10898. Metin
وهي مكية
Bu sure Mekkîdir.
10899. Metin
{١ - ١١} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ * بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ * كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلاتَ حِينَ مَنَاصٍ * وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ * أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ * وَانْطَلَقَ الْمَلأ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ * مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلا اخْتِلاقٌ * أَؤُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ * أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ * أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الأسْبَابِ * جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الأحْزَابِ} .
{1 - 11} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ * بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ * كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلاتَ حِينَ مَنَاصٍ * وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ * أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ * وَانْطَلَقَ الْمَلأ مِنْهُمْ أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ * مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الآخِرَةِ إِنْ هَذَا إِلا اخْتِلاقٌ * أَؤُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ * أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ * أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الأسْبَابِ * جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الأحْزَابِ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Sâd. Şerefli ve öğüt dolu Kur’an’a andolsun! Bilakis inkâr edenler bir gurur ve ayrılık/düşmanlık içindedirler. Onlardan önce nice nesilleri helak ettik; onlar feryat ettiler, ama artık kurtuluş vakti değildi. Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da o kâfirler: ‘Bu, yalancı bir büyücüdür! İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu, çok şaşılacak bir şeydir!’ dediler. Onların ileri gelenleri: ‘Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin! Şüphesiz bu, istenen (arzu edilen) bir şeydir. Biz bunu son dinde de işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır. Zikir aramızdan ona mı indirildi?’ diyerek çekip gittiler. Hayır, onlar benim zikrimden şüphe içindedirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar! Yoksa o Azîz ve Vehhâb olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onların mıdır? Öyleyse sebeplere (göklere çıkan yollara) tırmansınlar bakalım! Onlar, o birleşik gruplardan (ahzâbdan) burada hezimete uğratılacak derme çatma bir ordudur.”
10900. Metin
هذا بيان من الله تعالى لحال القرآن، وحال المكذبين به معه ومع من جاء به، فقال: {ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ} أي: ذي القدر العظيم والشرف، المُذَكِّرِ للعباد كل ما يحتاجون إليه من العلم، بأسماء الله وصفاته وأفعاله، ومن العلم بأحكام الله الشرعية، ومن العلم بأحكام المعاد والجزاء، فهو مذكر لهم في أصول دينهم وفروعه.
Bu, Allah Teâlâ'nın Kur'an'ın durumunu, onu yalanlayanların Kur'an ve onu getiren zat karşısındaki hallerini açıklamasıdır. Şöyle buyurmuştur: {ص وَالْقُرْآنِ ذِي الذِّكْرِ} “Sâd. Şerefli ve öğüt dolu Kur’an’a andolsun!” Yani yüce bir kadr ve şerefe sahip olan; kullara Allah'ın isimleri, sıfatları ve fiilleri hakkındaki ilimden, Allah'ın şer'i hükümleri hakkındaki ilimden, ahiret ve ceza hükümleri hakkındaki ilimden muhtaç oldukları her şeyi hatırlatan Kur'an'a yemin olsun! Zira o, dinlerinin usul ve füruunda kendilerine hatırlatıcıdır.
10901. Metin
وهنا لا يحتاج إلى ذكر المقسم عليه، فإن حقيقة الأمر، أن المقسم به وعليه شيء واحد، وهو هذا القرآن، الموصوف بهذا الوصف الجليل، فإذا كان القرآن بهذا الوصف، علم ضرورة العباد إليه، فوق كل ضرورة، وكان الواجب عليهم تَلقِّيه بالإيمان والتصديق، والإقبال على استخراج ما يتذكر به منه.
Burada üzerine yemin edilen şeyin (muksemun aleyh) zikredilmesine ihtiyaç yoktur; zira işin hakikati şudur ki kendisiyle yemin edilen (muksemun bih) ile üzerine yemin edilen şey aynıdır; o da bu yüce vasıfla nitelenen Kur'an'dır. Kur'an bu vasıfta olunca, kulların ona olan ihtiyacının her türlü ihtiyacın üstünde olduğu anlaşılır ve onların görevi de onu iman ve tasdik ile karşılamak, onda hatırlatılan hususları çıkarıp anlamaya yönelmektir.
10902. Metin
فهدى الله من هدى لهذا، وأبى الكافرون به وبمن أنزله، وصار معهم {عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ} عزة وامتناع عن الإيمان به، واستكبار وشقاق له، أي: مشاقة ومخاصمة في رده وإبطاله، وفي القدح بمن جاء به.
Allah hidayet verdiği kimseleri buna muvaffak kıldı; onu ve onu indireni inkâr eden kâfirler ise bundan kaçındılar. Onların içinde {عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ} yani ona inanmaktan kaçınma gururu, kibir, düşmanlık, onu reddedip geçersiz kılmak ve onu getiren zatı karalamak için bir husumet ve çekişme meydana geldi.
10903. Metin
فتوعدهم بإهلاك القرون الماضية المكذبة بالرسل، وأنهم حين جاءهم الهلاك، نادوا واستغاثوا في صرف العذاب عنهم ولكن {وَلاتَ حِينَ مَنَاصٍ} أى: وليس الوقت، وقت خلاص مما وقعوا فيه، ولا فرج لما أصابهم، فَلْيَحْذَرْ هؤلاء أن يدوموا على عزتهم وشقاقهم، فيصيبهم ما أصابهم.
Böylece onları, peygamberleri yalanlayan geçmiş nesillerin helak edilmesiyle tehdit etti; nitekim helak kendilerine geldiğinde azabı üzerlerinden savmak için feryat edip yardım istediler, fakat {وَلاتَ حِينَ مَنَاصٍ} “artık kurtuluş vakti değildi.” Yani içine düştükleri şeyden kurtulma ve başlarına gelen felaketten bir ferahlığa çıkma vakti geçmişti. Bu kimseler de gurur ve düşmanlıklarında devam etmekten sakınsınlar; aksi takdirde onların başına gelenlerin bir benzeri kendilerinin de başına gelir.
10905. Metin
{وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ} أي: عجب هؤلاء المكذبون في أمر ليس محل عجب، أن جاءهم منذر منهم، ليتمكنوا من التلقي عنه، وليعرفوه حق المعرفة، ولأنه من قومهم، فلا تأخذهم النخوة القومية عن اتباعه، فهذا مما يوجب الشكر عليهم، وتمام الانقياد له.
{وَعَجِبُوا أَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ} “Kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar.” Yani bu yalanlayıcı kimseler, şaşılacak bir şey olmayan bir hususta hayrete düştüler; oysa kendisinden doğrudan bilgi alabilsinler, onu hakkıyla tanısınlar ve kendi kavimlerinden olduğu için kavmiyet taassubu onu izlemelerine engel olmasın diye içlerinden bir uyarıcı gelmiştir. Bu ise onlar üzerine şükretmeyi ve ona tam manasıyla boyun eğmeyi gerektiren bir durumdur.
10906. Metin
ولكنهم عكسوا القضية، فتعجبوا تعجب إنكار وَقَالُوا من كفرهم وظلمهم: {هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ}
Fakat onlar meseleyi tersine çevirerek inkâr yollu bir şaşkınlık gösterdiler ve küfürleri ile zulümlerinden ötürü şöyle dediler: {هَذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ} “Bu, yalancı bir büyücüdür!”
10907. Metin
وذنبه -عندهم- أنه {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا} أى: كيف ينهى عن اتخاذ الشركاء والأنداد، ويأمر بإخلاص العبادة لله وحده. {إِنَّ هَذَا} الذي جاء به {لَشَيْءٌ عُجَابٌ} أي: يقضي منه العجب لبطلانه وفساده.
Onların katında onun suçu {أَجَعَلَ الآلِهَةَ إِلَهًا وَاحِدًا} “İlahları tek bir ilah mı yaptı?” demeleridir; yani ortaklar ve putlar edinmeyi nasıl yasaklar da yalnızca Allah'a ibadeti ihlasla yerine getirmeyi emreder? Onun getirdiği {إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ} “Şüphesiz bu, çok şaşılacak bir şeydir!” Yani batıl ve tutarsız oluşundan ötürü insanı hayrete düşürecek bir şeydir.
10908. Metin
{وَانْطَلَقَ الْمَلأ مِنْهُمْ} المقبول قولهم، محرضين قومهم على التمسك بما هم عليه من الشرك. {أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ} أى: استمروا عليها، وجاهدوا نفوسكم في الصبر عليها وعلى عبادتها، ولا يردكم عنها راد، ولا يصدنكم عن عبادتها، صاد. {إِنَّ هَذَا} الذي جاء به محمد، من النهي عن عبادتها {لَشَيْءٌ يُرَادُ} أي: يقصد، أي: له قصد ونية غير صالحة في ذلك، وهذه شبهة لا تروج إلا على السفهاء، فإن من دعا إلى قول حق أو غير حق، لا يرد قوله بالقدح في نيته، فنيته وعمله له، وإنما يرد بمقابلته بما يبطله ويفسده، من الحجج والبراهين، وهم قصدهم، أن محمدا، ما دعاكم إلى ما دعاكم، إلا ليرأس فيكم، ويكون معظما عندكم، متبوعا.
Sözleri kabul gören {وَانْطَلَقَ الْمَلأ مِنْهُمْ} “onların ileri gelenleri,” kavimlerini bulundukları şirk üzere tutunmaya teşvik ederek: {أَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلَى آلِهَتِكُمْ} “‘Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin!’” diyerek gittiler. Yani onlar üzerinde sebat edin, onlara ve onlara tapmaya sabretmek için nefislerinizle mücadele edin; hiçbir engelleyici sizi onlardan vazgeçirmesin, hiçbir alıkoyucu sizi onlara kulluktan alıkoymasın! Muhammed'in onlara ibadeti yasaklama konusunda getirdiği {إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ} “Şüphesiz bu, istenen bir şeydir;” yani onun bunda uygunsuz bir gayesi ve niyeti vardır, dediler. Bu, ancak aklı kıt kimselere yutturulabilecek bir şüphedir. Zira ister hakka ister başka bir şeye çağırsın, bir davetçinin sözü niyetine dil uzatılarak reddedilmez; zira onun niyeti ve ameli kendisinedir. Söz ancak onu geçersiz kılan ve çürüten delil ve bürhanlarla karşı konularak reddedilir. Onların maksadı ise şuydu: ‘Muhammed sizi ancak üzerinize reis olmak, yanınızda yüceltilip peşinden gidilen bir lider haline gelmek için bu davete çağırmaktadır.’
10909. Metin
{مَا سَمِعْنَا بِهَذَا} القول الذي قاله، والدين الذي دعا إليه {فِي الْمِلَّةِ الآخِرَةِ} أي: في الوقت الأخير، فلا أدركنا عليه آباءنا، ولا آباؤنا أدركوا آباءهم عليه، فامضوا على الذي مضى عليه آباؤكم، فإنه الحق، وما هذا الذي دعا إليه محمد إلا اختلاق اختلقه، وكذب افتراه، وهذه أيضا شبهة من جنس شبهتهم الأولى، حيث ردوا الحق بما ليس بحجة لرد أدنى قول، وهو أنه قول مخالف لما عليه آباؤهم الضالون، فأين في هذا ما يدل على بطلانه؟.
Onun söylediği bu sözü ve davet ettiği bu dini {مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي الْمِلَّةِ الآخِرَةِ} “biz bunu son dinde de işitmedik.” Yani son zamanda bunu duymadık; ne biz atalarımızı bunun üzerinde gördük ne de atalarımız kendi atalarını bunun üzerinde buldu. Dolayısıyla atalarınızın üzerinde bulunduğu yolda yürüyün; zira hak olan odur. Muhammed'in davet ettiği bu şey ise ancak kendi uydurduğu bir yalan ve iftiradan ibarettir, dediler. Bu da ilk şüpheleri cinsinden bir şüphedir; zira hakkı, en basit bir sözü bile reddetmeye yaramayan bir gerekçeyle reddettiler ki o da sapık atalarının üzerinde bulunduğu duruma muhalif bir söz olmasıdır. Peki bunda onun bâtıl olduğuna delalet eden ne vardır?
10910. Metin
{أَءُنزلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا} أي: ما الذي فضله علينا، حتى ينزل الذكر عليه من دوننا، ويخصه الله به؟ وهذه أيضا شبهة، أين البرهان فيها على رد ما قاله؟ وهل جميع الرسل إلا بهذا الوصف، يَمُنُّ الله عليهم برسالته، ويأمرهم بدعوة الخلق إلى الله، ولهذا، لما كانت هذه الأقوال الصادرة منهم لا يصلح شيء منها لرد ما جاء به الرسول، أخبر تعالى من أين صدرت، وأنهم {فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي} ليس عندهم علم ولا بينة.
{أَءُنزلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا} “Zikir aramızdan ona mı indirildi?” Yani onu bizden üstün kılan nedir ki zikir bizim dışımızda ona indiriliyor ve Allah onu buna tahsis ediyor? Bu da bir şüphedir; onun söylediğini reddetmeye dair bunda nasıl bir delil olabilir? Bütün peygamberler zaten bu vasıfta değil midir; Allah risaletiyle onlara lütufta bulunur ve insanları Kendisine davet etmelerini emreder. Bundan dolayı, kendilerinden sadır olan bu sözlerin hiçbiri Resul'ün getirdiği hakikati reddetmeye elverişli olmayınca, Allah Teâlâ bu sözlerin nereden kaynaklandığını bildirerek onların {فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي} “benim zikrimden şüphe içinde” olduklarını, yanlarında hiçbir ilim ve açık delil bulunmadığını haber vermiştir.
10911. Metin
فلما وقعوا في الشك وارتضوا به، وجاءهم الحق الواضح، وكانوا جازمين بإقامتهم على شكهم، قالوا ما قالوا من تلك الأقوال لدفع الحق، لا عن بينة من أمرهم، وإنما ذلك من باب الائتفاك منهم.
Onlar şüpheye düşüp buna razı olduklarında, kendilerine apaçık hak geldiğinde ve şüphelerinde ısrar etmeye kesin kararlı olduklarında; hakkı savuşturmak için bu sözleri söylediler. Bunu açık bir delile dayanarak değil, sırf kendi iftiraları kabilinden söylediler.
10912. Metin
ومن المعلوم، أن من هو بهذه الصفة يتكلم عن شك وعناد، إن قوله غير مقبول، ولا قادح أدنى قدح في الحق، وأنه يتوجه عليه الذم واللوم بمجرد كلامه، ولهذا توعدهم بالعذاب فقال: {بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ} أي: قالوا هذه الأقوال، وتجرأوا عليها، حيث كانوا ممتعين في الدنيا، لم يصبهم من عذاب الله شيء، فلو ذاقوا عذابه، لم يتجرأوا.
Malumdur ki bu sıfatta olup şüphe ve inatla konuşan kimsenin sözü kabul edilmez, hakka en ufak bir zarar veremez ve sırf bu sözü sebebiyle kınama ve yergiye müstahak olur. Bundan dolayı Allah onları azapla tehdit ederek şöyle buyurdu: {بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ} “Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar!” Yani bu sözleri söylediler ve buna cüret ettiler; çünkü dünyada nimetlendirilmişlerdi ve Allah'ın azabından hiçbir şey kendilerine isabet etmemişti. Şayet O'nun azabını tatsalardı buna asla cüret edemezlerdi.
10913. Metin
{أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ} فيعطون منها من شاءوا، ويمنعون منها من شاءوا، حيث قالوا: {أَءُنزلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا} أي: هذا فضله تعالى ورحمته، وليس ذلك بأيديهم حتى يتحجروا على الله.
{أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ} “Yoksa o Azîz ve Vehhâb olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?” ki ondan dilediklerine versinler, dilediklerine engel olsunlar da: {أَءُنزلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا} “Zikir aramızdan ona mı indirildi?” desinler? Yani bu Allah Teâlâ'nın lütfu ve rahmetidir; Allah'a sınır koyacak şekilde bu onların ellerinde değildir.
10914. Metin
{أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} بحيث يكونون قادرين على ما يريدون. {فَلْيَرْتَقُوا فِي الأسْبَابِ} الموصلة لهم إلى السماء، فيقطعوا الرحمة عن رسول الله، فكيف يتكلمون، وهم أعجز خلق الله وأضعفهم بما تكلموا به؟! أم قصدهم التحزب والتجند، والتعاون على نصر الباطل وخذلان الحق؟ وهو الواقع فإن هذا المقصود لا يتم لهم، بل سعيهم خائب، وجندهم مهزوم، ولهذا قال: {جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الأحْزَابِ}
{أَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا} “Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onların mıdır?” ki diledikleri her şeye güç yetirebilsinler? {فَلْيَرْتَقُوا فِي الأسْبَابِ} “Öyleyse sebeplere tırmansınlar bakalım!” Yani kendilerini semaya ulaştıracak yollara çıksınlar da Allah'ın Resulü'nden rahmeti kessinler! Allah'ın en aciz ve en zayıf kulları oldukları halde bu söyledikleri sözleri nasıl konuşabilirler?! Yoksa maksatları fırkalaşmak, ordu kurmak, bâtıla yardım edip hakkı yüzüstü bırakmak için yardımlaşmak mıdır? Vaki olan da budur; ancak bu maksatları asla gerçekleşmeyecek, bilakis çabaları boşa çıkacak ve orduları hezimete uğrayacaktır. Bundan dolayı: {جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الأحْزَابِ} “Onlar, o birleşik gruplardan burada hezimete uğratılacak bir ordudur” buyurmuştur.
10915. Metin
{١٢ - ١٥} {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الأوْتَادِ * وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأيْكَةِ أُولَئِكَ الأحْزَابُ * إِنْ كُلٌّ إِلا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ * وَمَا يَنْظُرُ هَؤُلاءِ إِلا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ} .
{12 - 15} {كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الأوْتَادِ * وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأيْكَةِ أُولَئِكَ الأحْزَابُ * إِنْ كُلٌّ إِلا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ * وَمَا يَنْظُرُ هَؤُلاءِ إِلا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ} “Onlardan önce Nuh kavmi, Âd ve kazıklar sahibi Firavun da yalanlamıştı. Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da... İşte o birleşik gruplar bunlardı. Onların hepsi peygamberleri yalanladı da azabım (üzerlerine) hak oldu. Bunlar da ancak bir an bile gecikmesi olmayan tek bir çığlığı beklemektedirler.”
10916. Metin
يحذرهم تعالى أن يفعل بهم ما فعل بالأمم من قبلهم، الذين كانوا أعظم قوة منهم وتحزبا على الباطل، {قَوْم نُوحٍ وَعَاد} قوم هود {وَفِرْعَوْنُ ذُو الأوْتَادِ} أى: الجنود العظيمة، والقوة الهائلة.
Allah Teâlâ kendilerinden önce geçen, kuvvet bakımından kendilerinden daha büyük ve bâtıl üzerinde daha çok birleşmiş olan ümmetlere yaptığını bunlara da yapmaktan onları sakındırmaktadır: {قَوْم نُوحٍ وَعَاد} Nuh kavmi, Hûd'un kavmi olan Âd {وَفِرْعَوْنُ ذُو الأوْتَادِ} “ve kazıklar sahibi Firavun;” yani büyük ordulara ve muazzam bir kuvvete sahip olan [Firavun].
10917. Metin
{وَثَمُود} قوم صالح، {وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأيْكَةِ} أي: الأشجار والبساتين الملتفة، وهم قوم شعيب، {أُولَئِكَ الأحْزَابُ} الذين اجتمعوا بقوتهم وعَدَدِهمْ وعُدَدِهمْ على رد الحق، فلم تغن عنهم شيئا.
Salih'in kavmi olan {وَثَمُود} Semûd, {وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأيْكَةِ} Lût kavmi ve birbirine sarılmış ağaçlar ile bahçeler sahibi Eyke halkı -ki onlar Şuayb'ın kavmidir-; {أُولَئِكَ الأحْزَابُ} “İşte o birleşik gruplar bunlardı.” Onlar hakkı reddetmek üzere güçleri, sayıları ve teçhizatlarıyla bir araya gelmişlerdi; ancak bunlar kendilerine hiçbir fayda sağlamadı.
10918. Metin
{إِنْ كُلُّ} من هؤلاء {إِلا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ} عليهم {عِقَابِ} الله، وهؤلاء، ما الذي يطهرهم ويزكيهم، أن لا يصيبهم ما أصاب أولئك.
Bunların {إِنْ كُلُّ} “hepsi peygamberleri yalanladı da,” Allah'ın {عِقَابِ} cezası üzerlerine {فَحَقَّ} “hak oldu.” Şunları öncekilerin başına gelenlerden koruyup temize çıkaracak olan şey nedir ki?
10919. Metin
فلينتظروا {صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ} أي: من رجوع ورد، تهلكهم وتستأصلهم إن أقاموا على ما هم عليه.
Eğer bulundukları hal üzere ısrar ederlerse, kendilerini helak edip köklerini kazıyacak, geri dönüşü ve savuşturulması mümkün olmayan {صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ} “bir an bile gecikmesi olmayan tek bir çığlığı” beklesinler!
10920. Metin
{١٦ - ١٧} {وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ} .
{16 - 17} {وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ} “Ve dediler ki: ‘Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim payımızı bize çabucak ver!’”
10921. Metin
أي: قال هؤلاء المكذبون، من جهلهم ومعاندتهم الحق، مستعجلين للعذاب: {رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا} أي: قسطنا وما قسم لنا من العذاب عاجلا {قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ} ولَجُّوا في هذا القول، وزعموا أنك يا محمد، إن كنت صادقا، فعلامة صدقك أن تأتينا بالعذاب، فقال لرسوله:
Yani bu yalanlayıcılar; cehaletleri ve hakka inat etmeleri sebebiyle azabın çarçabuk gelmesini isteyerek şöyle dediler: {رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا} “Rabbimiz! Bizim payımızı bize çabucak ver!” Yani azaptan bize düşen hissemizi {قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ} “hesap gününden önce” peşin olarak ver! Bu sözde inat edip: ‘Ey Muhammed, eğer doğru sözlü isen senin doğruluğunun alameti bize azabı getirmendir’ iddiasında bulundular. Bunun üzerine Allah Resulü'ne şöyle buyurdu:
10922. Metin
{اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} .
{اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} “Onların söylediklerine sabret!”
10923. Metin
{اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} كما صبر مَنْ قبلك من الرسل، فإن قولهم لا يضر الحق شيئا، ولا يضرونك في شيء، وإنما يضرون أنفسهم.
Senden önceki peygamberlerin sabrettiği gibi {اصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ} “onların söylediklerine sabret!” Zira onların sözleri hakka hiçbir zarar veremez, sana da hiçbir şekilde zarar dokunduramaz; onlar ancak kendilerine zarar verirler.
10924. Metin
{١٧ - ٢٠} {وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُدَ ذَا الأيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ * إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالإشْرَاقِ * وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ * وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ} .
{17 - 20} {وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُدَ ذَا الأيْدِ إِنَّهُ أَوَّابٌ * إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالإشْرَاقِ * وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ * وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ} “Kuvvet sahibi kulumuz Dâvûd’u hatırla! Şüphesiz o, daima (Allah’a) yönelen biriydi. Doğrusu biz, dağları onun emrine boyun eğdirdik; akşam ve sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu halde (onun emrine verdik); her biri ona yönelip dönmekteydi. Onun mülkünü güçlendirdik; ona hikmet ve hakkı batıldan ayıran hitabet (hüküm verme yeteneği) verdik.”
10925. Metin
لما أمر الله رسوله بالصبر على قومه، أمره أن يستعين على الصبر بالعبادة لله وحده، ويتذكر حال العابدين، كما قال في الآية الأخرى: {فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا}
Allah Resulü'ne kavmine karşı sabretmeyi emrettiğinde, yalnızca Allah'a ibadet etmek suretiyle sabır için yardım dilemesini ve ibadet ehlinin halini hatırlamasını emretti; nitekim diğer ayette şöyle buyurmuştur: {فَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا} “Onların söylediklerine sabret; güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et!”
10926. Metin
ومن أعظم العابدين، نبي الله داود ﵊ {ذَا الأيْدِ} (١) أي: القوة العظيمة على عبادة الله تعالى، في بدنه وقلبه. {إِنَّهُ أَوَّابٌ} أي: رجَّاع إلى الله في جميع الأمور بالإنابة إليه، بالحب والتأله، والخوف والرجاء، وكثرة التضرع والدعاء، رجاع إليه عندما يقع منه بعض الخلل، بالإقلاع والتوبة النصوح.
İbadet ehlinin en büyüklerinden biri de Allah'ın peygamberi Dâvûd aleyhisselâm'dır. O {ذَا الأيْدِ} “kuvvet sahibiydi;” yani bedeninde ve kalbinde Allah Teâlâ'ya ibadet hususunda büyük bir güce sahipti. {إِنَّهُ أَوَّابٌ} “Şüphesiz o, daima yönelen biriydi;” yani sevgi, kulluk, korku, ümit, çokça yakarış ve dua ile her işinde Allah'a yönelip O'na dönerdi. Kendisinden ufak bir hata sadır olduğunda da derhal vazgeçip nasuh tövbesiyle O'na yönelirdi.
10927. Metin
ومن شدة إنابته لربه وعبادته، أن سخر الله الجبال معه، تسبح معه بحمد ربها {بِالْعَشِيِّ وَالإشْرَاقِ} أول النهار وآخره.
Rabbine yönelişinin ve ibadetinin derecesinden ötürü, Allah dağları onun emrine boyun eğdirmişti; {بِالْعَشِيِّ وَالإشْرَاقِ} günün başında ve sonunda Rablerinin hamdiyle onunla beraber tesbihte bulunurlardı.
10928. Metin
{و} سخر {الطَّيْرَ مَحْشُورَةً} معه مجموعة {كُلٌّ} من الجبال والطير، لله تعالى {أَوَّابٌ} امتثالا لقوله تعالى: {يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ} فهذه مِنَّةُ الله عليه بالعبادة.
{و} Aynı şekilde toplu halde {الطَّيْرَ مَحْشُورَةً} “kuşları da” onun yanında topladı; dağlar ve kuşların {كُلٌّ} “her biri” Allah Teâlâ'nın: {يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ} “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla birlikte tesbih edin!” buyruğuna uyarak Allah Teâlâ'ya {أَوَّابٌ} “yönelip dönmekteydi.” İşte bu, Allah'ın ibadet konusunda ona olan bir lütfudur.
10929. Metin
ثم ذكر منته عليه بالملك العظيم فقال: {وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ} أي: قويناه بما أعطيناه من الأسباب وكثرة الْعَدَد والْعُدَدِ التي بها قوَّى الله ملكه، ثم ذكر منته عليه بالعلم فقال: {وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ} أي: النبوة والعلم العظيم، {وَفَصْلَ الْخِطَابِ} أي: الخصومات بين الناس.
Sonra Allah ona olan büyük mülk ve hâkimiyet lütfunu zikrederek şöyle buyurdu: {وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ} “Onun mülkünü güçlendirdik.” Yani Allah'ın onun mülkünü kuvvetlendirdiği sebepler, çok sayıda insan gücü ve teçhizat vermek suretiyle onu güçlendirdik.1 Sonra ona olan ilim lütfunu zikrederek şöyle buyurdu: {وَآتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ} “Ve ona hikmet verdik.” Yani peygamberlik ve yüce bir ilim [verdik], {وَفَصْلَ الْخِطَابِ} “ve hakkı batıldan ayıran hitap [yeteneği verdik].” Yani insanlar arasındaki anlaşmazlıkları [hükme bağlama kabiliyeti verdik].
10930. Metin
{٢١ - ٢٦} {وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ * إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُدَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاءِ الصِّرَاطِ * إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ * قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ وَظَنَّ دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ * فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ * يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الأرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ} .
{21 - 26} {وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ * إِذْ دَخَلُوا عَلَى دَاوُدَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاءِ الصِّرَاطِ * إِنَّ هَذَا أَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ * قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ إِلا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ وَظَنَّ دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ * فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ * يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الأرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ} “Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mabedin duvarına tırmanıp aşmışlardı. Dâvûd’un yanına girdiklerinde o bunlardan korktu. Dediler ki: ‘Korkma! Biz iki davacıyız; birimiz diğerine haksızlık etti. Şimdi sen aramızda adaletle hükmet, haktan sapma ve bizi dosdoğru yola ilet! Gerçekten bu benim kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum var. Böyleyken: Onu da bana ver dedi ve konuşmada beni bastırdı.’ (Dâvûd) dedi ki: ‘Andolsun, senin tek koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Doğrusu ortakların çoğu birbirine haksızlık eder; ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır. Onlar da ne kadar azdır!’ Dâvûd kendisini imtihan ettiğimizi anladı da hemen Rabbinden bağışlanma diledi, rükû ederek (secdeye) kapandı ve (Rabbine) yöneldi. Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek vardır. Ey Dâvûd! Şüphesiz biz seni yeryüzünde bir halife kıldık; öyleyse insanlar arasında adaletle hükmet ve nefsin arzusuna uyma! Yoksa bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak ki Allah’ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unuttuklarından dolayı çetin bir azap vardır.”
10931. Metin
لما ذكر تعالى أنه آتى نبيه داود الفصل في الخطاب بين الناس، وكان معروفا بذلك مقصودا، ذكر تعالى نبأ خصمين اختصما عنده في قضية جعلهما الله فتنة لداود، وموعظة لخلل ارتكبه، فتاب الله عليه، وغفر له، وقيض له هذه القضية، فقال لنبيه محمد ﷺ: {وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ} فإنه نبأ عجيب {إِذْ تَسَوَّرُوا} على داود {الْمِحْرَابَ} أي: محل عبادته من غير إذن ولا استئذان، ولم يدخلوا عليه مع باب، فلذلك لما دخلوا عليه بهذه الصورة، فزع منهم وخاف، فقالوا له: نحن {خَصْمَانِ} فلا تخف {بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ} بالظلم {فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ} أي: بالعدل، ولا تمل مع أحدنا {وَلا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاءِ الصِّرَاطِ}
Allah Teâlâ peygamberi Dâvûd'a insanlar arasında hakkı batıldan ayıran hüküm verme yeteneğini verdiğini ve onun bununla tanınıp kendisine başvurulduğunu zikrettikten sonra; Allah'ın Dâvûd için bir imtihan kıldığı ve işlediği bir kusur için öğüt yaptığı iki davacının haberini anlattı. Allah onun tövbesini kabul edip kendisini bağışlamış ve ona bu davayı takdir buyurmuştu. Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurdu: {وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ} “Sana o davacıların haberi geldi mi?” Zira bu şaşılacak bir haberdir. {إِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ} “Hani mabedin duvarına tırmanıp aşmışlardı;” yani izin ve müsaade almaksızın, kapıdan da girmeyerek Dâvûd'un ibadet ettiği yere tırmanmışlardı. Bu şekilde ansızın içeri girdiklerinde Dâvûd ürktü ve onlardan korktu. Onlar ise kendisine: Biz iki {خَصْمَانِ} “davacıyız,” korkma! {بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ} Haksızlık ederek “birimiz diğerine tecavüz etti.” {فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ} “Aramızda adaletle hükmet,” hiçbirimize meyletme, {وَلا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَى سَوَاءِ الصِّرَاطِ} “haktan sapma ve bizi dosdoğru yola ilet!” dediler.
10932. Metin
والمقصود من هذا، أن الخصمين قد عرف أن قصدهما الحق الواضح الصرف، وإذا كان ذلك، فسيقصان (١) عليه نبأهما بالحق، فلم يشمئز نبي الله داود من وعظهما له، ولم يؤنبهما.
Buradaki maksat, iki davacının niyetlerinin apaçık ve halis hakkı bulmak olduğunun anlaşılmasıdır. Durum böyle olunca, haberlerini ona hak ile anlatacaklardı. Bu yüzden Allah'ın peygamberi Dâvûd onların kendisine öğüt vermesinden rahatsız olmadı ve onları azarlamadı.
10933. Metin
فقال أحدهما: {إِنَّ هَذَا أَخِي} نص على الأخوة في الدين أو النسب أو الصداقة، لاقتضائها عدم البغي، وأن بغيه الصادر منه أعظم من غيره. {لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً} أي: زوجة، وذلك خير كثير، يوجب عليه القناعة بما آتاه الله.
İçlerinden biri dedi ki: {إِنَّ هَذَا أَخِي} “Gerçekten bu benim kardeşimdir.” Din, nesep veya dostluk kardeşliğini özellikle belirtti; zira bu haksızlık etmemeyi gerektirir ve ondan sadır olan tecavüz başkalarından çok daha ağırdır. {لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً} “Onun doksan dokuz koyunu (eşi) var;” bu ise Allah'ın kendisine verdikleriyle yetinmesini gerektiren pek çok bir hayırdır.
10934. Metin
{وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ} فطمع فيها {فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا} أي: دعها لي، وخلها في كفالتي. {وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ} أي: غلبني في القول، فلم يزل بي حتى أدركها أو كاد.
{وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ} “Benimse bir tek koyunum var.” Ona da göz dikti ve {فَقَالَ أَكْفِلْنِيهَا} “Onu da bana ver dedi;” yani onu bana bırak, benim sorumluluğuma ver. {وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ} “Ve konuşmada beni bastırdı;” yani sözleriyle bana üstün geldi; neredeyse onu elimden alana veya alacak noktaya getirene kadar peşimi bırakmadı.
10935. Metin
فقال داود - لما سمع كلامه - ومن المعلوم من السياق السابق من كلامهما، أن هذا هو الواقع، فلهذا لم يحتج أن يتكلم الآخر، فلا وجه للاعتراض بقول القائل: " لم حكم داود، قبل أن يسمع كلام الخصم الآخر "؟ {لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ} وهذه عادة الخلطاء والقرناء الكثير منهم، فقال: {وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ} لأن الظلم من صفة النفوس. {إِلا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} فإن ما معهم من الإيمان والعمل الصالح، يمنعهم من الظلم. {وَقَلِيلٌ مَا هُمْ} كما قال تعالى {وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ} {وَظَنَّ دَاوُدُ} حين حكم بينهما {أَنَّمَا فَتَنَّاهُ} أي: اختبرناه ودبرنا عليه هذه القضية ليتنبه {فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ} لما صدر منه، {وَخَرَّ رَاكِعًا} أي: ساجدا {وَأَنَابَ} لله تعالى بالتوبة النصوح والعبادة.
Dâvûd onun sözünü işitince -ki konuşmalarının önceki akışından gerçeğin bu olduğu anlaşıldığından diğerinin konuşmasına ihtiyaç kalmamıştı; dolayısıyla ‘Dâvûd diğer hasmı dinlemeden nasıl hüküm verdi?’ diyenin itirazının bir dayanağı yoktur- şöyle dedi: {لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَى نِعَاجِهِ} “Andolsun, senin tek koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir.” Bu pek çok ortağın ve arkadaşın âdetidir. Şöyle buyurdu: {وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ} “Doğrusu ortakların çoğu birbirine haksızlık eder;” çünkü zulüm nefislerin özelliğidir. {إِلا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} “Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesnadır;” zira sahip oldukları iman ve salih amel onları zulümden alıkoyar. {وَقَلِيلٌ مَا هُمْ} “Onlar da ne kadar azdır!” Nitekim Allah Teâlâ: {وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ} “Kullarımdan şükredenler pek azdır” buyurmuştur. Dâvûd aralarında hüküm verince {وَظَنَّ دَاوُدُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ} “kendisini imtihan ettiğimizi anladı;” yani uyansın diye kendisini sınayıp bu meseleyi önüne getirdiğimizi kavradı. Kendisinden sadır olan kusurdan ötürü {فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ} “Rabbinden bağışlanma diledi,” {وَخَرَّ رَاكِعًا} yani secdeye kapandı {وَأَنَابَ} ve samimi bir tövbe ve ibadetle Allah Teâlâ'ya yöneldi.
10936. Metin
{فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ} الذي صدر منه، وأكرمه الله بأنواع الكرامات، فقال: {وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى} أي: منزلة عالية، وقربة منا، {وَحُسْنَ مَآبٍ} أي: مرجع.
Kendisinden sadır olan şeyi {فَغَفَرْنَا لَهُ ذَلِكَ} “biz de ona bağışladık.” Allah ona türlü ikramlarda bulundu ve şöyle buyurdu: {وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى} “Şüphesiz yanımızda onun için bir yakınlık,” yani yüksek bir mertebe ve katımızda yakınlık vardır, {وَحُسْنَ مَآبٍ} “ve güzel bir gelecek (dönüş yeri) vardır.”
10937. Metin
وهذا الذنب الذي صدر من داود ﵇، لم يذكره الله لعدم الحاجة إلى ذكره، فالتعرض له من باب التكلف، وإنما الفائدة ما قصه الله علينا من لطفه به وتوبته وإنابته، وأنه ارتفع محله، فكان بعد التوبة أحسن منه قبلها.
Dâvûd aleyhisselâm'dan sadır olan bu kusuru, zikredilmesine ihtiyaç bulunmadığından Allah anmamıştır; dolayısıyla bunu kurcalamak tekellüf (lüzumsuz zorlama) kabilindendir. Asıl faydalı olan, Allah'ın ona olan lütfunu, onun tövbesini ve yönelişini, mertebesinin yükselip tövbeden sonraki halinin önceki halinden daha güzel olduğunu bize anlatmış olmasıdır.
10938. Metin
{يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الأرْضِ} تنفذ فيها القضايا الدينية والدنيوية، {فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ} أي: العدل، وهذا لا يتمكن منه، إلا بعلم بالواجب، وعلم بالواقع، وقدرة على تنفيذ الحق، {وَلا تَتَّبِعِ الْهَوَى} فتميل مع أحد، لقرابة أو صداقة أو محبة، أو بغض للآخر {فَيُضِلَّكَ} الهوى {عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} ويخرجك عن الصراط المستقيم، {إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} خصوصا المتعمدين منهم، {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ} فلو ذكروه ووقع خوفه في قلوبهم، لم يميلوا مع الهوى الفاتن.
{يَا دَاوُدُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الأرْضِ} “Ey Dâvûd! Şüphesiz biz seni yeryüzünde bir halife kıldık” [ki] orada dinî ve dünyevî hükümleri uygulayasın. {فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ} “O halde insanlar arasında hak ile” yani adaletle “hükmet!” Bu ise ancak gerekeni bilmek, vakıayı bilmek ve hakkı uygulamaya güç yetirmekle mümkün olur. {وَلا تَتَّبِعِ الْهَوَى} “Heva ve hevese uyma!” [Aksi takdirde] akrabalık, dostluk yahut sevgi sebebiyle veya diğer tarafa duyulan nefretten ötürü birine meyletmiş olursun1; {فَيُضِلَّكَ} “sonra bu” heva “seni” {عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} “Allah’ın yolundan saptırır” ve dosdoğru yoldan çıkarır. {إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ} “Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlar” -özellikle de bunu bilerek ve kasten yapanlar- {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ} “hesap gününü unuttuklarından dolayı onlar için şiddetli bir azap vardır.” Şayet onlar o günü hatırlayıp korkusu kalplerine yerleşmiş olsaydı, insanı baştan çıkaran heva ve hevese meyletmezlerdi.
10939. Metin
{٢٧ - ٢٩} {وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ * أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الأرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ * كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الألْبَابِ} .
{27 - 29} {وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالأرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلا ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ * أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الأرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ * كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الألْبَابِ} “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. O kâfirlere ateşten bir veyl (yazıklar) olsun! Yoksa biz iman edip salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa takva sahiplerini yoldan çıkan günahkârlar gibi mi kılacağız? Bu, ayetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
10940. Metin
يخبر تعالى عن تمام حكمته في خلقه السماوات والأرض، وأنه لم يخلقهما باطلا أي: عبثا ولعبا من غير فائدة ولا مصلحة.
Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmasındaki hikmetinin eksiksizliğini, onları boş yere, yani hiçbir fayda ve maslahat olmaksızın boş bir gaye ve oyun olsun diye yaratmadığını haber vermektedir.
10941. Metin
{ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا} بربهم، حيث ظنوا ما لا يليق بجلاله. {فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ} فإنها التي تأخذ الحق منهم، وتبلغ منهم كل مبلغ.
{ذَلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Bu, inkâr edenlerin zannıdır;” yani Rablerine karşı O'nun celaline layık olmayan zanda bulunanların [zannıdır]. {فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ} “O kâfirlere ateşten bir veyl olsun!” Zira onlardan hakkı alacak ve kendilerine en ağır şekilde tesir edecek olan odur.
10942. Metin
وإنما خلق الله السماوات والأرض بالحق وللحق، فخلقهما ليعلم العباد كمال علمه وقدرته وسعة سلطانه، وأنه تعالى وحده المعبود، دون من لم يخلق مثقال ذرة من السماوات والأرض، وأن البعث حق، وسيفصل الله بين أهل الخير والشر.
Aksine Allah gökleri ve yeri hak ile ve hak için yaratmıştır. Kullar O'nun ilminin, kudretinin ve hükümranlığının genişliğinin kemalini bilsinler; göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey yaratamamış olanların değil, yalnızca Allah Teâlâ'nın ibadete layık olduğunu, yeniden dirilişin hak olduğunu ve Allah'ın hayır ehli ile şer ehli arasını ayıracağını anlasınlar diye yaratmıştır.
10943. Metin
ولا يظن الجاهل بحكمة الله أن يسوي الله بينهما في حكمه، ولهذا قال: {أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الأرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ} هذا غير لائق بحكمتنا وحكمنا.
Allah'ın hikmetini bilmeyen bir cahil, Allah'ın hükmünde bu iki grubu bir tutacağını zannetmesin. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {أَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الأرْضِ أَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ} “Yoksa biz iman edip salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa takva sahiplerini yoldan çıkan günahkârlar gibi mi kılacağız?” Böyle bir şey bizim hikmetimize ve hükmümüze asla yakışmaz.
10944. Metin
{كِتَابٌ أَنزلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ} فيه خير كثير، وعلم غزير، فيه كل هدى من ضلالة، وشفاء من داء، ونور يستضاء به في الظلمات، وكل حكم يحتاج إليه المكلفون، وفيه من الأدلة القطعية على كل مطلوب، ما كان به أجل كتاب طرق العالم منذ أنشأه الله.
{كِتَابٌ أَنزلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ} “Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” Onda pek çok hayır ve bol ilim vardır; onda sapıklıktan kurtaran her türlü hidayet, hastalıklara şifa, karanlıklarda aydınlatan bir nur ve mükelleflerin muhtaç olduğu her hüküm mevcuttur. Onda her bir meseleye dair kesin deliller vardır ki bu özelliğiyle Allah'ın yarattığı günden bu yana âleme gelen en yüce kitaptır.
10945. Metin
{لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ} أي: هذه الحكمة من إنزاله، ليتدبر الناس آياته، فيستخرجوا علمها ويتأملوا أسرارها وحكمها، فإنه بالتدبر فيه والتأمل لمعانيه، وإعادة الفكر فيها مرة بعد مرة، تدرك بركته وخيره، وهذا يدل على الحث على تدبر القرآن، وأنه من أفضل الأعمال، وأن القراءة المشتملة على التدبر أفضل من سرعة التلاوة التي لا يحصل بها هذا المقصود.
{لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ} “Ayetlerini iyice düşünsünler diye;” yani onun indiriliş hikmeti budur; insanlar ayetlerini tefekkür edip düşünsünler, ilmini çıkarsınlar, sırlarını ve hikmetlerini teemmül etsinler diye. Çünkü Kur'an üzerinde tefekkür etmek, manalarını düşünmek ve zihni tekrar tekrar onun üzerinde yormakla onun bereketi ve hayrı idrak edilir. Bu durum Kur'an'ı tefekkür etmeye teşvike, bunun amellerin en faziletlilerinden olduğuna ve düşünerek okumanın bu maksadın hasıl olmadığı hızlı okumadan çok daha üstün olduğuna delalet eder.
10946. Metin
{وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الألْبَابِ} أي: أولو العقول الصحيحة، يتذكرون بتدبرهم لها كل علم ومطلوب، فدل هذا على أنه بحسب لب الإنسان وعقله يحصل له التذكر والانتفاع بهذا الكتاب.
{وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الألْبَابِ} “Ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye;” yani selim akıl sahipleri onu tefekkür etmek suretiyle her türlü ilmi ve arzu edilen hakikati hatırlarlar. Bu da insanın aklı ve idraki nispetinde bu Kitap'tan öğüt alıp faydalanabileceğine delalet eder.
10947. Metin
{٣٠ - ٤٠} {وَوَهَبْنَا لِدَاوُدَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ * إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ * فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ * رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالأعْنَاقِ * وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ * قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لا يَنْبَغِي لأحَدٍ مِنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ * فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ * وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ * وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الأصْفَادِ * هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ * وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ} .
{30 - 40} {وَوَهَبْنَا لِدَاوُدَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ * إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ * فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ * رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالأعْنَاقِ * وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ * قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لا يَنْبَغِي لأحَدٍ مِنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ * فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ * وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ * وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الأصْفَادِ * هَذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ * وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ} “Biz Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık. Ne güzel kuldu o! Şüphesiz o, daima (Allah’a) yönelen biriydi. Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip duran cins koşu atları sunulmuştu. O dedi ki: ‘Gerçekten ben mal sevgisini Rabbimin zikrinden ötürü sevdim.’ Nihayet (güneş) perdenin ardına gizlendi. ‘Onları bana geri getirin!’ dedi. Bunun üzerine bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya (kılıçla vurup kesmeye) başladı. Andolsun biz Süleyman’ı imtihan ettik ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık; sonra o yine (Rabbine) yöneldi. Dedi ki: ‘Rabbim! Beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk (hükümranlık) bağışla! Şüphesiz Sen, lütfu pek bol olansın.’ Bunun üzerine rüzgârı onun emrine boyun eğdirdik; onun emriyle dilediği yere tatlı tatlı eserdi. Şeytanları da; her bir bina ustasını ve dalgıcı... Ve zincirlerle birbirine bağlanmış diğerlerini de (onun emrine verdik). ‘İşte bu bizim bağışımızdır; artık ister hesapsızca ver, ister tut!’ Şüphesiz yanımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek vardır.”
10948. Metin
لما أثنى تعالى على داود، وذكر ما جرى له ومنه، أثنى على ابنه سليمان ﵉ فقال: {وَوَهَبْنَا لِدَاوُدَ سُلَيْمَانَ} أي: أنعمنا به عليه، وأقررنا به عينه.
Allah Teâlâ Dâvûd'u övüp onun başına gelen ve kendisinden sadır olan halleri zikrettikten sonra, oğlu Süleyman'ı aleyhimesselâm överek şöyle buyurdu: {وَوَهَبْنَا لِدَاوُدَ سُلَيْمَانَ} “Biz Dâvûd’a Süleyman’ı bağışladık;” yani onu kendisine bir nimet olarak ihsan ettik ve onunla gözünü aydın kıldık.
10949. Metin
{نِعْمَ الْعَبْدُ} سليمان ﵇، فإنه اتصف بما يوجب المدح، وهو {إِنَّهُ أَوَّابٌ} أي: رجَّاع إلى الله في جميع أحواله، بالتأله والإنابة، والمحبة والذكر والدعاء والتضرع، والاجتهاد في مرضاة الله، وتقديمها على كل شيء.
Süleyman aleyhisselâm {نِعْمَ الْعَبْدُ} “ne güzel kuldu;” zira övgüyü gerektiren vasıfla nitelenmiştir ki o da: {إِنَّهُ أَوَّابٌ} “Şüphesiz o, daima yönelen biriydi.” Yani kulluk, yöneliş, sevgi, zikir, dua, yakarış, Allah'ın rızasını kazanmak için gayret gösterme ve O'nun rızasını her şeyin önüne geçirme suretiyle her halinde Allah'a dönen biriydi.
10950. Metin
ولهذا، لما عرضت عليه الخيل الجياد السبق الصافنات أي: التي من وصفها الصفون، وهو رفع إحدى قوائمها عند الوقوف، وكان لها منظر رائق، وجمال معجب، خصوصا للمحتاج إليها كالملوك، فما زالت تعرض عليه حتى غابت الشمس في الحجاب، فألهته عن صلاة المساء وذكره.
Bundan dolayı, kendisine hızlı koşan cins yarış atları, yani dururken bir ayağını tırnağı üzerine diken safinât (asil) atlar sunulduğunda -ki özellikle hükümdarlar gibi onlara ihtiyaç duyanlar için son derece göz alıcı bir manzaraya ve hayranlık uyandırıcı bir güzelliğe sahiptiler- güneş perdenin ardında kayboluncaya kadar onlar kendisine sunulmaya devam etti; derken bu durum onu akşam namazından ve Allah'ı zikretmekten alıkoydu.
10951. Metin
فقال ندما على ما مضى منه، وتقربا إلى الله بما ألهاه عن ذكره، وتقديما لحب الله على حب غيره: {إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ} وضمن {أحببت} معنى {آثرت} أي: آثرت حب الخير، الذي هو المال عموما، وفي هذا الموضع المراد الخيل {عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ}
Bunun üzerine kendisinden geçen bu durumdan ötürü pişmanlık duyarak, kendisini Allah'ın zikrinden alıkoyan şeyle Allah'a yaklaşmak ve Allah sevgisini başkalarının sevgisine tercih etmek maksadıyla şöyle dedi: {إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ} “Gerçekten ben mal sevgisini...” Burada ‘sevdim’ kelimesi ‘tercih ettim’ manasını içermektedir; yani genel olarak mal, burada ise özel olarak atlar demek olan hayır sevgisini {عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ} “(güneş) perdenin ardına gizleninceye kadar Rabbimin zikrine tercih ettim.”
10953. Metin
{رُدُّوهَا عَلَيَّ} فردوها {فَطَفِقَ} فيها {مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالأعْنَاقِ} أي: جعل يعقرها بسيفه، في سوقها وأعناقها.
{رُدُّوهَا عَلَيَّ} “‘Onları bana geri getirin!’” dedi; onları geri getirdiler. {فَطَفِقَ} Bunun üzerine {مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالأعْنَاقِ} “bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya (kılıçtan geçirmeye) başladı;” yani kılıcıyla onların bacaklarını ve boyunlarını kesip kurban etmeye koyuldu.
10954. Metin
{وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ} أي: ابتليناه واختبرناه بذهاب ملكه وانفصاله عنه بسبب خلل اقتضته الطبيعة البشرية، {وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا} أي: شيطانا قضى الله وقدر أن يجلس على كرسي ملكه، ويتصرف في الملك في مدة فتنة سليمان، {ثُمَّ أَنَابَ} سليمان إلى الله تعالى وتاب.
{وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ} “Andolsun biz Süleyman’ı imtihan ettik;” yani beşerî tabiatın gerektirdiği bir kusur sebebiyle mülkünün elinden gitmesi ve ondan ayrılmasıyla onu sınadık. {وَأَلْقَيْنَا عَلَى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا} “Ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık;” yani Allah'ın takdiriyle Süleyman'ın imtihan müddeti boyunca onun saltanat tahtına oturan ve mülkünde tasarruf eden bir şeytan bıraktık. {ثُمَّ أَنَابَ} “Sonra o yine (Rabbine) yöneldi;” yani Süleyman Allah Teâlâ'ya tövbe edip yöneldi.
10955. Metin
فـ {قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لا يَنْبَغِي لأحَدٍ مِنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ} فاستجاب الله له وغفر له، ورد عليه ملكه، وزاده ملكا لم يحصل لأحد من بعده، وهو تسخير الشياطين له، يبنون ما يريد، ويغوصون له في البحر، يستخرجون الدر والحلي، ومن عصاه منهم قرنه في الأصفاد وأوثقه.
Bunun üzerine {قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لا يَنْبَغِي لأحَدٍ مِنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ} “Dedi ki: ‘Rabbim! Beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk bağışla! Şüphesiz Sen, lütfu pek bol olansın.’” Allah da onun duasına icabet etti, onu bağışladı, mülkünü kendisine geri verdi ve kendisinden sonra hiç kimseye nasip olmayan fazladan bir hükümranlık bahşetti ki o da şeytanların onun emrine boyun eğdirilmesidir. Onlar dilediği binaları inşa eder, onun için denize dalarak inci ve ziynetleri çıkarırlardı; içlerinden kendisine isyan edeni ise zincirlere vurup bağlardı.
10956. Metin
وقلنا له: {هَذَا عَطَاؤُنَا} فَقَرَّ به عينا {فَامْنُنْ} على من شئت، {أَوْ أَمْسِكْ} من شئت {بِغَيْرِ حِسَابٍ} أي: لا حرج عليك في ذلك ولا حساب، لعلمه تعالى بكمال عدله، وحسن أحكامه، ولا تحسبن هذا لسليمان في الدنيا دون الآخرة، بل له في الآخرة خير عظيم.
Ona şöyle buyurduk: {هَذَا عَطَاؤُنَا} “‘İşte bu bizim bağışımızdır;’” bununla gözün aydın olsun! Dilediğine {فَامْنُنْ} “ver,” dilediğinden de {أَوْ أَمْسِكْ} “tut;” {بِغَيْرِ حِسَابٍ} “hesapsızca!” Yani adaletinin kemalini ve hükümlerinin güzelliğini Allah Teâlâ bildiği için bunda sana hiçbir vebal ve hesap yoktur. Bunun yalnızca Süleyman için dünyada verilip ahirette verilmediğini de sanma; bilakis onun için ahirette de çok büyük bir hayır vardır.
10957. Metin
ولهذا قال: {وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ} أي: هو من المقربين عند الله المكرمين بأنواع الكرامات لله.
Bundan dolayı: {وَإِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفَى وَحُسْنَ مَآبٍ} “Şüphesiz yanımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir gelecek vardır” buyurmuştur; yani o, Allah katında yakın kılınan ve Allah'ın türlü ikramlarıyla taltif edilen kullardandır.
10958. Metin
فصل فيما تبين لنا من الفوائد والحكم في قصة داود وسليمان ﵉
Dâvûd ve Süleyman aleyhimesselâm'ın kıssasında bize açıklığa kavuşan faydalar ve hikmetlere dair fasıl
10959. Metin
فمنها: أن الله تعالى يقص على نبيه محمد ﷺ أخبار من قبله، ليثبت فؤاده وتطمئن نفسه، ويذكر له من عباداتهم وشدة صبرهم وإنابتهم، ما يشوقه إلى منافستهم، والتقرب إلى الله الذي تقربوا له، والصبر على أذى قومه، ولهذا - في هذا الموضع - لما ذكر الله ما ذكر من أذية قومه وكلامهم فيه وفيما جاء به، أمره بالصبر، وأن يذكر عبده داود فيتسلى به.
Bu faydalardan biri şudur: Allah Teâlâ kalbi pekişsin ve gönlü mutmain olsun diye Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e kendisinden öncekilerin haberlerini anlatmaktadır. Onların ibadetlerini, sabırlarının şiddetini ve yönelişlerini kendisine zikretmektedir ki onlarla yarışmaya, onların yaklaştığı Allah'a yaklaşmaya ve kavminin eziyetlerine sabretmeye şevk duysun. Bundan dolayı bu makamda Allah kavminin eziyetlerini, onun ve getirdiği din hakkındaki sözlerini zikrettikten sonra ona sabretmeyi ve kulu Dâvûd'u hatırlayarak teselli bulmasını emretmiştir.
10960. Metin
ومنها: أن الله تعالى يمدح ويحب القوة في طاعته، قوة القلب والبدن، فإنه يحصل منها من آثار الطاعة وحسنها وكثرتها، ما لا يحصل مع الوهن وعدم القوة، وأن العبد ينبغي له تعاطي أسبابها، وعدم الركون إلى الكسل والبطالة المخلة بالقوى المضعفة للنفس.
Bir diğeri: Allah Teâlâ Kendisine itaatte kalbin ve bedenin kuvvetli olmasını över ve sever. Çünkü kuvvetle, zayıflık ve güçsüzlük durumunda elde edilemeyecek derecede güzel, çok ve tesirli ibadet semereleri hasıl olur. Dolayısıyla kulun bu kuvvetin sebeplerine sarılması, kuvveti zedeleyen ve nefsi zayıflatan tembellik ve atalete meyletmemesi gerekir.
10961. Metin
ومنها: أن الرجوع إلى الله في جميع الأمور، من أوصاف أنبياء الله وخواص خلقه، كما أثنى الله على داود وسليمان بذلك، فليقتد بهما المقتدون، وليهتد بهداهم السالكون {أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهِ}
Bir diğeri: Her meselede Allah'a dönmek, Allah'ın peygamberlerinin ve seçkin kullarının vasıflarındandır; nitekim Allah Dâvûd ve Süleyman'ı bununla övmüştür. Öyleyse uyanlar onlara uysun, Hakk'a yönelenler onların hidayetiyle yol bulsun: {أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهِ} “İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir; öyleyse sen de onların hidayetine uy!”
10962. Metin
ومنها: ما أكرم الله به نبيه داود ﵇، من حسن الصوت العظيم، الذي جعل الله بسببه الجبال الصم، والطيور البهم، يجاوبنه إذا رجَّع صوته بالتسبيح، ويسبحن معه بالعشي والإشراق.
Bir diğeri: Allah'ın peygamberi Dâvûd aleyhisselâm'a bahşettiği muazzam güzel sestir. Allah bu ses sebebiyle sağır dağları ve dilsiz kuşları, o sesini tesbih ile dalgalandırdığında ona karşılık verir kılmış; akşam ve sabah onunla birlikte tesbihte bulunmuşlardır.
10963. Metin
ومنها: أن من أكبر نعم الله على عبده، أن يرزقه العلم النافع، ويعرف الحكم والفصل بين الناس، كما امتن الله به على عبده داود ﵇.
Bir diğeri: Allah'ın kuluna olan en büyük nimetlerinden biri, ona faydalı ilim vermesi ve insanlar arasında hüküm verip davaları çözme kabiliyetini öğretmesidir; nitekim Allah bunu kulu Dâvûd aleyhisselâm'a lütfetmiştir.
10964. Metin
ومنها: اعتناء الله تعالى بأنبيائه وأصفيائه عندما يقع منهم بعض الخلل بفتنته إياهم وابتلائهم بما به يزول عنهم المحذور، ويعودون إلى أكمل من حالتهم الأولى، كما جرى لداود وسليمان ﵉.
Bir diğeri: Allah Teâlâ'nın peygamberleri ve seçkin kullarından ufak bir kusur sadır olduğunda, sakıncalı durumu ortadan kaldıracak ve onları önceki hallerinden daha mükemmel bir konuma döndürecek bir imtihan ve sınama ile onlara özel ihtimam göstermesidir; nitekim Dâvûd ve Süleyman aleyhimesselâm'ın başına gelen de budur.
10965. Metin
ومنها: أن الأنبياء صلوات الله وسلامه عليهم معصومون من الخطأ فيما يبلغون عن الله تعالى، لأن مقصود الرسالة لا يحصل إلا بذلك، وأنه قد يجري منهم بعض مقتضيات الطبيعة من المعاصي، ولكن الله يتداركهم ويبادرهم بلطفه.
Bir diğeri: Peygamberler -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- Allah Teâlâ'dan tebliğ ettikleri hususlarda hatadan masumdurlar; çünkü risaletin maksadı ancak bununla hasıl olur. Ancak beşerî tabiatın gereği olarak kendilerinden bazı sürçmeler sadır olabilir; fakat Allah lütfuyla derhal onların imdadına yetişir ve onları düzeltir.
10966. Metin
ومنها: أن داود ﵇، [كان] في أغلب أحواله ملازما محرابه لخدمة ربه، ولهذا تسور الخصمان عليه المحراب، لأنه كان إذا خلا في محرابه لا يأتيه أحد، فلم يجعل كل وقته للناس، مع كثرة ما يرد عليه من الأحكام، بل جعل له وقتا يخلو فيه بربه، وتقر عينه بعبادته، وتعينه على الإخلاص في جميع أموره.
Bir diğeri: Dâvûd aleyhisselâm çoğu hallerinde Rabbine ibadet etmek için mabedine çekilirdi. İki davacının mabedin duvarına tırmanması da bundandır; zira o mabedinde baş başa kaldığında yanına kimse giremezdi. Kendisine intikal eden hükümlerin çokluğuna rağmen bütün vaktini insanlara ayırmamış, aksine Rabbiyle baş başa kalacağı, ibadetiyle gözünün aydın olacağı ve bütün işlerinde ihlaslı olmasına yardım edecek özel bir vakit ayırmıştı.
10967. Metin
ومنها: أنه ينبغي استعمال الأدب في الدخول على الحكام وغيرهم، فإن الخصمين لما دخلا على داود في حالة غير معتادة ومن غير الباب المعهود، فزع منهم، واشتد عليه ذلك، ورآه غير لائق بالحال.
Bir diğeri: Hâkimlerin ve diğer insanların yanına girerken edep kurallarına riayet etmek gerekir. Nitekim o iki davacı alışılmadık bir şekilde ve bilinen kapıdan girmeyerek Dâvûd'un yanına geldiklerinde, Dâvûd onlardan ürkmüş, bu durum kendisine ağır gelmiş ve bunu o hale uygun görmemiştir.
10968. Metin
ومنها: أنه لا يمنع الحاكم من الحكم بالحق سوء أدب الخصم وفعله ما لا ينبغي.
Bir diğeri: Davacının edepsizliği ve uygunsuz davranışı, hâkimi hak ile hüküm vermekten alıkoymamalıdır.
10969. Metin
ومنها: كمال حلم داود ﵇، فإنه ما غضب عليهما حين جاءاه بغير استئذان، وهو الملك، ولا انتهرهما، ولا وبخهما.
Bir diğeri: Dâvûd aleyhisselâm'ın hilminin kemalidir; zira hükümdar olduğu halde izinsiz yanına girdiklerinde onlara kızmamış, onları azarlamamış ve paylamamıştır.
10970. Metin
ومنها: جواز قول المظلوم لمن ظلمه "أنت ظلمتني" أو "يا ظالم" ونحو ذلك أو باغ علي لقولهما: {خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ}
Bir diğeri: Zulme uğrayanın, kendisine zulmedene: “Sen bana zulmettin” veya “Ey zalim!” veyahut “Bana haksızlık etti” gibi sözler söylemesinin caiz olmasıdır; nitekim onların: {خَصْمَانِ بَغَى بَعْضُنَا عَلَى بَعْضٍ} “Biz iki davacıyız; birimiz diğerine haksızlık etti” sözü buna delildir.
10971. Metin
ومنها: أن الموعوظ والمنصوح، ولو كان كبير القدر، جليل العلم، إذا نصحه أحد، أو وعظه، لا يغضب، ولا يشمئز، بل يبادره بالقبول والشكر، فإن الخصمين نصحا داود فلم يشمئز ولم يغضب ولم يثنه ذلك عن الحق، بل حكم بالحق الصرف.
Bir diğeri: Kendisine öğüt ve nasihat verilen kimse, mertebesi ne kadar yüce, ilmi ne kadar büyük olursa olsun, biri kendisine nasihat ettiğinde kızmamalı, rahatsız olmamalı, bilakis bunu kabul ve şükranla karşılamalıdır. Nitekim o iki hasım Dâvûd'a nasihat ettiğinde o ne rahatsız oldu ne öfkelendi ne de bu durum onu haktan çevirdi; aksine halis hak ile hükmetti.
10972. Metin
ومنها: أن المخالطة بين الأقارب والأصحاب، وكثرة التعلقات الدنيوية المالية، موجبة للتعادي بينهم، وبغي بعضهم على بعض، وأنه لا يرد عن ذلك إلا استعمال تقوى الله، والصبر على الأمور، بالإيمان والعمل الصالح، وأن هذا من أقل شيء في الناس.
Bir diğeri: Akrabalar ve arkadaşlar arasındaki içli dışlı ortaklıklar ile dünyevi ve mali bağların çokluğu aralarında düşmanlığa ve birbirlerine haksızlık etmelerine yol açar. Bunu ancak Allah korkusunu gözetmek ve iman ile salih amel sayesinde olaylara sabretmek engeller; bu ise insanlar arasında pek az bulunan bir özelliktir.
10973. Metin
ومنها: أن الاستغفار والعبادة، خصوصا الصلاة، من مكفرات الذنوب، فإن الله، رتب مغفرة ذنب داود على استغفاره وسجوده.
Bir diğeri: İstiğfar ve ibadetlerin -özellikle namazın- günahlara kefaret olmasıdır; nitekim Allah Dâvûd'un kusurunun bağışlanmasını onun istiğfarına ve secdesine bağlamıştır.
10974. Metin
ومنها: إكرام الله لعبده داود وسليمان، بالقرب منه، وحسن الثواب، وأن لا يظن أن ما جرى لهما منقص لدرجتهما عند الله تعالى، وهذا من تمام لطفه بعباده المخلصين، أنه إذا غفر لهم وأزال أثر ذنوبهم، أزال الآثار المترتبة عليه كلها، حتى ما يقع في قلوب الخلق، فإنهم إذا علموا ببعض ذنوبهم، وقع في قلوبهم نزولهم عن درجتهم الأولى، فأزال الله تعالى هذه الآثار، وما ذاك بعزيز على الكريم الغفار.
Bir diğeri: Allah'ın kulları Dâvûd ve Süleyman'ı Kendisine yakınlıkla ve güzel mükafatla taltif etmesi, başlarına gelenlerin Allah katındaki derecelerini düşürdüğünün zannedilmemesidir. Bu, Allah'ın ihlaslı kullarına olan lütfunun kemalindendir; zira onları bağışlayıp günahlarının izini sildiğinde, onun neticesi olan bütün eserleri de ortadan kaldırır; hatta insanların kalplerinde oluşabilecek şeyleri bile siler. Çünkü insanlar onların bazı kusurlarını bildiklerinde kalplerinde ilk derecelerinden düştükleri hissi uyanabilir; işte Allah Teâlâ bu izleri de gidermiştir. Bu ise Kerîm ve Gaffâr olan [Allah] için hiç de zor değildir.
10975. Metin
ومنها: أن الحكم بين الناس مرتبة دينية، تولاها رسل الله وخواص خلقه، وأن وظيفة القائم بها الحكم بالحق ومجانبة الهوى، فالحكم بالحق يقتضي العلم بالأمور الشرعية، والعلم بصورة القضية المحكوم بها، وكيفية إدخالها في الحكم الشرعي، فالجاهل بأحد الأمرين لا يصلح للحكم، ولا يحل له الإقدام عليه.
Bir diğeri: İnsanlar arasında hüküm vermenin dini bir makam olması, bunu Allah'ın peygamberlerinin ve seçkin kullarının üstlenmiş bulunmasıdır. Bu görevi yürüten kimsenin vazifesi hak ile hükmetmek ve heva ve hevesten kaçınmaktır. Hak ile hükmetmek ise şer'i meseleleri bilmeyi, hükme konu olan davanın durumunu kavramayı ve onu şer'i hükmün altına nasıl sokacağını bilmeyi gerektirir. Bu iki husustan birini bilmeyen kimse hüküm vermeye ehil değildir ve buna kalkışması da kendisine helal olmaz.
10976. Metin
ومنها: أنه ينبغي للحاكم أن يحذر الهوى، ويجعله منه على بال، فإن النفوس لا تخلو منه، بل يجاهد نفسه بأن يكون الحق مقصوده، وأن يلقي عنه وقت الحكم كل محبة أو بغض لأحد الخصمين.
Bir diğeri: Hâkimin heva ve hevesten sakınması ve bunu daima hatırında tutması gerektiğidir; zira nefisler bundan uzak kalmaz. Aksine maksadı hak olacak şekilde nefsiyle mücadele etmeli, hüküm anında davacılardan birine duyabileceği her türlü sevgi veya kini bir kenara bırakmalıdır.
10977. Metin
ومنها: أن سليمان ﵇ من فضائل داود، ومن منن الله عليه حيث وهبه له، وأن من أكبر نعم الله على عبده، أن يهب له ولدا صالحا، فإن كان عالما، كان نورا على نور.
Bir diğeri: Süleyman aleyhisselâm'ın Dâvûd'un faziletlerinden ve Allah'ın ona bağışlaması hasebiyle Dâvûd'a olan nimetlerinden biri olmasıdır. Allah'ın kuluna olan en büyük nimetlerinden biri de ona salih bir evlat bağışlamasıdır; şayet o evlat bir de âlim olursa nur üstüne nur olur.
10978. Metin
ومنها: ثناء الله تعالى على سليمان ومدحه في قوله {نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ}
Bir diğeri: Allah Teâlâ'nın: {نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ} “Ne güzel kuldu o! Şüphesiz o, daima yönelen biriydi” buyruğunda Süleyman'a sena etmesi ve onu övmesidir.
10979. Metin
ومنها: كثرة خير الله وبره بعبيده، أن يمن عليهم بصالح الأعمال ومكارم الأخلاق، ثم يثني عليهم بها، وهو المتفضل الوهاب.
Bir diğeri: Allah'ın hayrının ve kullarına olan iyiliğinin çokluğudur; öyle ki onlara salih amelleri ve ahlaki güzellikleri lütfeder, sonra da bunları yaptıkları için onları över. Lütfu bol ve hibe eden yalnızca O'dur.
10980. Metin
ومنها: تقديم سليمان محبة الله تعالى على محبة كل شيء.
Bir diğeri: Süleyman'ın Allah Teâlâ'nın sevgisini her şeyin sevgisinin önüne geçirmesidir.
10981. Metin
ومنها: أن كل ما أشغل العبد عن الله، فإنه مشئوم مذموم، فَلْيُفَارِقْه ولْيُقْبِلْ على ما هو أنفع له.
Bir diğeri: Kulu Allah'tan alıkoyan her şeyin uğursuz ve yerilmiş olmasıdır; bu sebeple kul onu terk etmeli ve kendisi için daha faydalı olana yönelmelidir.
10982. Metin
ومنها: القاعدة المشهورة "من ترك شيئا لله عوضه الله خيرا منه" فسليمان ﵇ عقر الجياد الصافنات المحبوبة للنفوس، تقديما لمحبة الله، فعوضه الله خيرا من ذلك، بأن سخر له الريح الرخاء اللينة، التي تجري بأمره إلى حيث أراد وقصد، غدوها شهر، ورواحها شهر، وسخر له الشياطين، أهل الاقتدار على الأعمال التي لا يقدر عليها الآدميون.
Bir diğeri: Meşhur olan “Kim Allah için bir şeyi terk ederse, Allah ona ondan daha hayırlısını verir” kaidesidir. Süleyman aleyhisselâm Allah sevgisini öne alarak nefislerin çok sevdiği o asil cins atları kurban edince, Allah ona bundan daha hayırlısını vererek emriyle dilediği ve yöneldiği yere tatlı tatlı esen, sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol olan rüzgârı ve insanların güç yetiremeyeceği işleri yapmaya muktedir olan şeytanları onun emrine vermiştir.
10983. Metin
ومنها: أن تسخير الشياطين لا يكون لأحد بعد سليمان ﵇.
Bir diğeri: Şeytanların boyun eğdirilmesinin Süleyman aleyhisselâm'dan sonra hiç kimseye nasip olmayacağıdır.
10984. Metin
ومنها: أن سليمان ﵇، كان ملكا نبيا، يفعل ما أراد، ولكنه لا يريد إلا العدل، بخلاف النبي العبد، فإنه تكون إرادته تابعة لأمر الله، فلا يفعل ولا يترك إلا بالأمر، كحال نبينا محمد ﷺ، وهذه الحال أكمل.
Bir diğeri: Süleyman aleyhisselâm'ın dilediğini yapabilen bir hükümdar-peygamber olmasıdır; ancak o adaletten başka bir şey istemezdi. Kul-peygamber ise böyle değildir; onun iradesi bizzat Allah'ın emrine tâbidir, emredilmedikçe hiçbir şey yapmaz ve terk etmez; nitekim Peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in hali böyledir ve bu hal daha mükemmeldir.
10985. Metin
{٤١ - ٤٤} {وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ * ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ} .
{41 - 44} {وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ * ارْكُضْ بِرِجْلِكَ هَذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ} “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine: ‘Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti. ‘Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su!’”
10986. Metin
أي: {وَاذْكُرْ} في هذا الكتاب ذي الذكر {عَبْدَنَا أَيُّوبَ} بأحسن الذكر، وأثن عليه بأحسن الثناء، حين أصابه الضر، فصبر على ضره، فلم يشتك لغير ربه، ولا لجأ إلا إليه.
Yani bu şerefli Kitap'ta {وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ} “kulumuz Eyyûb’u” en güzel şekilde an ve ona en güzel övgüyle sena et! Hani ona bir darlık ve hastalık dokunmuştu da o bu sıkıntıya sabretmiş, Rabbinden başkasına şikâyette bulunmamış ve yalnızca O'na sığınmıştı.
10987. Metin
فـ {نَادَى رَبَّهُ} داعيا، وإليه لا إلى غيره شاكيا، فقال: رب {أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ} أي: بأمر مشق متعب معذب، وكان سلط على جسده فنفخ فيه حتى تقرح، ثم تقيح بعد ذلك واشتد به الأمر، وكذلك هلك أهله وماله.
Dua ederek ve başkasına değil yalnızca O'na şikâyetini arz ederek {نَادَى رَبَّهُ} “Rabbine seslendi” ve: Rabbim, {أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ} “Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” dedi; yani meşakkatli, yorucu ve elem verici bir durum dokundurdu. Şeytan onun bedenine musallat kılınmış, ona üflemiş ve nihayet vücudu yaralarla dolmuştu; sonra iltihaplanıp durumu ağırlaşmıştı; aynı şekilde ailesi ve malı da helak olmuştu.
10988. Metin
فقيل له: {ارْكُضْ بِرِجْلِكَ} أي: اضرب الأرض بها، لينبع لك منها عين تغتسل منها وتشرب، فيذهب عنك الضر والأذى، ففعل ذلك، فذهب عنه الضر، وشفاه الله تعالى.
Bunun üzerine kendisine şöyle denildi: {ارْكُضْ بِرِجْلِكَ} “Ayağını yere vur!” Yani ayağını yere vur ki oradan senin için yıkanıp içeceğin bir pınar fışkırsın da üzerindeki darlık ve eziyet gitsin. O da bunu yaptı; böylece üzerindeki sıkıntı gitti ve Allah Teâlâ ona şifa verdi.
10989. Metin
{وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ * وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وَلا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ} .
{وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ * وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وَلا تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ} “Katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha bağışladık. ‘Eline bir demet (sap) al, onunla vur da yeminini bozma!’ Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! Şüphesiz o, daima (Allah’a) yönelen biriydi.”
10990. Metin
{وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ} قيل: إن الله تعالى أحياهم له {وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ} في الدنيا، وأغناه الله، وأعطاه مالا عظيما {رَحْمَةً مِنَّا} بعبدنا أيوب، حيث صبر فأثبناه من رحمتنا ثوابا عاجلا وآجلا. {وَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ} أي: وليتذكر أولو العقول بحالة أيوب ويعتبروا، فيعلموا أن من صبر على الضر، أن الله تعالى يثيبه ثوابا عاجلا وآجلا ويستجيب دعاءه إذا دعاه.
{وَوَهَبْنَا لَهُ أَهْلَهُ} “Ona ailesini bağışladık;” denildi ki: Allah Teâlâ dünyada onları onun için diriltti {وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ} “ve onlarla beraber bir mislini daha verdi.” Allah onu zengin kıldı ve kendisine büyük bir mal verdi; {رَحْمَةً مِنَّا} “katımızdan bir rahmet olarak;” kulumuz Eyyûb'a sabrettiği için rahmetimizden peşin ve gecikmeli olarak mükafat verdik. {وَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ} “Ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere;” yani akıl sahipleri Eyyûb'un haliyle düşünüp ibret alsınlar ve bilsinler ki sıkıntıya sabredene Allah Teâlâ dünyada ve ahirette mükafat verir, Kendisine dua ettiğinde de duasına icabet eder.
10991. Metin
{وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا} أي حزمة شماريخ {فَاضْرِبْ بِهِ وَلا تَحْنَثْ}
{وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا} “Eline bir demet al;” yani hurma dalı demeti al, {فَاضْرِبْ بِهِ وَلا تَحْنَثْ} “onunla vur da yeminini bozma!”
10992. Metin
قال المفسرون: وكان في مرضه وضره، قد غضب على زوجته في بعض الأمور، فحلف: لئن شفاه الله ليضربنها مائة جلدة، فلما شفاه الله، وكانت امرأته صالحة محسنة إليه، رحمها الله ورحمه، فأفتاه أن يضربها بضغث فيه مائة شمراخ ضربة واحدة، فيبر في يمينه.
Müfessirler şöyle demişlerdir: O, hastalığı ve darlığı esnasında bazı meselelerden ötürü eşine kızmış ve: ‘Eğer Allah bana şifa verirse ona mutlaka yüz sopa vuracağım’ diye yemin etmişti. Allah kendisine şifa verince -hanımı da salih ve kendisine çok iyilik eden biri olduğu için- Allah ona da hanımına da merhamet etti ve yüz ince çöpü bulunan bir demetle ona tek bir defa vurmasını ve böylece yeminini yerine getirmiş olmasını ona fetva verdi.
10993. Metin
{إِنَّا وَجَدْنَاهُ} أي: أيوب {صَابِرًا} أي: ابتليناه بالضر العظيم، فصبر لوجه الله تعالى. {نِعْمَ الْعَبْدُ} الذي كمل مراتب العبودية، في حال السراء والضراء، والشدة والرخاء.
Biz Eyyûb'u {إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا} “gerçekten sabırlı bulduk;” yani onu büyük bir darlıkla imtihan ettik de Allah rızası için sabretti. Varlıkta ve darlıkta, zorlukta ve kolaylıkta kulluk mertebelerini tamamlayan o zat {نِعْمَ الْعَبْدُ} “ne güzel kuldu!”
10994. Metin
{إِنَّهُ أَوَّابٌ} أي: كثير الرجوع إلى الله، في مطالبه الدينية والدنيوية، كثير الذكر لربه والدعاء، والمحبة والتأله.
{إِنَّهُ أَوَّابٌ} “Şüphesiz o, daima yönelen biriydi;” yani dini ve dünyevi taleplerinde Allah'a çokça yönelen, Rabbini çokça zikreden, dua eden, O'nu seven ve O'na kulluk eden biriydi.
10995. Metin
{٤٥ - ٤٧} {وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُولِي الأيْدِي وَالأبْصَارِ * إِنَّا أَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ * وَإِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الأخْيَارِ} .
{45 - 47} {وَاذْكُرْ عِبَادَنَا إبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ أُولِي الأيْدِي وَالأبْصَارِ * إِنَّا أَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ * وَإِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الأخْيَارِ} “Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla! Gerçekten biz onları, ahiret yurdunu düşünüp hatırlama hasletiyle ihlaslı (seçkin) kıldık. Şüphesiz onlar katımızda seçilmiş hayırlı kimselerdendir.”
10996. Metin
يقول تعالى: {وَاذْكُرْ عِبَادَنَا} الذين أخلصوا لنا العبادة ذكرا حسنا، {إِبْرَاهِيمَ} الخليل {و} ابنه {إِسْحَاقَ وَ} ابن ابنه {يَعْقُوبَ أُولِي الأيْدِي} أي: القوة على عبادة الله تعالى {وَالأبْصَار} أي: البصيرة في دين الله. فوصفهم بالعلم النافع، والعمل الصالح الكثير.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: Bize ibadeti ihlasla yapan {وَاذْكُرْ عِبَادَنَا} kullarımızı güzel bir övgüyle an: Halil {إِبْرَاهِيمَ} İbrahim'i, oğlu {إِسْحَاقَ} İshak'ı ve torunu {يَعْقُوبَ} Yakub'u! Onlar {أُولِي الأيْدِي} “güçlü kimselerdi;” yani Allah Teâlâ'ya ibadette kuvvet sahibiydiler, {وَالأبْصَار} “ve basiretliydiler;” yani Allah'ın dininde basiret sahibiydiler. Böylece onları faydalı ilim ve çokça salih amel ile vasfetmiştir.
10997. Metin
{إِنَّا أَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ} عظيمة، وخصيصة جسيمة، وهي: {ذِكْرَى الدَّارِ} جعلنا ذكرى الدار الآخرة في قلوبهم، والعمل لها صفوة وقتهم، والإخلاص والمراقبة لله وصفهم الدائم، وجعلناهم ذكرى الدار يتذكر بأحوالهم المتذكر، ويعتبر بهم المعتبر، ويذكرون بأحسن الذكر.
Biz onları büyük bir haslet ve yüce bir özellikle {إِنَّا أَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ} seçkin kıldık; o da: {ذِكْرَى الدَّارِ} “ahiret yurdunu hatırlamadır.” Ahiret yurdunun hatırasını kalplerine yerleştirdik, onun için ameli vakitlerinin en seçkin gayesi yaptık, ihlası ve Allah'a murakabeyi onların daimi vasfı kıldık. Yine onları ahiret yurdunun hatırlatıcısı kıldık ki öğüt alan onların haliyle öğüt alsın, ibret alan onlarla ibretlensin ve kendileri en güzel övgülerle anılsınlar.
10998. Metin
{وَإِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ} الذين اصطفاهم الله من صفوة خلقه، {الأخْيَارِ} الذين لهم كل خلق كريم، وعمل مستقيم.
{وَإِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ} “Şüphesiz onlar katımızda seçilmiş kimselerdendir;” yani Allah'ın yarattıklarının en seçkinleri arasından seçip çıkardığı kimselerdendir; {الأخْيَارِ} “hayırlılardandır;” her türlü kerim ahlaka ve dosdoğru amele sahip olan kimselerdendir.
10999. Metin
{٤٨ - ٤٩} {وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِنَ الأخْيَارِ * هَذَا ذِكْرُ} .
{48 - 49} {وَاذْكُرْ إِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِنَ الأخْيَارِ * هَذَا ذِكْرُ} “İsmail’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de hatırla! Hepsi de hayırlı kimselerdendir. Bu bir hatırlatmadır (övgüdür).”