; bu, hakkında naklî haberlerin birbiri ardınca geldiği, aklî ve naklî delillerin uyuştuğu bir husustur. Zira cennet ehli cennette; Allah'ın birbirini izleyen nimetlerini, bollaşan hayrını, bereketlerinin çokluğunu ve bağışlarının genişliğini öyle görürler ki cennet ehlinin kalbinde hiçbir temenni ve arzu kalmaz ki temenni edip arzuladığının fevkinde verilmiş olmasın. Hatta kendilerine temennilerinin dahi uzanamadığı ve kalplerinden bile geçmeyen hayırlar verilir.

10335. Metin

فما ظنك بحمدهم لربهم في هذه الحال، مع أن في الجنة تضمحل العوارض والقواطع، التي تقطع عن معرفة الله ومحبته والثناء عليه، ويكون ذلك أحب إلى أهلها من كل نعيم، وألذ عليهم من كل لذة، ولهذا إذا رأوا الله تعالى، وسمعوا كلامه عند خطابه لهم، أذهلهم ذلك عن كل نعيم، ويكون الذكر لهم في الجنة، كالنَّفس، متواصلا في جميع الأوقات، هذا إذا أضفت ذلك إلى أنه يظهر لأهل الجنة في الجنة كل وقت من عظمة ربهم، وجلاله، وجماله، وسعة كماله، ما يوجب لهم كمال الحمد، والثناء عليه.

Cennette Allah'ı tanımaktan, O'nu sevmekten ve O'nu övmekten alıkoyan tüm engeller ve arızalar yok olmuşken, bu durumdayken onların Rablerine olan hamdini artık sen düşün! Bu durum cennet ehline her nimetten daha sevgili ve her lezzetten daha tatlı gelecektir. Nitekim Allah Teâlâ'yı gördüklerinde ve O'nun kendilerine hitabını işittiklerinde bu, onları tüm nimetlerden alıkoyup kendilerinden geçirir. Cennette zikir onlar için nefes alıp vermek gibi her vakit kesintisiz olur. Buna bir de cennette cennet ehline her an Rablerinin azametinden, celalinden, cemalinden ve kemalinin genişliğinden Kendisine tam bir hamd ve övgüyü gerektiren şeylerin zahir olmasını eklersen durumu anlarsın.

10336. Metin

{وَهُوَ الْحَكِيمُ} في ملكه وتدبيره، الحكيم في أمره ونهيه. {الْخَبِيرُ} المطلع على سرائر الأمور وخفاياها ولهذا فصل علمه بقوله: {يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الأرْضِ} أي: من مطر، وبذر، وحيوان {وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا} من أنواع النباتات، وأصناف الحيوانات {وَمَا يَنزلُ مِنَ السَّمَاءِ} من الأملاك والأرزاق والأقدار {وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا} من الملائكة والأرواح وغير ذلك.

{وَهُوَ الْحَكِيمُ} Mülkünde ve tedbirinde hikmet sahibi, emrinde ve nehyinde hikmet sahibidir. {الْخَبِيرُ} İşlerin gizliliklerine ve saklı yönlerine vakıf olandır. Nitekim bundan dolayı ilmini şöyle tafsil etmiştir: {يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الأرْضِ} “Yere gireni bilir”; yani yağmur, tohum ve canlıları [bilir]. {وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا} “Oradan çıkanı da [bilir]”; bitki türlerini ve hayvan çeşitlerini [bilir]. {وَمَا يَنزلُ مِنَ السَّمَاءِ} “Gökten ineni de [bilir]”; melekleri, rızıkları ve kaderleri [bilir]. {وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا} “Ve oraya yükseleni de [bilir]”; melekleri, ruhları ve diğer şeyleri [bilir].

10337. Metin

ولما ذكر مخلوقاته وحكمته فيها، وعلمه بأحوالها، ذكر مغفرته ورحمته لها، فقال: {وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ} أي: الذي الرحمة والمغفرة وصفه، ولم تزل آثارهما تنزل على عباده كل وقت بحسب ما قاموا به من مقتضياتهما.

Yaratıklarını, onlardaki hikmetini ve hallerine dair ilmini zikredince, onlar hakkındaki mağfiretini ve rahmetini zikrederek şöyle buyurdu: {وَهُوَ الرَّحِيمُ الْغَفُورُ} “O, çok merhamet edendir, çok bağışlayandır.” Yani rahmet ve mağfiret O'nun sıfatıdır; kullarının bunların gereklerini yerine getirmelerine göre eserleri her an kullarının üzerine inmeye devam eder.

10338. Metin

{٣ - ٥} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ * لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ * وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ} .

{٣ - ٥} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَأْتِينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ * لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ * وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ} “(3-5) Kâfirler: “Kıyamet bize gelmeyecek” dediler. De ki: “Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun ki o mutlaka size gelecektir. Göklerde ve yerde bir zerre ağırlığı bile O'ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” Ta ki O, iman edip salih ameller işleyenleri mükâfatlandırsın. İşte onlar için bir mağfiret ve değerli bir rızık vardır. Ayetlerimizi boşa çıkarmak için yarışanlara gelince; işte onlar için en kötüsünden can yakıcı bir azap vardır.”

10339. Metin

لما بين تعالى، عظمته، بما وصف به نفسه، وكان هذا موجبا لتعظيمه وتقديسه، والإيمان به، ذكر أن من أصناف الناس، طائفة لم تقدر ربها حق قدره، ولم تعظمه حق عظمته، بل كفروا به، وأنكروا قدرته على إعادة الأموات، وقيام الساعة، وعارضوا بذلك رسله فقال: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} أي بالله وبرسله، وبما جاءوا به، فقالوا بسبب كفرهم: {لا تَأْتِينَا السَّاعَةُ} أي: ما هي، إلا هذه الحياة الدنيا، نموت ونحيا. فأمر الله رسوله أن يرد قولهم ويبطله، ويقسم على البعث، وأنه سيأتيهم، واستدل على ذلك بدليل من أقرَّ به، لزمه أن يصدق بالبعث ضرورة، وهو علمه تعالى الواسع العام فقال: {عَالِمِ الْغَيْبِ} أي: الأمور الغائبة عن أبصارنا، وعن علمنا، فكيف بالشهادة؟ ".

Allah Teâlâ Kendisini vasfettiği şeylerle azametini beyan edince -ki bu durum O'nu yüceltmeyi, tenzih etmeyi ve O'na iman etmeyi gerektirir- insan sınıflarından bir grubun Rablerini hakkıyla takdir edemediğini, O'nu hakkıyla yüceltmediğini; bilakis O'na nankörlük edip ölüleri diriltme ve kıyameti koparma kudretini inkâr ettiklerini ve bununla peygamberlerine karşı çıktıklarını zikrederek şöyle buyurdu: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} Yani Allah'ı, peygamberlerini ve getirdiklerini inkâr edenler, küfürleri sebebiyle şöyle dediler: {لا تَأْتِينَا السَّاعَةُ} “Kıyamet bize gelmeyecek.” Yani hayat ancak bu dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bunun üzerine Allah Resulü'ne onların sözlerini reddedip boşa çıkarmasını, dirilişin üzerine ve onun mutlaka kendilerine geleceğine yemin etmesini emretti ve buna, ikrar edenin zorunlu olarak dirilişi de tasdik etmesini gerektiren bir delille -yani Allah Teâlâ'nın engin ve kuşatıcı ilmiyle- delil getirerek şöyle buyurdu: {عَالِمِ الْغَيْبِ} “Gaybı bilendir”; yani gözlerimizden ve bilgimizden gizli kalan hususları [bilir], ya görünen âlem nasıl olur?!

10340. Metin

ثم أكد علمه فقال: {لا يَعْزُبُ} أي: لا يغيب عن علمه {مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ} أي: جميع الأشياء بذواتها وأجزائها، حتى أصغر ما يكون من الأجزاء، وهو المثاقيل منها.

Sonra ilmini teyit ederek şöyle buyurdu: {لا يَعْزُبُ} Yani ilminden gizli kalmaz, {مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ} “Göklerde ve yerde bir zerre ağırlığı bile...” Yani zatları ve parçalarıyla bütün şeyler, hatta parçaların en küçüğü olan zerre ağırlıkları bile [gizli kalmaz].

10341. Metin

{وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} أي: قد أحاط به علمه، وجرى به قلمه، وتضمنه الكتاب المبين، الذي هو اللوح المحفوظ، فالذي لا يخفى عن علمه مثقال الذرة فما دونه، في جميع الأوقات، ويعلم (١) ما تنقص الأرض من الأموات، وما يبقى من أجسادهم، قادر على بعثهم من باب أولى، وليس بعثهم بأعجب من هذا العلم المحيط.

{وَلا أَصْغَرُ مِنْ ذَلِكَ وَلا أَكْبَرُ إِلا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ} “Bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” Yani ilmi onu kuşatmış, kalemi onu yazmış ve apaçık kitap olan Levh-i Mahfuz onu içermiştir. Her vakitte zerre ağırlığı ve ondan daha küçüğü ilminden gizli kalmayan, toprağın ölülerden ne eksilttiğini ve bedenlerinden neyin kaldığını bilen [Allah], onları diriltmeye evleviyetle kâdirdir; onların diriltilmesi bu kuşatıcı ilimden daha şaşırtıcı değildir.

10342. Metin

ثم ذكر المقصود من البعث فقال: {لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا} بقلوبهم، صدقوا الله، وصدقوا رسله تصديقا جازما، {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} تصديقا لإيمانهم. {أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} لذنوبهم، بسبب إيمانهم وعملهم، يندفع بها كل شر وعقاب. {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} بإحسانهم، يحصل لهم به كل مطلوب ومرغوب، وأمنية.

Sonra dirilişten maksadı zikrederek şöyle buyurdu: {لِيَجْزِيَ الَّذِينَ آمَنُوا} “Ta ki O, iman edenleri mükâfatlandırsın”; yani kalpleriyle Allah'ı ve peygamberlerini kesin bir tasdikle tasdik edenleri, {وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “ve salih amel işleyenleri”; yani imanlarını tasdik sadedinde salih amellerde bulunanları [mükâfatlandırsın]. {أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} “İşte onlar için bir mağfiret vardır”; iman ve amelleri sebebiyle günahlarına bir bağışlanma vardır ki bununla her türlü şer ve azap defedilir. {وَرِزْقٌ كَرِيمٌ} “Ve değerli bir rızık vardır”; ihsanları sebebiyle arzulanan, istenen ve temenni edilen her şey kendilerine hâsıl olur.

10343. Metin

{وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ} أي: سعوا فيها كفرا بها، وتعجيزا لمن جاء بها، وتعجيزا لمن أنزلها، كما عجزوه في الإعادة بعد الموت. {أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ} أي: مؤلم لأبدانهم وقلوبهم.

{وَالَّذِينَ سَعَوْا فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ} “Ayetlerimizi etkisiz kılmak için çaba gösterenlere gelince”; yani onları inkâr ederek, onları getireni [peygamberi] aciz bırakmaya çalışarak ve ölümden sonra yeniden diriltme konusunda [Allah'ı] aciz saydıkları gibi onları indireni [Allah'ı] aciz bırakmaya yeltenerek gayret sarf ettiler. {أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ أَلِيمٌ} “İşte onlar için en kötüsünden can yakıcı bir azap vardır.” Yani bedenlerini ve kalplerini elem içinde bırakan [bir azap].

10344. Metin

{٦} {وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّ وَيَهْدِي إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} .

{٦} {وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ الَّذِي أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ هُوَ الْحَقَّ وَيَهْدِي إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} “(6) Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu ve Azîz (kudreti her şeye galip gelen), Hamîd (her övgüye layık olan Allah'ın) yoluna ilettiğini görürler.”

10345. Metin

لما ذكر تعالى إنكار من أنكر البعث، وأنهم يرون ما أنزل على رسوله ليس بحق، ذكر حالة الموفقين من العباد، وهم أهل العلم، وأنهم يرون ما أنزل الله على رسوله من الكتاب، وما اشتمل عليه من الأخبار، هو الحق، أي: الحق منحصر فيه، وما خالفه وناقضه، فإنه باطل، لأنهم وصلوا من العلم إلى درجة اليقين.

Allah Teâlâ dirilişi inkâr edenlerin inkârını ve onların Resulü'ne indirileni hak görmediklerini zikredince; kullardan muvaffak kılınanların -ki onlar ilim ehlidir- durumunu zikretti: Onlar Allah'ın Resulü'ne indirdiği Kitab'ı ve onun içerdiği haberleri hak olarak görürler. Yani hak onda münhasırdır; ona muhalif ve zıt olan şey ise batıldır. Çünkü onlar ilimde yakîn derecesine ulaşmışlardır.

10346. Metin

ويرون أيضا أنه في أوامره ونواهيه {يَهْدِي إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} وذلك أنهم جزموا بصدق ما أخبر به من وجوه كثيرة: من جهة علمهم بصدق من أخبر به، ومن جهة موافقته للأمور الواقعة، والكتب السابقة، ومن جهة ما يشاهدون من أخبارها، التي تقع عيانا، ومن جهة ما يشاهدون من الآيات العظيمة الدالة عليها في الآفاق وفي أنفسهم ومن جهة موافقتها، لما دلت عليه أسماؤه تعالى وأوصافه.

Yine onlar onun emir ve yasaklarında {يَهْدِي إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ} “Azîz ve Hamîd olanın yoluna ilettiğini” görürler. Çünkü onlar, haber verilen şeylerin doğruluğunu pek çok cihetten kesin olarak bilmişlerdir: Onu haber verenin doğruluğunu bilmeleri cihetinden, vuku bulan olaylara ve önceki kitaplara uygunluğu cihetinden, bizzat gerçekleştiğini gözleriyle gördükleri haberleri cihetinden, ufuklarda ve kendi nefislerinde ona delalet eden büyük ayetleri müşahede etmeleri cihetinden ve Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatlarının delalet ettiği şeylere muvafakati cihetindendir.

10347. Metin

ويرون في الأوامر والنواهي، أنها تهدي إلى الصراط المستقيم، المتضمن للأمر بكل صفة تزكي النفس، وتنمي الأجر، وتفيد العامل وغيره، كالصدق والإخلاص وبر الوالدين، وصلة الأرحام، والإحسان إلى عموم الخلق، ونحو ذلك. وتنهى عن كل صفة قبيحة، تدنس النفس، وتحبط الأجر، وتوجب الإثم والوزر، من الشرك، والزنا، والربا، والظلم في الدماء والأموال، والأعراض.

Emir ve yasaklarda; bunların nefsi arındıran, mükâfatı artıran, amel edene ve başkalarına fayda sağlayan doğruluk, ihlas, anne-babaya iyilik, akrabalık bağlarını gözetme, bütün mahlûkata ihsanda bulunma ve benzeri her türlü güzel sıfatı emretmeyi; nefsi kirleten, ameli boşa çıkaran, günah ve vebali gerektiren şirk, zina, faiz, canlar, mallar ve ırzlar konusundaki zulüm gibi her türlü çirkin sıfattan nehyetmeyi içeren dosdoğru yola ilettiğini görürler.

10348. Metin

وهذه منقبة لأهل العلم وفضيلة، وعلامة لهم، وأنه كلما كان العبد أعظم علما وتصديقا بأخبار ما جاء به الرسول، وأعظم معرفة بحكم أوامره ونواهيه، كان من أهل العلم الذين جعلهم الله حجة على ما جاء به الرسول، احتج الله بهم على المكذبين المعاندين، كما في هذه الآية وغيرها.

Bu, ilim ehli için bir menkıbe, bir fazilet ve onlar için bir alamettir. Bir kul, Resul'ün getirdiği haberleri bilme ve tasdik etmede ne kadar ileri, O'nun emir ve yasaklarındaki hikmetleri kavramada ne kadar derinleşirse; Allah'ın Resul'ün getirdiklerine karşı hüccet kıldığı, bu ayette ve diğerlerinde olduğu gibi yalanlayan inatçılara karşı kendileriyle delil getirdiği ilim ehlinden o derece nasipdar olur.

10349. Metin

{٧ - ٩} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} .

{٧ - ٩} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} “(7-9) Kâfirler dediler ki: “Siz paramparça olup dağıldığınız zaman, mutlaka yeni bir yaratılışla diriltileceğinizi size haber veren bir adamı gösterelim mi?””

10350. Metin

أي: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} على وجه التكذيب والاستهزاء والاستبعاد، وذكر وجه الاستبعاد.

Yani: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Kâfirler dediler ki...”; yalanlama, alaya alma ve uzak görme kastıyla [bunu söylediler] ve akıldan uzak görme gerekçelerini zikrettiler.

10351. Metin

أي: قال بعضهم لبعض: {هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} يعنون بذلك الرجل، رسول الله ﷺ، وأنه رجل أتى بما يستغرب منه، حتى صار - بزعمهم - فرجة يتفرجون عليه، وأعجوبة يسخرون منه، وأنه كيف يقول {إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ} بعدما مزقكم البلى، وتفرقت أوصالكم، واضمحلت أعضاؤكم؟!.

Yani birbirlerine şöyle dediler: {هَلْ نَدُلُّكُمْ عَلَى رَجُلٍ يُنَبِّئُكُمْ إِذَا مُزِّقْتُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّكُمْ لَفِي خَلْقٍ جَدِيدٍ} “Siz paramparça olup dağıldığınız zaman, mutlaka yeni bir yaratılışla diriltileceğinizi size haber veren bir adamı gösterelim mi?” Bu adamla Allah'ın Resulü'nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kastediyorlardı; onların iddiasına göre o, kendisinden garipsenen bir şey getirmişti, öyle ki seyirlik bir temaşa ve alay edilecek bir tuhaflık haline gelmişti! Çürüyüp yok olduktan, eklemleriniz birbirinden ayrılıp organlarınız dağıldıktan sonra nasıl olur da {إِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ} “şüphesiz siz diriltileceksiniz” diyebilirdi?!

10352. Metin

{أَفْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَمْ بِهِ جِنَّةٌ بَلِ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ * أَفَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأرْضِ إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الأرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} .

{أَفْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَمْ بِهِ جِنَّةٌ بَلِ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ * أَفَلَمْ يَرَوْا إِلَى مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأرْضِ إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الأرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} ““Acaba Allah'a karşı bir yalan mı uydurdu, yoksa onda bir delilik mi var?” Hayır, bilakis ahirete inanmayanlar azapta ve derin bir sapıklıktadırlar. Önlerindeki ve arkalarındaki göğe ve yere bakıp görmediler mi? Dilersek onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda [Rabbine] yönelen her kul için bir ibret vardır.”

10353. Metin

فهذا الرجل الذي يأتي بذلك، هل {أَفْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} فتجرأ عليه وقال ما قال، {أَمْ بِهِ جِنَّةٌ} ؟ فلا يستغرب منه، فإن الجنون فنون، وكل هذا منهم، على وجه العناد والظلم، ولقد علموا، أنه أصدق خلق الله وأعقلهم، ومن علمهم، أنهم أبدوا وأعادوا في معاداتهم، وبذلوا أنفسهم وأموالهم، في صد الناس عنه، فلو كان كاذبا مجنونا لم ينبغ لكم - يا أهل العقول غير الزاكية - أن تصغوا لما قال، ولا أن تحتفلوا بدعوته، فإن المجنون، لا ينبغي للعاقل أن يلفت إليه نظره، أو يبلغ قوله منه كل مبلغ.

Bunu getiren bu adam acaba: {أَفْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a karşı bir yalan mı uydurdu” da O'na cüret edip bu söylediklerini söyledi, {أَمْ بِهِ جِنَّةٌ} “yoksa onda bir delilik mi var” ki [böyle konuşuyor]? O takdirde bundan garipsenmez; zira deliliğin türlü çeşitleri vardır! Onların bütün bunlar inat ve zulüm kastıyladır. Şüphesiz onlar onun mahlûkatın en doğrusu ve en akıllısı olduğunu çok iyi biliyorlardı. Onların bunu bildiklerinin delili de şudur: Düşmanlıklarını açıkça ve tekrar tekrar sergilediler, insanları ondan alıkoymak için canlarını ve mallarını feda ettiler. Şayet o bir yalancı veya mecnun olsaydı, -ey arınmamış akıl sahipleri!- onun söylediklerine kulak vermeniz ve davetine bu denli önem vermeniz gerekmezdi! Zira akıllı bir kimsenin deliye dönüp bakmaması veya onun sözünü bu denli ciddiye almaması gerekirdi.

10354. Metin

ولولا عنادكم وظلمكم، لبادرتم لإجابته، ولبيتم دعوته، ولكن {مَا تُغْنِي الآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ} ولهذا قال تعالى: {بَلِ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ} ومنهم الذين قالوا تلك المقالة، {فِي الْعَذَابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ} أي: في الشقاء العظيم، والضلال البعيد، الذي ليس بقريب من الصواب، وأي شقاء وضلال، أبلغ من إنكارهم لقدرة الله على البعث وتكذيبهم لرسوله الذي جاء به، واستهزائهم به، وجزمهم بأن ما جاءوا به هو الحق، فرأوا الحق باطلا والباطل والضلال حقا وهدى.

Eğer inadınız ve zulmünüz olmasaydı derhal ona icabet eder ve davetine koşardınız; fakat: {مَا تُغْنِي الآيَاتُ وَالنُّذُرُ عَنْ قَوْمٍ لا يُؤْمِنُونَ} “İnanmayan bir topluma ayetler ve uyarılar fayda vermez.” Nitekim bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {بَلِ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ} “Hayır, bilakis ahirete inanmayanlar” -ki o sözü söyleyenler de bunlardandır-, {فِي الْعَذَابِ وَالضَّلالِ الْبَعِيدِ} “azapta ve derin bir sapıklıktadırlar.” Yani büyük bir bedbahtlık ve doğrudan uzak olan derin bir dalalet içindedirler. Allah'ın diriltme kudretini inkâr etmelerinden, bunu getiren Resulü'nü yalanlayıp onunla alay etmelerinden ve kendi getirdiklerinin hak olduğunu iddia ederek hakkı batıl, batıl ve sapıklığı da hak ve hidayet görmelerinden daha büyük hangi bedbahtlık ve sapıklık olabilir?!

10355. Metin

ثم نبههم على الدليل العقلي، الدال على عدم استبعاد البعث، الذي استبعدوه، وأنهم لو نظروا إلى ما بين أيديهم وما خلفهم، من السماء والأرض فرأوا من قدرة الله فيهما، ما يبهر العقول، ومن عظمته ما يذهل العلماء الفحول، وأن خلقهما وعظمتهما وما فيهما من المخلوقات، أعظم من إعادة الناس - بعد موتهم - من قبورهم، فما الحامل لهم، على ذلك التكذيب مع التصديق، بما هو أكبر منه؟ نعم ذاك خبر غيبي إلى الآن، ما شاهدوه، فلذلك كذبوا به.

Sonra akıldan uzak gördükleri dirilişin imkânsız olmadığına delalet eden aklî delile dikkatlerini çekti: Şayet önlerindeki ve arkalarındaki göğe ve yere baksalardı, ikisinde Allah'ın akılları hayrete düşüren kudretini ve büyük âlimleri şaşkına çeviren azametini görürlerdi. İkisinin yaratılışı, azameti ve içlerindeki yaratıklar, insanların ölümlerinden sonra kabirlerinden tekrar diriltilmesinden çok daha büyüktür. Bundan daha büyüğünü tasdik ederken onları bu yalanlamaya sevk eden nedir? Evet, diriliş şimdiye kadar görmedikleri gaybî bir haberdir; işte bu yüzden onu yalanlamışlardır.

10356. Metin

قال الله: {إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الأرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ} أي: من العذاب، لأن الأرض والسماء تحت تدبيرنا، فإن أمرناهما لم يستعصيا، فاحذروا إصراركم على تكذيبكم، فنعاقبكم أشد العقوبة. {إِنَّ فِي ذَلِكَ} أي: خلق السماوات والأرض، وما فيهما من المخلوقات {لآيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ}

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {إِنْ نَشَأْ نَخْسِفْ بِهِمُ الأرْضَ أَوْ نُسْقِطْ عَلَيْهِمْ كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ} “Dilersek onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz”; yani azap olarak [düşürürüz]. Zira yer ve gök bizim tedbirimiz altındadır; şayet onlara emredersek karşı gelmezler. Dolayısıyla yalanlamanızda ısrar etmekten sakının, aksi takdirde sizi en şiddetli cezayla cezalandırırız! {إِنَّ فِي ذَلِكَ} Yani göklerin ve yerin yaratılmasında ve ikisindeki mahlûkatta {لآيَةً لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ} “[Rabbine] yönelen her kul için bir ibret vardır.”

10357. Metin

فكلما كان العبد أعظم إنابة إلى الله، كان انتفاعه بالآيات أعظم، لأن المنيب مقبل إلى ربه، قد توجهت إراداته وهماته لربه، ورجع إليه في كل أمر من أموره، فصار قريبا من ربه، ليس له هم إلا الاشتغال بمرضاته، فيكون نظره للمخلوقات نظر فكرة وعبرة، لا نظر غفلة غير نافعة.

Kul Allah'a ne kadar çok yönelirse (inâbe ederse), ayetlerden istifadesi de o kadar büyük olur. Çünkü münîb (yönelen kul) Rabbine yönelmiştir; iradeleri ve gayretleri Rabbine çevrilmiştir ve her işinde O'na rücu eder. Böylece Rabbine yakın olur; O'nun rızasıyla meşgul olmaktan başka bir derdi kalmaz. Dolayısıyla mahlûkata bakışı tefekkür ve ibret bakışı olur, faydasız bir gaflet bakışı olmaz.

10358. Metin

{١٠ - ١١} {وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلا يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ * أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} .

{١٠ - ١١} {وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُدَ مِنَّا فَضْلا يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ * أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} “(10-11) Andolsun ki biz Davud'a tarafımızdan bir lütufta bulunduk: “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin!” dedik ve ona demiri yumuşattık. “Geniş zırhlar yap ve dokumasında ölçüyü gözet; siz de salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı hakkıyla görenim” [diye vahyettik].”

10359. Metin

أي: ولقد مننا على عبدنا ورسولنا، داود ﵊، وآتيناه فضلا من العلم النافع، والعمل الصالح، والنعم الدينية والدنيوية، ومن نعمه عليه، ما خصه به من أمره تعالى الجمادات، كالجبال والحيوانات، من الطيور، أن تُؤَوِّب معه، وتُرَجِّع التسبيح بحمد ربها، مجاوبة له، وفي هذا من النعمة عليه، أن كان ذلك من خصائصه التي لم تكن لأحد قبله ولا بعده، وأن ذلك يكون منهضا له ولغيره على التسبيح إذا رأوا هذه الجمادات والحيوانات، تتجاوب بتسبيح ربها، وتمجيده، وتكبيره، وتحميده، كان ذلك مما يهيج على ذكر الله تعالى.

Yani kulumuz ve elçimiz Davud'a (aleyhisselâm) lütufta bulunduk; ona faydalı ilim, salih amel, dinî ve dünyevî nimetlerden bir fazilet verdik. Ona olan nimetlerinden biri de dağlar gibi cansız varlıklara ve kuşlar gibi hayvanlara onunla birlikte tesbih edip Rablerini hamd ile anarak ona eşlik etmelerini emretmek suretiyle ona bahşettiği hususiyettir. Bundaki nimet yönü şudur: Bu, ondan önce ve sonra hiç kimseye verilmeyen onun hususiyetlerindendir. Ayrıca bu cansız varlıkların ve hayvanların Rablerini tesbih, temcid, tekbir ve tahmid ederek karşılık verdiklerini gördüklerinde, bu durum hem onu hem de başkalarını tesbihe teşvik eder ve Allah Teâlâ'yı zikretmeye şevk verirdi.

10360. Metin

ومنها: أن ذلك - كما قال كثير من العلماء، أنه طرب لصوت داود، فإن الله تعالى، قد أعطاه من حسن الصوت، ما فاق به غيره، وكان إذا رجَّع التسبيح والتهليل والتحميد بذلك الصوت الرخيم الشجيِّ المطرب، طرب كل من سمعه، من الإنس، والجن، حتى الطيور والجبال، وسبحت بحمد ربها.

Bu nimetlerden biri de pek çok âlimin belirttiği üzere Davud'un sesine duyulan vecd/hayranlıktır. Zira Allah Teâlâ ona başkalarının fevkinde güzel bir ses vermişti; o yumuşak, hüzünlü ve tesirli sesiyle tesbih, tehlil ve tahmidi nağmelendirdiği vakit onu işiten insan, cin, hatta kuşlar ve dağlar bile coşar ve Rablerine hamd ile tesbihte bulunurlardı.

10361. Metin

ومنها: أنه لعله ليحصل له أجر تسبيحها، لأنه سبب ذلك، وتسبح تبعا له.

Bu nimetlerden biri de, buna sebep olduğu ve onlar da ona tabi olarak tesbih ettiği için onların tesbihlerinin ecrinin de ona hâsıl olmasıdır.

10362. Metin

ومن فضله عليه، أن ألان له الحديد، ليعمل الدروع السابغات، وعلمه تعالى كيفية صنعته، بأن يقدره في السرد، أي: يقدره حلقا، ويصنعه كذلك، ثم يدخل بعضها ببعض.

Ona olan lütfundan biri de geniş zırhlar yapabilmesi için demiri ona yumuşatmasıdır. Allah Teâlâ dokumasında ölçüyü gözetmesini -yani halkaları takdir edip bu şekilde yapmasını, sonra da birbirine geçirmesini- sağlayarak ona bunun sanatını/yapılışını öğretmiştir.

10363. Metin

قال تعالى: {وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنْتُمْ شَاكِرُونَ}

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنْتُمْ شَاكِرُونَ} “Sizi savaşın şiddetinden korusun diye ona sizin için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?”

10364. Metin

ولما ذكر ما امتن به عليه وعلى آله، أمره بشكره، وأن يعملوا صالحا، ويراقبوا الله تعالى فيه، بإصلاحه وحفظه من المفسدات، فإنه بصير بأعمالهم، مطلع عليهم، لا يخفى عليه منها شيء.

Ona ve ailesine lütfettiği şeyleri zikredince, O'na şükretmelerini, salih amel işlemelerini, amelleri ıslah edip bozuculardan koruyarak bunda Allah Teâlâ'yı gözetmelerini emretti. Zira O amellerini hakkıyla gören, onları murakabe edendir; onlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

10365. Metin

{١٢ - ١٤} {وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ * يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُدَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ * فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلا دَابَّةُ الأرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ} .

{١٢ - ١٤} {وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ * يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آلَ دَاوُدَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ * فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلَى مَوْتِهِ إِلا دَابَّةُ الأرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ} “(12-14) Süleyman'a da rüzgârı [boyun eğdirdik]; onun sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık mesafe idi. Onun için erimiş bakır pınarını akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden onun önünde çalışanlar vardı. Onlardan kim bizim emrimizden saparsa, ona alevli ateşin azabından tattırırdık. Onlar Süleyman'a dilediği gibi yüksek binalar/mabetler, heykeller/suretler, havuzlar gibi büyük çanaklar ve yerinden kalkmaz sabit kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi! Şükür için çalışın. Kullarımdan şükredenler pek azdır!” [dedik]. Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu (güve) gösterdi. O yere yıkılınca cinler anladılar ki, şayet gaybı bilmiş olsalardı o alçaltıcı azap (ağır iş) içinde kalıp durmazlardı.”

10366. Metin

لما ذكر فضله على داود ﵇، ذكر فضله على ابنه سليمان، ﵊، وأن الله سخر له الريح تجري بأمره، وتحمله، وتحمل جميع ما معه، وتقطع المسافة البعيدة جدا، في مدة يسيرة، فتسير في اليوم، مسيرة شهرين. {غُدُوُّهَا شَهْرٌ} أي: أول النهار إلى الزوال {وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ} من الزوال، إلى آخر النهار {وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ} أي: سخرنا له عين النحاس، وسهلنا له الأسباب، في استخراج ما يستخرج منها من الأواني وغيرها.

Davud'a (aleyhisselâm) olan lütfunu zikredince, oğlu Süleyman'a (aleyhisselâm) olan lütfunu zikretti: Allah onun için emriyle esen, kendisini ve yanındakileri taşıyan, çok uzak mesafeleri pek kısa bir sürede katedip bir günde iki aylık mesafeyi alan rüzgârı boyun eğdirdi. {غُدُوُّهَا شَهْرٌ} “Onun sabah gidişi bir aylık”; yani günün başından zevale kadar olan kısmı [bir aylık mesafedir], {وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ} “akşam dönüşü de bir aylık mesafe idi”; yani zevalden günün sonuna kadar olan kısmı [bir aylık mesafedir]. {وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ} “Onun için erimiş bakır pınarını akıttık.” Yani ona bakır pınarını musahhar kıldık ve oradan çıkarılacak kap kacak ve benzeri şeyleri çıkarması için sebepleri ona kolaylaştırdık.

10367. Metin

وسخر الله له أيضا، الشياطين والجن، لا يقدرون أن يستعصوا عن أمره، {وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ} وأعمالهم (١) كل ما شاء سليمان، عملوه.

Allah şeytanları ve cinleri de onun emrine verdi; onun emrine karşı gelmeye güç yetiremezlerdi. {وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ} “Onlardan kim bizim emrimizden saparsa, ona alevli ateşin azabından tattırırdık.” Onların işleri; Süleyman ne dilerse onu yaparlardı.

10368. Metin

{مِنْ مَحَارِيبَ} وهو كل بناء يعقد، وتحكم به الأبنية، فهذا فيه ذكر الأبنية الفخمة، {وَتَمَاثِيلَ} أي: صور الحيوانات والجمادات، من إتقان صنعتهم، وقدرتهم على ذلك وعملهم لسليمان {وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ} أي: كالبرك الكبار، يعملونها لسليمان للطعام، لأنه يحتاج إلى ما لا يحتاج إليه غيره، ويعملون له قدورا راسيات لا تزول عن أماكنها، من عظمها.

{مِنْ مَحَارِيبَ} “Yüksek binalar/mabetlerden”; bu, kubbeli/kemerli ve muhkem yapılan her yapıdır ki burada görkemli binalar zikredilmektedir. {وَتَمَاثِيلَ} “ve suretlerden”; yani sanatlarının ustalığından, buna olan güçlerinden ve Süleyman için yaptıklarından dolayı hayvan ve cansız varlıkların suretleridir. {وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ} “ve havuzlar gibi büyük çanaklardan”; yani büyük havuzlar gibi yemek için Süleyman'a yaparlardı. Çünkü o, başkasının ihtiyaç duymadığı şeylere ihtiyaç duyuyordu. Yine onun için büyüklüğünden dolayı yerlerinden kıpırdamayan sabit kazanlar yaparlardı.

10369. Metin

فلما ذكر منته عليهم، أمرهم بشكرها فقال: {اعْمَلُوا آلَ دَاوُدَ} وهم داود، وأولاده، وأهله، لأن المنة على الجميع، وكثير من هذه المصالح عائد لكلهم. {شُكْرًا} لله على ما أعطاهم، ومقابلة لما أولاهم. {وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ} فأكثرهم، لم يشكروا الله تعالى على ما أولاهم من نعمه، ودفع عنهم من النقم.

Onlara olan lütfunu zikredince, buna şükretmelerini emrederek şöyle buyurdu: {اعْمَلُوا آلَ دَاوُدَ} “Ey Davud ailesi! Çalışın”; bunlar Davud, çocukları ve ailesidir. Çünkü lütuf hepsinedir ve bu faydaların çoğu hepsine aittir. Kendilerine verdiklerine karşılık ve bahşettiklerine mukabil Allah'a {شُكْرًا} “şükür için [çalışın].” {وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ} “Kullarımdan şükredenler pek azdır!” Zira onların çoğu, Allah Teâlâ'nın kendilerine bahşettiği nimetlere ve kendilerinden savdığı belalara karşı O'na şükretmemiştir.

10370. Metin

والشكر: اعتراف القلب بمنة الله تعالى، وتلقيها افتقارا إليها، وصرفها في طاعة الله تعالى، وصونها عن صرفها في المعصية.

Şükür: Kalbin Allah Teâlâ'nın lütfunu itiraf etmesi, ona olan muhtaçlığını hissederek kabul etmesi, onu Allah Teâlâ'ya itaatte harcaması ve günahlarda harcamaktan korumasıdır.

10371. Metin

فلم يزل الشياطين يعملون لسليمان، ﵊، كل بناء، وكانوا قد موهوا على الإنس، وأخبروهم أنهم يعلمون الغيب، ويطلعون على المكنونات، فأراد الله تعالى أن يُرِيَ العباد كذبهم في هذه الدعوى، فمكثوا يعملون على عملهم، وقضى الله الموت على سليمان ﵇، واتَّكأ على عصاه، وهي المنسأة، فصاروا إذا مروا به وهو متكئ عليها، ظنوه حيا، وهابوه.

Şeytanlar Süleyman (aleyhisselâm) için her türlü yapıyı yapmaya devam ediyorlardı. İnsanları aldatmışlar ve onlara gaybı bildiklerini, gizli şeylere muttali olduklarını söylemişlerdi. Allah Teâlâ bu iddialarında onların yalanlarını kullara göstermek istedi. Onlar işlerine devam ederken Allah Süleyman'ın (aleyhisselâm) ölümüne hükmetti. Süleyman bastonuna (asa) dayandı; asasına dayanmış haldeyken onun yanından geçtiklerinde onu diri zannedip heybetinden çekiniyorlardı.

10372. Metin

فغدوا على عملهم كذلك سنة كاملة على ما قيل، حتى سلطت دابة الأرض على عصاه، فلم تزل ترعاها، حتى باد وسقط فسقط سليمان ﵇ وتفرقت الشياطين وتبينت الإنس أن الجن {لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ} وهو العمل الشاق عليهم، فلو علموا الغيب، لعلموا موت سليمان، الذي هم أحرص شيء عليه، ليسلموا مما هم فيه.

Söylendiğine göre tam bir yıl boyunca bu şekilde işlerine devam ettiler. Nihayet ağaç kurdu (dâbbetü'l-arz) asasına musallat edildi ve [asa] aşınıp kırılıncaya kadar onu kemirmeye devam etti; [böylece] Süleyman (aleyhisselâm) yere düştü. Şeytanlar dağıldı ve insanlar anladı ki cinler {لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ} “Şayet gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde kalıp durmazlardı.” Bu [alçaltıcı azap], kendilerine ağır gelen meşakkatli iştir1. Şayet gaybı bilmiş olsalardı, içinde bulundukları durumdan kurtulmak için gerçekleşmesini en çok istedikleri şey olan Süleyman'ın ölümünü bilirlerdi.

10373. Metin

{١٥ - ٢١} {لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ * فَأَعْرَضُوا فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ * ذَلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِي إِلا الْكَفُورَ * وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ * فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ * وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ} .

{١٥ - ٢١} {لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ * فَأَعْرَضُوا فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ * ذَلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِي إِلا الْكَفُورَ * وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ * فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ * وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ} “(15-21) Andolsun ki Sebe halkı için yurtlarında bir ibret vardı: Sağlı sollu iki bahçe! “Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Çok güzel ve hoş bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!” [denilmişti]. Fakat onlar yüz çevirdiler; biz de üzerlerine Arim selini gönderdik ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, ılgın ağaçlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye dönüştürdük. Nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız? Onlarla bereket verdiğimiz beldeler arasında birbiri ardından görünen nice kasabalar yaptık ve aralarındaki mesafeleri ölçülü kıldık: “Oralarda geceler ve gündüzler boyu güven içinde gezip dolaşın!” [dedik]. Onlar ise: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları dillere destan (masal) yaptık ve onları paramparça dağıttık. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. Andolsun ki İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı; müminlerden bir grup hariç hepsi ona uydular. Oysa onun onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktu; ancak ahirete inanan kimseyi, ondan şüphe içinde olandan ayırt edip bilelim diye [buna imkân verdik]. Rabbin her şeyi hakkıyla gözetip koruyandır.”

10374. Metin

سبأ قبيلة معروفة في أداني اليمن، ومسكنهم بلدة يقال لها "مأرب" ومن نعم الله ولطفه بالناس عموما، وبالعرب خصوصا، أنه قص في القرآن أخبار المهلكين والمعاقبين، ممن كان يجاور العرب، ويشاهد آثاره، ويتناقل الناس أخباره، ليكون ذلك أدعى إلى التصديق، وأقرب للموعظة فقال: {لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ} أي: محلهم الذي يسكنون فيه {آيَةٌ} والآية هنا: ما أدرَّ الله عليهم من النعم، وصرف عنهم من النقم، الذي يقتضي ذلك منهم، أن يعبدوا الله ويشكروه. ثم فسر الآية بقوله {جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ} وكان لهم واد عظيم، تأتيه سيول كثيرة، وكانوا بنوا سدا محكما، يكون مجمعا للماء، فكانت السيول تأتيه، فيجتمع هناك ماء عظيم، فيفرقونه على بساتينهم، التي عن يمين ذلك الوادي وشماله. وتُغِلُّ لهم تلك الجنتان العظيمتان، من الثمار ما يكفيهم، ويحصل لهم به الغبطة والسرور، فأمرهم الله بشكر نعمه التي أدرَّها عليهم من وجوه كثيرة، منها: هاتان الجنتان اللتان غالب أقواتهم منهما.

Sebe, Yemen'in aşağı taraflarında bilinen bir kabiledir ve yurtları “Me'rib” denilen bir beldedir. Genel olarak insanlara, özel olarak da Araplara Allah'ın nimet ve lütfundandır ki; tasdike daha çok sevk etsin ve ibret almaya daha yakın olsun diye Kur'an'da Araplara komşu olan, kalıntılarını bizzat gördükleri ve haberleri insanlar arasında nakledilen helak edilmiş ve cezalandırılmış kavimlerin kıssalarını anlatmıştır. Nitekim şöyle buyurdu: {لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ} “Andolsun ki Sebe halkı için yurtlarında...”; yani ikamet ettikleri yerlerinde {آيَةٌ} “bir ibret vardı.” Buradaki ayet/ibret; Allah'a ibadet etmelerini ve O'na şükretmelerini gerektirecek şekilde Allah'ın üzerlerine yağdırdığı nimetler ve onlardan savdığı belalardır. Sonra bu ayeti/ibireti şu buyruğuyla açıkladı: {جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ} “Sağlı sollu iki bahçe!” Onların pek çok sel sularının geldiği büyük bir vadileri vardı; suyun toplanacağı muhkem bir set yapmışlardı. Seller gelip orada muazzam bir su toplanır, onlar da bu suyu o vadinin sağındaki ve solundaki bahçelerine dağıtırlardı. Bu iki büyük bahçe onlara kendilerine yetecek, sevinç ve mutluluk verecek miktarda meyve verirdi. Allah onlara, üzerlerine pek çok yönden bolca bahşettiği nimetlerine şükretmelerini emretti ki bunlardan biri: Temel gıdalarını sağladıkları bu iki bahçedir.

10375. Metin

ومنها: أن الله جعل بلدهم، بلدة طيبة، لحسن هوائها، وقلة وخمها، وحصول الرزق الرغد فيها.

Bu nimetlerden biri de: Havasının güzelliği, vebasının/ağırlığının azlığı ve içinde bol rızkın bulunması sebebiyle Allah'ın onların beldesini çok güzel ve hoş bir belde kılmış olmasıdır.

10376. Metin

ومنها: أن الله تعالى وعدهم - إن شكروه - أن يغفر لهم وَيرحمهم، ولهذا قال: {بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ}

Bunlardan biri de: Şayet şükrederlerse Allah Teâlâ'nın onları bağışlayacağını ve onlara merhamet edeceğini vadetmesidir. Nitekim bundan dolayı: {بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ} “Çok güzel ve hoş bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!” buyurmuştur.

10377. Metin

ومنها: أن الله لما علم احتياجهم في تجارتهم ومكاسبهم إلى الأرض المباركة، - الظاهر أنها: [قرى صنعاء قاله غير واحد من السلف، وقيل: إنها] الشام - هيأ لهم من الأسباب ما به يتيسر وصولهم إليها، بغاية السهولة، من الأمن، وعدم الخوف، وتواصل القرى بينهم وبينها، بحيث لا يكون عليهم مشقة، بحمل الزاد والمزاد.

Bu nimetlerden biri de: Ticaret ve kazançlarında mübarek topraklara -zahire göre [selef ulemasından birden fazlasının dediği gibi San'a köyleridir; Şam olduğu da söylenmiştir]- ihtiyaç duyduklarını bildiğinde Allah; azık ve su tulumu taşıma meşakkati olmaksızın emniyet, korkusuzluk ve aralarındaki köylerin birbirini takip etmesi sayesinde oraya son derece kolay bir şekilde ulaşmalarını sağlayacak sebepleri onlar için hazırlamıştır.

10378. Metin

ولهذا قال: {وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ} أي: [سيرا] مقدرا يعرفونه، ويحكمون عليه، بحيث لا يتيهون عنه {لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ} أي: مطمئنين في السير، في تلك الليالي والأيام، غير خائفين. وهذا من تمام نعمة الله عليهم، أن أمنهم من الخوف.

Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ} “Onlarla bereket verdiğimiz beldeler arasında birbiri ardından görünen nice kasabalar yaptık ve aralarındaki mesafeleri ölçülü kıldık”; yani yollarını şaşırmayacakları şekilde bildikleri ve tayin ettikleri ölçülü bir yürüyüş [kıldık]. {لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ} “Oralarda geceler ve gündüzler boyu güven içinde [gezip dolaşın]”; yani o gecelerde ve gündüzlerde korkusuzca, güven içinde yürüyün. Bu, onları korkudan emin kılması cihetiyle Allah'ın onlar üzerindeki nimetinin kemalindendir.

10379. Metin

فأعرضوا عن المنعم، وعن عبادته، وبطروا النعمة، وملوها، حتى إنهم طلبوا وتمنوا، أن تتباعد أسفارهم بين تلك القرى، التي كان السير فيها متيسرا.

Fakat onlar Nimet Veren'den ve O'na ibadetten yüz çevirdiler; nimete karşı şımardılar ve ondan usandılar; hatta yolculuğun kolay olduğu o köyler arasındaki seferlerinin arasının uzaklaşmasını istediler ve temenni ettiler.

10380. Metin

{وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ} بكفرهم بالله وبنعمته، فعاقبهم الله تعالى بهذه النعمة، التي أطغتهم، فأبادها عليهم، فأرسل عليها سيل العرم.

Allah'ı ve O'nun nimetini inkâr etmek suretiyle {وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ} “kendilerine zulmettiler.” Bunun üzerine Allah Teâlâ onları azdıran bu nimet sebebiyle kendilerini cezalandırdı ve bu nimeti yok etti; üzerlerine Arim selini gönderdi.

10381. Metin

أي: السيل المتوعر، الذي خرب سدهم، وأتلف جناتهم، وخرب بساتينهم، فتبدلت تلك الجنات ذات الحدائق المعجبة، والأشجار المثمرة، وصار بدلها أشجار لا نفع فيها، ولهذا قال: {وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ أُكُلٍ} أي: شيء قليل من الأكل الذي لا يقع منهم موقعا {خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ} وهذا كله شجر معروف، وهذا من جنس عملهم.

Yani setlerini yıkan, bahçelerini harap edip bostanlarını yok eden şiddetli bir sel [gönderdi]. Böylece o göz alıcı bostanlara ve meyve veren ağaçlara sahip bahçeler değişti ve yerlerine hiçbir faydası olmayan ağaçlar geçti. Nitekim bundan dolayı: {وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ أُكُلٍ} “onların iki bahçesini iki bahçeye dönüştürdük ki bunlarda bir yiyecek vardır”; yani kendilerine hiçbir fayda sağlamayan azıcık bir yiyecek; {خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ} “buruk yemişli, ılgın ağaçlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan...” Bunların hepsi bilinen ağaçlardır ve bu ceza da onların amellerinin cinsindendir.

10382. Metin

فكما بدلوا الشكر الحسن، بالكفر القبيح، بدلوا تلك النعمة بما ذكر، ولهذا قال: {ذَلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِي إِلا الْكَفُورَ} أي: وهل نجازي جزاء العقوبة - بدليل السياق - إلا من كفر بالله وبطر النعمة؟

Güzel şükrü çirkin küfürle değiştirdikleri gibi, o nimet de kendilerine zikredilen şeylerle değiştirildi. Nitekim bundan dolayı: {ذَلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِي إِلا الْكَفُورَ} “Nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?” buyurdu. Yani -siyakın delaletiyle- biz Allah'ı inkâr edip nimete karşı şımarandan başkasına böyle bir ceza verir miyiz?

10383. Metin

فلما أصابهم ما أصابهم، تفرقوا وتمزقوا، بعدما كانوا مجتمعين، وجعلهم الله أحاديث يتحدث بهم، وأسمارا للناس، وكان يضرب بهم المثل فيقال: "تفرقوا أيدي سبأ" فكل أحد يتحدث بما جرى لهم، ولكن لا ينتفع بالعبرة فيهم إلا من قال الله: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} صبار على المكاره والشدائد، يتحملها لوجه الله، ولا يتسخطها بل يصبر عليها. شكور لنعمة الله تعالى يُقِرُّ بها، ويعترف، ويثني على من أولاها، ويصرفها في طاعته. فهذا إذا سمع بقصتهم، وما جرى منهم وعليهم، عرف بذلك أن تلك العقوبة، جزاء لكفرهم نعمة الله، وأن من فعل مثلهم، فُعِلَ به كما فعل بهم، وأن شكر الله تعالى، حافظ للنعمة، دافع للنقمة، وأن رسل الله، صادقون فيما أخبروا به، وأن الجزاء حق، كما رأى أنموذجه في دار الدنيا.

Başlarına gelen gelince, bir arada toplu haldeyken darmadağın olup parçalandılar. Allah onları insanların konuştuğu hikâyeler ve gece sohbetleri haline getirdi; haklarında: “Sebe kavmi gibi dağıldılar” diye darbımesel vurulurdu. Herkes onların başına gelenleri konuşur oldu; fakat Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimseden başkası onlardan ibret almaz: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} “Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Hoşlanılmayan şeylere ve zorluklara çok sabreden, onları Allah rızası için yüklenip öfkelenmeyen, bilakis onlara sabreden; Allah Teâlâ'nın nimetine karşı çok şükreden, onu ikrar ve itiraf edip bahşedeni öven ve onu O'na itaatte harcayan kimsedir. İşte böyle bir kimse onların kıssasını, kendilerinden sadır olanları ve başlarına gelenleri işitince; bu cezanın Allah'ın nimetine karşı nankörlük etmelerinin karşılığı olduğunu, onlar gibi yapan kimseye de onların başına gelenin geleceğini, Allah Teâlâ'ya şükretmenin nimeti koruyup felaketi defettiğini, Allah'ın elçilerinin haber verdikleri hususlarda doğru sözlü olduklarını ve dünya yurdunda örneğini gördüğü gibi cezanın/mükâfatın hak olduğunu anlar.

10384. Metin

ثم ذكر أن قوم سبأ من الذين صدَّق عليهم إبليس ظنه، حيث قال لربه: {فَبِعِزَّتِكَ لأغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ} وهذا ظن من إبليس، لا يقين، لأنه لا يعلم الغيب، ولم يأته خبر من الله، أنه سيغويهم أجمعين، إلا من استثنى، فهؤلاء وأمثالهم، ممن صدق عليه إبليس ظنه، ودعاهم وأغواهم، {فَاتَّبَعُوهُ إِلا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} ممن لم يكفر بنعمة الله، فإنه لم يدخل تحت ظن إبليس.

Sonra Sebe kavminin, İblis'in Rabbine: {فَبِعِزَّتِكَ لأغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ} “İzzetine andolsun ki, ihlaslı kulların müstesna, onların hepsini mutlaka azdıracağım” dediğinde haklarındaki zannını doğru çıkardığı kimselerden olduğunu zikretti. Bu, İblis'in bir zannı idi, kesin bir bilgisi değildi; zira o gaybı bilmez ve istisna edilenler hariç hepsini azdıracağına dair Allah'tan ona bir haber de gelmemişti. İşte bunlar ve benzerleri, İblis'in haklarındaki zannını doğru çıkardığı kimselerdendir; onları davet etmiş, saptırmış, {فَاتَّبَعُوهُ إِلا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “müminlerden bir grup hariç hepsi ona uymuşlardır.” Allah'ın nimetini inkâr etmeyen müminler ise İblis'in bu zannının altına girmemişlerdir.

10385. Metin

ويحتمل أن قصة سبأ، انتهت عند قوله: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ}

Sebe kıssasının: {إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ} “Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır” buyruğunda sona ermiş olması da muhtemeldir.

10386. Metin

ثم ابتدأ فقال: {وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ} أي: على جنس الناس، فتكون الآية عامة في كل من اتبعه.

Sonra yeni bir söze başlayarak: {وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ} “Andolsun ki [İblis] onlar hakkındaki...” yani insan cinsi hakkındaki [zannını doğru çıkardı] buyurmuştur. Bu durumda ayet ona uyan herkes hakkında genel olur.

10387. Metin

ثم قال تعالى: {وَمَا كَانَ لَهُ} أي: لإبليس {عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ} أي: تسلط وقهر، وقسر على ما يريده منهم، ولكن حكمة الله تعالى اقتضت تسليطه وتسويله لبني آدم.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وَمَا كَانَ لَهُ} Yani İblis'in {عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ} “onlar üzerinde hiçbir hâkimiyeti yoktu”; yani kendilerinden istediği şeye onları zorlayıcı bir tasallutu, kahrı ve baskısı yoktu. Fakat Allah Teâlâ'nın hikmeti, Âdemoğullarına musallat olmasına ve onlara vesvese vermesine imkân tanımayı gerektirmiştir.

10388. Metin

{لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ} أي: ليقوم سوق الامتحان، ويعلم به الصادق من الكاذب، ويعرف من كان إيمانه صحيحا، يثبت عند الامتحان والاختبار، وإلقاء الشبه الشيطانية، ممن إيمانه غير ثابت، يتزلزل بأدنى شبهة، ويزول بأقل داع يدعوه إلى ضده، فالله تعالى جعله امتحانا، يمتحن به عباده، ويظهر الخبيث من الطيب.

{لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ} “Ahirete inanan kimseyi, ondan şüphe içinde olandan ayırt edip bilelim diye...” Yani imtihan meydanı kurulsun, bununla doğru söyleyen yalancıdan ayrılsın; imtihan, deneme ve şeytanî şüpheler atıldığında imanı sahih olup sebat gösteren kimse ile imanı sabit olmayıp en küçük şüphede sarsılan ve zıddına çağıran en ufak bir çağrıyla yok olan kimse bilinsin diye [buna imkân verdik]. Allah Teâlâ bunu kullarını denediği, temizi murdardan ayırt ettiği bir imtihan kılmıştır.

10389. Metin

{وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ} يحفظ العباد، ويحفظ عليهم أعمالهم، ويحفظ تعالى جزاءها، فيوفيهم إياها، كاملة موفرة.

{وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ} “Rabbin her şeyi hakkıyla gözetip koruyandır.” Kullarını korur, onların amellerini muhafaza eder ve karşılığını eksiksiz ve tastamam ödemek üzere o amellerin ceza/mükâfatını da muhafaza eder.

10390. Metin

{٢٢ - ٢٣} {قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ} .

{٢٢ - ٢٣} {قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ} “(22-23) De ki: “Allah'tan başka [ilah olduğunu] iddia ettiklerinizi çağırın bakalım! Onlar göklerde de yerde de bir zerre ağırlığına bile malik değillerdir. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı yoktur ve O'nun bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.””

10391. Metin

أي: {قُلْ} يا أيها الرسول، للمشركين بالله غيره من المخلوقات، التي لا تنفع ولا تضر، ملزما لهم بعجزها، ومبينا لهم بطلان عبادتها: {ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ} أي: زعمتموهم شركاء لله، إن كان دعاؤكم ينفع، فإنهم قد توفرت فيهم أسباب العجز، وعدم إجابة الدعاء من كل وجه، فإنهم ليس لهم أدنى ملك فـ {لا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ} على وجه الاستقلال، ولا على وجه الاشتراك، ولهذا قال: {وَمَا لَهُمْ} أي: لتلك الآلهة الذين زعمتم {فِيهِمَا} أي: في السماوات والأرض، {مِنْ شِرْكٍ} أي: لا شرك قليل ولا كثير، فليس لهم ملك، ولا شركة ملك.

Yani: Ey Resul! Yaratılmışlardan hiçbir fayda ve zarar veremeyen şeyleri Allah'a ortak koşan müşriklere, onların âcizliğini ilzam etmek ve onlara ibadetin batıllığını beyan etmek üzere {قُلْ} “De ki:” {ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Allah'tan başka [ilah olduğunu] iddia ettiklerinizi çağırın bakalım!” Yani şayet duanız bir fayda veriyorsa, Allah'a ortak saydıklarınızı çağırın! Şüphesiz onlarda acziyetin ve duaya icabet edememenin bütün sebepleri her yönden mevcuttur; zira onların en ufak bir mülkiyeti bile yoktur: {لا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلا فِي الأرْضِ} “Göklerde ve yerde bir zerre ağırlığına bile malik değillerdir”; ne bağımsız olarak ne de ortaklık yoluyla [maliktirler]. Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {وَمَا لَهُمْ} Yani iddia ettiğiniz o ilahların, {فِيهِمَا} yani göklerde ve yerde, {مِنْ شِرْكٍ} “hiçbir ortaklığı yoktur”; yani az veya çok hiçbir ortaklıkları yoktur. Dolayısıyla ne müstakil bir mülkleri ne de mülkte bir ortaklıkları vardır.

10392. Metin

بقي أن يقال: ومع ذلك، فقد يكونون أعوانا للمالك، ووزراء له، فدعاؤهم يكون نافعا، لأنهم - بسبب حاجة الملك إليهم - يقضون حوائج من تعلق بهم، فنفى تعالى هذه المرتبة فقال: {وَمَا لَهُ} أي: لله تعالى الواحد القهار {مِنْهُمْ} أي: من هؤلاء المعبودين {مِنْ ظَهِيرٍ} أي: معاون ووزير يساعده على الملك والتدبير.

Geriye şöyle denilmesi kalır: Bununla birlikte mülkün sahibine yardımcı ve vezir olabilirler; dolayısıyla mülkün sahibinin onlara olan ihtiyacından ötürü kendilerine bağlananların ihtiyaçlarını gördükleri için onlara dua etmek faydalı olabilir. Allah Teâlâ bu mertebeyi de nefyederek şöyle buyurdu: {وَمَا لَهُ} Yani Vâhid ve Kahhâr olan Allah Teâlâ için yoktur, {مِنْهُمْ} yani bu tapınılan varlıklardan, {مِنْ ظَهِيرٍ} “hiçbir yardımcı yoktur.” Yani mülk ve tedbirde Kendisine yardım edecek hiçbir yardımcı ve vezir yoktur.

10393. Metin

{وَلا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} .

{وَلا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} “O'nun katında, izin verdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. “Hakkı buyurdu; O çok yücedir, çok büyüktür” derler.”

10394. Metin

فلم يبق إلا الشفاعة، فنفاها بقوله: {وَلا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ} فهذه أنواع التعلقات، التي يتعلق بها المشركون بأندادهم، وأوثانهم، من البشر، والشجر، وغيرهم، قطعها الله وبيَّن بطلانها، تبيينا حاسما لمواد الشرك، قاطعا لأصوله، لأن المشرك إنما يدعو ويعبد غير الله، لما يرجو منه من النفع، فهذا الرجاء، هو الذي أوجب له الشرك، فإذا كان من يدعوه [غير الله] ، لا مالكا للنفع والضر، ولا شريكا للمالك، ولا عونا وظهيرا للمالك، ولا يقدر أن يشفع بدون إذن المالك، كان هذا الدعاء، وهذه العبادة، ضلالا في العقل، باطلة في الشرع.

Geriye sadece şefaat kalmıştır; onu da: {وَلا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ} “O'nun katında, izin verdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermez” buyruğuyla nefyetmiştir. İşte müşriklerin insanlardan, ağaçlardan ve diğer şeylerden edindikleri ortaklara ve putlara bağlandıkları bu tür bağları Allah koparmış ve şirkin maddelerini kesin olarak kesip köklerini kurutacak şekilde batıllığını açıklamıştır. Çünkü müşrik, Allah'tan başkasına ancak ondan bir fayda umduğu için dua edip ibadette bulunur. İşte bu umut ona şirki gerekli kılmıştır. Dua ettiği varlık [Allah'tan başkası]; ne fayda ve zararın maliki, ne malikin ortağı, ne malikin yardımcısı ve destekçisi değilse ve malikin izni olmadan şefaat etmeye de güç yetiremiyorsa; bu dua ve bu ibadet aklen bir sapıklık, şer'an de batıldır.

10395. Metin

بل ينعكس على المشرك مطلوبه ومقصوده، فإنه يريد منها النفع، فبيَّن الله بطلانه وعدمه، وبيَّن في آيات أخر، ضرره على عابديه (١) وأنه يوم القيامة، يكفر بعضهم ببعض، ويلعن بعضهم بعضا، ومأواهم النار {وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ}

Bilakis müşrikin talebi ve maksadı tersine döner. Zira o bunlardan fayda ummaktadır; Allah ise bunun batıl ve yok olduğunu beyan etmiştir. Başka ayetlerde ise tapanlara bunun zararını ve kıyamet gününde birbirlerini inkâr edip birbirlerine lanet edeceklerini, varacakları yerin ateş olduğunu açıklamıştır: {وَإِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ أَعْدَاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِرِينَ} “İnsanlar toplandığı zaman [o ilahlar] onlara düşman olurlar ve onların ibadetlerini inkâr ederler.”

10396. Metin

والعجب، أن المشرك استكبر عن الانقياد للرسل، بزعمه (٢) أنهم بشر، ورضي أن يعبد ويدعو الشجر، والحجر، استكبر عن الإخلاص للملك الرحمن الديان، ورضي بعبادة من ضره أقرب من نفعه، طاعة لأعدى عدو له وهو الشيطان.

Şaşılacak şeydir ki müşrik; insan oldukları iddiasıyla peygamberlere boyun eğmekten büyüklenmiş, fakat ağaca ve taşa tapıp dua etmeye razı olmuştur! Melik, Rahmân ve Deyyân olan Allah'a ihlasla yönelmekten büyüklenmiş, en amansız düşmanı olan şeytana itaat uğruna zararı faydasından daha yakın olan varlıklara tapmaya razı olmuştur!

10397. Metin

وقوله: {حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} يحتمل أن الضمير في هذا الموضع، يعود إلى المشركين، لأنهم مذكورون في اللفظ، والقاعدة في الضمائر، أن تعود إلى أقرب مذكور، ويكون المعنى: إذا كان يوم القيامة، وفزع عن قلوب المشركين، أي: زال الفزع، وسئلوا حين رجعت إليهم عقولهم، عن حالهم في الدنيا، وتكذيبهم للحق الذي جاءت به الرسل، أنهم يقرون، أن ما هم عليه من الكفر والشرك، باطل، وأن ما قال الله، وأخبرت به عنه رسله، هو الحق فبدا لهم ما كانوا يخفون من قبل وعلموا أن الحق لله، واعترفوا بذنوبهم.

{حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ} “Nihayet kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. “Hakkı buyurdu; O çok yücedir, çok büyüktür” derler” buyruğundaki zamirin bu makamda müşriklere ait olması muhtemeldir; çünkü lafızda onlar zikredilmiştir ve zamirlerdeki kaide en yakın zikredilene dönmesidir. Bu durumda anlam şudur: Kıyamet günü olup da müşriklerin kalplerinden korku giderildiğinde -yani dehşet kalktığında- ve akılları başlarına geldiğinde dünyadaki durumları ve peygamberlerin getirdiği hakkı yalanlamaları hakkında sorulduklarında; üzerinde bulundukları küfür ve şirkin batıl olduğunu, Allah'ın buyurduğunun ve peygamberlerinin O'ndan haber verdiklerinin hak olduğunu ikrar ederler. Böylece daha önce gizledikleri şeyler kendilerine aşikâr olur, hakkın Allah'a ait olduğunu anlarlar ve günahlarını itiraf ederler.

10398. Metin

{وَهُوَ الْعَلِيُّ} بذاته، فوق جميع مخلوقاته وقهره لهم، وعلو قدره، بما له من الصفات العظيمة، جليلة المقدار {الْكَبِيرُ} في ذاته وصفاته.

{وَهُوَ الْعَلِيُّ} Bütün mahlûkatının fevkinde olmasıyla ve onları kahretmesiyle Zâtında Yüce'dir; azametli ve pek celil sıfatlarıyla şanı yücedir. {الْكَبِيرُ} Zâtında ve sıfatlarında pek büyüktür.

10399. Metin

ومن علوه، أن حكمه تعالى، يعلو، وتذعن له النفوس، حتى نفوس المتكبرين والمشركين.

O'nun yüceliğindendir ki Allah Teâlâ'nın hükmü üstün gelir ve mütekebbirlerin ve müşriklerin nefisleri dahi O'na boyun eğer.

10400. Metin

وهذا المعنى أظهر، وهو الذي يدل عليه السياق، ويحتمل أن الضمير يعود إلى الملائكة، وذلك أن الله تعالى إذا تكلم بالوحي، سمعته الملائكة، فصعقوا، وخروا لله سجدا، فيكون أول من يرفع رأسه جبريل، فيكلمه الله من وحيه بما أراد، وإذا زال الصعق عن قلوب الملائكة، وزال الفزع، فيسأل بعضهم بعضا عن ذلك الكلام الذي صعقوا منه: ماذا قال ربكم؟ فيقول بعضهم لبعض: قال الحق، إما إجمالا لعلمهم أنه لا يقول إلا حقا، وإما أن يقولوا: قال كذا وكذا، للكلام الذي سمعوه منه، وذلك من الحق.

Bu anlam daha açıktır ve bağlamın delalet ettiği de budur. Zamirin meleklere ait olması da muhtemeldir: Şöyle ki Allah Teâlâ vahiy ile konuştuğunda melekler bunu işitir, bayılır ve Allah'a secdeye kapanırlar. Başını ilk kaldıran Cebrail olur; Allah da vahyinden dilediğini ona söyler. Meleklerin kalplerinden baygınlık ve korku zail olunca, bayıldıkları o kelam hakkında birbirlerine: “Rabbiniz ne buyurdu?” diye sorarlar. Birbirlerine: “Hakkı buyurdu” derler; ya O'nun haktan başka bir şey söylemeyeceğini bildikleri için icmâlî olarak [bunu söylerler] ya da O'ndan işittikleri kelam için -ki bu da haktandır- “şöyle şöyle buyurdu” derler.

10401. Metin

فيكون المعنى على هذا: أن المشركين الذين عبدوا مع الله تلك الآلهة، التي وصفنا لكم عجزها ونقصها، وعدم نفعها بوجه من الوجوه، كيف صدفوا وصرفوا عن إخلاص العبادة للرب العظيم، العلي الكبير، الذي - من عظمته وجلاله - أن الملائكة الكرام، والمقربين من الخلق، يبلغ بهم الخضوع والصعق، عند سماع كلامه هذا المبلغ، ويقرون كلهم لله، أنه لا يقول إلا الحق.

Buna göre anlam şöyle olur: Size acziyetini, noksanlığını ve hiçbir şekilde fayda vermediğini vasfettiğimiz o ilahları Allah ile birlikte tapan müşrikler; azameti ve celalinden ötürü şerefli meleklerin ve yaratılmışlardan O'na en yakın olanların bile O'nun kelamını işittiklerinde boyun büküş ve baygınlıklarının bu dereceye ulaştığı ve hepsinin Allah'ın haktan başka bir şey söylemediğini ikrar ettiği o Büyük Rabbe, Aliyy ve Kebîr olan Allah'a ibadeti ihlasla yapmaktan nasıl da yüz çevirip uzaklaştırılmışlardır?!

10402. Metin

فما بال هؤلاء المشركين، استكبروا عن عبادة من هذا شأنه، وعظمة ملكه وسلطانه. فتعالى العلي الكبير، عن شرك المشركين، وإفكهم، وكذبهم.

Şânı, mülk ve hâkimiyetinin azameti böylesine yüce olan Zât'a kulluk etmekten1 kibirlenip kaçınan bu müşriklere ne oluyor?! Yüce ve büyük olan [Allah]; müşriklerin şirkinden, iftirasından ve yalanından2 son derece yüce ve münezzehtir.

10403. Metin

{٢٤ - ٢٧} {قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ قُلِ اللَّهُ وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ * قُلْ لا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا وَلا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ * قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ * قُلْ أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكَاءَ كَلا بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} .

{٢٤ - ٢٧} {قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ قُلِ اللَّهُ وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ * قُلْ لا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا وَلا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ * قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَهُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ * قُلْ أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكَاءَ كَلا بَلْ هُوَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ} “(24-27) De ki: “Göklerden ve yerden sizi kim rızıklandırıyor?” De ki: “Allah! O halde ya biz ya da siz, elbette ya doğru yol üzerindeyiz ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz.” De ki: “Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu tutulmazsınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız.” De ki: “Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hak ile hükmedecektir. O, hükmüyle gerçeği açığa çıkaran (Fettâh) ve her şeyi hakkıyla bilendir (Alîm).” De ki: “O'na kattığınız ortakları bana gösterin bakalım! Hayır! Bilakis O, Azîz ve Hakîm olan Allah'tır.””

10404. Metin

يأمر تعالى، نبيه محمدا ﷺ، أن يقول لمن أشرك بالله ويسأله عن حجة شركه: {مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} فإنهم لا بد أن يقروا أنه الله، ولئن لم يقروا فـ {قُلِ اللَّهُ} فإنك لا تجد من يدفع هذا القول، فإذا تبين أن الله وحده الذي يرزقكم من السماوات والأرض، وينزل [لكم] المطر، وينبت لكم النبات، ويفجر لكم الأنهار، ويطلع لكم من ثمار الأشجار، وجعل لكم الحيوانات جميعها، لنفعكم ورزقكم، فلم تعبدون معه من لا يرزقكم شيئا، ولا يفيدكم نفعا؟.

Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah'a ortak koşan kimseye şunu söylemesini ve şirkinin delilini ona sormasını emretmektedir: {مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} “Göklerden ve yerden sizi kim rızıklandırıyor?” Şüphesiz onlar bunun Allah olduğunu ikrar etmek zorundadırlar. Şayet ikrar etmezlerse: {قُلِ اللَّهُ} “De ki: Allah!” Zira bu sözü reddedecek hiç kimse bulamazsın. Göklerden ve yerden sizi rızıklandıranın, [size] yağmuru indiren, bitkileri bitiren, nehirleri akıtan, ağaçların meyvelerini çıkaran ve faydalanmanız ve rızıklanmanız için bütün hayvanları size musahhar kılanın yalnızca Allah olduğu apaçık ortaya çıktığına göre; nasıl olur da O'nunla birlikte size hiçbir rızık veremeyen ve hiçbir fayda sağlayamayan şeylere taparsınız?!

10405. Metin

وقوله: {وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} أي: إحدى الطائفتين منا ومنكم، على الهدى، مستعلية عليه، أو في ضلال مبين، منغمرة فيه، وهذا الكلام يقوله من تبين له الحق، واتضح له الصواب، وجزم بالحق الذي هو عليه، وبطلان ما عليه خصمه.

{وَإِنَّا أَوْ إِيَّاكُمْ لَعَلَى هُدًى أَوْ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “O halde ya biz ya da siz, elbette ya doğru yol üzerindeyiz ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz” buyruğu: Bizden ve sizden iki fırkadan biri hidayet üzerindedir ve ona hâkimdir yahut apaçık bir sapıklık içindedir ve ona batmıştır. Bu sözü; hak kendisine apaçık belli olan, doğru ortaya çıkan, üzerinde bulunduğu hakkı ve hasmının üzerindeki batıllığı kesin olarak bilen kimse söyler.

10406. Metin

أي: قد شرحنا من الأدلة الواضحة عندنا وعندكم، ما به يعلم علما يقينا لا شك فيه، من المحق منا، ومن المبطل، ومن المهتدي ومن الضال؟ حتى إنه يصير التعيين بعد ذلك، لا فائدة فيه، فإنك (١) إذا وازنت بين من يدعو إلى عبادة الخالق، لسائر المخلوقات المتصرف فيها، بجميع أنواع التصرفات، المسدي جميع النعم، الذي رزقهم وأوصل إليهم كل نعمة، ودفع عنهم كل نقمة، الذي له الحمد كله، والملك كله، وكل أحد من الملائكة فما دونهم، خاضعون لهيبته، متذللون لعظمته، وكل الشفعاء تخافه، لا يشفع أحد منهم عنده إلا بإذنه العلي الكبير، في ذاته، وأوصافه، وأفعاله، الذي له كل كمال، وكل جلال، وكل جمال، وكل حمد وثناء ومجد، يدعو إلى التقرب لمن هذا شأنه، وإخلاص العمل له، وينهى عن عبادة من سواه، وبين من يتقرب إلى أوثان، وأصنام، وقبور، لا تخلق، ولا ترزق، ولا تملك لأنفسها، ولا لمن عبدها، نفعا ولا ضرا، ولا موتا ولا حياة، ولا نشورا، بل هي جمادات، لا تعقل، ولا تسمع دعاء عابديها، ولو سمعته ما استجابت لهم، ويوم القيامة يكفرون بشركهم، ويتبرأون منهم، ويتلاعنون بينهم، ليس لهم قسط من الملك، ولا شركة فيه، ولا إعانة فيه، ولا لهم شفاعة يستقلون بها دون الله، فهو يدعو مَنْ هذا وصفه، ويتقرب إليه مهما أمكنه، ويعادي من أخلص الدين لله، ويحاربه، ويكذب رسل الله، الذين جاءوا بالإخلاص لله وحده، تبين (٢) لك أي الفريقين، المهتدي من الضال، والشقي من السعيد؟ ولم يحتج إلى أن يعين لك ذلك، لأن وصف الحال، أوضح من لسان المقال.

Yani bizde ve sizde bulunan apaçık delillerle; hangimizin haklı hangimizin batıl ehli olduğunu, hangimizin hidayette hangimizin sapıklıkta olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde yakînen bilinecek delilleri açıklamış bulunuyoruz. Öyle ki bundan sonra açıkça isim tayin etmeye dahi gerek kalmaz. Zira sen; bütün mahlûkatı yaratan, onlar üzerinde her türlü tasarrufta bulunan, bütün nimetleri bahşeden, onları rızıklandırıp her nimeti kendilerine ulaştıran ve her belayı onlardan savan; bütün hamd ve mülk Kendisine ait olan, meleklerden tutun da daha aşağısına kadar herkesin heybeti karşısında boyun büktüğü, azametine karşı zelil olduğu, bütün şefaatçilerin O'ndan korktuğu, Zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde Aliyy ve Kebîr olup O'nun izni olmadan katında hiç kimsenin şefaat edemediği; her türlü kemal, celal, cemal, hamd, övgü ve mecd Kendisine ait olan ve şanı böyle yüce olan Zât'a yakınlaşmaya, ameli O'na ihlasla yapmaya çağıran ve O'ndan başkasına ibadetten nehyeden kimse ile; yaratmayan, rızık vermeyen, ne kendilerine ne de kendilerine tapanlara fayda, zarar, ölüm, hayat ve yeniden diriliş veremeyen; bilakis akletmeyen, tapanların duasını işitmeyen, işitse bile icabet edemeyen, kıyamet gününde onların şirkini inkâr edip onlardan teberri edecek ve birbirlerine lanet okuyacak olan, mülkte hiçbir payı, ortaklığı veya yardımcılığı bulunmayan ve Allah'tan bağımsız müstakil bir şefaate sahip olmayan putlara, heykellere ve kabirlere yaklaşmaya çalışan; vasfı bu olan varlıklara dua edip elinden geldiğince onlara yaklaşan, dini Allah'a has kılanlara düşmanlık edip onlarla savaşan ve yalnızca Allah'a ihlasla ibadeti getiren peygamberleri yalanlayan kimseyi mukayese ettiğinde; hangi tarafın hidayette, hangisinin sapıklıkta; hangisinin bedbaht, hangisinin bahtiyar olduğu sana apaçık belli olur. Bunun sana ayrıca tayin edilmesine ihtiyaç kalmaz; zira halin dili sözün dilinden daha açıktır.

10407. Metin

{قُلْ} لهم [ {لا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا وَلا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ} أي: كل منا ومنكم، له عمله أنتم] {لا تسألون} عن إجرامنا وذنوبنا لو أذنبنا، ونحن لا نسأل عن أعمالكم، فليكن المقصود منا ومنكم طلب الحقائق وسلوك طريق الإنصاف، ودعوا ما كنا نعمل، ولا يكن مانعا لكم من اتباع الحق، فإن أحكام الدنيا تجري على الظواهر، ويتبع فيها الحق، ويجتنب الباطل، وأما الأعمال فلها دار أخرى، يحكم فيها أحكم الحاكمين، ويفصل بين المختصمين، أعدل العادلين.

Onlara {قُلْ} “De ki:” [{لا تُسْأَلُونَ عَمَّا أَجْرَمْنَا وَلا نُسْأَلُ عَمَّا تَعْمَلُونَ} “Bizim işlediğimiz suçtan siz sorumlu tutulmazsınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız.” Yani bizim ve sizin her birimizin kendi ameli vardır. Siz] şayet günah işlemişsek bizim suçlarımızdan ve günahlarımızdan sorumlu tutulmazsınız, biz de sizin amellerinizden sorumlu tutulmayız. O halde bizden ve sizden maksat hakikatleri aramak ve insaf yolunu tutmak olsun! Bizim ne yaptığımızı bir kenara bırakın; bu durum sizin hakka uymanıza engel olmasın. Zira dünya hükümleri zahire göre yürür; dünyada hakka uyulur ve batıldan kaçınılır. Amellere gelince; onlar için hüküm verenlerin en hâkimi olan Allah'ın hükmedeceği ve adillerin en adili olan Zât'ın davacılar arasında hüküm vereceği başka bir yurt vardır.

10408. Metin

ولهذا قال: {قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا} أي: يحكم بيننا حكما، يتبين به الصادق من الكاذب، والمستحق للثواب، من المستحق للعقاب، وهو خير الفاتحين.

Nitekim bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {قُلْ يَجْمَعُ بَيْنَنَا رَبُّنَا ثُمَّ يَفْتَحُ بَيْنَنَا} “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda hükmedecektir.” Yani doğru söyleyenin yalancıdan, mükâfatı hak edenin cezayı hak edenden ayırt edileceği bir hükümle aramızda hüküm verecektir. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

10409. Metin

{قُلْ} لهم يا أيها الرسول، ومن ناب منابك: {أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكَاءَ} أي: أين هم؟ وأين السبيل إلى معرفتهم؟ وهل هم في الأرض، أم في السماء؟ فإن عالم الغيب والشهادة قد أخبرنا أنه ليس في الوجود له شريك.

Ey Resul ve senin yerine geçen kimse! Onlara {قُلْ} “De ki:” {أَرُونِيَ الَّذِينَ أَلْحَقْتُمْ بِهِ شُرَكَاءَ} “O'na kattığınız ortakları bana gösterin bakalım!” Yani neredeler? Onları tanımanın yolu nerededir? Yerde midirler yoksa gökte mi? Şüphesiz gaybı ve görünen âlemi bilen Allah, varlıkta Kendisinin hiçbir ortağı olmadığını bize haber vermiştir.

10410. Metin

{وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لا يَعْلَمُ} الآية {وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ}

{وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللَّهَ بِمَا لا يَعْلَمُ} “Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyen şeylere tapıyorlar ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” diyorlar. De ki: “Siz Allah'a bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?...”” ayeti ve: {وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ شُرَكَاءَ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ} “Allah'tan başkasına yalvaranlar gerçekte ortak koştukları varlıklara uymuyorlar; onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar” [ayeti bunu beyan eder].

10411. Metin

وكذلك خواص خلقه من الأنبياء والمرسلين، لا يعلمون له شريكا، فيا أيها المشركون أروني الذين ألحقتم بزعمكم الباطل بالله {شُرَكَاء}

Aynı şekilde yaratılmışların seçkinleri olan peygamberler ve elçiler de O'nun hiçbir ortağını bilmemektedirler. Ey müşrikler! Batıl iddianızla Allah'a kattığınız o {شُرَكَاء} “ortakları” bana gösterin bakalım!

10412. Metin

وهذا السؤال لا يمكنهم الإجابة عنه، ولهذا قال: {كَلا} أي: ليس لله شريك، ولا ند، ولا ضد. {بَلْ هُوَ اللَّهُ} الذي لا يستحق التأله والتعبد، إلا هو {الْعَزِيزُ} الذي قهر كل شيء فكل ما سواه، فهو مقهور مسخر مدبر. {الْحَكِيمُ} الذي أتقن ما خلقه، وأحسن ما شرعه، ولو لم يكن في حكمته في شرعه إلا أنه أمر بتوحيده، وإخلاص الدين له، وأحب ذلك، وجعله طريقا للنجاة، ونهى عن الشرك به، واتخاذ الأنداد من دونه، وجعل ذلك طريقا للشقاء والهلاك، لكفى ٣ بذلك برهانا على كمال حكمته، فكيف وجميع ما أمر به ونهى عنه، مشتمل على الحكمة؟ "

Bu soruya onların cevap vermeleri mümkün değildir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: {كَلا} “Hayır! [Asla ortakları olamaz!]” Yani Allah'ın hiçbir ortağı, dengi ve zıddı yoktur. {بَلْ هُوَ اللَّهُ} “Aksine O Allah'tır”; O'ndan başkası ilah edinilmeye ve ibadet edilmeye layık değildir. {الْعَزِيزُ} “Azîz'dir (mutlak galiptir)”; her şeyi kahredip boyun eğdirmiştir. O'nun dışındaki her şey ise boyun eğdirilmiş, emre amade kılınmış ve idare edilmektedir. {الْحَكِيمُ} “Hakîm'dir (hüküm ve hikmet sahibidir)”; yarattığı her şeyi muhkem ve kusursuz kılmış, koyduğu hükümleri de en güzel şekilde belirlemiştir. Şayet O'nun hüküm ve şeriatındaki hikmetinde; yalnızca birliğini emretmesi, dinin sadece Kendisine has kılınmasını emredip bunu sevmesi ve bir kurtuluş yolu kılması, Kendisine ortak koşulmasını ve O'ndan başka ilahlar/denkler edinilmesini yasaklayıp bunu da bedbahtlık ve helak yolu kılmış olması dahi bulunsaydı, O'nun hikmetinin kemaline bir delil olarak bu yeterdi 3. Kaldı ki O'nun emrettiği ve yasakladığı her şey hikmeti bütünüyle kuşatmışken nasıl [böyle olmasın]?

10413. Metin

{٢٨ - ٣٠} {وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * قُلْ لَكُمْ مِيعَادُ يَوْمٍ لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ} .

{٢٨ - ٣٠} {وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * قُلْ لَكُمْ مِيعَادُ يَوْمٍ لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ} “(28-30) Biz seni bütün insanlara ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler. Ve derler ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz bu vaat ne zaman?” De ki: “Sizin için belirlenmiş öyle bir günün randevusu vardır ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de öne geçebilirsiniz.””

10414. Metin

يخبر تعالى أنه ما أرسل رسوله ﷺ، إلا ليبشر جميع الناس بثواب الله، ويخبرهم بالأعمال الموجبة لذلك، وينذرهم عقاب الله، ويخبرهم بالأعمال الموجبة له، فليس لك من الأمر شيء، وكل ما اقترح عليك أهل التكذيب والعناد، فليس من وظيفتك، إنما ذلك بيد الله تعالى، {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} أي: ليس لهم علم صحيح، بل إما جهال، أو معاندون لم يعملوا بعلمهم، فكأنهم لا علم لهم. ومن عدم علمهم، جعلهم عدم الإجابة لما اقترحوه على الرسول، موجبا لرد دعوته.

Allah Teâlâ Resulü'nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bütün insanları Allah'ın mükâfatıyla müjdelemesi, bunu gerektiren amelleri onlara bildirmesi; onları Allah'ın azabıyla uyarması ve buna sebep olan amelleri haber vermesi için gönderdiğini beyan etmektedir. İşten sana düşen hiçbir şey yoktur. Yalanlama ve inat ehlinin sana teklif ettikleri şeyleri yerine getirmek senin vazifen değildir; o ancak Allah Teâlâ'nın elindedir. {وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ} “Fakat insanların çoğu bilmezler.” Yani onların sahih bir ilimleri yoktur; bilakis ya cahildirler ya da ilimleriyle amel etmeyen inatçılardır; dolayısıyla sanki hiç ilimleri yok gibidir. İlimlerinin olmayışındandır ki Resul'den istedikleri tekliflerin yerine getirilmemesini onun davetini reddetmeye bir gerekçe kılmışlardır.

10415. Metin

فمما اقترحوه، استعجالهم العذاب، الذي أنذرهم به فقال: {وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} وهذا ظلم منهم. فأي ملازمة بين صدقه، وبين الإخبار بوقت وقوعه؟ وهل هذا إلا رد للحق، وسفه في العقل؟ أليس النذير [في أمر] في أحوال الدنيا، لو جاء قوما، يعلمون صدقه ونصحه، ولهم عدو ينتهز الفرصة منهم ويُعِدُّ لهم فقال لهم: تركت عدوكم قد سار، يريد اجتياحكم واستئصالكم. فلو قال بعضهم: إن كنت صادقا، فأخبرنا بأية ساعة يصل إلينا، وأين مكانه الآن؟ فهل يعد هذا القائل عاقلا أم يحكم بسفهه وجنونه؟

Teklif ettikleri şeylerden biri de kendilerini uyardığı azabın acele gelmesini istemeleridir. Nitekim şöyle buyurdu: {وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Ve derler ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz bu vaat ne zaman?” Bu onların bir zulmüdür. Peygamber'in doğruluğu ile azabın vuku bulacağı vaktin haber verilmesi arasında nasıl bir zorunluluk olabilir?! Bu, hakkı reddetmekten ve akıl kıtlığından başka nedir?! Dünya hallerinde bir uyarıcı, doğruluğunu ve samimiyetini bildikleri bir topluluğa gelse ve onların açığını kollayıp hazırlık yapan bir düşmanları bulunsa; uyarıcı da onlara: “Düşmanınızı yola çıkmış, sizi yok edip kökünüzü kazımak ister halde bıraktım” dese; içlerinden birisi de: “Eğer doğru söylüyorsan bize hangi saatte ulaşacağını ve şu an nerede olduğunu söyle!” dese; bu sözü söyleyen akıllı sayılır mı, yoksa ahmaklığına ve deliliğine mi hükmedilir?!

10416. Metin

هذا، والمخبر يمكن صدقه وكذبه، والعدو قد يبدو له غيرهم، وقد تنحل عزيمته، وهم قد يكون بهم منعة يدافعون بها عن أنفسهم، فكيف بمن كذب أصدق الخلق، المعصوم في خبره، الذي لا ينطق عن الهوى، بالعذاب اليقين، الذي لا مدفع له، ولا ناصر منه؟! أليس رد خبره بحجة عدم بيانه وقت وقوعه من أسفه السفه؟ "

Üstelik o haber verenin doğru söylemesi de yalan söylemesi de mümkündür; düşman başka tarafa yönelebilir, azmi kırılabilir ya da kendilerini savunacak bir güçleri bulunabilir. Durum böyleyken; yaratılmışların en doğrusunu, verdiği haberde masum olan ve hevasından konuşmayan peygamberi, savuşturulması mümkün olmayan ve kurtarıcısı bulunmayan kesin azap konusunda yalanlayan kimsenin durumu nasıl olur?! Vuku vaktini açıklamadığı gerekçesiyle onun haberini reddetmek akılsızlığın en büyüğü değil midir?!

10417. Metin

{قُلْ} لهم - مخبرا بوقت وقوعه الذي لا شك فيه -: {لَكُمْ مِيعَادُ يَوْمٍ لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ} فاحذروا ذلك اليوم، وأعدوا له عدته.

Şüphe olmayan vuku vaktini haber vererek onlara {قُلْ} “De ki:” {لَكُمْ مِيعَادُ يَوْمٍ لا تَسْتَأْخِرُونَ عَنْهُ سَاعَةً وَلا تَسْتَقْدِمُونَ} “Sizin için belirlenmiş öyle bir günün randevusu vardır ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de öne geçebilirsiniz.” O günden sakının ve ona hazırlığınızı yapın!

10419. Metin

{٣١ - ٣٣} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ وَلا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ} .

{٣١ - ٣٣} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهَذَا الْقُرْآنِ وَلا بِالَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لَوْلا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ} “(31-33) Kâfirler dediler ki: “Biz ne bu Kur'an'a ne de ondan öncekilere asla inanmayız.” Sen o zalimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz atıp dururlarken bir görsen! Zayıf düşürülenler (tâbiler), büyüklük taslayanlara (önderlere): “Siz olmasaydınız biz mutlaka mümin olurduk” derler.”

10420. Metin

لما ذكر تعالى أن ميعاد المستعجلين بالعذاب، لا بد من وقوعه عند حلول أجله، ذكر هنا حالهم في ذلك اليوم، وأنك لو رأيت حالهم إذا وقفوا عند ربهم، واجتمع الرؤساء والأتباع في الكفر والضلال، لرأيت أمرا عظيما وهولا جسيما، ورأيت كيف يتراجع، ويرجع بعضهم إلى بعض القول، فـ {يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا} وهم الأتباع {لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا} وهم القادة: {لَوْلا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ} ولكنكم حُلْتُم بيننا وبين الإيمان، وزينتم لنا الكفر [ان] ، فتبعناكم على ذلك، ومقصودهم بذلك أن يكون العذاب على الرؤساء دونهم.

Allah Teâlâ azabın acele gelmesini isteyenlerin randevusunun, vakti geldiğinde mutlaka vuku bulacağını zikredince; burada onların o gündeki halini zikretti: Rablerinin huzurunda durdurulduklarında, küfür ve sapıklıkta önderler ile tâbiler bir araya geldiğinde onların halini bir görseydin, pek büyük bir iş ve pek korkunç bir dehşet görürdün! Birbirlerine söz atıp nasıl çekiştiklerini görürdün: {يَقُولُ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا} Yani tâbiler olan zayıf düşürülenler, önderler olan {لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا} “büyüklük taslayanlara:” {لَوْلا أَنْتُمْ لَكُنَّا مُؤْمِنِينَ} “Siz olmasaydınız biz mutlaka mümin olurduk!” derler. Fakat siz bizimle iman arasına girdiniz, bize küfrü süslü gösterdiniz, biz de bundan dolayı size uyduk. Bununla maksatları, azabın kendilerine değil sadece önderlere olmasıdır.

10421. Metin

{قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ * وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْدَادًا وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ وَجَعَلْنَا الأغْلالَ فِي أَعْنَاقِ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ إِلا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .

{قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءَكُمْ بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ * وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْدَادًا وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ وَجَعَلْنَا الأغْلالَ فِي أَعْنَاقِ الَّذِينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ إِلا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere: “Size hidayet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, bilakis siz kendiniz suçlu kimselerdiniz” dediler. Zayıf düşürülenler de büyüklük taslayanlara: “Hayır, bilakis gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardı! Hani siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz” dediler. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını içlerine gömerler. Biz de kâfirlerin boyunlarına boyunduruklar geçiririz. Onlar yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılırlar?”

10422. Metin

{قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا} مستفهمين لهم ومخبرين أن الجميع مشتركون في الجرم: {أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءَكُمْ} أي: بقوتنا وقهرنا لكم. {بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ} أي: مختارين للإجرام، لستم مقهورين عليه، وإن كنا قد زينا لكم، فما كان لنا عليكم من سلطان.

{قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا لِلَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا} “Büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere” hem soru sorarak hem de hepsinin cürümde ortak olduğunu haber vererek şöyle dediler: {أَنَحْنُ صَدَدْنَاكُمْ عَنِ الْهُدَى بَعْدَ إِذْ جَاءَكُمْ} “Size hidayet geldikten sonra biz mi sizi ondan alıkoyduk?” Yani gücümüzle ve sizi zorlayarak biz mi alıkoyduk? {بَلْ كُنْتُمْ مُجْرِمِينَ} “Hayır, bilakis siz suçlu kimselerdiniz.” Yani kendi tercihinizle suçu seçtiniz, buna zorlanmış değildiniz. Biz size süslü gösterdiysek de bizim sizin üzerinizde hiçbir zorlayıcı gücümüz yoktu.

10423. Metin

{وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْدَادًا} أي: بل الذي دهانا منكم، ووصل إلينا من إضلالكم، ما دبرتموه من المكر، في الليل والنهار، إذ تُحَسِّنون لنا الكفر، وتدعوننا إليه، وتقولون: إنه الحق، وتقدحون في الحق وتهجنونه، وتزعمون أنه الباطل، فما زال مكركم بنا، وكيدكم إيانا، حتى أغويتمونا وفتنتمونا.

{وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْدَادًا} “Zayıf düşürülenler de büyüklük taslayanlara: “Hayır, bilakis gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardı! Hani siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz” dediler.” Yani bilakis sizin yüzünüzden başımıza gelen ve sizin saptırmanızdan bize ulaşan şey; küfrü bize güzel gösterdiğiniz, bizi ona çağırdığınız ve onun hak olduğunu söylediğiniz, hakkı kötüleyip çirkin göstererek onun batıl olduğunu iddia ettiğiniz zamanlarda gece gündüz kurduğunuz tuzaklardır. Bize kurduğunuz hile ve tuzaklar, nihayet bizi saptırıp ayartıncaya kadar devam etti.

10424. Metin

فلم تفد تلك المراجعة بينهم شيئا إلا تبري بعضهم من بعض، والندامة العظيمة، ولهذا قال: {وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ} أي: زال عنهم ذلك الاحتجاج الذي احتج به بعضهم على بعض لينجو من العذاب، وعلم أنه ظالم مستحق له، فندم كل منهم غاية الندم، وتمنى أن لو كان على الحق، [وأنه] ترك الباطل الذي أوصله إلى هذا العذاب، سرا في أنفسهم، لخوفهم من الفضيحة في إقرارهم على أنفسهم. وفي بعض مواقف القيامة، وعند دخولهم النار، يظهرون ذلك الندم جهرا.

Aralarındaki bu karşılıklı söz atışması, birbirlerinden teberri etmekten ve büyük bir pişmanlıktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Nitekim bundan dolayı: {وَأَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ} “Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını içlerine gömerler” buyurdu. Yani azaptan kurtulmak için birbirlerine karşı ileri sürdükleri o deliller zail oldu; herkes zalim olduğunu ve azabı hak ettiğini anladı. Her biri son derece pişman oldu ve kendi aleyhlerine itirafta bulunmanın rezilliğinden korktukları için içten içe hak üzere olmayı ve kendilerini bu azaba ulaştıran batılı terk etmiş olmayı temenni etti. Kıyametin bazı duraklarında ve ateşe girdiklerinde ise bu pişmanlığı açıkça ortaya dökeceklerdir.

10425. Metin

{وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا * يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلا} الآيات

{وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا * يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلا} “O gün zalim kimse ellerini ısırarak şöyle der: “Ah keşke Peygamber'le beraber bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!”” ayetleri...

10426. Metin

{وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ * فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لأصْحَابِ السَّعِيرِ}

{وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ * فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لأصْحَابِ السَّعِيرِ} “Ve derler ki: “Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık alevli ateşin halkı arasında bulunmazdık!” Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateşin halkı [rahmetten] uzak olsun!”

10427. Metin

{وجعلنا الأغلال في أعناق الذين كفروا} يغلون كما يغل المسجون الذي سيهان في سجنه كما قال تعالى {إِذِ الأغْلالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلاسِلُ يُسْحَبُونَ فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ} الآيات

{وجعلنا الأغلال في أعناق الذين كفروا} “Biz de kâfirlerin boyunlarına boyunduruklar geçiririz.” Zindanında alçaltılacak mahkûmun zincire vurulduğu gibi bağlanırlar; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {إِذِ الأغْلالُ فِي أَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلاسِلُ يُسْحَبُونَ فِي الْحَمِيمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَ} “Boyunlarında boyunduruklar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır...” ayetleri.

10428. Metin

{هَلْ يُجْزَوْنَ} في هذا العذاب والنكال وتلك الأغلال الثقال {إِلا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} من الكفر والفسوق والعصيان

Bu azap, ibretlik ceza ve o ağır boyunduruklar içinde: {هَلْ يُجْزَوْنَ} “Onlar cezalandırılırlar mı”, {إِلا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yaptıklarından başkasıyla?”; yani işledikleri küfür, fasıklık ve isyandan başkasıyla [cezalandırılmazlar].

10429. Metin

{٣٤ - ٣٩} {وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ * وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالا وَأَوْلادًا وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ * قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفَى إِلا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُولَئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ * وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ * قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ} .

{٣٤ - ٣٩} {وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ * وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالا وَأَوْلادًا وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ * قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * وَمَا أَمْوَالُكُمْ وَلا أَوْلادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفَى إِلا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُولَئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ آمِنُونَ * وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي آيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ أُولَئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ * قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ} “(34-39) Biz hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, oranın varlıklı ve şımarık ileri gelenleri (mütrafları) mutlaka: “Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” dediler. Ve dediler ki: “Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğuz ve biz azaba uğratılacak da değiliz!” De ki: “Şüphesiz Rabbim rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de daraltır; fakat insanların çoğu bilmezler.” Sizi bizim katımıza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlatlarınız! Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır; işte onlar için yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek köşklerde güven içindedirler. Ayetlerimizi boşa çıkarmak için yarışanlar ise, işte onlar azabın içine getirilip konulacaklardır. De ki: “Şüphesiz Rabbim kullarından dilediğine rızkı bol verir ve onu daraltır. Siz ne infak ederseniz O onun yerine yenisini verir; O rızık verenlerin en hayırlısıdır.””

10430. Metin

يخبر تعالى عن حالة الأمم الماضية المكذبة للرسل، أنها كحال هؤلاء الحاضرين المكذبين لرسولهم محمد ﷺ، وأن الله إذا أرسل رسولا في قرية من القرى، كفر به مترفوها، وأبطرتهم نعمتهم وفخروا بها.

Allah Teâlâ peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin halinin, peygamberleri Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yalanlayan bu hazır kavmin hali gibi olduğunu; Allah memleketlerden birine bir elçi gönderdiğinde oranın varlıklı ve şımarık ileri gelenlerinin onu inkâr ettiğini, nimetlerinin onları şımartıp bununla övündüklerini haber vermektedir.

10431. Metin

{وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالا وَأَوْلادًا} أي: ممن اتبع الحق {وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} أي: أولا لسنا بمبعوثين، فإن بعثنا، فالذي أعطانا الأموال والأولاد في الدنيا، سيعطينا أكثر من ذلك في الآخرة ولا يعذبنا.

{وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالا وَأَوْلادًا} “Ve dediler ki: Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğuz”; yani hakka tabi olanlardan daha çoğuz, {وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} “ve biz azaba uğratılacak da değiliz!” Yani öncelikle biz diriltilecek değiliz; şayet diriltilsek bile dünyada bize malları ve evlatları veren Zât, ahirette bize bundan daha fazlasını verecek ve bize azap etmeyecektir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.