2295. Metin
وهي مدنية
Medenîdir.
2296. Metin
{١} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالأرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} .
{1} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالا كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالأرْحَامَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden pek çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının! Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının! Şüphesiz Allah üzerinizde hakkıyla gözetleyicidir.”
2297. Metin
افتتح تعالى هذه السورة بالأمر بتقواه، والحث على عبادته، والأمر بصلة الأرحام، والحث على ذلك.
Allah Teâlâ bu sûreye Kendisinden sakınmayı emrederek, kulluğuna teşvik ederek, sıla-i rahmi emrederek ve buna teşvik ederek başlamıştır.
2298. Metin
وبيَّن السبب الداعي الموجب لكل من ذلك، وأن الموجب لتقواه أن {رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ} ورزقكم، ورباكم بنعمه العظيمة، التي من جملتها خلقكم {مِن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا} ليناسبها، فيسكن إليها، وتتم بذلك النعمة، ويحصل به السرور، وكذلك من الموجب الداعي لتقواه تساؤلكم به وتعظيمكم، حتى إنكم إذا أردتم قضاء حاجاتكم ومآربكم، توسلتم بها بالسؤال بالله. فيقول من يريد ذلك لغيره: أسألك بالله أن تفعل الأمر الفلاني؛ لعلمه بما قام في قلبه من تعظيم الله الداعي أن لا يرد من سأله بالله، فكما عظمتموه بذلك فلتعظموه بعبادته وتقواه.
Bunların her birini gerektiren ve çağıran sebebi beyan etmiştir. O'ndan sakınmayı gerektiren husus; O'nun {رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ} “sizi yaratan,” rızıklandıran ve büyük nimetleriyle terbiye edip yetiştiren Rabbiniz olmasıdır. Bu nimetlerin başında da sizi {مِن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا} “tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini var eden” olması gelir; ta ki ona denk olsun, onunla huzur bulsun, böylece nimet tamamlansın ve sevinç hasıl olsun... Aynı şekilde O'ndan sakınmayı gerektiren bir diğer sebep; O'nun adıyla birbirinizden dilekte bulunmanız ve O'nu tazim etmenizdir. Öyle ki ihtiyaç ve maksatlarınızı gidermek istediğinizde Allah adına istemek suretiyle buna tevessül edersiniz: Bir kimse başkasına: “Allah aşkına (Allah adına) senden falan işi yapmanı istiyorum” der; çünkü onun kalbinde Allah'ı tazim duygusunun bulunduğunu ve bunun da Allah adına isteyen kimseyi geri çevirmemeyi gerektirdiğini bilir. O halde O'nu bununla tazim ettiğiniz gibi, O'na ibadet ve takva ile de tazim ediniz!
2299. Metin
وكذلك الإخبار بأنه رقيب، أي: مطلع على العباد في حال حركاتهم وسكونهم، وسرهم وعلنهم، وجميع أحوالهم، مراقبا لهم فيها مما يوجب مراقبته، وشدة الحياء منه، بلزوم تقواه.
Aynı şekilde O'nun “Rakîb” olduğunu, yani hareket ve sükûn hallerinde, gizli ve açıklarında ve bütün durumlarında kullarını gözetleyip haberdar olduğunu bildirmesi; O'nu murakabe etmeyi, O'ndan sakınmaya sarılarak O'ndan çokça hayâ etmeyi gerektirir.
2300. Metin
وفي الإخبار بأنه خلقهم من نفس واحدة، وأنه بثهم في أقطار الأرض، مع رجوعهم إلى أصل واحد -ليعطف بعضهم على بعض، ويرقق بعضهم على بعض. وقرن الأمر بتقواه بالأمر ببر الأرحام والنهي عن قطيعتها، ليؤكد هذا الحق، وأنه كما يلزم القيام بحق الله، كذلك يجب القيام بحقوق الخلق، خصوصا الأقربين منهم، بل القيام بحقوقهم هو من حق الله الذي أمر به.
Onları tek bir nefisten yarattığını, aynı köke dayanmalarına rağmen onları yeryüzünün dört bir yanına yaydığını haber vermesi; birbirlerine şefkat göstermeleri ve birbirlerine merhametle yaklaşmaları içindir. Bu hakkı pekiştirmek için Kendisinden sakınma emrini akrabaya iyilik etme emri ve sıla-i rahmi kesme yasağı ile birlikte zikretmiştir: Böylece Allah'ın hakkını yerine getirmek gerektiği gibi yaratılmışların, bilhassa da en yakın akrabaların haklarını yerine getirmenin de vacip olduğu; hatta onların haklarını yerine getirmenin bizzat Allah'ın emrettiği O'nun hakkından olduğu vurgulanmıştır.
2301. Metin
وتأمل كيف افتتح هذه السورة بالأمر بالتقوى، وصلة الأرحام والأزواج عموما، ثم بعد ذلك فصل هذه الأمور أتم تفصيل، من أول السورة إلى آخرها. فكأنها مبنية على هذه الأمور المذكورة، مفصلة لما أجمل منها، موضحة لما أبهم.
Bu sûreye genel olarak takva, akrabalık ve eşler arasındaki hakları emrederek nasıl başladığına, ardından sûrenin başından sonuna kadar bu meseleleri en mükemmel şekilde nasıl detaylandırdığına dikkat et! Sanki sûre zikredilen bu esaslar üzerine bina edilmiş; onlardan özet olanları detaylandırmış ve kapalı olanları açıklamıştır.
2302. Metin
وفي قوله: {وخلق مِنْهَا زَوْجَهَا} تنبيه على مراعاة حق الأزواج والزوجات والقيام به، لكون الزوجات مخلوقات من الأزواج، فبينهم وبينهن أقرب نسب وأشد اتصال، وأقرب ١ علاقة.
[Allah Teâlâ'nın]: {وخلق مِنْهَا زَوْجَهَا} “ondan da eşini yarattı” buyruğunda; eşlerin karşılıklı haklarını gözetmeye ve bunları yerine getirmeye bir dikkat çekme vardır. Zira kadınlar erkeklerden yaratılmıştır; dolayısıyla aralarında en yakın nesep bağı, en kuvvetli irtibat ve en yakın 1 ilişki bulunmaktadır.
2303. Metin
{٢} {وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا} .
{2} {وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا} “Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helali haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin! Şüphesiz bu büyük bir günahtır.”
2304. Metin
وقوله تعالى: {وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ ولا تتبدلوا الخبيث بالطيب ولا تأكلوا أموالهم إلى أموالكم إنه كان حوبا كبيرا} هذا أول ما أوصى به من حقوق الخلق في هذه السورة. وهم اليتامى الذين فقدوا آباءهم الكافلين (١) لهم، وهم صغار ضعاف لا يقومون بمصالحهم.
Allah Teâlâ'nın: {وَآتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ ولا تتبدلوا الخبيث بالطيب ولا تأكلوا أموالهم إلى أموالكم إنه كان حوبا كبيرا} “Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin! Şüphesiz bu büyük bir günahtır” buyruğu; bu sûrede yaratılmışların haklarına dair yapılan ilk tavsiyedir. Yetimler; kendi maslahatlarını gözetemeyecek kadar küçük ve zayıfken kendilerine kol kanat geren babalarını kaybetmiş olan kimselerdir (1).
2305. Metin
فأمر الرءوف الرحيم عباده أن يحسنوا إليهم، وأن لا يقربوا أموالهم إلا بالتي هي أحسن، وأن يؤتوهم أموالهم إذا بلغوا ورشدوا، كاملة موفرة، وأن لا {تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ} الذي هو أكل مال اليتيم بغير حق. {بِالطَّيِّبِ} وهو الحلال الذي ما فيه حرج ولا تبعة. {وَلا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ} أي: مع أموالكم، ففيه تنبيه لقبح أكل مالهم بهذه الحالة، التي قد استغنى بها الإنسان بما جعل الله له من الرزق في ماله. فمن تجرأ على هذه الحالة، فقد أتى {حُوبًا كَبِيرًا} أي: إثمًا عظيمًا، ووزرًا جسيمًا.
Rauf ve Rahîm olan Allah kullarına yetimlere iyilik etmelerini, mallarına ancak en güzel şekilde yaklaşmalarını, büluğ ve rüşd çağına erdiklerinde mallarını eksiksiz ve tastamam olarak kendilerine vermelerini emretmiştir. Ayrıca: {تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ} “Pisi değiştirmeyin;” yani yetimin malını haksız yere yemeyi {بِالطَّيِّبِ} “temiz olanla;” yani hiçbir günah ve sorumluluk bulunmayan helal rızıkla değiştirmeyin buyurmuştur. {وَلا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ} “Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin;” yani kendi mallarınızla birlikte... Bunda insanın Allah'ın kendi malında takdir ettiği rızıkla yetinip zenginleştiği bir haldeyken yetimin malını yemesinin çirkinliğine bir dikkat çekme vardır. Kim bu duruma cüret ederse {حُوبًا كَبِيرًا} “büyük bir günah” yani büyük bir vebal ve pek ağır bir günah işlemiş olur.
2306. Metin
ومن استبدال الخبيث بالطيب أن يأخذ الولي من مال اليتيم النفيس، ويجعل بدله من ماله الخسيس. وفيه الولاية على اليتيم، لأن مِنْ لازم إيتاء اليتيم ماله، ثبوت ولاية المؤتي على ماله.
Temiz olanı pis olanla değiştirmekten biri de; velinin, yetimin malından değerli olanını alıp yerine kendi malından değersiz olanını koymasıdır. Bu [ayette] yetim üzerinde velayet hakkının bulunduğuna [delil] vardır; zira yetime malının verilmesinin gereği, [malı] verenin onun malı üzerinde velayet yetkisinin sabit olmasıdır.
2307. Metin
وفيه الأمر بإصلاح مال اليتيم، لأن تمام إيتائه ماله حفظه والقيام به بما يصلحه وينميه وعدم تعريضه للمخاوف والأخطار.
Ayrıca yetimin malını ıslah etme emri vardır; zira ona malını eksiksiz vermenin kemali; onu korumak, ıslah edip nemalandıracak şekilde idare etmek ve korku ve tehlikelere maruz bırakmamakla olur.
2308. Metin
{٣، ٤} {وَإِنْ خِفْتُمْ أَلا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلا تَعُولُوا * وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا} .
{3, 4} {وَإِنْ خِفْتُمْ أَلا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلا تَعُولُوا * وَآتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا} “Eğer [velayetiniz altındaki] yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, size helal ve hoş gelen [başka] kadınlardan ikişer, üçer ve dörder nikâhlayın. Şayet adalet sağlayamayacağınızdan korkarsanız bir taneyle yahut elinizin altında bulunan cariyelerle [yetinin]. Bu, haksızlık etmemenize en yakın olanıdır. Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla (bir hibe/hak olarak) verin. Eğer onlar kendi istekleriyle ondan bir kısmını size bağışlarlarsa, onu afiyetle ve rahatça yiyin!”
2309. Metin
أي: وإن خفتم ألا تعدلوا في يتامى النساء اللاتي تحت حجوركم وولايتكم وخفتم أن لا تقوموا بحقهن لعدم محبتكم إياهن، فاعدلوا إلى غيرهن، وانكحوا {مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء} أي: ما وقع عليهن اختياركم من ذوات الدين، والمال، والجمال، والحسب، والنسب، وغير ذلك من الصفات الداعية لنكاحهن، فاختاروا على نظركم، ومن أحسن ما يختار من ذلك صفة الدين كما قال النبي ﷺ: "تنكح المرأة لأربع لمالها ولجمالها ولحسبها ولدينها فاظفر بذات الدين تَرِبَتْ يمينك"
Yani himayeniz ve velayetiniz altındaki yetim kadınlar hakkında adaleti gözetemeyeceğinizden ve onları sevmediğiniz için haklarını yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, başkalarına yönelin ve {مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء} “size hoş gelen kadınlardan nikâhlayın;” yani dindarlık, mal, güzellik, hasep, nesep ve evliliğe sevk eden diğer vasıflardan tercihinize uygun düşenleri... Kendi değerlendirmenize göre seçin; bu vasıflar arasında seçilecek en güzel vasıf ise dindarlıktır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Kadınla dört şeyi için evlenilir: Malı, güzelliği, asaleti ve dindarlığı... Sen dindar olanı seç ki elin bereket bulsun!” buyurmuştur.
2310. Metin
وفي هذه الآية - أنه ينبغي للإنسان أن يختار قبل النكاح، بل وقد أباح له الشارع النظر إلى مَنْ يريد تزوجها ليكون على بصيرة من أمره. ثم ذكر العدد الذي أباحه من النساء فقال: {مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ} أي: مَنْ أحب أن يأخذ اثنتين فليفعل، أو ثلاثا فليفعل، أو أربعا فليفعل، ولا يزيد عليها، لأن الآية سيقت لبيان الامتنان، فلا يجوز الزيادة على غير ما سمى الله تعالى إجماعا.
Bu ayette insanın evlilikten önce seçim yapması gerektiğine, hatta işini basiretle yürütsün diye Şâri'in evlenmek istediği kadına bakmayı mübah kıldığına delil vardır. Sonra kadınlardan mübah kıldığı sayıyı zikrederek şöyle buyurmuştur: {مَثْنَى وَثُلاثَ وَرُبَاعَ} “İkişer, üçer ve dörder...” Yani kim iki tane almak isterse alsın, üç almak isterse alsın veya dört almak isterse alsın; dörtten fazlasını artıramaz. Çünkü bu ayet minneti/nimeti beyan etmek üzere sevk edilmiştir; dolayısıyla icma ile Allah Teâlâ'nın ismen belirlediğinin üzerine çıkmak caiz değildir.
2311. Metin
وذلك لأن الرجل قد لا تندفع شهوته بالواحدة، فأبيح له واحدة بعد واحدة، حتى يبلغ أربعا، لأن في الأربع غنية لكل أحد، إلا ما ندر، ومع هذا فإنما يباح له ذلك إذا أمن على نفسه الجور والظلم، ووثق بالقيام بحقوقهن.
Zira erkeğin şehveti tek kadınla dinmeyebilir; bu yüzden dörde ulaşana kadar birbiri ardınca evlenmesi mübah kılınmıştır. Çünkü nadir durumlar müstesna, dört kadında herkes için bir yetinme vardır. Bununla birlikte bu durum ancak nefsinin haksızlık ve zulüm yapmayacağından emin olması ve onların haklarını yerine getireceğine güvenmesi halinde mübah kılınmıştır.
2312. Metin
فإن خاف شيئا من هذا فليقتصر على واحدة، أو على ملك يمينه. فإنه لا يجب عليه القسم في ملك اليمين {ذَلِك} أي: الاقتصار على واحدة أو ما ملكت اليمين {أَدْنَى أَلا تَعُولُوا} أي: تظلموا.
Şayet bunlardan birinden korkarsa tek bir kadınla yahut cariyeleriyle yetinsin; zira cariyeler arasında geceleme taksimi (kasm) vacip değildir. {ذَلِك} “Bu;” yani bir taneyle yahut cariyelerle yetinmek, {أَدْنَى أَلا تَعُولُوا} “haksızlık etmemenize en yakın olanıdır;” yani zulmetmemenize...
2313. Metin
وفي هذا أن تعرض العبد للأمر الذي يخاف منه الجور والظلم، وعدم القيام بالواجب -ولو كان مباحًا- أنه لا ينبغي له أن يتعرض له، بل يلزم السعة والعافية، فإن العافية خير ما أعطي العبد.
Bunda; mübah bile olsa kulun haksızlık, zulüm ve vacibi yerine getirememe korkusu duyduğu bir işe girişmesinin uygun olmadığına, bilakis genişlik ve afiyete sarılması gerektiğine delil vardır; zira afiyet kula verilen şeylerin en hayırlısıdır.
2314. Metin
ولما كان كثير من الناس يظلمون النساء ويهضمونهن حقوقهن، خصوصا الصداق الذي يكون شيئا كثيرًا، ودفعة واحدة، يشق دفعه للزوجة، أمرهم وحثهم على إيتاء النساء {صَدُقَاتِهِنَّ} أي: مهورهن {نِحْلَةً} أي: عن طيب نفس، وحال طمأنينة، فلا تمطلوهن أو تبخسوا منه شيئا. وفيه: أن المهر يدفع إلى المرأة إذا كانت مكلفة، وأنها تملكه بالعقد، لأنه أضافه إليها، والإضافة تقتضي التمليك.
Pek çok insan kadınlara zulmedip haklarını gasbettiği ve özellikle mehir çok miktarda olup tek seferde ödenmesi kocaya ağır geldiği için; kadınlara {صَدُقَاتِهِنَّ} “mehirlerini” {نِحْلَةً} “gönül hoşluğuyla” ve iç huzuruyla vermelerini emredip teşvik etmiştir. O halde onları oyalamayın ve mehirden hiçbir şeyi eksiltmeyin! Ayette mükellef olması halinde mehrin kadına verileceğine ve nikâh akdiyle kadının mehre malik olacağına delil vardır; zira Allah mehri kadına izafe etmiştir ve izafe mülkiyeti iktiza eder.
2315. Metin
{فَإِنْ طِبْنَ لَكُم عَنْ شَيْءٍ مِّنْهُ} أي: من الصداق {نَفْسًا} بأن سمحن لكم عن رضا واختيار بإسقاط شيء منه، أو تأخيره أو المعاوضة عنه. {فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا} أي: لا حرج عليكم في ذلك ولا تبعة.
{فَإِنْ طِبْنَ لَكُم عَنْ شَيْءٍ مِّنْهُ} “Eğer onlar ondan bir kısmını;” yani mehirden bir kısmını {نَفْسًا} “kendi istekleriyle” yani rıza ve serbest iradeleriyle bir kısmını düşürme, erteleme veya karşılık alma suretiyle size bağışlarlarsa {فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَرِيئًا} “onu afiyetle ve rahatça yiyin;” yani bunda sizin için hiçbir günah ve sorumluluk yoktur.
2316. Metin
وفيه دليل على أن للمرأة التصرف في مالها -ولو بالتبرع- إذا كانت رشيدة، فإن لم تكن كذلك فليس لعطيتها حكم، وأنه ليس لوليها من الصداق شيء، غير ما طابت به.
Bunda; reşit olması halinde kadının teberru yoluyla da olsa kendi malında tasarruf hakkı bulunduğuna, reşit değilse bağışının bir hükmü olmadığına ve kadının gönül hoşluğuyla bağışladığı kısım dışında velisinin mehirde hiçbir hakkının bulunmadığına delil vardır.
2317. Metin
وفي قوله: {فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء} دليل على أن نكاح الخبيثة غير مأمور به، بل منهي عنه كالمشركة، وكالفاجرة، كما قال تعالى: {وَلا تَنكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ} وقال: {وَالزَّانِيَةُ لا يَنكِحُهَا إِلا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ} .
{فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء} “Size hoş gelen kadınlardan nikâhlayın” buyruğunda; pis/kötü kadınla evlenmenin emredilmediğine, bilakis müşrik ve fâcire kadın gibi kimselerle evlenmenin nehyedildiğine delil vardır. Nitekim Allah Teâlâ: {وَلا تَنكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ} “İman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmeyin” ve {وَالزَّانِيَةُ لا يَنكِحُهَا إِلا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ} “Zina eden kadını da ancak zina eden veya müşrik bir erkek nikâhlar” buyurmuştur.
2318. Metin
{٥} {وَلا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلا مَعْرُوفًا} .
{5} {وَلا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ قِيَامًا وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلا مَعْرُوفًا} “Allah'ın sizin için bir geçim kaynağı kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (sefihlere) vermeyin. Onları bu mallarla rızıklandırın, giydirin ve onlara güzel (tatlı) söz söyleyin!”
2319. Metin
وقوله تعالى: {ولا تؤتوا السفهاء أموالكم التي جعل الله لكم قياما وارزقوهم فيها واكسوهم وقولوا لهم قولا معروفا} السفهاء: جمع "سفيه" وهو: من لا يحسن التصرف في المال، إما لعدم عقله كالمجنون والمعتوه، ونحوهما، وإما لعدم رشده كالصغير وغير الرشيد. فنهى الله الأولياء أن يؤتوا هؤلاء أموالهم خشية إفسادها وإتلافها، لأن الله جعل الأموال قياما لعباده في مصالح دينهم ودنياهم، وهؤلاء لا يحسنون القيام عليها وحفظها، فأمر الولي أن لا يؤتيهم إياها، بل يرزقهم منها ويكسوهم، ويبذل منها ما يتعلق بضروراتهم وحاجاتهم الدينية والدنيوية، وأن يقولوا لهم قولا معروفا، بأن يعدوهم -إذا طلبوها- أنهم سيدفعونها لهم بعد رشدهم، ونحو ذلك، ويلطفوا لهم في الأقوال جبرًا لخواطرهم.
Allah Teâlâ'nın: {ولا تؤتوا السفهاء أموالكم التي جعل الله لكم قياما وارزقوهم فيها واكسوهم وقولوا لهم قولا معروفا} “Allah'ın sizin için bir geçim kaynağı kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin. Onları bu mallarla rızıklandırın, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin!” buyruğuna gelince: Süfehâ; “sefîh” kelimesinin çoğuludur. Sefih ise; ya mecnun ve bunak gibi aklının bulunmaması sebebiyle yahut küçük çocuk ve gayri reşit kimseler gibi rüşdünün bulunmaması sebebiyle malda güzel tasarruf edemeyen kimsedir. Allah Teâlâ malları ifsat ve heder etmeleri korkusuyla velilerin bu kimselere mallarını vermelerini nehyetmiştir; çünkü Allah malları kullarının din ve dünya maslahatlarını ayakta tutan bir geçim kaynağı kılmıştır; bu kimseler ise malları güzelce idare edip korumayı beceremezler. Bu sebeple Allah veliye o malları onlara vermemesini, bilakis o mallardan onları rızıklandırıp giydirmesini, onların dinî ve dünyevî zaruret ve ihtiyaçlarına taalluk eden harcamaları yapmasını ve onlara güzel söz söylemesini emretmiştir: Yani malı istediklerinde rüşd çağına erdikten sonra kendilerine vereceklerini vadetmeleri ve gönüllerini hoş tutmak için onlara tatlı sözlerle yaklaşmaları gibi...
2320. Metin
وفي إضافته تعالى الأموال إلى الأولياء، إشارة إلى أنه يجب عليهم أن يعملوا في أموال السفهاء ما يفعلونه في أموالهم، من الحفظ والتصرف وعدم التعريض للأخطار. وفي الآية دليل على أن نفقة المجنون والصغير والسفيه في مالهم، إذا كان لهم مال، لقوله: {وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ} .
Allah Teâlâ'nın malları velilere izafe etmesinde; koruma, tasarruf etme ve tehlikelere maruz bırakmama hususunda velilerin kendi mallarında ne yapıyorlarsa sefihlerin mallarında da aynısını yapmalarının vacip olduğuna bir işaret vardır. Ayette; şayet malları varsa mecnunun, küçük çocuğun ve sefihin nafakasının kendi mallarından karşılanacağına delil vardır; zira {وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ} “Onları bu mallarla rızıklandırın ve giydirin” buyurmuştur.
2321. Metin
وفيه دليل على أن قول الولي مقبول فيما يدعيه من النفقة الممكنة والكسوة؛ لأن الله جعله مؤتمنا على مالهم فلزم قبول قول الأمين.
Bunda; makul ölçüler dahilinde nafaka ve giyecek harcaması yaptığını iddia ettiği takdirde velinin sözünün kabul edileceğine delil vardır; çünkü Allah onu yetimlerin malı üzerinde güvenilir bir emin kılmıştır, dolayısıyla eminin sözünün kabul edilmesi gerekir.
2322. Metin
{٦} {وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَلا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا} .
{6} {وَابْتَلُوا الْيَتَامَى حَتَّى إِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَلا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا وَمَنْ كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ وَكَفَى بِاللَّهِ حَسِيبًا} “Yetimleri evlenme çağına gelene kadar deneyin. Eğer onlarda bir olgunluk (rüşd) görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler diye o malları israfla ve tez elden yemeyin! Zengin olan iffetli davransın (yetim malına el sürmesin), fakir olan ise meşru ölçüde (örfe uygun) yesin. Mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman da onlara karşı şahit tutun. Hesap görücü olarak Allah yeter.”
2323. Metin
الابتلاء: هو الاختبار والامتحان، وذلك بأن يدفع لليتيم المقارب للرشد، الممكن رشده، شيئا من ماله، ويتصرف فيه التصرف اللائق بحاله، فيتبين بذلك رشده من سفهه، فإن استمر غير محسن للتصرف لم يدفع إليه ماله، بل هو باق على سفهه، ولو بلغ عمرا كثيرا.
İbtilâ; tecrübe etmek ve sınamaktır. Bu da rüşd çağına yaklaşan ve olgunlaşması muhtemel olan yetime malından bir miktar verilip durumuna uygun tasarruflarda bulunması sağlanarak yapılır; böylece onun rüşdü sefihliğinden ayırt edilir. Şayet güzelce tasarruf edememeye devam ederse malı kendisine verilmez, bilakis yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin sefihliği üzere kalır.
2324. Metin
فإن تبين رشده وصلاحه في ماله وبلغ النكاح {فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ} كاملة موفرة. {وَلا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا} أي: مجاوزة للحد الحلال الذي أباحه الله لكم من أموالكم، إلى الحرام الذي حرمه الله عليكم من أموالهم.
Şayet malındaki rüşdü ve salahı ortaya çıkar ve nikâh çağına da ererse {فَادْفَعُوا إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ} “mallarını kendilerine teslim edin;” eksiksiz ve tastamam olarak... {وَلا تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا} “O malları israfla yemeyin!” Yani kendi mallarınızdan Allah'ın size mübah kıldığı helal sınırı aşıp yetimlerin mallarından Allah'ın size haram kıldığı sınıra geçerek...
2325. Metin
{وَبِدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا} أي: ولا تأكلوها في حال صغرهم التي لا يمكنهم فيها أخذها منكم، ولا منعكم من أكلها، تبادرون بذلك أن يكبروا، فيأخذوها منكم ويمنعوكم منها.
{وَبِدَارًا أَنْ يَكْبَرُوا} “Ve büyüyecekler diye tez elden yemeyin!” Yani onlar küçükken ve malı sizden almaya güç yetiremeyip yemenize engel olamayacakları bir durumdayken, büyüyecekler, malı sizden alıp yemenize mani olacaklar endişesiyle acele edip yemeyin!
2326. Metin
وهذا من الأمور الواقعة من كثير من الأولياء، الذين ليس عندهم خوف من الله، ولا رحمة ومحبة للمولى عليهم، يرون هذه الحال حال فرصة فيغتنمونها ويتعجلون ما حرم الله عليهم، فنهى الله تعالى عن هذه الحالة بخصوصها.
Bu durum; kalplerinde Allah korkusu, velayeti altındakilere karşı şefkat ve sevgi bulunmayan pek çok velinin düştüğü bir haldir. Onlar bu durumu bir fırsat olarak görür, ganimet bilir ve Allah'ın kendilerine haram kıldığı şeyleri aceleyle tüketirler. İşte Allah Teâlâ özellikle bu hali nehyetmiştir.
2327. Metin
{٧} {لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا} .
{7} {لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَفْرُوضًا} “Ana-babanın ve akrabaların geride bıraktıklarından erkekler için bir pay vardır; ana-babanın ve akrabaların geride bıraktıklarından —az olsun çok olsun— farz kılınmış bir pay olarak kadınlar için de bir pay vardır.”
2328. Metin
كان العرب في الجاهلية - من جبروتهم (١) وقسوتهم لا يورثون الضعفاء كالنساء والصبيان، ويجعلون الميراث للرجال الأقوياء لأنهم -بزعمهم- أهل الحرب والقتال والنهب والسلب، فأراد الرب الرحيم الحكيم أن يشرع لعباده شرعًا، يستوي فيه رجالهم ونساؤهم، وأقوياؤهم وضعفاؤهم. وقدم بين يدي ذلك أمرا مجملا لتتوطَّن على ذلك النفوس.
Cahiliye döneminde Araplar; zorbalıkları (1) ve katılıkları sebebiyle kadınlar ve çocuklar gibi zayıflara miras vermezler, mirası güçlü erkeklere tahsis ederlerdi; zira kendi iddialarınca onlar harp, kıtal, yağma ve ganimet ehliydiler. Rahîm ve Hakîm olan Rab Teâlâ kullarına erkekleri ile kadınlarının, güçlüleri ile zayıflarının eşit olduğu bir şeriat koymayı murat etti ve nefisler buna alışsın diye bu detayın öncesinde mücmel bir emir sundu.
2329. Metin
فيأتي التفصيل بعد الإجمال، قد تشوفت له النفوس، وزالت الوحشة التي منشؤها العادات القبيحة، فقال: {لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ} : أي: قسط وحصة {مِمَّا تَرَكَ} أي: خلف {الْوَالِدَان} أي: الأب والأم {وَالأقْرَبُونَ} عموم بعد خصوص {وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأقْرَبُونَ}
Böylece mücmel ifadeden sonra tafsilat geldiğinde nefisler onu arzulamış ve çirkin âdetlerden kaynaklanan yabancılık da ortadan kalkmış olur. Şöyle buyurmuştur: {لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ} “Erkekler için bir pay vardır;” yani bir hisse vardır {مِمَّا تَرَكَ} “geride bıraktıklarından,” yani miras bıraktıklarından {الْوَالِدَان} “ana-babanın” yani babanın ve annenin {وَالأقْرَبُونَ} “ve akrabaların...” Bu husustan sonra gelen bir umumiliktir. {وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأقْرَبُونَ} “Ana-babanın ve akrabaların geride bıraktıklarından kadınlar için de bir pay vardır.”
2330. Metin
فكأنه قيل: هل ذلك النصيب راجع إلى العرف والعادة، وأن يرضخوا لهم ما يشاءون؟ أو شيئا مقدرا؟ فقال تعالى: {نَصِيبًا مَفْرُوضًا} : أي: قد قدره العليم الحكيم. وسيأتي -إن شاء الله- تقدير ذلك.
Sanki şöyle sorulmuş gibidir: Bu pay örfe ve âdete mi bırakılmıştır, yani istedikleri kadar bir şey mi verirler, yoksa belirlenmiş bir miktar mıdır? Allah Teâlâ: {نَصِيبًا مَفْرُوضًا} “Farz kılınmış bir pay olarak...” buyurmuştur; yani Alîm ve Hakîm olan Allah'ın takdir ettiği bir paydır. Bunun takdiri inşallah gelecektir.
2331. Metin
وأيضا فهاهنا توهم آخر، لعل أحدا يتوهم أن النساء والولدان ليس لهم نصيب إلا من المال الكثير، فأزال ذلك بقوله: {مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ} فتبارك الله أحسن الحاكمين.
Ayrıca burada başka bir vehim (yanlış anlama ihtimali) daha vardır; belki biri kadınların ve çocukların sadece çok olan maldan pay alabileceğini zannedebilir. İşte Allah: {مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ} “ondan az veya çok olsun” buyurarak bu [yanılgıyı] gidermiştir. Hüküm verenlerin en güzeli olan Allah pek yücedir.1
2332. Metin
{٨} {وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُولُو الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلا مَعْرُوفًا} .
{8} {وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُولُو الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلا مَعْرُوفًا} “Miras taksiminde [varis olmayan] akrabalar, yetimler ve yoksullar hazır bulunursa, ondan onları da rızıklandırın (bir şeyler verin) ve onlara güzel söz söyleyin!”
2333. Metin
وهذا من أحكام الله الحسنة الجليلة الجابرة للقلوب فقال: {وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ} أي: قسمة المواريث {أُولُو الْقُرْبَى} أي: الأقارب غير الوارثين بقرينة قوله: {الْقِسْمَةَ} لأن الوارثين من المقسوم عليهم. {وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِين} أي: المستحقون من الفقراء. {فَارْزُقُوهُم مِّنْهُ} أي: أعطوهم ما تيسر من هذا المال الذي جاءكم بغير كد ولا تعب، ولا عناء ولا نَصَب، فإن نفوسهم متشوفة إليه، وقلوبهم متطلعة، فاجبروا خواطرهم بما لا يضركم وهو نافعهم.
Bu, Allah'ın gönülleri hoş tutan güzel ve yüce hükümlerindendir. Şöyle buyurmuştur: {وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ} “Taksimde hazır bulunursa;” yani miras taksiminde {أُولُو الْقُرْبَى} “akrabalar;” yani {الْقِسْمَةَ} “taksim” ifadesinin karinesiyle varis olmayan akrabalar... Çünkü varisler zaten malın kendilerine taksim edildiği kimselerdir. {وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِين} “yetimler ve yoksullar;” yani fakirlerden hak sahipleri... {فَارْزُقُوهُم مِّنْهُ} “ondan onları da rızıklandırın;” yani hiçbir zahmet, yorgunluk, külfet ve meşakkat çekmeden size gelen bu maldan kolayınıza gelen bir miktarı onlara verin! Zira onların nefisleri buna meyletmiş, kalpleri buna bakakalmıştır; o halde size hiçbir zarar vermeyecek, onlara ise fayda sağlayacak bir bağışla gönüllerini hoş edin!
2334. Metin
ويؤخذ من المعنى أن كل من له تطلع وتشوف إلى ما حضر بين يدي الإنسان، ينبغي له أن يعطيه منه ما تيسر، كما كان النبي ﷺ يقول: "إذا جاء أحدَكم خادمُه بطعامه فليجلسه معه، فإن لم يجلسه معه، فليناوله لقمة أو لقمتين" أو كما قال.
Bu manadan şu hüküm çıkarılır: İnsanın önünde bulunan bir şeye göz diken ve ona can atan herkese, o şeyden kolayına gelen bir miktar vermesi gerekir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Birinizin hizmetçisi yemeğini getirdiği vakit, onu kendisiyle birlikte oturtsun; şayet oturtmazsa ona bir veya iki lokma versin” —veya buna benzer bir ifadeyle— buyurmuştur.
2335. Metin
وكان الصحابة ﵃ -إذا بدأت باكورة أشجارهم- أتوا بها رسول الله ﷺ فبرَّك عليها، ونظر إلى أصغر وليد عنده فأعطاه ذلك، علما منه بشدة تشوفه لذلك، وهذا كله مع إمكان الإعطاء، فإن لم يمكن ذلك -لكونه حق سفهاء، أو ثَم أهم من ذلك- فليقولوا لهم {قَولا مَعْرُوفًا} يردوهم ١ ردًّا جميلا بقول حسن غير فاحش ولا قبيح.
Sahabeler de -radıyallâhu anhum- ağaçları ilk meyvesini verdiğinde onu Resûlullah’a sallallâhu aleyhi ve sellem getirirlerdi. O da ona bereket duası eder, yanında bulunan en küçük çocuğa bakar ve onun buna ne kadar çok can attığını bildiğinden dolayı meyveyi ona verirdi. Bütün bunlar [bir şeyler] vermenin mümkün olduğu durumlar içindir. Şayet [malın] kısıtlıların hakkı olması veya bundan daha önemli bir durumun bulunması sebebiyle bu mümkün değilse, onlara {قَولا مَعْرُوفًا} “gönül alıcı bir söz” söylesinler; kaba ve çirkin olmayan güzel bir sözle onları güzellikle geri çevirsinler1.
2336. Metin
{٩، ١٠} {وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُوا عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلا سَدِيدًا * إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا} .
{9, 10} {وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُوا عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ وَلْيَقُولُوا قَوْلا سَدِيدًا * إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا} “Arkalarında zayıf ve küçük çocuklar bıraktıkları takdirde onlar için endişe duyanlar, [yetimler hakkında da öylece] korkup çekinsinler; Allah'tan sakınsınlar ve dosdoğru söz söylesinler! Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe (saîre) gireceklerdir.”
2337. Metin
قيل: إن هذا خطاب لمن يحضر مَنْ حضره الموت وأجنف في وصيته، أن يأمره بالعدل في وصيته والمساواة فيها، بدليل قوله: {وَلْيَقُولُوا قَوْلا سَدِيدًا} أي: سدادا، موافقا للقسط والمعروف. وأنهم يأمرون من يريد الوصية على أولاده بما يحبون معاملة أولادهم بعدهم.
Denildi ki: Bu, ölüm döşeğinde olup da vasiyetinde haksızlık ve meyil gösteren kimsenin yanında bulunanlara bir hitaptır; vasiyetinde adaleti ve eşitliği gözetmesini ona emretmeleri istenir. Nitekim {وَلْيَقُولُوا قَوْلا سَدِيدًا} “ve dosdoğru söz söylesinler” buyruğu buna delildir; yani adalete ve marufa uygun doğru ve isabetli söz... Kendilerinden sonra kendi çocuklarına nasıl davranılmasını istiyorlarsa, çocukları aleyhine vasiyet etmek isteyen kimseye de öyle emretsinler.
2338. Metin
وقيل: إن المراد بذلك أولياء السفهاء من المجانين والصغار والضعاف أن يعاملوهم في مصالحهم الدينية والدنيوية بما يحبون أن يعامل به مَنْ بعدهم من ذريتهم الضعاف {فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ} في ولايتهم لغيرهم، أي: يعاملونهم بما فيه تقوى الله، من عدم إهانتهم والقيام عليهم، وإلزامهم لتقوى الله.
Bir diğer görüşe göre bundan kasıt; mecnunlar, küçükler ve zayıflar gibi sefihlerin velileridir. Onlar kendilerinden sonra geride bırakacakları zayıf çocuklarına nasıl davranılmasını istiyorlarsa, bu kimselere de dinî ve dünyevî maslahatlarında öyle davransınlar: {فَلْيَتَّقُوا اللَّهَ} “Allah'tan sakınsınlar;” başkaları üzerindeki velayetlerinde... Yani onları aşağılamamak, ihtiyaçlarını gözetmek ve onları Allah korkusuna alıştırmak suretiyle kendisinde Allah takvası bulunan bir tutumla onlara muamele etsinler.
2339. Metin
ولما أمرهم بذلك، زجرهم عن أكل أموال اليتامى، وتوعد على ذلك أشد العذاب فقال: {إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا} أي: بغير حق. وهذا القيد يخرج به ما تقدم، من جواز الأكل للفقير بالمعروف، ومن جواز خلط طعامهم بطعام اليتامى.
Onlara bunu emrettikten sonra yetimlerin mallarını yemekten onları şiddetle sakındırmış ve buna karşılık en şiddetli azapla tehdit ederek şöyle buyurmuştur: {إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا} “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler;” yani haksız olarak... Bu kayıtla, daha önce geçen fakir velinin örfe uygun olarak yemesi ve kendi yiyeceklerini yetimlerin yiyecekleriyle karıştırmalarının caiz oluşu hükmü dışarıda kalır.
2340. Metin
فمَنْ أكلها ظلمًا فـ {إنما يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا} أي: فإن الذي أكلوه نار تتأجج في أجوافهم وهم الذين أدخلوها في بطونهم. {وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا} أي: نارًا محرقة متوقدة. وهذا أعظم وعيد ورد في الذنوب، يدل على شناعة أكل أموال اليتامى وقبحها، وأنها موجبة لدخول النار، فدل ذلك أنها من أكبر الكبائر. نسأل الله العافية.
Kim yetim malını zulümle yerse {إنما يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا} “karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar;” yani yedikleri şey içlerinde alev alev yanan bir ateştir ve onu bizzat kendi karınlarına sokanlar kendileridir. {وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا} “Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir;” yani yakıcı ve alevli bir ateşe... Bu günahlar hakkında varid olmuş en büyük tehdittir; yetim malı yemenin şenaatine, çirkinliğine ve cehenneme girmeyi gerektirdiğine delalet eder. Dolayısıyla bu durum onun büyük günahların en büyüklerinden olduğunu gösterir. Allah'tan afiyet dileriz!
2341. Metin
{١١، ١٢} {يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْنِ فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلأبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأمِّهِ الثُّلُثُ فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا} .
{11, 12} {يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْنِ فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلأبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأمِّهِ الثُّلُثُ فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا} “Allah çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadının payı kadarını tavsiye eder (emreder). Eğer [çocuklar] ikiden fazla kadın iseler, geride bırakılanın üçte ikisi onlarındır. Şayet tek bir kız ise, yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geride bıraktığı maldan ana-babasının her birine altıda bir düşer. Şayet çocuğu olmayıp da ona yalnız ana-babası varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasına altıda bir düşer. [Bütün bunlar] yapılan vasiyetten yahut borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. [Bu paylar] Allah'tan bir farzdır. Şüphesiz Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.”
2342. Metin
هذه الآيات والآية التي هي آخر السورة هن آيات المواريث المتضمنة لها. فإنها مع حديث عبد الله بن عباس الثابت في صحيح البخاري "ألْحِقوا الفرائض بأهلها، فما بقي فلأولى رجل ذكر" - مشتملات على جل أحكام الفرائض، بل على جميعها كما سترى ذلك، إلا ميراث الجدات فإنه غير مذكور في ذلك. لكنه قد ثبت في السنن عن المغيرة بن شعبة ومحمد بن مسلمة أن النبي ﷺ أعطى الجدة السدس، مع إجماع العلماء على ذلك.
Bu ayetler ve sûrenin sonundaki ayet, miras hükümlerini ihtiva eden miras ayetleridir. Bunlar; Abdullah b. Abbâs'ın Sahîh-i Buhârî'de sabit olan: “Belirlenmiş payları (ferâizi) hak sahiplerine veriniz; geriye ne kalırsa en yakın erkek akrabanındır” hadisiyle birlikte ferâiz hükümlerinin çoğunu, hatta göreceğin üzere —burada zikredilmeyen ninelerin mirası hariç— tamamını içermektedir. Ancak ninelerin mirası da Sünen'lerde Mugîre b. Şu‘be ve Muhammed b. Mesleme'den sabit olduğu üzere Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem nineye altıda bir vermesi ve âlimlerin bu konudaki icmasıyla sabittir.
2343. Metin
فقوله تعالى: {يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ} أي: أولادكم -يا معشر الوالِدِين- عندكم ودائع قد وصاكم الله عليهم، لتقوموا بمصالحهم الدينية والدنيوية، فتعلمونهم وتؤدبونهم وتكفونهم عن المفاسد، وتأمرونهم بطاعة الله وملازمة التقوى على الدوام كما قال تعالى: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ} فالأولاد عند والديهم موصى بهم، فإما أن يقوموا بتلك الوصية، وإما أن يضيعوها فيستحقوا بذلك الوعيد والعقاب.
Allah Teâlâ'nın: {يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ} “Allah çocuklarınız hakkında size tavsiye eder;” buyruğu şu manadadır: Ey ebeveynler topluluğu! Çocuklarınız yanınızda birer emanettir; Allah onların dinî ve dünyevî maslahatlarını yerine getirmeniz, onlara ilim ve edep öğretmeniz, onları kötülüklerden alıkoymanız, onlara Allah'a itaati ve daima takvaya sarılmayı emretmeniz için onları size tavsiye etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ} “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun!” buyurmuştur. Dolayısıyla çocuklar ebeveynlerinin yanında birer emanettir: Ya bu vasiyeti yerine getirirler ya da onu zayi edip tehdit ve cezayı hak ederler.
2344. Metin
وهذا مما يدل على أن الله تعالى أرحم بعباده من الوالدين، حيث أوصى الوالدين مع كمال شفقتهم، عليهم.
Bu durum; Allah Teâlâ'nın kullarına ebeveynlerinden daha merhametli olduğuna delalet eden hususlardandır; zira tam şefkatlerine rağmen çocukları ebeveynlerine tavsiye etmiştir.
2345. Metin
ثم ذكر كيفية إرثهم فقال: {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْنِ} أي: الأولاد للصلب، والأولاد للابن، للذكر مثل حظ الأنثيين، إن لم يكن معهم صاحب فرض، أو ما أبقت الفروض يقتسمونه كذلك، وقد أجمع العلماء على ذلك، وأنه -مع وجود أولاد الصلب- فالميراث لهم. وليس لأولاد الابن شيء، حيث كان أولاد الصلب ذكورًا وإناثا، هذا مع اجتماع الذكور والإناث. وهنا حالتان: انفراد الذكور، وسيأتي حكمها. وانفراد الإناث، وقد ذكره بقوله: {فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ} أي: بنات صلب أو بنات ابن، ثلاثا فأكثر {فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَة} أي: بنتا أو بنت ابن {فَلَهَا النِّصْفُ} وهذا إجماع.
Sonra onların miras alma şeklini zikrederek şöyle buyurmuştur: {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْنِ} “Erkeğe iki kadının payı kadar...” Yani öz çocuklar ve oğlun çocukları için beraberlerinde belirli pay sahibi (ashâb-ı ferâiz) yoksa yahut belirli paylardan geriye kalan malı aralarında taksim ederken erkeğe iki kadının payı kadar verilir. Âlimler bu hususta ve öz çocukların bulunması halinde mirasın onlara ait olacağı, öz çocuklar arasında erkek ve kızlar varken oğlun çocuklarına hiçbir şey düşmeyeceği konusunda icma etmişlerdir. Bu hüküm erkek ve kızların bir arada bulunması halindedir. Burada iki durum daha vardır: Sadece erkeklerin bulunması hali ki hükmü gelecektir; sadece kadınların bulunması hali ki Allah Teâlâ onu şu buyruğuyla zikretmiştir: {فَإِنْ كُنَّ نِسَاءً فَوْقَ اثْنَتَيْنِ} “Eğer [çocuklar] ikiden fazla kadın iseler;” yani üç ve daha fazla öz kızlar veya oğlun kızları iseler, {فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ} “geride bırakılanın üçte ikisi onlarındır.” {وَإِن كَانَتْ وَاحِدَة} “Şayet tek bir kız ise;” yani tek bir öz kız veya oğlun tek bir kızı ise, {فَلَهَا النِّصْفُ} “yarısı onundur.” Bu icma ile sabittir.
2346. Metin
بقي أن يقال: من أين يستفاد أن للابنتين الثنتين الثلثين بعد الإجماع على ذلك؟
Geriye şöyle bir soru sormak kalmaktadır: Bu husustaki icmadan sonra, iki kız çocuğunun payının üçte iki olduğu nereden anlaşılmaktadır?
2347. Metin
فالجواب أنه يستفاد من قوله: {وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ} فمفهوم ذلك أنه إن زادت على الواحدة، انتقل الفرض عن النصف، ولا ثَمَّ بعده إلا الثلثان. وأيضا فقوله: {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْنِ} إذا خلَّف ابنًا وبنتًا، فإن الابن له الثلثان، وقد أخبر الله أنه مثل حظ الأنثيين، فدل ذلك على أن للبنتين الثلثين.
Buna cevap şudur: Bu, Allah Teâlâ'nın: {وَإِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ} “Şayet tek bir kız ise, yarısı onundur” buyruğundan anlaşılır; bunun mefhumu şudur ki şayet birden fazla olursa pay yarımdan başka bir paya intikal eder, yarımdan sonraki pay ise ancak üçte ikidir. Ayrıca {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْنِ} “Erkeğe iki kadının payı kadar” buyruğundan da anlaşılır: Zira ölen geride bir erkek ve bir kız çocuk bıraktığında erkek üçte iki alır; Allah erkeğin payının iki kızın payı kadar olduğunu haber verdiğine göre bu durum iki kızın payının üçte iki olduğuna delalet eder.
2348. Metin
وأيضًا فإن البنت إذا أخذت الثلث مع أخيها - وهو أزيد ضررًا عليها من أختها، فأخذها له مع أختها من باب أولى وأحرى.
Ayrıca kız çocuğu, kız kardeşine kıyasla payını eksiltme bakımından kendisine daha çok tesiri olan erkek kardeşiyle birlikte üçte bir alıyorsa, kız kardeşiyle birlikte bu payı alması evleviyetle geçerlidir.
2349. Metin
وأيضا فإن قوله تعالى في الأختين: {فَإِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ} نص في الأختين الثنتين.
Ayrıca Allah Teâlâ'nın iki kız kardeş hakkındaki: {فَإِنْ كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ} “Eğer [kız kardeşler] iki tane iseler, geride bırakılanın üçte ikisi onlarındır” buyruğu iki kız kardeş hakkında nassdır.
2350. Metin
فإذا كان الأختان الثنتان -مع بُعدهما- يأخذان الثلثين فالابنتان -مع قربهما- من باب أولى وأحرى. وقد أعطى النبي ﷺ ابنتي سعد الثلثين كما في الصحيح.
Daha uzak derecede olmalarına rağmen iki kız kardeş üçte iki alıyorsa, daha yakın olan iki kız evladın üçte iki alması evleviyetle geçerlidir. Nitekim Sahih'te yer aldığı üzere Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Sa‘d'ın iki kızına üçte iki vermiştir.
2351. Metin
بقي أن يقال: فما الفائدة في قوله: {فَوْقَ اثْنَتَيْن} ؟. قيل: الفائدة في ذلك -والله أعلم- أنه ليعلم أن الفرض الذي هو الثلثان لا يزيد بزيادتهن على الثنتين بل من الثنتين فصاعدًا. ودلت الآية الكريمة أنه إذا وجد بنت صلب واحدة، وبنت ابن أو بنات ابن، فإن لبنت الصلب النصف، ويبقى من الثلثين اللذين فرضهما الله للبنات أو بنات الابن السدس، فيعطى بنت الابن، أو بنات الابن، ولهذا يسمى هذا السدس تكملة الثلثين.
Geriye şöyle sormak kalmaktadır: O halde {فَوْقَ اثْنَتَيْن} “İkiden fazla” ifadesindeki fayda nedir? Denildi ki: Bundaki fayda —doğrusunu Allah bilir— üçte iki olan belirli payın, kızların sayısının ikiden fazla artmasıyla artmayacağını; bilakis ikiden itibaren ve daha yukarısı için geçerli olduğunu bildirmektir. Bu kerim ayet delalet eder ki; şayet tek bir öz kız ile birlikte oğlun bir kızı veya birden fazla kızı bulunursa, öz kıza yarım pay düşer; Allah'ın kızlara veya oğlun kızlarına farz kıldığı üçte ikiden geriye kalan altıda bir ise oğlun kızına veya oğlun kızlarına verilir. İşte bundan dolayı bu altıda bire “üçte ikiyi tamamlayan pay (tekmiletü's-sülüseyn)” denir.
2352. Metin
ومثل ذلك بنت الابن، مع بنات الابن اللاتي أنزل منها.
Kendisinden daha alt derecedeki oğlun kızlarıyla birlikte bulunan oğlun kızı için de durum böyledir.
2353. Metin
وتدل الآية أنه متى استغرق البنات أو بنات الابن الثلثين، أنه يسقط مَنْ دونهن مِنْ بنات الابن لأن الله لم يفرض لهن إلا الثلثين، وقد تم. فلو لم يسقطن لزم من ذلك أن يفرض لهن أزيَد من الثلثين، وهو خلاف النص.
Ayet delalet eder ki; kızlar veya oğlun kızları üçte ikiyi tamamen tükettiklerinde daha alt derecedeki oğlun kızları mirastan düşer (sakıt olur); zira Allah kadınlara ancak üçte iki farz kılmıştır ve o da tamamlanmıştır. Şayet düşmeselerdi onlar için üçte ikiden fazlasının takdir edilmesi gerekirdi ki bu da nassa aykırıdır.
2354. Metin
وكل هذه الأحكام مجمع عليها بين العلماء ولله الحمد.
Bütün bu hükümler âlimler arasında icma ile sabittir; Allah'a hamdolsun.
2355. Metin
ودل قوله: {مِمَّا تَرَكَ} أن الوارثين يرثون كل ما خلف الميت من عقار وأثاث وذهب وفضة وغير ذلك، حتى الدية التي لم تجب إلا بعد موته، وحتى الديون التي في الذمم (١) .
{مِمَّا تَرَكَ} “Geride bıraktığı maldan” buyruğu; varislerin ölünün geride bıraktığı gayrimenkul, ev eşyası, altın, gümüş ve diğer her şeye, hatta ancak ölümünden sonra vacip olan diyete ve zimmetlerdeki alacaklara (1) dahi varis olacaklarına delalet eder.
2356. Metin
ثم ذكر ميراث الأبوين فقال: {وَلأبَوَيْهِ} أي: أبوه وأمه {لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ} أي: ولد صلب أو ولد ابن ذكرًا كان أو أنثى، واحدًا أو متعددًا.
Sonra anne-babanın mirasını zikrederek şöyle buyurmuştur: {وَلأبَوَيْهِ} “Ana-babasının;” yani babasının ve annesinin {لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌ} “her birine geride bıraktığı maldan —şayet çocuğu varsa— altıda bir düşer.” Yani erkek olsun kız olsun, bir veya birden fazla olsun, öz çocuk yahut oğlun çocuğu varsa...
2357. Metin
فأما الأم فلا تزيد على السدس مع أحد من الأولاد.
Anneye gelince; çocuklardan herhangi birinin bulunması halinde altıda birden fazla alamaz.
2358. Metin
وأما الأب فمع الذكور منهم، لا يستحق أزيد من السدس، فإن كان الولد أنثى أو إناثا ولم يبق بعد الفرض شيء -كأبوين وابنتين- لم يبق له تعصيب. وإن بقي بعد فرض البنت أو البنات شيء أخذ الأب السدس فرضًا، والباقي تعصيبًا، لأننا ألحقنا الفروض بأهلها، فما بقي فلأولى رجل ذكر، وهو أولى من الأخ والعم وغيرهما.
Babaya gelince; erkek çocukların bulunması halinde altıda birden fazlasını hak edemez. Şayet çocuk bir veya birden fazla kız olup da paylar verildikten sonra geriye hiçbir şey kalmazsa —anne-baba ve iki kız çocuğu meselesinde olduğu gibi— baba için asabe olarak alacağı bir şey kalmaz. Şayet kızın veya kızların belirli payından sonra geriye bir şey kalırsa baba farz olarak altıda biri, geriye kalanı ise asabe olarak alır; zira belirli payları hak sahiplerine verdikten sonra kalan mal en yakın erkek akrabaya aittir ve baba erkek kardeş, amca ve benzerlerinden daha önceliklidir.
2359. Metin
{فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأمِّهِ الثُّلُثُ} أي: والباقي للأب لأنه أضاف المال إلى الأب والأم إضافة واحدة، ثم قدر نصيب الأم، فدل ذلك على أن الباقي للأب.
{فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأمِّهِ الثُّلُثُ} “Şayet çocuğu olmayıp da ona yalnız ana-babası varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer;” yani geriye kalan da babanındır; çünkü Allah malı anne ve babaya birlikte izafe etmiş, ardından annenin payını belirlemiştir. Bu durum geriye kalanın babaya ait olduğuna delalet eder.
2360. Metin
وعلم من ذلك أن الأب مع عدم الأولاد لا فرض له، بل يرث تعصيبا المال كله، أو ما أبقت الفروض، لكن لو وجد مع الأبوين أحد الزوجين -ويعبر عنهما بالعمريتين- فإن الزوج أو الزوجة يأخذ فرضه، ثم تأخذ الأم ثلث الباقي والأب الباقي.
Buradan anlaşıldı ki çocukların bulunmaması halinde babanın belirlenmiş sabit bir payı yoktur; bilakis malın tamamına veya belirli pay sahiplerinden geriye kalan mala asabe olarak varis olur. Fakat anne-baba ile birlikte eşlerden biri bulunursa —ki bu iki meseleye “Umeriyyeteyn” denir— koca veya kadın kendi belirli payını alır; ardından anne geriye kalanın üçte birini, baba da kalanın tamamını alır.
2361. Metin
وقد دل على ذلك قوله: {وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأمِّهِ الثُّلُثُ} أي: ثلث ما ورثه الأبوان. وهو في هاتين الصورتين إما سدس في زوج وأم وأب، وإما ربع في زوجة وأم وأب. فلم تدل الآية على إرث الأم ثلثَ المال كاملا مع عدم الأولاد حتى يقال: إن هاتين الصورتين قد استثنيتا من هذا.
Buna Allah Teâlâ'nın: {وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأمِّهِ الثُّلُثُ} “Ona yalnız ana-babası varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer” buyruğu delalet etmektedir; yani anne-babanın varis olduğu kısmın üçte biri... Bu da mezkûr iki surette; koca, anne ve baba meselesinde [tüm malın] altıda biri, karı, anne ve baba meselesinde ise [tüm malın] dörtte biridir. Dolayısıyla ayet çocukların bulunmaması halinde annenin tüm malın tam üçte birine varis olacağına delalet etmez ki bu iki suretin genel hükümden istisna edildiği söylensin.
2362. Metin
ويوضح ذلك أن الذي يأخذه الزوج أو الزوجة بمنزلة ما يأخذه الغرماء، فيكون من رأس المال، والباقي بين الأبوين.
Bunu açıklayan husus şudur: Kocanın veya kadının aldığı pay alacaklıların aldığı pay mesabesindedir; dolayısıyla ana paradan çıkarılır ve geriye kalan anne ve baba arasında paylaştırılır.
2363. Metin
ولأنا لو أعطينا الأم ثلث المال، لزم زيادتها على الأب في مسألة الزوج، أو أخذ الأب في مسألة الزوجة زيادة عنها نصفَ السدس، وهذا لا نظير له، فإن المعهود مساواتها للأب، أو أخذه ضعفَ ما تأخذه الأم.
Ayrıca şayet anneye tüm malın üçte birini verseydik; koca meselesinde annenin babadan fazla alması, karı meselesinde ise babanın anneden sadece sülüsün yarısı (on ikide bir) kadar fazla alması gerekirdi ki bunun miras hukukunda hiçbir benzeri yoktur. Zira şeriatta bilinen kural; annenin babaya eşit olması yahut babanın annenin aldığının iki katını almasıdır.
2364. Metin
{فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأمِّهِ السُّدُسُ} أشقاء، أو لأب، أو لأم، ذكورًا كانوا أو إناثًا، وارثين أو محجوبين بالأب أو الجد [لكن قد يقال: ليس ظاهرُ قوله: {فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ} شاملا لغير الوارثين بدليل عدم تناولها للمحجوب بالنصف، فعلى هذا لا يحجبها عن الثلث من الإخوة إلا الإخوة الوارثون. ويؤيده أن الحكمة في حجبهم لها عن الثلث لأجل أن يتوفر لهم شيء من المال، وهو معدوم، والله أعلم] (٢) ولكن بشرط كونهم اثنين فأكثر، ويشكل على ذلك إتيان لفظ "الإخوة" بلفظ الجمع. وأجيب عن ذلك بأن المقصود مجرد التعدد، لا الجمع، ويصدق ذلك باثنين.
{فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأمِّهِ السُّدُسُ} “Eğer kardeşleri varsa, anasına altıda bir düşer;” öz, baba bir veya anne bir kardeşler olsun, erkek veya kız olsunlar, ister bizzat varis olsunlar ister baba veya dede ile hacbolunmuş (mirastan mahrum) olsunlar... [Ancak şöyle de denilebilir: {فَإِنْ كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ} buyruğunun zahiri varis olmayanları kapsamaz; nitekim vasıfla mahrum olanları kapsamadığı sabittir. Buna göre anneyi üçte birden ancak bizzat varis olan kardeşler hacbedebilir (altıda bire düşürebilir). Onların anneyi üçte birden hacbetmelerindeki hikmetin kendilerine maldan bir pay kalması amacı taşıması ve burada ise bunun bulunmaması da bu görüşü destekler; doğrusunu Allah bilir] (2). Ancak bu hüküm kardeşlerin iki veya daha fazla olması şartına bağlıdır. “İhve (kardeşler)” lafzının çoğul kalıbıyla gelmesi burada müşkil görülebilir; buna ise maksadın çoğul değil sadece birden fazla olma (taaddüt) olduğu ve bunun da iki kişiyle gerçekleştiği şeklinde cevap verilmiştir.
2365. Metin
وقد يطلق الجمع ويراد به الاثنان، كما في قوله تعالى عن داود وسليمان {وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ} وقال في الإخوة للأم: {وَإِن كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِن كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} .
Bazen çoğul lafız kullanılır ve onunla iki kişi kastedilir; nitekim Dâvûd ve Süleymân hakkında Allah Teâlâ: {وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ} “Biz onların hükmüne şahittik” buyurmuştur. Anne bir kardeşler hakkında da: {وَإِن كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِن كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} “Eğer bir erkeğe veya kadına kelâle yoluyla (ana-babası ve çocuğu olmadan) varis olunursa ve onun bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Şayet bundan fazla iseler, üçte birde ortaktırlar” buyurmuştur.
2366. Metin
فأطلق لفظ الجمع والمراد به اثنان فأكثر بالإجماع. فعلى هذا لو خلف أمًّا وأبًا وإخوة، كان للأم السدس، والباقي للأب فحجبوها عن الثلث، مع حجب الأب إياهم [إلا على الاحتمال الآخر فإن للأم الثلث والباقي للأب] (٣) .
Burada icma ile çoğul lafız kullanılmış ve iki ve daha fazlası kastedilmiştir. Buna göre ölen geride anne, baba ve kardeşler bırakırsa; anneye altıda bir, geriye kalan da babaya ait olur. Babanın kardeşleri mirastan düşürmesine rağmen kardeşler anneyi üçte birden altıda bire düşürmüş olurlar [diğer ihtimale göre ise anneye üçte bir, geriye kalan da babaya aittir] (3).
2367. Metin
ثم قال تعالى: {مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ} أي: هذه الفروض والأنصباء والمواريث إنما ترد وتستحق بعد نزع الديون التي على الميت لله أو للآدميين، وبعد الوصايا التي قد أوصى الميت بها بعد موته، فالباقي عن ذلك هو التركة الذي يستحقه الورثة.
Sonra Allah Teâlâ: {مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ} “[Bütün bunlar] yapılan vasiyetten yahut borçtan sonradır” buyurmuştur; yani bu belirli paylar, hisseler ve miraslar; ölünün üzerinde bulunan Allah'a veya kullara ait borçlar çıkarıldıktan ve ölümünden sonrası için yaptığı vasiyetler yerine getirildikten sonra hak edilir ve verilir. Bundan arta kalan kısım ise varislerin hak kazandığı terekedir.
2368. Metin
وقدم الوصية مع أنها مؤخرة عن الدين للاهتمام بشأنها، لكون إخراجها شاقًّا على الورثة، وإلا فالديون مقدمة عليها، وتكون من رأس المال.
Borçtan sonra gelmesine rağmen vasiyeti öne alması, onun yerine getirilmesinin varislere ağır gelmesi sebebiyle şanına ihtimam göstermek içindir; yoksa borçlar vasiyetin önündedir ve ana paradan ödenir.
2369. Metin
وأما الوصية فإنها تصح من الثلث فأقل للأجنبي الذي هو غير وارث. وأما غير ذلك فلا ينفذ إلا بإجازة الورثة، قال تعالى: {آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا} .
Vasiyete gelince; varis olmayan yabancı bir kimseye üçte bir veya daha azından yapılması sahihtir; bunun dışındaki vasiyetler ise ancak varislerin icazetiyle geçerli olur. Allah Teâlâ: {آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ لا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا} “Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz” buyurmuştur.
2370. Metin
فلو ردَّ تقدير الإرث إلى عقولكم واختياركم لحصل من الضرر ما الله به عليم، لنقص العقول وعدم معرفتها بما هو اللائق الأحسن، في كل زمان ومكان. فلا يدرون أَيُّ الأولادِ أو الوالِدين أنفع لهم، وأقرب لحصول مقاصدهم الدينية والدنيوية.
Eğer mirasın takdiri sizin akıllarınıza ve tercihinize bırakılsaydı, akılların noksanlığı ve her zaman ve mekânda en uygun ve en güzel olanı bilememesi sebebiyle boyutunu ancak Allah'ın bildiği büyük zararlar meydana gelirdi. Çünkü insanlar çocukların mı yoksa ana-babanın mı kendilerine daha faydalı olduğunu ve dinî-dünyevî maksatlarına ulaştırmaya daha yakın bulunduğunu bilemezler.
2371. Metin
{فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا} أي: فرضها الله الذي قد أحاط بكل شيء علمًا، وأحكم ما شرعه وقدَّر ما قدَّره على أحسن تقدير لا تستطيع العقول أن تقترح مثل أحكامه الصالحة الموافقة لكل زمان ومكان وحال.
{فَرِيضَةً مِنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا} “[Bütün bunlar] Allah tarafından birer farzdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” Yani; ilmiyle her şeyi kuşatan, meşru kıldığı hükümleri en muhkem şekilde vazeden ve takdir ettiği her şeyi -akılların her zamana, mekâna ve duruma uygun olan bu ıslah edici hükümlerin benzerini dahi teklif edemeyeceği- en güzel nizam üzere takdir buyuran Allah, bunları farz kılmıştır.
2372. Metin
{وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِنْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَا أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَارٍّ وَصِيَّةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ} .
{وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ فَإِنْ كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَا أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَارٍّ وَصِيَّةً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ} “Eğer eşlerinizin (kadınlarınızın) çocuğu yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, yaptıkları vasiyetten yahut borçtan sonra bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, geride bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (eşlerinizindir). Şayet çocuğunuz varsa, yaptığınız vasiyetten yahut borçtan sonra geride bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkeğe veya kadına kelâle yoluyla (ana-babası ve çocuğu olmadan) varis olunursa ve onun bir erkek veya bir kız kardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Şayet bundan fazla iseler, —kimseye zarar vermeksizin yapılan— vasiyetten veya borçtan sonra üçte birde ortaktırlar. [Bu,] Allah'tan bir vasiyettir (emirdir). Allah Alîm'dir, Halîm'dir.”
2373. Metin
ثم قال تعالى: {وَلَكُمْ} أيها الأزواج {نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّهُنَّ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُنْ لَّكُمْ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُم مِّنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ} .
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَكُمْ} “Ve sizindir;” ey kocalar! {نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّهُنَّ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُنْ لَّكُمْ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُم مِّنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ} “Eğer eşlerinizin çocuğu yoksa, geride bıraktıklarının yarısı sizindir. Şayet çocukları varsa, yaptıkları vasiyetten yahut borçtan sonra bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa, geride bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Şayet çocuğunuz varsa, yaptığınız vasiyetten yahut borçtan sonra geride bıraktığınızın sekizde biri onlarındır.”
2374. Metin
ويدخل في مسمى الولد المشروط وجوده أو عدمه، ولد الصلب أو ولد الابن الذكر والأنثى، الواحد والمتعدد، الذي من الزوج أو من غيره، ويخرج عنه ولد البنات إجماعًا.
Varlığı veya yokluğu şart koşulan çocuk kapsamına; ister bu eşten olsun ister başka bir eşten olsun tek veya birden fazla, erkek veya kız öz çocuk ile oğlun çocukları girer; kızların çocukları ise icma ile bu kapsamın dışındadır.
2375. Metin
ثم قال تعالى: {وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ} أي: من أم، كما هي في بعض القراءات. وأجمع العلماء على أن المراد بالإخوة هنا الإخوة للأم، فإذا كان يورث كلالة أي: ليس للميت والد ولا ولد أي: لا أب ولا جد ولا ابن ولا ابن ابن ولا بنت ولا بنت ابن وإن نزلوا. وهذه هي الكلالة كما فسرها بذلك أبو بكر الصديق ﵁، وقد حصل على ذلك الاتفاق ولله الحمد.
Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلالَةً أَوِ امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ} “Eğer bir erkeğe veya kadına kelâle yoluyla varis olunursa ve onun bir erkek veya bir kız kardeşi varsa...” Yani bazı kıraatlerde açıkça belirtildiği üzere anne bir kardeş... Âlimler buradaki kardeşlerden kastın anne bir kardeşler olduğu hususunda icma etmişlerdir. Kelâle yoluyla varis olunması ise; ölünün ne ana-babasının (usûlünün) ne de çocuğunun (fürûunun) bulunmamasıdır: Yani baba, dede, oğul, oğlun oğlu, kız ve oğlun kızı —ne kadar aşağı inerlerse insinler— yoktur. Ebû Bekir es-Sıddîk'ın radıyallâhu anh tefsir ettiği şekliyle kelâle işte budur ve Allah'a hamdolsun ki bu hususta ittifak hâsıl olmuştur.
2376. Metin
{فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا} أي: من الأخ والأخت {السُّدُسُ} ، {فَإِن كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ} أي: من واحد {فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} أي: لا يزيدون على الثلث ولو زادوا عن اثنين. ودل قوله: {فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} أن ذَكَرهم وأنثاهم سواء، لأن لفظ "التشريك" (١) يقتضي التسوية.
{فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا} “Her birine;” yani erkek veya kız kardeşten her birine {السُّدُسُ} “altıda bir düşer.” {فَإِن كَانُوا أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ} “Şayet bundan fazla iseler;” yani bir kişiden fazla iseler {فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} “üçte birde ortaktırlar;” yani sayıları ikiden fazla olsa bile üçte birden fazlasını alamazlar. {فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} “üçte birde ortaktırlar” buyruğu; onların erkeği ile kadınının eşit olduğuna delalet eder; zira ortaklık (teşrîk) lafzı (1) eşitliği iktiza eder.
2377. Metin
ودل لفظ {الْكَلالَةِ} على أن الفروع وإن نزلوا، والأصولَ الذكور وإن علوا، يُسقطون أولاد الأم، لأن الله لم يورثهم إلا في الكلالة، فلو لم يكن يورث كلالة، لم يرثوا منه شيئًا اتفاقًا.
{الْكَلالَةِ} “Kelâle” lafzı delalet eder ki; ne kadar aşağı inerlerse insinler füru (çocuklar ve torunlar) ile ne kadar yukarı çıkarlarsa çıksınlar erkek usul (baba ve dedeler) anne bir kardeşleri mirastan düşürür (ıskat eder). Çünkü Allah anne bir kardeşleri ancak kelâle halinde varis kılmıştır; şayet kelâle yoluyla varis olunmuyorsa ittifakla mirastan hiçbir şey alamazlar.
2378. Metin
ودل قوله: {فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} أن الإخوة الأشقاء يَسقُطون في المسألة المسماة بالحمارية. وهى: زوج، وأم، وإخوة لأم، وإخوة أشقاء. للزوج النصف، وللأم السدس، وللأخوة للأم الثلث، ويسقط الأشقاء، لأن الله أضاف الثلث للإخوة من الأم، فلو شاركهم الأشقاء لكان جمعا لما فرَّق الله حكمه. وأيضا فإن الإخوة للأم أصحاب فروض، والأشقاء عصبات. وقد قال النبي ﷺ: - "ألحقوا الفرائض بأهلها فما بقي فلأولى رجل ذكر" - وأهل الفروض هم الذين قدَّر الله أنصباءهم، ففي هذه المسألة لا يبقى بعدهم شيء، فيَسْقُط الأشقاء، وهذا هو الصواب في ذلك.
{فَهُمْ شُرَكَاءُ فِي الثُّلُثِ} “Üçte birde ortaktırlar” buyruğu; “Mesele-i Hımâriyye (Müşerrike)” olarak adlandırılan meselede öz kardeşlerin mirastan düşeceğine delalet eder. O da şudur: Koca, anne, anne bir kardeşler ve öz kardeşler... Kocaya yarım, anneye altıda bir, anne bir kardeşlere üçte bir verilir ve öz kardeşler mirastan düşer. Çünkü Allah üçte biri anne bir kardeşlere tahsis etmiştir; şayet öz kardeşler onlara ortak edilseydi Allah'ın hükmünü ayrı kıldığı iki grubu birleştirmek olurdu. Ayrıca anne bir kardeşler belirli pay sahipleridir (ashâb-ı ferâiz), öz kardeşler ise asabedir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Belirlenmiş payları hak sahiplerine veriniz; geriye ne kalırsa en yakın erkek akrabanındır” buyurmuştur. Belirli pay sahipleri Allah'ın hisselerini takdir ettiği kimselerdir; bu meselede ise onlardan sonra geriye hiçbir şey kalmamaktadır; dolayısıyla öz kardeşler sakıt olur (pay alamaz). Bu meselede doğru olan görüş de budur.
2379. Metin
وأما ميراث الإخوة والأخوات الأشقاء أو لأب، فمذكور في قوله: {يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلالَةِ} الآية.
Öz veya baba bir erkek ve kız kardeşlerin mirasına gelince; o, sûrenin sonundaki: {يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلالَةِ} “Senden fetva istiyorlar. De ki: Allah size kelâle hakkında fetva veriyor...” ayetinde zikredilmiştir.
2380. Metin
فالأخت الواحدة شقيقة أو لأب لها النصف، والثنتان لهما الثلثان، والشقيقة الواحدة مع الأخت للأب أو الأخوات تأخذ النصف، والباقي من الثلثين للأخت أو الأخوات لأب (٢) وهو السدس تكملة الثلثين. وإذ استغرقت الشقيقات الثلثين سقط الأخوات للأب كما تقدم في البنات وبنات الابن. وإن كان الإخوة رجالا ونساءً فللذكر مثل حظ الأنثيين.
Buna göre tek bir kız kardeş —öz veya baba bir olsun— yarım pay alır; iki kız kardeş üçte iki alır. Tek bir öz kız kardeş ile birlikte baba bir kız kardeş veya kız kardeşler bulunursa öz kız kardeş yarım payı alır; üçte ikiden geriye kalan kısım —ki o üçte ikiyi tamamlayan altıda birdir— baba bir kız kardeşe veya kız kardeşlere verilir (2). Öz kız kardeşler üçte ikiyi tamamen tükettiklerinde ise —öz kızlar ve oğlun kızlarında geçtiği üzere— baba bir kız kardeşler sakıt olur. Şayet kardeşler erkekli kadınlı bir arada bulunurlarsa erkeğe iki kadının payı kadar verilir.
2381. Metin
فإن قيل: فهل يستفاد حكم ميراث القاتل، والرقيق، والمخالف في الدين، والمبعض، والخنثى، والجد مع الإخوة لغير أم، والعول، والرد، وذوي الأرحام، وبقية العصبة، والأخوات لغير أم مع البنات أو بنات الابن من القرآن أم لا؟
Şayet şöyle denilirse: Katilin, kölenin, din farkı olanın, bir kısmı hür bir kısmı köle olanın (müba‘‘azın), hunsânın (çift cinsiyetlinin), anne bir olmayan kardeşlerle birlikte bulunan dedenin, avlin, reddin, zevi'l-erhâmın, diğer asabelerin ve kızlar yahut oğlun kızlarıyla birlikte bulunan anne bir olmayan kız kardeşlerin miras hükmü Kur'an'dan anlaşılır mı, anlaşılmaz mı?
2382. Metin
قيل: نعم، فيه تنبيهات وإشارات دقيقة يعسر فهمها على غير المتأمل تدل على جميع المذكورات. فأما (القاتل والمخالف في الدين) فيعرف أنهما غير وارثين من بيان الحكمة الإلهية في توزيع المال على الورثة بحسب قربهم ونفعهم الديني والدنيوي.
Cevap olarak denilir ki: Evet, Kur'an'da dikkatle düşünmeyen kimsenin kavramakta zorlanacağı ince işaretler ve dikkat çekmeler vardır ki bunlar zikredilen bütün hususlara delalet eder. (Katil ve din farkı olan kimseye) gelince; bunların varis olamayacağı, malın varisler arasında yakınlıklarına ve dinî-dünyevî faydalarına göre paylaştırılmasındaki ilahî hikmetin açıklanmasından anlaşılır.
2383. Metin
وقد أشار تعالى إلى هذه الحكمة بقوله: {لا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا} وقد عُلم أن القاتل قد سعى لمورثه (٣) بأعظم الضرر، فلا ينتهض ما فيه من موجب الإرث أن يقاوم ضرر القتل الذي هو ضد النفع الذي رتب عليه الإرث. فعُلم من ذلك أن القتل أكبر مانع يمنع الميراث، ويقطع الرحم الذي قال الله فيه: {وَأُولُو الأرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} مع أنه قد استقرت القاعدة الشرعية أن "من استعجل شيئا قبل أوانه عوقب بحرمانه"
Allah Teâlâ: {لا تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًا} “Hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz” buyruğuyla bu hikmete işaret etmiştir. Bilinmektedir ki katil, miras bırakanına (3) en büyük zararı vermeye çalışmıştır; dolayısıyla onda bulunan miras sebebi, mirasın kendisine bağlandığı faydanın tam zıddı olan öldürme zararını savuşturmaya yetmez. Buradan anlaşıldı ki öldürmek, mirası engelleyen ve Allah'ın hakkında: {وَأُولُو الأرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} “Akrabalar Allah'ın Kitabında birbirlerine daha yakındırlar” buyurduğu akrabalık bağını kesen en büyük engeldir. Bununla birlikte “Bir şeyi vaktinden önce aceleyle elde etmek isteyen kimse ondan mahrum bırakılmakla cezalandırılır” şeklindeki şer'î kaide de yerleşmiştir.
2384. Metin
وبهذا ونحوه يعرف أن المخالف لدين الموروث لا إرث له، وذلك أنه قد تعارض الموجب الذي هو اتصال النسب الموجب للإرث، والمانعُ الذي هو المخالفة في الدين الموجبة للمباينة من كل وجه، فقوي المانع ومنع موجب الإرث الذي هو النسب، فلم يعمل الموجب لقيام المانع. يوضح ذلك أن الله تعالى قد جعل حقوق المسلمين أولى من حقوق الأقارب الكفار الدنيوية، فإذا مات المسلم انتقل ماله إلى من هو أولى وأحق به. فيكون قوله تعالى: {وَأُولُو الأرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} إذا اتفقت أديانهم، وأما مع تباينهم فالأخوة الدينية مقدمة على الأخوة النسبية المجردة.
Bununla ve benzeri delillerle miras bırakanın dinine muhalif olan kimsenin miras alamayacağı da anlaşılır. Şöyle ki: Mirası gerektiren nesep bağı şeklindeki sebep ile her yönden ayrılığı gerektiren din farklılığı şeklindeki engel birbiriyle çatışmıştır; engel üstün gelip miras sebebi olan nesep bağını hükümsüz kılmış ve engelin varlığı sebebiyle sebep amel etmemiştir. Bunu açıklayan husus şudur: Allah Teâlâ Müslümanların haklarını kâfir akrabaların dünyevî haklarından daha öncelikli kılmıştır; dolayısıyla bir Müslüman öldüğünde malı ona en layık ve hak sahibi olan kimseye intikal eder. Buna göre Allah Teâlâ'nın: {وَأُولُو الأرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ} “Akrabalar Allah'ın Kitabında birbirlerine daha yakındırlar” buyruğu dinleri bir olduğu takdirde geçerlidir; dinleri farklı olduğunda ise din kardeşliği sırf nesep kardeşliğinden önde gelir.
2385. Metin
قال ابن القيم في "جلاء الأفهام": وتأمل هذا المعنى في آية المواريث، وتعليقه سبحانه التوارث فيها بلفظ الزوجة دون المرأة، كما في قوله تعالى: {وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ} إيذانا بأن هذا التوارث إنما وقع بالزوجية المقتضية للتشاكل والتناسب، والمؤمن والكافر لا تشاكل بينهما ولا تناسب، فلا يقع بينهما التوارث. وأسرار مفردات القرآن ومركباته فوق عقول العالمين (٤) [انتهى] .
İbnü'l-Kayyim Cilâü'l-Efhâm'da şöyle demiştir: Miras ayetindeki bu manaya ve Allah Teâlâ'nın: {وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ} “Eşlerinizin geride bıraktıklarının yarısı sizindir” buyruğunda olduğu gibi mirası “imrae (kadın)” lafzıyla değil de “zevce (eş)” lafzıyla bağlamasına dikkat et! Bu durum; mirasın ancak denklik ve uyumu iktiza eden evlilik bağıyla vuku bulduğunu bildirmektedir; mümin ile kâfir arasında ise hiçbir denklik ve uyum yoktur, dolayısıyla aralarında miras cereyan etmez. Kur'an'ın kelimelerinin ve terkiplerinin sırları bütün âlemlerin akıllarının fevkindedir (4) [İktibas bitti].
2386. Metin
وأما (الرقيق) فإنه لا يرث ولا يورث، أما كونه لا يورث فواضح، لأنه ليس له مال يورث عنه، بل كل ما معه فهو لسيده. وأما كونه لا يرث فلأنه لا يملك، فإنه لو ملك لكان لسيده، وهو أجنبي من الميت فيكون مثل قوله تعالى: {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْن} {وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ} {فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ} ونحوها لمن يتأتى منه التملك، وأما الرقيق فلا يتأتى منه ذلك، فعلم أنه لا ميراث له. وأما مَنْ بعضه حر وبعضه رقيق فإنه تتبعض أحكامه. فما فيه من الحرية يستحق بها ما رتبه الله في المواريث، لكون ما فيه من الحرية قابلا للتملك، وما فيه من الرق فليس بقابل لذلك، فإذا يكون المبعض، يرث ويورث، ويحجب بقدر ما فيه من الحرية. وإذا كان العبد يكون محمودا مذموما، مثابا ومعاقبا، بقدر ما فيه من موجبات ذلك، فهذا كذلك. وأما (الخنثى) فلا يخلو إما أن يكون واضحا ذكوريته أو أنوثيته، أو مشكلا. فإن كان واضحا فالأمر فيه واضح.
(Köleye) gelince; o miras alamaz ve ona mirasçı olunamaz. Mirasçı olunamayacağı açıktır, çünkü arkasından miras kalacak bir malı yoktur; bilakis yanındaki her şey efendisinindir. Miras alamayacağına gelince; çünkü o mülk edinemez, şayet mülk edinse bu efendisinin olurdu, efendisi ise ölene yabancıdır. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın: {لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأنْثَيَيْن} “Erkeğe iki kadının payı kadar,” {وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ} “Eşlerinizin geride bıraktıklarının yarısı sizindir” ve {فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ} “Her birine altıda bir düşer” gibi buyrukları mülk edinmesi mümkün olan kimseler içindir; köle için ise bu mümkün değildir. Böylece ona miras düşmeyeceği anlaşılmıştır. Bir kısmı hür bir kısmı köle olan (müba‘‘az) kimseye gelince; onun hükümleri bölünür: Kendisindeki hürriyet payı nispetinde Allah'ın mirasta takdir ettiği payı hak eder, çünkü hürriyet kısmı mülk edinmeye elverişlidir; kölelik kısmı ise buna elverişli değildir. Dolayısıyla müba‘‘az kimse; kendisindeki hürriyet nispetinde miras alır, mirasçı olunur ve hacbeder. Bir kul bunlara sebep olan amelleri nispetinde övülüp yerilebildiği, mükâfat ve ceza alabildiği gibi bu mesele de böyledir. (Hunsâ/çift cinsiyetliye) gelince; ya erkekliği veya dişiliği belirgindir yahut müşküldür. Şayet belirginse durum açıktır:
2387. Metin
إن كان ذكرا فله حكم الذكور، ويشمله النص الوارد فيهم.
Erkek ise erkeklerin hükmünü alır ve onlar hakkında varid olan nassın kapsamına girer.
2388. Metin
وإن كان أنثى فله حكم الإناث، ويشملها النص الوارد فيهن.
Kadın ise kadınların hükmünü alır ve onlar hakkında varid olan nassın kapsamına girer.
2389. Metin
وإن كان مشكلا فإن كان الذكر والأنثى لا يختلف إرثهما -كالإخوة للأم- فالأمر فيه واضح، وإن كان يختلف إرثه بتقدير ذكوريته وبتقدير أنوثيته، ولم يبق لنا طريق إلى العلم بذلك، لم نعطه أكثر التقديرين، لاحتمال ظلم من معه من الورثة، ولم نعطه الأقل، لاحتمال ظلمنا له. فوجب التوسط بين الأمرين، وسلوكُ أعدل الطريقين، قال تعالى: {اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى} وليس لنا طريق إلى العدل في مثل هذا أكثر من هذا الطريق المذكور. و {لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا وُسْعَهَا} {فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ}
Şayet müşkül ise; anne bir kardeşlerde olduğu gibi erkek ile kadının mirası değişmiyorsa mesele açıktır. Fakat erkeklik ve dişilik varsayımına göre mirası değişiyorsa ve bunu kesin olarak bilmenin bir yolu kalmamışsa; beraberindeki diğer varislere zulmetme ihtimalinden ötürü ona iki takdirden çoğunu veremeyiz, bizzat kendisine zulmetme ihtimalinden ötürü de azını veremeyiz. Bu durumda iki durumun ortasını bulmak ve iki yolun en adil olanını tutmak vacip olur. Nitekim Allah Teâlâ: {اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى} “Adaletli olun, o takvaya daha yakındır” buyurmuştur. Böyle bir durumda adalete ulaşmak için zikredilen bu yoldan başka bir yolumuz yoktur: {لا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلا وُسْعَهَا} “Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez” ve {فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ} “Gücünüz yettiğince Allah'tan sakının!”
2390. Metin
وأما (ميراث الجد) مع الإخوة الأشقاء أو لأب، وهل يرثون معه أم لا؟ فقد دل كتاب الله على قول أبي بكر الصديق ﵁، وأن الجد يحجب الإخوة أشقاء أو لأب أو لأم، كما يحجبهم الأب.
(Dedenin mirasına) ve öz yahut baba bir kardeşlerle birlikte bulunmasına, kardeşlerin onunla birlikte miras alıp alamayacağına gelince; Allah'ın Kitabı Ebû Bekir es-Sıddîk'ın radıyallâhu anh kavline ve babanın hacbettiği gibi dedenin de öz, baba bir veya anne bir kardeşleri mirastan düşüreceğine (hacbedeceğine) delalet etmektedir.
2391. Metin
وبيان ذلك: أن الجد أب في غير موضع من القرآن كقوله تعالى: {إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ} الآية. وقال يوسف ﵇: {وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ}
Bunun açıklaması şudur: Dede, Kur'an'ın pek çok yerinde baba olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ: {إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَهَكَ وَإِلَهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ} “Hani Ya‘kûb'a ölüm geldiği vakit oğullarına: ‘Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?’ demişti. Onlar: ‘Senin ilahına ve ataların İbrâhim, İsmâil ve İshâk'ın ilahına kulluk edeceğiz’ dediler...” ayetini buyurmuştur. Yûsuf aleyhisselâm da: {وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ آبَائِي إِبْرَاهِيمَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ} “Ben atalarım İbrâhim, İshâk ve Ya‘kûb'un dinine uydum” demiştir.
2392. Metin
فسمى الله الجد وجد الأب أبا، فدل ذلك على أن الجد بمنزلة الأب، يرث ما يرثه الأب، ويحجب من يحجبه.
Allah dedeyi ve babanın dedesini baba olarak isimlendirmiştir; bu durum dedenin baba mesabesinde olduğuna, babanın varis olduğu gibi varis olacağına ve babanın hacbettiği kimseleri hacbedeceğine delalet eder.
2393. Metin
وإذا كان العلماء قد أجمعوا على أن الجد حكمه حكم الأب عند عدمه في ميراثه مع الأولاد وغيرهم من بني الإخوة والأعمام وبنيهم، وسائر أحكام (٥) المواريث، فينبغي أيضا أن يكون حكمُه حكمَه في حجب الإخوة لغير أم.
Âlimler babanın bulunmaması halinde çocuklarla, kardeş çocuklarıyla, amcalar ve onların çocuklarıyla birlikte miras almasında ve diğer bütün miras hükümlerinde (5) dedenin hükmünün baba gibi olduğu hususunda icma etmişlerse, anne bir olmayan kardeşleri hacbetme hususunda da hükmünün baba gibi olması gerekir.
2394. Metin
وإذا كان ابن الابن بمنزلة ابن الصلب فلم لا يكون الجد بمنزلة الأب؟ وإذا كان جد الأب مع ابن الأخ قد اتفق العلماء على أنه يحجبه. فلم لا يحجب جد الميت أخاه؟ فليس مع مَنْ يورِّث الإخوةَ مع الجد، نص ولا إشارة ولا تنبيه ولا قياس صحيح.
Oğlun oğlu öz oğul mesabesinde iken dede niçin baba mesabesinde olmasın? Babanın dedesi erkek kardeşin çocuğuyla birlikte bulunduğunda âlimler onun yeğeni hacbedeceği hususunda ittifak etmişken, ölünün dedesi niçin onun erkek kardeşini hacbetmesin? Dolayısıyla dede ile birlikte kardeşleri mirasçı kılan kimselerin elinde ne bir nass, ne bir işaret, ne bir ima ne de sahih bir kıyas vardır.