Fussilet Suresi

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11474. Metin

مكية

Mekkîdir

11475. Metin

{١ - ٨} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ * بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لا يَسْمَعُونَ * وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ * قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ * الَّذِينَ لا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ * إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} .

{1 - 8} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * تَنْزِيلٌ مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ * بَشِيرًا وَنَذِيرًا فَأَعْرَضَ أَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لا يَسْمَعُونَ * وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ * قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ * الَّذِينَ لا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ * إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hâ-Mîm. (Bu Kur’an), Rahmân ve Rahîm olan (Allah)’tan indirilmiştir. Bilen bir topluluk için ayetleri açıklanmış, Arapça bir Kur’an olan Kitap’tır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak (indirilmiştir); fakat onların çoğu yüz çevirdi, artık onlar işitmezler. Ve dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık (sağırlık) ve seninle bizim aramızda bir perde vardır. Artık sen (istediğini) yap, biz de şüphesiz yapmaktayız!’ De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir beşerim; bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. O halde O’na dosdoğru yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin! Müşriklerin vay haline! Onlar zekâtı vermeyenler ve ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir. Şüphesiz iman edip salih amel işleyenler için ise kesintisiz bir mükâfat vardır.’”

11476. Metin

يخبر تعالى عباده أن هذا الكتاب الجليل والقرآن الجميل {تَنزيلُ} صادر {مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} الذي وسعت رحمته كل شيء، الذي من أعظم رحمته وأجلها، إنزال هذا الكتاب، الذي حصل به، من العلم والهدى، والنور، والشفاء، والرحمة، والخير الكثير، ما هو من أجل نعمه على العباد، وهو الطريق للسعادة في الدارين.

Allah Teâlâ kullarına; bu yüce Kitab'ın ve güzel Kur'an'ın {تَنْزِيلٌ} “indirilmiş,” rahmeti her şeyi kuşatan {مِنَ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ} “Rahmân ve Rahîm olan [Allah’tan]” sadır olmuş olduğunu haber vermektedir. O'nun en büyük ve en ulu rahmetinden biri de bu Kitab'ı indirmesidir ki onunla kullar üzerindeki nimetlerin en yücesi olan ilim, hidayet, nur, şifa, rahmet ve pek çok hayır hasıl olmuş olup her iki yurtta da saadete ulaştıran yoldur.

11477. Metin

ثم أثنى على الكتاب بتمام البيان فقال: {فُصِّلَتْ آيَاتُهُ} أي: فصل كل شيء من أنواعه على حدته، وهذا يستلزم البيان التام، والتفريق بين كل شيء، وتمييز الحقائق. {قُرْآنًا عَرَبِيًّا} أي: باللغة الفصحى أكمل اللغات، فصلت آياته وجعل عربيًا. {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} أي: لأجل أن يتبين لهم معناه، كما تبين لفظه، ويتضح لهم الهدى من الضلال، والْغَيِّ من الرشاد.

Sonra açıklamasının tamlığı sebebiyle Kitab'ı överek şöyle buyurdu: {فُصِّلَتْ آيَاتُهُ} “Ayetleri açıklanmış...” Yani her türden her şey müstakil olarak açıklanmıştır; bu da tam bir beyanı, her şeyin arasını ayırt etmeyi ve hakikatleri temyiz etmeyi gerektirir. Dillerin en mükemmeli olan fasih dille {قُرْآنًا عَرَبِيًّا} “Arapça bir Kur’an olarak;” ayetleri tafsil edilmiş ve Arapça kılınmıştır. Lafzı apaçık olduğu gibi manası da kendilerine açıklansın, doğru yol sapıklıktan ve hidayet azgınlıktan netleşsin diye {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir topluluk için [indirilmiştir].”

11478. Metin

وأما الجاهلون، الذين لا يزيدهم الهدى إلا ضلالا ولا البيان إلا عَمًى فهؤلاء لم يُسَقِ الكلام لأجلهم، {سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ}

Hidayetin ancak sapıklıklarını, açıklamanın da ancak körlüklerini artırdığı cahillere gelince; söz onlar için sevk edilmemiştir: {سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لا يُؤْمِنُونَ} “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.”

11479. Metin

{بَشِيرًا وَنَذِيرًا} أي: بشيرًا بالثواب العاجل والآجل، ونذيرًا بالعقاب العاجل والآجل، وذكر تفصيلهما، وذكر الأسباب والأوصاف التي تحصل بها البشارة والنذارة، وهذه الأوصاف للكتاب، مما يوجب أن يُتَلقَّى بالقبول، والإذعان، والإيمان، والعمل به، ولكن أعرض أكثر الخلق عنه إعراض المستكبرين، {فَهُمْ لا يَسْمَعُونَ} له سماع قبول وإجابة، وإن كانوا قد سمعوه سماعًا، تقوم عليهم به الحجة الشرعية.

{بَشِيرًا وَنَذِيرًا} “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak...” Yani peşin ve gelecekteki mükâfatı müjdeleyici, peşin ve gelecekteki cezayı da uyarıcı olarak... Bunların ayrıntılarını, müjde ve uyarının kendisiyle elde edileceği sebep ve vasıfları zikretmiştir. Kitab'ın bu vasıfları; onun kabulle, teslimiyetle, imanla karşılanmasını ve onunla amel edilmesini gerektiren hususlardandır. Fakat mahlukatın çoğu büyüklük taslayanların yüz çevirmesi gibi ondan yüz çevirdi; {فَهُمْ لا يَسْمَعُونَ} “artık onlar işitmezler;” yani aleyhlerine şer'i hüccetin kaim olacağı şekilde onu işitmiş olsalar bile kabul ve icabet işitmesiyle onu dinlemezler.

11480. Metin

{وَقَالُوا} أي: هؤلاء المعرضون عنه، مبينين عدم انتفاعهم به، بسد الأبواب الموصلة إليه: {قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ} أي: أغطية مغشاة {مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ} أي: صمم فلا نسمع لك {وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ} فلا نراك.

Ondan yüz çevirenler kendisini ulaştıran kapıları kapatarak ondan faydalanmadıklarını açıklamak üzere {وَقَالُوا} “şöyle dediler:” {قُلُوبُنَا فِي أَكِنَّةٍ} “‘Kalplerimiz örtüler içindedir;’” yani kapalı perdeler altındadır, {مِمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ} “‘bizi çağırdığın şeye karşı...’” {وَفِي آذَانِنَا وَقْرٌ} “‘Ve kulaklarımızda bir ağırlık (sağırlık) vardır;’” seni işitmeyiz. {وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ} “‘Ve seninle bizim aramızda bir perde vardır;’” seni görmeyiz.

11481. Metin

القصد من ذلك، أنهم أظهروا الإعراض عنه، من كل وجه، وأظهروا بغضه، والرضا بما هم عليه، ولهذا قالوا: {فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ} أي: كما رضيت بالعمل بدينك، فإننا راضون كل الرضا، بالعمل في ديننا، وهذا من أعظم الخذلان، حيث رضوا بالضلال عن الهدى، واستبدلوا الكفر بالإيمان، وباعوا الآخرة بالدنيا.

Bundan maksatları; her yönden ondan yüz çevirdiklerini, ona buğzettiklerini ve üzerinde bulundukları durumdan razı olduklarını göstermektir. Bundan dolayı: {فَاعْمَلْ إِنَّنَا عَامِلُونَ} “‘Artık sen yap, biz de şüphesiz yapmaktayız!’ dediler.” Yani sen nasıl kendi dininle amel etmeye razı olduysan biz de kendi dinimizle amel etmekten son derece razıyız. Hidayet yerine sapıklıktan razı oldukları, imana karşılık küfrü değiştirdikleri ve ahireti dünyaya sattıkları için bu, mahrumiyet ve helakin en büyüğüdür.

11482. Metin

{قُلْ} لهم يا أيها النبي: {إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ} أي: هذه صفتي ووظيفتي، أني بشر مثلكم، ليس بيدي من الأمر شيء، ولا عندي ما تستعجلون به، وإنما فضلني الله عليكم، وميَّزني، وخصَّني، بالوحي الذي أوحاه إليَّ وأمرني باتباعه، ودعوتكم إليه.

Ey Peygamber! Onlara {قُلْ} “de ki:” {إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ} “‘Ben ancak sizin gibi bir beşerim; bana vahyolunuyor.’” Yani benim sıfatım ve vazifem budur: Ben de sizin gibi bir insanım, emir ve tasarruftan hiçbir şey benim elimde olmadığı gibi aceleyle istediğiniz azap da benim yanımda değildir. Allah bana vahyettiği, bana uymamı ve sizi kendisine davet etmemi emrettiği vahiy ile beni size üstün kılmış, seçkin ve hususi yapmıştır.

11483. Metin

{فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ} أي. اسلكوا الصراط الموصل إلى الله تعالى، بتصديق الخبر الذي أخبر به، واتباع الأمر، واجتناب النهي، هذه حقيقة الاستقامة، ثم الدوام على ذلك، وفي قوله: {إِلَيْهِ} تنبيه على الإخلاص، وأن العامل ينبغي له أن يجعل مقصوده وغايته، التي يعمل لأجلها، الوصول إلى الله، وإلى دار كرامته، فبذلك يكون عمله خالصًا صالحًا نافعًا، وبفواته، يكون عمله باطلا.

{فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ} “O halde O’na dosdoğru yönelin!” Yani haber verdiği şeyleri tasdik ederek, emrine uyup yasağından sakınarak Allah Teâlâ'ya ulaştıran yola girin! İşte istikametin hakikati budur, sonra da bunun üzerinde devam etmektir. {إِلَيْهِ} “O’na” buyruğunda ihlasa dikkat çekilmektedir; amel edenin kendisi için çalıştığı maksadını ve gayesini Allah'a ve O'nun ikram yurduna ulaşmak kılması gerekir. Böylece ameli ihlaslı, salih ve faydalı olur; bu bulunmadığında ise ameli bâtıl olur.

11484. Metin

ولما كان العبد، -ولو حرص على الاستقامة- لا بد أن يحصل منه خلل بتقصير بمأمور، أو ارتكاب منهي، أمره بدواء ذلك بالاستغفار المتضمن للتوبة فقال: {وَاسْتَغْفِرُوهُ} ثم توَّعد من ترك الاستقامة فقال: {وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ الذين لا يؤتون الزكاة} أي: الذين عبدوا من دونه من لا يملك نفعًا ولا ضرًا، ولا موتًا، ولا حياة، ولا نشورًا ودنسوا أنفسهم، فلم يزكوها بتوحيد ربهم والإخلاص له، ولم يصلوا ولا زكوا، فلا إخلاص للخالق بالتوحيد والصلاة، ولا نفع للخلق بالزكاة وغيرها. {وَهُمْ بِالآخِرَةِ هم كَافِرُونَ} أي: لا يؤمنون بالبعث، ولا بالجنة والنار، فلذلك لما زال الخوف من قلوبهم، أقدموا على ما أقدموا عليه، مما يضرهم في الآخرة.

Kul ne kadar istikamet üzere olmaya hırs gösterse de mutlaka bir emri yerine getirmede kusur ederek veya bir yasağı işleyerek kendisinden bir kusur sadır olacağından, tövbeyi de içeren istiğfar ile bunun ilacını emrederek: {وَاسْتَغْفِرُوهُ} “ve O’ndan bağışlanma dileyin!” buyurdu. Sonra istikameti terk edenleri tehdit ederek şöyle buyurdu: {وَوَيْلٌ لِلْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ لا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ} “Zekâtı vermeyen müşriklerin vay haline!” Yani O'ndan başka fayda ve zarara, ölüme, hayata ve yeniden dirilmeye güç yetiremeyen şeylere tapan; nefislerini Rablerinin tevhidi ve O'na ihlasla arındırmayıp kirleten; ne namaz kılan ne de zekât verenlerin... Böylece ne tevhid ve namaz ile Yaratıcı'ya ihlas göstermişler ne de zekât ve benzeri şeylerle mahlukata fayda vermişlerdir. {وَهُمْ بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ} “Ve onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir.” Yani dirilişe, cennete ve cehenneme inanmazlar. Bu yüzden kalplerinden korku kalktığı için ahirette kendilerine zarar verecek şeylere pervasızca cüret etmişlerdir.

11485. Metin

ولما ذكر الكافرين، ذكر المؤمنين، ووصفهم وجزاءهم، فقال: {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا} بهذا الكتاب، وما اشتمل عليه مما دعا إليه من الإيمان، وصدقوا إيمانهم بالأعمال الصالحة الجامعة للإخلاص، والمتابعة. {لَهُمْ أَجْرٌ} أي: عظيم {غَيْرُ مَمْنُونٍ} أي: غير مقطوع ولا نافد، بل هو مستمر مدى الأوقات، متزايد على الساعات، مشتمل على جميع اللذات والمشتهيات.

Kâfirleri zikrettikten sonra müminleri, onların vasıflarını ve mükâfatlarını zikrederek şöyle buyurdu: Bu Kitab'a, onun ihtiva ettiği ve davet ettiği imana {إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا} “şüphesiz iman eden” ve ihlas ile sünnete uymayı birleştiren salih amellerle imanlarını tasdik edenler için; {لَهُمْ أَجْرٌ} pek büyük bir ecir, {غَيْرُ مَمْنُونٍ} “kesintisiz bir mükâfat vardır.” Yani asla kesilmeyen ve tükenmeyen, bilakis zamanlar boyunca devam eden, saatler geçtikçe artan ve bütün lezzetleri ile arzuları kapsayan [bir mükâfat vardır].

11486. Metin

{٩ - ١٢} {قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الأرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْدَادًا ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ * وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ * ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلأرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} .

{9 - 12} {قُلْ أَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذِي خَلَقَ الأرْضَ فِي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُ أَنْدَادًا ذَلِكَ رَبُّ الْعَالَمِينَ * وَجَعَلَ فِيهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ فِيهَا وَقَدَّرَ فِيهَا أَقْوَاتَهَا فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ * ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلأرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} “De ki: ‘Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.’ Orada (yeryüzünde) üstünden sağlam dağlar kıldı, onda bereketler var etti ve soranlar için tastamam dört günde onun rızıklarını takdir etti. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yere: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin!’ dedi. İkisi de: ‘İsteyerek geldik’ dediler.”

11487. Metin

ينكر تعالى ويعجِّب، من كفر الكافرين به، الذين جعلوا معه أندادا يشركونهم معه، ويبذلون لهم ما يشاؤون من عباداتهم، ويسوونهم بالرب العظيم، الملك الكريم، الذي خلق الأرض الكثيفة العظيمة، في يومين، ثم دحاها في يومين، بأن جعل فيها رواسي من فوقها، ترسيها عن الزوال والتزلزل وعدم الاستقرار.

Allah Teâlâ Kendi Zâtına ortaklar koşan, diledikleri ibadetlerini onlara sunan ve onları şu yoğun ve azametli yeryüzünü iki günde yaratan, sonra kayıp sarsılmasın ve istikrarsız kalmasın diye üzerine sağlam dağlar dikerek iki günde döşeyip yayan ulu Rabbe ve Kerîm Hükümran'a denk tutan kâfirlerin inkârını kınamakta ve buna hayret bildirmektedir.

11488. Metin

فكمل خلقها، ودحاها، وأخرج أقواتها، وتوابع ذلك {فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ} عن ذلك، فلا ينبئك مثل خبير، فهذا الخبر الصادق الذي لا زيادة فيه ولا نقص.

Böylece bunu soranlar için ne bir fazlalık ne bir noksanlık içeren bu dosdoğru haber olarak; yerin yaratılışını, yayılıp döşenmesini, rızıklarının ve buna bağlı şeylerin çıkarılmasını {فِي أَرْبَعَةِ أَيَّامٍ سَوَاءً لِلسَّائِلِينَ} “soranlar için tastamam dört günde” tamamladı. Zira her şeyden hakkıyla haberdar olan (Habîr) gibi sana hiç kimse haber veremez!

11489. Metin

{ثُمَّ} بعد أن خلق الأرض {اسْتَوَى} أي: قصد {إِلَى} خلق {السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ} قد ثار على وجه الماء، {فَقَالَ لَهَا} ولما كان هذا التخصيص يوهم الاختصاص، عطف عليه بقوله: {وَلِلأرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا} أي: انقادا لأمري، طائعتين أو مكرهتين، فلا بد من نفوذه. {قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} ليس لنا إرادة تخالف إرادتك.

Yeryüzünü yarattıktan {ثُمَّ} “sonra,” suyun yüzeyinde yükselmiş {وَهِيَ دُخَانٌ} “duman halinde bulunan” {السَّمَاءِ} “göğün” yaratılışına {اسْتَوَى} “yöneldi.” {فَقَالَ لَهَا} “Ona dedi.” Bu hitabın sadece göğe mahsus olduğu zannını ortadan kaldırmak için: {وَلِلأرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا} “ve yere: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin!’” buyruğunu ekledi. Yani boyun eğerek veya istemeyerek emrime itaat edin, zira emrimin infazı kaçınılmazdır. {قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ} “İkisi de: ‘İsteyerek geldik’ dediler;” yani Senin iradene muhalif hiçbir irademiz yoktur.

11490. Metin

{فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ} .

{فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَحِفْظًا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ} “Böylece onları iki günde yedi gök olarak takdir edip tamamladı ve her bir göğe kendi işini vahyetti. En yakın göğü de kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, Azîz ve Alîm olan (Allah)’ın takdiridir.”

11491. Metin

{فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ} فَتَمَّ خلق السماوات والأرض في ستة أيام، أولها يوم الأحد، وآخرها يوم الجمعة، مع أن قدرة الله ومشيئته صالحة لخلق الجميع في لحظة واحدة، ولكن مع أنه قدير، فهو حكيم رفيق، فمن حكمته ورفقه، أن جعل خلقها في هذه المدة المقدرة.

{فَقَضَاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ فِي يَوْمَيْنِ} “Böylece onları iki günde yedi gök olarak takdir edip tamamladı.” Böylece göklerin ve yerin yaratılışı; ilki pazar, sonuncusu cuma günü olmak üzere altı günde tamamlandı. Oysa Allah'ın kudret ve meşiyeti hepsini tek bir anda yaratmaya kâfidir; fakat O Kadîr olmakla birlikte Hakîm ve Refîk'tir. Onların yaratılışını bu takdir edilen sürede kılması O'nun hikmetinden ve lütfundandır.

11492. Metin

واعلم أن ظاهر هذه الآية، مع قوله تعالى في النازعات، لما ذكر خلق السماوات قال: {وَالأرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا} يظهر منهما التعارض، مع أن كتاب الله، لا تعارض فيه ولا اختلاف.

Bil ki bu ayetin zahiri ile Nâziât Suresi'nde göklerin yaratılışını zikrettikten sonra: {وَالأرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا} “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi” buyurması arasında zahiren bir çelişki varmış gibi görünür; halbuki Allah'ın Kitabında hiçbir çelişki ve ihtilaf yoktur.

11493. Metin

والجواب عن ذلك، ما قاله كثير من السلف، أن خلق الأرض وصورتها متقدم على خلق السماوات كما هنا، ودحي الأرض بأن {أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا} متأخر عن خلق السماوات كما في سورة النازعات، ولهذا قال فيها: {وَالأرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا أَخْرَجَ مِنْهَا} إلى آخره ولم يقل: "والأرض بعد ذلك خلقها"

Bunun cevabı; Selef âlimlerinin çoğunun ifade ettiği şu husustur: Yeryüzünün ve suretinin yaratılışı buradaki gibi göklerin yaratılışından öncedir. Yeryüzünün yayılıp döşenmesi yani {أَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعَاهَا وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا} “Ondan suyunu ve otlağını çıkardı, dağları sağlamca dikti” ayetinde belirtilen safha ise Nâziât Suresi'nde geçtiği üzere göklerin yaratılışından sonradır. Bundan dolayı orada: {وَالأرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا أَخْرَجَ مِنْهَا} “Bundan sonra da yeri yayıp döşedi, ondan çıkardı...” buyurmuş; “Bundan sonra yeri yarattı” dememiştir.

11494. Metin

وقوله: {وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا} أي: الأمر والتدبير اللائق بها، الذي اقتضته حكمة أحكم الحاكمين.

{وَأَوْحَى فِي كُلِّ سَمَاءٍ أَمْرَهَا} “Ve her bir göğe kendi işini vahyetti” buyruğu; yani hüküm verenlerin en güzel hükmedeni olan Allah'ın hikmetinin gerektirdiği ve ona layık olan emir ve tedbiri [vahyetti].

11495. Metin

{وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ} هي: النجوم، يستنار، بها، ويهتدى، وتكون زينة وجمالا للسماء ظاهرًا، وجمالا لها، باطنًا، بجعلها رجومًا للشياطين، لئلا يسترق السمع فيها. {ذَلِكَ} المذكور، من الأرض وما فيها، والسماء وما فيها {تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ} الذي عزته، قهر بها الأشياء ودبرها، وخلق بها المخلوقات. {الْعَلِيمِ} الذي أحاط علمه بالمخلوقات، الغائب والشاهد.

{وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ} “En yakın göğü de kandillerle süsledik...” Bunlar yıldızlardır; onlarla aydınlanılır, yol bulunur; zahirde gök için bir süs ve güzellik, bâtında ise kulak hırsızlığı yapmasınlar diye şeytanlara atılan taşlar kılınmak suretiyle bir güzelliktir. Yeryüzü ve içindekiler ile gök ve içindekilerden zikredilen {ذَلِكَ} “İşte bu,” izzetiyle her şeyi kahredip çekip çeviren ve mahlukatı yaratan {تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ} “Azîz olanın takdiridir;” ilmi görünen ve görünmeyen bütün mahlukatı kuşatan {الْعَلِيمِ} “Alîm olanın [takdiridir].”

11496. Metin

فَتَرْكُ المشركين الإخلاص لهذا الرب العظيم الواحد القهار، الذي انقادت المخلوقات لأمره ونفذ فيها قدره، من أعجب الأشياء، واتخاذهم له أندادًا يسوونهم به، وهم ناقصون في أوصافهم وأفعالهم، أعجب، وأعجب، ولا دواء لهؤلاء، إن استمر إعراضهم، إلا العقوبات الدنيوية والأخروية، فلهذا خوفهم بقوله:

Mahlukatın emrine boyun eğdiği ve kaderinin kendilerinde geçerli olduğu bu ulu, Vâhid ve Kahhâr olan Rabbe karşı müşriklerin ihlası terk etmeleri en şaşılacak şeylerden biridir. Sıfatlarında ve fiillerinde son derece noksan varlıkları O'na ortak koşup O'na denk tutmaları ise şaşılacak şeylerin en büyüğüdür! Yüz çevirmeleri devam ettiği takdirde bunlar için dünyevi ve uhrevi cezalardan başka hiçbir çare yoktur. Bundan dolayı onları şu buyruğuyla korkutmuştur:

11497. Metin

{١٣ - ١٤} {فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ * إِذْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لأنْزَلَ مَلائِكَةً فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} .

{13 - 14} {فَإِنْ أَعْرَضُوا فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ * إِذْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ أَلا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لأنْزَلَ مَلائِكَةً فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} “Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Ben sizi Âd ve Semûd’un yıldırımı gibi bir yıldırımla (azapla) uyardım!’ Onlara peygamberler önlerinden ve arkalarından: ‘Yalnız Allah’a kulluk edin!’ diye geldiklerinde: ‘Eğer Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi. Biz sizinle gönderilen şeyleri kesinlikle inkâr ediyoruz’ demişlerdi.”

11498. Metin

أي: فإن أعرض هؤلاء المكذبون بعد ما بين لهم من أوصاف القرآن الحميدة، ومن صفات الإله العظيم {فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً} أي: عذابًا يستأصلكم ويجتاحكم، {مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ} القبيلتين المعروفتين، حيث اجتاحهم العذاب، وحل عليهم، وبيل العقاب، وذلك بظلمهم وكفرهم.

Yani bu yalanlayıcılar; Kur'an'ın övülen vasıfları ve ulu İlah'ın sıfatları kendilerine açıklandıktan sonra yine de yüz çevirirlerse {فَقُلْ أَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً} “de ki: ‘Ben sizi bir yıldırımla uyardım!’” Yani kökünüzü kazıyıp sizi silip süpürecek bir azapla... {مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ} “Âd ve Semûd’un yıldırımı gibi...” Yani zulümleri ve küfürleri sebebiyle azabın silip süpürdüğü ve ağır cezanın başlarına indiği o malum iki kabilenin azabı gibi...

11499. Metin

حيث {جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ} أي: يتبع بعضهم بعضا متوالين، ودعوتهم جميعا واحدة. {أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ} أي: يأمرونهم بالإخلاص لله، وينهونهم عن الشرك، فردوا رسالتهم وكذبوهم، {قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لأنزلَ مَلائِكَةً} أي: وأما أنتم فبشر مثلنا {فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} وهذه الشبهة لم تزل متوارثة بين المكذبين،] من الأمم [ ١ وهي من أوهى الشُّبَهِ، فإنه ليس من شرط الإرسال، أن يكون المرسل مَلَكًا، وإنما شرط الرسالة، أن يأتي الرسول بما يدل على صدقه، فَلْيَقْدَحُوا، إن استطاعوا بصدقهم، بقادح عقلي أو شرعي، ولن يستطيعوا إلى ذلك سبيلا.

Hani {جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ} “onlara önlerinden ve arkalarından peygamberler gelmişti”; yani peygamberler birbirini peşi sıra takip ediyorlardı ve hepsinin daveti birdi: {أَنْ لا تَعْبُدُوا إِلا اللَّهَ} “‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyin!’ [diye]”; yani onlara Allah'a ibadette ihlaslı olmayı emrediyor ve şirk koşmaktan nehyediyorlardı. Fakat onlar, peygamberlerin risaletini reddedip onları yalanladılar ve {قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لأنزلَ مَلائِكَةً} “Dediler ki: ‘Eğer Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi.’” Yani: Sizler ise bizim gibi birer beşersiniz. {فَإِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} “‘Dolayısıyla biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz.’” Bu şüphe, [geçmiş] ümmetlerden yalanlayıcılar arasında miras olarak süre gelmiştir1 ve bu, şüphelerin en çürüğüdür. Zira elçi göndermenin şartı, gönderilen elçinin melek olması değildir; risaletin şartı yalnızca elçinin kendi doğruluğuna delalet eden bir delille gelmesidir. Şayet güçleri yetiyorsa akli veya şer'î bir gerekçeyle onların doğruluğuna leke sürsünler! Ne var ki buna asla bir yol bulamayacaklardır.

11500. Metin

{١٥ - ١٦} {فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ * فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي أَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَخْزَى وَهُمْ لا يُنْصَرُونَ} .

{15 - 16} {فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الأرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ * فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي أَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَخْزَى وَهُمْ لا يُنْصَرُونَ} “Âd kavmine gelince; onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: ‘Bizden daha güçlü kim var?’ dediler. Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. Biz de dünya hayatında onlara rezillik azabını tattırmak için uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu ve uğultulu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha rezil edicidir ve onlara yardım da edilmez.”

11501. Metin

هذا تفصيل لقصة هاتين الأمتين، عاد، وثمود. {فَأَمَّا عَادٌ} فكانوا -مع كفرهم بالله، وجحدهم بآيات الله، وكفرهم برسله- مستكبرين في الأرض، قاهرين لمن حولهم من العباد، ظالمين لهم، قد أعجبتهم قوتهم. {وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً} قال تعالى ردًا عليهم، بما يعرفه كل أحد: {أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً} فلولا خلقه إياهم، لم يوجدوا فلو نظروا إلى هذه الحال نظرًا صحيحًا، لم يغتروا بقوتهم، فعاقبهم الله عقوبة، تناسب قوتهم، التي اغتروا بها.

Bu, Âd ve Semûd adlı iki ümmetin kıssasının ayrıntısıdır: {فَأَمَّا عَادٌ} “Âd kavmine gelince;” onlar Allah'ı inkâr etmeleri, ayetlerini reddetmeleri ve peygamberlerine kâfir olmalarıyla birlikte yeryüzünde büyüklük taslıyor, çevrelerindeki kullara baskı ve zulmediyorlardı; kendi güçleri hoşlarına gitmişti. {وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً} “Ve: ‘Bizden daha güçlü kim var?’ dediler.” Allah Teâlâ herkesin bildiği bir hakikatle onlara cevap vererek şöyle buyurdu: {أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً} “Onları yaratan Allah’ın kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi?” Eğer Allah onları yaratmasaydı var olamazlardı; şayet bu duruma doğru bir nazarla baksalardı güçleriyle aldanmazlardı. Allah da aldandıkları güçlerine münasip bir ceza ile onları cezalandırdı.

11502. Metin

{فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا} أي: ريحًا عظيمة، من قوتها وشدتها، لها صوت مزعج، كالرعد القاصف. فسخرها الله عليهم {سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ} {نحسات} فدمرتهم وأهلكتهم، فأصبحوا لا يرى إلا مساكنهم. وقال هنا: {لِنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} الذي اختزوا به وافتضحوا بين الخليقة. {وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَخْزَى وَهُمْ لا يُنْصَرُونَ} أي: لا يمنعون من عذاب الله، ولا ينفعون أنفسهم.

{فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا} “Üzerlerine dondurucu ve uğultulu bir rüzgâr gönderdik.” Yani gücünden ve şiddetinden ötürü gürleyen yıldırım gibi dehşet verici sesi olan büyük bir rüzgâr... Allah onu onların üzerine {سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ} “yedi gece sekiz gün aralıksız musallat etti. Artık o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi yerlere serilmiş görürsün!” {نَحِسَاتٍ} “Uğursuz günlerde...” Böylece onları yerle bir edip helak etti ve geride evlerinden başka hiçbir şey görünmez oldu. Burada ise: {لِنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “Dünya hayatında onlara rezillik azabını tattırmak için” buyurdu; yani mahlukat arasında rezil ve rüsvay oldukları azabı... {وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَخْزَى وَهُمْ لا يُنْصَرُونَ} “Ahiret azabı ise elbette daha rezil edicidir ve onlara yardım da edilmez.” Yani Allah'ın azabından korunamazlar ve kendilerine de bir fayda sağlayamazlar.

11503. Metin

{١٧ - ١٨} {وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ * وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} .

{17 - 18} {وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ * وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} “Semûd’a gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik ama onlar körlüğü (sapıklığı) hidayete tercih ettiler. Kazanmakta oldukları şeyler yüzünden onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi. İman edip de sakınanları ise kurtardık.”

11504. Metin

وأما ثمود وهم القبيلة المعروفة الذين سكنوا الحجر وحواليه، الذين أرسل الله إليهم صالحًا ﵇، يدعوهم إلى توحيد ربهم، وينهاهم عن الشرك وآتاهم الله الناقة، آية عظيمة، لها شرب ولهم شرب يوم معلوم، يشربون لبنها يومًا ويشربون من الماء يومًا، وليسوا ينفقون عليها، بل تأكل من أرض الله، ولهذا قال هنا: {وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ} أي: هداية بيان، وإنما نص عليهم، وإن كان جميع الأمم المهلكة، قد قامت عليهم الحجة، وحصل لهم البيان، لأن آية ثمود، آية باهرة، قد رآها صغيرهم وكبيرهم، وذكرهم وأنثاهم، وكانت آية مبصرة، فلهذا خصهم بزيادة البيان والهدى.

Semûd ise Hicr ve civarında ikamet eden, Allah'ın kendilerine Rablerinin tevhidini emretmek ve şirkten sakındırmak üzere Sâlih aleyhisselâm'ı gönderdiği meşhur kabiledir. Allah onlara büyük bir ayet olarak deveyi verdi; belirli bir günün su içme hakkı onun, belirli bir günün su içme hakkı da onlarındı. Bir gün onun sütünü içerler, bir gün de sudan içerlerdi; ona hiçbir masraf yapmazlardı, bilakis o Allah'ın arzında yer içerdi. Bundan dolayı burada: {وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ} “Semûd’a gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik” buyurmuştur; yani açıklama hidayeti verdik. Bütün helak olan ümmetler aleyhine hüccet kaim olup beyan gerçekleştiği halde özellikle onları zikretmesi şundandır: Çünkü Semûd kavminin mucizesi; küçüklerinin büyüklerinin, erkeklerinin ve kadınlarının gözleriyle gördüğü apaçık bir mucize idi. Bu sebeple onlara açıklama ve hidayetin fazlalığıyla hususiyet verilmiştir.

11505. Metin

ولكنهم -من ظلمهم وشرهم- استحبوا العمى -الذي هو الكفر والضلال- على الهدى -الذي هو: العلم والإيمان- {فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} لا ظلمًا من الله لهم.

Fakat onlar zulüm ve kötülükleri sebebiyle ilim ve imandan ibaret olan hidayete karşılık küfür ve sapıklıktan ibaret olan körlüğü tercih ettiler. Allah'ın onlara bir zulmü olmaksızın {فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “Kazanmakta oldukları şeyler yüzünden onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakalayıverdi.”

11506. Metin

{وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} أي نجى الله صالحًا ﵇ ومن اتبعه من المؤمنين المتقين للشرك، والمعاصي.

{وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} “İman edip de sakınanları ise kurtardık.” Yani Allah Sâlih aleyhisselâm'ı ve şirkten ve günahlardan sakınan mümin tabilerini kurtardı.

11507. Metin

{١٩ - ٢٤} {وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ * حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} .

{19 - 24} {وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ * حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Allah’ın düşmanlarının ateşe sürülecekleri gün, onlar bölük bölük toplanıp sevk edilirler. Nihayet oraya geldiklerinde işitme duyuları, gözleri ve derileri yapmış oldukları şeyler hakkında onların aleyhine şahitlik eder.”

11508. Metin

يخبر تعالى عن أعدائه، الذين بارزوه بالكفر به وبآياته، وتكذيب رسله ومعاداتهم ومحاربتهم، وحالهم الشنيعة حين يحشرون، أي: يجمعون. {إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ} [أي] : يرد أولهم على آخرهم، ويتبع آخرهم أولهم، ويساقون إليها سوقا عنيفًا، لا يستطيعون امتناعًا، ولا ينصرون أنفسهم، ولا هم ينصرون.

Allah Teâlâ Kendi Zâtını ve ayetlerini inkâr ederek, peygamberlerini yalanlayıp onlara düşmanlık ve savaş açarak Kendisine karşı çıkan düşmanlarını ve onların toplanıp ateşe sürülecekleri zamanki çirkin hallerini haber vermektedir: {إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ} “Ateşe sürülecekleri gün, onlar bölük bölük toplanıp sevk edilirler.” [Yani] öndekiler arkadakiler yetişinceye kadar tutulur, sonrakiler öncekileri takip eder ve karşı koymaya güç yetiremeyecekleri, ne kendilerine yardım edebilecekleri ne de kendilerine yardım olunacağı bir halde ateşe doğru şiddetle sürüklenirler.

11509. Metin

{حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا} أي: حتى إذا وردوا على النار، وأرادوا الإنكار، أو أنكروا ما عملوه من المعاصي، {شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ} عموم بعد خصوص. [ {بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} ] أي: شهد عليهم كل عضو من أعضائهم، فكل عضو يقول: أنا فعلت كذا وكذا، يوم كذا وكذا. وخص هذه الأعضاء الثلاثة، لأن أكثر الذنوب، إنما تقع بها، أو بسببها.

{حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا} “Nihayet oraya geldiklerinde,” yani ateşe vardıklarında ve inkâr etmek istediklerinde yahut işledikleri günahları inkâr ettiklerinde; husustan sonra umum olmak üzere {شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “işitme duyuları, gözleri ve derileri yapmış oldukları şeyler hakkında onların aleyhine şahitlik eder.” Yani azalarından her bir uzuv aleyhlerine şahitlik eder; her bir uzuv: ‘Ben falan günde şunu şunu yaptım’ der. Bu üç uzvu özellikle zikretmiştir; zira günahların çoğu bunlarla yahut bunlar sebebiyle işlenir.

11510. Metin

{وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ * وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصَارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ وَلَكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ * وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ * فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ} .

{وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ * وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصَارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ وَلَكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ * وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ * فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ} “Derilerine: ‘Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?’ dediler. Onlar: ‘Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Sizi ilk defa O yaratmıştı ve yine O’na döndürülüyorsunuz. Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz (gizlenmiyordunuz); fakat siz yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz!’ dediler. Şimdi eğer sabrederlerse onların yeri ateştir; şayet özür dileyip hoşnutluk kazanmak isterlerse onlar hoşnut edileceklerden değillerdir.”

11511. Metin

فإذا شهدت عليهم عاتبوها، {وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ} هذا دليل عل أن الشهادة تقع من كل عضو كما ذكرنا: {لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا} ونحن ندافع عنكن؟ {قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ} فليس في إمكاننا، الامتناع عن الشهادة حين أنطقنا الذي لا يستعصي عن مشيئته أحد.

Azaları aleyhlerine şahitlik edince onları kınarlar; {وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ} “Derilerine derler ki:” Bu, zikrettiğimiz üzere şahitliğin her uzuvdan vuku bulduğuna delildir: ‘Biz sizi savunurken {لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا} “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?”’ Azaları: {قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ} “‘Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu’ derler.” Meşiyetine hiç kimsenin karşı duramayacağı Zât bizi konuşturduğu zaman şahitlikten kaçınmamız bizim imkânımız dâhilinde değildir.

11512. Metin

{وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ} فكما خلقكم بذواتكم، وأجسامكم، خلق أيضا صفاتكم، ومن ذلك، الإنطاق. {وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} في الآخرة، فيجزيكم بما عملتم، ويحتمل أن المراد بذلك، الاستدلال على البعث بالخلق الأول، كما هو طريقة القرآن.

{وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ} “Sizi ilk defa O yaratmıştı.” Zâtlarınız ve bedenlerinizle sizi yarattığı gibi sıfatlarınızı da yaratmıştır; konuşturmak da bundandır. {وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “Ve yine O’na döndürülüyorsunuz;” yani ahirette O'na döndürülürsünüz ve yaptıklarınızla sizi cezalandırır. Kur'an'ın üslubu olduğu üzere bununla ilk yaratılış ile yeniden dirilişe delil getirilmesinin murat edilmiş olması da muhtemeldir.

11513. Metin

{وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصَارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ} أي: وما كنتم تختفون عن شهادة أعضائكم عليكم، ولا تحاذرون من ذلك. {وَلَكِنْ ظَنَنْتُمْ} بإقدامكم على المعاصي {أَنَّ اللَّهَ لا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ} فلذلك صدر منكم ما صدر، وهذا الظن، صار سبب هلاكهم وشقائهم ولهذا قال: {وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ} الظن السيئ، حيث ظننتم به، ما لا يليق بجلاله. {أَرْدَاكُمْ} أي: أهلككم {فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ} لأنفسهم وأهليهم وأديانهم بسبب الأعمال التي أوجبها لكم ظنكم القبيح بربكم، فحقت عليكم كلمة العقاب والشقاء، ووجب عليكم الخلود الدائم، في العذاب، الذي لا يفتر عنهم ساعة:

{وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلا أَبْصَارُكُمْ وَلا جُلُودُكُمْ} “Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz;” yani azalarınızın aleyhinize şahitlik etmesinden gizlenmiyor ve bundan çekinmiyordunuz. {وَلَكِنْ ظَنَنْتُمْ} Günahlara cüret etmekle “fakat siz sanıyordunuz ki,” {أَنَّ اللَّهَ لا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ} “yaptıklarınızın çoğunu Allah bilmez.” Bu sebeple sizden sadır olan şeyler sadır oldu. İşte bu zan, onların helakinin ve bedbahtlığının sebebi oldu. Bundan dolayı şöyle buyurdu: Celaline yakışmayan şeyleri O'na yakıştırmak suretiyle Rabbiniz hakkında beslediğiniz o kötü zan olan {وَذَلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ} “İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız” {أَرْدَاكُمْ} “sizi mahvetti” yani helak etti; Rabbiniz hakkındaki çirkin zannınızın size yaptırdığı ameller sebebiyle nefislerini, ailelerini ve dinlerini kaybederek {فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ} “hüsrana uğrayanlardan oldunuz!” Böylece azap ve şekavet hükmü aleyhinize hak oldu ve kendilerinden bir an bile hafifletilmeyen azapta ebedi kalış üzerinize vacip oldu:

11514. Metin

{فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ} فلا جَلَدَ عليها، ولا صبر، وكل حالة قُدِّر إمكان الصبر عليها، فالنار لا يمكن الصبر عليها، وكيف الصبر على نار، قد اشتد حرها، وزادت على نار الدنيا، بسبعين ضعفًا، وعظم غليان حميمها، وزاد نتن صديدها، وتضاعف برد زمهريرها وعظمت سلاسلها وأغلالها، وكبرت مقامعها، وغلظ خُزَّانها، وزال ما في قلوبهم من رحمتهم، وختام ذلك سخط الجبار، وقوله لهم حين يدعونه ويستغيثون: {اخْسَئُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ}

{فَإِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ} “Şimdi eğer sabrederlerse onların yeri ateştir.” Ona karşı ne bir tahammül ne de bir sabır mümkündür; sabredilmesi mümkün görülen her duruma karşılık cehennem ateşine sabretmek asla kabil değildir. Sıcağı pek şiddetli olan, dünya ateşinden yetmiş kat daha fazla yakıcı bulunan, kaynar suyunun kaynaması dehşetli, irininin kokusu pek fena, zemheririnin soğuğu kat kat, zincirleri ve tasmaları pek iri, topuzları büyük, bekçileri katı ve kalplerinden merhamet tamamen silinmiş olan bir ateşe nasıl sabredilebilir? Bütün bunların nihayeti ise Cebbâr olan Allah'ın gazabı ve O'na dua edip yardım istediklerinde kendilerine: {اخْسَئُوا فِيهَا وَلا تُكَلِّمُونِ} “Sinip kalın orada ve benimle konuşmayın!” buyurmasıdır.

11515. Metin

{وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا} أي: يطلبوا أن يزال عنهم العتب، ويرجعوا إلى الدنيا، ليستأنفوا العمل. {فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ} لأنه ذهب وقته، وعمروا، ما يعمر فيه من تذكر وجاءهم النذير وانقطعت حجتهم، مع أن استعتابهم، كذب منهم {وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ}

{وَإِنْ يَسْتَعْتِبُوا} “Şayet özür dileyip hoşnutluk kazanmak isterlerse;” yani kınanmanın kendilerinden kaldırılmasını ve yeniden amele başlamak için dünyaya döndürülmeyi talep etseler bile, {فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَبِينَ} “onlar hoşnut edileceklerden değillerdir.” Çünkü vakti geçmiştir; düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür kendilerine verilmiş, uyarıcı gelmiş ve mazeretleri tükenmiştir. Üstelik onların bu talepleri bir yalandan ibarettir: {وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} “Şayet geri döndürülselerdi yine menolundukları şeylere dönerlerdi; doğrusu onlar kesinlikle yalancıdırlar.”

11516. Metin

{٢٥} {وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} .

{25} {وَقَيَّضْنَا لَهُمْ قُرَنَاءَ فَزَيَّنُوا لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} “Biz onlara birtakım yakın arkadaşlar (şeytanlar) musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa kendilerine süslü gösterdiler. Kendilerinden önce geçmiş olan cin ve insan toplulukları içinde onlar hakkında da o (azap) sözü hak oldu. Şüphesiz onlar hüsrana uğrayan kimselerdi.”

11517. Metin

أي: وقضينا لهؤلاء الظالمين الجاحدين للحق {قُرَنَاءَ} من الشياطين، كما قال تعالى: {أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزًّا} أي تزعجهم إلى المعاصي وتحثهم عليها، بسبب ما زينوا {لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ} فالدنيا زخرفوها بأعينهم، ودعوهم إلى لذاتها وشهواتها المحرمة حتى افتتنوا، فأقدموا على معاصي الله، وسلكوا ما شاءوا من محاربة الله ورسله والآخرة بَعّدُوها عليهم وأنسوهم ذكرها، وربما أوقعوا عليهم الشُّبه، بعدم وقوعها، فترحَّل خوفها من قلوبهم، فقادوهم إلى الكفر، والبدع، والمعاصي.

Yani hakkı inkâr eden bu zalimlere şeytanlardan {قُرَنَاءَ} “yakın arkadaşlar musallat ettik.” Nitekim Allah Teâlâ: {أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزًّا} “Görmedin mi biz şeytanları kâfirlerin üzerine gönderdik; onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar!” buyurmuştur. Yani {لَهُمْ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ} “önlerinde ve arkalarında ne varsa kendilerine süslü göstermeleri” sebebiyle onları günahlara kışkırtıp teşvik ederler. Dünyayı gözlerinde süslediler, haram lezzetlerine ve şehvetlerine onları çağırdılar; nihayet fitneye düşüp Allah'ın günahlarına cüret ettiler ve Allah'a ve peygamberlerine savaş açma yollarına girdiler. Ahireti ise gözlerinde uzaklaştırdılar, onun zikrini unutturdular; belki de vuku bulmayacağına dair içlerine şüpheler attılar; böylece ahiret korkusu kalplerinden çekip gitti ve onları küfre, bidatlere ve günahlara sürüklediler.

11518. Metin

وهذا التسليط والتقييض من الله للمكذبين الشياطين، بسبب إعراضهم عن ذكر الله وآياته، وجحودهم الحق كما قال تعالى: {وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ}

Allah'ın şeytanları yalanlayıcıların üzerine musallat kılması; onların Allah'ın zikrinden ve ayetlerinden yüz çevirmeleri ve hakkı inkâr etmeleri sebebiyledir. Nitekim Allah Teâlâ: {وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} “Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytanı musallat ederiz; artık o onun yakın bir arkadaşı olur. Şüphesiz onlar bunları doğru yoldan alıkoyarlar da bunlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar” buyurmuştur.

11519. Metin

{وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ} أي: وجب عليهم، ونزل القضاء والقدر بعذابهم {فِي} جملة {أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} لأديانهم وآخرتهم، ومن خسر، فلا بد أن يذل ويشقى ويعذب.

{وَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ} “Onlar hakkında o (azap) sözü hak oldu;” yani azap görmelerine dair kaza ve kader üzerlerine vacip olup indi. {فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ} “Kendilerinden önce geçmiş olan cin ve insan toplulukları içinde...” Dinlerini ve ahiretlerini kaybederek {إِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ} “şüphesiz onlar hüsrana uğrayan kimselerdi.” Kaybeden kimsenin ise zelil, bedbaht ve azap görmüş olması kaçınılmazdır.

11520. Metin

{٢٦ - ٢٩} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ * فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ * ذَلِكَ جَزَاءُ أَعْدَاءِ اللَّهِ النَّارُ لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِ جَزَاءً بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ * وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلانَا مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الأسْفَلِينَ} .

{26 - 29} {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ * فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ * ذَلِكَ جَزَاءُ أَعْدَاءِ اللَّهِ النَّارُ لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِ جَزَاءً بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ * وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلانَا مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الأسْفَلِينَ} “İnkâr edenler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin ve onun hakkında gürültü yapın (boş sözler söyleyin), belki üstün gelirsiniz!’ dediler. Biz de inkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yapmakta olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız! İşte Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir; ayetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin cezası olarak orada onlar için ebedi kalış yurdu vardır. İnkâr edenler: ‘Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o ikisini bize göster de en aşağılıklardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım!’ diyecekler.”

11521. Metin

يخبر تعالى عن إعراض الكفار عن القرآن، وتواصيهم بذلك، فقال: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ} أي: أعرضوا عنه بأسماعكم، وإياكم أن تلتفتوا، أو تصغوا إليه ولا إلى من جاء به، فإن اتفق أنكم سمعتموه، أو سمعتم الدعوة إلى أحكامه، فـ {الْغَوْا فِيهِ} أي: تكلموا بالكلام الذي لا فائدة فيه، بل فيه المضرة، ولا تمكنوا -مع قدرتكم- أحدًا يملك عليكم الكلام به، وتلاوة ألفاظه ومعانيه، هذا لسان حالهم، ولسان مقالهم، في الإعراض عن هذا القرآن، {لَعَلَّكُمْ} إن فعلتم ذلك {تَغْلِبُونَ} ] وهذه [ (١) شهادة من الأعداء، وأوضح الحق، ما شهدت به الأعداء، فإنهم لم يحكموا بغلبتهم لمن جاء بالحق إلا في حال الإعراض عنه والتواصي بذلك، ومفهوم كلامهم، أنهم إن لم يلغوا فيه، بل استمعوا إليه، وألقوا أذهانهم، أنهم لا يغلبون، فإن الحق، غالب غير مغلوب، يعرف هذا، أصحاب الحق وأعداؤه.

Allah Teâlâ kâfirlerin Kur'an'dan yüz çevirmelerini ve bunu birbirlerine tavsiye etmelerini haber vererek şöyle buyurdu: {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ} “İnkâr edenler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin!’ dediler.” Yani kulaklarınızla ondan yüz çevirin; sakın ona ve onu getirene kulak verip iltifat etmeyin! Şayet onu veya hükümlerine daveti işitecek olursanız: {وَالْغَوْا فِيهِ} “‘Onun hakkında gürültü yapın (boş lakırdı edin)!’” Yani hiçbir faydası olmayan, bilakis zararı bulunan sözler söyleyin ve gücünüz yettiğince hiç kimsenin onunla konuşup lafızlarını ve manalarını okuyarak size hâkim olmasına fırsat vermeyin! Bu Kur'an'dan yüz çevirme hususunda onların hal ve kâl dili budur. Böyle yaptığınız takdirde {لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ} “‘Belki üstün gelirsiniz!’” [Bu], düşmanların bir şahitliğidir; hakkın en açığı ise düşmanların şahitlik ettiğidir. Zira onlar hakkı getirene karşı galip geleceklerine ancak ondan yüz çevirme ve bunu birbirlerine tavsiye etme durumunda hükmetmişlerdir. Sözlerinin mefhumu şudur: Şayet onda gürültü yapmayıp onu dinler ve zihinlerini verirlerse asla galip gelemezler! Çünkü hak galip gelendir, mağlup edilemez; bunu hak ehli de düşmanları da bilir.

11522. Metin

ولما كان هذا ظلمًا منهم وعنادًا، لم يبق فيهم مطمع للهداية، فلم يبق إلا عذابهم ونكالهم، ولهذا قال: {فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} وهو الكفر والمعاصي، فإنها أسوأ ما كانوا يعملون، لكونهم يعملون المعاصي وغيرها، فالجزاء بالعقوبة، إنما هو على عمل الشرك (٢) {وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا}

Bu tavırları kendilerinden kaynaklanan bir zulüm ve inatçılık olduğundan hidayet bulmalarına dair hiçbir ümit kalmamış, geriye ancak cezalandırılmaları ve ibretlik azapları kalmıştır. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَلَنُذِيقَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا عَذَابًا شَدِيدًا وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَسْوَأَ الَّذِي كَانُوا يَعْمَلُونَ} “Biz de inkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yapmakta olduklarının en kötüsüyle cezalandıracağız!” O da küfür ve günahlardır; zira onlar günahları ve diğer amelleri işledikleri için bu ameller işlediklerinin en kötüsüdür. Cezalandırma ise ancak şirk ameli sebebiyledir; {وَلا يَظْلِمُ رَبُّكَ أَحَدًا} “Rabbin hiç kimseye haksızlık etmez.”

11523. Metin

{ذَلِكَ جَزَاءُ أَعْدَاءِ اللَّهِ} الذين حاربوه، وحاربوا أولياءه، بالكفر والتكذيب، والمجادلة والمجالدة. {النَّارُ لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِ} أي: الخلود الدائم، الذي لا يفتر عنهم العذاب ساعة، ولا هم ينصرون، وذلك {جَزَاءً بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ} فإنها آيات واضحة، وأدلة قاطعة مفيدة لليقين، فأعظم الظلم وأكبر العناد، جحدها، والكفر بها.

Küfür, yalanlama, tartışma ve kılıçla O'na ve dostlarına savaş açan {ذَلِكَ جَزَاءُ أَعْدَاءِ اللَّهِ} “İşte Allah’ın düşmanlarının cezası” {النَّارُ لَهُمْ فِيهَا دَارُ الْخُلْدِ} “ateştir; orada onlar için ebedi kalış yurdu vardır.” Yani azabın bir an olsun hafifletilmeyeceği ve yardım olunmayacakları daimi bir ebedilik... Bu ise: {جَزَاءً بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ} “Ayetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin cezası olarak [verilmiştir].” Çünkü onlar apaçık ayetler ve yakîn ifade eden kesin delillerdir; onları inkâr etmek ve yalanlamak zulmün ve inadın en büyüğüdür.

11524. Metin

{وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} أي: الأتباع منهم، بدليل ما بعده، على وجه الحنق، على من أضلهم: {رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلانَا مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ} أي: الصنفين اللذين، قادانا إلى الضلال والعذاب، من شياطين الجن، وشياطين الإنس، الدعاة إلى جهنم.

Sonrasındaki ifadenin delaletiyle kendilerini saptıranlara karşı hınçla tâbi olanlardan {وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} “inkâr edenler şöyle derler:” {رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلانَا مِنَ الْجِنِّ وَالإنْسِ} “‘Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıran o ikisini bize göster!’” Yani bizi sapıklığa ve azaba sürükleyen cin şeytanları ve insan şeytanlarından cehenneme çağıran o iki zümreyi bize göster!

11525. Metin

{نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الأسْفَلِينَ} أي: الأذلين المهانين كما أضلونا، وفتنونا، وصاروا سببًا لنزولنا. ففي هذا، بيان حنق بعضهم على بعض، وتبرِّي بعضهم من بعض.

{نَجْعَلْهُمَا تَحْتَ أَقْدَامِنَا لِيَكُونَا مِنَ الأسْفَلِينَ} “[Onları] ayaklarımızın altına alalım ki en aşağılıklardan olsunlar!” Yani bizi saptırdıkları, fitneye düşürdükleri ve [oraya] inmemize sebep oldukları gibi en zelil ve en aşağılık kimseler olsunlar2. İşte bunda1, onların birbirlerine karşı duydukları hıncın ve birbirlerinden teberri edişlerinin (uzaklaşmalarının) bir beyanı vardır.

11526. Metin

{٣٠ - ٣٢} {إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ أَلا تَخَافُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ * نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ * نُزُلا مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ} .

{30 - 32} {إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ أَلا تَخَافُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ * نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ * نُزُلا مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ} “Şüphesiz ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner: ‘Korkmayın, üzülmeyin ve size vaad edilen cennetle müjdelenip sevinin! Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada canlarınızın çektiği her şey sizindir ve orada istediğiniz her şey sizindir. Gafûr ve Rahîm olan (Allah)’tan bir ikram olarak!’ (derler).”

11527. Metin

يخبر تعالى عن أوليائه، وفي ضمن ذلك، تنشيطهم، والحث على الاقتداء بهم، فقال: {إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا} أي: اعترفوا ونطقوا ورضوا بربوبية الله تعالى، واستسلموا لأمره، ثم استقاموا على الصراط المستقيم، علمًا وعملا فلهم البشرى في الحياة الدنيا وفي الآخرة.

Allah Teâlâ Kendi dostlarını haber vererek ve bu meyanda onları gayrete getirip onlara uymaya teşvik ederek şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا} “Şüphesiz ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru olanlar...” Yani Allah Teâlâ'nın rububiyetini itiraf edip ikrar eden, bundan razı olan, O'nun emrine teslim olan, sonra da ilim ve amel bakımından sırat-ı müstakim üzerinde dosdoğru yürüyenler... Dünya hayatında ve ahirette müjde onlaradır!

11528. Metin

{تَتَنزلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ} الكرام، أي: يتكرر نزولهم عليهم، مبشرين لهم عند الاحتضار. {أَلا تَخَافُوا} على ما يستقبل من أمركم، {وَلا تَحْزَنُوا} على ما مضى، فنفوا عنهم المكروه الماضي والمستقبل، {وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ} فإنها قد وجبت لكم وثبتت، وكان وعد الله مفعولا ويقولون لهم أيضا - مثبتين لهم، ومبشرين: {نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ} يحثونهم في الدنيا على الخير، ويزينونه لهم، ويرهبونهم عن الشر، ويقبحونه في قلوبهم، ويدعون الله لهم، ويثبتونهم عند المصائب والمخاوف، وخصوصًا عند الموت وشدته، والقبر وظلمته، وفي القيامة وأهوالها، وعلى الصراط، وفي الجنة يهنئونهم بكرامة ربهم، ويدخلون عليهم من كل باب {سَلامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ} ويقولون لهم أيضا: {وَلَكُمْ فِيهَا} أي: في الجنة {مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ} قد أعد وهيئ. {وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ} أي: تطلبون من كل ما تتعلق به إرادتكم وتطلبونه من أنواع اللذات والمشتهيات، مما لا عين رأت، ولا أذن سمعت، ولا خطر على قلب بشر.

Can çekişme anında onları müjdeleyerek şerefli {تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلائِكَةُ} “melekler onların üzerine peş peşe inerler:” Karşılaşacağınız gelecek durumlarınızdan {أَلا تَخَافُوا} “‘Korkmayın,’” geride bıraktıklarınıza {وَلا تَحْزَنُوا} “‘ve üzülmeyin!’” Böylece geçmiş ve gelecekteki bütün hoşa gitmeyen şeyleri onlardan nefyederler. {وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ} “‘Ve size vaad edilen cennetle müjdelenip sevinin!’” Zira o sizin için kesinleşmiş ve sabit olmuştur; Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşir. Onlara sebat vererek ve müjdeleyerek yine şöyle derler: {نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ} “‘Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız!’” Dünyada onları hayra teşvik eder, onu kendilerine süsler, şerden sakındırır ve onu kalplerinde çirkin gösterirler; onlar için Allah'a dua ederler, musibetler ve korkular karşısında ve bilhassa ölüm ve şiddetinde, kabir ve karanlığında, kıyamet ve dehşetlerinde, Sırat üzerinde onları tesbit ederler. Cennette ise Rablerinin ikramıyla onları tebrik eder ve her kapıdan yanlarına girerek: {سَلامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ} “Sabretmenize karşılık size selam olsun! Yurdun sonu ne güzeldir!” derler. Yine onlara şöyle derler: Cennette {وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنْفُسُكُمْ} “Canlarınızın çektiği her şey hazırlanmış olarak sizindir,” {وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ} “ve istediğiniz her şey orada sizindir;” yani iradenizin taalluk ettiği ve arzuladığınız türlü türlü lezzetlerden hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen her türlü istek sizindir!

11529. Metin

{نزلا مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ} أي: هذا الثواب الجزيل، والنعيم المقيم، نزلٌ وضيافة {مِنْ غَفُورٍ} غفر لكم السيئات، {رَحِيمٍ} حيث وفقكم لفعل الحسنات، ثم قبلها منكم. فبمغفرته أزال عنكم المحذور، وبرحمته، أنالكم المطلوب.

{نُزُلا مِنْ غَفُورٍ رَحِيمٍ} “Gafûr ve Rahîm olan (Allah)’tan bir ikram olarak!” Yani bu bol mükâfat ve kalıcı nimet; kötülüklerinizi bağışlayan {غَفُورٍ} “Gafûr” ve sizi güzel ameller işlemeye muvaffak kılıp sonra da onları sizden kabul eden {رَحِيمٍ} “Rahîm olan Allah’tan” bir ziyafet ve ağırlamadır. Mağfiretiyle korktuğunuz şeyleri sizden gidermiş, rahmetiyle de arzu ettiğiniz şeylere sizi ulaştırmıştır.

11530. Metin

{٣٣} {وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ} .

{33} {وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ} “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve: ‘Doğrusu ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?”

11531. Metin

هذا استفهام بمعنى النفي المتقرر أي: لا أحد أحسن قولا. أي: كلامًا وطريقة، وحالة {مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ} بتعليم الجاهلين، ووعظ الغافلين والمعرضين، ومجادلة المبطلين، بالأمر بعبادة الله، بجميع أنواعها، والحث عليها، وتحسينها مهما أمكن، والزجر عما نهى الله عنه، وتقبيحه بكل طريق يوجب تركه، خصوصًا من هذه الدعوة إلى أصل دين الإسلام وتحسينه، ومجادلة أعدائه بالتي هي أحسن، والنهي عما يضاده من الكفر والشرك، والأمر بالمعروف، والنهي عن المنكر.

Bu, kararlaştırılmış nefy (olumsuzluk) anlamında bir istifhamdır; yani: Söz, yol ve hal bakımından {مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ} “Allah’a çağıran kimseden daha güzel sözlü hiç kimse olamaz!” Cahilleri eğiterek, gafilleri ve yüz çevirenleri uyararak, bâtıl taraftarlarıyla münazara ederek; her türlüsüyle Allah'a ibadeti emredip buna teşvik ederek, elden geldiğince onu güzelleştirerek, Allah'ın nehyettiği şeylerden menedip terk edilmesini gerektirecek her yolla onu çirkin göstererek ve bilhassa İslam dininin aslına çağırıp onu güzelleştirerek, düşmanlarıyla en güzel şekilde mücadele ederek, ona zıt olan küfür ve şirkten nehyedip iyiliği emrederek ve kötülükten sakındırarak [Allah'a çağıran kimseden daha güzeli yoktur].

11532. Metin

ومن الدعوة إلى الله، تحبيبه إلى عباده، بذكر تفاصيل نعمه، وسعة جوده، وكمال رحمته، وذكر أوصاف كماله، ونعوت جلاله.

Nimetlerinin ayrıntılarını, cömertliğinin genişliğini, rahmetinin kemalini, kemal sıfatlarını ve celal vasıflarını zikrederek O'nu kullarına sevdirmek de Allah'a davettendir.

11533. Metin

ومن الدعوة إلى الله، الترغيب في اقتباس العلم والهدى من كتاب الله وسنة رسوله، والحث على ذلك، بكل طريق موصل إليه، ومن ذلك، الحث على مكارم الأخلاق، والإحسان إلى عموم الخلق، ومقابلة المسيء بالإحسان، والأمر بصلة الأرحام، وبر الوالدين.

Allah'ın Kitabından ve Resulünün sünnetinden ilim ve hidayet almaya rağbet ettirmek ve buna ulaştıran her yolla teşvik etmek de Allah'a davettendir. Güzel ahlaka, bütün mahlukata iyilik etmeye, kötülük yapana iyilikle karşılık vermeye, sıla-i rahmi ve anne babaya iyiliği emretmeye teşvik de bundandır.

11534. Metin

ومن ذلك، الوعظ لعموم الناس، في أوقات المواسم، والعوارض، والمصائب، بما يناسب ذلك الحال، إلى غير ذلك، مما لا تنحصر أفراده، مما تشمله الدعوة إلى الخير كله، والترهيب من جميع الشر.

Yine mübarek mevsimlerde, beklenmedik hadiselerde ve musibet anlarında o hale münasip şekilde insanlara vaaz etmek ve bütün hayra davet ile her türlü şerden sakındırmanın kapsadığı sayılamayacak kadar çok hususlar da bundandır.

11535. Metin

ثم قال تعالى: {وَعَمِلَ صَالِحًا} أي: مع دعوته الخلق إلى الله، بادر هو بنفسه، إلى امتثال أمر الله، بالعمل الصالح، الذي يُرْضِي ربه. {وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ} أي: المنقادين لأمره، السالكين في طريقه، وهذه المرتبة، تمامها للصديقين، الذين عملوا على تكميل أنفسهم وتكميل غيرهم، وحصلت لهم الوراثة التامة من الرسل، كما أن من أشر الناس، قولا من كان من دعاة الضالين (١) السالكين لسبله.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وَعَمِلَ صَالِحًا} “Ve salih amel işleyen...” Yani mahlukatı Allah'a davet etmekle beraber, bizzat kendisi de Rabbini razı eden salih amelle Allah'ın emrine uymaya koşar. {وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ} “Ve: ‘Doğrusu ben Müslümanlardanım’ diyen...” Yani O'nun emrine boyun eğenlerden ve O'nun yolunda yürüyenlerdenim [diyen kimseden]... Bu mertebe, tam manasıyla hem kendi nefislerini hem de başkalarını kâmil kılmak için çalışan ve peygamberlerden tam bir mirasa nail olan sıddîklara aittir. Tıpkı söz bakımından insanların en şerlisinin; sapıkların yollarında yürüyen davetçilerden olan kimse olması gibi...

11536. Metin

وبين هاتين المرتبتين المتباينتين، اللتين ارتفعت إحداهما إلى أعلى عليين، ونزلت الأخرى، إلى أسفل سافلين، مراتب، لا يعلمها إلا الله، وكلها معمورة بالخلق {وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ}

Biri illiyyînin en yücesine yükselen, diğeri ise esfele sâfilîne (aşağıların en aşağısına) inen birbirinden tamamen farklı bu iki mertebe1 arasında, Allah'tan başkasının bilemeyeceği ve hepsi mahlukat ile dolu [nice] mertebeler vardır: {وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ} “Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından gafil değildir.”

11537. Metin

{٣٤ - ٣٥} {وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ * وَمَا يُلَقَّاهَا إِلا الَّذِينَ صَبَرُوا وَمَا يُلَقَّاهَا إِلا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ} .

{34 - 35} {وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ * وَمَا يُلَقَّاهَا إِلا الَّذِينَ صَبَرُوا وَمَا يُلَقَّاهَا إِلا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ} “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan ile sav! O zaman göreceksin ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir dost oluvermiştir. Bu güzel haslete ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olanlar kavuşturulur.”

11538. Metin

يقول تعالى: {وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلا السَّيِّئَةُ} أي: لا يستوي فعل الحسنات والطاعات لأجل رضا الله تعالى، ولا فعل السيئات والمعاصي التي تسخطه ولا ترضيه، ولا يستوي الإحسان إلى الخلق، ولا الإساءة إليهم، لا في ذاتها، ولا في وصفها، ولا في جزائها {هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ}

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: {وَلا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلا السَّيِّئَةُ} “İyilikle kötülük bir olmaz.” Yani Allah Teâlâ'nın rızası için iyilik ve taatleri işlemek ile O'nu gazaplandıran ve razı etmeyen kötülük ve günahları işlemek bir olmaz. Mahlukata iyilik etmek ile onlara kötülük etmek de ne zâtında ne vasfında ne de mükâfatında asla bir olmaz: {هَلْ جَزَاءُ الإحْسَانِ إِلا الإحْسَانُ} “İyiliğin karşılığı iyilikten başkası mıdır?”

11539. Metin

ثم أمر بإحسان خاص، له موقع كبير، وهو الإحسان إلى من أساء إليك، فقال: {ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ} أي: فإذا أساء إليك مسيء من الخلق، خصوصًا من له حق كبير عليك، كالأقارب، والأصحاب، ونحوهم، إساءة بالقول أو بالفعل، فقابله بالإحسان إليه، فإن قطعك فَصلْهُ، وإن ظلمك، فاعف عنه، وإن تكلم فيك، غائبًا أو حاضرًا، فلا تقابله، بل اعف عنه، وعامله بالقول اللين. وإن هجرك، وترك خطابك، فَطيِّبْ له الكلام، وابذل له السلام، فإذا قابلت الإساءة بالإحسان، حصل فائدة عظيمة.

Sonra çok büyük bir mevkiye sahip özel bir ihsanı emretti ki o da sana kötülük yapana iyilik etmektir; şöyle buyurdu: {ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ} “Sen (kötülüğü) en güzel olan ile sav!” Yani insanlardan biri, bilhassa akrabalar, arkadaşlar ve benzerleri gibi üzerinde büyük hakkı bulunan kimseler sana söz veya fiille kötülük ettiğinde, ona iyilikle karşılık ver: Şayet seninle ilişkisini keserse sen bağ kur; sana zulmederse onu affet; gıyabında veya yüzüne karşı aleyhinde konuşursa ona karşılık verme, bilakis onu bağışla ve ona yumuşak sözle muamele et! Eğer seni terk eder ve seninle konuşmayı bırakırsa ona tatlı söz söyle ve ona selam ver! Kötülüğe iyilikle karşılık verdiğin zaman pek büyük bir fayda hasıl olur:

11540. Metin

{فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ} أي: كأنه قريب شفيق.

{فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ} “O zaman göreceksin ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir dost oluvermiştir;” yani şefkatli bir yakın gibi oluvermiştir.

11541. Metin

{وَمَا يُلَقَّاهَا} أي: وما يوفق لهذه الخصلة الحميدة {إِلا الَّذِينَ صَبَرُوا} نفوسهم على ما تكره، وأجبروها على ما يحبه الله، فإن النفوس مجبولة على مقابلة المسيء بإساءته وعدم العفو عنه، فكيف بالإحسان؟ ".

{وَمَا يُلَقَّاهَا} “Bu güzel haslete kavuşturulamaz;” yani bu övülen haslete {إِلا الَّذِينَ صَبَرُوا} “ancak sabredenler muvaffak kılınır;” nefislerini hoşlanmadığı şeylere sabrettiren ve Allah'ın sevdiği şeylere onları zorlayan kimseler... Çünkü nefisler kötülük yapana kötülükle karşılık vermeye ve onu affetmemeye meyilli yaratılmıştır; nerede kaldı ona iyilik etmek!

11542. Metin

فإذا صبر الإنسان نفسه، وامتثل أمر ربه، وعرف جزيل الثواب، وعلم أن مقابلته للمسيء بجنس عمله، لا يفيده شيئًا، ولا يزيد العداوة إلا شدة، وأن إحسانه إليه، ليس بواضع قدره، بل من تواضع لله رفعه، هان عليه الأمر، وفعل ذلك، متلذذًا مستحليًا له.

İnsan nefsini sabrettirir, Rabbinin emrine boyun eğer, bol mükâfatı idrak eder, kötülük yapana aynı cinsten karşılık vermenin kendisine hiçbir fayda sağlamayacağını ve düşmanlığı şiddetlendirmekten başka bir işe yaramayacağını; ona iyilik etmenin kendi kadrini düşürmeyeceğini, bilakis Allah için tevazu göstereni Allah'ın yücelteceğini bilirse bu iş ona kolaylaşır ve bundan lezzet ve tat alarak bunu yapar.

11543. Metin

{وَمَا يُلَقَّاهَا إِلا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ} لكونها من خصال خواص الخلق، التي ينال بها العبد الرفعة في الدنيا والآخرة، التي هي من أكبر خصال مكارم الأخلاق.

{وَمَا يُلَقَّاهَا إِلا ذُو حَظٍّ عَظِيمٍ} “Buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.” Çünkü bu; kulun dünyada ve ahirette yüceliğe kendisiyle eriştiği ve güzel ahlakın en büyük hasletlerinden olan seçkin kullara mahsus faziletlerdendir.

11544. Metin

{٣٦ - ٣٩} {وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ * فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لا يَسْأَمُونَ} .

{36 - 39} {وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ * فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لا يَسْأَمُونَ} “Eğer şeytandan gelen bir kışkırtma seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın! Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Gece ile gündüz, güneş ile ay O’nun ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız onları yaratan Allah’a secde edin! Eğer büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin katındakiler gece gündüz O’nu tesbih ederler ve onlar hiç usanmazlar.”

11545. Metin

لما ذكر تعالى ما يقابل به العدو من الإنس، وهو مقابلة إساءته بالإحسان، ذكر ما يدفع به العدو الجني، وهو الاستعاذة بالله، والاحتماء من شره فقال:

Allah Teâlâ insan türünden olan düşmana karşı nasıl davranılacağını yani kötülüğüne iyilikle karşılık verileceğini belirttikten sonra, cin türünden olan düşmanın nasıl defedileceğini yani Allah'a sığınmak ve O'nun şerrinden korunmak olduğunu zikrederek şöyle buyurdu:

11546. Metin

{وَإِمَّا يَنزغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نزغٌ} أي: أي وقت من الأوقات، أحسست بشيء من نزغات الشيطان، أي: من وساوسه وتزيينه للشر، وتكسيله عن الخير، وإصابة ببعض الذنوب، وإطاعة له ببعض ما يأمر به {فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ} أي: اسأله، مفتقرًا إليه، أن يعيذك ويعصمك منه، {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} فإنه يسمع قولك وتضرعك، ويعلم حالك واضطرارك إلى عصمته وحمايته.

{وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ} “Eğer şeytandan gelen bir kışkırtma seni dürtecek olursa;” yani vakitlerin herhangi birinde şeytanın dürtülerinden bir şey hissettiğinde; yani vesvesesinden, şerri süslemesinden, hayırdan tembelleştirmesinden, bazı günahları işletmesinden ve emrettiği bazı şeylerde ona itaatten bir şey sezdiğinde {فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ} “hemen Allah’a sığın!” Yani O'na muhtaç bir şekilde seni ondan korumasını ve muhafaza etmesini O'ndan iste! {إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Zira O senin sözünü ve yakarışını işitir; halini ve O'nun korumasına ve muhafazasına olan şiddetli ihtiyacını bilir.

11547. Metin

ثم ذكر تعالى أن {مِنْ آيَاتِهِ} الدالة على كمال قدرته، ونفوذ مشيئته، وسعة سلطانه، ورحمته بعباده، وأنه الله وحده لا شريك له {اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ} هذا بمنفعة ضيائه، وتصرف العباد فيه، وهذا بمنفعه ظلمه، وسكون الخلق فيه. {وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ} اللذان لا تستقيم معايش العباد، ولا أبدانهم، ولا أبدان حيواناتهم، إلا بهما، وبهما من المصالح ما لا يحصى عدده.

Sonra Allah Teâlâ kudretinin kemaline, meşiyetinin geçerliliğine, hâkimiyetinin genişliğine, kullarına olan rahmetine ve O'nun hiçbir ortağı bulunmayan yegâne Allah olduğuna delalet eden {مِنْ آيَاتِهِ} “ayetlerinden birinin de” {اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ} “gece ile gündüz” olduğunu zikretti: Biri aydınlığının faydası ve kulların onda iş görmesiyle, diğeri ise karanlığının faydası ve mahlukatın onda sükûn bulmasıyla... Yine kulların maişetleri, bedenleri ve hayvanlarının bedenleri ancak kendileriyle ayakta duran ve içlerinde sayılamayacak kadar menfaatler bulunan {وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ} “güneş ile aydır.”

11548. Metin

{لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلا لِلْقَمَرِ} فإنهما مدبران مسخران مخلوقان. {وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الذي خلقهن} أي: اعبدوه وحده، لأنه الخالق العظيم، ودعوا عبادة ما سواه، من المخلوقات، وإن كبر، جرمه وكثرت مصالحه، فإن ذلك ليس منه، وإنما هو من خالقه، ﵎. {إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} فخصوه بالعبادة وإخلاص الدين له.

{لا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلا لِلْقَمَرِ} “Güneşe ve aya secde etmeyin!” Çünkü ikisi de idare edilen, boyun eğdirilmiş yaratıklardır. {وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ} “Onları yaratan Allah’a secde edin!” Yani yalnız O'na kulluk edin, çünkü O ulu Yaratıcı'dır; cismi büyük ve faydaları çok olsa bile O'ndan başka yaratılmışlara tapmayı bırakın! Zira bu özellikler kendisinden değil, yaratıcısı olan Allah Teâlâ'dandır. {إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ} “Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız;” o halde ibadeti ve dini sırf O'na has kılın!

11549. Metin

{فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا} عن عبادة الله تعالى، ولم ينقادوا لها، فإنهم لن يضروا الله شيئًا، والله غني عنهم، وله عباد مكرمون، لا يعصون الله ما أمرهم، ويفعلون ما يؤمرون، ولهذا قال: {فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ} يعني: الملائكة المقربين {يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لا يَسْأَمُونَ} أي: لا يملون من عبادته، لقوتهم، وشدة الداعي القوي منهم إلى ذلك.

Şayet Allah Teâlâ'ya ibadet etmekten {فَإِنِ اسْتَكْبَرُوا} “büyüklük taslarlarsa” ve O'na boyun eğmezlerse bilsinler ki Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlardan müstağnidir; O'nun emrettiklerine asla isyan etmeyen ve emrolundukları şeyleri yapan ikram olunmuş kulları vardır. Bundan dolayı: {فَالَّذِينَ عِنْدَ رَبِّكَ} “Rabbinin katındakiler” yani mukarreb melekler, {يُسَبِّحُونَ لَهُ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لا يَسْأَمُونَ} “gece gündüz O’nu tesbih ederler ve onlar hiç usanmazlar” buyurmuştur. Yani kuvvetleri ve kendilerini buna sevk eden güçlü arzuları sebebiyle O'na ibadetten asla bıkmazlar.

11550. Metin

{وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الأرْضَ خَاشِعَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} .

{وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الأرْضَ خَاشِعَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا لَمُحْيِي الْمَوْتَى إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Senin yeryüzünü boyun bükmüş (kupkuru) görmen de O’nun ayetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman harekete geçer ve kabarır. Şüphesiz ona can veren (Allah), ölüleri de kesinlikle diriltecektir. Doğrusu O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.”

11551. Metin

{وَمِنْ آيَاتِهِ} الدالة على كمال قدرته، وانفراده بالملك والتدبير والوحدانية، {أَنَّكَ تَرَى الأرْضَ خَاشِعَةً} أي: لا نبات فيها {فَإِذَا أَنزلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ} أي: المطر {اهْتَزَّتْ} أي: تحركت بالنبات {وَرَبَتْ} ثم: أنبتت من كل زوج بهيج، فيحيي به العباد والبلاد.

Kudretinin kemaline, mülkte, tedbirde ve vahdaniyette tek oluşuna delalet eden {وَمِنْ آيَاتِهِ} “ayetlerinden biri de,” üzerinde hiçbir bitki bulunmaksızın {أَنَّكَ تَرَى الأرْضَ خَاشِعَةً} “senin yeryüzünü kupkuru görmendir.” {فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ} “Biz onun üzerine suyu (yağmuru) indirdiğimiz zaman,” {اهْتَزَّتْ} bitkilerle hareketlenir, {وَرَبَتْ} “ve kabarır;” sonra her güzel çiftten bitirir de onunla kullara ve memleketlere hayat verir.

11552. Metin

{إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا} بعد موتها وهمودها، {لَمُحْيِي الْمَوْتَى} من قبورهم إلى يوم بعثهم، ونشورهم {إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} فكما لم تعجز قدرته عن إحياء الأرض بعد موتها، لا تعجز عن إحياء الموتى.

Ölümünden ve kurumasından sonra {إِنَّ الَّذِي أَحْيَاهَا} “ona can veren,” diriliş ve toplanma günleri için kabirlerinden {لَمُحْيِي الْمَوْتَى} “ölüleri de kesinlikle diriltecektir.” {إِنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Doğrusu O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” Kudreti ölümünden sonra yeryüzünü diriltmekten aciz kalmadığı gibi ölüleri diriltmekten de aciz kalmaz.

11553. Metin

{٤٠-٤٢} {إِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي آيَاتِنَا لا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا أَفَمَنْ يُلْقَى فِي النَّارِ خَيْرٌ أَمْ مَنْ يَأْتِي آمِنًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ * إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءَهُمْ وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ * لا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ} .

{40 - 42} {إِنَّ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي آيَاتِنَا لا يَخْفَوْنَ عَلَيْنَا أَفَمَنْ يُلْقَى فِي النَّارِ خَيْرٌ أَمْ مَنْ يَأْتِي آمِنًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ * إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءَهُمْ وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ * لا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ} “Ayetlerimiz hakkında eğriliğe sapanlar (haktan sapanlar) bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güven içinde gelen mi? Dilediğinizi yapın! Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir. Kendilerine geldiğinde o Zikr’i (Kur’an’ı) inkâr edenler (bilsinler ki) şüphesiz o, çok yüce (eşi bulunmaz) bir kitaptır. Önünden de ardından da ona bâtıl yaklaşamaz. O, Hakîm ve Hamîd olan (Allah)’tan indirilmiştir.”

11554. Metin

الإلحاد في آيات الله: الميل بها عن الصواب، بأي وجه كان: إما بإنكارها وجحودها، وتكذيب من جاء بها، وإما بتحريفها وتصريفها عن معناها الحقيقي، وإثبات معان لها، ما أرادها الله منها.

Allah'ın ayetleri hakkında mülhidlik (ilhâd): Hangi yönden olursa olsun onlarda doğrudan sapmaktır; ya onları inkâr edip reddederek ve onu getireni yalanlayarak olur, yahut onları tahrif edip hakiki manasından saptırarak ve Allah'ın murat etmediği manaları onlara yüklemekle olur.

11555. Metin

فتوعَّد تعالى من ألحد فيها بأنه لا يخفى عليه، بل هو مطلع على ظاهره وباطنه، وسيجازيه على إلحاده بما كان يعمل، ولهذا قال: {أَفَمَنْ يُلْقَى فِي النَّارِ} مثل الملحد بآيات الله {خَيْرٌ أَمْ مَنْ يَأْتِي آمِنًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ} من عذاب الله مستحقًا لثوابه؟ من المعلوم أن هذا خير.

Allah Teâlâ ayetleri hakkında haktan sapan kimseyi, Kendisine gizli kalmayacağıyla; bilakis zahirine ve bâtınına muttali olduğu ve amelleri sebebiyle sapıklığının karşılığını vereceğiyle tehdit etti. Bundan dolayı: Allah'ın ayetleri hakkında sapan kimse gibi {أَفَمَنْ يُلْقَى فِي النَّارِ} “ateşe atılan mı” {خَيْرٌ أَمْ مَنْ يَأْتِي آمِنًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü” Allah'ın azabından “güven içinde gelip” mükâfatını hak eden kimse mi? buyurdu. Malumdur ki bu ikincisi daha hayırlıdır.

11556. Metin

لما تبين الحق من الباطل، والطريق المنجي من عذابه من الطريق المهلك قال: {اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ} إن شئتم، فاسلكوا طريق الرشد الموصلة إلى رضا ربكم وجنته، وإن شئتم، فاسلكوا طريق الغيِّ المسخطة لربكم، الموصلة إلى دار الشقاء.

Hak bâtıldan, O'nun azabından kurtaran yol helak eden yoldan apaçık ayrılınca: {اعْمَلُوا مَا شِئْتُمْ} “Dilediğinizi yapın!” buyurdu; dilerseniz Rabbinizin rızasına ve cennetine ulaştıran doğruluk yoluna girin, dilerseniz Rabbinizi gazaplandıran ve bedbahtlık yurduna ulaştıran azgınlık yoluna girin!

11557. Metin

{إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} يجازيكم بحسب أحوالكم وأعمالكم، كقوله تعالى: {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ}

{إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ} “Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görendir;” hallerinize ve amellerinize göre sizi cezalandıracaktır. Nitekim Allah Teâlâ: {وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ} “De ki: Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” buyurmuştur.

11558. Metin

ثم قال تعالى: {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ} أي: يجحدون القرآن الكريم المذكر للعباد جميع مصالحهم الدينية والدنيوية والأخروية، المُعلي لقدر من اتبعه، {لَمَّا جَاءَهُمْ} نعمة من ربهم على يد أفضل الخلق وأكملهم. {و} الحال {إِنَّهُ لَكِتَابٌ} جامع لأوصاف الكمال {عَزِيزٌ} أي: منيع من كل من أراده بتحريف أو سوء، ولهذا قال: {لا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ} أي: لا يقربه شيطان من شياطين الإنس والجن، لا بسرقة، ولا بإدخال ما ليس منه به، ولا بزيادة ولا نقص، فهو محفوظ في تنزيله، محفوظة ألفاظه ومعانيه، قد تكفل من أنزله بحفظه كما قال تعالى: {إِنَّا نَحْنُ نزلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ}

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Kullara dini, dünyevi ve uhrevi bütün menfaatlerini hatırlatan ve kendisine uyanın kadrini yücelten yüce Kur'an'ı; mahlukatın en faziletlisi ve en mükemmelinin eliyle Rablerinden bir nimet olarak {لَمَّا جَاءَهُمْ} “kendilerine geldiğinde” inkâr edenler olan {إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ} “o Zikr’i inkâr edenler...” Halbuki {وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ} “o, çok yüce (eşi bulunmaz) bir kitaptır;” kemal sıfatlarını kendisinde toplamıştır; tahrif veya kötülükle ona kastetmek isteyen herkese karşı erişilmez ve korunmuştur. Bundan dolayı: {لا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلا مِنْ خَلْفِهِ} “Önünden de ardından da ona bâtıl yaklaşamaz” buyurmuştur. Yani ne insan ne de cin şeytanlarından hiçbir şeytan ona hırsızlıkla, ondan olmayan bir şeyi ona sokmakla, bir fazlalık veya noksanlıkla asla yaklaşamaz. O indirilişinde korunmuştur; lafızları ve manaları muhafaza altındadır. Onu indiren Zât onu korumayı bizzat taahhüt etmiştir; nitekim Allah Teâlâ: {إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ} “Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik ve onu koruyacak olan da kesinlikle biziz” buyurmuştur.

11559. Metin

{تَنزيلٌ مِنْ حَكِيمٍ} في خلقه وأمره، يضع كل شيء موضعه، وينزله منزله. {حَمِيدٌ} على ما له من صفات الكمال، ونعوت الجلال، وعلى ما له من العدل والإفضال، فلهذا كان كتابه، مشتملا على تمام الحكمة، وعلى تحصيل المصالح والمنافع، ودفع المفاسد والمضار، التي يحمد عليها.

Yaratmasında ve emrinde her şeyi yerli yerine koyan ve layık olduğu dereceye indiren {تَنْزِيلٌ مِنْ حَكِيمٍ} “Hakîm olan” ve kemal sıfatları, celal vasıfları, adaleti ve lütufkârlığı sebebiyle övülen {حَمِيدٍ} “Hamîd olan (Allah)’tan indirilmiştir.” Bu yüzden O'nun Kitabı; tam hikmeti, menfaat ve maslahatların elde edilmesini, övgüye vesile olan fesat ve zararların defedilmesini ihtiva etmiştir.

11561. Metin

{٤٣} {مَا يُقَالُ لَكَ إِلا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ} .

{43} {مَا يُقَالُ لَكَ إِلا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ} “Sana söylenen şeyler, senden önceki peygamberlere söylenmiş olanlardan başkası değildir. Şüphesiz senin Rabbin hem bağışlama sahibidir hem de can yakıcı bir azap sahibidir.”

11562. Metin

أي: {مَا يُقَالُ لَكَ} أيها الرسول من الأقوال الصادرة، ممن كذبك وعاندك {إِلا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ} أي: من جنسها، بل ربما إنهم تكلموا بكلام واحد، كتعجب جميع الأمم المكذبة للرسل، من دعوتهم إلى الإخلاص لله وعبادته وحده لا شريك له، وردهم هذا بكل طريق يقدرون عليه، وقولهم: {مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا}

Yani ey Resul! Seni yalanlayan ve sana inatla karşı çıkanlardan sadır olan {مَا يُقَالُ لَكَ} “sana söylenen sözler,” {إِلا مَا قَدْ قِيلَ لِلرُّسُلِ مِنْ قَبْلِكَ} “senden önceki peygamberlere söylenmiş olanların cinsindendir;” hatta belki de tamamen aynı sözleri söylemişlerdir: Peygamberleri yalanlayan bütün ümmetlerin; onların Allah'a ihlasa ve hiçbir ortağı olmaksızın yalnız O'na ibadete çağırmalarına şaşmaları, güçlerinin yettiği her yolla bunu reddetmeleri ve: {مَا أَنْتُمْ إِلا بَشَرٌ مِثْلُنَا} “‘Siz de ancak bizim gibi birer beşersiniz’” demeleri gibi...

11563. Metin

واقتراحهم على رسلهم الآيات، التي لا يلزمهم الإتيان بها، ونحو ذلك من أقوال أهل التكذيب، لما تشابهت قلوبهم في الكفر، تشابهت أقوالهم، وصبر الرسل ﵈ على أذاهم وتكذيبهم، فاصبر كما صبر من قبلك.

Yine peygamberlerine getirmekle yükümlü olmadıkları mucizeleri teklif etmeleri ve yalanlayıcıların benzeri sözleri gibi... Kalpleri küfürde benzeştiği için sözleri de benzeşmiştir; peygamberler aleyhimesselâm onların eziyetlerine ve yalanlamalarına sabretmişlerdir; sen de senden öncekilerin sabrettiği gibi sabret!

11564. Metin

ثم دعاهم إلى التوبة والإتيان بأسباب المغفرة، وحذرهم من الاستمرار على الغيّ فقال: {إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ} أي: عظيمة، يمحو بها كل ذنب لمن أقلع وتاب {وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ} لمن: أصر واستكبر.

Sonra onları tövbeye ve bağışlanma sebeplerini yerine getirmeye davet edip azgınlıkta devam etmekten sakındırarak şöyle buyurdu: {إِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ} “Şüphesiz senin Rabbin bağışlama sahibidir;” yani günahı bırakıp tövbe eden kimse için her günahı kendisiyle sileceği büyük bir mağfiret sahibidir; ısrar edip büyüklük taslayan kimse için ise {وَذُو عِقَابٍ أَلِيمٍ} “can yakıcı bir azap sahibidir.”

11565. Metin

{٤٤} {وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} .

{44} {وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا أَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} “Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık derlerdi ki: ‘Ayetleri açıklansaydı ya! Yabancı dilde bir kitap ve Arap bir elçi mi?’ De ki: ‘O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara uzak bir yerden seslenilmektedir.’”

11566. Metin

يخبر تعالى عن فضله وكرمه، حيث أنزل كتابا عربيًا، على الرسول العربي، بلسان قومه، ليبين لهم، وهذا مما يوجب لهم زيادة الاغتناء به، والتلقي له والتسليم، وأنه لو جعله قرآنا أعجميًا، بلغة غير العرب، لاعترض، المكذبون وقالوا: {لَوْلا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ} أي: هلا بينت آياته، ووضحت وفسرت. {أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ} أي: كيف يكون محمد عربيًا، والكتاب أعجمي؟ هذا لا يكون فنفى الله تعالى كل أمر، يكون فيه شبهة لأهل الباطل، عن كتابه، ووصفه بكل وصف، يوجب لهم الانقياد، ولكن المؤمنون الموفقون، انتفعوا به، وارتفعوا، وغيرهم بالعكس من أحوالهم.

Allah Teâlâ kendilerine açıklasın diye kavminin diliyle Arap olan bir Peygamber'e Arapça bir Kitap indirmek suretiyle lütuf ve keremini haber vermektedir. Bu durum onunla yetinmelerini, onu kabul edip teslim olmalarını daha da gerektiren bir husustur. Şayet onu Arap olmayanların diliyle yabancı dilde bir Kur'an kılsaydı yalanlayıcılar itiraz edip: {لَوْلا فُصِّلَتْ آيَاتُهُ} “‘Ayetleri açıklansaydı ya!’” yani ayetleri beyan edilip açıklanıp tefsir edilseydi ya! {أَأَعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ} “‘Yabancı dilde bir kitap ve Arap bir elçi mi?’” Yani Muhammed Arap iken Kitap nasıl yabancı dilde olur? Bu olamaz! derlerdi. Böylece Allah Teâlâ bâtıl ehli için şüphe barındırabilecek her şeyi Kitabından nefyetmiş ve boyun eğmelerini gerektiren her vasıfla onu nitelemiştir. Fakat muvaffak kılınmış müminler ondan faydalanıp yükselmişler, diğerleri ise durumlarının tam zıddında kalmışlardır.

11567. Metin

ولهذا قال: {قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ} أي: يهديهم لطريق الرشد والصراط المستقيم، ويعلمهم من العلوم النافعة، ما به تحصل الهداية التامة وشفاء لهم من الأسقام البدنية، والأسقام القلبية، لأنه يزجر عن مساوئ الأخلاق وأقبح الأعمال، ويحث على التوبة النصوح، التي تغسل الذنوب وتشفي القلب.

Bundan dolayı: {قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ} “De ki: ‘O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır’” buyurmuştur. Yani onları doğruluk yoluna ve sırat-ı müstakime iletir, kendisiyle tam bir hidayetin elde edileceği faydalı ilimleri onlara öğretir; bedeni ve kalbi hastalıklardan onlar için bir şifadır. Çünkü kötü ahlaktan ve en çirkin amellerden meneder; günahları yıkayan ve kalbe şifa veren nasuh tövbesine teşvik eder.

11568. Metin

{وَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ} بالقرآن {فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ} أي: صمم عن استماعه وإعراض، {وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى} أي: لا يبصرون به رشدًا، ولا يهتدون به، ولا يزيدهم إلا ضلالا فإنهم إذا ردوا الحق، ازدادوا عمى إلى عماهم، وغيًّا إلى غيَّهم.

Kur'an'a {وَالَّذِينَ لا يُؤْمِنُونَ} “inanmayanların ise,” onu dinlemeye karşı bir sağırlık ve yüz çevirme olmak üzere {فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ} “kulaklarında bir ağırlık vardır;” {وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى} “ve o onlara karşı bir körlüktür.” Yani onunla doğru yolu görmezler, onunla hidayet bulmazlar ve o onların ancak sapıklıklarını artırır. Çünkü hakkı reddettiklerinde körlüklerine körlük, azgınlıklarına azgınlık katarlar.

11569. Metin

{أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} أي: ينادون إلى الإيمان، ويدعون إليه، فلا يستجيبون، بمنزلة الذي ينادي، وهو في مكان بعيد، لا يسمع داعيًا ولا يجيب مناديًا. والمقصود: أن الذين لا يؤمنون بالقرآن، لا ينتفعون بهداه، ولا يبصرون بنوره، ولا يستفيدون منه خيرًا، لأنهم سدوا على أنفسهم أبواب الهدى، بإعراضهم وكفرهم.

{أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ} “İşte onlara uzak bir yerden seslenilmektedir.” Yani imana çağrılırlar, ona davet edilirler fakat icabet etmezler; tıpkı çok uzak bir yerden kendisine seslenilen, ne çağıranı işiten ne de seslenene cevap veren kimse gibidirler. Maksat şudur: Kur'an'a inanmayanlar onun hidayetinden faydalanamazlar, nuruyla göremezler ve ondan hiçbir hayır elde edemezler; çünkü yüz çevirmeleri ve küfürleriyle hidayet kapılarını kendi üzerlerine kapatmışlardır.

11570. Metin

{٤٥-٤٦} {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ * مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ} .

{45 - 46} {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ * مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ} “Andolsun biz Musa’ya da Kitab’ı verdik fakat onda da ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı aralarında hemen hüküm verilirdi. Doğrusu onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler. Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir; kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir.”

11571. Metin

يقول تعالى: {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ} كما آتيناك الكتاب، فصنع به الناس ما صنعوا معك، اختلفوا فيه: فمنهم من آمن به واهتدى وانتفع، ومنهم من كذبه ولم ينتفع به، وإن الله تعالى، لولا حلمه وكلمته السابقة، بتأخير العذاب إلى أجل مسمى لا يتقدم عليه ولا يتأخر {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} بمجرد ما يتميز المؤمنون من الكافرين، بإهلاك الكافرين في الحال، لأن سبب الهلاك قد وجب وحق. {وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ} أي: قد بلغ بهم إلى الريب الذي يقلقهم، فلذلك كذبوه وجحدوه.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Sana Kitab'ı verdiğimiz gibi {وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ} “Andolsun biz Musa’ya da Kitab’ı verdik.” İnsanlar seninle yaptıkları gibi onunla da öyle yaptılar ve onda ihtilafa düştüler: İçlerinden kimi ona iman edip doğru yolu buldu ve faydalandı; kimi de onu yalanlayıp ondan faydalanamadı. Şayet Allah Teâlâ'nın hilmi ve azabın ne öne alınabilen ne de ertelenebilen belirlenmiş bir süreye kadar ertelenmesine dair geçmiş hükmü olmasaydı, müminler kâfirlerden ayrılır ayrılmaz kâfirleri derhal helak etmek suretiyle {لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ} “aralarında hemen hüküm verilirdi;” çünkü helak sebebi kesinleşip hak olmuştu. {وَإِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ} “Doğrusu onlar, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler;” yani kendilerini huzursuz eden bir şüpheye varmışlar, bu sebeple onu yalanlayıp inkâr etmişlerdir.

11572. Metin

{مَنْ عَمِلَ صَالِحًا} وهو العمل الذي أمر الله به، ورسوله {فَلِنَفْسِهِ} نفعه وثوابه في الدنيا والآخرة {وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا} ضرره وعقابه، في الدنيا والآخرة، وفي هذا، حثٌّ على فعل الخير، وترك الشر، وانتفاع العاملين، بأعمالهم الحسنة، وضررهم بأعمالهم السيئة، وأنه لا تزر وازرة وزر أخرى. {وَمَا رَبُّكَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ} فَيُحمِّل أحدًا فوق سيئاتهم.

Allah ve Resulünün emrettiği amel olan {مَنْ عَمِلَ صَالِحًا} “Kim salih bir amel işlerse,” dünyada ve ahirette menfaati ve mükâfatı {فَلِنَفْسِهِ} “kendi lehinedir;” {وَمَنْ أَسَاءَ} “kim de kötülük yaparsa,” dünyada ve ahirette zararı ve cezası {فَعَلَيْهَا} “kendi aleyhinedir.” Bunda; hayrı işlemeye, şerri terk etmeye, amel edenlerin güzel amellerinden faydalanıp kötü amellerinden zarar göreceklerine ve hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceğine dair bir teşvik vardır. {وَمَا رَبُّكَ بِظَلامٍ لِلْعَبِيدِ} “Rabbin kullara asla zulmedici değildir;” yani hiç kimseye günahlarının üzerinde bir yük yüklemez.

11573. Metin

{٤٧-٤٨} {إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ أَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلا تَضَعُ إِلا بِعِلْمِهِ وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ أَيْنَ شُرَكَائِي قَالُوا آذَنَّاكَ مَا مِنَّا مِنْ شَهِيدٍ * وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ} .

{47 - 48} {إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ أَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ أُنْثَى وَلا تَضَعُ إِلا بِعِلْمِهِ وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ أَيْنَ شُرَكَائِي قَالُوا آذَنَّاكَ مَا مِنَّا مِنْ شَهِيدٍ * وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ} “Kıyametin bilgisi ancak O’na havale edilir. O’nun bilgisi olmadan hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. (Allah) onlara: ‘Bana ortak koştuklarınız nerede?’ diye sesleneceği gün onlar: ‘Sana bildiririz ki içimizden buna hiçbir şahit yoktur’ derler. Daha önce yalvarıp durdukları şeyler kendilerinden kaybolup gitmiştir ve kaçacak hiçbir yerleri olmadığını anlamışlardır.”

11574. Metin

هذا إخبار عن سعة علمه تعالى واختصاصه بالعلم الذي لا يطلع عليه سواه فقال: {إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ} أي: جميع الخلق ترد علمهم إلى الله تعالى، ويقرون بالعجز عنه، الرسل، والملائكة، وغيرهم.

Bu, Allah Teâlâ'nın ilminin genişliğini ve Kendisinden başkasının muttali olamayacağı ilme has olduğunu haber vermektedir; şöyle buyurdu: {إِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ} “Kıyametin bilgisi ancak O’na havale edilir.” Yani bütün mahlukat; peygamberler, melekler ve diğerleri onun bilgisini Allah Teâlâ'ya havale eder ve onu bilmekten aciz olduklarını ikrar ederler.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.