Zuhruf Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

11754. Metin

مكية

[Mekke döneminde inmiştir.]

11755. Metin

{١-٥} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ * أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ} .

{1-5} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ حم * وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ * إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ * وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ * أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا أَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hâ-mîm. Apaçık Kitab'a andolsun ki, akıl edesiniz diye Biz onu Arapça bir Kur'an kıldık. Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfûz'da) çok yücedir, hikmet doludur. Siz haddi aşan bir topluluk oldunuz diye bu zikri (öğüdü/Kur'an'ı) sizden tamamen çevirip vaz mı geçelim?”

11756. Metin

هذا قسم بالقرآن على القرآن، فأقسم بالكتاب المبين وأطلق، ولم يذكر المتعلق، ليدل على أنه مبين لكل ما يحتاج إليه العباد من أمور الدنيا والدين والآخرة.

Bu, Kur'an üzerine Kur'an ile yapılmış bir yemindir. Apaçık Kitab'a yemin etmiş ve kulların dünya, din ve ahiret işlerinden ihtiyaç duydukları her şeyi açıklayıcı olduğuna delalet etmesi için yeminin taalluk ettiği hususu mutlak bırakıp zikretmemiştir.

11757. Metin

{إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا} هذا المقسم عليه، أنه جعل بأفصح اللغات وأوضحها وأبينها، وهذا من بيانه. وذكر الحكمة في ذلك فقال: {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} ألفاظه ومعانيه لتيسرها وقربها من الأذهان.

Üzerine yemin edilen husus: {إِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا} “Biz onu Arapça bir Kur'an kıldık” buyruğudur; yani dillerin en fasihi, en vazıhı ve en beyanlı olanıyla kılınmıştır; bu da onun açıklığındandır. Bundaki hikmeti zikrederek şöyle buyurmuştur: Kolaylığı ve zihinlere yakınlığı sebebiyle lafızlarını ve manalarını {لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ} “akıl edesiniz diye”.

11758. Metin

{وَإِنَّهُ} أي: هذا الكتاب {لَدَيْنَا} في الملأ الأعلى في أعلى الرتب وأفضلها {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} أي: لعلي في قدره وشرفه ومحله، حكيم فيما يشتمل عليه من الأوامر والنواهي والأخبار، فليس فيه حكم مخالف للحكمة والعدل والميزان.

{وَإِنَّهُ} “Şüphesiz o”, yani bu Kitap, {لَدَيْنَا} “katımızda”, Mele-i A'lâ'da en yüce ve en faziletli mertebelerde {لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ} “çok yücedir, hikmet doludur”. Yani kadrinde, şerefinde ve makamında pek yücedir; içerdiği emirler, yasaklar ve haberlerde hikmet doludur; onda hikmete, adalete ve mizana aykırı hiçbir hüküm yoktur.

11759. Metin

ثم أخبر تعالى أن حكمته وفضله يقتضي أن لا يترك عباده هملا لا يرسل إليهم رسولا ولا ينزل عليهم كتابا، ولو كانوا مسرفين ظالمين فقال:

Sonra Yüce [Allah], haddi aşan zalimler olsalar bile hikmetinin ve lütfunun; kullarını kendilerine bir elçi göndermeyip üzerlerine bir kitap indirmeksizin başıboş bırakmamayı gerektirdiğini haber vererek şöyle buyurdu:

11760. Metin

{أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} أي: أفنعرض عنكم، ونترك إنزال الذكر إليكم، ونضرب عنكم صفحا، لأجل إعراضكم، وعدم انقيادكم له؟ بل ننزل عليكم الكتاب، ونوضح لكم فيه كل شيء، فإن آمنتم به واهتديتم، فهو من توفيقكم، وإلا قامت عليكم الحجة، وكنتم على بينة من أمركم.

{أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا} “Sizden büsbütün yüz çevirip o Zikr'i (öğüdü) bir yana mı bırakalım?” Yani: Yüz çevirmeniz ve ona boyun eğmemeniz sebebiyle sizden yüz çevirip size Zikr'i indirmeyi bırakalım ve sizden büsbütün vaz mı geçelim? Bilakis size Kitab'ı indiririz ve onda her şeyi sizin için açıklarız. Şayet ona inanır ve hidayete ererseniz bu sizin başarınızdandır [Allah'ın muvaffak kılmasıyladır]; aksi takdirde aleyhinize hüccet (kesin delil) ikame edilmiş olur ve durumunuz apaçık bir delile kavuşmuş olursunuz.

11762. Metin

{٦-٨} {وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأوَّلِينَ * وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الأوَّلِينَ} .

{٦-٨} {وَكَمْ أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأوَّلِينَ * وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * فَأَهْلَكْنَا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضَى مَثَلُ الأوَّلِينَ} “(6-8) Biz önceki topluluklara da nice peygamberler gönderdik. * Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar. * Biz onlardan daha çetin güç ve kuvvete sahip olanları helak ettik. Öncekilerin misali (ibret dolu kıssaları) geçmişte kaldı.”

11763. Metin

يقول تعالى: إن هذه سنتنا في الخلق، أن لا نتركهم هملا فكم {أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأوَّلِينَ} يأمرونهم بعبادة الله وحده لا شريك له، ولم يزل التكذيب موجودا في الأمم.

Yüce [Allah] şöyle buyurmaktadır: Yaratılanlar hakkındaki sünnetimiz (kanunumuz) onları başıboş bırakmamamızdır. Nitekim {أَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الأوَّلِينَ} “Önceki topluluklara nice peygamberler gönderdik” ki onlara yalnızca tek ve ortaksız olan Allah'a ibadet etmelerini emrederlerdi; fakat yalanlama da ümmetler arasında var olmaya devam etti.

11764. Metin

{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} جحدا لما جاء به، وتكبرا على الحق.

{وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar”; onun getirdiğini inkâr ederek ve hakka karşı büyüklük taslayarak [bunu yaparlardı].

11765. Metin

{فَأَهْلَكْنَا أَشَدّ} من هؤلاء {بَطْشًا} أي: قوة وأفعالا وآثارا في الأرض، {وَمَضَى مَثَلُ الأوَّلِينَ} أي: مضت أمثالهم وأخبارهم، وبينا لكم منها ما فيه عبرة ومزدجر عن التكذيب والإنكار.

{فَأَهْلَكْنَا أَشَدّ} “Biz helak ettik, daha çetin olanları” bunlardan {بَطْشًا} “güç ve kuvvet bakımından”; yani yeryüzündeki güç, eylemler ve eserler bakımından [daha üstün olanları]. {وَمَضَى مَثَلُ الأوَّلِينَ} “Ve öncekilerin misali geçip gitti”; yani onların misalleri ve haberleri geçmişte kaldı. Yalanlamaktan ve inkâr etmekten caydıracak ve ibret alınacak şeyleri onlardan size açıkladık.

11766. Metin

{٩-١٤} {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ * الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ *} .

{٩-١٤} {وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ * الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الأرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ *} “(9-14) Andolsun onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Onları Azîz (mutlak galip) ve Alîm (her şeyi bilen Allah) yarattı' derler. * O, yeri sizin için bir beşik kılan ve doğru yolu bulasınız (ulaşmak istediğiniz yere varasınız) diye orada sizin için yollar açandır.”

11767. Metin

يخبر تعالى عن المشركين، أنك لو {سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ لَيَقُولُنَّ} الله وحده لا شريك له، العزيز الذي دانت لعزته جميع المخلوقات، العليم بظواهر الأمور وبواطنها، وأوائلها وأواخرها، فإذا كانوا مقرين بذلك، فكيف يجعلون له الولد والصاحبة والشريك؟! وكيف يشركون به من لا يخلق ولا يرزق، ولا يميت ولا يحيي؟!

Yüce [Allah] müşrikler hakkında haber vermektedir ki şayet sen {سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ لَيَقُولُنَّ} “Onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan mutlaka derler ki”; [onları] tek ve ortaksız olan Allah yarattı. O, izzetine bütün yaratılmışların boyun eğdiği Azîz'dir; işlerin görünen ve görünmeyen yönlerini, başlangıçlarını ve sonlarını bilen Alîm'dir. Madem bunu kabul ve ikrar etmektedirler, o halde nasıl O'na çocuk, eş ve ortak isnat edebiliyorlar?! Yaratmayan, rızık vermeyen, öldürmeyen ve diriltmeyen şeyleri O'na nasıl ortak koşabiliyorlar?!

11768. Metin

ثم ذكر أيضا من الأدلة الدالة على كمال نعمته واقتداره، بما خلقه لعباده من الأرض التي مهدها وجعلها قرارا للعباد، يتمكنون فيها من كل ما يريدون.

Sonra, kulları için beşik gibi döşediği, onların yerleşip karar kıldığı ve arzu ettikleri her şeye güç yetirebildikleri yeryüzünü yaratmasıyla [birlikte], nimetinin ve kudretinin mükemmelliğine delalet eden delilleri de zikretti.

11769. Metin

{وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا} أي: جعل منافذ بين سلاسل الجبال المتصلة، تنفذون منها إلى ما وراءها من الأقطار. {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} في السير في الطرق ولا تضيعون، ولعلكم تهتدون أيضا في الاعتبار بذلك والادكار فيه.

{وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلا} “Ve orada sizin için yollar açtı”; yani birbiri ardınca uzanan sıradağlar arasında geçitler kıldı ki bunların arasından geçip ötelerindeki diyarlara ulaşabilesiniz. {لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ} “Umulur ki yolunuzu bulursunuz”; yollarda yürürken [yolunuzu bulasınız] ve kaybolmayasınız diye; ayrıca bundan ibret alıp [Allah'ın kudretini] hatırlayarak doğru yolu bulasınız diye [bunu yapmıştır].

11770. Metin

{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ * وَالَّذِي خَلَقَ الأزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالأنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ * لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ * وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} .

{وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ * وَالَّذِي خَلَقَ الأزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالأنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ * لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ * وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ} “O, gökten bir ölçüye göre su indirendir. Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik; işte siz de böyle [kabirlerinizden] çıkarılacaksınız. * O, bütün çiftleri yaratan, sizin için bineceğiniz gemileri ve hayvanları var edendir; * Ta ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anıp: 'Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. * Ve şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz' diyesiniz.”

11771. Metin

{وَالَّذِي نزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ} لا يزيد ولا ينقص، ويكون أيضا بمقدار الحاجة، لا ينقص بحيث لا يكون فيه نفع، ولا يزيد بحيث يضر العباد والبلاد، بل أغاث به العباد، وأنقذ به البلاد من الشدة، ولهذا قال: {فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا} أي: أحييناها بعد موتها، {كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} أي: فكما أحيا الأرض الميتة الهامدة بالماء، كذلك يحييكم بعد ما تستكملون في البرزخ، ليجازيكم بأعمالكم.

{وَالَّذِي نزلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ} “O, gökten bir ölçüye göre su indirendir”; ne artar ne de eksilir; ayrıca ihtiyaca uygun bir miktarda olur; fayda sağlamayacak derecede eksik olmaz, kullara ve beldelere zarar verecek derecede de fazla olmaz. Bilakis onunla kullara yardım etti ve memleketleri darlıktan kurtardı. Nitekim şöyle buyurmuştur: {فَأَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا} “Biz onunla ölü bir beldeye hayat verdik”; yani ölümünün ardından onu canlandırdık. {كَذَلِكَ تُخْرَجُونَ} “İşte siz de böyle [kabirlerinizden] çıkarılacaksınız”; yani ölü ve kurumuş toprağı su ile nasıl canlandırdıysa, berzah alemindeki sürenizi tamamladıktan sonra amellerinizin karşılığını vermek üzere sizi de öylece diriltecektir.

11772. Metin

{وَالَّذِي خَلَقَ الأزْوَاجَ كُلَّهَا} أي: الأصناف جميعها، مما تنبت الأرض ومن أنفسهم ومما لا يعلمون، من ليل ونهار، وحر وبرد، وذكر وأنثى، وغير ذلك. {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ} أي: السفن البحرية، الشراعية والنارية، مَا تَرْكَبُونَ {و} من {الأنعام ما تركبون لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ}

{وَالَّذِي خَلَقَ الأزْوَاجَ كُلَّهَا} “O, bütün çiftleri yaratan”; yani yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden; gece ile gündüzden, sıcak ile soğuktan, erkek ile dişiden ve diğer bütün türleri [yaratan O'dur]. {وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ} “Ve sizin için gemilerden var eden”; yani yelkenli ve motorlu deniz gemilerini, مَا تَرْكَبُونَ “bineceğiniz” {و} “ve” {الأنعام ما تركبون لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ} “sırtlarına kurulasınız diye bineceğiniz hayvanları [var eden de O'dur].”

11773. Metin

وهذا شامل لظهور الفلك ولظهور الأنعام، أي: لتستقروا عليها، {ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ} بالاعتراف بالنعمة لمن سخرها، والثناء عليه تعالى بذلك، ولهذا قال: {وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} أي: لولا تسخيره لنا ما سخر من الفلك، والأنعام، ما كنا مطيقين لذلك وقادرين عليه، ولكن من لطفه وكرمه تعالى، سخرها وذللها ويسر أسبابها.

Bu ifade hem gemilerin güvertelerini hem de hayvanların sırtlarını kapsar; yani onların üzerine yerleşesiniz diye. {ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ} “Sonra üzerlerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini anasınız”; onları hizmetinize veren [Allah]'a nimeti itiraf ederek ve bundan dolayı Yüce [Allah]'a övgüde bulunarak [anırsınız]. Nitekim şöyle buyurmuştur: {وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ} “Ve diyesiniz: 'Bunu bizim hizmetimize veren [Allah] münezzehtir; yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi'”; yani gemilerden ve hayvanlardan hizmetimize sunduğu şeyleri O bizim emrimize vermeseydi, bizim bunlara gücümüz yetmez ve muktedir olamazdık. Fakat Yüce [Allah]'ın lütfu ve keremiyle bunları hizmetimize vermiş, boyun eğdirmiş ve sebeplerini kolaylaştırmıştır.

11774. Metin

والمقصود من هذا، بيان أن الرب الموصوف بما ذكره، من إفاضة النعم على العباد، هو الذي يستحق أن يعبد، ويصلى له ويسجد. {١٥-٢٥} {وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الإنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ * أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ * وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ * أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ * وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ * وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ * أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ * بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ *} .

Bundan maksat; kullara nimetleri bolca ihsan etmek gibi zikredilen sıfatlarla nitelenen Rabbin, ibadet edilmeye, O'nun için namaz kılınıp secde edilmeye layık olan tek ilah olduğunu açıklamaktır. {١٥-٢٥} {وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا إِنَّ الإنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ * أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَأَصْفَاكُمْ بِالْبَنِينَ * وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ * أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ * وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَنِ إِنَاثًا أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ * وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ * أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ * بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ *} “(15-25) Onlar, kullarından O'na bir parça (çocuk) isnat ettiler. Gerçekten insan apaçık bir nankördür. * Yoksa O, yarattıklarından kızları Kendisine aldı da oğulları size mi seçti? * Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği şeyle (kız çocuğuyla) müjdelendiği zaman, öfkesinden yutkunarak yüzü simsiyah kesilir. * Yoksa süs içinde yetiştirilen ve tartışmada derdini açıkça anlatamayan kimseyi mi [Allah'a layık görüyorlar]? * Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve hesaba çekileceklerdir! * Ve dediler ki: 'Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık.' Onların bu hususta hiçbir bilgisi yoktur; onlar sadece yalan uyduruyorlar. * Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de onlar ona mı sımsıkı sarılıyorlar? * Hayır! Dediler ki: 'Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izinden giderek doğru yolu buluruz.'”

11775. Metin

يخبر تعالى عن شناعة قول المشركين، الذين جعلوا لله تعالى ولدا، وهو الواحد الأحد، الفرد الصمد، الذي لم يتخذ صاحبة ولا ولدا، ولم يكن له كفوا أحد، وإن ذلك باطل من عدة أوجه:

Yüce [Allah], O Vâhid (tek), Ehad (bir), Ferd (eşsiz) ve Samed (herkesin muhtaç olduğu ama Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan), hiçbir eş ve çocuk edinmemiş, hiçbir dengi bulunmayan Allah olduğu halde Yüce Allah'a çocuk isnat eden müşriklerin sözlerinin çirkinliğini ve bunun birkaç yönden batıl olduğunu haber vermektedir:

11776. Metin

منها: أن الخلق كلهم عباده، والعبودية تنافي الولادة.

Bunlardan biri: Bütün mahlukat O'nun kullarıdır; kulluk ise evlat edinmeyle (çocuk sahibi olmayla) bağdaşmaz.

11777. Metin

ومنها: أن الولد جزء من والده، والله تعالى بائن من خلقه، مباين لهم في صفاته ونعوت جلاله، والولد جزء من الوالد، فمحال أن يكون لله تعالى ولد.

Bir diğeri: Çocuk babasından bir parçadır; oysa Yüce Allah yaratılmışlarından ayrıdır, sıfatlarında ve celâl vasıflarında onlara benzemez. Çocuk ise ana babanın bir parçasıdır; dolayısıyla Yüce Allah'ın bir çocuğunun olması imkânsızdır.

11778. Metin

ومنها: أنهم يزعمون أن الملائكة بنات الله، ومن المعلوم أن البنات أدون الصنفين، فكيف يكون لله البنات، ويصطفيهم بالبنين، ويفضلهم بها؟! فإذا يكونون أفضل من الله، تعالى الله عن ذلك علوا كبيرا.

Bir diğeri: Onlar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia etmektedirler. Bilinmektedir ki kızlar [onların nezdinde] iki cinsten daha aşağı olanıdır. Nasıl olur da Allah'a kızlar isnat edilir de oğulları onlara seçilip onlara üstünlük verilir?! Bu durumda onlar Allah'tan daha üstün olmuş olurlar ki Allah bundan çok yücedir, münezzehtir.

11779. Metin

ومنها: أن الصنف الذي نسبوه لله، وهو البنات، أدون الصنفين، وأكرههما لهم، حتى إنهم من كراهتهم لذلك {إِذَا بُشّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا} من كراهته وشدة بغضه، فكيف يجعلون لله ما يكرهون؟

Bir diğeri: Allah'a nispet ettikleri cins, yani kızlar, iki cinsin daha aşağı olanı ve kendilerince en sevilmeyenidir. Hatta bundan nefret ettikleri için {إِذَا بُشّرَ أَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمَنِ مَثَلا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا} “Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği şeyle (kız çocuğuyla) müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir”; nefretinden ve aşırı öfkesinden ötürü [böyle olur]. O halde kendilerinin hoşlanmadığı şeyi Allah'a nasıl isnat ederler?

11780. Metin

ومنها: أن الأنثى ناقصة في وصفها، وفي منطقها وبيانها، ولهذا قال تعالى: {أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ} أي: يجمل فيها، لنقص جماله، فيجمل بأمر خارج عنه؟ {وَهُوَ فِي الْخِصَامِ} أي: عند الخصام الموجب لإظهار ما عند الشخص من الكلام، {غَيْرُ مُبِينٍ} أي: غير مبين لحجته، ولا مفصح عما احتوى عليه ضميره، فكيف ينسبونهن لله تعالى؟

Bir diğeri: Dişi varlık, vasfında, konuşmasında ve kendini ifade etmesinde noksandır. Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {أَوَمَنْ يُنَشَّأُ فِي الْحِلْيَةِ} “Yoksa süs içinde yetiştirilen”; yani güzelliğinin noksanlığından ötürü süslenen, kendi dışındaki bir şeyle güzelleştirilen kimseyi mi [Allah'a nispet ediyorlar]? {وَهُوَ فِي الْخِصَامِ} “Ve tartışmada”; yani kişinin meramını ortaya koymasını gerektiren bir tartışma anında, {غَيْرُ مُبِينٍ} “derdini açıkça anlatamayan”; yani hüccetini ortaya koyamayan ve içindekini açıkça ifade edemeyen kimseyi mi? O halde [böyle olan] dişileri Yüce Allah'a nasıl nispet ederler?

11781. Metin

ومنها: أنهم جَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الله إِنَاثًا، فتجرأوا على الملائكة، العباد المقربين، ورقوهم عن مرتبة العبادة والذل، إلى مرتبة المشاركة لله، في شيء من خواصه، ثم نزلوا بهم عن مرتبة الذكورية إلى مرتبة الأنوثية، فسبحان من أظهر تناقض من كذب عليه وعاند رسله.

Bir diğeri: Onlar Allah'ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Böylece mukarreb (Allah'a yakın) kullar olan meleklere karşı cüret gösterdiler; onları kulluk ve tezellül (boyun eğme) mertebesinden çıkarıp O'nun has özelliklerinden birinde Allah'a ortaklık mertebesine yükselttiler; sonra da onları erkeklik mertebesinden dişilik mertebesine düşürdüler. Kendisine yalan uyduran ve elçilerine inatla karşı çıkanların çelişkilerini açığa çıkaran [Allah] her türlü noksanlıktan münezzehtir!

11782. Metin

ومنها: أن الله رد عليهم بأنهم لم يشهدوا خلق الله لملائكته، فكيف يتكلمون بأمر من المعلوم عند كل أحد، أنه ليس لهم به علم؟! ولكن لا بد أن يسألوا عن هذه الشهادة، وستكتب عليهم، ويعاقبون عليها.

Bir diğeri: Allah, meleklerini yaratırken onların buna şahit olmadıklarını belirterek onları reddetmiştir. Hiçbir bilgiye sahip olmadıkları herkesçe bilinen bir konuda nasıl konuşabilirler?! Fakat bu şahitliklerinden mutlaka sorguya çekilecekler, bu [iddiaları] aleyhlerine yazılacak ve bundan dolayı cezalandırılacaklardır.

11783. Metin

وقوله تعالى: {وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ} فاحتجوا على عبادتهم الملائكة بالمشيئة، وهي حجة لم يزل المشركون يطرقونها، وهي حجة باطلة في نفسها، عقلا وشرعا. فكل عاقل لا يقبل الاحتجاج بالقدر، ولو سلكه في حالة من أحواله لم يثبت عليها قدمه.

Yüce [Allah]'ın şu buyruğuna gelince: {وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمَنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ} “Ve dediler ki: 'Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık.'” Böylece meleklere tapmalarına meşieti (Allah'ın dilemesini) delil getirdiler. Bu, müşriklerin öteden beri ileri süregeldiği bir delildir; oysa bu hem aklen hem de şer'an kendi içinde batıl bir delildir. Hiçbir akıl sahibi kaderi bu şekilde delil olarak kabul etmez; şayet durumlarından birinde buna başvursa ayağı üzerinde sabit duramaz.

11784. Metin

وأما شرعا، فإن الله تعالى أبطل الاحتجاج به، ولم يذكره عن غير المشركين به المكذبين لرسله، فإن الله تعالى قد أقام الحجة على العباد، فلم يبق لأحد عليه حجة أصلا ولهذا قال هنا: {مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ} أي: يتخرصون تخرصا لا دليل عليه، ويتخبطون خبط عشواء.

Şer'î bakımdan ise Yüce Allah kaderle bu şekilde delil getirmeyi iptal etmiş ve bunu ancak O'na ortak koşan ve elçilerini yalanlayan kimselerden nakletmiştir. Zira Yüce Allah kullara karşı hüccet ikame etmiş, dolayısıyla hiç kimsenin O'na karşı öne sürecek hiçbir delili kalmamıştır. Nitekim burada şöyle buyurmuştur: {مَا لَهُمْ بِذَلِكَ مِنْ عِلْمٍ إِنْ هُمْ إِلا يَخْرُصُونَ} “Onların bu hususta hiçbir bilgisi yoktur; onlar sadece yalan uyduruyorlar”; yani hiçbir delile dayanmaksızın sırf zan ve tahminde bulunuyorlar ve körü körüne bocalamaktadırlar.

11785. Metin

ثم قال: {أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ} يخبرهم بصحة أفعالهم، وصدق أقوالهم؟ ليس الأمر كذلك، فإن الله أرسل محمدا نذيرا إليهم، وهم لم يأتهم نذير غيره، أي: فلا عقل ولا نقل، وإذا انتفى الأمران، فلا ثَمَّ إلا الباطل.

Sonra şöyle buyurdu: {أَمْ آتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ} “Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de onlar ona mı sımsıkı sarılıyorlar?” O [kitap] onlara yaptıklarının doğruluğunu ve sözlerinin gerçekliğini mi haber veriyor? Durum hiç de öyle değildir; zira Allah, Muhammed'i onlara bir uyarıcı olarak göndermiştir ve onlara kendisinden başka bir uyarıcı gelmemiştir. Yani ortada ne akıl vardır ne de nakil. Her iki delil de ortadan kalkınca geriye bâtıldan başka bir şey kalmaz.

11786. Metin

نعم، لهم شبهة من أوهى الشُّبَه، وهي تقليد آبائهم الضالين، الذين ما زال الكفرة يردون بتقليدهم دعوة الرسل، ولهذا قال هنا: {بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ} أي: على دين وملة {وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ} أي: فلا نتبع ما جاء به محمد ﷺ.

Evet, onların şüphelerin en çürüğü olan bir şüpheleri vardır ki o da sapık atalarını taklit etmeleridir; nitekim kâfirler öteden beri elçilerin davetini onları taklit ederek reddedegelmişlerdir. Bu sebeple burada şöyle buyurmuştur: {بَلْ قَالُوا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ} “Hayır! Dediler ki: 'Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk'”; yani bir din ve millet üzerinde [bulduk], {وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ} “ve biz onların izinden giderek doğru yolu buluruz”; yani Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdiğine uymayız [demek istediler].

11787. Metin

{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ * قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ * فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} .

{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ * قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ * فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “(23-25) İşte böyle! Senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, oranın şımarık varlıklıları mutlaka: 'Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerine uyarız' dediler. * [Peygamber onlara]: 'Ya size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmişsem?' dedi. Onlar: 'Biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz' dediler. * Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu!”

11788. Metin

{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا} أي: منعموها، وملأها الذين أطغتهم الدنيا، وغرتهم الأموال، واستكبروا على الحق. {إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ} أي: فهؤلاء ليسوا ببدع منهم، وليسوا بأول من قال هذه المقالة.

{وَكَذَلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلا قَالَ مُتْرَفُوهَا} “İşte böyle! Senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, oranın şımarık varlıklıları mutlaka [böyle] dedi”; yani nimet içinde yüzenleri ve dünyanın azdırdığı, malların aldattığı, hakka karşı büyüklük taslayan ileri gelenleri [böyle dedi]. {إِذَا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَى آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ} “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerine uyarız”; yani bunlar da onlardan farklı değildir ve bu sözü ilk söyleyen de onlar değildir.

11789. Metin

وهذا الاحتجاج من هؤلاء المشركين الضالين، بتقليدهم لآبائهم الضالين، ليس المقصود به اتباع الحق والهدى، وإنما هو تعصب محض، يراد به نصرة ما معهم من الباطل.

Bu sapık müşriklerin sapmış atalarını taklit ederek bu şekilde delil getirmelerindeki maksat hakka ve hidayete uymak değildir; bilakis bu, sahip oldukları batılı desteklemeyi amaçlayan katıksız bir taassuptur.

11790. Metin

ولهذا كل رسول يقول لمن عارضه بهذه الشبهة الباطلة: {أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ} أي: فهل تتبعوني لأجل الهدى؟ {قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} فعلم بهذا، أنهم ما أرادوا اتباع الحق والهدى، وإنما قصدهم اتباع الباطل والهوى.

Bu sebeple her elçi, kendisine bu batıl şüpheyle karşı çıkan kimseye şöyle der: {أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِأَهْدَى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آبَاءَكُمْ} “Ya size atalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmişsem?”; yani hidayete ermek için bana uyar mısınız? {قَالُوا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ} “Onlar: 'Biz sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz' dediler.” Bundan da anlaşıldı ki onlar hakka ve hidayete uymak istememişler; maksatları sadece batıla ve hevalarına uymaktır.

11791. Metin

{فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} بتكذيبهم الحق، وردهم إياه بهذه الشبهة الباطلة. {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} فليحذر هؤلاء أن يستمروا على تكذيبهم، فيصيبهم ما أصابهم.

{فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ} “Biz de onlardan intikam aldık”; hakkı yalanlamaları ve bu bâtıl şüpheyle onu reddetmeleri sebebiyle [intikam aldık]. {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “Bak, yalanlayanların sonu nasıl oldu!” O halde bu [müşrikler] yalanlamalarını sürdürmekten sakınsınlar; aksi halde öncekilerin başına gelenler onların da başına gelir.

11792. Metin

{٢٦-٣٢} {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ * إِلا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ * وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ * بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ * وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ * وَقَالُوا لَوْلا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ * أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَةُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ} .

{٢٦-٣٢} {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ * إِلا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ * وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ * بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ * وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ * وَقَالُوا لَوْلا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ * أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَةُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ} “(26-32) Hani İbrâhim babasına ve kavmine şöyle demişti: 'Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım; * Ancak beni yaratan müstesna; çünkü O bana doğru yolu gösterecektir.' * Ve bunu, ardından gelenler arasında kalıcı bir kelime yaptı, umulur ki [tevhide] dönerler. * Doğrusu Ben bunları da atalarını da kendilerine hak ve apaçık bir elçi gelinceye kadar yaşatıp faydalandırdım. * Hak kendilerine geldiğinde ise: 'Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr ediyoruz' dediler. * Ve dediler ki: 'Bu Kur'an iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?' * Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürebilsinler diye kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden çok daha hayırlıdır.”

11793. Metin

يخبر تعالى عن ملة إبراهيم الخليل ﵇، الذي ينتسب إليه أهل الكتاب والمشركون، وكلهم يزعم أنه على طريقته، فأخبر عن دينه الذي ورثه في ذريته فقال: {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ} الذين اتخذوا من دون الله آلهة يعبدونهم ويتقربون إليهم:

Yüce [Allah], hem Ehl-i Kitab'ın hem de müşriklerin kendisine intisap ettiği ve hepsinin onun yolunda olduğunu iddia ettiği Halîl İbrâhim aleyhisselâm'ın milleti hakkında haber vermekte; onun soyuna miras bıraktığı dinini bildirerek şöyle buyurmaktadır: {وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لأبِيهِ وَقَوْمِهِ} “Hani İbrâhim babasına ve kavmine demişti”; Allah'ı bırakıp kendilerine taptıkları ve yakınlaşmaya çalıştıkları ilahlar edinen [kavmine]:

11794. Metin

{إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ} أي: مبغض له، مجتنب معاد لأهله، {إِلا الَّذِي فَطَرَنِي} فإني أتولاه، وأرجو أن يهديني للعلم بالحق والعمل به، فكما فطرني ودبرني بما يصلح بدني ودنياي، فـ {سَيَهْدِينِ} لما يصلح ديني وآخرتي.

{إِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ} “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım”; yani ondan nefret eden, ondan sakınan ve ona tapanlara düşmanlık besleyen biriyim. {إِلا الَّذِي فَطَرَنِي} “Ancak beni yaratan müstesna”; zira ben O'nu dost edinir, beni hak ilmine ve onunla amel etmeye iletmesini umarım. Bedenimi ve dünyamı ıslah edecek şeylerle beni yaratıp çekip çevirdiği gibi, {سَيَهْدِينِ} “O bana doğru yolu gösterecektir”; dinimi ve ahiretimi ıslah edecek şeylere beni iletecektir.

11795. Metin

{وَجَعَلَهَا} أي: هذه الخصلة الحميدة، التي هي أم الخصال وأساسها، وهي إخلاص العبادة لله وحده، والتبرِّي من عبادة ما سواه.

{وَجَعَلَهَا} “Ve onu kıldı”; yani bütün güzel hasletlerin anası ve temeli olan bu övgüye değer hasleti; ibadeti yalnızca tek olan Allah'a halis kılmayı ve O'ndan başkasına ibadetten uzak durmayı.

11796. Metin

{كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ} أي: ذريته {لَعَلَّهُمْ} إليها {يَرْجِعُونَ} لشهرتها عنه، وتوصيته لذريته، وتوصية بعض بنيه -كإسحاق ويعقوب- لبعض، كما قال تعالى: {وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ} إلى آخر الآيات.

{كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ} “Ardından gelenler arasında kalıcı bir kelime [yaptı]”; yani soyu arasında, {لَعَلَّهُمْ} “umulur ki” ona {يَرْجِعُونَ} “dönerler”; onun bu tutumuyla tanınması, soyuna vasiyet etmesi ve İshak ile Yakub gibi çocuklarının da birbirlerine vasiyet etmesi sebebiyle [böyle yaptı]. Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ} “Kendini bilmeyenden başka kim İbrâhim'in dininden yüz çevirir?” ayetlerin sonuna kadar.

11797. Metin

فلم تزل هذه الكلمة موجودة في ذريته ﵇ حتى دخلهم الترف والطغيان.

Bu kelime, aralarına refah düşkünlüğü ve azgınlık girinceye kadar [İbrâhim] aleyhisselâm'ın soyunda var olmaya devam etti.

11799. Metin

فقال تعالى: {بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ وَآبَاءَهُمْ} بأنواع الشهوات، حتى صارت هي غايتهم ونهاية مقصودهم، فلم تزل يتربى حبها في قلوبهم، حتى صارت صفات راسخة، وعقائد متأصلة. {حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ} الذي لا شك فيه ولا مرية ولا اشتباه. {وَرَسُولٌ مُبِينٌ} أي: بين الرسالة، قامت أدلة رسالته قياما باهرا، بأخلاقه ومعجزاته، وبما جاء به، وبما صدق به المرسلين، وبنفس دعوته ﷺ.

Bunun üzerine Yüce [Allah] şöyle buyurdu: {بَلْ مَتَّعْتُ هَؤُلاءِ وَآبَاءَهُمْ} “Doğrusu Ben bunları da atalarını da faydalandırdım”; türlü şehvetlerle [nimetlendirdim], öyle ki bu onların gayesi ve nihai maksadı haline geldi. Kalplerinde bunların sevgisi büyümeye devam etti, nihayet kökleşmiş sıfatlar ve yerleşik inançlar halini aldı. {حَتَّى جَاءَهُمُ الْحَقُّ} “Kendilerine hak gelinceye kadar”; içinde hiçbir şüphe, tereddüt ve belirsizlik bulunmayan [hak]. {وَرَسُولٌ مُبِينٌ} “Ve apaçık bir elçi”; yani risaleti apaçık olan, ahlakı, mucizeleri, getirdiği esaslar, önceki elçileri doğrulaması ve sallallâhu aleyhi ve sellem'in bizzat kendi davetiyle risaletinin delilleri apaçık ve göz kamaştırıcı şekilde ikame edilmiş bir elçi.

11800. Metin

{وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ} الذي يوجب على من له أدنى دين ومعقول أن يقبله وينقاد له. {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ} وهذا من أعظم المعاندة والمشاقة، فإنهم لم يكتفوا بمجرد الإعراض عنه، بل ولا جحده، فلم يرضوا حتى قدحوا به قدحا شنيعا، وجعلوه بمنزلة السحر الباطل، الذي لا يأتي به إلا أخبث الخلق وأعظمهم افتراء، والذي حملهم على ذلك، طغيانهم بما متعهم الله به وآباءهم.

{وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ} “Hak kendilerine geldiğinde”; azıcık din ve akıl sahibi olan herkese onu kabul edip boyun eğmeyi vacip kılan [hak geldiğinde]. {قَالُوا هَذَا سِحْرٌ وَإِنَّا بِهِ كَافِرُونَ} “'Bu bir büyüdür ve biz onu inkâr ediyoruz' dediler.” Bu, inatçılığın ve düşmanlığın en büyüğüdür; çünkü onlar sadece ondan yüz çevirmekle ve hatta onu inkâr etmekle yetinmediler; ona feci şekilde dil uzatıp onu ancak yaratılmışların en habisi ve iftiranın en büyüğünü yapan kimselerin getirebileceği bâtıl bir sihir konumuna sokuncaya kadar razı olmadılar. Onları buna sevk eden sebep ise Allah'ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler sebebiyle azgınlaşmalarıydı.

11801. Metin

{وَقَالُوا} مقترحين على الله بعقولهم الفاسدة: {لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} أي: معظم عندهم، مبجل من أهل مكة، أو أهل الطائف، كالوليد بن المغيرة ونحوه، ممن هو عندهم عظيم.

{وَقَالُوا} “Ve dediler ki”; bozuk akıllarıyla Allah'a teklifte bulunarak: {لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} “'Bu Kur'an iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?'”; yani kendi nezdinde büyük ve saygın sayılan Mekke veya Taif ehlinden Velîd b. Mugîre ve benzeri büyük gördükleri kimselerden birine [indirilmeli değil miydi?].

11802. Metin

قال الله ردا لاقتراحهم: {أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ} أي: أهم الخزان لرحمة الله، وبيدهم تدبيرها، فيعطون النبوة والرسالة من يشاءون، ويمنعونها ممن يشاءون؟

Allah onların bu teklifini reddederek şöyle buyurdu: {أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَةَ رَبِّكَ} “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?”; yani Allah'ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır ve onun idaresi onların elinde midir ki peygamberliği ve risaleti dilediklerine verip dilediklerinden esirgesinler?

11803. Metin

{نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ} أي: في الحياة الدنيا، والحال أن رَحْمَةَ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ من الدنيا.

{نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ} “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve kimini kimine derecelerle üstün kıldık”; yani dünya hayatında [bunu yaptık]. Oysa رَحْمَةَ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ “Rabbinin rahmeti, onların dünyadan biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.”

11804. Metin

فإذا كانت معايش العباد وأرزاقهم الدنيوية بيد الله تعالى، وهو الذي يقسمها بين عباده، فيبسط الرزق على من يشاء، ويضيقه على من يشاء، بحسب حكمته، فرحمته الدينية، التي أعلاها النبوة والرسالة، أولى وأحرى أن تكون بيد الله تعالى، فالله أعلم حيث يجعل رسالته.

Kulların geçimleri ve dünyalık rızıkları Yüce Allah'ın elinde olduğuna göre ve hikmetine uygun olarak dilediğine rızkı bolca verip dilediğine daraltarak onu kulları arasında paylaştıran O olduğuna göre, en yücesi peygamberlik ve risalet olan dinî rahmeti Yüce Allah'ın elinde olmaya çok daha layık ve önceliklidir. Allah, elçiliğini nereye koyacağını en iyi bilendir.

11805. Metin

فعلم أن اقتراحهم ساقط لاغ، وأن التدبير للأمور كلها، دينيها ودنيويها، بيد الله وحده. هذا إقناع لهم، من جهة غلطهم في الاقتراح، الذي ليس في أيديهم منه شيء، إن هو إلا ظلم منهم ورد للحق.

Böylece tekliflerinin hükümsüz ve geçersiz olduğu, dinî ve dünyevî bütün işlerin idaresinin yalnızca Allah'ın elinde bulunduğu anlaşılmıştır. Bu, ellerinde hiçbir yetki bulunmadığı halde yaptıkları bu teklifteki yanılgılarını ortaya koyarak onları ikna edici bir açıklamadır; zira bu teklifleri bir zulümden ve hakkı reddetmekten başka bir şey değildir.

11806. Metin

وقولهم: {لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} لو عرفوا حقائق الرجال، والصفات التي بها يعرف علو قدر الرجل، وعظم منزلته عند الله وعند خلقه، لعلموا أن محمد بن عبد الله بن عبد المطلب ﷺ، هو أعظم الرجال قدرا، وأعلاهم فخرا، وأكملهم عقلا وأغزرهم علما، وأجلهم رأيا وعزما وحزما، وأكملهم خلقا، وأوسعهم رحمة، وأشدهم شفقة، وأهداهم وأتقاهم.

Onların: {لَوْلا نزلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ} “'Bu Kur'an iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?'” sözlerine gelince; şayet onlar insanların hakikatini, bir kimsenin kadrinin yüceliğini ve Allah ile yarattıkları katındaki makamının büyüklüğünü belirleyen sıfatları bilselerdi; Muhammed b. Abdillâh b. Abdilmuttalib sallallâhu aleyhi ve sellem'in kadri en yüce, iftiharı en yüksek, aklı en mükemmel, ilmi en engin, görüşü, azmi ve dirayeti en üstün, ahlakı en kâmil, merhameti en geniş, şefkati en derin, hidayeti ve takvası en ileri insan olduğunu bilirlerdi.

11807. Metin

وهو قطب دائرة الكمال، وإليه المنتهى في أوصاف الرجال، ألا وهو رجل العالم على الإطلاق، يعرف ذلك أولياؤه وأعداؤه، فكيف يفضل عليه المشركون من لم يشم مثقال ذرة من كماله؟!، ومن جرمه ومنتهى حمقه أن جعل إلهه الذي يعبده ويدعوه ويتقرب إليه صنما، أو شجرا، أو حجرا، لا يضر ولا ينفع، ولا يعطي ولا يمنع، وهو كل على مولاه، يحتاج لمن يقوم بمصالحه، فهل هذا إلا من فعل السفهاء والمجانين؟

O, kemal dairesinin kutbu olup insanların vasıflarında ulaşılabilecek en son noktadır. Kuşkusuz o, mutlak manada alemin en büyük insanıdır; bunu hem dostları hem de düşmanları bilmektedir. Müşrikler, onun kemalinden zerre kadar nasip almamış birini ona nasıl üstün tutabilirler?! Ki o kimsenin cürmü ve ahmaklığının son noktası; ibadet ettiği, yalvardığı ve yakınlaşmaya çalıştığı ilahını hiçbir zararı veya faydası olmayan, ne veren ne de engel olabilen, efendisine yük olup kendi işlerini görecek birine muhtaç bulunan bir puta, ağaca veya taşa dönüştürmüş olmasıdır. Bu, akılsızların ve delilerin yapacağı işten başka nedir ki?

11808. Metin

فكيف يجعل مثل هذا عظيما؟ أم كيف يفضل على خاتم الرسل وسيد ولد آدم ﷺ؟ ولكن الذين كفروا لا يعقلون.

Böyle biri nasıl büyük sayılabilir? Ya da elçilerin sonuncusu ve Âdemoğlunun efendisi sallallâhu aleyhi ve sellem'e nasıl üstün tutulabilir? Fakat inkâr edenler akletmezler.

11809. Metin

وفي هذه الآية تنبيه على حكمة الله تعالى في تفضيل الله بعض العباد على بعض في الدنيا {لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا} أي: ليسخر بعضهم بعضا، في الأعمال والحرف والصنائع.

Bu ayette, Yüce Allah'ın dünyada bazı kullarını diğerlerine üstün kılmasındaki hikmetine dikkat çekilmektedir: {لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا} “Birbirlerine iş gördürebilsinler diye”; yani işlerde, mesleklerde ve sanatlarda birbirlerinden istifade edip birbirlerine hizmet gördürsünler diye [böyle yapmıştır].

11810. Metin

فلو تساوى الناس في الغنى، ولم يحتج بعضهم إلى بعض، لتعطلت كثير من مصالحهم ومنافعهم.

Şayet insanlar zenginlikte eşit olsalardı ve hiçbiri diğerine muhtaç olmasaydı, onların pek çok maslahat ve menfaati aksayıp atıl kalırdı.

11811. Metin

وفيها دليل على أن نعمته الدينية خير من النعمة الدنيوية كما قال تعالى في الآية الأخرى: {قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ}

Ayrıca bu ayette, dinî nimetin dünyevî nimetten daha hayırlı olduğuna delil vardır. Nitekim Yüce [Allah] diğer ayette şöyle buyurmuştur: {قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ} “De ki: 'Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle, yalnızca bununla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.'”

11812. Metin

{٣٣-٣٥} {وَلَوْلا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ *} .

{٣٣-٣٥} {وَلَوْلا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ *} “(33-35) Eğer insanlar [küfürde birleşen] tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve üzerlerine çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.”

11813. Metin

يخبر تعالى بأن الدنيا لا تسوى عنده شيئا، وأنه لولا لطفه ورحمته بعباده، التي لا يقدم عليها شيئا، لوسَّع الدنيا على الذين كفروا توسيعا عظيما، ولجعل {لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ} أي: درجا من فضة {عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ} على سطوحهم.

Yüce [Allah], dünyanın Kendi katında hiçbir değerinin olmadığını ve şayet hiçbir şeyi önüne geçirmediği kullarına olan lütfu ve rahmeti olmasaydı, inkâr edenlere dünyayı alabildiğine genişleteceğini ve {لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فَضَّةٍ وَمَعَارِجَ} “evlerine gümüşten tavanlar ve merdivenler” yani gümüşten basamaklar yapacağını haber vermektedir ki {عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ} “üzerlerine çıkarlar”, [evlerinin] çatılarına çıkarlar.

11814. Metin

{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ * وَزُخْرُفًا وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ} .

{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ * وَزُخْرُفًا وَإِنْ كُلُّ ذَلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالآخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ} “Ve evlerine kapılar, üzerlerine yaslanacakları koltuklar * Ve altın yaldızlar, süsler yapardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici menfaatidir. Ahiret ise Rabbinin katında takva sahiplerinindir.”

11815. Metin

{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ} من فضة، ولجعل لهم {زخرفا}

{وَلِبُيُوتِهِمْ أَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِئُونَ} “Ve evlerine kapılar, üzerlerine yaslanacakları koltuklar” gümüşten [yapardık] ve onlar için {زخرفا} “süsler/altın ziynetler” [kılardık].

11816. Metin

أي: لزخرف لهم دنياهم بأنواع الزخارف، وأعطاهم ما يشتهون، ولكن منعه من ذلك رحمته بعباده خوفا عليهم من التسارع في الكفر وكثرة المعاصي بسبب حب الدنيا، ففي هذا دليل على أنه يمنع العباد بعض أمور الدنيا منعا عاما أو خاصا لمصالحهم، وأن الدنيا لا تزن عند الله جناح بعوضة، وأن كل هذه المذكورات متاع الحياة الدنيا، منغصة، مكدرة، فانية، وأن الآخرة عند الله تعالى خير للمتقين لربهم بامتثال أوامره واجتناب نواهيه، لأن نعيمها تام كامل من كل وجه، وفي الجنة ما تشتهيه الأنفس وتلذ الأعين، وهم فيها خالدون، فما أشد الفرق بين الدارين".

Yani onların dünyalarını türlü süslerle süsler ve canlarının çektiği her şeyi onlara verirdi. Fakat dünya sevgisi yüzünden küfre koşmalarından ve günahlarının çoğalmasından korkarak kullarına duyduğu merhamet O'nu bundan alıkoymuştur. Bunda, [Allah'ın] kulların maslahatları gereği genel veya özel olarak bazı dünya nimetlerini onlardan esirgediğine, dünyanın Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değer taşımadığına, zikredilen bütün bu şeylerin dünya hayatının huzursuzluk dolu, kederli ve fani geçici menfaati olduğuna ve ahiretin Yüce Allah katında emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınarak Rablerine karşı takvalı olanlar için daha hayırlı olduğuna delil vardır. Çünkü onun nimeti her bakımdan tam ve eksiksizdir; cennette nefislerin arzulayacağı, gözlerin lezzet alacağı her şey vardır ve onlar orada ebedî kalacaklardır. İki yurt arasındaki fark ne kadar da büyüktür!

11817. Metin

{٣٦-٣٩} {وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ * وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ * حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ * وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} .

{٣٦-٣٩} {وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ * وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ * حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ * وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} “(36-39) Kim Rahmân'ın zikrinden (öğüdünden/Kur'an'dan) yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz de o artık onun ayrılmaz yoldaşı olur. * Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar; onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. * Nihayet huzurumuza geldiğinde [yoldaşına]: 'Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) arası kadar mesafe olsaydı! Meğer ne kötü yoldaşmışsın!' der. * [Onlara denir ki]: 'Bugün [bu pişmanlık] size asla fayda vermez; çünkü zulmettiniz, artık azapta ortaksınız.'”

11818. Metin

يخبر تعالى عن عقوبته البليغة، لمن أعرض عن ذكره، فقال: {وَمَنْ يَعْشُ} أي: يعرض ويصد {عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ} الذي هو القرآن العظيم، الذي هو أعظم رحمة رحم بها الرحمن عباده، فمن قبلها، فقد قبل خير المواهب، وفاز بأعظم المطالب والرغائب، ومن أعرض عنها وردها، فقد خاب وخسر خسارة لا يسعد بعدها أبدا، وقيَّض له الرحمن شيطانا مريدا، يقارنه ويصاحبه، ويعده ويمنيه، ويؤزه إلى المعاصي أزا،

Yüce [Allah], Kendi zikrinden yüz çeviren kimseye vereceği şiddetli cezayı haber vererek şöyle buyurdu: {وَمَنْ يَعْشُ} “Kim görmezlikten gelip yüz çevirirse”; yani yüz çevirip uzaklaşırsa {عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمَنِ} “Rahmân'ın zikrinden”; Rahmân'ın kullarına merhamet ettiği en büyük rahmeti olan Yüce Kur'an'dan [yüz çevirirse]. Onu kabul eden kimse bağışların en hayırlısını kabul etmiş ve isteklerin en büyüğüne nail olmuştur. Kim de ondan yüz çevirip onu geri çevirirse hüsrana uğramış ve ardından bir daha asla mutlu olamayacağı bir kayba düşmüştür. Rahmân da ona, kendisinden ayrılmayıp yoldaşlık eden, ona vaatlerde bulunup kuruntular veren ve onu günahlara alabildiğine kışkırtan azgın bir şeytan musallat eder.

11819. Metin

{وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ} أي: الصراط المستقيم، والدين القويم. {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} بسبب تزيين الشيطان للباطل وتحسينه له، وإعراضهم عن الحق، فاجتمع هذا وهذا.

{وَإِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ} “Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar”; yani dosdoğru yoldan ve dosdoğru dinden [alıkoyarlar]. {وَيَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ} “Onlar ise kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar”; şeytanın batılı süsleyip güzel göstermesi ve kendilerinin de haktan yüz çevirmesi sebebiyle [böyle sanırlar]; böylece her iki durum bir araya gelmiş olur.

11820. Metin

فإن قيل: فهل لهذا من عذر، من حيث إنه ظن أنه مهتد، وليس كذلك؟

Eğer şöyle denilirse: Doğru yolda olduğunu zannettiği, oysa gerçekte öyle olmadığı halde bu kimse için bir mazeret var mıdır?

11821. Metin

قيل: لا عذر لهذا وأمثاله، الذين مصدر جهلهم الإعراض عن ذكر الله، مع تمكنهم على الاهتداء، فزهدوا في الهدى مع القدرة عليه، ورغبوا في الباطل، فالذنب ذنبهم، والجرم جرمهم.

Şöyle cevap verilir: Hidayete erme imkânına sahip oldukları halde cehaletlerinin kaynağı Allah'ın zikrinden yüz çevirmek olan bu kimse ve benzerleri için hiçbir mazeret yoktur. Zira güçleri yettiği halde hidayete sırt çevirmiş, bâtıla ise rağbet göstermişlerdir. Dolayısıyla günah onların günahı, cürüm de onların cürmüdür.

11822. Metin

فهذه حالة هذا المعرض عن ذكر الله في الدنيا، مع قرينه، وهو الضلال والغيّ، وانقلاب الحقائق.

İşte Allah'ın zikrinden yüz çeviren bu kimsenin dünyada yoldaşıyla birlikteki durumu budur; o da sapıklık, azgınlık ve hakikatlerin tersyüz olmasıdır.

11823. Metin

وأما حاله، إذا جاء ربه في الآخرة، فهو شر الأحوال، وهو: إظهار الندم والتحسر، والحزن الذي لا يجبر مصابه، والتبرِّي من قرينه، ولهذا قال تعالى: {حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ}

Ahirette Rabbinin huzuruna geldiğindeki durumu ise hallerin en kötüsüdür: Pişmanlık ve hasret göstermek, telafisi mümkün olmayan bir acı içinde kederlenmek ve yoldaşından uzak durmak [isteyecektir]. Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {حَتَّى إِذَا جَاءَنَا قَالَ يَا لَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ} “Nihayet huzurumuza geldiğinde [yoldaşına]: 'Keşke benimle senin aranda iki doğu arası kadar mesafe olsaydı! Meğer ne kötü yoldaşmışsın!' der.”

11824. Metin

كما في قوله تعالى: {وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلا لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلإنْسَانِ خَذُولا}

Nitekim Yüce [Allah]'ın şu buyruğunda olduğu gibi: {وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلا يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلانًا خَلِيلا لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلإنْسَانِ خَذُولا} “O gün zalim kimse ellerini ısırarak şöyle der: 'Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falancayı dost edinmeseydim! Andolsun ki bana geldikten sonra o beni Zikr'den (Kur'an'dan) saptırdı. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.'”

11825. Metin

وقوله تعالى: {وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} أي: ولا ينفعكم يوم القيامة اشتراككم في العذاب، أنتم وقرناؤكم وأخلاؤكم، وذلك لأنكم اشتركتم في الظلم، فاشتركتم في عقابه وعذابه.

Yüce [Allah]'ın şu buyruğuna gelince: {وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ إِذْ ظَلَمْتُمْ أَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} “[Onlara denir ki]: 'Bugün [bu pişmanlık] size asla fayda vermez; çünkü zulmettiniz, artık azapta ortaksınız.'”; yani kıyamet gününde sizin, yoldaşlarınızın ve dostlarınızın azapta ortak olmanız size hiçbir fayda sağlamaz. Çünkü zulümde ortak oldunuz, böylece onun cezasında ve azabında da ortak oldunuz.

11826. Metin

ولن ينفعكم أيضا، روح التسلي في المصيبة، فإن المصيبة إذا وقعت في الدنيا، واشترك فيها المعاقبون، هان عليهم بعض الهون، وتسلَّى بعضهم ببعض، وأما مصيبة الآخرة، فإنها جمعت كل عقاب، ما فيه أدنى راحة، حتى ولا هذه الراحة. نسألك يا ربنا العافية، وأن تريحنا برحمتك.

Ayrıca musibette teselli bulma hissi de size fayda vermeyecektir. Çünkü dünyada bir musibet meydana geldiğinde ve cezalandırılanlar bunda ortak olduğunda acıları bir nebze hafifler ve birbirleriyle teselli bulurlar. Ahiret musibeti ise içinde en ufak bir rahatlığın, hatta bu teselli rahatlığının dahi bulunmadığı bütün cezaları bir araya getirmiştir. Rabbimiz! Senden afiyet ve rahmetinle bizi rahata kavuşturmanı dileriz.

11827. Metin

{٤٠-٤٥} {أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ * فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ * أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ * فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ * وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} .

{٤٠-٤٥} {أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ * فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ * أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ * فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ * وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} “(40-45) Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin? * Biz seni alıp götürsek (vefat ettirsek) bile şüphesiz onlardan intikam alırız. * Yahut onlara vadettiğimiz azabı sana gösteririz; çünkü Biz onlara güç yetirecek kudretteyiz. * Sen sana vahyedilene sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerindesin. * Muhakkak ki bu [Kur'an], senin için de kavmin için de bir şereftir (öğüttür) ve yakında hesaba çekileceksiniz. * Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân'dan başka tapılacak ilahlar kılmış mıyız?”

11828. Metin

يقول تعالى لرسوله ﷺ، مسليا له عن امتناع المكذبين عن الاستجابة له، وأنهم لا خير فيهم، ولا فيهم زكاء يدعوهم إلى الهدى: {أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ} أي: الذين لا يسمعون {أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ} الذين لا يبصرون،

Yüce [Allah], yalanlayanların kendisine icabet etmeyişinden ötürü Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli ederek ve onlarda hiçbir hayrın bulunmadığını, kendilerini hidayete çağıracak bir temizlik ve erdemin olmadığını bildirerek şöyle buyurmaktadır: {أَفَأَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ} “Sağırlara sen mi işittireceksin”; yani duymayanlara, {أَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ} “yahut körleri sen mi doğru yola ileteceksin?”; görmeyenleri,

11829. Metin

أو تهدي {مَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} أي: بَيِّنٌ واضح، لعلمه بضلاله، ورضاه به.

Yahut hidayete mi erdireceksin {مَنْ كَانَ فِي ضَلالٍ مُبِينٍ} “apaçık bir sapıklık içinde olan kimseyi”; yani sapıklığını bilmesi ve ona razı olması sebebiyle apaçık ve besbelli [bir sapıklıkta olanı].

11830. Metin

فكما أن الأصم لا يسمع الأصوات، والأعمى لا يبصر، والضال ضلالا مبينا لا يهتدي، فهؤلاء قد فسدت فطرهم وعقولهم، بإعراضهم عن الذكر، واستحدثوا عقائد فاسدة، وصفات خبيثة، تمنعهم وتحول بينهم وبين الهدى، وتوجب لهم الازدياد من الردى، فهؤلاء لم يبق إلا عذابهم ونكالهم، إما في الدنيا، أو في الآخرة، ولهذا قال تعالى:

Sağırın sesleri işitmediği, körün görmediği ve apaçık bir sapıklığa düşenin doğru yolu bulamadığı gibi; bunlar da Zikr'den yüz çevirmeleri sebebiyle fıtratlarını ve akıllarını bozmuşlar, hidayete engel olan, hidayetle aralarına perde çeken ve helaklerini artıran bozuk inançlar ve habis sıfatlar edinmişlerdir. Bunlar için dünyada veya ahirette azap ve ibret verici cezadan başka bir şey kalmamıştır. Bu sebeple Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur:

11831. Metin

{فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ} أي: فإن ذهبنا بك قبل أن نريك ما نعدهم من العذاب، فاعلم بخبرنا الصادق أنا منهم منتقمون.

{فَإِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَإِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ} “Biz seni alıp götürsek (vefat ettirsek) bile şüphesiz onlardan intikam alırız”; yani onlara vadettiğimiz azabı sana göstermeden önce senin canını alsak dahi, doğru haberimizle bil ki Biz onlardan mutlaka intikam alacağız.

11832. Metin

{أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ} من العذاب {فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ} ولكن ذلك متوقف على اقتضاء الحكمة لتعجيله أو تأخيره، فهذه حالك وحال هؤلاء المكذبين.

{أَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ} “Yahut onlara vadettiğimiz azabı sana gösteririz”, {فَإِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ} “çünkü Biz onlara güç yetirecek kudretteyiz.” Fakat bu durum, hikmetin onu öne almayı veya ertelemeyi gerektirmesine bağlıdır. İşte senin durumun ve bu yalanlayanların durumu böyledir.

11833. Metin

وأما أنت {فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ} فعلا واتصافا، بما يأمر بالاتصاف به ودعوة إليه، وحرصا على تنفيذه في نفسك وفي غيرك. {إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} موصل إلى الله وإلى دار كرامته، وهذا مما يوجب عليك زيادة التمسك به والاهتداء إذا علمت أنه حق وعدل وصدق، تكون بانيا على أصل أصيل، إذا بنى غيرك على الشكوك والأوهام، والظلم والجور.

Sana gelince; {فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي أُوحِيَ إِلَيْكَ} “Sen sana vahyedilene sımsıkı sarıl”; fiilen uygulayarak, nitelenmeyi emrettiği vasıflarla bezenerek, ona davet ederek ve onu hem kendi nefsinde hem de başkalarında tatbik etmeye hırs göstererek [sarıl]. {إِنَّكَ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} “Şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerindesin”; Allah'a ve O'nun ikram yurduna ulaştıran [bir yol]. Bu durum, onun hak, adalet ve doğruluk olduğunu bildiğin takdirde ona daha fazla sarılmanı ve hidayete ermeni gerektirir; başkaları şüphelere, kuruntulara, zulüm ve haksızlığa dayanırken sen sağlam bir temele dayanmış olursun.

11834. Metin

{وَإِنَّهُ} أي: هذا القرآن الكريم {لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ} أي: فخر لكم، ومنقبة جليلة، ونعمة لا يقادر قدرها، ولا يعرف وصفها، ويذكركم أيضا ما فيه الخير الدنيوي والأخروي، ويحثكم عليه، ويذكركم الشر ويرهبكم عنه، {وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ} عنه، هل قمتم به فارتفعتم وانتفعتم، أم لم تقوموا به فيكون حجة عليكم، وكفرا منكم بهذه النعمة؟

{وَإِنَّهُ} “Muhakkak ki o”; yani bu Yüce Kur'an, {لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ} “senin için de kavmin için de bir şereftir (öğüttür)”; yani sizin için bir övünç, yüce bir meziyet ve kıymetine paha biçilemez, vasfı tam olarak anlatılamaz bir nimettir. Ayrıca size dünyevî ve uhrevî hayırları hatırlatır, sizi ona teşvik eder; kötülüğü hatırlatıp sizi ondan sakındırır. {وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ} “Ve yakında hesaba çekileceksiniz”; onunla amel edip yükseldiniz ve faydalandınız mı, yoksa onun gereklerini yerine getirmeyip de aleyhinize bir delil ve bu nimete karşı bir nankörlük mü oldu diye ondan sorguya çekileceksiniz.

11835. Metin

{وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} حتى يكون للمشركين نوع حجة، يتبعون فيها أحدا من الرسل، فإنك لو سألتهم واستخبرتهم عن أحوالهم، لم تجد أحدا منهم يدعو إلى اتخاذ إله آخر مع الله مع أن كل الرسل، من أولهم إلى آخرهم، يدعون إلى عبادة الله وحده لا شريك له. قال تعالى: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} وكل رسول بعثه الله، يقول لقومه: اعبدوا الله ما لكم من إله غيره، فدل هذا أن المشركين ليس لهم مستند في شركهم، لا من عقل صحيح، ولا نقل عن الرسل.

{وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} “Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân'dan başka tapılacak ilahlar kılmış mıyız?”; ta ki müşriklerin, peygamberlerden birine dayanarak öne sürebilecekleri bir tür delilleri var mıdır [görülsün]. Şayet sen onlara sorsan ve durumlarını araştırsan, hiçbirinin Allah ile birlikte başka bir ilah edinmeye çağırdığını bulamazsın; bilakis ilklerinden sonuncularına kadar bütün elçiler yalnızca tek ve ortaksız olan Allah'a ibadet etmeye çağırmışlardır. Nitekim Yüce [Allah] şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولا أَنِ اُعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ} “Andolsun ki Biz her ümmete: 'Allah'a ibadet edin ve tâğuttan sakının' diye bir elçi gönderdik.” Allah'ın gönderdiği her peygamber kavmine: “Allah'a ibadet edin; sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur” demiştir. Bu da göstermektedir ki müşriklerin şirkleri hususunda ne sahih bir akla ne de elçilerden gelen bir nakle dayanan hiçbir dayanakları yoktur.

11836. Metin

{٤٦-٥٦} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ} . إلى آخر القصة. (١)

{٤٦-٥٦} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ} “(46-56) Andolsun Biz Mûsâ'yı ayetlerimizle Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik.” Kıssanın sonuna kadar. (1)

11837. Metin

لما قال تعالى: {وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} بين تعالى حال موسى ودعوته، التي هي أشهر ما يكون من دعوات الرسل، ولأن الله تعالى أكثر من ذكرها في كتابه، فذكر حاله مع فرعون، فقال: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا} التي دلت دلالة قاطعة على صحة ما جاء به، كالعصا، والحية، وإرسال الجراد، والقمل، إلى آخر الآيات.

Yüce [Allah]: {وَاسْأَلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمَنِ آلِهَةً يُعْبَدُونَ} “Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahmân'dan başka tapılacak ilahlar kılmış mıyız?” buyurduğunda; peygamberlerin davetleri arasında en meşhuru olması ve Yüce Allah'ın Kitabında onu çokça zikretmesi sebebiyle Mûsâ'nın durumunu ve davetini açıkladı. Firavun ile olan durumunu zikrederek şöyle buyurdu: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا} “Andolsun Biz Mûsâ'yı ayetlerimizle gönderdik”; asa, yılan, çekirge ve bit gönderilmesi gibi getirdiği şeyin doğruluğuna kesin delalet eden mucizelerle diğer ayetlere kadar [gönderdik].

11838. Metin

{إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} فدعاهم إلى الإقرار بربهم، ونهاهم عن عبادة ما سواه.

{إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَقَالَ إِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ} “Firavun'a ve onun ileri gelenlerine [gönderdik]; o da: 'Şüphesiz ben alemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi.” Böylece onları Rablerini ikrar etmeye davet etti ve O'ndan başkasına ibadet etmekten nehyetti.

11839. Metin

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِآيَاتِنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ} أي: ردوها وأنكروها، واستهزأوا بها، ظلما وعلوا، فلم يكن لقصور بالآيات، وعدم وضوح فيها، ولهذا قال:

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِآيَاتِنَا إِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ} “Onlara mucizelerimizle gelince bir de baktın ki onlar bunlarla alay edip gülüyorlar!”1 Yani haksızlık ve büyüklük taslama sebebiyle onları reddettiler, inkâr ettiler ve onlarla alay ettiler. [Bu inkârları], mucizelerdeki bir yetersizlikten veya onlardaki kapalılıktan/anlaşılmazlıktan ötürü değildi. Bundan dolayı [Allah Teâlâ] şöyle buyurdu:

11840. Metin

{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَةٍ إِلا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا}

{وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ آيَةٍ إِلا هِيَ أَكْبَرُ مِنْ أُخْتِهَا} “Onlara gösterdiğimiz hiçbir mucize/ayet yoktu ki diğerinden daha büyük olmasın.”

11841. Metin

أي: الآية المتأخرة أعظم من السابقة، {وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ} كالجراد، والقمل، والضفادع، والدم، آيات مفصلات. {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} إلى الإسلام، ويذعنون له، ليزول شركهم وشرهم.

Yani sonraki mucize öncekinden daha büyüktü. {وَأَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ} “Ve onları azapla yakaladık”; çekirge, bit, kurbağalar ve kan gibi apaçık mucizelerle [yakaladık], {لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “umulur ki dönerler”; İslâm'a dönerler ve ona boyun eğerler de şirkleri ve kötülükleri ortadan kalkar diye [bunu yaptık].

11842. Metin

{وَقَالُوا} عندما نزل عليهم العذاب: {يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ} يعنون موسى ﵇، وهذا، إما من باب التهكم به، وإما أن يكون هذا الخطاب عندهم مدحا، فتضرعوا إليه بأن خاطبوه بما يخاطبون به من يزعمون أنهم علماؤهم، وهم السحرة، فقالوا: {يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ} أي: بما خصك الله به، وفضلك به، من الفضائل والمناقب، أن يكشف عنا العذاب {إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ} إن كشف الله عنا ذلك.

{وَقَالُوا} “Ve dediler ki”; üzerlerine azap indiğinde: {يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ} “'Ey büyücü!'”; Mûsâ aleyhisselâm'ı kastediyorlardı. Bu hitap ya onunla alay etme kabilindendi ya da onların nezdinde bir övgüydü; dolayısıyla âlimleri olduğunu iddia ettikleri büyücülere hitap ettikleri gibi ona hitap ederek yalvardılar ve şöyle dediler: {يَا أَيُّهَا السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ} “'Ey büyücü! Sana verdiği ahit hürmetine bizim için Rabbine dua et'”; yani Allah'ın sana lütfettiği ve seni üstün kıldığı meziyet ve faziletler hürmetine [dua et ki] azabı bizden kaldırsın; {إِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ} “'şüphesiz biz doğru yola gireceğiz'”; şayet Allah bunu bizden kaldırırsa [doğru yolu buluruz].

11843. Metin

{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ} أي: لم يفوا بما قالوا، بل غدروا، واستمروا على كفرهم. وهذا كقوله تعالى: {فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُفَصَّلاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ}

{فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ} “Fakat Biz onlardan azabı kaldırdığımızda hemen sözlerinden dönüverdiler”; yani söylediklerine vefa göstermediler, aksine ahitlerini bozdular ve inkârlarına devam ettiler. Bu, Yüce [Allah]'ın şu buyruğu gibidir: {فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُفَصَّلاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَى أَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ} “Biz de onlara açık açık mucizeler olarak tufan, çekirge, bit, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve suçlu bir topluluk oldular. Üzerlerine azap çökünce: 'Ey Mûsâ! Sana verdiği ahit hürmetine bizim için Rabbine dua et; eğer azabı üzerimizden kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve İsrâiloğullarını kesinlikle seninle göndereceğiz' dediler. Ulaşacakları bir süreye kadar onlardan azabı kaldırdığımızda ise hemen sözlerinden döndüler.”

11844. Metin

{وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ} مستعليا بباطله، قد غره ملكه، وأطغاه ماله وجنوده: {يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ} أي: ألست المالك لذلك، المتصرف فيه، {وَهَذِهِ الأنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي} أي: الأنهار المنسحبة من النيل، في وسط القصور والبساتين. {أَفَلا تُبْصِرُونَ} هذا الملك الطويل العريض، وهذا من جهله البليغ، حيث افتخر بأمر خارج عن ذاته، ولم يفخر بأوصاف حميدة، ولا أفعال سديدة.

{وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ} “Firavun kavmine seslenip dedi ki”; mülkü kendisini aldatmış, malı ve orduları onu azdırmış halde batılıyla böbürlenerek: {يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ} “'Ey kavmim! Mısır mülkü (hükümranlığı) benim değil mi?'”; yani ona sahip olan ve onda dilediği gibi tasarruf eden ben değil miyim? {وَهَذِهِ الأنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي} “'Ve şu nehirler benim altımdan akmıyor mu?'”; yani Nil'den sarayların ve bahçelerin ortasına doğru akan ırmaklar [benim altımdan akmıyor mu?]. {أَفَلا تُبْصِرُونَ} “'Hâlâ görmüyor musunuz?'” bu uçsuz bucaksız hâkimiyeti? Bu, onun aşırı cehaletindendir; zira kendi zatının dışındaki bir şeyle övünmüş, övgüye değer sıfatlarla ve doğru dürüst amellerle övünmemiştir.

11845. Metin

{أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ} يعني -قبحه الله- بالمهين، موسى بن عمران، كليم الرحمن، الوجيه عند الله، أي: أنا العزيز، وهو الذليل المهان المحتقر، فأينا خير؟ {و} مع هذا فـ {لا يَكَادُ يُبِينُ} عما في ضميره بالكلام، لأنه ليس بفصيح اللسان، وهذا ليس من العيوب في شيء، إذا كان يبين ما في قلبه، ولو كان ثقيلا عليه الكلام.

{أَمْ أَنَا خَيْرٌ مِنْ هَذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ} “'Yoksa ben, şu aşağılık kimseden daha hayırlı değil miyim?'”; -Allah onu kahretsin- aşağılık demekle Rahmân'ın kelîmi ve Allah katında pek muteber olan İmrân oğlu Mûsâ'yı kastediyordu; yani ben güçlüyüm, o ise zelil, hakir ve aşağılanmıştır; hangimiz daha hayırlıyız? {و} “Ve” bununla birlikte {لا يَكَادُ يُبِينُ} “derdini neredeyse açıkça anlatamıyor”; konuşurken içindekini ifade edemiyor, çünkü dili akıcı değildir [demek istedi]. Oysa söz söylerken dili ağır olsa bile kişi kalbindekini açıklayabiliyorsa bu hiçbir şekilde kusur sayılmaz.

11846. Metin

ثم قال فرعون: {فَلَوْلا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ} أي: فهلا كان موسى بهذه الحالة، أن يكون مزينا مجملا بالحلي والأساور؟ {أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ} يعاونونه على دعوته، ويؤيدونه على قوله.

Sonra Firavun şöyle dedi: {فَلَوْلا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ} “'Ona altın bilezikler takılmalı değil miydi?'”; yani Mûsâ bu durumda olmalı, süslerle ve bileziklerle bezenip süslenmeli değil miydi? {أَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلائِكَةُ مُقْتَرِنِينَ} “'Yahut onunla birlikte peş peşe melekler gelmeli değil miydi?'”; davetinde ona yardım eden ve sözünü destekleyen [melekler gelmeli değil miydi?].

11847. Metin

{فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ} أي: استخف عقولهم بما أبدى لهم من هذه الشبه، التي لا تسمن ولا تغني من جوع، ولا حقيقة تحتها، وليست دليلا على حق ولا على باطل، ولا تروج إلا على ضعفاء العقول.

{فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ} “Böylece kavmini aldattı (küçümsedi), onlar da ona itaat ettiler”; yani ne doyuran ne de açlığı gideren, altında hiçbir gerçek yatmayan, hakka da batıla da delil teşkil etmeyen ve ancak zayıf akıllılara tesir edebilen bu şüpheleri öne sürerek onların akıllarını hafife aldı.

11848. Metin

فأي دليل يدل على أن فرعون محق، لكون ملك مصر له، وأنهاره تجري من تحته؟

Mısır mülkünün kendisine ait olması ve nehirlerin altından akması, Firavun'un haklı olduğuna dair nasıl bir delil olabilir ki?

11849. Metin

وأي دليل يدل على بطلان ما جاء به موسى لقلة أتباعه، وثقل لسانه، وعدم تحلية الله له، ولكنه لقي ملأ لا معقول عندهم، فمهما قال اتبعوه، من حق وباطل. {إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} فبسبب فسقهم، قيض لهم فرعون، يزين لهم الشرك والشر.

Takipçilerinin azlığı, dilinin ağırlığı ve Allah'ın onu süslerle bezememiş olması, Mûsâ'nın getirdiğinin bâtıl olduğuna dair nasıl bir delil olabilir ki? Fakat o, aklı kıt bir toplulukla karşılaştı; öyle ki hak olsun bâtıl olsun ne söylese ona uydular. {إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ} “Şüphesiz onlar yoldan çıkmış (fâsık) bir topluluktu.” Fıskları sebebiyle Yüce Allah onlara, kendilerine şirki ve kötülüğü süsleyen Firavun'u musallat etti.

11850. Metin

{فَلَمَّا آسَفُونَا} أي: أغضبونا بأفعالهم {انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلا لِلآخِرِينَ} ليعتبر بهم المعتبرون، ويتعظ بأحوالهم المتعظون.

{فَلَمَّا آسَفُونَا} “Vaktaki Bizi gazaplandırdılar”; yani yaptıklarıyla Bizi öfkelendirdiler, {انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ أَجْمَعِينَ فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلا لِلآخِرِينَ} “Biz de onlardan intikam aldık ve hepsini birden suda boğduk. Onları sonradan gelenler için bir öncü ve ibret vesilesi kıldık”; ta ki ibret alanlar onlardan ibret alsın ve öğüt alanlar onların hallerinden ders çıkarsın.

11851. Metin

{٥٧-٦٥} {وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ * وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلا جَدَلا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ * إِنْ هُوَ إِلا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ * وَلَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلائِكَةً فِي الأرْضِ يَخْلُفُونَ *} .

{٥٧-٦٥} {وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلا إِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ * وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ إِلا جَدَلا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ * إِنْ هُوَ إِلا عَبْدٌ أَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلا لِبَنِي إِسْرَائِيلَ * وَلَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلائِكَةً فِي الأرْضِ يَخْلُفُونَ *} “(57-65) Meryem oğlu [Îsâ] bir misal olarak anlatılınca, senin kavmin hemen bundan dolayı [sevinçle] bağrışmaya başladı. * Ve dediler ki: 'Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?' Bunu sana sırf tartışmak için bir misal olarak getirdiler. Doğrusu onlar kavgacı/düşman bir topluluktur. * O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrâiloğullarına örnek kıldığımız bir kuldur. * Eğer dileseydik, sizden yeryüzünde yerinize geçecek melekler var ederdik.”

11852. Metin

يقول تعالى: {وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلا} أي: نهي عن عبادته، وجعلت عبادته بمنزلة عبادة الأصنام والأنداد. {إِذَا قَوْمُكَ} المكذبون لك {مِنْهُ} أي: من أجل هذا المثل المضروب، {يَصِدُّونَ} أي: يستلجون في خصومتهم لك، ويصيحون، ويزعمون أنهم قد غلبوا في حجتهم، وأفلجوا.

Yüce [Allah] şöyle buyurmaktadır: {وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلا} “Meryem oğlu bir misal olarak getirilince”; yani ona ibadet edilmesi yasaklanıp ona ibadet etmek putlara ve sahte ilahlara ibadet etmek konumunda tutulunca, {إِذَا قَوْمُكَ} “senin kavmin hemen”; seni yalanlayan kavmin, {مِنْهُ} “bundan dolayı”; yani verilen bu misal sebebiyle, {يَصِدُّونَ} “bağrışıp dururlar”; seninle tartışmalarında inatlaşır, bağrışır ve delilleriyle üstün gelip galip çıktıklarını iddia ederler.

11853. Metin

{وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ} يعني: عيسى، حيث نهي عن عبادة الجميع، وشورك بينهم بالوعيد على من عبدهم، ونزل أيضا قوله تعالى: {إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ}

{وَقَالُوا أَآلِهَتُنَا خَيْرٌ أَمْ هُوَ} “Ve dediler ki: 'Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?'”; yani Îsâ mı [daha hayırlı]? Çünkü hepsine tapmak yasaklanmış ve onlara tapanlara yönelik tehdit konusunda hepsi ortak tutulmuştu. Ayrıca Yüce [Allah]'ın şu buyruğu da inmişti: {إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ} “Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennem yakıtısınız; siz oraya gireceksiniz.”

11854. Metin

ووجه حجتهم الظالمة، أنهم قالوا: قد تقرر عندنا وعندك يا محمد، أن عيسى من عباد الله المقربين، الذين لهم العاقبة الحسنة، فلم سويت بينه وبينها في النهي عن عبادة الجميع؟ فلولا أن حجتك باطلة لم تتناقض.

Onların haksız delillerinin dayanağı şöyle demeleriydi: Ey Muhammed! Hem bizim hem de senin katında sabit olmuştur ki Îsâ, akıbeti güzel olan Allah'ın mukarreb (yakın) kullarındandır. O halde hepsine ibadeti yasaklama konusunda onunla putlar arasını niçin eşit tuttun? Şayet senin delilin bâtıl olmasaydı birbiriyle çelişmezdi!

11855. Metin

ولم قلت: {إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ} وهذا اللفظ بزعمهم، يعم الأصنام، وعيسى، فهل هذا إلا تناقض؟ وتناقض الحجة دليل على بطلانها، هذا أنهى ما يقررون به هذه الشبهة [الذي] (١) فرحوا بها واستبشروا، وجعلوا يصدون ويتباشرون.

Niçin şöyle dedin: {إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ} “Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennem yakıtısınız; siz oraya gireceksiniz.” Kendi iddialarına göre bu lafız hem putları hem de Îsâ'yı kapsamaktadır. Peki bu bir çelişki değil midir? Delilin çelişkili olması ise onun bâtıl olduğuna delildir. İşte sevinip müjdelendikleri, bağrışıp birbirlerini tebrik ettikleri bu şüpheyi sağlamlaştırmak için öne sürdükleri en son nokta budur.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.