11059. Metin
وهي مكية
Bu sure Mekkîdir.
11060. Metin
{١ - ٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ * إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ * أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ} .
{1 - 3} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ * إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ * أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bu Kitab’ın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır. Şüphesiz biz bu Kitab’ı sana hak ile indirdik; öyleyse dini yalnızca O’na has kılarak Allah’a ibadet et! Dikkat edin, halis din yalnız Allah’ındır! O’ndan başka dostlar edinenler: ‘Biz onlara sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler. Şüphesiz Allah, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı ve nankör olan kimseyi doğru yola iletmez.”
11061. Metin
يخبر تعالى عن عظمة القرآن، وجلالة من تكلم به ونزل منه، وأنه نزل من الله العزيز الحكيم، أي: الذي وصفه الألوهية للخلق، وذلك لعظمته وكماله، والعزة التي قهر بها كل مخلوق، وذل له كل شيء، والحكمة في خلقه وأمره.
Allah Teâlâ Kur'an'ın azametini, onu konuşan ve katından indiren Zât'ın yüceliğini ve onun Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirildiğini haber vermektedir. Yani azameti ve kemali sebebiyle yaratılmışlara ilah olma vasfına sahip olan, her mahluku kahrettiği ve her şeyin karşısında boyun eğdiği izzet sahibi ve yaratmasında ve emrinde hikmet sahibi olan Allah'tandır.
11062. Metin
فالقرآن نازل ممن هذا وصفه، والكلام وصف للمتكلم، والوصف يتبع الموصوف، فكما أن الله تعالى هو الكامل من كل وجه، الذي لا مثيل له، فكذلك كلامه كامل من كل وجه لا مثيل له، فهذا وحده كاف في وصف القرآن، دال على مرتبته.
Kur'an bu vasıflara sahip olandan indirilmiştir. Kelam ise konuşanın bir sıfatıdır ve sıfat mevsufa tâbidir. Allah Teâlâ her bakımdan benzeri olmayan kâmil bir Varlık olduğu gibi, O'nun kelamı da her bakımdan benzeri olmayan eksiksiz bir kelamdır. Bu hakikat tek başına Kur'an'ı nitelemeye ve onun yüce mertebesini göstermeye kâfidir.
11063. Metin
ولكنه - مع هذا - زاد بيانا لكماله بمن نزل عليه، وهو محمد ﷺ، الذي هو أشرف الخلق فعلم أنه أشرف الكتب، وبما نزل به، وهو الحق، فنزل بالحق الذي لا مرية فيه، لإخراج الخلق من الظلمات إلى النور، ونزل مشتملا على الحق في أخباره الصادقة، وأحكامه العادلة، فكل ما دل عليه فهو أعظم أنواع الحق، من جميع المطالب العلمية، وما بعد الحق إلا الضلال.
Bununla beraber, kendisine indirilen zat ile yani mahlukatın en şereflisi olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile Kur'an'ın kemalini daha da artırarak açıkladı; böylece onun kitapların en şereflisi olduğu anlaşıldı. Yine onunla indirildiği şey olan hak ile vasfetti; nitekim insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan hak ile indirilmiştir. Doğru haberlerinde ve adil hükümlerinde hakkı içerecek şekilde inmiştir; dolayısıyla bütün ilmî meselelerde onun delalet ettiği her şey hakkın en yüce türüdür ve haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?
11064. Metin
ولما كان نازلا من الحق، مشتملا على الحق لهداية الخلق، على أشرف الخلق، عظمت فيه النعمة، وجلَّت، ووجب القيام بشكرها، وذلك بإخلاص الدين لله، فلهذا قال: {فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ} أي: أخلص لله تعالى جميع دينك، من الشرائع الظاهرة والشرائع الباطنة: الإسلام والإيمان والإحسان، بأن تفرد الله وحده بها، وتقصد به وجهه، لا غير ذلك من المقاصد.
Hak olan Allah'tan inmesi, yaratılmışları hidayete erdirmek üzere hakkı kapsaması ve mahlukatın en şereflisine indirilmesi sebebiyle Kur'an'daki nimet pek büyümüş, yücelmiş ve şükrünü eda etmek vacip olmuştur. Bu şükür ise dini Allah'a has kılmakla mümkündür; bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ} “Öyleyse dini yalnızca O’na has kılarak Allah’a ibadet et!” Yani İslam, iman ve ihsan gibi zahiri ve batıni bütün şeriatlarıyla dininin tamamını Allah Teâlâ'ya has kıl; sadece O'nu tek ilah tanı ve başka bir maksat gütmeksizin yalnızca O'nun rızasını hedefle!
11065. Metin
{أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ} هذا تقرير للأمر بالإخلاص، وبيان أنه تعالى كما أنه له الكمال كله، وله التفضل على عباده من جميع الوجوه، فكذلك له الدين الخالص الصافي من جميع الشوائب، فهو الدين الذي ارتضاه لنفسه، وارتضاه لصفوة خلقه وأمرهم به، لأنه متضمن للتأله لله في حبه وخوفه ورجائه، وللإنابة إليه في عبوديته، والإنابة إليه في تحصيل مطالب عباده.
{أَلا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ} “Dikkat edin, halis din yalnız Allah’ındır!” Bu, ihlas emrinin pekiştirilmesidir ve Allah Teâlâ'nın bütün kemale sahip olduğu ve kullarına her yönden lütufta bulunduğu gibi, her türlü şaibeden arınmış tertemiz ve halis dinin de yalnızca O'na ait olduğunu açıklamaktadır. Bu din, O'nun Kendi Zâtı için razı olduğu, seçkin kulları için razı olup kendilerine emrettiği dindir; zira sevgi, korku ve ümitte Allah'a kulluk etmeyi, ibadetinde O'na yönelmeyi ve kulların taleplerini elde etmede yalnız O'na yönelmeyi içermektedir.
11066. Metin
وذلك الذي يصلح القلوب ويزكيها ويطهرها، دون الشرك به في شيء من العبادة. فإن الله بريء منه، وليس لله فيه شيء، فهو أغنى الشركاء عن الشرك، وهو مفسد للقلوب والأرواح والدنيا والآخرة، مُشْقٍ للنفوس غاية الشقاء، فلذلك لما أمر بالتوحيد والإخلاص، نهى عن الشرك به، وأخبر بذم من أشرك به فقال: {وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} أي: يتولونهم بعبادتهم ودعائهم، [معتذرين] (١) عن أنفسهم وقائلين: {مَا نَعْبُدُهُمْ إِلا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى} أي: لترفع حوائجنا لله، وتشفع لنا عنده، وإلا فنحن نعلم أنها، لا تخلق، ولا ترزق، ولا تملك من الأمر شيئا.
İşte kalpleri ıslah eden, arındıran ve tertemiz kılan budur; ibadetin herhangi bir yerinde O'na şirk koşmak ise böyle değildir. Çünkü Allah şirkten uzaktır, onda Allah'a ait hiçbir şey yoktur; O, ortakların şirkten en müstağni olanıdır. Şirk ise kalpleri, ruhları, dünyayı ve ahireti ifsat eder, nefisleri son derece bedbaht kılar. Bu sebeple tevhid ve ihlası emrettiğinde şirkten sakındırmış ve Kendisine şirk koşanları yererek şöyle buyurmuştur: {وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ} “O’ndan başka dostlar edinenler;” yani ibadet ve dua ederek onları dost tutarlar ve kendilerini mazur göstermeye çalışarak: {مَا نَعْبُدُهُمْ إِلا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى} “‘Biz onlara sırf bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’” derler; yani ihtiyaçlarımızı Allah'a iletsinler ve O'nun katında bize şefaatçi olsunlar diye... Yoksa biz onların yaratmadığını, rızık vermediğini ve hiçbir şeye güç yetiremediğini elbette biliyoruz [derler].
11067. Metin
أي: فهؤلاء، قد تركوا ما أمر الله به من الإخلاص، وتجرأوا على أعظم المحرمات، وهو الشرك، وقاسوا الذي ليس كمثله شيء، الملك العظيم، بالملوك، وزعموا بعقولهم الفاسدة ورأيهم السقيم، أن الملوك كما أنه لا يوصل إليهم إلا بوجهاء، وشفعاء، ووزراء يرفعون إليهم حوائج رعاياهم، ويستعطفونهم عليهم، ويمهدون لهم الأمر في ذلك، أن الله تعالى كذلك.
Yani bunlar Allah'ın emrettiği ihlası terk etmiş, haramların en büyüğü olan şirke cüret etmiş ve benzeri hiçbir şey olmayan Yüce Hükümdar'ı dünyadaki krallara kıyas etmişlerdir. Bozuk akılları ve sakat görüşleriyle zannettiler ki: Tıpkı krallara ancak ileri gelenler, şefaatçiler ve halkın ihtiyaçlarını onlara ileten, onlar için merhamet dileyen ve işlerini kolaylaştıran vezirler vasıtasıyla ulaşılabildiği gibi, Allah Teâlâ da böyledir!
11068. Metin
وهذا القياس من أفسد الأقيسة، وهو يتضمن التسوية بين الخالق والمخلوق، مع ثبوت الفرق العظيم، عقلا ونقلا وفطرة، فإن الملوك، إنما احتاجوا للوساطة بينهم وبين رعاياهم، لأنهم لا يعلمون أحوالهم. فيحتاج من يعلمهم بأحوالهم، وربما لا يكون في قلوبهم رحمة لصاحب الحاجة، فيحتاج من يعطفهم عليه [ويسترحمه لهم] (٢) ويحتاجون إلى الشفعاء والوزراء، ويخافون منهم، فيقضون حوائج من توسطوا لهم، مراعاة لهم، ومداراة لخواطرهم، وهم أيضا فقراء، قد يمنعون لما يخشون من الفقر.
Bu kıyas, kıyasların en bâtıl olanıdır; zira aklen, naklen ve fıtraten aralarındaki muazzam fark sabit olduğu halde Yaratıcı ile yaratılanı bir tutmayı içermektedir. Çünkü krallar halkları ile aralarında aracıya muhtaçtırlar; zira onların durumlarını bilmezler ve durumlarını bildirecek kimselere ihtiyaç duyarlar. Bazen kalplerinde ihtiyaç sahibine karşı merhamet bulunmaz, dolayısıyla onları merhamete getirecek ve onlar adına acıma duygusu uyandıracak kimselere gerek duyarlar. Yine şefaatçilere ve vezirlere muhtaçtırlar ve onlardan çekinirler; bu yüzden onların hatırını saymak ve gönüllerini hoş tutmak için aracı oldukları kimselerin işini görürler. Üstelik onlar da fakirdirler; fakirlik korkusuyla vermekten kaçınabilirler.
11069. Metin
وأما الرب تعالى، فهو الذي أحاط علمه بظواهر الأمور وبواطنها، الذي لا يحتاج من يخبره بأحوال رعيته وعباده، وهو تعالى أرحم الراحمين، وأجود الأجودين، لا يحتاج إلى أحد من خلقه يجعله راحما لعباده، بل هو أرحم بهم من أنفسهم ووالديهم، وهو الذي يحثهم ويدعوهم إلى الأسباب التي ينالون بها رحمته، وهو يريد من مصالحهم ما لا يريدونه لأنفسهم، وهو الغني، الذي له الغنى التام المطلق، الذي لو اجتمع الخلق من أولهم وآخرهم في صعيد واحد فسألوه، فأعطى كلا منهم ما سأل وتمنى، لم ينقصوا من غناه شيئا، ولم ينقصوا مما عنده، إلا كما ينقص البحر إذا غمس فيه المخيط.
Rab Teâlâ'ya gelince; O, ilmi gizli ve açık bütün meseleleri kuşatmış olandır; kullarının ve mahlukatının hallerini Kendisine bildirecek kimseye muhtaç değildir. O Teâlâ merhametlilerin en merhametlisi, cömertlerin en cömerdidir; kullarına merhamet etmesini sağlayacak mahlukattan hiçbir kimseye muhtaç değildir. Bilakis O, kullarına kendi nefislerinden ve anne babalarından daha merhametlidir. Onları rahmetine nail olacakları sebeplere teşvik eden ve çağıran O'dur; onların maslahatını bizzat kendilerinin bile arzu etmediği derecede istemektedir. O, mutlak ve eksiksiz zenginliğin sahibi olan Ganî'dir; öyle ki mahlukatın ilki ve sonu tek bir düzlükte toplansa ve hepsi O'ndan dilese, O da her birine dilediğini ve arzuladığını verse, O'nun zenginliğinden hiçbir şey eksiltemezler; katındakilerden ancak denize batırılan bir iğnenin denizden eksilttiği kadar eksiltebilirler.
11070. Metin
وجميع الشفعاء يخافونه، فلا يشفع منهم أحد إلا بإذنه، وله الشفاعة كلها.
Bütün şefaatçiler O'ndan korkarlar; O'nun izni olmadan hiçbiri şefaat edemez ve bütün şefaat yalnızca O'na aittir.
11071. Metin
فبهذه الفروق يعلم جهل المشركين به، وسفههم العظيم، وشدة جراءتهم عليه.
İşte bu farklarla müşriklerin Allah hakkındaki cehaleti, büyük akılsızlıkları ve O'na karşı cüretlerinin şiddeti anlaşılır.
11072. Metin
ويعلم أيضا الحكمة في كون الشرك لا يغفره الله تعالى، لأنه يتضمن القدح في الله تعالى، ولهذا قال حاكما بين الفريقين، المخلصين والمشركين، وفي ضمنه التهديد للمشركين-: {إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِيمَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ}
Yine şirkin Allah Teâlâ tarafından neden bağışlanmadığının hikmeti de anlaşılır; çünkü şirk Allah Teâlâ'nın şanına noksanlık isnat etmeyi içermektedir. Bundan dolayı ihlas ehli ile müşrikler olmak üzere iki grup arasında hüküm vererek -ve müşrikleri tehdit de ederek- şöyle buyurmuştur: {إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِيمَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “Şüphesiz Allah, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir.”
11073. Metin
وقد علم أن حكمه أن المؤمنين المخلصين في جنات النعيم، ومن يشرك بالله فقد حرم الله عليه الجنة، ومأواه النار. {إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي} أي: لا يوفق للهداية إلى الصراط المستقيم {مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ} أي: وصفه الكذب أو الكفر، بحيث تأتيه المواعظ والآيات، ولا يزول عنه ما اتصف به، ويريه الله الآيات، فيجحدها ويكفر بها ويكذب، فهذا أنَّى له الهدى وقد سد على نفسه الباب، وعوقب بأن طبع الله على قلبه، فهو لا يؤمن؟ "
Şurası muhakkak bilinmektedir ki O’nun hükmü; ihlaslı müminlerin Naim cennetlerinde olması, kim de Allah’a ortak koşarsa Allah’ın ona cenneti haram kılması ve onun barınağının ateş olması şeklindedir. {إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي} “Şüphesiz Allah, doğru yola iletmez (muvaffak kılmaz)” {مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ} “yalancı ve nankör olan kimseyi.” Yani, niteliği yalan veya küfür olan; kendisine öğütler ve ayetler geldiği halde üzerindeki bu vasıflar yok olmayan, Allah kendisine ayetleri gösterdiğinde onları inkâr eden, onlara küfreden ve yalanlayan kimseyi [hidayete erdirmez]. Kendi üzerine kapıyı bizzat kapatmış ve kalbini Allah’ın mühürlemesiyle cezalandırılmış olan bu kimse için hidayet artık nereden gelsin ki o iman etsin?
11074. Metin
{٤} {لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} .
{4} {لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan münezzehtir. O, tek ve her şeye boyun eğdiren (Kahhâr) Allah’tır.”
11075. Metin
أي: {لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا} كما زعم ذلك من زعمه، من سفهاء الخلق. {لاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ} أي: لاصطفى بعض مخلوقاته التي يشاء اصطفاءه، واختصه لنفسه، وجعله بمنزلة الولد، ولم يكن حاجة إلى اتخاذ الصاحبة.
Yani insanların beyinsizlerinin iddia ettiği gibi {لَوْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا} “eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi,” {لاصْطَفَى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ} “yarattıklarından dilediğini seçerdi;” yani seçmek istediği bazı mahluklarını seçer, Kendisine has kılar ve onu evlat konumunda tutardı; bir eş edinmeye de ihtiyaç duymazdı.
11076. Metin
{سُبْحَانَهُ} عما ظنه به الكافرون، أو نسبه إليه الملحدون.
Kâfirlerin O'na dair zannettiklerinden ve mülhidlerin O'na isnat ettiklerinden {سُبْحَانَهُ} “O münezzehtir.”
11077. Metin
{هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} أي: الواحد في ذاته، وفي أسمائه، وفي صفاته، وفي أفعاله، فلا شبيه له في شيء من ذلك، ولا مماثل، فلو كان له ولد، لاقتضى أن يكون شبيها له في وحدته، لأنه بعضه، وجزء منه.
{هُوَ اللَّهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ} “O, tek ve her şeye boyun eğdiren Allah’tır.” Yani Zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde Tektir; bunlardan hiçbirinde O'nun benzeri ve dengi yoktur. Şayet bir çocuğu olsaydı, O'nun bir parçası ve cüzü olacağı için tekliğinde O'na benzer olması gerekirdi.
11078. Metin
القهار لجميع العالم العلوي والسفلي، فلو كان له ولد لم يكن مقهورا، ولكان له إدلال على أبيه ومناسبة منه.
O, yüce ve alçak bütün âlemleri kahredicidir. Eğer bir çocuğu olsaydı, o kahredilmiş (boyun eğdirilmiş) olmazdı; aksine babasına karşı bir nazı, ayrıcalığı ve benzerliği bulunurdu.
11079. Metin
ووحدته تعالى وقهره متلازمان، فالواحد لا يكون إلا قهارا، والقهار لا يكون إلا واحدا، وذلك ينفي الشركة له من كل وجه.
Allah Teâlâ'nın birliği (vahdaniyeti) ile kahrediciliği birbirinin ayrılmaz gereğidir. Tek olan ancak kahhâr olabilir; mutlak kahhâr olan da ancak tek olabilir. Bu ise her bakımdan O'na ortak koşulmasını nefyeder.
11080. Metin
{٥ - ٧} {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأجَلٍ مُسَمًّى أَلا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ} .
{5 - 7} {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لأجَلٍ مُسَمًّى أَلا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ} “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıp örtüyor. Güneşi ve ayı da boyun eğdirdi; her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Dikkat edin, O Azîz ve Gaffâr olandır!”
11081. Metin
يخبر تعالى أنه {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} أي: بالحكمة والمصلحة، وليأمر العباد وينهاهم، ويثيبهم ويعاقبهم.
Allah Teâlâ {خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ} “gökleri ve yeri yarattığını” haber vermektedir; yani hikmet ve maslahat ile kullara emredip onları sakındırmak, onları mükâfatlandırıp cezalandırmak için yaratmıştır.
11082. Metin
{يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ} أي: يدخل كلا منهما على الآخر، ويحله محله، فلا يجتمع هذا وهذا، بل إذا أتى أحدهما انعزل الآخر عن سلطانه.
{يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ} “Geceyi gündüzün üzerine sarıp örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıp örtüyor.” Yani her birini diğerinin içine sokar ve onun yerine geçirir; böylece ikisi aynı anda toplanmaz, bilakis biri geldiğinde diğeri kendi hâkimiyetinden çekilir.
11083. Metin
{وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} بتسخير منظم، وسير مقنن. {كُلٌّ} من الشمس والقمر {يَجْرِي} متأثرا عن تسخيره تعالى {لأجَلٍ مُسَمًّى} وهو انقضاء هذه الدار وخرابها، فيخرب الله آلاتها وشمسها وقمرها، وينشئ الخلق نشأة جديدة ليستقروا في دار القرار، الجنة أو النار.
Düzenli bir boyun eğiş ve kanunlaşmış bir seyir ile {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} “Güneşi ve ayı da boyun eğdirdi.” Güneş ve aydan {كُلٌّ} “her biri,” Allah Teâlâ'nın emrine boyun eğerek {لأجَلٍ مُسَمًّى} “belirlenmiş bir süreye kadar” {يَجْرِي} “akıp gitmektedir;” o süre ise bu dünyanın sona ermesi ve harab olmasıdır. O vakit Allah bu âlemin nizamını, güneşini ve ayını bozar; karar yurdu olan cennet veya cehennemde kalmaları için insanları yeniden diriltir.
11084. Metin
{أَلا هُوَ الْعَزِيزُ} الذي لا يغالب، القاهر لكل شيء، الذي لا يستعصي عليه شيء، الذي من عزته أوجد هذه المخلوقات العظيمة، وسخرها تجري بأمره. {الْغَفَّارُ} لذنوب عباده التوابين المؤمنين، كما قال تعالى: {وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى} الغفار لمن أشرك به بعد ما رأى من آياته العظيمة، ثم تاب وأناب.
{أَلا هُوَ الْعَزِيزُ} “Dikkat edin, O Azîz olandır!” Mağlup edilemeyen, her şeye boyun eğdiren, hiçbir şeyin Kendisine karşı duramadığı, izzeti sayesinde bu muazzam mahlukatı var edip emriyle akıp gidecek şekilde boyun eğdirendir. {الْغَفَّارُ} Mümin ve tövbekâr kullarının günahlarını bağışlayandır; nitekim Allah Teâlâ: {وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَى} “Şüphesiz ben, tövbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da doğru yolda giden kimse için çok bağışlayıcıyım” buyurmuştur. O'nun yüce ayetlerini gördükten sonra şirk koşan, ardından tövbe edip O'na yönelen kimseleri de çokça bağışlayandır.
11085. Metin
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الأنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ * إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} .
{خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَأَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الأنْعَامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلاثٍ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ * إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَإِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan da eşini var etti. Sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur; mülk O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse nasıl döndürülüyorsunuz? Eğer inkâr ederseniz şüphesiz Allah sizden müstağnidir; fakat O, kulları için küfre razı olmaz. Eğer şükrederseniz buna sizin için razı olur. Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir; O, yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
11086. Metin
ومن عزته أن {خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ} على كثرتكم وانتشاركم، في أنحاء الأرض، {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا} وذلك ليسكن إليها وتسكن إليه، وتتم بذلك النعمة. {وَأَنزلَ لَكُمْ مِنَ الأنْعَامِ} أي: خلقها بقدر نازل منه، رحمة بكم. {ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ} وهي التي ذكرها في سورة الأنعام {ثمانية أزواج من الضأن اثنين ومن المعز اثنين} {ومن الإبل اثنين ومن البقر اثنين}
O'nun izzetindendir ki yeryüzünün her tarafındaki çokluğunuza ve yayılmışlığınıza rağmen {خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ} “sizi tek bir nefisten yarattı.” {ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا} “Sonra ondan da eşini var etti;” bu da ona sükûnet bulsun, o da kendisine huzur versin ve böylece nimet tamamlansın diyedir. {وَأَنزلَ لَكُمْ مِنَ الأنْعَامِ} “Sizin için davarlardan indirdi;” yani size bir rahmet olarak katından takdir buyurduğu bir kaderle yarattı: {ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ} “sekiz çift!” Bunlar En'âm Suresi'nde zikrettiği: “Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki...” ve “Deveden iki, sığırdan iki...” olanlardır.
11087. Metin
وخصها بالذكر، مع أنه أنزل لمصالح عباده من البهائم غيرها، لكثرة نفعها، وعموم مصالحها، ولشرفها، ولاختصاصها بأشياء لا يصلح غيرها، كالأضحية والهدي، والعقيقة، ووجوب الزكاة فيها، واختصاصها بالدية.
Kullarının faydası için başka hayvanları da var ettiği halde özellikle bunları zikretmesi; faydalarının çokluğu, sağladıkları menfaatlerin yaygınlığı, şerefleri ve kurban, hedy, akika, zekâtın farziyeti ve diyetin ödenmesi gibi başka hayvanların geçerli olmadığı özel hükümlere tahsis edilmiş olmalarındandır.
11088. Metin
ولما ذكر خلق أبينا وأمنا، ذكر ابتداء خلقنا، فقال: {يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ} أي: طورا بعد طور، وأنتم في حال لا يد مخلوق تمسكم، ولا عين تنظر إليكم، وهو قد رباكم في ذلك المكان الضيق {فِي ظُلُمَاتٍ ثَلاثٍ} ظلمة البطن، ثم ظلمة الرحم، ثم ظلمة المشيمة، {ذَلِكُمْ} الذي خلق السماوات والأرض، وسخر الشمس والقمر، وخلقكم وخلق لكم الأنعام والنعم {اللَّهُ رَبُّكُمْ} أي: المألوه المعبود، الذي رباكم ودبركم، فكما أنه الواحد في خلقه وتربيته لا شريك له في ذلك، فهو الواحد في ألوهيته، لا شريك له، ولهذا قال: {لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ} بعد هذا البيان ببيان استحقاقه تعالى للإخلاص وحده إلى عبادة الأوثان، التي لا تدبر شيئا، وليس لها من الأمر شيء.
Babamız ve annemizin yaratılışını zikrettikten sonra bizim yaratılışımızın başlangıcını zikrederek şöyle buyurdu: {يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ} “Sizi annelerinizin karınlarında yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmaktadır;” yani evreden evreye geçirerek... Siz öyle bir haldesiniz ki hiçbir yaratılmışın eli size dokunamaz, hiçbir göz sizi göremez; O ise o daracık mekânda {فِي ظُلُمَاتٍ ثَلاثٍ} “üç karanlık içinde” -karın karanlığı, rahim karanlığı ve döl yatağı (eş) zarı karanlığı- sizi besleyip büyütmüştür. Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı boyun eğdiren, sizi yaratan ve sizin için hayvanları ve nimetleri var eden {ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ} “İşte Rabbiniz olan Allah budur!” Yani sizi terbiye edip idare eden, ibadete layık tek ilahtır. Yaratmasında ve terbiyesinde hiçbir ortağı bulunmayan Tek olduğu gibi, uluhiyetinde de hiçbir ortağı olmayan Tektir. Bundan dolayı: {لا إِلَهَ إِلا هُوَ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ} “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse nasıl döndürülüyorsunuz?” buyurmuştur; yani O'nun tek başına ihlasa layık olduğunun bu apaçık beyanından sonra, hiçbir şeyi idare edemeyen ve emirden hiçbir payı olmayan putlara ibadete nasıl çevriliyorsunuz?
11089. Metin
{إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ} لا يضره كفركم، كما لا ينتفع بطاعتكم، ولكن أمره ونهيه لكم محض فضله وإحسانه عليكم.
{إِنْ تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ} “Eğer inkâr ederseniz şüphesiz Allah sizden müstağnidir.” İbadetiniz O'na bir fayda sağlamadığı gibi, inkârınız da O'na hiçbir zarar veremez. Fakat size olan emir ve yasakları O'nun size sırf bir lütfu ve ihsanıdır.
11090. Metin
{وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ} لكمال إحسانه بهم، وعلمه أن الكفر يشقيهم شقاوة لا يسعدون بعدها، ولأنه خلقهم لعبادته، فهي الغاية التي خلق لها الخلق، فلا يرضى أن يدعوا ما خلقهم لأجله.
Onlara olan ihsanının kemalinden, küfrün onları bir daha asla mutlu olamayacakları bir bedbahtlığa sürükleyeceğini bilmesinden ve onları Kendisine ibadet etsinler diye yaratmış olmasından ötürü {وَلا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ} “O, kulları için küfre razı olmaz.” İbadet mahlukatın yaratılış gayesidir; dolayısıyla kendisi için yaratıldıkları gayeyi terk etmelerine razı olmaz.
11091. Metin
{وَإِنْ تَشْكُرُوا} لله تعالى بتوحيده، وإخلاص الدين له {يَرْضَهُ لَكُمْ} لرحمته بكم، ومحبته للإحسان عليكم، ولفعلكم ما خلقكم لأجله.
Tevhid ve dini O'na has kılmak suretiyle Allah Teâlâ'ya {وَإِنْ تَشْكُرُوا} “eğer şükrederseniz,” size olan merhameti, size iyilik etmeyi sevmesi ve kendisi için yaratıldığınız gayeyi yerine getirmiş olmanız sebebiyle {يَرْضَهُ لَكُمْ} “buna sizin için razı olur.”
11092. Metin
وكما أنه لا يتضرر بشرككم ولا ينتفع بأعمالكم وتوحيدكم، كذلك كل أحد منكم له عمله، من خير وشر {وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى} {ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ} في يوم القيامة {فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} إخبارا أحاط به علمه، وجرى عليه قلمه، وكتبته عليكم الحفظة الكرام، وشهدت به عليكم الجوارح، فيجازي كلا منكم ما يستحقه.
O'nun sizin şirkinizden zarar görmediği ve amelleriniz ile tevhidinizden menfaat sağlamadığı gibi; her birinizin yaptığı hayır ve şer ameli de yalnızca kendisine aittir: {وَلا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى} “Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını yüklenmez.” Kıyamet gününde {ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ} “sonra dönüşünüz Rabbinizedir;” {فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “O, yaptıklarınızı size haber verecektir.” Bu haber verme; O'nun ilminin kuşattığı, kaleminin yazdığı, şerefli yazıcı meleklerin kaydettiği ve azaların şahitlik ettiği bir haber vermedir; böylece her birinizi hak ettiğiniz karşılıkla cezalandırır veya mükâfatlandırır.
11093. Metin
{إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} أي: بنفس الصدور، وما فيها من وصف برٍّ أو فجور، والمقصود من هذا، الإخبار بالجزاء بالعدل التام.
{إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.” Yani bizzat sineleri ve içlerinde barındırdıkları iyilik veya kötülük vasıflarını eksiksiz bilendir. Buradaki maksat, karşılığın tam bir adaletle verileceğini haber vermektir.
11094. Metin
{٨} {وَإِذَا مَسَّ الإنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ} .
{8} {وَإِذَا مَسَّ الإنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا إِلَيْهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ} “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, O’na yönelerek Rabbine dua eder. Sonra ona katından bir nimet bağışladığı vakit, daha önce O’na dua ettiğini unutur ve O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler koşar. De ki: ‘İnkârınla birazcık zevklenip yaşa; şüphesiz sen cehennemliklerdensin!’”
11095. Metin
يخبر تعالى عن كرمه بعبده وإحسانه وبره، وقلة شكر عبده، وأنه حين يمسه الضر، من مرض أو فقر، أو وقوع في كربة بَحْرٍ أو غيره، أنه يعلم أنه لا ينجيه في هذه الحال إلا الله، فيدعوه متضرعا منيبا، ويستغيث به في كشف ما نزل به ويلح في ذلك.
Allah Teâlâ kuluna olan keremini, ihsanını ve iyiliğini; buna karşılık kulun şükrünün azlığını haber vermektedir. Öyle ki insana hastalık, fakirlik, denizde veya başka bir yerde bir sıkıntı gibi bir zarar dokunduğunda, bu durumda kendisini Allah'tan başka kimsenin kurtaramayacağını bilir; boyun büküp O'na yönelerek dua eder, başına gelen sıkıntıyı kaldırması için O'ndan yardım diler ve bu hususta ısrarla yalvarır.
11096. Metin
{ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ} الله {نِعْمَةً مِنْهُ} بأن كشف ما به من الضر والكربة، {نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ} أي: نسي ذلك الضر الذي دعا الله لأجله، ومر كأنه ما أصابه ضر، واستمر على شركه.
Allah {ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ} “sonra ona katından bir nimet bağışladığı vakit,” yani üzerindeki darlık ve sıkıntıyı kaldırdığında, {نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُو إِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ} “daha önce O’na dua ettiğini unutur;” yani uğruna Allah'a dua ettiği o sıkıntıyı unutur, sanki başına hiçbir zarar dokunmamış gibi geçip gider ve şirkine devam eder.
11097. Metin
{وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ} أي: ليضل بنفسه، ويضل غيره، لأن الإضلال فرع عن الضلال، فأتى بالملزوم ليدل على اللازم.
{وَجَعَلَ لِلَّهِ أَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ} “Ve O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler koşar.” Yani hem kendisi sapar hem de başkalarını saptırır; çünkü saptırmak (idlâl), bizzat sapmış olmanın (dalâlet) bir neticesidir; dolayısıyla lazımı (sonucu) göstermek için melzumu zikretmiştir.
11098. Metin
{قُلْ} لهذا العاتي، الذي بدل نعمة الله كفرا: {تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلا إِنَّكَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ} فلا يغنيك ما تتمتع به إذا كان المآل النار.
Allah'ın nimetini nankörlükle değiştiren bu azgına {قُلْ} “de ki: ‘İnkârınla birazcık zevklenip yaşa; şüphesiz sen cehennemliklerdensin!’” Varılacak yer ateş olduktan sonra, o faydalandığın geçici zevkler sana hiçbir yarar sağlamayacaktır.
11099. Metin
{أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ مَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ}
{أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ مَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ} “Gördün mü! Biz onları yıllarca yaşatıp faydalandırsak, sonra da kendilerine vaad olunan (azap) başlarına gelse, o faydalandıkları şeyler kendilerine ne fayda sağlar?”
11100. Metin
{٩} {أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ} .
{9} {أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ} “Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi midir? De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ancak akıl sahipleri öğüt alır.”
11101. Metin
هذه مقابلة بين العامل بطاعة الله وغيره، وبين العالم والجاهل، وأن هذا من الأمور التي تقرر في العقول تباينها، وعلم علما يقينا تفاوتها، فليس المعرض عن طاعة ربه، المتبع لهواه، كمن هو قانت أي: مطيع لله بأفضل العبادات وهي الصلاة، وأفضل الأوقات وهو أوقات الليل، فوصفه بكثرة العمل وأفضله، ثم وصفه بالخوف والرجاء، وذكر أن متعلق الخوف عذاب الآخرة، على ما سلف من الذنوب، وأن متعلق الرجاء، رحمة الله، فوصفه بالعمل الظاهر والباطن.
Bu ayet, Allah'a itaatle amel eden ile etmeyen, âlim ile cahil arasındaki bir mukayesedir. Zira bu, akıllarda aralarındaki farkın kesinleştiği ve derecelerinin kesin bir ilimle bilindiği meselelerdendir. Rabbinin itaatinden yüz çevirip hevasına uyan kimse; ibadetlerin en faziletlisi olan namazla ve vakitlerin en üstünü olan gece vakitlerinde Allah'a itaat eden (kânit) kimse gibi asla olamaz. Böylece onu amelin çokluğu ve en üstünü ile vasfetti; ardından korku ve ümit ile niteledi. Korkusunun geçmiş günahlar sebebiyle ahiret azabına, ümidinin ise Allah'ın rahmetine yönelik olduğunu zikretti; böylece onu hem zahiri hem de batıni amellerle tavsif etti.
11102. Metin
{قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ} ربهم ويعلمون دينه الشرعي ودينه الجزائي، وما له في ذلك من الأسرار والحكم {وَالَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ} شيئا من ذلك؟ لا يستوي هؤلاء ولا هؤلاء، كما لا يستوي الليل والنهار، والضياء والظلام، والماء والنار.
{قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ} “De ki: ‘Hiç bilenler...’” Rablerini, O'nun şer'i dinini, cezai (ahiret) nizamını ve bunlardaki sır ve hikmetleri bilenler ile {وَالَّذِينَ لا يَعْلَمُونَ} bunlardan hiçbir şey “bilmeyenler bir olur mu?’” Gece ile gündüz, aydınlık ile karanlık, su ile ateş bir olmadığı gibi bunlar da asla bir olmaz.
11103. Metin
{إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ} إذا ذكروا {أُولُو الألْبَابِ} أي: أهل العقول الزكية الذكية، فهم الذين يؤثرون الأعلى على الأدنى، فيؤثرون العلم على الجهل، وطاعة الله على مخالفته، لأن لهم عقولا ترشدهم للنظر في العواقب، بخلاف من لا لب له ولا عقل، فإنه يتخذ إلهه هواه.
Hatırlatıldıkları vakit {إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الألْبَابِ} “ancak akıl sahipleri öğüt alır;” yani tertemiz ve keskin akıl sahipleri... Onlar üstün olanı alçak olana tercih ederler; ilmi cehalete, Allah'a itaati O'na isyana üstün tutarlar. Çünkü onların akıbetleri düşünmeye kendilerini sevk eden akılları vardır; aklı ve idraki olmayan kimse ise böyle değildir, o heva ve hevesini ilah edinir.
11104. Metin
{١٠} {قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} .
{10} {قُلْ يَا عِبَادِي الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} “De ki: ‘Ey iman eden kullarım! Rabbinizden sakının. Bu dünyada iyilik edenler için bir güzellik vardır. Allah’ın arzı geniştir. Sabredenlere mükâfatları ancak hesapsızca ödenecektir.’”
11105. Metin
أي: قل مناديا لأشرف الخلق، وهم المؤمنون، آمرا لهم بأفضل الأوامر، وهي التقوى، ذاكرا لهم السبب الموجب للتقوى، وهو ربوبية الله لهم وإنعامه عليهم، المقتضي ذلك منهم أن يتقوه، ومن ذلك ما مَنَّ الله عليهم به من الإيمان فإنه موجب للتقوى، كما تقول: أيها الكريم تصدق، وأيها الشجاع قاتل.
Yani mahlukatın en şereflileri olan müminlere seslenerek, onlara emirlerin en faziletlisi olan takvayı emret; takvayı gerektiren sebebi yani Allah'ın onlara olan rububiyetini ve nimetlerini hatırlatarak onlara {قُلْ} de! Zira bu durum O'ndan sakınmalarını gerektirir; Allah'ın onlara lütfettiği iman da takvayı gerektiren şeylerdendir; tıpkı birine: “Ey cömert kişi, sadaka ver!” veya “Ey cesur kişi, savaş!” denmesi gibi.
11106. Metin
وذكر لهم الثواب المنشط في الدنيا فقال: {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا} بعبادة ربهم {حَسَنَة} ورزق واسع، ونفس مطمئنة، وقلب منشرح، كما قال تعالى: {مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً}
Onlar için dünyada gayrete getirecek mükâfatı zikrederek şöyle buyurdu: Rablerine ibadet ederek {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا} “bu dünyada iyilik edenler için,” {حَسَنَة} “bir güzellik,” geniş bir rızık, mutmain bir nefis ve inşirah bulmuş bir kalp vardır; nitekim Allah Teâlâ: {مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً} “Erkek veya kadın, kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatırız” buyurmuştur.
11107. Metin
{وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ} إذا منعتم من عبادته في أرض، فهاجروا إلى غيرها، تعبدون فيها ربكم، وتتمكنون من إقامة دينكم.
{وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ} “Allah’ın arzı geniştir.” Eğer bir beldede O'na ibadetten engellenirseniz, Rabbinize ibadet edebileceğiniz ve dininizi ikame etmeye imkân bulacağınız başka bir yere hicret edin.
11108. Metin
ولما قال: {لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ} كان لبعض النفوس مجال في هذا الموضع، وهو أن النص عام، أنه كل من أحسن فله في الدنيا حسنة، فما بال من آمن في أرض يضطهد فيها ويمتهن، لا يحصل له ذلك، دفع هذا الظن بقوله: {وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ} وهنا بشارة نص عليها النبي ﷺ، بقوله " لا تزال طائفة من أمتي على الحق ظاهرين لا يضرهم من خذلهم ولا من خالفهم حتى يأتي أمر الله وهم على ذلك " تشير إليه هذه الآية، وترمي إليه من قريب، وهو أنه تعالى أخبر أن أرضه واسعة، فمهما منعتم من عبادته في موضع فهاجروا إلى غيرها، وهذا عام في كل زمان ومكان، فلا بد أن يكون لكل مهاجر، ملجأ من المسلمين يلجأ إليه، وموضع يتمكن من إقامة دينه فيه.
Allah: “Bu dünyada iyilik edenler için bir güzellik vardır” buyurduğunda, bazı kimselerin zihnine şöyle bir soru gelebilirdi: Metin umumidir, yani her iyilik edene dünyada bir güzellik vardır; o halde ezilip horlandığı bir beldede iman edip de buna nail olamayan kimsenin durumu nedir? İşte: {وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ} “Allah’ın arzı geniştir” buyruğuyla bu tereddüt giderilmiştir. Burada Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in: “Ümmetimden bir taife hak üzere galip olmaya devam edecektir; Allah'ın emri gelinceye kadar onları terk edenler de onlara muhalefet edenler de kendilerine zarar veremez” sözüyle açıkça bildirdiği bir müjdeye bu ayet işaret etmekte ve yakın bir temas kurmaktadır. Yani Allah Teâlâ arzının geniş olduğunu, bir yerde O'na ibadetten menedildiğinizde başka bir yere hicret etmenizi haber vermiştir. Bu durum her zaman ve mekânda umumidir; dolayısıyla her muhacir için mutlaka sığınacağı Müslüman bir sığınak ve dinini yaşayabileceği bir yer bulunacaktır.
11109. Metin
{إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} وهذا عام في جميع أنواع الصبر، الصبر على أقدار الله المؤلمة فلا يتسخطها، والصبر عن معاصيه فلا يرتكبها، والصبر على طاعته حتى يؤديها، فوعد الله الصابرين أجرهم بغير حساب، أي: بغير حد ولا عد ولا مقدار، وما ذاك إلا لفضيلة الصبر ومحله عند الله، وأنه معين على كل الأمور.
{إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ} “Sabredenlere mükâfatları ancak hesapsızca ödenecektir.” Bu, sabrın bütün türlerinde umumidir: Allah'ın acı kaderlerine sabredip isyan etmemek, günahlarına karşı sabredip onları işlememek ve ibadetine karşı sabredip onu ifa etmek... Allah sabredenlere mükâfatlarını hesapsız, yani sınırsız, sayısız ve ölçüsüz olarak vaad etmiştir. Bu da ancak sabrın faziletinden, Allah katındaki yüce makamından ve onun her işte en büyük yardımcı olmasından dolayıdır.
11110. Metin
{١١ - ١٦} {قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ * وَأُمِرْتُ لأنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ * قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ * قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي * فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ * لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ} .
{11 - 16} {قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ * وَأُمِرْتُ لأنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ * قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ * قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي * فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ * لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذَلِكَ يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ} “De ki: ‘Bana, dini yalnızca Allah’a has kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Ve bana Müslümanların ilki olmam emredildi.’ De ki: ‘Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.’ De ki: ‘Ben dinimi yalnızca O’na has kılarak sadece Allah’a ibadet ederim. Siz de O’ndan başka dilediğinize kulluk edin!’ De ki: ‘Gerçek hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır. Dikkat edin, apaçık hüsran işte budur! Onların üstlerinde ateşten kat kat örtüler, altlarında da kat kat örtüler vardır. İşte Allah kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım, öyleyse benden sakının!’”
11111. Metin
أي {قُلْ} يا أيها الرسول للناس: {إني أمرت أن أعبد الله مخلصا له الدين} في قوله في أول السورة: {فَاعْبُدِ اللَّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ}
Yani ey Resul, insanlara {قُلْ} de ki: Surenin başındaki: “Öyleyse dini yalnızca O’na has kılarak Allah’a ibadet et!” buyruğunda olduğu gibi: “Bana, dini yalnızca Allah’a has kılarak O’na kulluk etmem emrolundu.”
11112. Metin
{وَأُمِرْتُ لأنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ} لأني الداعي الهادي للخلق إلى ربهم، فيقتضي أني أول من ائتمر بما آمر به، وأول من أسلم، وهذا الأمر لا بد من إيقاعه من محمد ﷺ، وممن زعم أنه من أتباعه، فلا بد من الإسلام في الأعمال الظاهرة، والإخلاص لله في الأعمال الظاهرة والباطنة.
{وَأُمِرْتُ لأنْ أَكُونَ أَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ} “Ve bana Müslümanların ilki olmam emredildi.” Çünkü ben mahlukatı Rablerine çağıran ve ileten bir davetçiyim; bu ise emrettiğim şeyi ilk tutan ve ilk teslim olanın ben olmamı gerektirir. Bu emrin Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ve onun ümmetinden olduğunu iddia eden herkes tarafından yerine getirilmesi zorunludur. Dolayısıyla zahiri amellerde İslam'a teslimiyet, zahiri ve batıni amellerde ise Allah için ihlas mutlaka şarttır.
11113. Metin
{قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي} في ما أمرني به من الإخلاص والإسلام. {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} يخلد فيه من أشرك، ويعاقب فيه من عصى.
Bana emrettiği ihlas ve İslam konusunda: {قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي} “De ki: ‘Eğer Rabbime isyan edersem,’” şirk koşanın ebedi kalacağı, isyan edenin cezalandırılacağı {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “büyük bir günün azabından korkarım.”
11114. Metin
{قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ} كما قال تعالى: {قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلا أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ}
{قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ} “De ki: ‘Ben dinimi yalnızca O’na has kılarak sadece Allah’a ibadet ederim. Siz de O’ndan başka dilediğinize kulluk edin!’” Nitekim Allah Teâlâ: {قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلا أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ} “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır” buyurmuştur.
11115. Metin
{قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ} حقيقة هم {الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} حيث حرموها الثواب واستحقت بسببهم وخيم العقاب {وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ} أي فرق بينهم وبينهم واشتد عليهم الحزن وعظم الخسران {أَلا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} الذي ليس مثله خسران وهو خسران مستمر لا ربح بعده بل ولا سلامة
{قُلْ إِنَّ الْخَاسِرِينَ} De ki: Gerçek hüsrana uğrayanlar; kendilerini sevaptan mahrum bırakıp feci bir cezayı hak ettirdikleri için {الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} “hem kendilerini,” {وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “hem de kıyamet gününde ailelerini hüsrana uğratanlardır.” Yani araları ayrılmış, hüzünleri katlanmış ve kayıpları büyümüştür. {أَلا ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ} “Dikkat edin, apaçık hüsran işte budur!” Benzeri olmayan, ardında hiçbir kâr hatta selamet dahi bulunmayan daimi bir hüsrandır bu.
11116. Metin
ثم ذكر شدة ما يحصل لهم من الشقاء فقال {لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ} أي قطع عذاب كالسحاب العظيم {وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ}
Sonra başlarına gelecek bedbahtlığın şiddetini zikrederek şöyle buyurdu: {لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ} “Onların üstlerinde ateşten kat kat örtüler,” yani koca bulutlar gibi azap parçaları {وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ} “altlarında da kat kat örtüler vardır.”
11117. Metin
{ذَلِكَ} الوصف الذي وصفنا به عذاب أهل النار سوط يسوق الله به عباده إلى رحمته {يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ} أي جعل ما أعده لأهل الشقاء من العذاب داع يدعو عباده إلى التقوى وزاجر عما يوجب العذاب فسبحان من رحم عباده في كل شيء وسهل لهم الطرق الموصلة إليه وحثهم على سلوكها ورغبهم بكل مرغب تشتاق له النفوس وتطمئن له القلوب وحذرهم من العمل لغيره غاية التحذير وذكر لهم الأسباب الزاجرة عن تركه
Cehennem ehlinin azabını nitelendirdiğimiz {ذَلِكَ} “işte bu” vasıf, Allah'ın kullarını rahmetine sevk ettiği bir kamçıdır: {يُخَوِّفُ اللَّهُ بِهِ عِبَادَهُ يَا عِبَادِ فَاتَّقُونِ} “İşte Allah kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım, öyleyse benden sakının!” Yani bedbahtlar için hazırladığı azabı, kullarını takvaya çağıran bir davetçi ve azabı gerektiren şeylerden alıkoyan bir sakındırıcı kılmıştır. Her hususta kullarına merhamet eden, Kendisine ulaştıran yolları kolaylaştıran, o yollara girmeye teşvik eden, nefislerin arzulayacağı ve kalplerin mutmain olacağı her şeyle onları heveslendiren, Başkası için amel etmekten son derece sakındıran ve O'nu terk etmeyi engelleyen sebepleri zikreden Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir!
11118. Metin
{١٧ - ١٨} {وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ * الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الألْبَابِ} .
{17 - 18} {وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ * الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الألْبَابِ} “Tâğûta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenler için müjde vardır. Öyleyse kullarımı müjdele! Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir. Ve işte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”
11119. Metin
لما ذكر حال المجرمين ذكر حال المنيبين وثوابهم، فقال: {وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا} والمراد بالطاغوت في هذا الموضع، عبادة غير الله، فاجتنبوها في عبادتها. وهذا من أحسن الاحتراز من الحكيم العليم، لأن المدح إنما يتناول المجتنب لها في عبادتها.
Mücrimlerin durumunu zikrettikten sonra Hakk'a yönelenlerin halini ve mükâfatlarını zikrederek şöyle buyurdu: {وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَنْ يَعْبُدُوهَا} “Tâğûta kulluk etmekten kaçınanlar...” Bu makamda tâğûttan maksat Allah'tan başkasına ibadettir; dolayısıyla ona ibadet etmekten kaçınmışlardır. Bu, Hakîm ve Alîm olan Allah'ın en güzel kayıtlamalarındandır; çünkü övgü ancak tâğûta kulluk etmekten sakınan kimseleri kapsar.
11120. Metin
{وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ} بعبادته وإخلاص الدين له، فانصرفت دواعيهم من عبادة الأصنام إلى عبادة الملك العلام، ومن الشرك والمعاصي إلى التوحيد والطاعات، {لَهُمُ الْبُشْرَى} التي لا يقادر قدرها، ولا يعلم وصفها، إلا من أكرمهم بها، وهذا شامل للبشرى في الحياة الدنيا بالثناء الحسن، والرؤيا الصالحة، والعناية الربانية من الله، التي يرون في خلالها، أنه مريد لإكرامهم في الدنيا والآخرة، ولهم البشرى في الآخرة عند الموت، وفي القبر، وفي القيامة، وخاتمة البشرى ما يبشرهم به الرب الكريم، من دوام رضوانه وبره وإحسانه وحلول أمانه في الجنة.
O'na ibadet edip dini yalnız O'na has kılarak {وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ} “Allah’a yöneldiler;” böylece niyetleri putlara tapmaktan Melik ve Allâm olan Allah'a kulluğa, şirk ve günahlardan tevhid ve itaate yöneldi. {لَهُمُ الْبُشْرَى} Onlar için değerini ve niteliğini ancak kendilerini bununla taltif eden Zat'ın bildiği “bir müjde vardır.” Bu müjde; dünya hayatında güzel övgü, salih rüya ve Allah'ın kendilerini dünyada ve ahirette taltif etmek istediğini hissettiren ilahi inayeti kapsar. Ahirette ise ölüm anında, kabirde ve kıyamette müjde onlaradır; müjdelerin sonu ise Kerîm olan Rabbin cennette daimi rızası, ihsanı, iyiliği ve ebedi emniyetine nail olmalarıyla kendilerini müjdelemesidir.
11121. Metin
ولما أخبر أن لهم البشرى، أمره الله ببشارتهم، وذكر الوصف الذي استحقوا به البشارة فقال: {فَبَشِّرْ عِبَادِ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ}
Müjdenin onlara ait olduğunu haber verince, Allah Resulü'ne onları müjdelemesini emretti ve müjdeyi hak ettikleri vasfı zikrederek şöyle buyurdu: {فَبَشِّرْ عِبَادِ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ} “Öyleyse sözü dinleyen kullarımı müjdele!”
11122. Metin
وهذا جنس يشمل كل قول فهم يستمعون جنس القول ليميزوا بين ما ينبغي إيثاره مما ينبغي اجتنابه، فلهذا من حزمهم وعقلهم أنهم يتبعون أحسنه، وأحسنه على الإطلاق كلام الله وكلام رسوله، كما قال في هذه السورة: {اللَّهُ نزلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا} الآية.
Bu cins isim olup her türlü sözü kapsar. Onlar tercih edilmesi gereken ile kaçınılması gerekeni birbirinden ayırt etmek için her sözü dinlerler. Bu sebeple basiret ve akıllarından ötürü onun en güzeline uyarlar; mutlak anlamda sözün en güzeli ise Allah'ın kelamı ve Resulü'nün sözüdür; nitekim bu surede: {اللَّهُ نزلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا} “Allah, sözün en güzelini birbirine benzer bir kitap olarak indirdi...” buyurmuştur.
11123. Metin
وفي هذه الآية نكتة، وهي: أنه لما أخبر عن هؤلاء الممدوحين أنهم يستمعون القول فيتبعون أحسنه، كأنه قيل: هل من طريق إلى معرفة أحسنه حتى نتصف بصفات أولي الألباب، وحتى نعرف أن من أثره علمنا أنه من أولي الألباب؟
Bu ayette ince bir nükte vardır: Övülen bu kimselerin sözü dinleyip en güzeline uydukları haber verilince sanki şöyle denilmiştir: Akıl sahiplerinin vasıflarıyla vasıflanabilmemiz ve onu tercih edenin akıl sahibi olduğunu bilmemiz için en güzel sözü tanımanın bir yolu var mıdır?
11124. Metin
قيل: نعم، أحسنه ما نص الله عليه {اللَّهُ نزلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا} الآية.
Şöyle denilir: Evet, sözün en güzeli Allah'ın açıkça belirttiği: {اللَّهُ نزلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا} “Allah, sözün en güzelini birbirine benzer bir kitap olarak indirdi...” ayetidir.
11125. Metin
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ} لأحسن الأخلاق والأعمال {وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الألْبَابِ} أي: العقول الزاكية.
{الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ} “Onlar ki sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir;” yani en güzel ahlak ve amellere ilettiği kimselerdir. {وَأُولَئِكَ هُمْ أُولُو الألْبَابِ} “Ve işte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir;” yani tertemiz akıl sahipleridir.
11126. Metin
ومن لبهم وحزمهم، أنهم عرفوا الحسن من غيره، وآثروا ما ينبغي إيثاره، على ما سواه، وهذا علامة العقل، بل لا علامة للعقل سوى ذلك، فإن الذي لا يميز بين الأقوال، حسنها، وقبيحها، ليس من أهل العقول الصحيحة، أو الذي يميز، لكن غلبت شهوته عقله، فبقي عقله تابعا لشهوته فلم يؤثر الأحسن، كان ناقص العقل.
Onların akıllarından ve basiretlerindendir ki güzeli diğerinden ayırt etmiş ve tercih edilmesi gerekeni başkasına üstün tutmuşlardır. İşte aklın alameti budur, hatta aklın bundan başka bir alameti de yoktur. Çünkü güzel olan ile çirkin olan sözleri birbirinden ayıramayan kimse selim akıl sahiplerinden değildir; yahut ayırt ettiği halde şehveti aklına galip gelip de aklı şehvetine tâbi kalan ve en güzeli tercih etmeyen kimse ise aklı noksan biridir.
11127. Metin
{١٩ - ٢٠} {أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ * لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ} .
{19 - 20} {أَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ أَفَأَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ * لَكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ} “Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi (sen mi kurtaracaksın)? Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın? Fakat Rablerinden sakınanlar için, üst üste bina edilmiş, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu Allah’ın vaadidir; Allah vaadinden asla dönmez.”
11128. Metin
أي: أفمن وجبت عليه كلمة العذاب باستمراره على غيه وعناده وكفره، فإنه لا حيلة لك في هدايته، ولا تقدر تنقذ من في النار لا محالة.
Yani azgınlığında, inadında ve küfründe ısrar etmesi sebebiyle üzerine azap kelimesi hak olmuş kimseyi hidayete erdirmek için senin hiçbir çaren yoktur; ateşte olması kesinleşmiş kimseyi sen asla kurtaramazsın.
11129. Metin
لكن الغنى كل الغنى، والفوز كل الفوز، للمتقين الذين أعد لهم من الكرامة وأنواع النعيم، ما لا يقادر قدره.
Fakat asıl zenginlik ve gerçek kurtuluş; kendileri için değer biçilemeyecek derecede ikramlar ve türlü türlü nimetler hazırlanan takva sahiplerinindir.
11130. Metin
{لَهُمْ غُرَفٌ} أي: منازل عالية مزخرفة، من حسنها وبهائها وصفائها، أنه يرى ظاهرها من باطنها وباطنها من ظاهرها، ومن علوها وارتفاعها، [أنها] (١) ترى كما يرى الكوكب الغابر في الأفق الشرقي أو الغربي، ولهذا قال: {مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ} أي: بعضها فوق بعض {مَبْنِيَّةٌ} بذهب وفضة، وملاطها المسك الأذفر.
{لَهُمْ غُرَفٌ} “Onlar için köşkler vardır;” yani güzelliği, görkemi ve berraklığından ötürü dışından içi, içinden de dışı görünen yüksek ve süslü konaklar vardır. Yüceliği ve yüksekliğinden dolayı onlar, doğu veya batı ufkunda batmakta olan parlak bir yıldızın görüldüğü gibi görünür. Bundan dolayı: {مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ} “üst üste...” yani birbiri üzerine, {مَبْنِيَّةٌ} altın ve gümüşten “bina edilmiş,” harcı ise burcu burcu kokan misk olan köşkler buyurmuştur.
11131. Metin
{تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} المتدفقة، المسقية للبساتين الزاهرة والأشجار الطاهرة، فتغل بأنواع الثمار اللذيذة، والفاكهة النضيجة.
{تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأنْهَارُ} “Altlarından ırmaklar akar;” gürül gürül akan, çiçeklerle bezeli bahçeleri ve tertemiz ağaçları sulayan ırmaklar akar da böylece leziz türlü meyveler ve olgun yemişler verirler.
11132. Metin
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ} وقد وعد المتقين هذا الثواب، فلا بد من الوفاء به، فليوفوا بخصال التقوى، ليوفيهم أجورهم.
{وَعْدَ اللَّهِ لا يُخْلِفُ اللَّهُ الْمِيعَادَ} “[Bu,] Allah'ın vadidir. Allah vadinden dönmez.” [Allah] takva sahiplerine bu mükâfatı vadetmiştir; bunun yerine getirilmesi ise kaçınılmazdır. O hâlde onlar da takva hasletlerini eksiksiz yerine getirsinler ki [Allah da] onların mükâfatlarını tastamam versin.
11133. Metin
{٢١} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الأرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ} .
{21} {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الأرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ} “Görmedin mi, Allah gökten bir su indirdi de onu yerdeki kaynaklara akıttı. Sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler çıkarıyor. Sonra o ekin kurur da sen onu sapsarı görürsün. Sonra da onu bir çöpe çevirir. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.”
11134. Metin
يذكر تعالى أولي الألباب، ما أنزله من السماء من الماء، وأنه سلكه ينابيع في الأرض، أي: أودعه فيها ينبوعا، يستخرج بسهولة ويسر، {ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ} من بر وذرة، وشعير وأرز، وغير ذلك. {ثُمَّ يَهِيجُ} عند استكماله، أو عند حدوث آفة فيه {فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا} متكسرا {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ} يذكرون بها عناية ربهم ورحمته بعباده، حيث يسر لهم هذا الماء، وخزنه بخزائن الأرض تبعا لمصالحهم.
Allah Teâlâ gökten indirdiği suyu ve onu yerdeki kaynaklara akıttığını akıl sahiplerine hatırlatmaktadır; yani kolaylıkla çıkarılabilsin diye onu yerin içinde kaynaklar halinde depolamıştır. {ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ} “Sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler çıkarıyor;” buğday, mısır, arpa, pirinç ve benzeri ekinler... {ثُمَّ يَهِيجُ} Olgunluğa eriştiğinde veya bir afet isabet ettiğinde kurur; {فَتَرَاهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا} “sen onu sapsarı görürsün. Sonra da onu bir çöpe,” kırılıp ufalanmış bir talaşa {يَجْعَلُهُ} “çevirir.” {إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لأولِي الألْبَابِ} “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.” Onlar bununla Rablerinin kullarına olan ihtimamını ve rahmetini hatırlarlar; zira bu suyu onlar için kolaylaştırmış ve maslahatlarına uygun olarak yerin depolarında muhafaza etmiştir.
11135. Metin
ويذكرون به كمال قدرته، وأنه يحيي الموتى، كما أحيا الأرض بعد موتها، ويذكرون به أن الفاعل لذلك هو المستحق للعبادة.
Yine bununla O'nun kudretinin kemalini, tıpkı ölümünden sonra yeryüzünü dirilttiği gibi ölüleri de dirilteceğini ve bunları yapan Zât'ın tek başına ibadete layık olduğunu hatırlarlar.
11136. Metin
اللهم اجعلنا من أولي الألباب، الذين نوهت بذكرهم، وهديتهم بما أعطيتهم من العقول، وأريتهم من أسرار كتابك وبديع آياتك ما لم يصل إليه غيرهم، إنك أنت الوهاب.
Allah'ım! Bizi adlarını yücelttiğin, kendilerine verdiğin akıllarla hidayete erdirdiğin, Kitabının sırlarından ve eşsiz ayetlerinden başkalarının ulaşamadığı hakikatleri gösterdiğin akıl sahiplerinden eyle! Şüphesiz Sen lütfu pek bol olansın.
11137. Metin
{٢٢} {أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلإسْلامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} .
{22} {أَفَمَنْ شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلإسْلامِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “Allah’ın, göğsünü İslam’a açtığı ve böylece Rabbinden bir nur üzerinde olan kimse (kalbi mühürlü kimse gibi midir)? Allah’ın zikrinden kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”
11138. Metin
أي: أفيستوي من شرح الله صدره للإسلام، فاتسع لتلقي أحكام الله والعمل بها، منشرحا قرير العين، على بصيرة من أمره، وهو المراد بقوله: {فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ} كمن ليس كذلك، بدليل قوله: {فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ} أي: لا تلين لكتابه، ولا تتذكر آياته، ولا تطمئن بذكره، بل هي معرضة عن ربها، ملتفتة إلى غيره، فهؤلاء لهم الويل الشديد، والشر الكبير.
Yani Allah'ın göğsünü İslam'a açtığı, böylece Allah'ın hükümlerini kabule ve onlarla amel etmeye gönlü ferahlamış, içi huzurla dolmuş, işinde basiret üzere olan -ki: {فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ} “böylece Rabbinden bir nur üzerindedir” buyruğunun muradı budur- kimse ile böyle olmayan kimse bir olur mu? Nitekim: {فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللَّهِ} “Allah’ın zikrinden kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!” buyruğu buna delildir. Yani kalpleri O'nun Kitabına yumuşamaz, ayetleriyle öğüt almaz ve zikriyle mutmain olmaz; bilakis Rabbinden yüz çevirmiş ve başkasına yönelmiştir. İşte onlar için şiddetli bir veyl ve pek büyük bir şer vardır.
11139. Metin
{أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} وأي ضلال أعظم من ضلال من أعرض عن وليه؟ ومن كل السعادة في الإقبال عليه، وقسا قلبه عن ذكره، وأقبل على كل ما يضره؟ "
{أُولَئِكَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” Bütün saadetin Kendisine yönelmekte olduğu Mevlâsından yüz çeviren, kalbi O'nun zikrinden katılaşan ve kendisine zarar veren her şeye yönelen kimsenin sapıklığından daha büyük hangi sapıklık olabilir?
11140. Metin
{٢٣} {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} .
{23} {اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “Allah, sözün en güzelini, birbirine benzer, ikişerli (tekrarlanan) bir kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar. İşte bu, Allah’ın hidayetidir; onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah kimi de saptırırsa artık ona hiçbir hidayet edici yoktur.”
11141. Metin
يخبر تعالى عن كتابه الذي نزله أنه {أَحْسَنَ الْحَدِيثِ} على الإطلاق، فأحسن الحديث كلام الله، وأحسن الكتب المنزلة من كلام الله هذا القرآن، وإذا كان هو الأحسن، علم أن ألفاظه أفصح الألفاظ وأوضحها، وأن معانيه، أجل المعاني، لأنه أحسن الحديث في لفظه ومعناه، متشابها في الحسن والائتلاف وعدم الاختلاف، بوجه من الوجوه. حتى إنه كلما تدبره المتدبر، وتفكر فيه المتفكر، رأى من اتفاقه، حتى في معانيه الغامضة، ما يبهر الناظرين، ويجزم بأنه لا يصدر إلا من حكيم عليم، هذا المراد بالتشابه في هذا الموضع.
Allah Teâlâ indirdiği Kitabı hakkında onun mutlak anlamda {أَحْسَنَ الْحَدِيثِ} “sözün en güzeli” olduğunu haber vermektedir. Sözün en güzeli Allah'ın kelamıdır; Allah'ın kelamı olarak indirilen kitapların en güzeli ise bu Kur'an'dır. O en güzel olunca, lafızlarının lafızların en fasihi ve en açığı, manalarının ise manaların en yücesi olduğu anlaşılır; çünkü o lafzında ve manasında sözün en güzelidir. Güzellikte, uyumda ve hiçbir şekilde çelişki barındırmamasında birbirine benzerdir (müteşabih). Öyle ki düşünen kişi onu ne kadar tefekkür ederse etsin, kapalı manalarında dahi bakanları hayran bırakan ve onun ancak Hakîm ve Alîm olan Allah'tan sadır olabileceğine kesin kanaat getiren bir ahenk görür. Bu makamdaki benzerlikten (teşâbüh) kasıt budur.
11142. Metin
وأما في قوله تعالى: {هُوَ الَّذِي أَنزلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ} فالمراد بها، التي تشتبه على فهوم كثير من الناس، ولا يزول هذا الاشتباه إلا بردها إلى المحكم، ولهذا قال: {مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ} فجعل التشابه لبعضه، وهنا جعله كله متشابها، أي: في حسنه، لأنه قال: {أَحْسَنَ الْحَدِيثِ} وهو سور وآيات، والجميع يشبه بعضه بعضا كما ذكرنا.
Allah Teâlâ'nın: {هُوَ الَّذِي أَنزلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ} “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Ondan bir kısım ayetler muhkemdir ki onlar Kitab’ın esasıdır; diğerleri ise müteşabihtir” ayetine gelince; oradaki müteşabihten maksat, insanların çoğunun anlayışına kapalı gelen ve bu kapalılığı ancak muhkeme irca edilerek giderilebilen ayetlerdir. Bundan dolayı: “Ondan bir kısmı muhkemdir... diğerleri ise müteşabihtir” buyurarak benzerliği bir kısmına hasretmiştir. Burada ise güzellik bakımından tamamını müteşabih (birbirine benzer) kılmıştır; çünkü “sözün en güzeli” buyurmuştur; o sureler ve ayetlerden oluşur ve zikrettiğimiz gibi hepsi güzellikte birbirine benzer.
11143. Metin
{مَثَانِيَ} أي: تثنى فيه القصص والأحكام، والوعد والوعيد، وصفات أهل الخير، وصفات أهل الشر، وتثنى فيه أسماء الله وصفاته، وهذا من جلالته، وحسنه، فإنه تعالى، لما علم احتياج الخلق إلى معانيه المزكية للقلوب، المكملة للأخلاق، وأن تلك المعاني للقلوب، بمنزلة الماء لسقي الأشجار، فكما أن الأشجار كلما بعد عهدها بسقي الماء نقصت، بل ربما تلفت، وكلما تكرر سقيها حسنت وأثمرت أنواع الثمار النافعة، فكذلك القلب يحتاج دائما إلى تكرر معاني كلام الله تعالى عليه، وأنه لو تكرر عليه المعنى مرة واحدة في جميع القرآن، لم يقع منه موقعا، ولم تحصل النتيجة منه، ولهذا سلكت في هذا التفسير هذا المسلك الكريم، اقتداء بما هو تفسير له، فلا تجد فيه الحوالة على موضع من المواضع، بل كل موضع تجد تفسيره كامل المعنى، غير مراع لما مضى مما يشبهه، وإن كان بعض المواضع يكون أبسط من بعض وأكثر فائدة، وهكذا ينبغي للقارئ للقرآن، المتدبر لمعانيه، أن لا يدع التدبر في جميع المواضع منه، فإنه يحصل له بسبب ذلك خير كثير، ونفع غزير.
{مَثَانِيَ} “İkişerli (tekrarlanan);” yani içinde kıssalar, hükümler, vaad ve tehditler, hayır ehlinin vasıfları, şer ehlinin vasıfları, Allah'ın isim ve sıfatları tekrar tekrar anlatılır. Bu, onun yüceliğinden ve güzelliğindendir. Zira Allah Teâlâ mahlukatın kalpleri arındıran ve ahlakı kemale erdiren bu manalara olan ihtiyacını; bu manaların kalpler için tıpkı ağaçları sulayan su mesabesinde olduğunu bilmiştir. Ağaçlar su verilme vakti geciktikçe nasıl geriler hatta kurur, tekrar tekrar sulandıkça nasıl güzelleşip faydalı türlü meyveler verirse; kalp de Allah Teâlâ'nın kelamının manalarının kendisine sürekli tekrarlanmasına muhtaçtır. Şayet bu mana bütün Kur'an'da sadece bir defa geçseydi kalpte tam yer etmez ve beklenen netice hasıl olmazdı. İşte bu sebeple tefsir ettiğim metne uyarak bu tefsirde de bu kerim yolu tuttum; bu eserde hiçbir ayetin başka bir yere havale edildiğini göremezsin; bilakis her makamda geçmişteki benzerine bakılmaksızın tam manasıyla tefsirini bulursun. Her ne kadar bazı yerler diğerlerinden daha geniş ve daha faydalı olsa da durum böyledir. Kur'an'ı okuyan ve manalarını tefekkür eden kimsenin de Kur'an'ın hiçbir yerinde tefekkürü bırakmaması gerekir; zira bu sayede pek çok hayır ve bol menfaat elde edecektir.
11144. Metin
ولما كان القرآن العظيم بهذه الجلالة والعظمة، أثَّر في قلوب أولي الألباب المهتدين، فلهذا قال تعالى: {تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} لما فيه من التخويف والترهيب المزعج، {ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} أي: عند ذكر الرجاء والترغيب، فهو تارة يرغبهم لعمل الخير، وتارة يرهبهم من عمل الشر.
Yüce Kur'an bu celal ve azamette olunca, hidayete eren akıl sahiplerinin kalplerine tesir etmiştir. Bundan dolayı Allah Teâlâ: {تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ} “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir” buyurmuştur; çünkü onda sarsıcı korkutma ve tehditler vardır. {ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ} “Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar;” yani ümit ve müjde zikredildiğinde... Böylece o, kâh onları hayır işlemeye teşvik eder, kâh şer işlemekten sakındırır.
11145. Metin
{ذَلِكَ} الذي ذكره الله من تأثير القرآن فيهم {هُدَى اللَّهِ} أي: هداية منه لعباده، وهو من جملة فضله وإحسانه عليهم، {يَهْدِي بِهِ} أي: بسبب ذلك {مَنْ يَشَاءُ} من عباده. ويحتمل أن المراد بقوله: {ذَلِكَ} أي: القرآن الذي وصفناه لكم.
Allah'ın Kur'an'ın onlar üzerindeki tesirine dair zikrettiği {ذَلِكَ} “işte bu,” {هُدَى اللَّهِ} “Allah’ın hidayetidir;” yani kullarına bahşettiği bir hidayet olup onlara olan lütuf ve ihsanındandır. {يَهْدِي بِهِ} “Onunla iletir;” yani bunun vesilesiyle kullarından {مَنْ يَشَاءُ} “dilediğini doğru yola iletir.” ‘İşte bu’ ifadesiyle size vasfettiğimiz Kur'an'ın kastedilmiş olması da muhtemeldir.
11146. Metin
{هُدَى اللَّهِ} الذي لا طريق يوصل إلى الله إلا منه {يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} ممن حسن قصده، كما قال تعالى {يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلامِ}
O, Allah'a ulaştıran yegâne yol olan {هُدَى اللَّهِ} “Allah’ın hidayetidir;” niyeti güzel olan kullarından {يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} “dilediğini onunla doğru yola iletir.” Nitekim Allah Teâlâ: {يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلامِ} “Allah, rızasını arayanları onunla kurtuluş yollarına iletir” buyurmuştur.
11147. Metin
{وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} لأنه لا طريق يوصل إليه إلا توفيقه والتوفيق للإقبال على كتابه، فإذا لم يحصل هذا، فلا سبيل إلى الهدى، وما هو إلا الضلال المبين والشقاء.
{وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “Allah kimi de saptırırsa artık ona hiçbir hidayet edici yoktur.” Çünkü O'na ulaştıran, O'nun tevfiki ve Kitabına yönelmeye muvaffak kılmasından başka hiçbir yol yoktur. Bu hasıl olmadığında ise hidayete hiçbir yol kalmaz; geriye ancak apaçık sapıklık ve bedbahtlık kalır.
11148. Metin
{٢٤ - ٢٦} {أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ * كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ * فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} .
{24 - 26} {أَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ * كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ * فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} “Kıyamet gününde o kötü azaptan yüzüyle korunmaya çalışan kimse (o azaptan emin olan gibi midir)? Zalimlere: ‘Kazanmakta olduğunuz şeyleri tadın!’ denilir. Onlardan öncekiler de yalanlamıştı da azap onlara hiç farkında olmadıkları bir yerden gelivermişti. Böylece Allah dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; keşke bilselerdi!”
11149. Metin
أي: أفيستوي هذا الذي هداه الله، ووفقه لسلوك الطريق الموصلة لدار كرامته، كمن كان في الضلال واستمر على عناده حتى قدم القيامة، فجاءه العذاب العظيم فجعل يتقي بوجهه الذي هو أشرف الأعضاء، وأدنى شيء من العذاب يؤثر فيه، فهو يتقي فيه سوء العذاب لأنه قد غلت يداه ورجلاه، {وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ} أنفسهم، بالكفر والمعاصي، توبيخا وتقريعا: {ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ}
Yani Allah'ın hidayet edip ikram yurduna ulaştıran yolda yürümeye muvaffak kıldığı kimse; sapıklık içinde kalıp inadını sürdüren ve nihayet kıyamete gelip çatan, büyük azap kendisine gelince elleri ve ayakları zincire vurulduğu için en şerefli uzvu olan ve azabın en küçüğünün dahi derhal tesir ettiği yüzüyle o kötü azaptan korunmaya çalışan kimse gibi olur mu? Küfür ve günahlarla kendilerine zulmedenlere azarlama ve kınama kabilinden şöyle denilir: {وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ} “Zalimlere: ‘Kazanmakta olduğunuz şeyleri tadın!’ denilir.”
11150. Metin
{كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} من الأمم كما كذب هؤلاء، {فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ} جاءهم في غفلة أول نهار، أو هم قائلون.
Tıpkı bunların yalanladığı gibi {كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ} “onlardan öncekiler de yalanlamıştı;” {فَأَتَاهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لا يَشْعُرُونَ} “azap onlara hiç farkında olmadıkları bir yerden gelivermişti;” yani gündüzün başında veya öğle uykusundayken ansızın ve gaflet içindeyken gelmişti.
11151. Metin
{فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ} بذلك العذاب {الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} فافتضحوا عند الله وعند خلقه {وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} فليحذر هؤلاء من المقام على التكذيب، فيصيبهم ما أصاب أولئك من التعذيب.
O azap sebebiyle {فَأَذَاقَهُمُ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “Allah dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı;” böylece Allah katında da mahlukatın yanında da rezil rüsva oldular. {وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ} “Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; keşke bilselerdi!” Öyleyse bunlar da yalanlamada ısrar etmekten sakınsınlar; yoksa öncekilerin başına gelen azabın benzeri kendilerine de dokunur.
11152. Metin
{٢٧ - ٣١} {وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ * قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ * ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا رَجُلا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ * إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ * ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ} .
{27 - 31} {وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ * قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ * ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا رَجُلا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا الْحَمْدُ لِلَّهِ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ * إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ * ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ} “Andolsun biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali verdik; belki öğüt alırlar diye. Pürüzsüz Arapça bir Kur’an olarak (indirdik); belki sakınırlar diye. Allah bir misal verdi: Birbiriyle geçimsiz birtakım ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnızca bir kişiye bağlı olan bir adam. Bu ikisi misalce bir olur mu? Hamd Allah’a mahsustur; fakat onların çoğu bilmezler. Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız.”
11153. Metin
يخبر تعالى أنه ضرب في القرآن من جميع الأمثال، أمثال أهل الخير وأمثال أهل الشر، وأمثال التوحيد والشرك، وكل مثل يقرب حقائق الأشياء، والحكمة في ذلك {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} عندما نوضح لهم الحق فيعلمون ويعملون.
Allah Teâlâ Kur'an'da her türlü misali; hayır ehlinin ve şer ehlinin misallerini, tevhid ve şirk misallerini ve hakikatleri zihinlere yaklaştıran her bir misali irad ettiğini haber vermektedir. Bundaki hikmet ise: {لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ} “belki öğüt alırlar diyedir;” yani biz onlara hakkı açıkladığımızda bilip amel etsinler diye.
11154. Metin
{قُرآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ} أي: جعلناه قرآنا عربيا، واضح الألفاظ، سهل المعاني، خصوصا على العرب. {غَيْرَ ذِي عِوَجٍ} أي: ليس فيه خلل ولا نقص بوجه من الوجوه، لا في ألفاظه ولا في معانيه، وهذا يستلزم كمال اعتداله واستقامته كما قال تعالى: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا قَيِّمًا}
{قُرآنًا عَرَبِيًّا} “Arapça bir Kur’an olarak;” yani özellikle Araplar için lafızları apaçık, manaları kolay Arapça bir Kur'an kıldık. {غَيْرَ ذِي عِوَجٍ} “Pürüzsüz;” yani ne lafızlarında ne de manalarında hiçbir yönden hiçbir kusur ve noksanlık bulunmayan... Bu durum onun itidalinin ve dosdoğruluğunun kemalini gerektirir; nitekim Allah Teâlâ: {الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجَا قَيِّمًا} “Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğrilik kılmayan, dosdoğru kılan Allah’a mahsustur” buyurmuştur.
11155. Metin
{لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} الله تعالى، حيث سهلنا عليهم طرق التقوى العلمية والعملية، بهذا القرآن العربي المستقيم، الذي ضرب الله فيه من كل مثل.
Allah'ın her türlü misali verdiği bu dosdoğru Arapça Kur'an ile ilmi ve ameli takva yollarını kendilerine kolaylaştırdığımız için {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} “belki Allah Teâlâ’dan sakınırlar diye.”
11156. Metin
ثم ضرب مثلا للشرك والتوحيد فقال: {ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا رَجُلا} أي: عبدا {فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ} فهم كثيرون، وليسوا متفقين على أمر من الأمور وحالة من الحالات حتى تمكن راحته، بل هم متشاكسون متنازعون فيه، كل له مطلب يريد تنفيذه ويريد الآخر غيره، فما تظن حال هذا الرجل مع هؤلاء الشركاء المتشاكسين؟
Sonra şirk ve tevhid için bir misal vererek şöyle buyurdu: {ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا رَجُلا} “Allah bir misal verdi: Bir adam...” yani bir köle {فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ} “ki birbiriyle geçimsiz birtakım ortakların sahip olduğu...” Onlar pek çokturlar; kölenin rahat edebileceği hiçbir meselede ve durumda anlaşamazlar. Bilakis geçimsizdirler, onun üzerinde çekişip dururlar; her birinin yaptırmak istediği ayrı bir talep vardır, diğeri ise bambaşka bir şey ister. Birbiriyle geçimsiz bu ortaklar karşısında o adamın halinin ne olacağını sanırsın?
11157. Metin
{وَرَجُلا سَلَمًا لِرَجُلٍ} أي: خالصا له، قد عرف مقصود سيده، وحصلت له الراحة التامة. {هَلْ يَسْتَوِيَانِ} أي: هذان الرجلان {مَثَلا} ؟ لا يستويان.
{وَرَجُلا سَلَمًا لِرَجُلٍ} “Ve yalnızca bir kişiye bağlı olan bir adam;” yani sırf tek bir efendiye aittir; efendisinin maksadını bilmiş ve tam bir rahata ermiştir. Bu iki adam {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا} “misalce bir olur mu?” Elbette bir olmazlar!
11158. Metin
كذلك المشرك، فيه شركاء متشاكسون، يدعو هذا، ثم يدعو هذا، فتراه لا يستقر له قرار، ولا يطمئن قلبه في موضع، والموحد مخلص لربه، قد خلصه الله من الشركة لغيره، فهو في أتم راحة وأكمل طمأنينة، فـ {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا الْحَمْدُ لِلَّهِ} على تبيين الحق من الباطل، وإرشاد الجهال. {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ}
İşte müşrik de böyledir; onun üzerinde geçimsiz ortaklar vardır; kâh buna dua eder, kâh şuna yalvarır. Onun hiçbir kararda duramadığını ve kalbinin hiçbir yerde huzur bulamadığını görürsün. Muvahhid ise Rabbine ihlasla bağlıdır; Allah onu başkasına ortak olmaktan kurtarmıştır; dolayısıyla o tam bir rahat ve mükemmel bir huzur içindedir. O halde {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا} “bu ikisi misalce bir olur mu?” Hakkı bâtıldan ayırdığı ve cahillere yol gösterdiği için {الْحَمْدُ لِلَّهِ} “Hamd Allah’a mahsustur;” {بَلْ أَكْثَرُهُمْ لا يَعْلَمُونَ} “fakat onların çoğu bilmezler.”