10717. Metin
وهي مكية
Bu sure Mekkîdir (Mekke döneminde inmiştir).
10718. Metin
{١ - ١١} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالصَّافَّاتِ صَفًّا * فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا * فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا * إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ * رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ * إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ * وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ * لا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلإ الأعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ * دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ * إِلا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ * فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لازِبٍ} .
{1-11} { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَالصَّافَّاتِ صَفًّا * فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا * فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا * إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ * رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ * إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ * وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ * لا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلإ الأعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ * دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ * إِلا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ * فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لازِبٍ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Sıra sıra dizilenlere, sevk edip sürenlere, zikir okuyanlara andolsun ki, şüphesiz sizin ilahınız tek bir ilahtır. O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; doğuların da Rabbidir. Doğrusu biz en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve onu her inatçı şeytandan koruduk. Onlar Mele-i A'lâ'yı (yüce melekler topluluğunu) dinleyemezler ve her taraftan kovularak atılırlar; onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak kim bir söz kapıp kaçarsa, onu delip geçen parlak bir alev (ışık hüzmesi) takip eder. Şimdi sor onlara: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa bizim yarattığımız diğer şeyleri mi? Doğrusu biz onları yapışkan ve cıvık bir çamurdan yarattık.”
10719. Metin
هذا قسم منه تعالى بالملائكة الكرام، في حال عبادتها وتدبيرها ما تدبره بإذن ربها، على ألوهيته تعالى وربوبيته، فقال: {وَالصَّافَّاتِ صَفًّا} أي: صفوفا في خدمة ربهم، وهم الملائكة.
Bu, Yüce Allah'ın; Kendisine ibadet etmeleri ve Rablerinin izniyle idare ettikleri işleri yönetmeleri halinde kerim meleklere yemin ederek uluhiyet ve rububiyetini teyit etmesidir. Şöyle buyurdu: { وَالصَّافَّاتِ صَفًّا } “Sıra sıra dizilenlere andolsun ki”; yani Rablerinin hizmetinde saf saf dizilen meleklere [andolsun].
10720. Metin
{فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا} وهم الملائكة، يزجرون السحاب وغيره بأمر الله.
{ فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا } “Sevk edip sürenlere”; onlar Allah'ın emriyle bulutları ve diğer şeyleri sevk edip süren meleklerdir.
10721. Metin
{فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا} وهم الملائكة الذين يتلون كلام الله تعالى.
{ فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا } “Zikir okuyanlara”; onlar Yüce Allah'ın kelamını tilavet eden meleklerdir.
10722. Metin
فلما كانوا متألهين لربهم، ومتعبدين في خدمته، ولا يعصونه طرفة عين، أقسم بهم على ألوهيته فقال: {إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ} ليس له شريك في الإلهية، فأخلصوا له الحب والخوف والرجاء، وسائر أنواع العبادة.
Onlar Rablerine tam bir teslimiyetle kulluk eden, O'nun hizmetinde bulunan ve göz açıp kapayıncaya kadar bile O'na isyan etmeyen varlıklar oldukları için, Allah onlara yemin ederek uluhiyetini şöyle beyan buyurdu: { إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ } “Şüphesiz sizin ilahınız tek bir ilahtır.” İlahlıkta O'nun hiçbir ortağı yoktur; dolayısıyla sevgiyi, korkuyu, ümidi ve diğer bütün ibadet türlerini yalnızca O'na halis kılın!
10723. Metin
{رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ} أي: هو الخالق لهذه المخلوقات، والرازق لها، المدبر لها، فكما أنه لا شريك له في ربوبيته إياها، فكذلك لا شريك له في ألوهيته، وكثيرا ما يقرر تعالى توحيد الإلهية بتوحيد الربوبية، لأنه دال عليه. وقد أقر به أيضا المشركون في العبادة، فيلزمهم بما (١) أقروا به على ما أنكروه.
{ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ } “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir; doğuların da Rabbidir.” Yani bu yaratılmışların Yaratıcısı, Rızıklandırıcısı ve Yöneticisi O'dur. Onların rububiyetinde hiçbir ortağı olmadığı gibi uluhiyetinde de hiçbir ortağı yoktur. Yüce Allah çoğu zaman uluhiyet tevhidini rububiyet tevhidiyle temellendirir; zira o buna delalet eder. Müşrikler de bunu ikrar etmişlerdir; dolayısıyla inkâr ettikleri hususta ikrar ettikleri şeyle (1) ilzam edilirler.
10724. Metin
وخص الله المشارق بالذكر، لدلالتها على المغارب، أو لأنها مشارق النجوم التي سيذكرها، فلهذا قال: {إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ لا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلإ الأعْلَى}
Allah, batılara delalet ettiği için veya zikredeceği yıldızların doğuş yerleri olduğu için doğuları özellikle zikretmiştir. İşte bu sebeple şöyle buyurmuştur: { إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ لا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلإ الأعْلَى } “Doğrusu biz en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve onu her inatçı şeytandan koruduk. Onlar Mele-i A'lâ'yı dinleyemezler...”
10725. Metin
ذكر الله في الكواكب هاتين الفائدتين العظيمتين:
Allah yıldızlarda şu iki büyük faydayı zikretmiştir:
10726. Metin
إحداهما: كونها زينة للسماء، إذ لولاها، لكانت السماء جرما مظلما لا ضوء فيها، ولكن زينها فيها لتستنير أرجاؤها، وتحسن صورتها، ويهتدى بها في ظلمات البر والبحر، ويحصل فيها من المصالح ما يحصل.
Birincisi: Gökyüzü için süs olmalarıdır. Zira onlar olmasaydı gökyüzü hiç ışığı olmayan karanlık bir kütle olurdu; fakat ufukları aydınlansın, sureti güzelleşsin, karanın ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun ve bunlarda türlü menfaatler gerçekleşsin diye Allah göğü onlarla süslemiştir.
10727. Metin
والثانية: حراسة السماء عن كل شيطان مارد، يصل بتمرده إلى استماع الملأ الأعلى، وهم الملائكة، فإذا استمعت قذفتها بالشهب الثواقب {مِنْ كُلِّ جَانِبٍ} طردا لهم، وإبعادا عن استماع ما يقول الملأ الأعلى.
İkincisi: Göğün, azgınlığı sebebiyle Mele-i A'lâ'yı (yüce melekleri) dinlemeye çalışan her inatçı ve serkeş şeytana karşı korunmasıdır. Şeytanlar kulak kabarttıklarında, onları kovmak ve Mele-i A'lâ'nın söylediklerini işitmekten uzaklaştırmak için { مِنْ كُلِّ جَانِبٍ } “her taraftan” delip geçen alevlerle (şihaplarla) taşlanırlar.
10729. Metin
{وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ} أي: دائم، معد لهم، لتمردهم عن طاعة ربهم.
{ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ } “Onlar için sürekli bir azap vardır”; Rablerine itaatten yüz çevirip isyan ettikleri için kendilerine hazırlanmış daimî bir azaptır.
10730. Metin
ولولا أنه [تعالى] استثنى، لكان ذلك دليلا على أنهم لا يستمعون شيئا أصلا ولكن قال: {إِلا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ} أي: إلا من تلقف من الشياطين المردة، الكلمة الواحدة على وجه الخفية والسرقة {فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ} تارة يدركه قبل أن يوصلها إلى أوليائه، فينقطع خبر السماء، وتارة يخبر بها قبل أن يدركه الشهاب، فيكذبون معها مائة كذبة يروجونها بسبب الكلمة التي سمعت من السماء.
Şayet [Yüce Allah] istisna getirmeseydi, bu durum onların hiçbir şeyi asla dinleyemeyeceklerine delil olurdu; fakat şöyle buyurdu: { إِلا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ } “Ancak kim bir söz kapıp kaçarsa”; yani serkeş şeytanlardan kim gizlice ve hırsızlama tek bir kelime kaparsa, { فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ } “onu delip geçen parlak bir alev takip eder.” Bazen alev onu dostlarına (kâhinlere) ulaştıramadan yakalar ve göğün haberi kesilir; bazen de alev yetişmeden haberi ulaştırır ve kâhinler gökten işitilen o tek kelime sebebiyle onun yanına yüz yalan katarak yayarlar.
10731. Metin
ولما بين هذه المخلوقات العظيمة قال: {فَاسْتَفْتِهِمْ} أي: اسأل منكري خلقهم بعد موتهم. {أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا} أي: إيجادهم بعد موتهم، أشد خلقا وأشق؟. {أَمْ مَنْ خَلَقْنَا} من [هذه] المخلوقات؟ فلا بد أن يقروا أن خلق السماوات والأرض أكبر من خلق الناس.
Bu muazzam yaratılmışları beyan ettikten sonra şöyle buyurdu: { فَاسْتَفْتِهِمْ } “Şimdi sor onlara!” Yani öldükten sonra yeniden yaratılmayı inkâr edenlere sor: { أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا } “Kendilerini yaratmak mı daha zordur”, yani öldükten sonra onları var etmek mi daha güç ve zahmetlidir, { أَمْ مَنْ خَلَقْنَا } “yoksa bizim yarattığımız diğer şeyleri mi?” [Bu] mahlukatı mı? Mutlaka göklerin ve yerin yaratılmasının insanların yaratılmasından daha büyük olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardır.
10732. Metin
فيلزمهم إذا الإقرار بالبعث، بل لو رجعوا إلى أنفسهم وفكروا فيها، لعلموا أن ابتداء خلقهم من طين لازب، أصعب عند الفكر من إنشائهم بعد موتهم، ولهذا قال: {إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لازِبٍ} أي: قوي شديد كقوله تعالى: {وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ}
Bu durumda1 onların yeniden dirilmeyi ikrar etmeleri zorunlu olur. Hatta kendi nefislerine dönüp onlar üzerinde düşünecek olsalar, kendilerinin ilk olarak yapışkan bir çamurdan yaratılmasının, akıl terazisinde ölümden sonra yeniden var edilmelerinden daha zor olduğunu anlarlardı. Nitekim [Yüce Allah] şöyle buyurmuştur: { إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لازِبٍ } “Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” Yani Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ } “Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık” buyruğundaki gibi sağlam [ve yapışkan bir çamurdan].
10733. Metin
{١٢ - ٢١} {بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ * وَإِذَا ذُكِّرُوا لا يَذْكُرُونَ * وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ * وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ * أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ * أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ * قُلْ نَعَمْ وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ * فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ * وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ * هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} .
{12-21} { بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ * وَإِذَا ذُكِّرُوا لا يَذْكُرُونَ * وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ * وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ * أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ * أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ * قُلْ نَعَمْ وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ * فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ * وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ * هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ } “Hayır, sen şaştın, onlarsa alay ediyorlar. Kendilerine öğüt verildiğinde düşünmüyorlar. Bir mucize gördüklerinde alaya alıyorlar. Ve dediler ki: 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir. Biz ölüp toprak ve kemik olduktan sonra mı, gerçekten biz mi diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?' De ki: 'Evet, hem de aşağılanmış ve zelil olarak!' O sadece tek bir haykırıştır; bir de bakarsın ki onlar bakakalmışlardır. 'Eyvah bize! Bu din (ceza ve hesap) günüdür!' derler. İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ayırt etme (hüküm) günüdür!”
10734. Metin
{بَلْ عَجِبْتَ} يا أيها الرسول وأيها الإنسان، من تكذيب من كذب بالبعث، بعد أن أريتهم من الآيات العظيمة والأدلة المستقيمة، وهو حقيقة محل عجب واستغراب، لأنه مما لا يقبل الإنكار، {و} أعجب من إنكارهم وأبلغ منه، أنهم {يَسْخَرُونَ} ممن جاء بالخبر عن البعث، فلم يكفهم مجرد الإنكار، حتى زادوا السخرية بالقول الحق.
{ بَلْ عَجِبْتَ } “Hayır, sen şaştın”; ey Resul ve ey insan! Kendilerine apaçık ayetler ve dosdoğru deliller gösterildikten sonra yeniden dirilmeyi yalanlayan kimsenin bu yalanlamasına şaştın. Doğrusu bu, gerçekten şaşılacak ve hayret edilecek bir durumdur; çünkü inkârı kabul etmeyecek açıklıktadır. Onların inkârından daha da şaşırtıcı olanı ise diriliş haberini getiren kimseyle { يَسْخَرُونَ } “alay etmeleridir”; yalnızca inkâr etmekle yetinmeyip hak sözle alay etmeyi de buna eklemişlerdir.
10735. Metin
{و} من العجب أيضا أنهم {إِذَا ذُكِّرُوا} ما يعرفون في فطرهم وعقولهم، وفطنوا له، وألفت نظرهم إليه {لا يَذْكُرُونَ} ذلك، فإن كان جهلا فهو من أدل الدلائل على شدة بلادتهم العظيمة، حيث ذكروا ما هو مستقر في الفطر، معلوم بالعقل، لا يقبل الإشكال، وإن كان تجاهلا وعنادا، فهو أعجب وأغرب.
Şaşılacak durumlardan biri de şudur: Onlar {إِذَا ذُكِّرُوا} fıtratlarında ve akıllarında bildikleri şeyler kendilerine hatırlatıldığında, dikkatleri çekilip kendilerine gösterildiğinde bunu {لا يَذْكُرُونَ} düşünüp öğüt almazlar. Eğer bu bir cehaletten kaynaklanıyorsa, fıtratlarda yerleşik olan, akılla bilinen ve hiçbir şüphe kabul etmeyen bir hakikat kendilerine hatırlatıldığı halde [öğüt almamaları], onların aşırı derecedeki kalın kafalılık ve anlayışsızlıklarının en açık delillerindendir. Şayet bu bilmezden gelme ve inatlaşma ise, o zaman çok daha şaşırtıcı ve gariptir.
10736. Metin
ومن العجب [أيضا] أنهم إذا أقيمت عليهم الأدلة، وذكروا الآيات التي يخضع لها فحول الرجال وألباب الألباء، يسخرون منها ويعجبون.
Şaşılacak durumlardan biri [de], kendilerine deliller ikame edildiğinde ve yiğit kimselerin, akıl sahiplerinin akıllarının boyun eğdiği ayetler kendilerine hatırlatıldığında, onlarla alay etmeleri ve hayrete düşmeleridir.
10737. Metin
ومن العجب أيضا، قولهم للحق لما جاءهم: {إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ} فجعلوا أعلى الأشياء وأجلها، وهو الحق، في رتبة أخس الأشياء وأحقرها.
Şaşılacak durumlardan biri de, hak kendilerine geldiğinde onun hakkında: {إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ} “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” demeleridir. Böylece onlar en yüce ve en değerli olan şeyi, yani hakkı, en aşağı ve en değersiz şeyin derekesine indirmiş oldular.
10738. Metin
ومن العجب أيضا، قياسهم قدرة رب الأرض والسماوات، على قدرة الآدمي الناقص من جميع الوجوه، فقالوا استبعادا وإنكارا: {أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ}
Yine şaşılacak hususlardan biri de, yerin ve göklerin Rabbinin kudretini, her bakımdan eksik olan insanoğlunun gücüne kıyas etmeleridir. Bu sebeple akıldan uzak görerek ve inkâr ederek şöyle dediler: {أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ أَوَآبَاؤُنَا الأوَّلُونَ} “Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, biz mi gerçekten diriltilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?”
10739. Metin
ولما كان هذا منتهى ما عندهم، وغاية ما لديهم، أمر الله رسوله أن يجيبهم بجواب مشتمل على ترهيبهم (١) فقال: {قُلْ نَعَمْ} ستبعثون، أنتم وآباؤكم الأولون {وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ} ذليلون صاغرون، لا تمتنعون، ولا تستعصون على قدرة الله.
Onların varabilecekleri son nokta ve ellerindeki nihai iddia bu olunca, Allah Resulü'ne, onları korkutmayı içeren bir cevapla karşılık vermesini emretti ve şöyle buyurdu: {قُلْ نَعَمْ} [Ey Muhammed!] De ki: “Evet”, siz de önceki atalarınız da diriltileceksiniz, {وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ} üstelik zelil ve hor kılınmış olarak; Allah'ın kudretine karşı koyamayacak ve direnemeyeceksiniz.
10740. Metin
{فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ} ينفخ إسرافيل فيها في الصور {فَإِذَا هُمْ} مبعوثون من قبورهم {يَنْظَرُونَ} كما ابتدئ خلقهم، بعثوا بجميع أجزائهم، حفاة عراة غرلا وفي تلك الحال، يظهرون الندم والخزي والخسار، ويدعون بالويل والثبور.
{فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ} “O, ancak tek bir haykırıştır.” İsrafil onda Sûr'a üfler. {فَإِذَا هُمْ} “Bir de bakarsın ki onlar” kabirlerinden diriltilmiş olarak {يَنْظَرُونَ} “bakıp duruyorlar.” İlk yaratılışları gibi, bütün organlarıyla eksiksiz, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak diriltilmişlerdir. O esnada pişmanlık, rezillik ve hüsran sergiler; helak ve yok oluş için feryat ederler.
10741. Metin
{وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ} فقد أقروا بما كانوا في الدنيا به يستهزءون.
{وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ} “Ve derler ki: Eyvahlar bize! İşte bu, hesap ve ceza günüdür.” Böylece dünyada iken alay ettikleri şeyi ikrar etmiş olurlar.
10742. Metin
فيقال لهم: {هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ} بين العباد فيما بينهم وبين ربهم من الحقوق، وفيما بينهم وبين غيرهم من الخلق.
Onlara şöyle denilir: {هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ} “İşte bu, ayrım günüdür.” Kullar arasında; kendileri ile Rableri1 arasındaki haklar hususunda ve kendileri ile diğer yaratılmışlar arasındaki [haklar] hususunda [hüküm verilip ayrılacağı gündür].
10743. Metin
{٢٢ - ٢٦} {احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ * مِنْ دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ * وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} .
{22 - 26} {احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ * مِنْ دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ * وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} “O zulmedenleri, onların eşlerini (yandaşlarını) ve Allah’tan başka tapmakta olduklarını toplayın! Onları cehennemin yoluna sürün! Ve onları durdurun, çünkü onlar sorguya çekileceklerdir!”
10744. Metin
أي إذا أحضروا يوم القيامة، وعاينوا ما به يكذبون، ورأوا ما به يستسخرون، يؤمر بهم إلى النار، التي بها كانوا يكذبون، فيقال: {احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا} أنفسهم بالكفر والشرك والمعاصي {وَأَزْوَاجَهُمْ} الذين من جنس عملهم، كل يضم إلى من يجانسه في العمل.
Yani kıyamet günü huzura getirildiklerinde, yalanladıkları şeyleri bizzat müşahede edip alaya aldıkları şeyleri gördüklerinde, yalanlamakta oldukları ateşe sevk edilmeleri emredilir ve şöyle denir: {احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا} küfür, şirk ve günahlarla nefislerine zulmedenleri {وَأَزْوَاجَهُمْ} ve kendi yaptıkları amelin türünden olan benzerlerini/yandaşlarını [toplayın]! Herkes amel bakımından kendi cinsinden olanın yanına katılır.
10745. Metin
{وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} من الأصنام والأنداد التي زعموها، فاجمعوهم جميعا {فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ} أي: سوقوهم سوقا عنيفا إلى جهنم.
{وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} İlah olduklarını iddia ettikleri putlardan ve putlaştırılan ortaklardan Allah'tan başka taptıklarını da [toplayın]. Hepsini bir araya getirin {فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ} yani onları cehenneme doğru sert ve şiddetli bir şekilde sürün.
10746. Metin
وبعد ما يتعين أمرهم إلى النار، ويعرفون أنهم من أهل دار البوار، يقال: {وَقِفُوهُمْ} قبل أن توصلوهم إلى جهنم {إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} عما كانوا يفترونه في الدنيا، ليظهر على رءوس الأشهاد كذبهم وفضيحتهم.
Onların durumunun cehennem ateşi olduğu kesinleşip helak yurdunun ehlinden olduklarını anladıktan sonra şöyle denir: Onları cehenneme ulaştırmadan önce {وَقِفُوهُمْ} “durdurun onları,” {إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} “çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.” Dünyada uydurdukları iftiralar hakkında hesaba çekileceklerdir ki, bütün şahitlerin huzurunda yalanları ve rezillikleri açığa çıksın.
10747. Metin
{مَا لَكُمْ لا تَنَاصَرُونَ * بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ} .
{مَا لَكُمْ لا تَنَاصَرُونَ * بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ} “Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hayır, onlar bugün boyun eğmiş teslim olmuşlardır.”
10748. Metin
فيقال لهم: {مَا لَكُمْ لا تَنَاصَرُونَ} أي: ما الذي جرى عليكم اليوم؟ وما الذي طرقكم لا ينصر بعضكم بعضا، ولا يغيث بعضكم بعضا، بعدما كنتم تزعمون في الدنيا، أن آلهتكم ستدفع عنكم العذاب، وتغيثكم وتشفع لكم عند الله، فكأنهم لا يجيبون هذا السؤال، لأنهم قد علاهم الذل والصغار، واستسلموا لعذاب النار، وخشعوا وخضعوا وأبلسوا، فلم ينطقوا.
Onlara şöyle denir: {مَا لَكُمْ لا تَنَاصَرُونَ} “Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?” Yani: Bugün başınıza ne geldi? Ne oldu size de dünyada ilahlarınızın azabı sizden savacağını, imdadınıza yetişeceğini ve Allah katında size şefaat edeceğini iddia ettiğiniz halde birbirinize yardım etmiyor, birbirinizin imdadına koşmuyorsunuz? Sanki onlar bu soruya hiç cevap veremezler; zira zillet ve küçüklük onları bürümüştür. Cehennem azabına teslim olmuş, boyun büküp susmuş, ümitsizce suspus kalmışlardır; bu yüzden tek bir kelime dahi konuşamazlar.
10749. Metin
ولهذا قال: {بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ}
Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ} “Hayır, onlar bugün boyun eğmiş teslim olmuşlardır.”
10750. Metin
{٢٧ - ٣٩} {وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ * قَالُوا إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ * قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ * وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ * فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا إِنَّا لَذَائِقُونَ * فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ * فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ * إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ * إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ * وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُو آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ * بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ * إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الألِيمِ * وَمَا تُجْزَوْنَ إِلا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} .
{27 - 39} {وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ * قَالُوا إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ * قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ * وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ * فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا إِنَّا لَذَائِقُونَ * فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ * فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ * إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ * إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ * وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُو آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ * بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ * إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الألِيمِ * وَمَا تُجْزَوْنَ إِلا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “Birbirlerine dönüp karşılıklı soruşmaya başladılar. (Uyanlar) dediler ki: ‘Siz bize sağdan (güç ve baskı ile) geliyordunuz.’ (Önderler) dediler ki: ‘Hayır, siz zaten iman etmiş kimseler değildiniz. Bizim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz. Bu yüzden Rabbimizin sözü aleyhimize hak oldu. Şüphesiz biz (azabı) tadıcılarız. Sizi azdırdık; çünkü biz de azgın kimselerdik.’ Şüphesiz onlar o gün azapta ortaktırlar. İşte biz suçlulara böyle yaparız. Çünkü onlara ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ denildiği zaman büyüklük taslarlardı. Ve derlerdi ki: ‘Deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz?’ Hayır! O, hakkı getirdi ve peygamberleri doğruladı. Şüphesiz siz o can yakıcı azabı tadacaksınız. Ve siz ancak yapmış olduklarınızın karşılığını göreceksiniz.”
10751. Metin
لما جمعوا هم وأزواجهم وآلهتهم، وهدوا إلى صراط الجحيم، ووقفوا، فسئلوا، فلم يجيبوا، وأقبلوا فيما بينهم، يلوم بعضهم بعضا على إضلالهم وضلالهم.
Onlar, eşleri/yandaşları ve ilahları toplandığında, cehennem yoluna sürüldüklerinde, durdurulup kendilerine sorulduğunda ve cevap veremediklerinde; birbirlerine dönüp saptırmaları ve sapıklıkları sebebiyle birbirlerini kınamaya başladılar.
10752. Metin
فقال الأتباع للمتبوعين الرؤساء: {إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ} أي: بالقوة والغلبة، فتضلونا، ولولا أنتم لكنا مؤمنين.
Uyanlar, peşlerinden gittikleri önderlere şöyle dediler: {إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ} yani güç ve baskıyla gelip bizi saptırıyordunuz; siz olmasaydınız biz kesinlikle mümin olurduk.
10753. Metin
{قَالُوا} لهم {بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} أي: ما زلتم مشركين، كما نحن مشركون، فأي: شيء فضلكم علينا؟ وأي: شيء يوجب لومنا؟
[Önderler] onlara {قَالُوا} dediler ki: {بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} Yani: Siz de bizim gibi hep müşrik idiniz; öyleyse sizin bize ne üstünlüğünüz var ki? Bizi kınamanızı gerektiren şey nedir?
10754. Metin
{و} الحال أنه {مَا كَانَ لنا عليكم مِنْ سُلْطَانٍ} أي: قهر لكم على اختيار الكفر {بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ} متجاوزين للحد (١) .
{و} Oysa {مَا كَانَ لنا عليكم مِنْ سُلْطَانٍ} küfrü seçmeniz konusunda size uyguladığımız hiçbir zorlama yoktu. {بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ} “Bilakis siz haddi aşan azgın bir topluluktunuz.”
10755. Metin
{فَحَقَّ عَلَيْنَا} نحن وإياكم {إِنَّا لَذَائِقُونَ} العذاب، أي: حق علينا قدر ربنا وقضاؤه، أنا وإياكم سنذوق العذاب، ونشترك في العقاب.
Bizim ve sizin üzerinize {فَحَقَّ عَلَيْنَا} azabı {إِنَّا لَذَائِقُونَ} tadacağımıza dair Rabbimizin takdiri ve hükmü hak oldu. Yani: Bizim de sizin de azabı tadacağımız ve cezada ortak olacağımız kesinleşti.
10756. Metin
{فـ} لذلك {أَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ} أي: دعوناكم إلى طريقتنا التي نحن عليها، وهي الغواية، فاستجبتم لنا، فلا تلومونا ولوموا أنفسكم.
{فـ} Bu yüzden {أَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ} “Sizi azdırdık; çünkü biz de azgın kimselerdik.” Yani: Biz sizi üzerimize bulunduğumuz yola, yani sapıklığa davet ettik; siz de bize icabet ettiniz. Artık bizi kınamayın, kendinizi kınayın!
10757. Metin
قال تعالى: {فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ} أي: يوم القيامة {فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} وإن تفاوتت مقادير عذابهم بحسب جرمهم.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: {فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ} yani kıyamet gününde {فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} “onlar azapta ortaktırlar.” Her ne kadar suçlarının büyüklüğüne göre azaplarının miktarı farklılık gösterse de.
10758. Metin
كما اشتركوا في الدنيا على الكفر، اشتركوا في الآخرة بجزائه، ولهذا قال: {إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ}
Dünyada küfür üzerinde ortak oldukları gibi, ahirette de onun cezasında ortak oldular. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ} “Şüphesiz biz suçlulara böyle yaparız.”
10759. Metin
ثم ذكر أن إجرامهم، قد بلغ الغاية وجاوز النهاية فقال: {إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ} فدعوا إليها، وأمروا بترك إلهية ما سواه {يَسْتَكْبِرُونَ} عنها وعلى من جاء بها.
Sonra onların suçluluğunun son noktaya ulaştığını ve sınırı aştığını zikrederek şöyle buyurdu: {إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ} kendileri buna davet edilip O'ndan başkasına ilahlık yakıştırmayı terk etmeleri emredildiğinde, bundan ve onu getiren zâttan {يَسْتَكْبِرُونَ} yüz çevirip büyüklük taslarlardı.
10760. Metin
{وَيَقُولُونَ} معارضة لها {أَئِنَّا لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا} التي لم نزل نعبدها نحن وآباؤنا {لـ} قول {شَاعِرٍ مَجْنُونٍ} يعنون محمدا ﷺ. فلم يكفهم - قبحهم الله - الإعراض عنه، ولا مجرد تكذيبه، حتى حكموا عليه بأظلم الأحكام، وجعلوه شاعرا مجنونا، وهم يعلمون أنه لا يعرف الشعر والشعراء، ولا وصفه وصفهم، وأنه أعقل خلق الله، وأعظمهم رأيا.
Ona karşı çıkarak {وَيَقُولُونَ} şöyle derlerdi: Kendilerine ve atalarımıza sürekli ibadet ettiğimiz {أَئِنَّا لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا} “İlahlarımızı mı terk edeceğiz,” {شَاعِرٍ مَجْنُونٍ} “deli bir şairin” sözü {لـ} için? Bununla Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kastediyorlardı. Allah onları kahretsin, ondan yüz çevirmek ve onu sadece yalanlamakla yetinmeyip, onun hakkında en zalimce hükmü verdiler ve onu deli bir şair saydılar. Oysa onlar onun şiiri ve şairleri bilmediğini, onun vasfının onların vasfına benzemediğini ve Allah'ın yarattıklarının en akıllısı, görüş bakımından en yücesi olduğunu pekâlâ biliyorlardı.
10761. Metin
ولهذا قال تعالى، ناقضا لقولهم: {بَلْ جَاءَ} محمد {بِالْحَقِّ} أي: مجيئه حق، وما جاء به من الشرع والكتاب حق. {وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ} [أي: ومجيئه صدق المرسلين] فلولا مجيئه وإرساله لم يكن الرسل صادقين، فهو آية ومعجزة لكل رسول قبله، لأنهم أخبروا به وبشروا، وأخذ الله عليهم العهد والميثاق، لئن جاءهم، ليؤمنن به ولينصرنه، وأخذوا ذلك على أممهم، فلما جاء ظهر صدق الرسل الذين قبله، وتبين كذب من خالفهم،.فلو قدر عدم مجيئه، وهم قد أخبروا به، لكان ذلك قادحا في صدقهم.
Bundan dolayı Allah Teâlâ onların sözünü çürüterek şöyle buyurdu: {بَلْ جَاءَ} Muhammed {بِالْحَقِّ} gelmiştir; yani onun gelişi haktır, getirdiği şeriat ve kitap da haktır. {وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ} [yani onun gelişi peygamberleri doğrulamıştır]. Şayet onun gelişi ve peygamber olarak gönderilişi olmasaydı, önceki peygamberler sadık olamazlardı. Dolayısıyla o, kendisinden önceki her peygamber için bir ayet ve mucizedir; zira onlar onu haber vermiş ve müjdelemişlerdi. Allah da onlardan, şayet o kendilerine gelirse mutlaka ona inanacaklarına ve yardım edeceklerine dair kesin söz ve misak almıştı; onlar da aynı sözü ümmetlerinden almışlardı. O geldiğinde, kendisinden önceki peygamberlerin doğruluğu açığa çıktı ve onlara muhalefet edenlerin yalancılığı belli oldu. Eğer onun gelmediği varsayılsaydı -oysa onlar onu haber vermişlerdi-, bu durum onların doğruluğuna halel getirirdi.
10762. Metin
وصدق أيضا المرسلين، بأن جاء بما جاءوا به، ودعا إلى ما دعوا إليه، وآمن بهم، وأخبر بصحة رسالتهم ونبوتهم وشرعهم.
Aynı zamanda o, onların getirdiklerinin aynısını getirerek, onların davet ettikleri şeye davet ederek, onlara iman ederek ve onların risaletlerinin, nübüvvetlerinin ve şeriatlerinin sıhhatini haber vererek peygamberleri doğrulamıştır.
10763. Metin
ولما كان قولهم السابق: {إِنَّا لَذَائِقُونَ} قولا صادرا منهم، يحتمل أن يكون صدقا أو غيره، أخبر تعالى بالقول الفصل الذي لا يحتمل غير الصدق واليقين، وهو الخبر الصادر منه تعالى، فقال: {إِنَّكُمْ لَذَائِقُوا الْعَذَابِ الألِيمِ} أي: المؤلم الموجع.
Onların daha önceki: {إِنَّا لَذَائِقُونَ} “Şüphesiz biz (azabı) tadıcılarız” sözü kendilerinden sadır olmuş, doğru da yalan da olma ihtimali taşıyan bir söz olduğu için; Allah Teâlâ doğruluk ve kesinlikten başka bir ihtimal taşımayan kesin hükmü, yani bizzat Kendisinden sadır olan haberi bildirerek şöyle buyurdu: {إِنَّكُمْ لَذَائِقُوا الْعَذَابِ الألِيمِ} yani elem verici ve can yakıcı [olan azabı mutlaka tadacaksınız].
10764. Metin
{وَمَا تُجْزَوْنَ} في إذاقة العذاب الأليم {إِلا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فلم نظلمكم، وإنما عدلنا فيكم؟
{وَمَا تُجْزَوْنَ} “Ve siz cezalandırılmayacaksınız” o elem verici azabın tattırılmasında {إِلا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “ancak yaptıklarınızın karşılığıyla.” [Şu halde] biz size zulmetmedik; aksine size adaletle muamele ettik.1
10765. Metin
ولما كان هذا الخطاب لفظه عاما، والمراد به المشركون، استثنى تعالى المؤمنين فقال:
Bu hitabın lafzı genel olmakla birlikte bununla müşrikler kastedildiği için, Allah Teâlâ müminleri istisna ederek şöyle buyurdu:
10766. Metin
{٤٠ - ٤٩} {إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ * أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ * فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ * فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ * عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ * يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ * بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ * لا فِيهَا غَوْلٌ وَلا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ * وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ * كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ} .
{40 - 49} {إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ * أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ * فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ * فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ * عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ * يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ * بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ * لا فِيهَا غَوْلٌ وَلا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ * وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ * كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ} “Ancak Allah’ın ihlaslı kulları müstesnadır. İşte onlar için bilinen bir rızık vardır. Türlü meyveler vardır ve onlar ağırlanıp ikram olunan kimselerdir. Nimet cennetlerindedirler. Karşılıklı tahtlar üzerindedirler. Kaynaktan doldurulmuş kadehlerle onların etrafında dolaşılır. Bembeyaz, içenlere lezzet veren bir içecektir. Onda ne bir sersemlik/zarar vardır ne de onlar ondan sarhoş olup kendilerini kaybederler. Yanlarında ise bakışlarını yalnızca eşlerine dikmiş, iri gözlü eşler vardır. Sanki onlar korunmuş yumurtalar gibidirler.”
10767. Metin
يقول تعالى: {إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} فإنهم غير ذائقي العذاب الأليم، لأنهم أخلصوا لله الأعمال، فأخلصهم، واختصهم برحمته، وجاد عليهم بلطفه.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: {إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} “Ancak Allah’ın ihlaslı kulları müstesnadır.” Onlar o can yakıcı azabı tadacak değillerdir; çünkü onlar amellerini sadece Allah için ihlasla yapmışlar, Allah da onları seçkin kılmış, rahmetiyle onlara özel ikramda bulunmuş ve lütfuyla onlara cömertçe ihsanda bulunmuştur.
10768. Metin
{أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ} أي: غير مجهول، وإنما هو رزق عظيم جليل، لا يجهل أمره، ولا يبلغ كنهه.
{أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ} “İşte onlar için bilinen bir rızık vardır.” Yani meçhul olmayan, aksine şanı yüce, mahiyeti bilinemeyecek kadar büyük ve azametli bir rızıktır.
10769. Metin
فسره بقوله: {فَوَاكِهُ} من جميع أنواع الفواكه التي تتفكه بها النفس، للذتها في لونها وطعمها. {وَهُمْ مُكْرَمُونَ} لا مهانون محتقرون، بل معظمون مجلون موقرون. قد أكرم بعضهم بعضا، وأكرمتهم الملائكة الكرام، وصاروا يدخلون عليهم من كل باب، ويهنئونهم ببلوغ أهنأ الثواب، وأكرمهم أكرم الأكرمين، وجاد عليهم بأنواع الكرامات، من نعيم القلوب والأرواح والأبدان.
Bunu şu sözüyle açıklamıştır: {فَوَاكِهُ} Rengindeki ve tadındaki lezzet sebebiyle nefsin zevk alacağı her türlü meyvedir. {وَهُمْ مُكْرَمُونَ} “Ve onlar ikram olunan kimselerdir.” Aşağılanan, hor görülen kimseler değil; aksine tazim edilen, yüceltilen ve saygı duyulan kimselerdir. Birbirlerine ikramda bulunurlar, kerim olan melekler onlara ikram eder ve her kapıdan yanlarına girerek kendilerini en afiyetli mükafata kavuştukları için tebrik ederler. Kerem sahiplerinin en keremi olan [Allah] da onlara ikram etmiş; kalplerin, ruhların ve bedenlerin nimeti nevinden türlü türlü ikramları kendilerine cömertçe bahşetmiştir.
10770. Metin
{فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} أي: الجنات التي النعيم وصفها، والسرور نعتها، وذلك لما جمعته، مما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر، وسلمت من كل مخل بنعيمها، من جميع المكدرات والمنغصات.
{فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} “Nimet cennetlerindedirler.” Yani nimeti niteliği, sevinci ise sıfatı olan cennetlerdedirler. Zira bu cennetler, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinden geçmemiş olan güzellikleri kendinde toplamış; nimetini zedeleyecek her türlü keder ve huzursuzluktan da arınmıştır.
10771. Metin
ومن كرامتهم عند ربهم، وإكرام بعضهم بعضا، أنهم على {سُرُرٍ} وهي المجالس المرتفعة، المزينة بأنواع الأكسية الفاخرة، المزخرفة المجملة، فهم متكئون عليها، على وجه الراحة والطمأنينة، والفرح.
Rableri katındaki ikramlarından ve birbirlerine ikramda bulunmalarından biri de {سُرُرٍ} tahtlar üzerinde olmalarıdır. Bunlar; süslü, güzelleştirilmiş, her türlü lüks örtüyle bezenmiş yüksek oturma yerleridir. Onlar rahat, huzur ve neşe içinde bunların üzerine yaslanırlar.
10772. Metin
{مُتَقَابِلِينَ} فيما بينهم قد صفت قلوبهم، ومحبتهم فيما بينهم، ونعموا باجتماع بعضهم مع بعض، فإن مقابلة وجوههم، تدل على تقابل قلوبهم، وتأدب بعضهم مع بعض فلم يستدبره، أو يجعله إلى جانبه، بل من كمال السرور والأدب، ما دل عليه ذلك التقابل.
Aralarında {مُتَقَابِلِينَ} “karşılıklıdırlar.” Kalpleri ve birbirlerine olan sevgileri durulup arınmış, birbirleriyle bir araya gelmekle nimetlenmişlerdir. Yüzlerinin karşılıklı olması, kalplerinin de karşılıklı oluşuna ve birbirlerine karşı sergiledikleri edebe delalet eder; öyle ki kimse diğerine arkasını dönmez ya da onu yan tarafına almaz. Bilakis bu karşılıklı oturuş, tam bir sevinç ve edebin göstergesidir.
10773. Metin
{يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ} أي: يتردد الولدان المستعدون لخدمتهم بالأشربة اللذيذة، بالكاسات الجميلة المنظر، المترعة من الرحيق المختوم بالمسك، وهي كاسات الخمر.
{يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ} “Kaynaktan doldurulmuş kadehlerle etraflarında dolaşılır.” Yani onların hizmetine amade olan hizmetçi gençler; lezzetli içeceklerle, misk ile mühürlenmiş saf içecekle ağzına kadar dolu, güzel manzaralı kadehlerle, yani cennet şarabı kadehleriyle etraflarında dönüp dolaşırlar.
10774. Metin
وتلك الخمر، تخالف خمر الدنيا من كل وجه، فإنها في لونها {بَيْضَاءَ} من أحسن الألوان، وفي طعمها {لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ} يتلذذ شاربها بها وقت شربها وبعده، وأنها سالمة من غول العقل وذهابه، ونزفه، ونزف مال صاحبها، وليس فيها صداع ولا كدر، فلما ذكر طعامهم وشرابهم ومجالسهم، وعموم النعيم وتفاصيله داخلة في قوله: {جَنَّاتِ النَّعِيمِ}
O şarap, dünya şarabından her yönden farklıdır. Zira rengi bakımından en güzel renklerden olan {بَيْضَاءَ} bembeyazdır; tadı bakımından {لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ} “içenlere lezzet vericidir.” İçen kimse hem içerken hem de sonrasında ondan lezzet alır. Ayrıca o; aklın gitmesinden, baş dönmesinden, sarhoşluktan ve sahibinin malını tüketmesinden tamamen uzaktır. Onda ne bir baş ağrısı ne de bir bulanıklık/sıkıntı vardır. Yiyecekleri, içecekleri ve meclisleri zikredilip, genel ve detaylı bütün nimetler {جَنَّاتِ النَّعِيمِ} “Nimet cennetleri” ifadesine dâhil olunca,
10775. Metin
لكن فصل هذه الأشياء لتعلم فتشتاق النفوس إليها، ذكر أزواجهم فقال: {وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ} أي: وعند أهل دار النعيم، في محلاتهم القريبة، حور حسان، كاملات الأوصاف، قاصرات الطرف، إما أنها قصرت طرفها على زوجها، لعفتها وعدم مجاوزته لغيره، ولجمال زوجها وكماله، بحيث لا تطلب في الجنة سواه، ولا ترغب إلا به، وإما لأنها قصرت طرف زوجها عليها، وذلك يدل على كمالها وجمالها الفائق، الذي أوجب لزوجها، أن يقصر طرفه عليها، وقصر الطرف أيضا، يدل على قصر النفس والمحبة عليها، وكلا المعنيين محتمل، وكلاهما صحيح، و [كل] هذا يدل على جمال الرجال والنساء في الجنة، ومحبة بعضهم بعضا، محبة لا يطمح إلى غيره، وشدة عفتهم كلهم، وأنه لا حسد فيها ولا تباغض، ولا تشاحن، وذلك لانتفاء أسبابه.
fakat bilinsin ve nefisler arzu duysun diye bunlar ayrıntılı olarak anlatılınca, onların eşlerini de zikrederek şöyle buyurdu: {وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ} “Yanlarında ise bakışlarını yalnızca eşlerine dikmiş, iri gözlü eşler vardır.” Yani nimet yurdunun ehlinin yanında, yakın mekanlarında; güzel, eksiksiz vasıflara sahip, bakışlarını sadece eşine hasretmiş huriler vardır. Bu ya iffetinden ve başkasına bakmamasından, kocasının güzelliği ve mükemmelliğinden dolayı bakışını sadece kocasına hasretmiş olmasıdır ki cennette ondan başkasını arzulamaz ve sadece onu ister; ya da kocasının bakışını sadece kendine hasretmiş olmasıdır ki bu da kocasının gözünü yalnızca ona çevirmesini gerektiren üstün kemaline ve güzelliğine delalet eder. Gözü sadece eşine hasretmek aynı zamanda gönlü ve sevgiyi de sadece ona bağlamayı ifade eder. Her iki mana da muhtemeldir ve ikisi de doğrudur. Bütün bunlar cennetteki erkek ve kadınların güzelliğine, birbirlerini başkasına göz dikmeyecek derecede sevmelerine, hepsinin son derece iffetli oluşuna ve sebeplerin ortadan kalkması sebebiyle orada hiçbir haset, kin ve çekişmenin bulunmadığına delalet eder.
10776. Metin
{عِينٌ} أي: حسان الأعين جميلاتها، ملاح الحدق.
{عِينٌ} Yani gözleri güzel, bakışları ve göz bebekleri alımlı olanlar demektir.
10777. Metin
{كَأَنَّهُنَّ} أي: الحور {بَيْضٌ مَكْنُونٌ} أي: مستور، وذلك من حسنهن وصفائهن وكون ألوانهن أحسن الألوان وأبهاها، ليس فيه كدر ولا شين.
O huriler {كَأَنَّهُنَّ} sanki {بَيْضٌ مَكْنُونٌ} “korunmuş yumurtalar gibidirler;” yani örtülüp saklanmıştır. Bu, onların güzelliğinden, berraklığından ve ten renklerinin hiçbir leke ve kusur barındırmayan en güzel ve en parlak renkte oluşundandır.
10778. Metin
{٥٠ - ٦١} {فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ * قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ} .
{50 - 61} {فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ * قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ} “Birbirlerine dönüp karşılıklı soruşmaya başladılar. İçlerinden bir sözcü dedi ki: ‘Gerçekten benim bir arkadaşım vardı.’”
10779. Metin
لما ذكر تعالى نعيمهم، وتمام سرورهم، بالمآكل والمشارب، والأزواج الحسان، والمجالس الحسنة، ذكر تذاكرهم فيما بينهم، ومطارحتهم للأحاديث، عن الأمور الماضية، وأنهم ما زالوا في المحادثة والتساؤل، حتى أفضى ذلك بهم، إلى أن قال قائل منهم: {إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ} في الدنيا، ينكر البعث، ويلومني على تصديقي به.
Allah Teâlâ onların yiyecekler, içecekler, güzel eşler ve nezih meclislerle olan nimetlerini ve sevinçlerinin eksiksizliğini zikrettikten sonra, birbirleriyle geçmişteki meseleleri yâd etmelerini ve karşılıklı sohbet etmelerini anlattı. Onlar sohbet edip birbirlerine sorular sormaya devam ederlerken, neticede içlerinden biri şöyle der: Dünyada yeniden dirilmeyi inkâr eden ve buna inandığım için beni kınayan {إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ} “benim bir arkadaşım vardı.”
10780. Metin
{يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ * أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ * قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ * فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ * قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ * وَلَوْلا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ * أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ * إِلا مَوْتَتَنَا الأولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ * إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ * لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ} .
{يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ * أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ * قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ * فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ * قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ * وَلَوْلا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ * أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ * إِلا مَوْتَتَنَا الأولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ * إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ * لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ} “(O arkadaşım bana) derdi ki: ‘Sen gerçekten inananlardan mısın? Ölüp de toprak ve kemik olduğumuz zaman biz gerçekten cezalandırılacak/hesaba çekilecek miyiz?’ (O zat arkadaşlarına:) ‘Siz ona bakar mısınız?’ dedi. Derken baktı ve onu cehennemin tam ortasında gördü. Dedi ki: ‘Allah’a yemin olsun ki, neredeyse beni de helak edecektin! Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de (azapta) hazır bulundurulanlardan olurdum. Biz artık ölmeyecek miyiz? Yalnızca ilk ölümümüz hariç; ve biz azaba da uğratılmayacağız, öyle mi?’ Şüphesiz bu, en büyük kurtuluşun ta kendisidir. Çalışanlar işte böylesi için çalışsınlar!’”
10781. Metin
و {يَقُولُ} لي {أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ} أي: مجازون بأعمالنا؟ أي: كيف تصدق بهذا الأمر البعيد، الذي في غاية الاستغراب، وهو أننا إذا تمزقنا، فصرنا ترابا وعظاما، أننا نبعث ونعاد، ثم نحاسب ونجازى بأعمالنا؟ ".
Ve bana {يَقُولُ} şöyle derdi: {أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ} yani amellerimizle karşılık mı göreceğiz? Yani: Çürüyüp parçalandığımızda, toprak ve kemik haline geldiğimizde yeniden diriltilip döndürüleceğimizi, sonra hesaba çekilip amellerimizin karşılığını göreceğimizi ifade eden bu son derece garip ve uzak ihtimalli şeye sen nasıl inanıyorsun?
10782. Metin
أي: يقول صاحب الجنة لإخوانه: هذه قصتي، وهذا خبري، أنا وقريني، ما زلت أنا مؤمنا مصدقا، وهو ما زال مكذبا منكرا للبعث، حتى متنا، ثم بعثنا، فوصلت أنا إلى ما ترون، من النعيم، الذي أخبرتنا به الرسل، وهو لا شك، أنه قد وصل إلى العذاب.
Yani cennet ehli olan o zat kardeşlerine şöyle der: İşte benim ve o arkadaşımın kıssası ve haberi budur. Ben sürekli inanan ve tasdik eden biri idim, o ise dirilişi sürekli yalanlayıp inkâr eden biriydi. Nihayet öldük, sonra diriltildik; ben peygamberlerin bize haber verdiği ve şu an gördüğünüz bu nimete kavuştum, onun ise şüphesiz azaba ulaştığı kesindir.
10783. Metin
فـ {هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ} لننظر إليه، فنزداد غبطة وسرورا بما نحن فيه، ويكون ذلك رَأْيَ عين؟ والظاهر من حال أهل الجنة، وسرور بعضهم ببعض، وموافقة بعضهم بعضا، أنهم أجابوه لما قال، وذهبوا تبعا له، للاطلاع على قرينه.
Şimdi {هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ} “Siz bakar mısınız” ki ona bakalım da içinde bulunduğumuz nimetten ötürü sevincimiz ve neşemiz daha da artsın ve bunu gözlerimizle bizzat görelim? Cennet ehlinin durumundan, birbirleriyle olan mutluluklarından ve birbirlerine uyum sağlamalarından anlaşılan odur ki, onun bu çağrısına icabet etmişler ve arkadaşının durumunu görmek üzere onun peşinden gitmişlerdir.
10784. Metin
{فَاطَّلَعَ} فرأى قرينه {فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ} أي: في وسط العذاب وغمراته، والعذاب قد أحاط به.
{فَاطَّلَعَ} Derken baktı ve arkadaşını {فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ} yani cehennem azabının tam ortasında ve girdaplarında gördü; azap onu çepeçevre kuşatmıştı.
10785. Metin
فـ {قَالَ} له لائما على حاله، وشاكرا لله على نعمته أن نجاه من كيده: {تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ} أي: تهلكني بسبب ما أدخلت عليَّ من الشُّبَه بزعمك.
Bunun üzerine onun bu haline kınayarak ve kendisini onun tuzağından kurtardığı için Allah'ın nimetine şükrederek {قَالَ} şöyle dedi: {تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ} “Allah’a yemin olsun ki, neredeyse beni de helak edecektin!” Yani iddiana göre bana sokmaya çalıştığın şüpheler yüzünden beni mahvedecektin.
10786. Metin
{وَلَوْلا نِعْمَةُ رَبِّي} على أن ثبتني على الإسلام {لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ} في العذاب معك.
Beni İslam üzere sabit kılmak suretiyle {وَلَوْلا نِعْمَةُ رَبِّي} “Rabbimin nimeti olmasaydı,” seninle birlikte azabın içinde {لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ} “kesinlikle ben de hazır bulundurulanlardan olurdum.”
10787. Metin
{أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ إِلا مَوْتَتَنَا الأولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} [أي: يقوله المؤمن، مبتهجا بنعمة الله على أهل الجنة بالخلود الدائم فيها والسلامة من العذاب; استفهام بمعنى الإثبات والتقرير] أي: يقول لقرينه المعذب: أفتزعم أننا لسنا نموت سوى الموتة الأولى، ولا بعث بعدها ولا عذاب (١) .
{أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ إِلا مَوْتَتَنَا الأولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} [Yani mümin kimse, Allah'ın cennet ehline bahşettiği ebedi kalıcılık ve azaptan kurtulma nimetiyle sevinerek bunu söyler; buradaki soru olumlama ve teyit anlamındadır.] Yani azap çeken arkadaşına şöyle der: Sen bizim ilk ölümümüzden başka ölmeyeceğimizi, sonrasında bir diriliş ve azap olmayacağını mı iddia ediyordun?
10788. Metin
وقوله: {فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} وحذف المعمول، والمقام مقام لذة وسرور، فدل ذلك على أنهم يتساءلون بكل ما يلتذون بالتحدث به، والمسائل التي وقع فيها النزاع والإشكال.
Allah Teâlâ'nın: {فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} “Birbirlerine dönüp karşılıklı soruşmaya başladılar” buyruğunda mefulün hazfedilmiş olması ve ortamın bir lezzet ve neşe makamı olması, onların konuşmaktan lezzet aldıkları her şeyi ve [dünyada] ihtilaf ve müşkülat konusu olan meseleleri birbirlerine sorduklarına delalet eder.
10789. Metin
ومن المعلوم أن لذة أهل العلم بالتساؤل عن العلم، والبحث عنه، فوق اللذات الجارية في أحاديث الدنيا، فلهم من هذا النوع النصيب الوافر، ويحصل لهم من انكشاف الحقائق العلمية في الجنة ما لا يمكن التعبير عنه.
Malumdur ki ilim ehlinin ilim hakkında soru sorma ve onu araştırma zevki, dünya sohbetlerinde geçen zevklerin çok üstündedir. İşte onların bundan yana bol bir nasibi vardır ve cennette onlara ilmî hakikatlerin açılmasıyla öyle durumlar hasıl olur ki bunu ifade etmek mümkün değildir.
10790. Metin
فلما ذكر تعالى نعيم الجنة، ووصفه بهذه الأوصاف الجميلة، مدحه، وشوَّق العاملين، وحثَّهم على العمل فقال: {إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} الذي حصل لهم به كل خير، وكل ما تهوى النفوس وتشتهي، واندفع عنهم به كل محذور ومكروه، فهل فوز يطلب فوقه؟ أم هو غاية الغايات، ونهاية النهايات، حيث حل عليهم رضا رب الأرض والسماوات، وفرحوا بقربه، وتنعموا بمعرفته واستروا برؤيته، وطربوا لكلامه؟
Allah Teâlâ cennet nimetini zikredip onu bu güzel vasıflarla niteleyince, onu övmüş, amel edenleri şevklendirmiş ve onları amele teşvik ederek şöyle buyurmuştur: {إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “Şüphesiz bu, en büyük kurtuluşun ta kendisidir.” Ki onunla kendilerine her türlü hayır, nefislerin arzulayıp iştah duyduğu her şey hasıl olmuş, çekinilen ve hoşlanılmayan her türlü şey de onlardan defedilmiştir. Artık bundan daha üstün istenebilecek bir kurtuluş var mıdır? Yoksa yerlerin ve göklerin Rabbinin rızasının kendilerine inmesi, O'nun yakınlığıyla sevinmeleri, O'nu tanımakla nimetlenmeleri, O'nu görmekle mutlu olmaları ve O'nun kelamıyla coşmaları sebebiyle bu gayelerin gayesi ve nihayetlerin nihayeti midir?
10791. Metin
{لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ} فهو أحق ما أنفقت فيه نفائس الأنفاس وأولى ما شمر إليه العارفون الأكياس، والحسرة كل الحسرة، أن يمضي على الحازم، وقت من أوقاته، وهو غير مشتغل بالعمل، الذي يقرب لهذه الدار، فكيف إذا كان يسير بخطاياه إلى دار البوار؟ "
{لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ} “Çalışanlar böylesi için çalışsın!” Zira o, nefeslerin en kıymetlilerinin uğrunda harcanmasına en lâyık olan ve akıllı ariflerin [elde etmek için] paçaları sıvamasına en evlâ olandır. Asıl tam hasret ise, basiretli bir kimsenin vakitlerinden bir vaktin, bu yurda yaklaştıracak bir amelle meşgul olmaksızın geçip gitmesidir. Peki ya günahlarıyla helak yurduna doğru yol alıyorsa hali nice olur?1
10792. Metin
{٦٢ - ٧٤} {أَذَلِكَ خَيْرٌ نُزُلا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ * إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ * إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ * طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ * فَإِنَّهُمْ لآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ * ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ * ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لإلَى الْجَحِيمِ * إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ * فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ * وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الأوَّلِينَ * وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ * فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ * إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} .
{62 - 74} {أَذَلِكَ خَيْرٌ نُزُلا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ * إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ * إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ * طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ * فَإِنَّهُمْ لآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ * ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ * ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لإلَى الْجَحِيمِ * إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ * فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ * وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الأوَّلِينَ * وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ * فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ * إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} “Ziyafet/konaklama olarak bu mu daha hayırlıdır, yoksa zakkum ağacı mı? Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan (ve azap) kıldık. Gerçekten o, cehennemin dibinde/ortasında çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir. Muhakkak ki onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır. Sonra şüphesiz bunun üzerine onlar için kaynar sudan bir karışım vardır. Sonra onların dönüşleri elbette yine cehennemedir. Çünkü onlar, atalarını sapmış kimseler olarak buldular da, kendileri de onların izleri üzerinde koşturup duruyorlar. Andolsun ki, onlardan önce öncekilerin çoğu da sapmıştı. Andolsun ki biz, onların arasına da uyarıcı peygamberler göndermiştik. Bak işte, o uyarılanların sonu nasıl oldu! Ancak Allah’ın ihlaslı kulları müstesnadır.”
10793. Metin
{أَذَلِكَ خَيْرٌ نزلا} أي: ذلك النعيم الذي وصفناه لأهل الجنة خير، أم العذاب الذي يكون في الجحيم من جميع أصناف العذاب؟ فأي الطعامين أولى؟ الذي وصف في الجنة {أَمْ} طعام أهل النار؟ وهو {شَجَرَةُ الزَّقُّومِ إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً} أي عذابا ونكالا {لِلظَّالِمِينَ} أنفسهم بالكفر والمعاصي.
{أَذَلِكَ خَيْرٌ نزلا} “Konaklama olarak bu mu daha hayırlıdır;” yani cennet ehli için vasfettiğimiz o nimet mi daha hayırlıdır, yoksa cehennemde her türlü azap çeşidinden meydana gelen azap mı? Hangi yiyecek daha evladır: Cennette vasfedilen mi {أَمْ} yoksa cehennem ehlinin yiyeceği mi? O da {شَجَرَةُ الزَّقُّومِ} zakkum ağacıdır. {إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً} “Şüphesiz biz onu bir fitne kıldık;” yani küfür ve günahlarla nefislerine zulmeden {لِلظَّالِمِينَ} zalimler için bir azap ve ibret kıldık.
10794. Metin
{إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ} أي: وسطه فهذا مخرجها، ومعدنها أشر المعادن وأسوؤها، وشر المغرس، يدل على شر الغراس وخسته، ولهذا نبهنا الله على شرها بما ذكر أين تنبت به، وبما ذكر من صفة ثمرتها.
{إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ} “Gerçekten o, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır;” yani ortasında çıkar. İşte onun çıktığı yer burasıdır; kaynağı ise en kötü ve en fena madendir. Dikildiği yerin kötülüğü, fidanın/ağacın kötülüğüne ve düşüklüğüne delalet eder. Bundan dolayı Allah nerede bittiğini zikrederek ve meyvesinin niteliğini belirterek onun kötülüğüne dikkatimizi çekmiştir.
10795. Metin
وأنها كـ {رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ} فلا تسأل بعد هذا عن طعمها، وما تفعل في أجوافهم وبطونهم، وليس لهم عنها مندوحة ولا معدل (١) .
Onun sanki {رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ} “şeytanların başları gibi” olduğunu bildirdikten sonra artık onun tadını ve onların içlerinde, karınlarında ne yapacağını sorma! Üstelik ondan kaçıp kurtulacakları başka bir seçenek ve sapacakları başka bir yol da yoktur.
10796. Metin
ولهذا قال: {فَإِنَّهُمْ لآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ} فهذا طعام أهل النار، فبئس الطعام طعامهم، ثم ذكر شرابهم فقال: {ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا} أي: على أثر هذا الطعام {لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ} أي: ماء حارا، قد انتهى، كما قال تعالى: {وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا} وكما قال تعالى: {وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ}
Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَإِنَّهُمْ لآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ} “Muhakkak ki onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklardır.” İşte bu cehennem ehlinin yiyeceğidir; onların yiyeceği ne kötü bir yiyecektir! Sonra onların içeceklerini zikrederek şöyle buyurdu: {ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا} yani bu yemeğin hemen peşinden onlar için {لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ} “kaynar sudan bir karışım vardır;” yani sıcaklığı son noktaya ulaşmış kaynar bir su vardır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا} “Eğer yardım isterlerse, yüzleri kavuran erimiş maden gibi bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir ve orası ne kötü bir dayanma yeridir!” Ve yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَسُقُوا مَاءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَاءَهُمْ} “Ve kaynar bir su içirilir de bağırsaklarını parça parça eder.”
10797. Metin
{ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ} أي: مآلهم ومقرهم [ومأواهم] {لإلَى الْجَحِيمِ} ليذوقوا من عذابه الشديد، وحره العظيم، ما ليس عليه مزيد من الشقاء.
{ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ} Yani onların varacakları yer, karargâhları [ve sığınakları] {لإلَى الْجَحِيمِ} “elbette yine cehennemedir;” ta ki onun şiddetli azabından ve dayanılmaz sıcaklığından, kendisinden öte bir bedbahtlık bulunmayan şeyleri tatsınlar.
10798. Metin
وكأنه قيل: ما الذي أوصلهم إلى هذه الدار؟ فقال: {إِنَّهُمْ أَلْفَوْا} أي: وجدوا {آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ} أي: يسرعون في الضلال، فلم يلتفتوا إلى ما دعتهم إليه الرسل، ولا إلى ما حذرتهم عنه الكتب، ولا إلى أقوال الناصحين، بل عارضوهم بأن قالوا: {إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ}
Sanki onlara: ‘Onları bu yurda ulaştıran sebep nedir?’ diye sorulmuş da şöyle buyurmuştur: {إِنَّهُمْ أَلْفَوْا} “Çünkü onlar buldular,” yani {آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ} “atalarını sapmış kimseler olarak buldular da, kendileri de onların izleri üzerinde koşturup duruyorlar.” Yani sapıklıkta aceleyle koşmaktadırlar. Peygamberlerin kendilerini davet ettiği hakikatlere, kitapların kendilerini uyardığı şeylere ve nasihat edenlerin sözlerine hiç kulak asmadılar; bilakis onlara karşı çıkarak şöyle dediler: {إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ} “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine uymaktayız.”
10799. Metin
{وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ} أي: قبل هؤلاء المخاطبين {أَكْثَرُ الأوَّلِينَ} وقليل منهم آمن واهتدى.
{وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ} “Andolsun ki onlardan önce sapmıştı,” yani kendilerine hitap edilen bu kimselerden önce {أَكْثَرُ الأوَّلِينَ} “öncekilerin çoğu;” pek azı ise iman edip doğru yolu bulmuştu.
10801. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ} ينذرونهم عن غيهم وضلالهم.
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ} “Andolsun ki biz, onların arasına uyarıcı peygamberler göndermiştik;” onları azgınlıklarından ve sapıklıklarından ötürü uyarsınlar diye.
10802. Metin
{فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ} كانت عاقبتهم الهلاك، والخزي، والفضيحة، فليحذر هؤلاء أن يستمروا على ضلالهم، فيصيبهم مثل ما أصابهم.
{فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ} “Bak işte, o uyarılanların sonu nasıl oldu!” Onların akıbeti helak, zillet ve rezillik oldu. Artık bu kimseler de sapıklıklarında ısrar etmekten sakınsınlar; aksi takdirde onların başına gelenlerin bir benzeri kendilerinin de başına gelir.
10803. Metin
ولما كان المنذرون ليسوا (٢) كلهم ضالين، بل منهم من آمن وأخلص الدين لله، استثناه الله من الهلاك فقال: {إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} أي: الذين أخلصهم الله، وخصهم برحمته لإخلاصهم، فإن عواقبهم صارت حميدة.
Uyarılanların hepsi sapık olmayıp aralarında iman eden ve dini Allah'a has kılan kimseler de bulunduğu için, Allah onları helaktan istisna ederek şöyle buyurdu: {إِلا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} “Ancak Allah’ın ihlaslı kulları müstesnadır.” Yani ihlasları sebebiyle Allah'ın seçkin kıldığı ve rahmetine mazhar ettiği kimselerdir ki onların akıbetleri övgüye layık ve güzel olmuştur.
10804. Metin
ثم ذكر أنموذجا من عواقب الأمم المكذبين فقال:
Sonra [Allah], yalanlayan ümmetlerin akıbetlerinden bir örnek zikrederek şöyle buyurdu:
10805. Metin
{٧٥ - ٨٢} {وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ * وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ} . يخبر تعالى عن عبده ورسوله نوح ﵇، أول الرسل، أنه لما دعا قومه إلى الله، تلك المدة الطويلة فلم يزدهم دعاؤه، إلا فرارا، أنه نادى ربه فقال: {رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} الآية.
{75 - 82} {وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ * وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ} Allah Teâlâ peygamberlerin ilki olan kulu ve Resulü Nuh aleyhisselâm'dan haber vererek bildirmektedir ki; o, kavmini o uzun müddet boyunca Allah'a davet ettiği ve daveti onlara kaçmaktan başka bir şey artırmadığı zaman Rabbine şöyle dua etti: {رَبِّ لا تَذَرْ عَلَى الأرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا} “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiçbir yurt tutan (yaşayan) bırakma!”
10806. Metin
وقال: {رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ} فاستجاب الله له، ومدح تعالى نفسه فقال: {فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ} لدعاء الداعين، وسماع تبتلهم وتضرعهم، أجابه إجابة طابق ما سأل، نجاه وأهله من الكرب العظيم.
Ve şöyle dedi: {رَبِّ انْصُرْنِي عَلَى الْقَوْمِ الْمُفْسِدِينَ} “Rabbim, şu bozguncu kavme karşı bana yardım et!” Allah da onun duasına icabet etti ve Kendi Zâtını överek şöyle buyurdu: {فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ} “Biz ne güzel icabet ediciyiz!” Yani dua edenlerin duasına icabet etmede, onların yönelişlerini ve yakarışlarını işitmede [ne güzeliz]. İstediğine tamı tamına uyan bir karşılıkla ona icabet etti; onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardı.
10807. Metin
{وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ * وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الآخِرِينَ * سَلامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ * إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ * إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ * ثُمَّ أَغْرَقْنَا الآخَرِينَ}
{وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ * وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الآخِرِينَ * سَلامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ * إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ * إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ * ثُمَّ أَغْرَقْنَا الآخَرِينَ} “Onun zürriyetini geride kalanlar kıldık. Sonradan gelenler arasında ona (güzel bir nam) bıraktık. Âlemler içinde Nuh’a selam olsun! Şüphesiz biz iyilik edenleri böyle mükafatlandırırız. Şüphesiz o, bizim mümin kullarımızdandır. Sonra diğerlerini suda boğduk.”
10808. Metin
وأغرق جميع الكافرين، وأبقى نسله وذريته متسلسلين، فجميع الناس من ذرية نوح ﵇، وجعل له ثناء حسنا مستمرا إلى وقت الآخرين، وذلك لأنه محسن في عبادة الخالق، محسن إلى الخلق، وهذه سنته تعالى في المحسنين، أن ينشر لهم من الثناء على حسب إحسانهم.
Kâfirlerin tamamını boğdu, onun soyunu ve neslini devam eden kıldı; dolayısıyla bütün insanlar Nuh aleyhisselâm'ın zürriyetindendir. Sonradan gelen nesillere kadar devam edecek güzel bir övgü bıraktı. Bu da onun Yaratıcıya ibadette ihsan sahibi olması ve yaratılmışlara iyilik etmesindendir. Allah Teâlâ'nın ihsan sahipleri hakkındaki sünneti de budur; onların iyilikleri nispetinde haklarında güzel övgüler yayar.
10809. Metin
ودل قوله: {إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ} أن الإيمان أرفع منازل العباد وأنه مشتمل على جميع شرائع الدين وأصوله وفروعه، لأن الله مدح به خواص خلقه.
Allah Teâlâ'nın: {إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ} “Şüphesiz o, bizim mümin kullarımızdandır” buyruğu; imanın kulların en yüce mertebesi olduğuna, dinin bütün şeriatlarını, usul ve füruunu kapsadığına delalet eder; zira Allah yarattıklarının en seçkinlerini bununla övmüştür.
10810. Metin
{٨٣ - ١١٣} {وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لإبْرَاهِيمَ} إلى آخر القصة.
{83 - 113} {وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لإبْرَاهِيمَ} “Şüphesiz İbrahim de onun taraftarlarındandı...” kıssanın sonuna kadar.
10811. Metin
أي: وإن من شيعة نوح ﵇، ومن هو على طريقته في النبوة والرسالة، ودعوة الخلق إلى الله، وإجابة الدعاء، إبراهيم الخليل ﵇.
Yani: Nuh aleyhisselâm'ın yolundan gidenlerden, nübüvvet ve risalette, yaratılmışları Allah'a davet etmede ve duaların kabulünde onun tuttuğu yolu izleyenlerden biri de Halil İbrahim aleyhisselâm'dır.
10812. Metin
{إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ} من الشرك والشبه، والشهوات المانعة من تصور الحق، والعمل به، وإذا كان قلب العبد سليما، سلم من كل شر، وحصل له كل خير، ومن سلامته أنه سليم من غش الخلق وحسدهم، وغير ذلك من مساوئ الأخلاق، ولهذا نصح الخلق في الله، وبدأ بأبيه وقومه فقال: {إِذْ قَالَ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ} هذا استفهام بمعنى (١) الإنكار، وإلزام لهم بالحجة.
{إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ} “Hani o, Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti.” Şirkten, şüphelerden, hakkı idrak etmeye ve onunla amel etmeye engel olan arzulardan arınmış [bir kalp]. Bir kulun kalbi selim olursa her türlü şerden korunur ve her türlü hayra kavuşur. Kalbin selim olmasının bir göstergesi de insanları aldatmaktan, onlara haset etmekten ve diğer ahlaki kötülüklerden arınmış olmasıdır. Bundan dolayı o, Allah uğrunda insanlara samimiyetle nasihat etmiş, önce babası ve kavminden başlayarak şöyle demiştir: {إِذْ قَالَ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ} “Hani babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti.” Bu, inkâr ve onları delille bağlayıp susturma anlamı taşıyan bir sorudur.
10813. Metin
{أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ} أي: أتعبدون [من دونه] آلهة كذبا، ليست بآلهة، ولا تصلح للعبادة، فما ظنكم برب العالمين، أن يفعل بكم وقد عبدتم معه غيره؟ وهذا ترهيب لهم بالجزاء بالعقاب على الإقامة على شركهم.
{أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ} “Bir iftira ve yalan olarak Allah’tan başka ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani O'ndan başka, ilah olmayan ve ibadete layık bulunmayan yalan ilahlara mı tapıyorsunuz? Âlemlerin Rabbi hakkında zannınız nedir; O'nunla birlikte başkasına ibadet ettiğiniz halde size ne yapacağını sanıyorsunuz? Bu, şirklerinde ısrar etmeleri sebebiyle verilecek ceza ile onları korkutmadır.
10814. Metin
وما الذي ظننتم برب العالمين، من النقص حتى جعلتم له أندادا وشركاء.
Âlemlerin Rabbi hakkında hangi eksikliği zannettiniz ki O'na eşler ve ortaklar koştunuz?
10815. Metin
فأراد ﵇، أن يكسر أصنامهم، ويتمكن من ذلك، فانتهز الفرصة في حين غفلة منهم، لما ذهبوا إلى عيد من أعيادهم، فخرج معهم.
İbrahim aleyhisselâm onların putlarını kırmak ve buna imkân bulmak istedi. Bayramlarından birine gittiklerinde onların gaflet anını fırsat bilip onlarla birlikte çıktı.
10816. Metin
{فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ} في الحديث الصحيح: "لم يكذب إبراهيم ﵇ إلا ثلاث كذبات: قوله {إِنِّي سَقِيمٌ} وقوله {بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا} وقوله عن زوجته "إنها أختي" والقصد أنه تخلف عنهم، ليتم له الكيد بآلهتهم.
{فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ} “Yıldızlara bir göz attı da: ‘Ben gerçekten hastayım’ dedi.” Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselâm üç yalan hariç hiç yalan söylememiştir: {إِنِّي سَقِيمٌ} ‘Ben gerçekten hastayım’ sözü, {بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَذَا} ‘Bilakis bu işi onların şu büyüğü yapmıştır’ sözü ve eşi hakkında ‘O benim kız kardeşimdir’ demesi.” Buradaki maksat, ilahlarına kuracağı tuzağı tamamlayabilmek için onlardan geri kalmaktı.
10817. Metin
{فَـ} لهذا {تَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ} فلما وجد الفرصة.
{فَـ} Bu sebeple {تَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ} “arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.” O da fırsatı bulunca...
10818. Metin
{فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ} أي: أسرع إليها على وجه الخفية والمراوغة، {فَقَالَ} متهكما بها {أَلا تَأْكُلُونَ مَا لَكُمْ لا تَنْطِقُونَ} أي: فكيف يليق أن تعبد، وهي أنقص من الحيوانات، التي تأكل أو تكلم؟ فهذه جماد لا تأكل ولا تكلم.
{فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ} “Hemen gizlice onların ilahlarının yanına vardı;” yani gizlice ve kurnazca onların yanına sokuldu. Onlarla alay ederek {فَقَالَ} şöyle dedi: {أَلا تَأْكُلُونَ مَا لَكُمْ لا تَنْطِقُونَ} “Yemiyor musunuz? Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?” Yani yiyen veya konuşan hayvanlardan bile daha eksik olan bu varlıklara tapınmak nasıl uygun olabilir? Bunlar yemeyen ve konuşmayan cansız varlıklardır.