Mü'min Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11273. Metin

مكية

Mekkîdir.

11274. Metin

{١ - ٣} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ * غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ} .

{1 - 3} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ * غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لا إِلَهَ إِلا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hâ, Mîm. Bu Kitab’ın indirilmesi; Azîz ve Alîm olan, günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli ve lütfu bol olan Allah tarafındandır. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Dönüş ancak O’nadır.”

11275. Metin

يخبر تعالى عن كتابه العظيم وبأنه صادر ومنزل من الله، المألوه المعبود، لكماله وانفراده بأفعاله، {الْعَزِيزِ} الذي قهر بعزته كل مخلوق {الْعَلِيمِ} بكل شيء.

Allah Teâlâ yüce Kitabını, onun kemali ve fiillerindeki tekliği sebebiyle mabud ve ilah olan Allah katından sadır olup indirildiğini, izzetiyle her mahluku kahreden {الْعَزِيزِ} “Azîz” ve her şeyi hakkıyla bilen {الْعَلِيمِ} “Alîm” olduğunu haber vermektedir.

11276. Metin

{غَافِرِ الذَّنْبِ} للمذنبين {وَقَابِلِ التَّوْبِ} من التائبين، {شَدِيدِ الْعِقَابِ} على من تجرأ على الذنوب ولم يتب منها، {ذِي الطَّوْلِ} أي: التفضل والإحسان الشامل.

Günahkârların {غَافِرِ الذَّنْبِ} “günahını bağışlayan,” tövbe edenlerin {وَقَابِلِ التَّوْبِ} “tövbesini kabul eden,” günah işlemeye cüret edip de tövbe etmeyenler için {شَدِيدِ الْعِقَابِ} “azabı pek şiddetli olan” ve {ذِي الطَّوْلِ} her şeyi kuşatan “bol lütuf ve ihsan sahibidir.”

11277. Metin

فلما قرر ما قرر من كماله وكان ذلك موجبًا لأن يكون وحده، المألوه الذي تخلص له الأعمال قال: {لا إِلَهَ إِلا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ}

Kemaline dair bu hususları tespit edip bu durum amellerin yalnız Kendisine has kılınacağı tek mabud olmasını gerektirince: {لا إِلَهَ إِلا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Dönüş ancak O’nadır” buyurdu.

11278. Metin

ووجه المناسبة بذكر نزول القرآن من الله الموصوف بهذه الأوصاف أن هذه الأوصاف مستلزمة لجميع ما يشتمل عليه القرآن، من المعاني.

Kur'an'ın bu vasıflarla muttasıf olan Allah'tan indirilişinin zikredilmesindeki münasebet ciheti şudur: Bu sıfatlar, Kur'an'ın içerdiği bütün manaları zorunlu olarak kapsar ve gerektirir.

11279. Metin

فإن القرآن: إما إخبار عن أسماء الله، وصفاته، وأفعاله، وهذه أسماء، وأوصاف، وأفعال.

Zira Kur'an; ya Allah'ın isimleri, sıfatları ve fiilleri hakkında bir haberdir ki bunlar da isimler, sıfatlar ve fiillerdir.

11280. Metin

وإما إخبار عن الغيوب الماضية والمستقبلة، فهي من تعليم العليم لعباده.

Yahut geçmiş ve geleceğe dair gayb haberleridir ki bu da Alîm olan Allah'ın kullarına öğretmesindendir.

11281. Metin

وإما إخبار عن نعمه العظيمة، وآلائه الجسيمة، وما يوصل إلى ذلك، من الأوامر، فذلك يدل عليه قوله: {ذِي الطَّوْلِ}

Yahut O'nun büyük nimetleri, muazzam lütufları ve bunlara ulaştıran emirler hakkında bir haberdir ki buna {ذِي الطَّوْلِ} “lütfu bol olan” buyruğu delalet eder.

11282. Metin

وإما إخبار عن نقمه الشديدة، وعما يوجبها ويقتضيها من المعاصي، فذلك يدل عليه قوله: {شَدِيدِ الْعِقَابِ}

Yahut O'nun şiddetli intikamları ve bunu gerektiren günahlar hakkında bir haberdir ki buna {شَدِيدِ الْعِقَابِ} “azabı şiddetli olan” buyruğu delalet eder.

11283. Metin

وإما دعوة للمذنبين إلى التوبة والإنابة، والاستغفار، فذلك يدل عليه قوله: {غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ}

Yahut günahkârları tövbeye, inâbeye ve istiğfara bir davettir ki buna da {غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ} “günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan” buyruğu delalet eder.

11284. Metin

وإما إخبار بأنه وحده المألوه المعبود، وإقامة الأدلة العقلية والنقلية على ذلك، والحث عليه، والنهي عن عبادة ما سوى الله، وإقامة الأدلة العقلية والنقلية على فسادها والترهيب منها، فذلك يدل عليه قوله تعالى: {لا إِلَهَ إِلا هُوَ}

Yahut yalnızca O'nun tek mabud olduğunu haber vermek, buna dair aklî ve naklî delilleri ikame etmek, buna teşvik etmek; Allah'tan başkasına ibadeti yasaklamak, onun fesadına dair aklî ve naklî deliller getirip bundan sakındırmaktır ki buna Allah Teâlâ'nın: {لا إِلَهَ إِلا هُوَ} “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur” buyruğu delalet eder.

11285. Metin

وإما إخبار عن حكمه الجزائي العدل، وثواب المحسنين، وعقاب العاصين، فهذا يدل عليه قوله: {إِلَيْهِ الْمَصِيرُ}

Yahut O'nun adil ceza hükmü, iyilik edenlerin mükâfatı ve isyankârların cezalandırılması hakkında bir haberdir ki buna {إِلَيْهِ الْمَصِيرُ} “dönüş ancak O’nadır” buyruğu delalet eder.

11286. Metin

فهذا جميع ما يشتمل عليه القرآن من المطالب العاليات.

İşte Kur'an'ın içerdiği yüce maksat ve gayelerin tamamı bunlardan ibarettir.

11287. Metin

{٤ - ٦} {مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ * كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالأحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ * وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ} .

{4 - 6} {مَا يُجَادِلُ فِي آيَاتِ اللَّهِ إِلا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ * كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالأحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْ وَهَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَأَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ * وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ} “Allah’ın ayetleri hakkında inkâr edenlerden başkası tartışmaya girişmez. Onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın! Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki fırkalar (topluluklar) da yalanlamıştı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp (cezalandırmak/öldürmek) için kastetmiş ve hakkı bâtılla yok etmek için mücadele etmişti. Ben de onları yakalayıverdim; cezam nasılmış (gördüler)! İnkâr edenlerin cehennem ehli olduklarına dair Rabbinin sözü işte böylece hak oldu.”

11288. Metin

يخبر ﵎ أنه ما يجادل في آياته إلا الذين كفروا والمراد بالمجادلة هنا، المجادلة لرد آيات الله ومقابلتها بالباطل، فهذا من صنيع الكفار، وأما المؤمنون فيخضعون لله تعالى الذي يلقي الحق ليدحض به الباطل، ولا ينبغي للإنسان أن يغتر بحالة الإنسان الدنيوية، ويظن أن إعطاء الله إياه في الدنيا دليل على محبته له وأنه على الحق ولهذا قال: {فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ} أي: ترددهم فيها بأنواع التجارات والمكاسب، بل الواجب على العبد، أن يعتبر الناس بالحق، وينظر إلى الحقائق الشرعية ويزن بها الناس، ولا يزن الحق بالناس، كما عليه من لا علم ولا عقل له.

Allah Teâlâ Kendi ayetleri hakkında ancak inkâr edenlerin tartışıp mücadele ettiğini haber vermektedir. Buradaki tartışmadan maksat; Allah'ın ayetlerini reddetmek ve onları bâtılla karşılamak için yapılan mücadeledir ki bu kâfirlerin işidir. Müminlere gelince; onlar bâtılı yok etmek için hakkı ortaya koyan Allah Teâlâ'ya boyun eğerler. İnsanın bir kimsenin dünyadaki durumuna aldanması ve Allah'ın dünyada ona vermesini onu sevdiğine ve onun hak üzere olduğuna delil sanması doğru değildir. Bundan dolayı: {فَلا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلادِ} “Onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın!” buyurmuştur; yani türlü ticaretler ve kazançlar için beldelerde dolaşmaları seni aldatmasın. Bilakis kula vacip olan; insanları hakka göre değerlendirmesi, şer'i hakikatlere bakıp insanları onunla tartmasıdır; yoksa ilmi ve aklı olmayan kimselerin yaptığı gibi hakkı insanlara göre tartmamalıdır.

11289. Metin

ثم هدد من جادل بآيات الله ليبطلها، كما فعل من قبله من الأمم من قوم نوح وعاد والأحزاب من بعدهم، الذين تحزبوا وتجمعوا على الحق ليبطلوه، وعلى الباطل لينصروه، {و} أنه بلغت بهم الحال، وآل بهم التحزب إلى أنه {هَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ} من الأمم {بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ} أي: يقتلوه. وهذا أبلغ ما يكون الرسل الذين هم قادة أهل الخير الذين معهم الحق الصرف الذي لا شك فيه ولا اشتباه، هموا بقتلهم، فهل بعد هذا البغي والضلال والشقاء إلا العذاب العظيم الذي لا يخرجون منه؟ ولهذا قال في عقوبتهم الدنيوية والأخروية: {فَأَخَذْتُهُمْ} أي: بسبب تكذيبهم وتحزبهم {فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ} كان أشد العقاب وأفظعه، ما هو إلا صيحة أو حاصب ينزل عليهم أو يأمر الأرض أن تأخذهم، أو البحر أن يغرقهم فإذا هم خامدون.

Sonra Nuh kavmi, Âd kavmi ve onlardan sonra gelen fırkaların yaptığı gibi Allah'ın ayetlerini iptal etmek için mücadele edenleri tehdit etti. Onlar hakkı yok etmek ve bâtıla yardım etmek için birleşip gruplaşmışlardı. Durumları öyle bir raddeye vardı ve gruplaşmaları öyle bir noktaya ulaştı ki {هَمَّتْ كُلُّ أُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ} “her ümmet kendi peygamberini yakalayıp öldürmek için kastetti.” Bu zulmün en uç noktasıdır; hayır ehlinin önderleri olan ve yanlarında şüphe ve tereddüt barındırmayan katıksız hak bulunan peygamberleri öldürmeye kalkıştılar! Bu azgınlık, dalâlet ve bedbahtlıktan sonra artık içinden asla çıkamayacakları büyük azaptan başka ne kalır? Bundan dolayı dünyevi ve uhrevi cezaları hakkında: Yalanlamaları ve hizipler kurmaları sebebiyle {فَأَخَذْتُهُمْ} “Ben de onları yakalayıverdim;” {فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ} “cezam nasılmış!” buyurdu. O cezaların en şiddetlisi ve en korkuncuydu; başlarına inen bir sayha (çığlık) veya taş yağdıran fırtına, yahut yeryüzünün onları yutması veya denizin onları boğması emredilivermişti de bir anda sönüp gitmişlerdi!

11290. Metin

{وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا} أي: كما حقت على أولئك، حقت عليهم كلمة الضلال التي نشأت عنها كلمة العذاب، ولهذا قال: {أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ}

{وَكَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenlerin üzerine Rabbinin sözü işte böylece hak oldu;” yani tıpkı öncekiler üzerine hak olduğu gibi, kendisinden azap hükmünün neşet ettiği dalâlet kelimesi bunların da üzerine hak oldu. Bundan dolayı: {أَنَّهُمْ أَصْحَابُ النَّارِ} “onların cehennem ehli olduklarına dair...” buyurmuştur.

11291. Metin

{٧ - ٩} {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} .

{7 - 9} {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} “Arş’ı yüklenenler ve onun etrafında bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler ve iman edenler için şöyle bağışlanma dilerler: ‘Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve ilimle kuşattın. Tövbe edenleri ve senin yoluna uyanları bağışla; onları cehennem azabından koru!’”

11292. Metin

يخبر تعالى عن كمال لطفه تعالى بعباده المؤمنين، وما قيض لأسباب سعادتهم من الأسباب الخارجة عن قدرهم، من استغفار الملائكة المقربين لهم، ودعائهم لهم بما فيه صلاح دينهم وآخرتهم، وفي ضمن ذلك الإخبار عن شرف حملة العرش ومن حوله، وقربهم من ربهم، وكثرة عبادتهم ونصحهم لعباد الله، لعلمهم أن الله يحب ذلك منهم فقال: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ} أي: عرش الرحمن، الذي هو سقف المخلوقات وأعظمها وأوسعها وأحسنها، وأقربها من الله تعالى، الذي وسع الأرض والسماوات والكرسي، وهؤلاء الملائكة، قد وكلهم الله تعالى بحمل عرشه العظيم، فلا شك أنهم من أكبر الملائكة وأعظمهم وأقواهم، واختيار الله لهم لحمل عرشه، وتقديمهم في الذكر، وقربهم منه، يدل على أنهم أفضل أجناس الملائكة ﵈، قال تعالى: {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ}

Allah Teâlâ mümin kullarına olan lütfunun kemalini ve mukarreb meleklerin onlar için istiğfar etmesi, din ve ahiretlerinin salahını içeren dualarda bulunması gibi kendi güçlerinin dışındaki saadet sebeplerini onlar için nasıl takdir buyurduğunu haber vermektedir. Bunun zımnında Arş'ı taşıyanların ve onun etrafındakilerin şerefi, Rablerine olan yakınlıkları, ibadetlerinin çokluğu ve Allah'ın bundan hoşnut olduğunu bildikleri için Allah'ın kullarına olan samimi nasihat ve duaları haber verilerek şöyle buyruldu: {الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ} “Arş’ı yüklenenler...” Mahlukatın tavanı, en büyüğü, en genişi, en güzeli, Allah Teâlâ'ya en yakını olan ve yeri, gökleri ve Kürsî'yi kuşatan Rahmân'ın Arş'ını taşıyanlar... Bu melekleri Allah Teâlâ yüce Arş'ını taşımakla görevlendirmiştir; dolayısıyla onların meleklerin en büyüklerinden, en azametlilerinden ve en güçlülerinden olduklarında şüphe yoktur. Allah'ın Arş'ını taşımak üzere onları seçmesi, zikirde öne alması ve Kendisine olan yakınlıkları, onların melek cinslerinin en faziletlileri olduğuna delalet eder. Nitekim Allah Teâlâ: {وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ} “O gün Rabbinin Arş’ını onların üzerinde sekiz (melek) taşır” buyurmuştur.

11293. Metin

{وَمَنْ حَوْلَهُ} من الملائكة المقربين في المنزلة والفضيلة {يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} هذا مدح لهم بكثرة عبادتهم لله تعالى، وخصوصًا التسبيح والتحميد، وسائر العبادات تدخل في تسبيح الله وتحميده، لأنها تنزيه له عن كون العبد يصرفها لغيره، وحمد له تعالى، بل الحمد هو العبادة لله تعالى، وأما قول العبد: "سبحان الله وبحمده" فهو داخل في ذلك وهو من جملة العبادات.

Menzile ve fazilet bakımından mukarreb meleklerden {وَمَنْ حَوْلَهُ} “ve onun etrafında bulunanlar,” {يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ} “Rablerini hamd ile tesbih ederler.” Bu, onların Allah Teâlâ'ya olan ibadetlerinin çokluğuyla, özellikle tesbih ve tahmid ile övülmeleridir. Diğer bütün ibadetler de Allah'ın tesbih ve tahmidine dâhildir; çünkü ibadetler kulun onu başkasına sarf etmesinden Allah'ı tenzih etmek ve O'na hamdetmektir. Hatta hamd bizzat Allah Teâlâ'ya ibadettir. Kulun: ‘Sübhânallâhi ve bi-hamdihî’ sözü de buna dâhildir ve ibadetlerdendir.

11294. Metin

{وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} وهذا من جملة فوائد الإيمان وفضائله الكثيرة جدًا، أن الملائكة الذين لا ذنوب عليهم يستغفرون لأهل الإيمان، فالمؤمن بإيمانه تسبب لهذا الفضل العظيم.

{وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} “Ve iman edenler için bağışlanma dilerler.” Bu, imanın pek çok fayda ve faziletlerindendir ki üzerlerinde hiçbir günah bulunmayan melekler iman ehli için istiğfarda bulunurlar. Mümin imanı sayesinde bu büyük fazilete nail olmaya vesile bulmuştur.

11295. Metin

ثم ولما كانت المغفرة لها لوازم لا تتم إلا بها -غير ما يتبادر إلى كثير من الأذهان، أن سؤالها وطلبها غايته مجرد مغفرة الذنوب- ذكر تعالى صفة دعائهم لهم بالمغفرة، بذكر ما لا تتم إلا به، فقال: {رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا} فعلمك قد أحاط بكل شيء، لا يخفى عليك خافية، ولا يعزب عن علمك مثقال ذرة في الأرض ولا في السماء، ولا أصغر من ذلك ولا أكبر، ورحمتك وسعت كل شيء، فالكون علويه وسفليه قد امتلأ برحمة الله تعالى ووسعتهم، ووصل إلى ما وصل إليه خلقه.

Sonra mağfiretin ancak kendisiyle tamamlanabileceği birtakım gerekleri olduğundan -ki pek çok zihne gelenin aksine, mağfiret istemek ve talep etmenin gayesi yalnızca günahların bağışlanmasından ibaret değildir- Allah Teâlâ, meleklerin onlar için yaptıkları mağfiret duasının keyfiyetini, ancak kendisiyle tamamlanacağı hususları da zikrederek şöyle buyurdu: {رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا} “‘Rabbimiz! Sen her şeyi rahmet ve ilimle kuşattın.’ İlmin her şeyi kuşatmıştır; Sana hiçbir şey gizli kalmaz, yerde ve gökte zerre ağırlığınca hatta ondan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey Senin ilminden kaçamaz. Rahmetin de her şeyi kuşatmıştır; nitekim yücesiyle alçağıyla bütün kâinat Allah Teâlâ'nın rahmetiyle dolmuş, onları kuşatmış ve yaratılışının ulaştığı her yere ulaşmıştır.

11296. Metin

{فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا} من الشرك والمعاصي {وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ} باتباع رسلك، بتوحيدك وطاعتك. {وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} أي: قهم العذاب نفسه، وقهم أسباب العذاب.

Şirk ve günahlardan {فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا} “‘tövbe edenleri bağışla;’ peygamberlerine uyarak, Seni birleyip Sana itaat ederek {وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ} ‘Senin yoluna uyanları [bağışla]’ {وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ} ‘ve onları cehennem azabından koru!’ Yani hem azabın bizzat kendisinden hem de azaba götüren sebeplerden onları koru!

11297. Metin

{رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} .

{رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ * وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “‘Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden salih olanları kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy! Şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm olanın ta kendisisin. Onları kötülüklerden (ve cezalarından) koru! O gün Sen kimi kötülüklerden korursan, muhakkak ona merhamet etmişsindir. İşte büyük kurtuluş budur!’”

11298. Metin

{رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ} على ألسنة رسلك {وَمَنْ صَلَحَ} أي: صلح بالإيمان والعمل الصالح {مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ} زوجاتهم وأزواجهن وأصحابهم ورفقائهم {وَذُرِّيَّاتِهِمْ} {إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ} القاهر لكل شيء، فبعزتك تغفر ذنوبهم، وتكشف عنهم المحذور، وتوصلهم بها إلى كل خير {الْحَكِيمُ} الذي يضع الأشياء مواضعها، فلا نسألك يا ربنا أمرا تقتضي حكمتك خلافه، بل من حكمتك التي أخبرت بها على ألسنة رسلك، واقتضاها فضلك، المغفرة للمؤمنين.

{رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدْتَهُمْ} “‘Rabbimiz! Elçilerinin diliyle kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine onları koy;’” iman ve salih amelle salah bulan {وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ} “‘atalarından, hanımları, kocaları, dostları ve yoldaşlarından oluşan eşlerinden’” {وَذُرِّيَّاتِهِمْ} “‘ve nesillerinden [salih olanları da koy!]’” {إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ} “‘Şüphesiz Sen Azîz’sin;’” her şeyi kahredensin. İzzetinle onların günahlarını bağışlarsın, korktukları şeyleri onlardan savarsın ve izzetin sayesinde onları her türlü hayra ulaştırırsın. Sen {الْحَكِيمُ} her şeyi yerli yerine koyan “‘Hakîm’sin.’” Rabbimiz! Senden hikmetinin aksini gerektirdiği bir şeyi istemiyoruz; bilakis müminleri bağışlamak, elçilerinin diliyle haber verdiğin ve lütfunun gerektirdiği hikmetindendir.

11299. Metin

{وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ} أي: الأعمال السيئة وجزاءها، لأنها تسوء صاحبها. {وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ} أي: يوم القيامة {فَقَدْ رَحِمْتَهُ} لأن رحمتك لم تزل مستمرة على العباد، لا يمنعها إلا ذنوب العباد وسيئاتهم، فمن وقيته السيئات وفقته للحسنات وجزائها الحسن. {وَذَلِكَ} أي: زوال المحذور بوقاية السيئات، وحصول المحبوب بحصول الرحمة، {هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} الذي لا فوز مثله، ولا يتنافس المتنافسون بأحسن منه.

{وَقِهِمُ السَّيِّئَاتِ} “‘Onları kötülüklerden koru!’” Yani kötü amellerden ve onların cezalarından koru; çünkü bunlar sahibini üzer ve fenalık verir. {وَمَنْ تَقِ السَّيِّئَاتِ يَوْمَئِذٍ} “‘O gün Sen kimi kötülüklerden korursan,’” yani kıyamet gününde {فَقَدْ رَحِمْتَهُ} “‘muhakkak ona merhamet etmişsindir.’ Çünkü Senin rahmetin kullar üzerinde daima devam etmektedir; ona ancak kulların günahları ve kötülükleri engel olur. Dolayısıyla kötülüklerden koruduğun kimseyi iyiliklere ve onların güzel karşılığına muvaffak kılmış olursun. {وَذَلِكَ} Kötülüklerden korunarak korkulanın gitmesi ve rahmete nail olunarak sevilenin elde edilmesi, {هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} benzeri olmayan ve yarışanların daha güzeli için yarışamayacağı ‘en büyük kurtuluşun ta kendisidir.’”

11300. Metin

وقد تضمن هذا الدعاء من الملائكة كمال معرفتهم بربهم، والتوسل إلى الله بأسمائه الحسنى، التي يحب من عباده التوسل بها إليه، والدعاء بما يناسب ما دعوا الله فيه، فلما كان دعاؤهم بحصول الرحمة، وإزالة أثر ما اقتضته النفوس البشرية التي علم الله نقصها واقتضاءها لما اقتضته من المعاصي، ونحو ذلك من المبادئ والأسباب التي قد أحاط الله بها علمًا توسلوا بالرحيم العليم.

Meleklerin bu duası; Rablerini kâmil manada tanıdıklarını, Allah'ın kullarından Kendi Zâtına tevessül etmelerini sevdiği Esmâ-i Hüsnâ ile O'na tevessülde bulunduklarını ve dua ettikleri konuya uygun isimlerle niyaz ettiklerini içermektedir. Zira duaları rahmete nail olmak ve Allah'ın noksanlığını ve günahları işlemeye meylini bildiği beşeri nefislerin gerektirdiği izleri ve Allah'ın ilmiyle kuşattığı benzeri başlangıç ve sebepleri gidermek üzerine olunca, Rahîm ve Alîm isimleriyle tevessül ettiler.

11301. Metin

وتضمن كمال أدبهم مع الله تعالى بإقرارهم بربوبيته لهم الربوبية العامة والخاصة، وأنه ليس لهم من الأمر شيء وإنما دعاؤهم لربهم صدر من فقير بالذات من جميع الوجوه، لا يُدْلِي على ربه بحالة من الأحوال، إن هو إلا فضل الله وكرمه وإحسانه.

Yine bu dua; Allah Teâlâ'nın umumi ve hususi rububiyetini ikrar ederek O'na karşı edebin kemalini, emirden hiçbir payları olmadığını, Rablerine yaptıkları duanın her bakımdan zatı gereği muhtaç olan ve hiçbir durumda Rabbine karşı bir hak iddia etmeyen bir kuldan sadır olduğunu ve her şeyin ancak Allah'ın lütfu, keremi ve ihsanından ibaret bulunduğunu içermektedir.

11302. Metin

وتضمن موافقتهم لربهم تمام الموافقة، بمحبة ما يحبه من الأعمال التي هي العبادات التي قاموا بها، واجتهدوا اجتهاد المحبين، ومن العمال الذين هم المؤمنون الذين يحبهم الله تعالى من بين خلقه، فسائر الخلق المكلفين يبغضهم الله إلا المؤمنين منهم، فمن محبة الملائكة لهم دعوا الله، واجتهدوا في صلاح أحوالهم، لأن الدعاء للشخص من أدل الدلائل على محبته، لأنه لا يدعو إلا لمن يحبه.

Yine Rablerinin sevdiği amelleri -ki yerine getirdikleri ve sevenlerin gayretiyle ifa ettikleri ibadetlerdir- ve mahlukatı arasından Allah Teâlâ'nın sevdiği amel sahiplerini -ki müminlerdir- sevmek suretiyle Rablerine tam bir muvafakat gösterdiklerini içermektedir. Zira mükellef mahlukatın tamamına -müminler müstesna- Allah buğzeder. Melekler müminleri sevdikleri için Allah'a dua etmişler ve onların hallerinin salahı için gayret göstermişlerdir; çünkü bir kimseye dua etmek onu sevmenin en açık delillerindendir, zira insan ancak sevdiğine dua eder.

11303. Metin

وتضمن ما شرحه الله وفصله من دعائهم بعد قوله: {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} التنبيه اللطيف على كيفية تدبر كتابه، وأن لا يكون المتدبر مقتصرًا على مجرد معنى اللفظ بمفرده، بل ينبغي له أن يتدبر معنى اللفظ، فإذا فهمه فهمًا صحيحًا على وجهه، نظر بعقله إلى ذلك الأمر والطرق الموصلة إليه وما لا يتم إلا به وما يتوقف عليه، وجزم بأن الله أراده، كما يجزم أنه أراد المعنى الخاص، الدال عليه اللفظ.

Allah Teâlâ'nın: {وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا} “iman edenler için bağışlanma dilerler” buyruğundan sonra onların duasını açıklayıp detaylandırması; Kitabını nasıl tefekkür etmek gerektiğine dair latif bir uyarıyı da içermektedir. Tefekkür eden kimse sadece lafzın yalın manasıyla sınırlı kalmamalı; lafzın manasını etraflıca düşünmeli, onu layıkıyla ve doğru bir şekilde anladıktan sonra aklıyla o meseleye, ona ulaştıran yollara, ancak kendisiyle tamamlanabileceği ve bağlı olduğu hususlara bakmalı ve lafzın delalet ettiği özel manayı Allah'ın murat ettiğine kesin inandığı gibi bu hususları da Allah'ın murat ettiğine kesin kanaat getirmelidir.

11304. Metin

والذي يوجب له الجزم بأن الله أراده أمران:

Allah'ın bunu murat ettiğine kesin kanaat getirmesini gerektiren iki husus vardır:

11305. Metin

أحدهما: معرفته وجزمه بأنه من توابع المعنى والمتوقف عليه.

Birincisi: Bunun, o mananın ayrılmaz bir uzantısı ve ona bağlı bir gereklilik olduğunu bilmesi ve buna kesin inanmasıdır.

11306. Metin

والثاني: علمه بأن الله بكل شيء عليم، وأن الله أمر عباده بالتدبر والتفكر في كتابه.

İkincisi: Allah'ın her şeyi hakkıyla bildiğini ve kullarına Kitabını tefekkür ve tedebbür etmelerini emrettiğini bilmesidir.

11307. Metin

وقد علم تعالى ما يلزم من تلك المعاني. وهو المخبر بأن كتابه هدى ونور وتبيان لكل شيء، وأنه أفصح الكلام وأجله إيضاحًا، فبذلك يحصل للعبد من العلم العظيم والخير الكثير، بحسب ما وفقه الله له وقد كان في تفسيرنا هذا، كثير من هذا من به الله علينا.

Allah Teâlâ o manalardan neyin lâzım geleceğini elbette bilmiştir. Kitabının bir hidayet, nur ve her şey için bir açıklama olduğunu, kelamın en fasihi ve beyanın en yücesi bulunduğunu haber veren O'dur. Böylece kul, Allah'ın kendisini muvaffak kıldığı ölçüde pek büyük bir ilim ve bol hayır elde eder. Nitekim bu tefsirimizde Allah'ın bize lütfettiği bu nevi pek çok incelik yer almıştır.

11308. Metin

وقد يخفى في بعض الآيات مأخذه على غير المتأمل صحيح الفكرة، ونسأله تعالى أن يفتح علينا من خزائن رحمته ما يكون سببًا لصلاح أحوالنا وأحوال المسلمين، فليس لنا إلا التعلق بكرمه، والتوسل بإحسانه، الذي لا نزال نتقلب فيه في كل الآنات، وفي جميع اللحظات، ونسأله من فضله، أن يقينا شر أنفسنا المانع والمعوق لوصول رحمته، إنه الكريم الوهاب، الذي تفضل بالأسباب ومسبباتها.

Bazı ayetlerde bu çıkarımların dayanağı, derinlemesine düşünmeyen ve sağlam bir fikre sahip olmayan kimselere kapalı kalabilir. Allah Teâlâ'dan, bizim ve Müslümanların hallerinin salahına vesile olacak rahmet hazinelerini üzerimize açmasını dileriz. Bizim O'nun her an ve her lahza içinde yüzdüğümüz keremine sarılmaktan ve ihsanıyla tevessül etmekten başka hiçbir sığınağımız yoktur. O'nun lütfundan, rahmetinin ulaşmasına mani ve engel olan nefislerimizin şerrinden bizi korumasını niyaz ederiz. Şüphesiz O sebepleri de neticelerini de lütfeden Kerîm ve Vehhâb'dır.

11309. Metin

وتضمن ذلك، أن المقارن من زوج وولد وصاحب، يسعد بقرينه، ويكون اتصاله به سببًا لخير يحصل له، خارج عن عمله وسبب عمله كما كانت الملائكة تدعو للمؤمنين ولمن صلح من آبائهم وأزواجهم وذرياتهم، وقد يقال: إنه لا بد من وجود صلاحهم لقوله: {وَمَنْ صَلَحَ} فحينئذ يكون ذلك من نتيجة عملهم والله أعلم.

Yine bu ayetler; eş, çocuk ve dost gibi bir yakının, beraber olduğu kimseden dolayı bahtiyar olacağına ve onunla olan irtibatının kendi amelinin ve amelinin sebebinin dışında kendisine bir hayır hasıl olmasına vesile teşkil edeceğine delalet etmektedir; nitekim melekler müminler ile onların ataları, eşleri ve nesillerinden salih olanlara dua ediyorlardı. Şöyle de denilebilir: {وَمَنْ صَلَحَ} “ve salih olanları” buyruğundan ötürü onların salahının bulunması şarttır; o takdirde bu durum onların kendi amellerinin neticesi olur. En doğrusunu Allah bilir.

11310. Metin

{١٠ - ١٢} {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإيمَانِ فَتَكْفُرُونَ * قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ * ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ} .

{10 - 12} {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإيمَانِ فَتَكْفُرُونَ * قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ * ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ} “Şüphesiz inkâr edenlere şöyle seslenilir: ‘Siz imana çağrıldığınızda inkâr ederdiniz ya; işte o vakit Allah’ın (size olan) gazabı, bugün sizin kendi nefsinize olan öfkenizden elbette daha büyüktü!’ Onlar: ‘Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin; artık günahlarımızı itiraf ettik. Acaba (buradan) bir çıkış yolu var mıdır?’ derler. (Onlara şöyle denir:) ‘Bu halinizin sebebi şudur: Allah bir olarak çağrıldığında inkâr ederdiniz; O’na ortak koşulduğunda ise inanırdınız. Artık hüküm, Aliyy ve Kebîr olan Allah’ındır!’”

11311. Metin

يخبر تعالى عن الفضيحة والخزي الذي يصيب الكافرين، وسؤالهم الرجعة، والخروج من النار، وامتناع ذلك عليهم وتوبيخهم، فقال: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} أطلقه ليشمل أنواع الكفر كلها، من الكفر بالله، أو بكتبه، أو برسله، أو باليوم الآخر، حين يدخلون النار، ويقرون أنهم مستحقونها، لما فعلوه من الذنوب والأوزار، فيمقتون أنفسهم لذلك أشد المقت، ويغضبون عليها غاية الغضب، فينادون عند ذلك، ويقال لهم: {لَمَقْتُ اللَّهِ} أي: إياكم {إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإيمَانِ فَتَكْفُرُونَ} أي: حين دعتكم الرسل وأتباعهم إلى الإيمان، وأقاموا لكم من البينات ما تبين به الحق، فكفرتم وزهدتم في الإيمان الذي خلقكم الله له، وخرجتم من رحمته الواسعة، فمقتكم وأبغضكم، فهذا {أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ} أي: فلم يزل هذا المقت مستمرًا عليكم، والسخط من الكريم حَالا بكم، حتى آلت بكم الحال إلى ما آلت، فاليوم حلَّ عليكم غضب الله وعقابه حين نال المؤمنون رضوان الله وثوابه.

Allah Teâlâ kâfirlere isabet edecek rezilliği ve rüsvaylığı, onların dünyaya dönmeyi ve cehennemden çıkmayı istemelerini, bunun kendilerine imkânsız kılınışını ve azarlanmalarını haber vererek şöyle buyurmaktadır: Allah'ı, kitaplarını, peygamberlerini veya ahiret gününü inkâr etmek gibi küfrün bütün çeşitlerini kapsayacak şekilde: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Şüphesiz inkâr edenler...” Onlar cehenneme girip işledikleri günahlar ve veballer sebebiyle orayı hak ettiklerini ikrar ettiklerinde kendi nefislerine son derece buğzeder ve alabildiğine öfkelenirler. İşte o vakit kendilerine seslenilip şöyle denilir: {لَمَقْتُ اللَّهِ} “Allah’ın size olan gazabı,” {إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى الإيمَانِ فَتَكْفُرُونَ} “siz imana çağrıldığınızda inkâr ederdiniz ya;” yani peygamberler ve onlara uyanlar sizi imana çağırdığında ve hakkın kendisiyle açıkça belirdiği apaçık delilleri önünüze serdiğinde, siz inkâr ettiniz, Allah'ın sizi kendisi için yarattığı imana rağbet etmediniz ve O'nun geniş rahmetinden çıktınız. İşte o vakit Allah size gazap etmiş ve buğzetmişti. O günkü gazap: {أَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ أَنْفُسَكُمْ} “bugün sizin kendi nefsinize olan öfkenizden elbette daha büyüktü!” Yani bu gazap üzerinizde devam etti ve Kerîm olan Allah'ın öfkesi başınıza indi; nihayet haliniz bu noktaya vardı. Müminler Allah'ın rızasına ve mükâfatına ererken bugün Allah'ın gazabı ve azabı üzerinize inmiştir.

11312. Metin

فتمنوا الرجوع و {قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ} يريدون الموتة الأولى وما بين النفختين على ما قيل أو العدم المحض قبل إيجادهم، ثم أماتهم بعدما أوجدهم، {وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ} الحياة الدنيا والحياة الأخرى، {فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ} أي: تحسروا وقالوا ذلك، فلم يفد ولم ينجع، ووبخوا على عدم فعل أسباب النجاة، فقيل لهم: {ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ} أي: إذا دعي لتوحيده، وإخلاص العمل له، ونهي عن الشرك به {كَفَرْتُمْ} به واشمأزت لذلك قلوبكم ونفرتم غاية النفور.

Bunun üzerine dönmeyi temenni edip {قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ} “şöyle derler: ‘Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün;’” bununla ilk ölümü ve bir rivayete göre iki Sûr üflemesi arasındaki hali yahut var edilmelerinden önceki mutlak yokluğu, sonra var edildikten sonraki ölümlerini kastederler. {وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ} “‘Ve bizi iki defa dirilttin;’” yani dünya hayatı ve ahiret hayatı... {فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ} “‘Artık günahlarımızı itiraf ettik. Acaba bir çıkış yolu var mıdır?’” Yani derin bir hasretle bunu söylerler fakat hiçbir fayda ve kurtuluş sağlamaz. Kurtuluş sebeplerini yerine getirmedikleri için azarlanırlar ve kendilerine şöyle denilir: {ذَلِكُمْ بِأَنَّهُ إِذَا دُعِيَ اللَّهُ وَحْدَهُ} “Bu halinizin sebebi şudur: Allah bir olarak çağrıldığında,” yani tevhid edilmeye, amelin sırf O'na has kılınmasına davet edilip O'na şirk koşmaktan nehyolunduğunda {كَفَرْتُمْ} “inkâr ederdiniz;” kalpleriniz bundan tiksinir ve alabildiğine nefret ederdiniz.

11313. Metin

{وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا} أي: هذا الذي أنزلكم هذا المنزل وبوأكم هذا المقيل والمحل، أنكم تكفرون بالإيمان، وتؤمنون بالكفر، ترضون بما هو شر وفساد في الدنيا والآخرة، وتكرهون ما هو خير وصلاح في الدنيا والآخرة.

{وَإِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا} “O’na ortak koşulduğunda ise inanırdınız.” Yani sizi bu dereceye düşüren ve bu korkunç karargâha yerleştiren şey; imanı inkâr edip küfre inanmanız, dünyada ve ahirette şer ve fesat olan şeyden razı olup dünyada ve ahirette hayır ve salah olan şeyden hoşlanmamanızdır.

11314. Metin

تؤثرون سبب الشقاوة والذل والغضب وتزهدون بما هو سبب الفوز والفلاح والظفر {وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلا}

Bedbahtlık, zillet ve ilahi gazap sebebini tercih edip kurtuluş, felah ve zafere vesile olan şeyden yüz çevirirsiniz: {وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلا وَإِنْ يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلا} “Onlar doğru yolu görseler onu yol edinmezler; fakat azgınlık yolunu görseler onu hemen yol edinirler.”

11315. Metin

{فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ} العلي: الذي له العلو المطلق من جميع الوجوه، علو الذات، وعلو القدر، وعلو القهر ومن علو قدره، كمال عدله تعالى، وأنه يضع الأشياء مواضعها، ولا يساوي بين المتقين والفجار.

{فَالْحُكْمُ لِلَّهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ} “Artık hüküm, Aliyy ve Kebîr olan Allah’ındır!” el-Aliyy: Her bakımdan mutlak yüceliğe sahip olandır; Zâtının yüceliği, kadrinin yüceliği ve kahrının yüceliği O'nundur. Kadrinin yüceliğinden biri de O'nun adaletinin kemali, her şeyi yerli yerine koyması ve takva sahipleri ile facirleri bir tutmamasıdır.

11316. Metin

{الْكَبِير} الذي له الكبرياء والعظمة والمجد، في أسمائه وصفاته وأفعاله المتنزه عن كل آفة وعيب ونقص، فإذا كان الحكم له تعالى، وقد حكم عليكم بالخلود الدائم، فحكمه لا يغير ولا يبدل.

{الْكَبِير} el-Kebîr: İsimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde kibriya, azamet ve mecd sahibi olan, her türlü afet, kusur ve noksanlıktan münezzeh bulunandır. Hüküm Allah Teâlâ'ya ait olduğuna ve O da sizin hakkınızda ebedi kalış hükmünü verdiğine göre, O'nun hükmü asla değiştirilemez ve başkasına çevrilemez.

11317. Metin

{١٣ - ١٧} {هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلا مَنْ يُنِيبُ * فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ * رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ * يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} .

{13 - 17} {هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ آيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا وَمَا يَتَذَكَّرُ إِلا مَنْ يُنِيبُ * فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ * رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ * يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} “Size ayetlerini gösteren ve sizin için gökten bir rızık indiren O’dur. O’na yönelenlerden başkası öğüt almaz. Kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a has kılarak O’na dua edin! Dereceleri yükselten, Arş’ın sahibi (Allah), kavuşma gününe karşı uyarmak için kullarından dilediğine kendi emrinden olan ruhu (vahyi) indirir. O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar; onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. ‘Bugün mülk kimindir?’ (diye sorulur ve cevap verilir:) ‘Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır!’”

11318. Metin

يذكر تعالى نعمه العظيمة على عباده، بتبيين الحق من الباطل، بما يُرِي عباده من آياته النفسية والآفاقية والقرآنية، الدالة على كل مطلوب مقصود، الموضحة للهدى من الضلال، بحيث لا يبقى عند الناظر فيها والمتأمل لها أدنى شك في معرفة الحقائق، وهذا من أكبر نعمه على عباده، حيث لم يُبْقِ الحق مشتبهًا ولا الصواب ملتبسًا، بل نوَّع الدلالات ووضح الآيات، ليهلك من هلك عن بينة، ويحيا من حي عن بينة وكلما كانت المسائل أجل وأكبر، كانت الدلائل عليها أكثر وأيسر، فانظر إلى التوحيد لما كانت مسألته من أكبر المسائل، بل أكبرها، كثرت الأدلة عليها العقلية والنقلية وتنوعت، وضرب الله لها الأمثال وأكثر لها من الاستدلال، ولهذا ذكرها في هذا الموضع، ونبه على جملة من أدلتها فقال: {فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ}

Allah Teâlâ kullarına nefislerinde, afakta ve Kur'an'da gösterdiği her türlü arzu edilen gayeye delalet eden, hidayeti dalâletten ayıran ayetleriyle hakkı bâtıldan açıklamak suretiyle bahşettiği büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Öyle ki onlara bakan ve tefekkür eden kimsede hakikatleri tanıma konusunda en ufak bir şüphe kalmaz. Hakkı şüpheli ve doğruyu kapalı bırakmayıp delilleri çeşitlendirerek ve ayetleri açıklayarak helak olanın apaçık bir delille helak olması, yaşayanın da apaçık bir delille yaşaması O'nun kullarına en büyük nimetlerindendir. Meseleler ne kadar yüce ve büyük olursa onlara dair deliller de o kadar çok ve kolay anlaşılır olur. Nitekim meselelerin en büyüğü hatta birincisi olan tevhid konusuna bak; onun aklî ve naklî delilleri çoğalmış, çeşitlenmiş, Allah ona dair misaller vermiş ve istidlalleri artırmıştır. Bundan dolayı onu bu makamda zikretmiş ve delillerinin bir kısmına dikkat çekerek: {فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ} “Kâfirler hoşlanmasa da dini yalnız Allah’a has kılarak O’na dua edin!” buyurmuştur.

11319. Metin

ولما ذكر أنه يُرِي عباده آياته، نبه على آية عظيمة فقال: {وينزل لكم من السماء رزقا} أي: مطرًا به ترزقون وتعيشون أنتم وبهائمكم، وذلك يدل على أن النعم كلها منه، فمنه نعم الدين، وهي المسائل الدينية والأدلة عليها، وما يتبع ذلك من العمل بها. والنعم الدنيوية كلها، كالنعم الناشئة عن الغيث، الذي تحيا به البلاد والعباد. وهذا يدل دلالة قاطعة أنه وحده هو المعبود، الذي يتعين إخلاص الدين له، كما أنه -وحده- المنعم.

Kullarına ayetlerini gösterdiğini zikrettikten sonra muazzam bir ayete dikkat çekerek: {وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا} “Ve sizin için gökten bir rızık indirir” buyurdu; yani sizin ve hayvanlarınızın rızıklandığı ve yaşadığı yağmuru indirir. Bu durum bütün nimetlerin O'ndan olduğuna delalet eder; zira dini meseleler, delilleri ve bunun ardından gelen ameller gibi dini nimetler O'ndandır; beldelerin ve kulların kendisiyle hayat bulduğu yağmurdan meydana gelen nimetler gibi bütün dünyevi nimetler de O'ndandır. Bu ise O'nun tek başına nimet veren olduğu gibi, dinin yalnız Kendisine has kılınması gereken tek mabud olduğuna kesin bir delaletle delildir.

11320. Metin

{وَمَا يَتَذَكَّرُ} بالآيات حين يذكر بها {إِلا مَنْ يُنِيبُ} إلى الله تعالى، بالإقبال على محبته وخشيته وطاعته والتضرع إليه، فهذا الذي ينتفع بالآيات، وتصير رحمة في حقه، ويزداد بها بصيرة.

Ayetlerle hatırlatıldığında {وَمَا يَتَذَكَّرُ} “öğüt almaz;” ancak sevgisine, haşyetine, itaatine ve O'na tazarrûda bulunmaya yönelerek Allah Teâlâ'ya {إِلا مَنْ يُنِيبُ} “yönelen kimse öğüt alır.” İşte ayetlerden faydalanan, ayetlerin kendisi hakkında rahmet olduğu ve basiretini artırdığı kimse budur.

11321. Metin

ولما كانت الآيات تثمر التذكر، والتذكر يوجب الإخلاص لله، رتب الأمر على ذلك بالفاء الدالة على السببية فقال: {فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ} وهذا شامل لدعاء العبادة ودعاء المسألة، والإخلاص معناه: تخليص القصد لله تعالى في جميع العبادات الواجبة والمستحبة، حقوق الله وحقوق عباده. أي: أخلصوا لله تعالى في كل ما تدينونه به وتتقربون به إليه.

Ayetler tezekkürü (öğüt almayı), tezekkür de Allah'a ihlası gerektirdiği için sebebiyet bildiren 'fâ' harfiyle emri buna bağlayarak şöyle buyurdu: {فَادْعُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ} “Dini yalnız Allah’a has kılarak O’na dua edin!” Bu ifade hem ibadet duasını hem de talep (isteme) duasını kapsar. İhlasın manası: Vacip ve müstehap bütün ibadetlerde, Allah'ın haklarında ve kulların haklarında niyeti sırf Allah Teâlâ'ya has kılmaktır. Yani O'na kulluk ettiğiniz ve Kendisine yakınlaştığınız her hususta Allah Teâlâ'ya ihlasla yönelin.

11322. Metin

{وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} لذلك، فلا تبالوا بهم، ولا يثنكم ذلك عن دينكم، ولا تأخذكم بالله لومة لائم، فإن الكافرين يكرهون الإخلاص لله وحده غاية الكراهة، كما قال تعالى: {وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ}

{وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ} “Kâfirler bundan hoşlanmasa da...” Siz onlara aldırış etmeyin; bu durum sizi dininizden döndürmesin ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayın! Çünkü kâfirler, ibadetin yalnızca Allah'a has kılınmasından son derece nefret ederler. Nitekim Allah Teâlâ: {وَإِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَحْدَهُ اشْمَأَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ بِالآخِرَةِ وَإِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِ إِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ} “Allah tek olarak anıldığı zaman ahirete iman etmeyenlerin kalpleri tiksinir; O’ndan başkaları anıldığı zaman ise hemen seviniverirler” buyurmuştur.

11323. Metin

ثم ذكر من جلاله وكماله ما يقتضي إخلاص العبادة له فقال: {رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ} أي: العلي الأعلى، الذي استوى على العرش واختص به، وارتفعت درجاته ارتفاعًا باين به مخلوقاته، وارتفع به قدره، وجلت أوصافه، وتعالت ذاته، أن يتقرب إليه إلا بالعمل الزكي الطاهر المطهر، وهو الإخلاص، الذي يرفع درجات أصحابه ويقربهم إليه ويجعلهم فوق خلقه، ثم ذكر نعمته على عباده بالرسالة والوحي، فقال: {يُلْقِي الرُّوحَ} أي: الوحي الذي للأرواح والقلوب بمنزلة الأرواح للأجساد، فكما أن الجسد بدون الروح لا يحيا ولا يعيش، فالروح والقلب بدون روح الوحي لا يصلح ولا يفلح، فهو تعالى {يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ} الذي فيه نفع العباد ومصلحتهم.

Sonra ibadetin yalnız Kendisine has kılınmasını gerektiren celal ve kemalini zikrederek şöyle buyurdu: {رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ} “Dereceleri yükselten, Arş’ın sahibi...” Yani Arş'a istiva eden ve ona has olan pek yüce Zât'tır; O'nun dereceleri mahlukatından tamamen ayrı olacak derecede yükselmiş, kadr-u kıymeti yücelmiş, sıfatları ulu ve zatı âlî olmuştur. O'na ancak tertemiz, arınmış ve arındırıcı olan sâlih amelle yani sahiplerinin derecelerini yükselten, onları Kendisine yakınlaştıran ve mahlukatının üstüne çıkaran ihlas ile yaklaşılabilir. Sonra risalet ve vahiyle kullarına bahşettiği nimetini zikrederek: {يُلْقِي الرُّوحَ} “Ruhu indirir” buyurdu; yani bedenler için ruhlar ne mesabede ise ruhlar ve kalpler için aynı mesabede olan vahyi indirir. Beden ruhsuz nasıl yaşayamaz ve hayat bulamazsa, ruh ve kalp de vahiy ruhu olmadan ıslah olamaz ve felaha eremez. İşte Allah Teâlâ kulların menfaat ve maslahatını içeren kendi emrinden olan {يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ} “ruhu indirir.”

11324. Metin

{عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} وهم الرسل الذين فضلهم الله واختصهم الله لوحيه ودعوة عباده.

Kullarından {عَلَى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ} “dilediğine [indirir];” onlar Allah'ın üstün kıldığı, vahyi ve kullarını davet için seçtiği peygamberlerdir.

11325. Metin

والفائدة في إرسال الرسل، هو تحصيل سعادة العباد في دينهم ودنياهم وآخرتهم، وإزالة الشقاوة عنهم في دينهم ودنياهم وآخرتهم، ولهذا قال: {لِيُنْذِرَ} من ألقى الله إليه الوحي {يَوْمَ التَّلاقِ} أي: يخوف العباد بذلك، ويحثهم على الاستعداد له بالأسباب المنجية مما يكون فيه.

Peygamberlerin gönderilmesindeki fayda; kulların dinlerinde, dünyalarında ve ahiretlerinde saadeti elde etmelerini sağlamak ve din, dünya ve ahiretlerindeki bedbahtlığı onlardan gidermektir. Bundan dolayı: Allah'ın kendisine vahiy indirdiği kimse {لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلاقِ} “kavuşma gününe karşı uyarsın diye” buyurmuştur; yani kulları o günle korkutsun ve orada meydana gelecek dehşetten kurtaracak vesilelerle ona hazırlanmaya onları teşvik etsin diye.

11326. Metin

وسماه {يوم التلاق} لأنه يلتقي فيه الخالق والمخلوق والمخلوقون بعضهم مع بعض، والعاملون وأعمالهم وجزاؤهم.

O güne {يَوْمَ التَّلاقِ} “kavuşma günü” adı verilmiştir; çünkü o günde Yaratıcı ile mahluk, mahluklar birbirleriyle, amel edenler de amelleri ve mükâfatlarıyla karşılaşırlar.

11327. Metin

{يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ} أي: ظاهرون على الأرض، قد اجتمعوا في صعيد واحد لا عوج ولا أمت فيه، يسمعهم الداعي وينفذهم البصر.

{يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ} “O gün onlar meydana çıkarlar;” yani yeryüzünde apaçık görünürler; hiçbir inişi ve yokuşu olmayan tek bir düzlükte toplanmışlardır; çağıran sesini hepsine işittirir ve bakanın gözü hepsini görür.

11328. Metin

{لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ} لا من ذواتهم ولا من أعمالهم، ولا من جزاء تلك الأعمال.

Ne zatlarından ne amellerinden ne de bu amellerin karşılığından {لا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ} “onlardan hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”

11329. Metin

{لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ} أي: من هو المالك لذلك اليوم العظيم الجامع للأولين والآخرين، أهل السماوات وأهل الأرض، الذي انقطعت فيه الشركة في الملك، وتقطعت الأسباب، ولم يبق إلا الأعمال الصالحة أو السيئة؟ الملك {لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} أي: المنفرد في ذاته وأسمائه وصفاته وأفعاله، فلا شريك له في شيء منها بوجه من الوجوه. {الْقَهَّارِ} لجميع المخلوقات، الذي دانت له المخلوقات وذلت وخضعت، خصوصًا في ذلك اليوم الذي عنت فيه الوجوه للحي القيوم، يومئذ لا تَكَلَّمُ نفس إلا بإذنه.

{لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ} “‘Bugün mülk kimindir?’” Yani mülkteki ortaklıkların kesildiği, bütün sebeplerin koptuğu ve geriye yalnız iyi veya kötü amellerin kaldığı; öncekileri ve sonrakileri, gök ve yer ehlini toplayan o büyük günün mâliki kimdir? Mülk: {لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ} “‘Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır!’” Yani Zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde tek olan; hiçbir yönden hiçbir şeyde ortağı bulunmayan Allah'ındır. {الْقَهَّارِ} Bütün mahlukatı kahreden, mahlukatın boyun eğip zelil ve mütevazı olduğu Zât'tır; bilhassa yüzlerin Hayy ve Kayyûm olan Allah'a boyun büktüğü ve hiç kimsenin O'nun izni olmadan konuşamayacağı o günde...

11330. Metin

{الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} .

{الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} “Bugün her nefis kazandığıyla cezalandırılır (karşılığını alır). Bugün hiçbir haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.”

11331. Metin

{الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ} في الدنيا، من خير وشر، قليل وكثير. {لا ظُلْمَ الْيَوْمَ} على أحد، بزيادة في سيئاته، أو نقص من حسناته. {إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} أي: لا تستبطئوا ذلك اليوم فإنه آت، وكل آت قريب. وهو أيضا سريع المحاسبة لعباده يوم القيامة، لإحاطة علمه وكمال قدرته.

Dünyada az olsun çok olsun hayır ve şerden {الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ} “Bugün her nefis kazandığıyla karşılığını alır.” Kötülüklerinin artırılması veya iyiliklerinin eksiltilmesi suretiyle {لا ظُلْمَ الْيَوْمَ} “bugün hiçbir kimseye haksızlık yoktur.” {إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} “Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.” Yani o günü uzak görmeyin; zira o mutlaka gelecektir ve gelecek olan her şey yakındır. Yine O, ilminin her şeyi kuşatması ve kudretinin kemali sebebiyle kıyamet gününde kullarının hesabını pek çabuk görecektir.

11332. Metin

{١٨ - ٢٠} {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ * يَعْلَمُ خَائِنَةَ الأعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ * وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} .

{18 - 20} {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ * يَعْلَمُ خَائِنَةَ الأعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ * وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ} “Onları, yüreklerin gırtlaklara dayandığı ve (korkudan) yutkunup durdukları o yaklaşan güne (kıyamete) karşı uyar! Zalimler için ne bir yakın dost vardır ne de sözü dinlenir bir şefaatçi! (Allah) gözlerin hain bakışını ve göğüslerin gizlediği şeyleri bilir. Allah hak ile hükmeder. O’nu bırakıp da yalvardıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

11333. Metin

يقول تعالى لنبيه محمد ﷺ: {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ} أي: يوم القيامة التي قد أزفت وقربت، وآن الوصول إلى أهوالها وقلاقلها وزلازلها، {إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ} أي: قد ارتفعت وبقيت أفئدتهم هواء، ووصلت القلوب من الروع والكرب إلى الحناجر، شاخصة أبصارهم. {كَاظِمِينَ} لا يتكلمون إلا من أذن له الرحمن وقال صوابا وكاظمين على ما في قلوبهم من الروع الشديد والمزعجات الهائلة.

Allah Teâlâ Peygamberi Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ} “Onları yaklaşan güne karşı uyar!” Yani yaklaşmış olan, korkularına, sarsıntılarına ve zelzelelerine varış vakti gelip çatan kıyamet gününe karşı uyar! {إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ} “Yüreklerin gırtlaklara dayandığı...” Yani yürekler yerinden oynamış, kalpleri bomboş kalmış, korku ve sıkıntıdan kalpler gırtlaklara dayanmış, gözleri dehşetle donakalmıştır. {كَاظِمِينَ} “Yutkunup durdukları...” Rahmân'ın izin verdiği ve doğruyu söyleyen kimseden başkası konuşamaz; kalplerindeki şiddetli dehşet ve sarsıcı dehşetleri içlerine atarak yutkunurlar.

11334. Metin

{مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ} أي: قريب ولا صاحب، {وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ} لأن الشفعاء لا يشفعون في الظالم نفسه بالشرك، ولو قدرت شفاعتهم، فالله تعالى لا يرضى شفاعتهم، فلا يقبلها.

{مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ} “Zalimler için ne bir yakın dost vardır,” yani ne bir akraba ne bir arkadaş, {وَلا شَفِيعٍ يُطَاعُ} “ne de sözü dinlenir bir şefaatçi!” Çünkü şefaatçiler şirk koşarak nefsine zulmeden kimseye şefaat etmezler; şefaat ettikleri farz edilse bile Allah Teâlâ onların şefaatinden razı olmaz ve onu kabul buyurmaz.

11335. Metin

{يَعْلَمُ خَائِنَةَ الأعْيُنِ} وهو النظر الذي يخفيه العبد من جليسه ومقارنه، وهو نظر المسارقة، {وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ} مما لم يبينه العبد لغيره، فالله تعالى يعلم ذلك الخفي، فغيره من الأمور الظاهرة من باب أولى وأحرى.

Kulun meclisindekinden ve yanındakinden gizlediği kaçamak bakışlar olan {يَعْلَمُ خَائِنَةَ الأعْيُنِ} “gözlerin hain bakışını ve” kulun başkasına açıklamadığı {وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ} “göğüslerin gizlediği şeyleri bilir.” Allah Teâlâ bu derece gizli olanı bildiğine göre, bundan başka aşikâr olan şeyleri evleviyetle ve pekâlâ bilir.

11336. Metin

{وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ} لأن قوله حق، وحكمه الشرعي حق، وحكمه الجزائي حق وهو المحيط علمًا وكتابة وحفظا بجميع الأشياء، وهو المنزه عن الظلم والنقص وسائر العيوب، وهو الذي يقضي قضاءه القدري، الذي إذا شاء شيئًا كان وما لم يشأ لم يكن، وهو الذي يقضي بين عباده المؤمنين والكافرين في الدنيا، ويفصل بينهم بفتح ينصر به أولياءه وأحبابه.

{وَاللَّهُ يَقْضِي بِالْحَقِّ} “Allah hak ile hükmeder.” Çünkü O'nun sözü haktır, şer'i hükmü haktır, cezalandırma hükmü haktır. İlim, yazı ve koruma bakımından her şeyi kuşatan O'dur; zulümden, noksanlıktan ve bütün ayıplardan münezzehtir. Bir şeyi dilediğinde olan, dilemediğinde ise asla gerçekleşmeyen kader hükmünü veren O'dur; dünyada mümin ve kâfir kulları arasında hükmedip dostlarına ve sevdiklerine yardım ettiği bir fetihle aralarını ayıran da O'dur.

11337. Metin

{وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ} وهذا شامل لكل ما عبد من دون الله {لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ} لعجزهم وعدم إرادتهم للخير واستطاعتهم لفعله. {إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ} لجميع الأصوات، باختلاف اللغات، على تفنن الحاجات. {الْبَصِيرُ} (١) بما كان وما يكون، وما نبصر وما لا نبصر، وما يعلم العباد وما لا يعلمون.

Allah'tan başka tapınılan her şeyi kapsayacak şekilde: {وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ} “O’nu bırakıp da yalvardıkları ise,” acizlikleri, hayrı murat etmeyişleri ve onu yapmaya güç yetiremeyişleri sebebiyle {لا يَقْضُونَ بِشَيْءٍ} “hiçbir şeye hükmedemezler.” {إِنَّ اللَّهَ هُوَ السَّمِيعُ} “Şüphesiz Allah,” türlü türlü ihtiyaçlara binaen dillerin farklılığına rağmen bütün sesleri “hakkıyla işitendir;” olmuş ve olacak olanı, gördüğümüz ve göremediğimiz şeyleri, kulların bildiği ve bilmediği hususları {الْبَصِيرُ} “hakkıyla görendir.”

11338. Metin

قال في أول هاتين الآيتين {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ} ثم وصفها بهذه الأوصاف المقتضية للاستعداد لذلك اليوم العظيم، لاشتمالها على الترغيب والترهيب.

[Cenâb-ı Hak] bu iki ayetin başında {وَأَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الآزِفَةِ} “Onları yaklaşmakta olan güne karşı uyar!” buyurmuş, ardından tergîb (teşvik) ve terhîb (korkutma) unsurlarını içermesi sebebiyle o büyük güne hazırlık yapmayı gerektiren bu vasıflarla o günü nitelemiştir.

11339. Metin

{٢١ - ٢٢} {أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الأرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ وَاقٍ * ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ} .

{21 - 22} {أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ كَانُوا هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَارًا فِي الأرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ وَاقٍ * ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْتِيهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ} “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar? Onlar kendilerinden gerek kuvvetçe gerekse yeryüzündeki eserler bakımından daha üstündüler. Fakat Allah onları günahları yüzünden yakalayıverdi ve onları Allah’a karşı koruyan da olmadı. Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık delillerle geldiği halde inkâr etmeleriydi. Allah da onları yakalayıverdi. Şüphesiz O çok kuvvetlidir, cezalandırması pek şiddetlidir.”

11340. Metin

يقول تعالى: {أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ} أي: بقلوبهم وأبدانهم سير نظر واعتبار، وتفكر في الآثار، {فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ} من المكذبين، فسيجدونها شر العواقب، عاقبة الهلاك والدمار والخزي والفضيحة، وقد كانوا أشد قوة من هؤلاء في الْعَدَد والْعُدَد وكبر الأجسام. {و} أشد {آثارا في الأرض} من البناء والغرس، وقوة الآثار تدل على قوة المؤثر فيها وعلى تمنعه بها. {فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ} بعقوبته بذنوبهم حين أصروا واستمروا عليها.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: {أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأرْضِ} “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?” Yani kalpleriyle ve bedenleriyle ibret nazarıyla bakıp kalıntılar üzerinde tefekkür ederek... {فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْ} “Kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna baksınlar!” Yani yalanlayıcıların sonuna baksınlar; onun akıbetlerin en şerlisi olan helak, yıkım, rüsvaylık ve rezillik akıbeti olduğunu göreceklerdir. Oysa onlar sayı, teçhizat ve beden cüssesi bakımından bunlardan daha güçlüydü; {آثَارًا فِي الأرْضِ} bina ve ziraat gibi “yeryüzündeki eserler bakımından da” daha üstündüler. Eserlerin azameti ise onları yapanların gücüne ve bunlarla korunmalarına delalet eder. {فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ} Günahlarında ısrar edip devam ettiklerinde Allah onları cezasıyla yakalayıverdi.

11341. Metin

{إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ} فلم تغن قوتهم عند قوة الله شيئًا، بل من أعظم الأمم قوة، قوم عاد الذين قالوا: {مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً} أرسل الله إليهم ريحا أضعفت قواهم، ودمرتهم كل تدمير.

{إِنَّهُ قَوِيٌّ شَدِيدُ الْعِقَابِ} “Şüphesiz O çok kuvvetlidir, cezalandırması pek şiddetlidir.” Allah'ın kudreti karşısında onların gücü hiçbir işe yaramadı; hatta ümmetlerin güç bakımından en büyüklerinden olan ve: {مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً} “Bizden daha güçlü kim var?” diyen Âd kavmine Allah öyle bir rüzgâr gönderdi ki bütün güçlerini kırdı ve onları tamamen yerle bir etti.

11342. Metin

ثم ذكر نموذجا من أحوال المكذبين بالرسل وهو فرعون وجنوده فقال:

Sonra peygamberleri yalanlayanların hallerinden bir örnek olarak Firavun ve ordusunu zikrederek şöyle buyurdu:

11343. Metin

{٢٣ - ٤٦} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ} إلى آخر القصة.

{23 - 46} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “Andolsun biz Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik...” kıssanın sonuna kadar.

11344. Metin

أي: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا} إلى جنس هؤلاء المكذبين {مُوسَى} ابن عمران، {بِآيَاتِنَا} العظيمة، الدالة دلالة قطعية، على حقية ما أرسل به، وبطلان ما عليه من أرسل إليهم من الشرك وما يتبعه. {وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ} أي: حجة بينة، تتسلط على القلوب فتذعن لها، كالحية والعصا ونحوهما من الآيات البينات، التي أيد الله بها موسى، ومكنه مما دعا إليه من الحق.

Yani bu yalanlayıcıların cinsine {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا} “Andolsun biz,” İmran oğlu {مُوسَى} “Musa’yı,” gönderildiği şeyin hak olduğuna ve kendilerine gönderildiği kimselerin üzerinde bulunduğu şirk ve uzantılarının bâtıl olduğuna kesin delalet eden yüce {بِآيَاتِنَا} “ayetlerimizle” {وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ} “ve apaçık bir delille” [gönderdik]. Yani kalplere hâkim olup onları boyun eğdiren apaçık bir hüccetle; Allah'ın Musa'yı kendileriyle teyit ettiği ve davet ettiği hakkı gerçekleştirmeye muktedir kıldığı yılan, asa ve benzeri apaçık ayetlerle gönderdik.

11345. Metin

والمبعوث إليهم {فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ} وزيره {وَقَارُونَ} الذي كان من قوم موسى، فبغى عليهم بماله، وكلهم ردوا عليه أشد الرد {فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ}

Kendilerine gönderildiği kimseler {فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ} “Firavun, veziri Hâmân” ve Musa'nın kavminden olup malıyla onlara karşı azgınlık eden {وَقَارُونَ} “Kârûn idi.” Hepsi de ona en sert şekilde karşılık vererek: {فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ} “‘O bir büyücüdür, bir yalancıdır!’ dediler.”

11346. Metin

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا} وأيده الله بالمعجزات الباهرة، الموجبة لتمام الإذعان، لم يقابلوها بذلك، ولم يكفهم مجرد الترك والإعراض، بل ولا إنكارها ومعارضتها بباطلهم، بل وصلت بهم الحال الشنيعة إلى أن {قَالُوا اقْتُلُوا أَبْنَاءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءَهُمْ وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ} حيث كادوا هذه المكيدة، وزعموا أنهم إذا قتلوا أبناءهم، لم يقووا، وبقوا في رقهم وتحت عبوديتهم.

Allah'ın tam bir teslimiyeti gerektiren göz kamaştırıcı mucizelerle onu teyit ettiği halde {فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا} “onlara katımızdan hakkı getirdiği zaman,” bunu teslimiyetle karşılamadılar; sadece terk edip yüz çevirmekle yetinmedikleri gibi bâtıllarıyla onu inkâr edip karşı çıkmakla da kalmadılar. Bilakis çirkin durumları şu noktaya vardı: {قَالُوا اقْتُلُوا أَبْنَاءَ الَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءَهُمْ} “‘Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını ise sağ bırakın!’ dediler.” Bu tuzağı kurdular ve erkek çocuklarını öldürürlerse güçlenemeyeceklerini, kendi kölelikleri ve kullukları altında kalacaklarını sandılar.

11347. Metin

فما كيدهم إلا في ضلال، حيث لم يتم لهم ما قصدوا، بل أصابهم ضد ما قصدوا، أهلكهم الله وأبادهم عن آخرهم.

Fakat onların tuzağı ancak bir hüsrandadır; çünkü kastettikleri şeyi gerçekleştiremediler, bilakis amaçlarının tam zıddı başlarına geldi; Allah onları helak etti ve köklerini kazıdı.

11348. Metin

(١) وتدبر هذه النكتة التي يكثر مرورها بكتاب الله تعالى: إذا كان السياق في قصة معينة أو على شيء معين، وأراد الله أن يحكم على ذلك المعين بحكم، لا يختص به ذكر الحكم، وعلقه على الوصف العام ليكون أعم، وتندرج فيه الصورة التي سيق الكلام لأجلها، وليندفع الإيهام باختصاص الحكم بذلك المعين.

Allah Teâlâ'nın Kitabında sıkça geçen şu latif nüktesi üzerinde düşün: Şayet siyak muayyen bir kıssa veya belirli bir şey hakkında ise ve Allah o muayyen şey hakkında ona has olmayan bir hüküm vermek dilerse; hükmü zikreder ve daha kapsamlı olması, sözün kendisi için sevk edildiği suretin de buna dâhil olması ve hükmün sadece o muayyen şeye mahsus olduğu vehmini defetmek için onu genel vasfa bağlar.

11349. Metin

فلهذا لم يقل {وما كيدهم إلا في ضلال} . بل قال: {وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ إِلا فِي ضَلالٍ} .

İşte bu sebeple [Allah], {وما كيدهم إلا في ضلال} “Onların tuzağı ancak bir hüsrandadır” buyurmamış; bilakis {وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ إِلا فِي ضَلالٍ} “Kâfirlerin tuzağı ancak bir hüsrandadır” buyurmuştur.1

11350. Metin

{وقَالَ فِرْعَوْنُ} متكبرًا متجبرًا مغررًا لقومه السفهاء: {ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ} أي: زعم -قبحه الله- أنه لولا مراعاة خواطر قومه لقتله، وأنه لا يمنعه من دعاء ربه، ثم ذكر الحامل له على إرادة قتله، وأنه نصح لقومه، وإزالة للشر في الأرض فقال: {إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ} الذي أنتم عليه {أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الأرْضِ الْفَسَادَ} وهذا من أعجب ما يكون، أن يكون شر الخلق ينصح الناس عن اتباع خير الخلق هذا من التمويه والترويج الذي لا يدخل إلا عقل من قال الله فيهم: {فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ}

Firavun büyüklük taslayarak, zorbalık ederek ve beyinsiz kavmini aldatarak {وَقَالَ فِرْعَوْنُ} “şöyle dedi:” {ذَرُونِي أَقْتُلْ مُوسَى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ} “‘Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de o Rabbine yalvarsın!’” Yani -Allah onu çirkinleştirsin- kavminin hatırını gözetmek olmasa onu öldüreceğini ve Rabbine dua etmesinin de kendisini engelleyemeyeceğini iddia etti. Sonra onu öldürme arzusuna sevk eden gerekçeyi, bunun kavmine bir nasihat ve yeryüzündeki kötülüğü kaldırmak olduğunu ileri sürerek şöyle dedi: {إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ} “‘Doğrusu ben, onun sizin üzerinde bulunduğunuz dininizi değiştirmesinden’” {أَوْ أَنْ يُظْهِرَ فِي الأرْضِ الْفَسَادَ} “‘yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum!’” Mahlukatın en şerlisinin, insanlara mahlukatın en hayırlısına uymamayı nasihat etmesi şaşılacak şeylerin en büyüğüdür! Bu, ancak Allah'ın haklarında: {فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} “Böylece kavmini aldattı (küçümsedi), onlar da kendisine itaat ettiler; çünkü onlar yoldan çıkmış fâsık bir topluluktu” buyurduğu kimselerin aklının kabul edebileceği bir yanıltma ve propagandadır.

11351. Metin

{وَقَالَ مُوسَى} حين قال فرعون تلك المقالة الشنيعة التي أوجبها له طغيانه، واستعان فيها بقوته واقتداره، مستعينًا بربه: {إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ} أي: امتنعت بربوبيته التي دبر بها جميع الأمور {مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ} أي: يحمله تكبره وعدم إيمانه بيوم الحساب على الشر والفساد، يدخل فيه فرعون وغيره، كما تقدم قريبًا في القاعدة، فمنعه الله تعالى بلطفه من كل متكبر لا يؤمن بيوم الحساب، وقيض له من الأسباب ما اندفع به عنه شر فرعون وملئه.

Firavun azgınlığının gerektirdiği o çirkin sözü söyleyip gücünü ve iktidarını ortaya koyunca, Musa Rabbinden yardım dileyerek {وَقَالَ مُوسَى} “şöyle dedi:” {إِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ} “‘Ben, bütün işleri çekip çeviren Rabliğine sığındım;’” {مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ} “‘hesap gününe inanmayan her kibirliden!’” Yani kibri ve hesap gününe inanmayışı kendisini şerre ve fesada sevk eden herkesten sığındım. Az önce geçen kaidede belirtildiği gibi Firavun ve başkaları da buna dâhildir. Böylece Allah Teâlâ lütfuyla onu hesap gününe inanmayan her kibirliden korudu ve Firavun ile ileri gelenlerinin şerrini kendisinden defedecek sebepleri onun için var etti.

11352. Metin

ومن جملة الأسباب، هذا الرجل المؤمن، الذي من آل فرعون، من بيت المملكة، لا بد أن يكون له كلمة مسموعة، وخصوصًا إذا كان يظهر موافقتهم ويكتم إيمانه، فإنهم يراعونه في الغالب ما لا يراعونه لو خالفهم في الظاهر، كما منع الله رسوله محمدًا ﷺ بعمه أبي طالب من قريش، حيث كان أبو طالب كبيرًا عندهم، موافقًا لهم على دينهم، ولو كان مسلمًا لم يحصل منه ذلك المنع.

Bu sebeplerden biri de Firavun hanedanından ve saray ehlinden olan bu mümin adamdı. Onun mutlaka sözü dinlenen bir konumu vardı; hele ki görünüşte onlara uyum gösterip imanını gizlediği için, zahirde kendilerine muhalefet etseydi riayet etmeyecekleri şeylere onun hatırı için çoğunlukla riayet ederlerdi. Tıpkı Allah'ın, Resulü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i amcası Ebû Tâlib vasıtasıyla Kureyş'ten koruduğu gibi... Zira Ebû Tâlib onların yanında büyük bir reisti ve onların dinine uyuyordu; şayet Müslüman olsaydı bu korumayı sağlayamazdı.

11353. Metin

فقال ذلك الرجل المؤمن الموفق العاقل الحازم، مقبحًا فعل قومه، وشناعة ما عزموا عليه: {أَتَقْتُلُونَ رَجُلا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ} أي: كيف تستحلون قتله، وهذا ذنبه وجرمه، أنه يقول ربي الله، ولم يكن أيضا قولا مجردًا عن البينات، ولهذا قال: {وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ} لأن بينته اشتهرت عندهم اشتهارًا علم به الصغير والكبير، أي: فهذا لا يوجب قتله.

Bunun üzerine muvaffak kılınmış, akıllı ve basiretli o mümin adam, kavminin yaptığını ve azmettikleri şeyin çirkinliğini ortaya koyarak şöyle dedi: {أَتَقْتُلُونَ رَجُلا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ} “‘Bir adamı, sırf «Rabbim Allah’tır» dedi diye öldürecek misiniz?’” Yani onun öldürülmesini nasıl helal sayarsınız; onun tek günahı ve suçu ‘Rabbim Allah’tır’ demesidir! Üstelik bu söz apaçık delillerden yoksun kuru bir söz de değildir; bundan dolayı: {وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ} “‘Halbuki o, Rabbinizden size apaçık delillerle gelmiştir!’” dedi. Çünkü onun getirdiği delil aralarında küçüğün büyüğün herkesin bildiği derecede meşhur olmuştu. Yani bu durum asla onun öldürülmesini gerektirmez.

11354. Metin

فهلا أبطلتم قبل ذلك ما جاء به من الحق، وقابلتم البرهان ببرهان يرده، ثم بعد ذلك نظرتم: هل يحل قتله إذا ظهرتم عليه بالحجة أم لا؟ فأما وقد ظهرت حجته، واستعلى برهانه، فبينكم وبين حل قتله مفاوز تنقطع بها أعناق المطي.

Ondan önce getirdiği hakkı çürütüp delile karşı onu reddedecek bir delil koysaydınız ya! Sonra da delille ona üstün geldiğiniz takdirde öldürülmesinin helal olup olmadığına baksaydınız ya! Fakat onun hücceti apaçık ortaya çıkmış ve bürhanı üstün gelmişken, onun öldürülmesinin helalliği ile aranızda bineklerin boyunlarının kopacağı uçsuz bucaksız çöller vardır.

11355. Metin

ثم قال لهم مقالة عقلية تقنع كل عاقل، بأي حالة قدرت، فقال: {وَإِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ}

Sonra her halükârda her akıl sahibini ikna edecek aklî bir söz söyleyerek şöyle dedi: {وَإِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَإِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ} “‘Eğer yalancıysa yalanı kendi aleyhinedir; şayet doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelir!’”

11356. Metin

أي: موسى بين أمرين، إما كاذب في دعواه أو صادق فيها، فإن كان كاذبًا فكذبه عليه، وضرره مختص به، وليس عليكم في ذلك ضرر حيث امتنعتم من إجابته وتصديقه، وإن كان صادقًا وقد جاءكم بالبينات، وأخبركم أنكم إن لم تجيبوه عذبكم الله عذابًا في الدنيا وعذابًا في الآخرة، فإنه لا بد أن يصيبكم بعض الذي يعدكم، وهو عذاب الدنيا.

Yani Musa iki durum arasındadır: Ya davasında yalancıdır yahut doğrudur. Eğer yalancıysa yalanı kendi aleyhinedir, zararı yalnızca kendisini bağlar; siz ona icabet etmekten ve onu tasdik etmekten kaçındığınız sürece bunda sizin için bir zarar yoktur. Şayet doğru söylüyorsa -ki size apaçık delillerle gelmiş ve ona icabet etmediğiniz takdirde Allah'ın sizi dünyada ve ahirette cezalandıracağını haber vermiştir- o takdirde sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmının yani dünya azabının başınıza gelmesi kaçınılmazdır.

11357. Metin

وهذا من حسن عقله، ولطف دفعه عن موسى، حيث أتى بهذا الجواب الذي لا تشويش فيه عليهم، وجعل الأمر دائرًا بين تينك الحالتين، وعلى كل تقدير فقتله سفه وجهل منكم.

Bu, onun aklının güzelliğinden ve Musa'yı zarif bir şekilde savunmasındandır; zira onlar için hiçbir kafa karışıklığı barındırmayan bu cevabı vermiş, meseleyi bu iki durum etrafında döndürmüş ve her iki ihtimalde de onu öldürmenin kendilerinden kaynaklanan bir beyinsizlik ve cehalet olduğunu ortaya koymuştur.

11358. Metin

ثم انتقل ﵁ وأرضاه وغفر له ورحمه - إلى أمر أعلى من ذلك، وبيان قرب موسى من الحق فقال: {إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ} أي: متجاوز الحد بترك الحق والإقبال على الباطل. {كَذَّابٌ} بنسبته ما أسرف فيه إلى الله، فهذا لا يهديه الله إلى طريق الصواب، لا في مدلوله ولا في دليله، ولا يوفق للصراط المستقيم، أي: وقد رأيتم ما دعا موسى إليه من الحق، وما هداه الله إلى بيانه من البراهين العقلية والخوارق السماوية، فالذي اهتدى هذا الهدى لا يمكن أن يكون مسرفًا ولا كاذبًا، وهذا دليل على كمال علمه وعقله ومعرفته بربه.

Sonra -Allah ondan razı olsun, onu hoşnut kılsın, bağışlasın ve merhamet etsin- bundan daha yüce bir meseleye ve Musa'nın hakka yakınlığını beyan etmeye geçerek şöyle dedi: {إِنَّ اللَّهَ لا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ} “‘Şüphesiz Allah, haddi aşan kimseyi hidayete erdirmez;’” yani hakkı terk edip bâtıla yönelerek haddi aşan kimseyi... Haddi aştığı şeyleri Allah'a isnat eden {كَذَّابٌ} “‘yalancıyı da [hidayete erdirmez].’” Allah böyle birini ne delilinde ne de medlulünde doğru yola iletmez, onu sırat-ı müstakime muvaffak kılmaz. Yani siz Musa'nın davet ettiği hakkı ve Allah'ın aklî deliller ve semavî harikalarla açıklamaya onu nasıl muvaffak kıldığını gördünüz. Bu hidayete eren kimsenin ne haddi aşan ne de yalancı olması mümkündür. Bu da o mümin zatın ilminin, aklının ve Rabbini tanıyışının kemaline bir delildir.

11359. Metin

ثم حذر قومه ونصحهم، وخوفهم عذاب الآخرة، ونهاهم عن الاغترار بالملك الظاهر، فقال: {يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ} أي: في الدنيا {ظَاهِرِينَ فِي الأرْضِ} على رعيتكم، تنفذون فيهم ما شئتم من التدبير، فهبكم حصل لكم ذلك وتم، ولن يتم، {فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللَّهِ} أي: عذابه {إِنْ جَاءَنَا} ؟ وهذا من حسن دعوته، حيث جعل الأمر مشتركًا بينه وبينهم بقوله: {فَمَنْ يَنْصُرُنَا} وقوله: {إِنْ جَاءَنَا} ليفهمهم أنه ينصح لهم كما ينصح لنفسه، ويرضى لهم ما يرضى لنفسه.

Sonra kavmini sakındırdı, onlara nasihat etti, onları ahiret azabıyla korkuttu ve zahiri iktidarla aldanmaktan menederek şöyle dedi: {يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ} “‘Ey kavmim! Bugün dünyada mülk sizindir;’” {ظَاهِرِينَ فِي الأرْضِ} “‘yeryüzünde hâkim kimselersiniz.’” Tebaanıza üstünsünüz, onlar üzerinde dilediğiniz tedbiri uyguluyorsunuz. Farz edelim ki bu sizin için hasıl oldu ve tamamlandı -ki asla tamamlanmayacaktır-: {فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللَّهِ} “‘Peki başımıza geldiğinde Allah’ın azabından bizi kim kurtarabilir?’” Bu, onun davetinin güzelliğindendir; zira: {فَمَنْ يَنْصُرُنَا} “bizi kim kurtarabilir” ve {إِنْ جَاءَنَا} “başımıza geldiğinde” diyerek meseleyi kendisiyle onlar arasında ortak kılmış; böylece kendi nefsi için istediği gibi onlar için de nasihat ettiğini ve kendi nefsi için razı olduğu şeye onlar için de razı olduğunu onlara anlatmak istemiştir.

11360. Metin

فـ {قَالَ فِرْعَوْنُ} معارضًا له في ذلك، ومغررًا لقومه أن يتبعوا موسى: {مَا أُرِيكُمْ إِلا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلا سَبِيلَ الرَّشَادِ} وصدق في قوله: {مَا أُرِيكُمْ إِلا مَا أَرَى} ولكن ما الذي رأى؟

Buna karşı çıkarak ve Musa'ya uyarlar diye kavmini aldatarak {قَالَ فِرْعَوْنُ} “Firavun dedi ki:” {مَا أُرِيكُمْ إِلا مَا أَرَى وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلا سَبِيلَ الرَّشَادِ} “‘Ben size ancak kendi gördüğümü gösteriyorum ve sizi ancak doğru yola iletiyorum!’” {مَا أُرِيكُمْ إِلا مَا أَرَى} “Ben size ancak kendi gördüğümü gösteriyorum” sözünde doğru söylemiştir; fakat neyi görmüştü?

11361. Metin

رأى أن يستخف قومه فيتابعوه، ليقيم بهم رياسته، ولم ير الحق معه، بل رأى الحق مع موسى، وجحد به مستيقنًا له.

Kavmini küçümseyip aldatmayı ve saltanatını onların sırtından yürütmek için kendisine tabi olmalarını uygun görmüştü; hakkın kendi yanında olduğunu görmemiş, bilakis hakkın Musa ile beraber olduğunu görmüş ve kesin olarak bildiği halde onu inkâr etmişti.

11362. Metin

وكذب في قوله: {وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلا سَبِيلَ الرَّشَادِ} فإن هذا قلب للحق، فلو أمرهم باتباعه اتباعًا مجردًا على كفره وضلاله، لكان الشر أهون، ولكنه أمرهم باتباعه، وزعم أن في اتباعه اتباع الحق وفي اتباع الحق، اتباع الضلال.

{وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلا سَبِيلَ الرَّشَادِ} “Ve sizi ancak doğru yola iletiyorum” sözünde ise yalan söylemiştir; zira bu hakkı tersyüz etmektir. Şayet küfrü ve sapıklığı üzere sırf kendisine uymalarını emretseydi şer daha hafif olurdu; fakat hem kendisine uymalarını emretmiş hem de kendisine uymanın hakka uymak, hakka uymanın ise sapıklığa uymak olduğunu iddia etmiştir.

11363. Metin

{وَقَالَ الَّذِي آمَنَ} مكررًا دعوة قومه غير آيس من هدايتهم، كما هي حالة الدعاة إلى الله تعالى، لا يزالون يدعون إلى ربهم، ولا يردهم عن ذلك راد، ولا يثنيهم عتو من دعوه عن تكرار الدعوة فقال لهم: {يَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الأحْزَابِ} يعني الأمم المكذبين، الذين تحزبوا على أنبيائهم، واجتمعوا على معارضتهم، ثم بينهم فقال: {مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ} أي: مثل عادتهم في الكفر والتكذيب وعادة الله فيهم بالعقوبة العاجلة في الدنيا قبل الآخرة، {وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ} فيعذبهم بغير ذنب أذنبوه، ولا جرم أسلفوه.

Allah Teâlâ'ya davet edenlerin hidayetlerinden ümit kesmeksizin daima Rablerine çağırmaları, hiçbir engelleyicinin onları bundan alıkoymaması ve muhataplarının azgınlığının daveti tekrarlamaktan onları vazgeçirmemesi hali üzere {وَقَالَ الَّذِي آمَنَ} “O iman eden adam,” kavmine davetini tekrarlayarak şöyle dedi: {يَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الأحْزَابِ} “‘Ey kavmim! Doğrusu ben sizin adınıza o (önceki) hiziplerin (toplulukların) günü gibi bir günden korkuyorum!’” Yani peygamberlerine karşı birleşip onlara muhalefet etmek üzere toplanan yalanlayıcı ümmetlerin gününden... Sonra onları açıklayarak: {مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ} “‘Nuh kavminin, Âd’ın, Semûd’un ve onlardan sonrakilerin durumu gibi...’” Yani onların küfür ve yalanlamadaki âdetleri ve Allah'ın ahiretten önce dünyada peşin cezalandırma konusundaki sünneti gibi... {وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ} “‘Allah kullara hiçbir haksızlık dilemez;’” yani işlemedikleri bir günah ve geçmişte yapmadıkları bir cürüm sebebiyle onlara azap etmez.

11364. Metin

ولما خوفهم العقوبات الدنيوية، خوفهم العقوبات الأخروية، فقال: {وَيَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمِ التَّنَادِ} أي: يوم القيامة، حين ينادي أهل الجنة أهل النار: {أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا} إلى آخر الآيات.

Onları dünyevi cezalarla korkuttuktan sonra uhrevi cezalarla korkutarak şöyle dedi: {وَيَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِ} “‘Ey kavmim! Doğrusu ben sizin adınıza o feryatlaşma (birbirini çağırma) gününden korkuyorum!’” Yani cennet ehlinin cehennem ehline: {أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا} “‘Rabbimizin bize vaad ettiğini hak olarak bulduk...’” diye sesleneceği kıyamet gününden korkuyorum.

11365. Metin

{وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ}

{وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ} “Ateş ehli, cennet ehline: ‘Suyunuzdan veya Allah’ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize dökün!’ diye seslenir. Onlar da: ‘Şüphesiz Allah, o ikisini de kâfirlere haram kılmıştır’ derler.”

11366. Metin

وحين ينادي أهل النار مالكًا {ليقض علينا ربك} فيقول: {إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ} وحين ينادون ربهم: {رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ} فيجيبهم: {اخْسؤُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ} وحين يقال للمشركين: {ادْعُوا شُرَكَاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ}

Yine cehennem ehlinin Mâlik'e: {لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ} “‘Rabbin bizim işimizi bitirsin (bizi öldürsün)!’” diye sesleneceği, onun da: {إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ} “‘Siz burada kalıcısınız!’” diyeceği; Rablerine: {رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ} “‘Rabbimiz! Bizi buradan çıkar; eğer bir daha dönersek doğrusu biz zalimleriz!’” diye seslenecekleri, O'nun da: {اخْسَئُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ} “‘Sinip kalın orada ve benimle konuşmayın!’” diye cevap vereceği; müşriklere: {ادْعُوا شُرَكَاءَكُمْ فَدَعَوْهُمْ فَلَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُمْ} “‘Ortaklarınızı çağırın!’ denilip de onları çağıracakları fakat ortakların kendilerine cevap vermeyeceği [günden korkuyorum].”

11367. Metin

فخوفهم ﵁ هذا اليوم المهول، وتوجع لهم أن أقاموا على شركهم بذلك، ولهذا قال: {يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِين} أي: قد ذهب بكم إلى النار {مَا لَكُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ} لا من أنفسكم قوة تدفعون بها عذاب الله، ولا ينصركم من دونه من أحد {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلا نَاصِرٍ}

O mümin zat onları bu korkunç günle uyardı ve şirklerinde ısrar etmeleri halinde başlarına geleceklere acıyarak şöyle dedi: {يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ} “Arkanıza dönüp kaçacağınız gün...” Yani ateşe doğru götürüleceğiniz gün... {مَا لَكُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ} “Sizi Allah’tan (O’nun azabından) koruyacak hiçbir kimse yoktur.” Ne kendinizden Allah'ın azabını defedecek bir gücünüz vardır ne de O'ndan başka size yardım edecek biri bulunur: {يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلا نَاصِرٍ} “Bütün sırların yoklanıp açığa çıkarılacağı gün, artık onun ne bir gücü ne de bir yardımcısı vardır.”

11368. Metin

{وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} لأن الهدى بيد الله تعالى، فإذا منع عبده الهدى لعلمه أنه غير لائق به، لخبثه، فلا سبيل إلى هدايته.

{وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ} “Allah kimi saptırırsa artık ona hiçbir hidayet edici yoktur.” Çünkü hidayet Allah Teâlâ'nın elindedir; pisliği ve kötülüğü sebebiyle kulunun hidayete layık olmadığını bildiği için onu hidayetten mahrum bıraktığında artık onu doğru yola iletmenin hiçbir yolu kalmaz.

11369. Metin

{وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ} بن يعقوب ﵉ {مِنْ قَبْلُ} إتيان موسى بالبينات الدالة على صدقه، وأمركم بعبادة ربكم وحده لا شريك له، {فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ} في حياته {حَتَّى إِذَا هَلَكَ} ازداد شككم وشرككم، و {قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولا} أي: هذا ظنكم الباطل، وحسبانكم الذي لا يليق بالله تعالى، فإنه تعالى لا يترك خلقه سدى، لا يأمرهم وينهاهم، ويرسل إليهم رسله، وظن أن الله لا يرسل رسولا ظن ضلال، ولهذا قال: {كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌ} وهذا هو وصفهم الحقيقي الذي وصفوا به موسى ظلمًا وعلوا، فهم المسرفون بتجاوزهم الحق وعدولهم عنه إلى الضلال، وهم الكذبة، حيث نسبوا ذلك إلى الله، وكذبوا رسوله.

Musa gelmeden {مِنْ قَبْلُ} “daha önce,” doğruluğuna delalet eden apaçık delillerle ve hiçbir ortağı olmaksızın yalnız Rabbinize ibadet etmenizi emrederek {وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ} Yakub oğlu “Yusuf” aleyhimesselâm “size gelmişti.” Hayatında iken {فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ} “onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz.” {حَتَّى إِذَا هَلَكَ} “Nihayet o vefat edince” şüpheniz ve şirkiniz daha da arttı ve: {قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولا} “‘Allah ondan sonra asla bir peygamber göndermez!’ dediniz.” Yani bu sizin bâtıl zannınız ve Allah Teâlâ'ya layık olmayan vehminizdir. Zira Allah Teâlâ mahlukatını başıboş, emir ve yasaksız bırakmaz ve onlara peygamberlerini gönderir. Allah'ın peygamber göndermeyeceğini sanmak sapıkça bir zandır. Bundan dolayı: {كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌ} “İşte Allah haddi aşan şüpheci kimseleri böyle saptırır” buyurmuştur. Zulüm ve kibirle Musa'ya yakıştırdıkları gerçek vasıf aslında kendilerinindir: Zira hakkı aşıp sapıklığa meylettikleri için onlar haddi aşanlardır (müsrifûn); bunu Allah'a isnat edip peygamberini yalanladıkları için de yalancıların ta kendileridir.

11370. Metin

فالذي وصفه السرف والكذب، لا ينفك عنهما، لا يهديه الله، ولا يوفقه للخير، لأنه رد الحق بعد أن وصل إليه وعرفه، فجزاؤه أن يعاقبه الله، بأن يمنعه الهدى، كما قال تعالى: {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} {وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ}

Haddi aşmak ve yalan söylemek vasfı kendisinden ayrılmayan kimseyi Allah hidayete erdirmez ve hayra muvaffak kılmaz. Çünkü o, hak kendisine ulaştıktan ve onu tanıdıktan sonra reddetmiştir; onun cezası ise Allah'ın onu hidayetten mahrum bırakarak cezalandırmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ: {فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ} “Onlar yoldan sapınca Allah da kalplerini saptırdı”, {وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ وَأَبْصَارَهُمْ كَمَا لَمْ يُؤْمِنُوا بِهِ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَنَذَرُهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ} “Ona ilk defa iman etmedikleri gibi yine kalplerini ve gözlerini ters çeviririz ve onları azgınlıkları içinde bocalayıp durur bir halde bırakırız” ve {وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} “Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez” buyurmuştur.

11371. Metin

ثم ذكر وصف المسرف الكذاب فقال: {الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ} التي بينت الحق من الباطل، وصارت -من ظهورها- بمنزلة الشمس للبصر، فهم يجادلون فيها على وضوحها، ليدفعوها ويبطلوها {بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ} أي: بغير حجة وبرهان، وهذا وصف لازم لكل من جادل في آيات الله، فإنه من المحال أن يجادل بسلطان، لأن الحق لا يعارضه معارض، فلا يمكن أن يعارض بدليل شرعي أو عقلي أصلا {كَبُرَ} ذلك القول المتضمن لرد الحق بالباطل {مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ الَّذِينَ آمَنُوا} فالله أشد بغضًا لصاحبه، لأنه تضمن التكذيب بالحق والتصديق بالباطل ونسبته إليه، وهذه أمور يشتد بغض الله لها ولمن اتصف بها، وكذلك عباده المؤمنون يمقتون على ذلك أشد المقت موافقة لربهم، وهؤلاء خواص خلق الله تعالى، فمقتهم دليل على شناعة من مقتوه، {كَذَلِكَ} أي: كما طبع على قلوب آل فرعون {يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ} متكبر في نفسه على الحق برده وعلى الخلق باحتقارهم، جبار بكثرة ظلمه وعدوانه.

Sonra haddi aşan yalancının vasfını zikrederek şöyle buyurdu: Hakkı bâtıldan ayıran ve apaçıklığından ötürü göze nispetle güneş mesabesinde olan {الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ} “Allah’ın ayetleri hakkında tartışıp duranlar...” Onlar bu açıklığına rağmen onu savuşturmak ve iptal etmek için {بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ} “kendilerine gelmiş hiçbir delil ve bürhan olmaksızın” tartışırlar. Bu, Allah'ın ayetleri hakkında mücadele eden herkesin ayrılmaz bir vasfıdır; zira delille tartışması imkânsızdır, çünkü hakka karşı çıkacak hiçbir karşıt olamaz ve hakka asla şer'i veya aklî bir delille karşı konulamaz. Hakkı bâtılla reddetmeyi içeren bu söz {كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ الَّذِينَ آمَنُوا} “Allah katında da iman edenler katında da büyük bir öfke ve nefretle karşılandı!” Allah onun sahibine son derece buğzeder; zira bu tavır hakkı yalanlamayı, bâtılı tasdik etmeyi ve onu Allah'a isnat etmeyi içerir ki bunlar Allah'ın hem kendisine hem de onunla vasıflanana şiddetle gazap ettiği hususlardır. Aynı şekilde O'nun mümin kulları da Rablerine uyarak buna son derece buğzederler. Onlar Allah Teâlâ'nın seçkin kullarıdır; dolayısıyla onların buğzetmesi buğzettikleri kimsenin kötülüğünün çirkinliğine delildir. {كَذَلِكَ} Tıpkı Firavun hanedanının kalplerini mühürlediği gibi {يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ} “Allah, her kibirli ve zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” Nefsinde hakka karşı onu reddederek, mahlukata karşı ise onları küçümseyerek büyüklük taslayan ve zulüm ve düşmanlığının çokluğuyla zorbalık eden herkesin kalbini böyle mühürler.

11372. Metin

{وَقَالَ فِرْعَوْنُ} معارضًا لموسى ومكذبًا له في دعوته إلى الإقرار برب العالمين، الذي على العرش استوى، وعلى الخلق اعتلى: {يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا} أي: بناء عظيمًا مرتفعًا، والقصد منه لعلي أطلع {إلى إله موسى وإني لأظنه كاذبًا} في دعواه أن لنا ربًا، وأنه فوق السماوات.

Firavun, Musa'ya karşı çıkarak ve Arş'a istiva eden ve mahlukatının üzerinde yüce olan Âlemlerin Rabbi'ni ikrara davetinde onu yalanlayarak {وَقَالَ فِرْعَوْنُ} “şöyle dedi:” {يَا هَامَانُ ابْنِ لِي صَرْحًا} “‘Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap!’” Yani büyük ve yüksek bir bina yap. Bundaki maksadı ise: {لَعَلِّي أَطَّلِعُ إِلَى إِلَهِ مُوسَى وَإِنِّي لأظُنُّهُ كَاذِبًا} “‘Belki Musa’nın ilahına ulaşırım; doğrusu ben onu kesinlikle bir yalancı sanıyorum!’” Yani bizim bir Rabbimiz olduğu ve O'nun göklerin üzerinde bulunduğu iddiasında [onu yalancı sanıyorum].

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.