En'âm Suresi Tefsiri

Abdurrahman es-Sa'dî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

3687. Metin

وهي مكية

Mekkîdir.

3688. Metin

{١، ٢} {بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ * هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ} .

{ ١، ٢ } { بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ * هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ ثُمَّ قَضَى أَجَلا وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ ثُمَّ أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nûru) var eden Allah'a mahsustur. Sonra inkâr edenler (birtakım putları) Rablerine denk tutuyorlar. Sizi bir çamurdan yaratan, sonra bir ecel tayin eden O'dur. O'nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır. Sonra siz yine de şüphe ediyorsunuz.”

3689. Metin

هذا إخبار عن حمده والثناء عليه بصفات الكمال، ونعوت العظمة والجلال عموما، وعلى هذه المذكورات خصوصا. فحمد نفسه على خلقه السماوات والأرض، الدالة على كمال قدرته، وسعة علمه ورحمته، وعموم حكمته، وانفراده بالخلق والتدبير، وعلى جعله الظلمات والنور، وذلك شامل للحسي من ذلك، كالليل والنهار، والشمس والقمر. والمعنوي، كظلمات الجهل، والشك، والشرك، والمعصية، والغفلة، ونور العلم والإيمان، واليقين، والطاعة، وهذا كله، يدل دلالة قاطعة أنه تعالى، هو المستحق للعبادة، وإخلاص الدين له، ومع هذا الدليل ووضوح البرهان {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} أي يعدلون به سواه، يسوونهم به في العبادة والتعظيم، مع أنهم لم يساووا الله في شيء من الكمال، وهم فقراء عاجزون ناقصون من كل وجه.

Bu ayetler, Allah Teâlâ'nın genel olarak kemal sıfatları, azamet ve celal vasıflarıyla, özel olarak da burada zikredilen hususlarla Kendisine hamd ve senada bulunmasını haber vermektedir. Allah Teâlâ kâmil kudretine, ilim ve rahmetinin genişliğine, hikmetinin kuşatıcılığına, yaratma ve tedbirde tek oluşuna delalet eden gökleri ve yeri yaratması üzerine ve karanlıkları ile aydınlığı (nuru) var etmesi üzerine Kendisine hamdetmiştir. Bu karanlıklar ve aydınlık; gece ile gündüz, güneş ile ay gibi maddi ve hissi olanları kapsadığı gibi cehalet, şüphe, şirk, isyan ve gaflet karanlıkları ile ilim, iman, yakin ve itaat nuru gibi manevi olanları da içine alır. Bütün bunlar Allah Teâlâ'nın ibadete ve dinin sadece Kendisine halis kılınmasına layık yegâne ilah olduğuna kesin bir delildir. Bu delil ve apaçık bürhana rağmen { ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ } “Sonra inkâr edenler Rablerine denk tutuyorlar;” yani başkalarını O'na denk sayarak ibadet ve tazimde O'nunla bir tutmaktadırlar; oysa o denk tuttukları varlıklar kemal sıfatlarından hiçbirinde Allah'a eşit olamazlar, bilakis her yönden muhtaç, aciz ve noksandırlar.

3690. Metin

{هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} وذلك بخلق مادتكم وأبيكم آدم ﵇. {ثُمَّ قَضَى أَجَلا} أي: ضرب لمدة إقامتكم في هذه الدار أجلا تتمتعون به وتمتحنون، وتبتلون بما يرسل إليكم به رسله. {لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا} ويعمركم ما يتذكر فيه من تذكر. {وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ} وهي: الدار الآخرة، التي ينتقل العباد إليها من هذه الدار، فيجازيهم بأعمالهم من خير وشر.

{ هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ } “Sizi bir çamurdan yaratan O'dur;” bu da asıl maddenizin ve babanız Âdem aleyhisselâm'ın yaratılması suretiyledir. { ثُمَّ قَضَى أَجَلا } “Sonra bir ecel tayin etti;” yani bu dünyada kalış süreniz için bir ecel belirledi ki onda geçinip yararlanasınız, imtihan edilesiniz ve peygamberlerinin size getirdikleriyle sınanasınız; { لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلا } “hanginizin amelce daha güzel olduğunu sınamak için” ve ibret alacak olanın ibret alabileceği kadar bir ömür vermek suretiyle bu eceli tayin etmiştir. { وَأَجَلٌ مُسَمًّى عِنْدَهُ } “O'nun katında belirlenmiş bir ecel daha vardır;” o da ahiret yurdudur ki kullar bu dünyadan oraya intikal ederler; Allah da amellerinin karşılığını hayır veya şer olarak kendilerine verir.

3691. Metin

{ثُمَّ} مع هذا البيان التام وقطع الحجة {أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ} أي: تشكون في وعد اللهو ووعيده، ووقوع الجزاء يوم القيامة.

{ ثُمَّ } Bu apaçık beyana ve aleyhlerine hüccetin ikame edilmesine rağmen { أَنْتُمْ تَمْتَرُونَ } “Sonra siz yine de şüphe ediyorsunuz;” yani Allah'ın vaadinden, tehdidinden ve kıyamet günü cezanın/mükâfatın vuku bulacağından şüpheye düşüyorsunuz.

3692. Metin

وذكر الله الظلمات بالجمع، لكثرة موادها وتنوع طرقها. ووحد النور لكون الصراط الموصلة إلى الله واحدة لا تعدد فيها،، وهي: الصراط المتضمنة للعلم بالحق والعمل به، كما قال تعالى: {وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ} . {٣} {وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ} .

Allah Teâlâ kaynaklarının çokluğu ve yollarının çeşitliliği sebebiyle karanlıkları çoğul (zulümât) olarak zikretmiştir. Aydınlığı (nûru) ise tekil olarak zikretmiştir; çünkü Allah'a ulaştıran dosdoğru yol tek olup onda çokluk yoktur. O yol; hakka dair ilmi ve onunla ameli içeren yoldur; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ } “«Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyun; başka yollara uymayın ki sizi O'nun yolundan ayırıp parçalamasın.»” { ٣ } { وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الأرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ } “O, göklerde ve yerde (ibadete layık tek) Allah'tır. Sizin gizlinizi de açığınızı da bilir, ne kazandığınızı da bilir.”

3693. Metin

أي: وهو المألوه المعبود في السماوات وفي الأرض، فأهل السماء والأرض، متعبدون لربهم، خاضعون لعظمته، مستكينون لعزه وجلاله، الملائكة المقربون، والأنبياء والمرسلون، والصديقون، والشهداء والصالحون.

Yani O; göklerde ve yerde ilah edinilen, ibadet edilen yegâne ilahtır. Göklerin ve yerin ehli -mukarrab melekler, peygamberler, elçiler, sıddîklar, şehitler ve salihler- Rablerine ibadet eder, O'nun azameti karşısında boyun eğer, izzet ve celali karşısında tevazu gösterirler.

3694. Metin

وهو تعالى يعلم سركم وجهركم ويعلم ما تكسبون، فاحذروا معاصيه وارغبوا في الأعمال التي تقربكم منه، وتدنيكم من رحمته، واحذروا من كل عمل يبعدكم منه ومن رحمته. {٤ - ٦} {وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ * فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ} .

O Teâlâ gizlinizi de açığınızı da bilir, ne kazandığınızı da bilir; öyleyse O'na isyan etmekten sakının, sizi O'na yaklaştıracak ve rahmetine eriştirecek amellere rağbet edin; sizi O'ndan ve rahmetinden uzaklaştıracak her türlü amelden de sakının! { ٤ - ٦ } { وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ إِلا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ * فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ } “Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmeyedursun, mutlaka ondan yüz çevirirler. Nitekim kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar. Fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir. Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş, üzerlerine gökten bol bol yağmur indirmiş ve altlarından ırmaklar akıtmıştık. Fakat onları günahları sebebiyle helak ettik ve arkalarından başka nesiller var ettik.”

3695. Metin

هذا إخبار منه تعالى عن إعراض المشركين، وشدة تكذيبهم وعداوتهم، وأنهم لا تنفع فيهم الآيات حتى تحل بهم المثلات، فقال: {وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِم} الدالة على الحق دلالة قاطعة، الداعية لهم إلى اتباعه وقبوله {إِلا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِين} لا يلقون لها بالا ولا يصغون لها سمعا، قد انصرفت قلوبهم إلى غيرها، وولوها أدبارَهم.

Bu ayetler Allah Teâlâ'nın, müşriklerin yüz çevirmelerini, şiddetli yalanlamalarını ve düşmanlıklarını, başlarına ibret verici cezalar gelmedikçe ayetlerin kendilerine fayda vermeyeceğini haber vermesidir. Şöyle buyurmuştur: { وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ } Hakka kesin bir şekilde delalet eden, onları hakka tabi olmaya ve onu kabule çağıran Rablerinin ayetlerinden herhangi biri kendilerine gelmeyedursun, { إِلا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ } “mutlaka ondan yüz çevirirler;” ona hiç aldırmazlar, kulak asmazlar; kalpleri başka şeylere yönelmiş, ona arkalarını dönmüşlerdir.

3696. Metin

{فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ} والحق حقه أن يتبع، ويشكر الله على تيسيره لهم، وإتيانهم به، فقابلوه بضد ما يجب مقابلته به فاستحقوا العقاب الشديد. {فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} أي: فسوف يرون ما استهزؤوا به، أنه الحق والصدق، ويبين الله للمكذبين كذبهم وافتراءهم، وكانوا يستهزؤون بالبعث والجنة والنار، فإذا كان يوم القيامة قيل للمكذبين: {هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ} .

{ فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ } “Nitekim kendilerine hak geldiğinde onu yalanladılar.” Oysa hakkın hakkı; ona tabi olunması ve onu kendilerine kolaylaştırıp ulaştırdığı için Allah'a şükredilmesidir. Ancak onlar hakka karşı takınılması gereken tavrın tam zıddını sergilemiş ve şiddetli azabı hak etmişlerdir. { فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ } “Fakat alay edip durdukları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir.” Yani alay ettikleri şeyin hak ve hakikat olduğunu bizzat göreceklerdir; Allah o yalanlayıcılara yalan ve iftiralarını açıkça gösterecektir. Onlar yeniden dirilişle, cennet ve cehennemle alay ediyorlardı; kıyamet günü olduğunda o yalanlayanlara: { هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ } “«İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!»” denilecektir.

3697. Metin

وقال تعالى: {وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ} ثم أمرهم أن يعتبروا بالأمم السالفة فقال {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ} أي كم تتابع إهلاكنا للأمم المكذبين وأمهلناهم قبل ذلك الإهلاك بأن {مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ} لهؤلاء من الأموال والبنين والرفاهية

Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لا يَبْعَثُ اللَّهُ مَنْ يَمُوتُ بَلَى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ * لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ } “Onlar: «Allah ölen kimseyi diriltmez» diye var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır! Bu O'nun üzerine hak bir vaaddir, fakat insanların çoğu bilmezler. Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklasın ve inkâr edenler kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler diye (onları diriltecektir).” Sonra geçmiş ümmetlerden ibret almalarını emrederek şöyle buyurmuştur: { أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ } “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?” Yani yalanlayan ümmetleri peş peşe nasıl helak ettiğimizi ve bu helaktan önce mallar, evlatlar ve refah bakımından { مَكَّنَّاهُمْ فِي الأرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّنْ لَكُمْ } “onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları verdiğimizi” ve kendilerine mühlet tanıdığımızı görmediler mi?

3698. Metin

{وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ} فينبت لهم بذلك ما شاء الله من زروع وثمار يتمتعون بها ويتناولون منها ما يشتهونفلم يشكروا الله على نعمه بل أقبلوا على الشهوات وألهتهم أنواع اللذات فجاءته مرسلهم بالبينات فلم يصدقوها بل ردوها وكذبوها فأهلكهم الله بذنوبهم وأنشأ {مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ} .

{ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا وَجَعَلْنَا الأنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ } “üzerlerine gökten bol bol yağmur indirmiş ve altlarından ırmaklar akıtmıştık.” Böylece onlar için Allah'ın dilediği ekinler ve meyveler bitiyor, onlardan yararlanıyor ve canlarının çektiği şeyleri yiyorlardı. Fakat bu nimetlere karşı Allah'a şükretmediler; bilakis şehvetlere daldılar ve türlü lezzetler onları oyaladı. Elçileri kendilerine apaçık delillerle geldiğinde onları tasdik etmeyip bilakis reddettiler ve yalanladılar. Bunun üzerine Allah onları günahları sebebiyle helak etti ve { مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ } “arkalarından başka nesiller var etti.”

3699. Metin

فهذه سنة الله ودأبه في الأمم السابقين واللاحقين فاعتبروا بمن قص الله عليكم نبأهم. {٧ - ٩} {وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ * وَقَالُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ} .

İşte önceki ve sonraki ümmetler hakkında Allah'ın sünneti ve muamelesi budur; öyleyse Allah'ın haberlerini size anlattığı kimselerden ibret alın! { ٧ - ٩ } { وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ * وَقَالُوا لَوْلا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الأمْرُ ثُمَّ لا يُنْظَرُونَ } “Eğer sana kâğıt üzerine yazılı bir kitap indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı, inkâr edenler yine de: 'Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir' derlerdi. Ve dediler ki: 'Ona bir melek indirilseydi ya!' Eğer bir melek indirseydik iş bitirilmiş olurdu da kendilerine mühlet verilmezdi.”

3700. Metin

هذا إخبار من الله لرسوله عن شدة عناد الكافرين، وأنه ليس تكذيبهم لقصور فيما جئتهم به، ولا لجهل منهم بذلك، وإنما ذلك ظلم وبغي، لا حيلة لكم فيه، فقال: {وَلَوْ نزلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ} وتيقنوه {لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا} ظلما وعلوا {إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ} .

Bu, Allah Teâlâ'nın Resûlü'ne kâfirlerin inadının ne kadar şiddetli olduğunu; onların yalanlamalarının tebliğ edilen hususlardaki bir noksanlıktan veya cehaletten kaynaklanmadığını, bilakis sizin değiştirmeye güç yetiremeyeceğiniz bir zulüm ve azgınlıktan ileri geldiğini haber vermesidir. Şöyle buyurmuştur: { وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا فِي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ } “Eğer sana kâğıt üzerine yazılı bir kitap indirseydik de ona elleriyle dokunsalardı” ve gözleriyle görüp yakinen bilselerdi bile, { لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا } o inkâr edenler zulüm ve kibirlerinden ötürü mutlaka: { إِنْ هَذَا إِلا سِحْرٌ مُبِينٌ } “'Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir' derlerdi.”

3701. Metin

فأي بينة أعظم من هذه البينة، وهذا قولهم الشنيع فيها، حيث كابروا المحسوس الذي لا يمكن مَن له أدنى مسكة مِن عقل دفعه؟ "

Bundan daha büyük hangi açık delil (beyyine) olabilir? Oysa onlar, en ufak bir akıl kırıntısına sahip bir kimsenin bile inkâr edemeyeceği gözle görülür somut gerçeklere karşı inat ve kibir sergileyerek bu çirkin sözü söylemişlerdir.

3702. Metin

{وَقَالُوا} أيضا تعنتا مبنيا على الجهل، وعدم العلم بالمعقول. {لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ} أي: هلا أنزل مع محمد ملك، يعاونه ويساعده على ما هو عليه بزعمهم أنه بشر، وأن رسالة الله، لا تكون إلا على أيدي الملائكة.

{ وَقَالُوا } Yine cehalete ve aklıselimden yoksunluğa dayalı bir inat ve taassupla şöyle dediler: { لَوْلا أُنزلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ } “«Ona bir melek indirilseydi ya!»” Yani Muhammed'in bir beşer olduğu ve Allah'ın elçiliğinin ancak melekler eliyle olması gerektiği yönündeki batıl zanlarına dayanarak, bulunduğu vazifede ona destek ve yardımcı olacak bir melek indirilseydi ya dediler.

3703. Metin

قال الله في بيان رحمته ولطفه بعباده، حيث أرسل إليهم بشرا منهم يكون الإيمان بما جاء به، عن علم وبصيرة، وغيب. {وَلَوْ أَنزلْنَا مَلَكًا} برسالتنا، لكان الإيمان لا يصدر عن معرفة بالحق، ولكان إيمانا بالشهادة، الذي لا ينفع شيئا وحده، هذا إن آمنوا، والغالب أنهم لا يؤمنون بهذه الحالة، فإذا لم يؤمنوا قضي الأمر بتعجيل الهلاك عليهم وعدم إنظارهم، لأن هذه سنة الله، فيمن طلب الآيات المقترحة فلم يؤمن بها، فإرسال الرسول البشري إليهم بالآيات البينات، التي يعلم الله أنها أصلح للعباد، وأرفق بهم، مع إمهال الله للكافرين والمكذبين خير لهم وأنفع، فطلبُهم لإنزال الملك شر لهم لو كانوا يعلمون، ومع ذلك، فالملك لو أنزل عليهم، وأرسل، لم يطيقوا التلقي عنه، ولا احتملوا ذلك، ولا أطاقته قواهم الفانية.

Allah Teâlâ, kullarına olan rahmetini ve lütfunu beyan ederek onlara kendi içlerinden bir beşeri elçi gönderdi ki onun getirdiklerine iman; ilim, basiret ve gayba iman esasına dayalı olsun. { وَلَوْ أَنزلْنَا مَلَكًا } “Eğer bir melek indirseydik” risaletimizle, o zaman iman hakkı bilip tanımaktan neşet etmez, tek başına fayda vermeyen gözle görmeye (şehadete) dayalı bir iman olurdu; tabii bu da şayet iman ederlerse! Oysa galip ihtimal, bu durumda da iman etmeyecekleridir. İman etmedikleri takdirde ise hemen helak edilip kendilerine mühlet tanınmamak suretiyle iş bitirilmiş olurdu; zira keyfi mucizeler talep edip de ardından iman etmeyenler hakkındaki ilahi sünnet budur. Dolayısıyla Allah'ın kullar için en uygun ve en şefkatli olduğunu bildiği apaçık mucizelerle insan bir peygamber göndermesi ve inkârcılara mühlet tanıması onlar için çok daha hayırlı ve faydalıdır. Melek indirilmesini istemeleri ise bilselerdi kendileri için tam bir şerdir. Bununla birlikte melek onlara gönderilseydi bile, fani güçleri melekten doğrudan vahiy almaya takat getiremez ve buna dayanamazlardı.

3704. Metin

{وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ} .

{ وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ } “Eğer onu bir melek kılsaydık, elbette onu bir adam suretine sokar ve onları yine düşmekte oldukları şüphe ve karmaşaya düşürürdük.”

3705. Metin

{وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا} لأن الحكمة لا تقتضي سوى ذلك. {وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ} أي: ولكان الأمر، مختلطا عليهم، وملبوسا وذلك بسبب ما لبسوه على أنفسهم، فإنهم بنوا أمرهم على هذه القاعدة التي فيها اللبس، وبها عدم بيان الحق.

{ وَلَوْ جَعَلْنَاهُ مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ رَجُلا } “Eğer onu bir melek kılsaydık, elbette onu bir adam suretine sokardık;” çünkü hikmet ancak bunu gerektirir. { وَلَلَبَسْنَا عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ } “ve onları yine düşmekte oldukları şüphe ve karmaşaya düşürürdük.” Yani kendi nefislerini şüphe ve kargaşaya düşürmeleri sebebiyle iş onlar için yine karmaşık ve belirsiz kalırdı; çünkü onlar davalarını içinde şüphe bulunan ve hakkın beyanını engelleyen bu çarpık kural üzerine kurmuşlardı.

3706. Metin

فلما جاءهم الحق، بطرقه الصحيحة، وقواعده التي هي قواعده، لم يكن ذلك هداية لهم، إذا اهتدى بذلك غيرهم، والذنب ذنبهم، حيث أغلقوا على أنفسهم باب الهدى، وفتحوا أبواب الضلال. {١٠، ١١} {وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} .

Hak kendilerine sahih yolları ve sarsılmaz kaideleriyle geldiğinde, başkaları bununla hidayet bulurken onlar hidayete ermediler. Suç tamamen kendilerinindir; zira kendi üzerlerine hidayet kapısını kapatıp dalalet kapılarını sonuna kadar açmışlardır. { ١٠، ١١ } { وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ * قُلْ سِيرُوا فِي الأرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ } “Andolsun ki senden önceki peygamberlerle de alay edildi de onlarla eğlenenleri, alay edip durdukları şey kuşatıverdi. De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş görün!'”

3707. Metin

يقول تعالى مسليا لرسوله ومصبرا، ومتهددا أعداءه ومتوعدا. {وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ} لما جاءوا أممهم بالبينات، كذبوهم واستهزأوا بهم وبما جاءوا به. فأهلكهم الله بذلك الكفر والتكذيب، ووفى لهم من العذاب أكمل نصيب. {فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} فاحذروا -أيها المكذبون- أن تستمروا على تكذيبكم، فيصيبكم ما أصابهم.

Allah Teâlâ Resûlü'nü teselli edip sabra teşvik ederek ve düşmanlarını tehdit edip uyararak şöyle buyurmaktadır: { وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ } “Andolsun ki senden önceki peygamberlerle de alay edildi.” Onlar ümmetlerine apaçık deliller getirdiklerinde, kavimleri onları yalanladı; kendileriyle ve getirdikleriyle alay etti. Bunun üzerine Allah onları bu küfür ve yalanlamaları sebebiyle helak etti ve azaptan paylarını tastamam verdi. { فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ } “Onlarla eğlenenleri, alay edip durdukları şey kuşatıverdi.” Ey yalanlayanlar! Yalanlamanızda ısrar etmekten sakının, yoksa onların başına gelenler sizin de başınıza gelir!

3708. Metin

فإن شككتم في ذلك، أو ارتبتم، فسيروا في الأرض، ثم انظروا، كيف كان عاقبة المكذبين، فلن تجدوا إلا قوما مهلكين، وأمما في المثلات تالفين، قد أوحشت منهم المنازل، وعدم من تلك الربوع كل متمتع بالسرور نازل، أبادهم الملك الجبار، وكان بناؤهم عبرة لأولي الأبصار. وهذا السير المأمور به، سير القلوب والأبدان، الذي يتولد منه الاعتبار. وأما مجرد النظر من غير اعتبار، فإن ذلك لا يفيد شيئا. {١٢} {قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ قُلْ لِلَّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ} .

Eğer bundan şüphe duyuyor veya tereddüt ediyorsanız, yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bakın! Göreceğiniz tek şey; helak edilmiş topluluklar, ibretlik azaplarla yok olup gitmiş ümmetler, ıssız kalmış yurtlar ve sevinç içinde oralarda konaklayan kimselerden eser kalmamış harabeler olacaktır. Hükümran ve Kahhâr olan Allah onları yok etmiş, kalıntıları ise basiret sahipleri için birer ibret kılmıştır. Emredilen bu gezip dolaşma; hem kalplerin hem de bedenlerin seyahatidir ki bundan ibret alma neticesi doğar. İbret almaktan yoksun kuru bir bakış ise hiçbir fayda sağlamaz. { ١٢ } { قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ قُلْ لِلَّهِ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ } “De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir?' De ki: 'Allah'ındır.' O, rahmet etmeyi Kendi zâtına yazmıştır (ilke edinmiştir). Kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizi mutlaka toplayacaktır. Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler.”

3709. Metin

يقول تعالى لنبيه ﷺ {قُلْ} لهؤلاء المشركين بالله، مقررا لهم وملزما بالتوحيد: {لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ} أي: مَن الخالق لذلك، المالك له، المتصرف فيه؟

Allah Teâlâ Peygamberi'ne sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah'a ortak koşan bu kimselere tevhidi ikrar ettirmek ve onları bağlayıcı kılmak üzere: { قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ } “De ki: «Göklerde ve yerde olanlar kimindir?»” yani bunların Yaratıcısı, Sahibi ve Mutlak Hâkimi kimdir diye sormasını emretmektedir.

3710. Metin

{قُلْ} لهم: {لِلَّهِ} وهم مقرون بذلك لا ينكرونه، أفلا حين اعترفوا بانفراد الله بالملك والتدبير، أن يعترفوا له بالإخلاص والتوحيد؟ ".

Onlara: { قُلْ لِلَّهِ } “«Allah'ındır» de.” Nitekim onlar da bunu ikrar eder, inkâr etmezler. Mülk ve tedbirde Allah'ın tek olduğunu itiraf ettiklerine göre, kullukta ihlası ve tevhidi de O'na has kılmaları gerekmez mi?

3711. Metin

وقوله {كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ} أي: العالم العلوي والسفلي تحت ملكه وتدبيره، وهو تعالى قد بسط عليهم رحمته وإحسانه، وتغمدهم برحمته وامتنانه، وكتب على نفسه كتابا أن رحمته تغلب غضبه، وأن العطاء أحب إليه من المنع، وأن الله قد فتح لجميع العباد أبواب الرحمة، إن لم يغلقوا عليهم أبوابها بذنوبهم، ودعاهم إليها، إن لم تمنعهم من طلبها معاصيهم وعيوبهم، وقوله {لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ} وهذا قسم منه، وهو أصدق المخبرين، وقد أقام على ذلك من الحجج والبراهين، ما يجعله حق اليقين، ولكن أبى الظالمون إلا جحودا، وأنكروا قدرة الله على بعث الخلائق، فأوضعوا في معاصيه، وتجرءوا على الكفر به، فخسروا دنياهم وأخراهم، ولهذا قال: {الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ} . {١٣ - ٢٠} {وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ * قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ * مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ * وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ} .

{ كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ } “O, rahmet etmeyi Kendi zâtına yazmıştır (ilke edinmiştir).” Yani ulvi ve sufli bütün âlem O'nun mülkü ve idaresi altındadır; O Teâlâ rahmet ve ihsanını onların üzerine yaymış, onları lütuf ve merhametiyle kuşatmıştır. Kendi zâtına rahmetinin gazabına galip geleceğini, ihsan etmenin men etmekten Kendisine daha sevimli olduğunu, günahlarıyla rahmet kapılarını üzerlerine kapatmadıkları müddetçe bütün kullara rahmet kapılarını açtığını ve isyanları onları rahmeti istemekten alıkoymadığı sürece onları bu rahmete davet ettiğini hükme bağlamıştır. { لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لا رَيْبَ فِيهِ } “Kendisinde hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde sizi mutlaka toplayacaktır.” Bu, haber verenlerin en doğrusu olan Allah'ın bir yeminidir; O, bunu hakkale'l-yakîn kılacak delil ve bürhanları ikame etmiştir. Fakat zalimler inkârdan başka bir şeye yanaşmadılar; Allah'ın mahlukatı diriltme kudretini inkâr edip günahlara daldılar, O'nu inkâr etmeye cüret gösterdiler ve böylece hem dünyalarını hem de ahiretlerini hüsrana uğrattılar. Nitekim şöyle buyurmuştur: { الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ } “Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler.” { ١٣ - ٢٠ } { وَلَهُ مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ * قُلْ أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ * قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ * مَنْ يُصْرَفْ عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ * وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ * وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْخَبِيرُ } “Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur. O, hakkıyla İşitendir, hakkıyla Bilendir. De ki: 'Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineyim?' De ki: 'Bana teslim olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (denildi).' De ki: 'Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım.' O gün kimden o azap savuşturulursa, muhakkak Allah ona merhamet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, şüphesiz O her şeye hakkıyla güç yetirendir. O, kullarının üzerinde mutlak tasarruf ve hâkimiyet sahibidir. O, Hüküm ve Hikmet Sahibidir, her şeyden hakkıyla Haberdardır.”

3712. Metin

اعلم أن هذه السورة الكريمة، قد اشتملت على تقرير التوحيد، بكل دليل عقلي ونقلي، بل كادت أن تكون كلها في شأن التوحيد ومجادلة المشركين بالله المكذبين لرسوله.

Bil ki bu yüce sûre; aklî ve naklî her türlü delille tevhidi ispat etmeyi ihtiva etmiştir; hatta neredeyse bütünüyle tevhid konusuna ve Allah'a şirk koşan, O'nun Resûlü'nü yalanlayan kimselerle münazaraya tahsis edilmiştir.

3713. Metin

فهذه الآيات، ذكر الله فيها ما يتبين به الهدى، وينقمع به الشرك. فذكر أن {لَهُ} تعالى {مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ} وذلك هو المخلوقات كلها، من آدميها، وجِنِّها، وملائكتها، وحيواناتها وجماداتها، فالكل خلق مدبرون، وعبيد مسخرون لربهم العظيم، القاهر المالك، فهل يصح في عقل ونقل، أن يعبد مِن هؤلاء المماليك، الذي لا نفع عنده ولا ضر؟ ويترك الإخلاص للخالق، المدبر المالك، الضار النافع؟! أم العقول السليمة، والفطر المستقيمة، تدعو إلى إخلاص العبادة، والحب، والخوف، والرجاء لله رب العالمين؟!.

İşte bu ayetlerde Allah, kendisiyle hidayetin açıklığa kavuştuğu ve şirkin bastırıldığı hususları zikretmiştir. Yüce Allah {لَهُ} "O'nundur" {مَا سَكَنَ فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ} "gecede ve gündüzde barınan her şey" diye buyurarak zikretmiştir ki bu da insanıyla, ciniyle, melekleriyle, hayvanlarıyla ve cansız varlıklarıyla bütün mahlukattır. Hepsi de yaratılmış, idare edilen ve azamet sahibi, mutlak galebe sahibi ve mülkün yegâne maliki olan Rablerine boyun eğdirilmiş kullardır. O halde akıl ve nakil bakımından, elinde hiçbir fayda ve zarar bulunmayan bu kölelerden birine ibadet edilmesi; yaratıcı, idare edici, yegâne malik, zarar veren ve fayda sağlayan Allah'a ihlasın terk edilmesi hiç doğru olur mu?! Yoksa selim akıllar ve dosdoğru fıtratlar; ibadeti, sevgiyi, korkuyu ve ümidi alemlerin Rabbi olan Allah'a has kılmaya mı çağırır?!.

3714. Metin

{السَّمِيعُ} لجميع الأصوات، على اختلاف اللغات، بتفنن الحاجات. {الْعَلِيمُ} بما كان، وما يكون، وما لم يكن لو كان كيف كان يكون، المطلع على الظواهر والبواطن؟!.

{السَّمِيعُ} Farklı diller ve çeşitlenen ihtiyaçlarla birlikte bütün sesleri hakkıyla işitendir. {الْعَلِيمُ} Olmuşu, olanı, henüz olmayıp da şayet olsaydı nasıl olacağını hakkıyla bilendir; zahir ve batın olan her şeye muttali olandır?!.

3715. Metin

{قُلْ} لهؤلاء المشركين بالله: {أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا} من هؤلاء المخلوقات العاجزة يتولاني، وينصرني؟!.

Allah'a ortak koşan bu kimselere {قُلْ} "De ki:" {أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا} "Beni dost edinecek ve bana yardım edecek olan bu aciz mahluklardan Allah'tan başkasını mı veli edineyim?!."

3716. Metin

فلا أتخذ من دونه تعالى وليا، لأنه فاطر السماوات والأرض، أي: خالقهما ومدبرهما. {وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ} أي: وهو الرزاق لجميع الخلق، من غير حاجة منه تعالى إليهم، فكيف يليق أن أتخذ وليا غير الخالق الرزاق، الغني الحميد؟ " {قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ} لله بالتوحيد، وانقاد له بالطاعة، لأني أولى من غيري بامتثال أوامر ربي.

Ben Yüce Allah'tan başkasını veli edinmem. Çünkü O, gökleri ve yeri yoktan var edendir; yani onların yaratıcısı ve idare edicisidir. {وَهُوَ يُطْعِمُ وَلا يُطْعَمُ} Yani Yüce Allah'ın onlara hiçbir ihtiyacı olmaksızın bütün mahlukatı rızıklandıran O'dur. O halde Yaratıcı, Rızık verici, Ganî ve Hamîd olandan başkasını veli edinmek nasıl uygun düşer? {قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ} "De ki: Şüphesiz ben, tevhid ile Allah'a teslim olan ve itaatle O'na boyun eğen ilk kimse olmakla emrolundum." Çünkü ben, Rabbimin emirlerini yerine getirmeye başkalarından daha layığım.

3717. Metin

{وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} أي: ونهيت أيضا، عن أن أكون من المشركين، لا في اعتقادهم، ولا في مجالستهم، ولا في الاجتماع بهم، فهذا أفرض الفروض عليَّ، وأوجب الواجبات.

{وَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} Yani: Ne inançlarında, ne meclislerinde oturmakta, ne de onlarla bir araya gelmekte müşriklerden olmaktan da menedildim. Bu, benim üzerime farzların en farzı ve vaciplerin en vacibidir.

3718. Metin

{قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} فإن المعصية في الشرك توجب الخلود في النار، وسخطَ الجبار. وذلك اليوم هو اليوم الذي يُخاف عذابه، ويُحذر عقابه؛ لأنه مَن صُرف عنه العذاب يومئذ فهو المرحوم، ومن نجا فيه فهو الفائز حقا، كما أن من لم ينجمنه فهو الهالك الشقي.

{قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} "De ki: Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım." Çünkü şirk hususundaki isyan, ateşte ebedi kalmayı ve Cebbâr olan Allah'ın gazabını gerektirir. O gün ise azabından korkulan ve cezasından sakınılan gündür. Zira o gün kendisinden azap savılan kimse merhamet olunmuştur; o günde kurtulan kimse gerçekten kazanmıştır. Nitekim ondan kurtulamayan kimse de helak olmuş ve bedbahttır.

3719. Metin

ومن أدلة توحيده، أنه تعالى المنفرد بكشف الضراء، وجلب الخير والسراء. ولهذا قال: {وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ} من فقر، أو مرض، أو عسر، أو غم، أوهم أو نحوه. {فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} فإذا كان وحده النافع الضار، فهو الذي يستحق أن يفرد بالعبودية والإلهية.

O'nun tevhidinin delillerinden biri de Yüce Allah'ın sıkıntıyı gidermede, hayrı ve ferahlığı getirmede tek olmasıdır. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ} "Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa" fakirlik, hastalık, zorluk, keder, tasa veya benzeri bir şey... {فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} "onu O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, şüphesiz O her şeye hakkıyla güç yetirendir." Fayda veren ve zarar veren yalnızca O olduğuna göre, kullukta ve ilahlıkta bir kılınmaya layık olan da O'dur.

3720. Metin

{وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ} فلا يتصرف منهم متصرف، ولا يتحرك متحرك، ولا يسكن ساكن، إلا بمشيئته، وليس للملوك وغيرهم الخروج عن ملكه وسلطانه، بل هم مدبرون مقهورون، فإذا كان هو القاهر وغيره مقهورا، كان هو المستحق للعبادة.

{وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ} "O, kullarının üzerinde mutlak kudret ve tasarruf sahibidir." Dolayısıyla O'nun dilemesi olmadan onlardan hiçbir tasarruf sahibi tasarrufta bulunamaz, hiçbir hareket eden hareket edemez ve hiçbir duran duramaz. Kralların ve başkalarının O'nun mülkünün ve egemenliğinin dışına çıkması mümkün değildir; bilakis onlar idare edilen ve boyun eğdirilmiş kimselerdir. O mutlak galip ve diğerleri boyun eğdirilmiş olduğuna göre, ibadete layık olan da O'dur.

3721. Metin

{وَهُوَ الْحَكِيمُ} فيما أمر به ونهى، وأثاب، وعاقب، وفيما خلق وقدر. {الْخَبِيرُ} المطلع على السرائر والضمائر وخفايا الأمور، وهذا كله من أدلة التوحيد.

{وَهُوَ الْحَكِيمُ} Emrettiği, nehyettiği, sevap verdiği, cezalandırdığı, yarattığı ve takdir ettiği şeylerde hikmet sahibidir. {الْخَبِيرُ} Sırlara, gönüllere ve işlerin gizliliklerine hakkıyla muttali olandır. Bütün bunlar tevhidin delillerindendir.

3722. Metin

{قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ * الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمُ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ} .

{قُلْ أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً قُلِ اللَّهُ شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ * الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمُ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ} "De ki: 'Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?' De ki: 'Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur'an bana, onunla sizi ve kime ulaşırsa onu uyarayım diye vahyolundu. Siz gerçekten Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz?' De ki: 'Ben şahitlik etmem.' De ki: 'O, ancak tek bir ilahtır ve şüphesiz ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.' Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratanlar var ya, işte onlar iman etmezler."

3723. Metin

{قُلْ} لهم -لما بينا لهم الهدى، وأوضحنا لهم المسالك-: {أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً} على هذا الأصل العظيم. {قُلِ اللَّهُ} أكبر شهادة، فهو {شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ} فلا أعظم منه شهادة، ولا أكبر، وهو يشهد لي بإقراره وفعله، فيقرني على ما قلت لكم، كما قال تعالى {وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الأقَاوِيلِ * لأخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ} فالله حكيم قدير فلا يليق بحكمته وقدرته أن يقر كاذبا عليه زاعما أن الله أرسله ولم يرسله وأن الله أمره بدعوة الخلق ولم يأمره وأن الله أباح له دماء من خالفه وأموالهم ونساءهم وهو مع ذلك يصدقه بإقراره وبفعله فيؤيده على ما قال بالمعجزات الباهرة والآيات الظاهرة وينصره ويخذل من خالفه وعاداه فأي شهادة أكبر من هذه الشهادة؟ "

Onlara hidayeti açıkladığımızda ve yolları kendilerine izah ettiğimizde {قُلْ} onlara de ki: Bu büyük asıl üzerine {أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً} "Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?" {قُلِ اللَّهُ} De ki: Allah şahitlik bakımından en büyüktür; O {شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ} "benimle sizin aranızda şahittir." O'ndan daha büyük ve daha yüce bir şahitlik yoktur. O, ikrarı ve fiiliyle benim lehime şahitlik etmekte ve size söylediklerim hususunda beni doğrulamaktadır; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الأقَاوِيلِ * لأخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ * ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ} "Eğer o (Peygamber) bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu sağ elinden yakalardık, sonra da onun can damarını keserdik." Allah Hakîm'dir, Kadîr'dir. Dolayısıyla Allah'ın kendisini elçi göndermediği halde gönderdiğini, mahlukatı davet etmeyi emretmediği halde emrettiğini ve kendisine muhalefet edenlerin kanlarını, mallarını ve kadınlarını helal kıldığını iddia ederek O'na yalan iftira eden birini onaylaması; üstelik bununla beraber ikrarı ve fiiliyle onu tasdik edip söylediklerine apaçık mucizeler ve zahir ayetlerle destek vermesi, ona yardım edip kendisine muhalefet ve düşmanlık edenleri yardımsız bırakması O'nun hikmetine ve kudretine asla yakışmaz. O halde bu şahitlikten daha büyük hangi şahitlik olabilir?

3724. Metin

وقوله {وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ} أي وأوحى الله إليَّ هذا القرآن الكريم لمنفعتكم ومصلحتكم لأنذركم به من العقاب الأليم والنذارة إنما تكون بذكر ما ينذرهم به من الترغيب والترهيب وببيان الأعمال والأقوال الظاهرة والباطنة التي مَن قام بها فقد قبل النذارة فهذا القرآنفيه النذارة لكم أيها المخاطبون وكل من بلغه القرآن إلى يوم القيامة فإن فيه بيان كل ما يحتاج إليه من المطالب الإلهية.

O'nun {وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأنْذِرَكُمْ بِهِ وَمَنْ بَلَغَ} "Bu Kur'an bana, onunla sizi ve kime ulaşırsa onu uyarayım diye vahyolundu" buyruğu şu demektir: Allah bu Kerim Kur'an'ı, sizin menfaatiniz ve maslahatınız için, sizi onunla can yakıcı azaptan uyarmam için bana vahyetti. Uyarma ise ancak onları kendisiyle korkuttuğu rağbet ettirme ve sakındırma hususlarını zikretmekle ve yerine getirenin uyarıyı kabul etmiş sayılacağı zahir ve batın amelleri ve sözleri beyan etmekle olur. İşte bu Kur'an'da siz ey muhataplar ve kıyamet gününe kadar Kur'an'ın kendisine ulaştığı herkes için bir uyarı vardır; çünkü onda ilahi taleplerden ihtiyaç duyulan her şeyin beyanı mevcuttur.

3725. Metin

لما بيّن تعالى شهادته التي هي أكبر الشهادات على توحيده قال قل لهؤلاء المعارضين لخبر الله والمكذبين لرسله {أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ} أي إن شهدوا فلا تشهد معهم.

Yüce Allah, tevhidine dair şahitliklerin en büyüğü olan kendi şahitliğini beyan edince; Allah'ın haberine karşı çıkan ve elçilerini yalanlayan bu kimselere de ki buyurdu: {أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى قُلْ لا أَشْهَدُ} "Siz gerçekten Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna mı şahitlik ediyorsunuz? De ki: Ben şahitlik etmem." Yani onlar şahitlik etseler bile sen onlarla beraber şahitlik etme.

3726. Metin

فوازِنْ بين شهادة أصدق القائلين ورب العالمين وشهادة أزكى الخلق المؤيدة بالبراهين القاطعة والحجج الساطعة على توحيد الله وحده لا شريك له وشهادة أهل الشرك الذين مرجت عقولهم وأديانهم وفسدت آراؤهم وأخلاقهم وأضحكوا على أنفسهم العقلاء.

Söz söyleyenlerin en doğrusu ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın şahitliği ile mahlukatın en temizinin şahitliğini —ki bunlar eşi ve benzeri olmayan tek bir Allah'ın tevhidini kesin burhanlar ve parlak delillerle desteklemektedir— akılları ve dinleri karışmış, fikirleri ve ahlakları bozulmuş, akıl sahiplerini kendilerine güldürmüş olan şirk ehlinin şahitliğiyle bir kıyasla!

3727. Metin

بل خالفوا بشهادة فطرهم وتناقضت أقوالهم على إثبات أن مع الله آلهة أخرى مع أنه لا يقوم على ما قالوه أدنى شبهة فضلا عن الحجج واختر لنفسك أي الشهادتين إن كنت تعقل ونحن نختار لأنفسنا ما اختاره الله لنبيه الذي أمرنا الله بالاقتداء به فقال {قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ} أي منفرد لا يستحق العبودية والإلهية سواه كما أنه المنفرد بالخلق والتدبير.

Bilakis fıtratlarının şahitliğine muhalefet etmişler, söylediklerine dair deliller bir yana en küçük bir şüphe bile bulunmadığı halde Allah ile beraber başka ilahların varlığını ispat etme konusunda sözleri çelişmiştir. Eğer aklını kullanıyorsan bu iki şahitlikten birini kendin için seç! Biz ise Allah'ın, kendisine uymamızı emrettiği Peygamberi için seçtiğini kendimize seçiyoruz; nitekim şöyle buyurmuştur: {قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ} "De ki: O ancak tek bir ilahtır." Yani tektir; yaratma ve idare etmede tek olduğu gibi, O'ndan başkası kulluğa ve ilahlığa layık değildir.

3728. Metin

{وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ} به من الأوثان والأنداد وكل ما أشرك به مع الله فهذا حقيقة التوحيد إثبات الإلهية لله ونفيها عما عداه.

{وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ} "Ve şüphesiz ben, sizin ortak koştuklarınızdan" putlardan, denklerden ve Allah ile beraber ortak koşulan her şeyden "uzağım." İşte tevhidin hakikati budur: İlahlığı Allah için ispat etmek, O'ndan başkasından ise nefyetmektir.

3729. Metin

لما بيَّن شهادته وشهادة رسوله على التوحيد وشهادةَ المشركين الذين لا علم لديهم على ضده ذكر أن أهل الكتاب من اليهود والنصارى {يَعْرِفُونَهُ} أي يعرفون صحة التوحيد {كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ} أي لا شك عندهم فيه بوجهكما أنهم لا يشتبهون بأولادهم خصوصا البنين الملازمين في الغالب لآبائهم.

Allah kendi şahitliğini ve Resulünün tevhid konusundaki şahitliğini, ayrıca hiçbir ilmi olmayan müşriklerin bunun zıddı hakkındaki şahitliğini beyan edince; Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan ehl-i kitabın {يَعْرِفُونَهُ} yani tevhidin sıhhatini {كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ} "kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını" zikretmiştir; yani onların bu konuda hiçbir şekilde şüpheleri yoktur, tıpkı çoğunlukla babalarından ayrılmayan erkek evlatları başta olmak üzere çocuklarını başkalarıyla karıştırmadıkları gibi.

3730. Metin

ويحتمل أن الضمير عائد إلى الرسول محمد ﷺ وأن أهل الكتاب لا يشتبهون بصحة رسالته ولا يمترون بها لما عندهم من البشارات به ونعوته التي تنطبق عليه ولا تصلح لغيره والمعنيان متلازمان.

Zamirin Resulullah Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e raci olması da muhtemeldir; yani ellerinde ona dair müjdeler ve sadece ona uyan, başkasına uymayan vasıfları bulunduğu için ehl-i kitap onun risaletinin sıhhati hususunda tereddüt etmez ve onda şüpheye düşmezler. Her iki mana da birbirini gerektirir.

3731. Metin

قوله {الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} أي فوتوها ما خلقت له من الإيمان والتوحيد وحرموها الفضل من الملك المجيد {فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ} فإذا لم يوجد الإيمان منهم فلا تسأل عن الخسار والشر الذي يحصل لهم.

O'nun {الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} buyruğu; yani nefislerini, yaratılmış oldukları iman ve tevhidden mahrum bırakıp Melik ve Mecid olan Allah'ın lütfundan mahrum ettiler demektir. {فَهُمْ لا يُؤْمِنُونَ} "İşte onlar iman etmezler." Onlarda iman bulunmadığına göre, artık kendilerine isabet edecek hüsran ve şerri sorma!

3732. Metin

{٢١} {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ} .

{21} {وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ} "Allah'a karşı yalan uydurandan veya O'nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler."

3733. Metin

أي: لا أعظم ظلما وعنادا، ممن كان فيه أحد الوصفين، فكيف لو اجتمعا، افتراء الكذب على الله، أو التكذيب بآياته، التي جاءت بها المرسلون، فإن هذا أظلم الناس، والظالم لا يفلح أبدا.

Yani: Bu iki vasıftan biri kendisinde bulunan kimseden daha zalim ve daha inatçı kimse yoktur; peki ya ikisi birden toplanırsa: Allah'a karşı yalan uydurmak veya elçilerin getirdiği ayetlerini yalanlamak! Muhakkak ki bu kimse insanların en zalimidir ve zalim asla kurtuluşa eremez.

3734. Metin

ويدخل في هذا، كل من كذب على الله، بادعاء ١ الشريك له والعوين، أو [زعم] أنه ينبغي أن يعبد غيره أو اتخذ له صاحبة أو ولدا، وكل من رد الحق الذي جاءت به الرسل أو مَنْ قام مقامهم. {٢٢ - ٢٤} {وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ * ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ * انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} .

Buna; O'na ortak ve yardımcı iddia ederek1 yahut O'ndan başkasına ibadet edilmesi gerektiğini [ileri sürerek] ya da O'nun bir eş veya çocuk edindiğini [söyleyerek] Allah'a karşı yalan uyduran herkes ve peygamberlerin yahut onların makamına geçen kimselerin getirdiği hakkı reddeden herkes dâhildir. {٢٢ - ٢٤} {وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ * ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ إِلا أَنْ قَالُوا وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ * انْظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “{22-24} O gün hepsini bir araya toplayacağız; sonra şirk koşanlara: 'Hani, [Allah'ın ortağı olduğunu] iddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede?' diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri: 'Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik' demekten başka bir şey olmayacaktır. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve uydurup durdukları şeyler kendilerinden nasıl da kaybolup gitti!”

3735. Metin

يخبر تعالى عن مآل أهل الشرك يوم القيامة، وأنهم يسألون ويوبخون فيقال لهم {أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} أي إن الله ليس له شريك، وإنما ذلك على وجه الزعم منهم والافتراء. {ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ} أي: لم يكن جوابهم حين يفتنون ويختبرون بذلك السؤالإلا إنكارهم لشركهم وحلفهم أنهم ما كانوا مشركين. {انْظُرْ} متعجبا منهم ومن أحوالهم {كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ} أي: كذبوا كذبا عاد بالخسار على أنفسهم وضرهم -والله- غاية الضرر {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} من الشركاء الذين زعموهم مع الله، تعالى الله عن ذلك علوا كبيرا. {٢٥} {وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} .

Yüce Allah, kıyamet gününde şirk ehlinin akıbetini, onların sorguya çekilip azarlanacaklarını haber vermektedir. Kendilerine: {أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} "İddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede?" denilir. Yani şüphesiz Allah'ın hiçbir ortağı yoktur; bu sadece onların iddiası ve iftirasından ibarettir. {ثُمَّ لَمْ تَكُنْ فِتْنَتُهُمْ} Yani bu soruyla sınanıp imtihan edildiklerinde cevapları, ancak şirklerini inkâr etmeleri ve müşrik olmadıklarına dair yemin etmelerinden ibaret olmuştur. Onlara ve hallerine hayret ederek {انْظُرْ} "Bak," {كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ} "kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler!" Yani kendilerine hüsran getiren bir yalan söylediler ve bu yalan —Allah'a andolsun— onlara son derece zarar verdi. {وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} Allah ile beraber iddia ettikleri ortaklar onlardan kaybolup gitti; Allah bundan pek yücedir. {25} {وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} "İçlerinden seni dinleyenler vardır. Onu anlamasınlar diye kalplerinin üzerine perdeler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Onlar her bir ayeti görseler de ona inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar; o inkâr edenler: 'Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir' derler."

3736. Metin

أي: ومن هؤلاء المشركين، قوم يحملهم بعضَ الأوقات، بعضُ الدواعي إلى الاستماع لما تقول، ولكنه استماع خال من قصد الحق واتباعه، ولهذا لا ينتفعون بذلك الاستماع، لعدم إرادتهم للخير {وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً} أي: أغطية وأغشية، لئلا يفقهوا كلام الله، فصان كلامه عن أمثال هؤلاء. {وَفِي آذَانِهِمْ} جعلنا {وَقْرًا} أي: صمما، فلا يستمعون ما ينفعهم.

Yani: Bu müşriklerden öyle bir topluluk vardır ki, kimi zaman bazı sebepler onları senin söylediklerini dinlemeye sevk eder. Ancak bu dinleme, hakkı arama ve ona uyma kastından uzaktır. Bu sebeple hayrı istemedikleri için o dinlemeden faydalanamazlar. {وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً} Yani Allah'ın kelamını anlamasınlar diye perdeler ve örtüler koyduk; böylece O, kelamını böylesi kimselerden korumuştur. {وَفِي آذَانِهِمْ} Kulaklarına da {وَقْرًا} yani sağırlık koyduk; bu yüzden kendilerine fayda verecek şeyleri işitmezler.

3737. Metin

{وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا} وهذا غاية الظلم والعناد، أن الآيات البينات الدالة على الحق، لا ينقادون لها، ولا يصدقون بها، بل يجادلون بالباطل الحقَّ ليدحضوه.

{وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لا يُؤْمِنُوا بِهَا} "Onlar her bir ayeti görseler de ona inanmazlar." Bu, zulmün ve inadın son noktasıdır: Hakka delalet eden apaçık ayetlere boyun eğmezler, onları tasdik etmezler; bilakis hakkı ortadan kaldırmak için batıl ile mücadele ederler.

3738. Metin

ولهذا قال: {حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} أي: مأخوذ من صحف الأولين المسطورة، التي ليست عن الله، ولاعن رسله. وهذا من كفرهم، وإلا فكيف يكون هذا الكتاب الحاوي لأنباء السابقين واللاحقين، والحقائق التي جاءت بها الأنبياء والمرسلون، والحق، والقسط، والعدل التام من كل وجه، أساطيرَ الأولين؟. {٢٦} {وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ} .

Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ هَذَا إِلا أَسَاطِيرُ الأوَّلِينَ} "Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar; o inkâr edenler: 'Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir' derler." Yani Allah'tan ve elçilerinden gelmemiş olan, öncekilerin yazılı sayfalarından alınmıştır [derler]. Bu onların küfründendir. Yoksa öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, nebilerin ve elçilerin getirdiği hakikatleri, hakkı, adaleti ve her yönden tam hakkaniyeti içeren bu Kitap nasıl öncekilerin masalları olabilir?! {26} {وَهُمْ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَيَنْأَوْنَ عَنْهُ وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ} "Onlar hem insanları ondan menederler hem de kendileri ondan uzak dururlar. Onlar ancak kendilerini helak ederler de farkında olmazlar."

3739. Metin

وهم: أي المشركون بالله، المكذبون لرسوله، يجمعون بين الضلال والإضلال، ينهون الناس عن اتباع الحق، ويحذرونهم منه، ويبعدون بأنفسهم عنه، ولن يضروا الله ولا عباده المؤمنين، بفعلهم هذا، شيئا. {وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ} بذلك. {٢٧ - ٢٩} {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ *} .

Onlar: Yani Allah'a ortak koşanlar ve Resulünü yalanlayanlar; sapkınlık ile saptırmayı bir arada yaparlar. İnsanları hakka tabi olmaktan menederler, onları bundan sakındırırlar ve kendileri de ondan uzak dururlar. Bu yaptıklarıyla Allah'a ve O'nun mümin kullarına hiçbir şekilde zarar veremezler. {وَإِنْ يُهْلِكُونَ إِلا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ} Bununla "ancak kendilerini helak ederler de farkında olmazlar." {27 - 29} {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ *} "Ateşin karşısında durdurulup da: 'Ah, keşke [dünyaya] geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak!' dediklerini bir görsen!"

3740. Metin

يقول تعالى -مخبرا عن حال المشركين يوم القيامة، وإحضارهم النارَ: {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ} ليوبخوا ويقرعوا، لرأيت أمرا هائلا وحالا مفظعة. ولرأيتهم كيف أقروا على أنفسهم بالكفر والفسوق، وتمنوا أن لو يردون إلى الدنيا. {فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ} فإنهم كانوا يخفون في أنفسهم، أنهم كانوا كاذبين، ويَبدو في قلوبهم في كثير من الأوقات. ولكن الأغراض الفاسدة، صدتهم عن ذلك، وصرفت قلوبهم عن الخير، وهم كذبة في هذه الأمنية، وإنما قصدهم، أن يدفعوا بها عن أنفسهم العذاب.

Yüce Allah, kıyamet gününde müşriklerin halini ve onların ateşe getirilişini haber vererek şöyle buyurmaktadır: {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى النَّارِ} Azarlanıp kınanmak üzere "ateşin karşısında durdurulduklarını bir görsen!" Elbette korkunç bir durum ve dehşet verici bir hal görürdün. Kendi aleyhlerine küfür ve fıskı nasıl itiraf ettiklerini ve dünyaya geri döndürülmeyi temenni ettiklerini görürdün. {فَقَالُوا يَا لَيْتَنَا نُرَدُّ وَلا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ * بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ} "'Ah, keşke [dünyaya] geri döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden olsak!' dediler. Bilakis daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine apaçık göründü." Çünkü onlar içlerinde yalancı olduklarını gizliyorlardı ve bu durum çoğu vakit kalplerinde beliriyordu. Fakat bozuk emeller onları bundan alıkoydu ve kalplerini hayırdan çevirdi. Onlar bu temennilerinde yalancıdırlar; maksatları sadece bununla kendilerinden azabı savmaktır.

3741. Metin

{بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ * وَقَالُوا إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ} .

{بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ * وَقَالُوا إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ} "Bilakis daha önce gizlemekte oldukları şeyler kendilerine apaçık göründü. Şayet geri döndürülselerdi bile menedildikleri şeylere muhakkak tekrar dönerlerdi; şüphesiz onlar yalancıdırlar. Ve dediler ki: 'Bu dünya hayatımızdan başka hayat yoktur ve biz diriltilecek de değiliz.'"

3742. Metin

{وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ * وَقَالُوا} منكرين للبعث {إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا} أي ما حقيقة الحال والأمر وما المقصود من إيجادنا إلا الحياة الدنيا وحدها {وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ} . {٣٠} {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} .

{وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ * وَقَالُوا} Yeniden dirilmeyi inkâr ederek şöyle dediler: {إِنْ هِيَ إِلا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا} Yani işin ve durumun hakikati ve var edilişimizin maksadı ancak dünya hayatından ibarettir {وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ} "ve biz diriltilecek de değiliz." {30} {وَلَوْ تَرَى إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} "Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman [onları] bir görsen! [Allah]: 'Bu hak değil miymiş?' buyurur. 'Rabbimize andolsun ki evet!' derler. [Allah da]: 'Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!' buyurur."

3743. Metin

أي: {وَلَوْ تَرَى} الكافرين {إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ} لرأيت أمرا عظيما، وهَوْلا جسيما، {قَالَ} لهم موبخا ومقرعا: {أَلَيْسَ هَذَا} الذي ترون من العذاب {بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا} فأقروا، واعترفوا حيث لا ينفعهم ذلك، {قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} . {٣١} {قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} .

Yani kâfirlerin {وَلَوْ تَرَى} {إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ} "Rablerinin huzurunda durduruldukları zamanı bir görsen," elbette pek büyük bir iş ve muazzam bir dehşet görürdün. [Allah] onları azarlayıp kınayarak şöyle {قَالَ} buyurur: Gördüğünüz bu azap {أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا} "hak değil miymiş? 'Rabbimize andolsun ki evet!' derler." Böylece kendilerine hiçbir fayda vermeyeceği bir zamanda ikrar ve itiraf ederler. [Allah da] şöyle {قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} buyurur: "Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!" {31} {قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّهِ حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} "Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramıştır. Nihayet kıyamet saati kendilerine ansızın geldiğinde: 'Orada yaptığımız aşırılıklardan ve ihmallerimizden dolayı yazıklar olsun bize!' derler. Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!"

3744. Metin

أي: قد خاب وخسر، وحرم الخير كله، من كذب بلقاء الله، فأوجب له هذا التكذيب، الاجتراء على المحرمات، واقتراف الموبقات {حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ} وهم على أقبح حال وأسوئه، فأظهروا غاية الندم. و {قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا} ولكن هذا تحسر ذهب وقته، {وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} فإن وزرهم وزر يثقلهم، ولا يقدرون على التخلص منه، ولهذا خلدوا في النار، واستحقوا التأبيد في غضب الجبار. {٣٢} {وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلا تَعْقِلُونَ} .

Yani: Allah'a kavuşmayı yalanlayan kimse hayal kırıklığına uğramış, hüsrana düşmüş ve bütün hayırdan mahrum kalmıştır. Bu yalanlama onun haramlara cüret etmesine ve helak edici günahları işlemesine yol açmıştır. {حَتَّى إِذَا جَاءَتْهُمُ السَّاعَةُ} "Nihayet kıyamet saati kendilerine geldiğinde," onlar en çirkin ve en kötü hal üzere bulunurlar ve son derece pişmanlık gösterirler. {قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلَى مَا فَرَّطْنَا فِيهَا} "'Orada yaptığımız aşırılıklardan ve ihmallerimizden dolayı yazıklar olsun bize!' derler." Fakat bu, vakti geçmiş bir hayıflanmadır. {وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارَهُمْ عَلَى ظُهُورِهِمْ أَلا سَاءَ مَا يَزِرُونَ} "Onlar günahlarını sırtlarında taşırlar. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!" Muhakkak ki onların günahı kendilerini ağırlaştıran ve kurtulmaya güç yetiremedikleri bir yüktür. Bu sebeple ateşte ebedi kalmışlar ve Cebbâr olan Allah'ın gazabında sonsuz kalmayı hak etmişlerdir. {32} {وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلا تَعْقِلُونَ} "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?"

3745. Metin

هذه حقيقة الدنيا وحقيقة الآخرة، أما حقيقة الدنيا فإنها لعب ولهو، لعب في الأبدان ولهو في القلوب، فالقلوب لها والهة، والنفوس لها عاشقة، والهموم فيها متعلقة، والاشتغال بها كلعب الصبيان.

İşte dünyanın hakikati ve ahiretin hakikati budur: Dünyanın hakikati bir oyun ve eğlencedir; bedenler için oyun, kalpler için eğlencedir. Kalpler ona tutkun, nefisler ona âşık, dertler ona bağlıdır ve onunla meşgul olmak çocukların oyunu gibidir.

3746. Metin

وأما الآخرة، فإنها {خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ} في ذاتها وصفاتها، وبقائها ودوامها، وفيها ما تشتهيه الأنفس، وتلذ الأعين، من نعيم القلوب والأرواح، وكثرة السرور والأفراح، ولكنها ليست لكل أحد، وإنما هي للمتقين الذين يفعلون أوامر الله، ويتركون نواهيه وزواجره {أَفَلا تَعْقِلُونَ} أي: أفلا يكون لكم عقول، بها تدركون، أيّ الدارين أحق بالإيثار. {٣٣ - ٣٥} {قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لا يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ * وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا وَلا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ وَلَقَدْ جَاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ * وَإِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الأرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِآيَةٍ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى فَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ} .

Ahirete gelince; o, zatı, sıfatları, bekası ve devamlılığı bakımından {خَيْرٌ لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ} "sakınanlar için daha hayırlıdır." Orada nefislerin arzuladığı, gözlerin lezzet aldığı; kalplerin ve ruhların nimeti, sevinç ve neşelerin bolluğu vardır. Ancak o herkes için değildir; o sadece Allah'ın emirlerini yerine getiren, yasak ve menettiklerini terk eden takva sahipleri içindir. {أَفَلا تَعْقِلُونَ} Yani hangi yurdun tercih edilmeye daha layık olduğunu kendisiyle kavrayacağınız akıllarınız yok mu? {33 - 35} {قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لا يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ * وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا وَلا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ وَلَقَدْ جَاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ * وَإِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الأرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِآيَةٍ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى فَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ} "Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlar. Andolsun ki senden önceki elçiler de yalanlandı da yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler; nihayet onlara yardımımız ulaştı. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Andolsun ki elçilerin haberlerinden sana da geldi. Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa yerde bir tünel ya da gökte bir merdiven ara da onlara bir ayet (mucize) getir! Allah dileseydi elbette onları hidayet üzerinde toplardı. O halde sakın cahillerden olma!"

3747. Metin

أي: قد نعلم أن الذي يقول المكذبون فيك يحزنك ويسوءك، ولم نأمرك بما أمرناك به من الصبر إلا لتحصل لك المنازل العالية والأحوال الغالية. فلا تظن أن قولهم صادر عن اشتباه في أمرك، وشك فيك. {فَإِنَّهُمْ لا يُكَذِّبُونَكَ} لأنهم يعرفون صدقك، ومدخلك ومخرجك، وجميع أحوالك، حتى إنهم كانوا يسمونه -قبل البعثة- الأمين. {وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ} أي: فإن تكذيبهم لآيات الله التي جعلها الله على يديك (١) .

Yani: Yalanlayanların senin hakkında söylediklerinin seni üzdüğünü ve canını sıktığını elbette biliyoruz. Sana emrettiğimiz sabrı, ancak yüksek mertebelere ve değerli hallere erişesin diye emrettik. Dolayısıyla onların sözlerinin senin durumundaki bir kapalılıktan ve senin hakkındaki bir şüpheden kaynaklandığını sanma! {فَإِنَّهُمْ لا يُكَذِّبُونَكَ} "Aslında onlar seni yalanlamıyorlar." Çünkü onlar senin doğruluğunu, girişini çıkışını ve bütün hallerini bilirler; hatta peygamberlikten önce ona el-Emîn (güvenilir) adını verirlerdi. {وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللَّهِ يَجْحَدُونَ} "Fakat o zalimler Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar." Yani onların yalanlaması, Allah'ın senin elinde var ettiği ayetlerinedir.

3748. Metin

{وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا} فاصبر كما صبروا، تظفر كما ظفروا. {وَلَقَدْ جَاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ} ما به يثبت فؤادك، ويطمئن به قلبك.

{وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرُنَا} "Andolsun ki senden önceki elçiler de yalanlandı da yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler; nihayet onlara yardımımız ulaştı." O halde sen de onların sabrettiği gibi sabret ki onların zafere ulaştığı gibi zafere ulaşasın. {وَلَقَدْ جَاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ} "Andolsun ki elçilerin haberlerinden sana da geldi;" öyle ki bununla kalbin sebat bulur ve gönlün mutmain olur.

3749. Metin

{وَإِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ} أي: شق عليك، من حرصك عليهم، ومحبتك لإيمانهم، فابذل وسعك في ذلك، فليس في مقدورك، أن تهدي من لم يرد الله هدايته.

{وَإِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ إِعْرَاضُهُمْ} Yani onlara olan düşkünlüğünden ve iman etmelerini arzuladığından dolayı onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse bu uğurda gücünü harca; fakat Allah'ın hidayetini dilemediği kimseyi hidayete erdirmek senin gücün dâhilinde değildir.

3750. Metin

{فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الأرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِآيَةٍ} أي: فافعل ذلك، فإنه لا يفيدهم شيئا، وهذا قطع لطمعه في هدايته أشباه هؤلاء المعاندين.

{فَإِنِ اسْتَطَعْتَ أَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقًا فِي الأرْضِ أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِآيَةٍ} "Haydi gücün yetiyorsa yerde bir tünel ya da gökte bir merdiven ara da onlara bir ayet (mucize) getir!" Yani bunu yap; çünkü bu onlara hiçbir fayda vermez. Bu, bu tür inatçı kimselerin hidayete ermesine dair onun ümidini kesmektir.

3751. Metin

{وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى} ولكن حكمته تعالى، اقتضت أنهم يبقون على الضلال. {فَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ} الذين لا يعرفون حقائق الأمور، ولا ينزلونها على منازلها.

{وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى} “Eğer Allah dileseydi elbette onları hidayet üzere toplardı.” Fakat Yüce [Allah]’ın hikmeti, onların sapıklık üzere kalmalarını gerektirmiştir. {فَلا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلِينَ} “Sakın cahillerden olma!” [Onlar,] işlerin hakikatini bilmeyen ve onları layık olduğu yerlere koymayan kimselerdir.1

3752. Metin

{٣٦، ٣٧} {إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ * وَقَالُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنَزِّلَ آيَةً وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ} .

{36, 37} {إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ * وَقَالُوا لَوْلا نُزِّلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ قُلْ إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنَزِّلَ آيَةً وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لا يَعْلَمُونَ} "Ancak [can kulağıyla] dinleyenler icabet eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltir, sonra da O'na döndürülürler. Dediler ki: 'Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!' De ki: 'Şüphesiz Allah bir ayet indirmeye kâdirdir; fakat onların çoğu bilmezler.'"

3753. Metin

يقول تعالى لنبيه ﷺ: {إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ} لدعوتك، ويلبي رسالتك، وينقاد لأمرك ونهيك {الَّذِينَ يَسْمَعُونَ} بقلوبهم ما ينفعهم، وهم أولو الألباب والأسماع.

Yüce Allah Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e şöyle buyurmaktadır: Senin davetine {إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ} "ancak icabet edenler", senin risaletine kulak veren ve emrine nehyine boyun eğenler; kendilerine fayda verecek şeyleri kalpleriyle {الَّذِينَ يَسْمَعُونَ} "dinleyen kimselerdir." Onlar akıl ve basiret sahipleridir.

3754. Metin

والمراد بالسماع هنا: سماع القلب والاستجابة، وإلا فمجرد سماع الأذن، يشترك فيه البر والفاجر. فكل المكلفين قد قامت عليهم حجة الله تعالى، باستماع آياته، فلم يبق لهم عذر، في عدم القبول.

Buradaki dinlemekten murat: Kalbin dinlemesi ve icabet etmesidir. Yoksa sadece kulağın işitmesi hususunda iyi olan da kötü olan da ortaktır. Bütün mükelleflere Allah'ın ayetlerini dinlemeleriyle Yüce Allah'ın hücceti ikame edilmiştir; dolayısıyla kabul etmeme konusunda hiçbir mazeretleri kalmamıştır.

3755. Metin

{وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ} يحتمل أن المعنى، مقابل للمعنى المذكور. أي: إنما يستجيب لك أحياء القلوب، وأما أموات القلوب، الذين لا يشعرون بسعادتهم، ولا يحسون بما ينجيهم، فإنهم لا يستجيبون لك، ولا ينقادون، وموعدهم القيامة، يبعثهم الله ثم إليه يرجعون، ويحتمل أن المراد بالآية، على ظاهرها، وأن الله تعالى يقرر المعاد، وأنه سيبعث الأموات يوم القيامة ثم ينبئهم بما كانوا يعملون.

{وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ ثُمَّ إِلَيْهِ يُرْجَعُونَ} "Ölülere gelince, Allah onları diriltir, sonra da O'na döndürülürler." Anlamın zikredilen mananın mukabili olması muhtemeldir. Yani: Sana ancak kalpleri diri olanlar icabet eder. Kalpleri ölü olanlar ise —ki onlar ne mutluluklarını hissederler ne de kendilerini kurtaracak şeyin farkına varırlar— sana icabet etmez ve boyun eğmezler; onların buluşma vakti kıyamettir, Allah onları diriltir, sonra da O'na döndürülürler. Ayetten muradın zahiri üzere olması; Yüce Allah'ın ahireti teyit etmesi, ölüleri kıyamet gününde dirilteceğini ve sonra yaptıklarını kendilerine haber vereceğini bildirmesi de muhtemeldir.

3756. Metin

ويكون هذا، متضمنا للترغيب في الاستجابة لله ورسوله، والترهيب من عدم ذلك.

Bu da Allah'a ve Resulüne icabet etmeye teşviki, icabet etmemekten ise sakındırmayı içermektedir.

3757. Metin

{وَقَالُوا} أي: المكذبون بالرسول، تعنتا وعنادا: {لَوْلا نزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} يعنون بذلك آيات الاقتراح، التي يقترحونها بعقولهم الفاسدة وآرائهم الكاسدة.

{وَقَالُوا} Yani Resulü yalanlayanlar inat ve taassup göstererek şöyle dediler: {لَوْلا نزلَ عَلَيْهِ آيَةٌ مِنْ رَبِّهِ} "Ona Rabbinden bir ayet indirilseydi ya!" Bununla bozuk akılları ve değersiz fikirleriyle teklif ettikleri muhayyel mucizeleri kastetmektedirler.

3758. Metin

كقولهم: {وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الأرْضِ يَنْبُوعًا * أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الأنْهَارَ خِلالَهَا تَفْجِيرًا * أَوْ تُسْقِطَ السَّمَاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ قَبِيلا} الآيات

Nitekim şöyle demişlerdir: {وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الأرْضِ يَنْبُوعًا * أَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الأنْهَارَ خِلالَهَا تَفْجِيرًا * أَوْ تُسْقِطَ السَّمَاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا أَوْ تَأْتِيَ بِاللَّهِ وَالْمَلائِكَةِ قَبِيلا} "Ve dediler ki: 'Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayız. Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olup aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe veya Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe...'" (İsra, 90-92) ayetleri gibi.

3759. Metin

{قُلْ} مجيبا لقولهم {إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنزلَ آيَةً} فليس في قدرته قصور عن ذلك كيف وجميع الأشياء منقادة لعزته مذعنة لسلطانه؟

Onların bu sözlerine cevap olarak {قُلْ} "De ki:" {إِنَّ اللَّهَ قَادِرٌ عَلَى أَنْ يُنزلَ آيَةً} "Şüphesiz Allah bir ayet (mucize) indirmeye kâdirdir." O'nun kudretinde buna dair hiçbir eksiklik yoktur; nasıl olsun ki bütün varlıklar O'nun izzetine boyun eğmiş ve egemenliğine teslim olmuştur?

3760. Metin

ولكن أكثر الناس لا يعلمون فهم لجهلهم وعدم علمهم يطلبون ما هو شر لهممن الآيات التي لو جاءتهم فلم يؤمنوا بها لعوجلوا بالعقاب كما هي سنة الله التي لا تبديل لها ومع هذا فإن كان قصدهم الآيات التي تبين لهم الحق وتوضح السبيل فقد أتى محمد ﷺ بكل آية قاطعةوحجة ساطعة دالة على ما جاء به من الحق بحيث يتمكن العبد في كل مسألة من مسائل الدين أن يجد فيما جاء به عدة أدلة عقلية ونقلية بحيث لا تبقي في القلوب أدنى شك وارتياب فتبارك الذي أرسل رسوله بالهدى ودين الحق وأيده بالآيات البينات ليهلك من هلك عن بينة ويحيا من حي عن بينةوإن الله لسميع عليم

Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar cehaletleri ve ilimsizlikleri sebebiyle kendileri için şer olan mucizeleri talep ederler; öyle ki şayet bu mucizeler gelse de iman etmeselerdi, Allah'ın değişmeyen sünneti gereğince hemen cezalandırılırlardı. Bununla beraber şayet onların maksadı hakkı kendilerine beyan eden ve yolu açıklayan deliller ise, muhakkak ki Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, getirdiği hakka delalet eden her türlü kesin delili ve parlak hücceti getirmiştir. Öyle ki kul, din meselelerinden her bir meselede onun getirdikleri arasında kalplerde en küçük bir şüphe ve tereddüt bırakmayacak birçok akli ve nakli delil bulabilir. Elçisini hidayet ve hak din ile gönderen, helak olan apaçık bir delilden ötürü helak olsun, yaşayan da apaçık bir delilden ötürü yaşasın diye onu apaçık ayetlerle destekleyen Allah pek yücedir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

3761. Metin

{٣٨} {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الأرْضِ وَلا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ} .

{38} {وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الأرْضِ وَلا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ} "Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar Rablerinin huzurunda toplanırlar."

3762. Metin

أي: جميع الحيوانات، الأرضية والهوائية، من البهائم والوحوش والطيور، كلها أمم أمثالكم خلقناها. كما خلقناكم، ورزقناها كما رزقناكم، ونفذت فيها مشيئتنا وقدرتنا، كما كانت نافذة فيكم.

Yani: Yeryüzündeki ve havadaki bütün hayvanlar; ehli hayvanlar, vahşi hayvanlar ve kuşların hepsi sizin gibi birer ümmettir. Sizi yarattığımız gibi onları da yarattık, sizi rızıklandırdığımız gibi onları da rızıklandırdık; dilememiz ve kudretimiz sizde geçerli olduğu gibi onlarda da geçerli olmuştur.

3763. Metin

{مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ} أي: ما أهملنا ولا أغفلنا، في اللوح المحفوظ شيئا من الأشياء، بل جميع الأشياء، صغيرها وكبيرها، مثبتة في اللوح المحفوظ، على ما هي عليه، فتقع جميع الحوادث طبق ما جرى به القلم.

{مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ} Yani Levh-i Mahfuz'da hiçbir şeyi ihmal etmedik ve gözden kaçırmadık. Bilakis küçük-büyük her şey Levh-i Mahfuz'da olduğu gibi tespit edilmiştir; dolayısıyla bütün hadiseler kalemin yazdığına uygun olarak meydana gelir.

3764. Metin

وفي هذه الآية، دليل على أن الكتاب الأول، قد حوى جميع الكائنات، وهذا أحد مراتب القضاء والقدر، فإنها أربع مراتب: علم الله الشامل لجميع الأشياء، وكتابه المحيط بجميع الموجودات، ومشيئته وقدرته النافذة العامة لكل شيء، وخلقه لجميع المخلوقات، حتى أفعال العباد.

Bu ayette ilk Kitab'ın bütün varlıkları kuşattığına dair bir delil vardır. Bu da kaza ve kaderin mertebelerinden biridir; zira o dört mertebedir: Allah'ın her şeyi kuşatan ilmi, bütün mevcudatı ihata eden yazması (kitabı), her şeyde geçerli olan umumi dilemesi ve kudreti, kulların fiilleri de dâhil bütün yaratılmışları yaratması.

3765. Metin

ويحتمل أن المراد بالكتاب، هذا القرآن، وأن المعنى كالمعنى في قوله تعالى {وَنزلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ} .

Kitap'tan muradın bu Kur'an olması ve mananın Yüce Allah'ın {وَنزلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ} "Sana Kitab'ı her şey için bir açıklama olarak indirdik" ayetindeki mana gibi olması da muhtemeldir.

3766. Metin

وقوله {ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ} أي: جميع الأمم تحشر وتجمع إلى الله في موقف القيامة، في ذلك الموقف العظيم الهائل، فيجازيهم بعدله وإحسانه، ويمضي عليهم حكمه الذي يحمده عليه الأولون والآخرون، أهل السماء وأهل الأرض.

O'nun {ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ} "Sonra onlar Rablerinin huzurunda toplanırlar" buyruğu şu demektir: Bütün ümmetler kıyamet yerinde, o büyük ve dehşetli duruş yerinde Allah'ın huzuruna haşrolunur ve toplanırlar. Allah da onlara adaleti ve ihsanıyla karşılık verir ve öncekilerin, sonrakilerin, gök ehlinin ve yer ehlinin O'na hamdettiği hükmünü üzerlerinde icra eder.

3767. Metin

{٣٩} {وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِ مَنْ يَشَأِ اللَّهُ يُضْلِلْهُ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} .

{39} {وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا صُمٌّ وَبُكْمٌ فِي الظُّلُمَاتِ مَنْ يَشَأِ اللَّهُ يُضْلِلْهُ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} "Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde sağırdırlar, dilsizdirler. Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi de dilerse onu dosdoğru bir yol üzerinde kılar."

3768. Metin

هذا بيان لحال المكذبين بآيات الله، المكذبين لرسله، أنهم قد سدوا على أنفسهم باب الهدى، وفتحوا باب الردى، وأنهم {صُمٌّ} عن سماع الحق {وَبُكْمٌ} عن النطق به، فلا ينطقون إلا بباطل (١) .

Bu; Allah'ın ayetlerini ve elçilerini yalanlayanların durumunun bir beyanıdır: Onlar kendilerine hidayet kapısını kapatmış, helak kapısını açmışlardır. Onlar hakkı işitmekten yana {صُمٌّ} "sağırdırlar", onu söylemekten yana da {وَبُكْمٌ} "dilsizdirler"; dolayısıyla batıldan başka bir şey konuşmazlar.

3769. Metin

{فِي الظُّلُمَاتِ} أي: منغمسون في ظلمات الجهل، والكفر، والظلم، والعناد، والمعاصي. وهذا من إضلال الله إياهم، فـ {مَنْ يَشَأِ اللَّهُ يُضْلِلْهُ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} لأنه المنفرد بالهداية والإضلال، بحسب ما اقتضاه فضله وحكمته.

{فِي الظُّلُمَاتِ} “Karanlıklar içinde” yani cehalet, küfür, zulüm, inat ve günah karanlıklarına dalmışlardır. Bu, Allah'ın onları saptırmasından ileri gelmektedir. Nitekim {مَنْ يَشَأِ اللَّهُ يُضْلِلْهُ وَمَنْ يَشَأْ يَجْعَلْهُ عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} “Allah kimi dilerse onu saptırır, kimi de dilerse onu dosdoğru bir yol üzerinde kılar.” Zira lütuf ve hikmetinin gerektirdiği doğrultuda, hidayete erdirme ve saptırmada yegâne güç ve tasarruf sahibi O'dur.

3770. Metin

{٤٠، ٤١} {قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ} .

{40, 41} {قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ * بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ} "De ki: 'Bana haber verin; eğer size Allah'ın azabı gelir veya kıyamet saati çatarsa, doğru sözlü iseniz Allah'tan başkasına mı dua edersiniz? Bilakis yalnız O'na yalvarırsınız; O da dilerse [kurtulması için] kendisine dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz ortak koştuklarınızı unutursunuz.'"

3771. Metin

يقول تعالى لرسوله: {قُلْ} للمشركين بالله، العادلين به غيره: {أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} أي: إذا حصلت هذه المشقات، وهذه الكروب، التي يضطر إلى دفعها، هل تدعون آلهتكم وأصنامكم، أم تدعون ربكم الملك الحق المبين.

Yüce Allah Resulüne şöyle buyurmaktadır: Allah'a ortak koşan ve başkalarını O'na denk tutan kimselere {قُلْ} "De ki:" {أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ أَوْ أَتَتْكُمُ السَّاعَةُ أَغَيْرَ اللَّهِ تَدْعُونَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} "Bana haber verin; eğer size Allah'ın azabı gelir veya kıyamet saati çatarsa, doğru sözlü iseniz Allah'tan başkasına mı dua edersiniz?" Yani savuşturulması zorunlu olan bu meşakkatler ve bu sıkıntılar meydana geldiğinde ilahlarınıza ve putlarınıza mı dua edersiniz, yoksa mutlak hükümdar, hak ve apaçık olan Rabbinize mi dua edersiniz?

3772. Metin

{بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ} فإذا كانت هذه حالكم مع أندادكم عند الشدائد، تنسونهم، لعلمكم أنهم لا يملكون لكم ضرا ولا نفعا، ولا موتا، ولا حياة، ولا نشورا.

{بَلْ إِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ إِلَيْهِ إِنْ شَاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ} "Bilakis yalnız O'na yalvarırsınız; O da dilerse kendisine dua ettiğiniz sıkıntıyı giderir ve siz ortak koştuklarınızı unutursunuz." Sıkıntılar anında denk tuttuklarınızla olan haliniz bu şekilde olduğuna, onların size ne zarar ne fayda, ne ölüm, ne hayat ne de yeniden diriltme gücüne sahip olmadıklarını bildiğiniz için onları unuttuğunuza...

3773. Metin

وتخلصون لله الدعاء، لعلمكم أنه هو النافع الضار، المجيب لدعوة المضطر، فما بالكم في الرخاء تشركون به، وتجعلون له شركاء؟. هل دلكم على ذلك، عقل أو نقل، أم عندكم من سلطان بهذا؟ بل ١ تفترون على الله الكذب؟

[Yine] fayda verenin de zarar verenin de yalnızca O olduğunu, darda kalanın duasına ancak O'nun icabet ettiğini bildiğiniz için duayı sadece Allah'a halis kıldığınıza [göre], bolluk ve rahatlık anında ne oluyor da O'na şirk koşuyor, O'na ortaklar ediniyorsunuz? Buna dair size akıl veya nakil mi yol gösterdi, yoksa elinizde bu hususta kesin bir delil mi var? Bilakis 1 Allah'a iftira ederek yalan mı uyduruyorsunuz?

3774. Metin

{٤٢ - ٤٥} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ * فَلَوْلا إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} .

{42 - 45} {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ * فَلَوْلا إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} "Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik; yalvarıp yakarsınlar diye onları darlık ve hastalıkla yakaladık. Hiç değilse azabımız onlara geldiğinde yalvarsalardı ya! Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan yapmakta olduklarını kendilerine süslü gösterdi. Kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik. Nihayet kendilerine verilenlerle şımardıkları sırada onları ansızın yakaladık da birdenbire bütün ümitlerini yitiriverdiler."

3775. Metin

يقول تعالى: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ} من الأمم السالفين، والقرون المتقدمين، فكذبوا رسلنا، وجحدوا بآياتنا. {فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ} أي: بالفقر والمرض والآفات، والمصائب، رحمة منا بهم. {لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ} إلينا، ويلجأون عند الشدة إلينا.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَى أُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ} "Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik;" geçmiş ümmetlere ve önceki nesillere... Onlar elçilerimizi yalanladılar ve ayetlerimizi inkâr ettiler. {فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ} Yani katımızdan onlara bir merhamet olarak fakirlikle, hastalıkla, afetlerle ve musibetlerle onları yakaladık ki {لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ} bize yalvarıp yakarsınlar ve sıkıntı anında bize sığınsınlar.

3776. Metin

{فَلَوْلا إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ} أي: استحجرت فلا تلين للحق. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} فظنوا أن ما هم عليه دين الحق، فتمتعوا في باطلهم برهة من الزمان، ولعب بعقولهم الشيطان.

{فَلَوْلا إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ} "Hiç değilse azabımız onlara geldiğinde yalvarsalardı ya! Fakat kalpleri katılaştı;" yani taşlaştı da hakka karşı yumuşamadı. {وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} "Ve şeytan yapmakta olduklarını kendilerine süslü gösterdi." Böylece üzerinde bulundukları şeyin hak din olduğunu sandılar; bir süre batılları içinde zevk sürüp eğlendiler ve şeytan akıllarıyla oynadı.

3777. Metin

{فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ} من الدنيا ولذاتها وغفلاتها. {حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} أي: آيسون من كل خير، وهذا أشد ما يكون من العذاب، أن يؤخذوا على غرة، وغفلة وطمأنينة، ليكون أشد لعقوبتهم، وأعظم لمصيبتهم.

{فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ} Dünyadan, onun lezzetlerinden ve gafletlerinden "her şeyin kapılarını açıverdik." {حَتَّى إِذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا أَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} "Nihayet kendilerine verilenlerle şımardıkları sırada onları ansızın yakaladık da birdenbire bütün ümitlerini yitiriverdiler;" yani bütün hayırdan ümitsiz kaldılar. Cezalarının daha şiddetli ve musibetlerinin daha büyük olması için gafil avlanarak, gaflet ve rehavet içindeyken yakalanmaları azabın en şiddetlisidir.

3778. Metin

{فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} .

{فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} "Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."

3779. Metin

{فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا} أي اصطلموا بالعذاب، وتقطعت بهم الأسباب. {وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} على ما قضاه وقدره، من هلاك المكذبين. فإن بذلك، تتبين آياته، وإكرامه لأوليائه، وإهانته لأعدائه، وصدق ما جاءت به المرسلون.

{فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا} "Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi;" yani azap ile kökleri kurutuldu ve bütün tutanakları kesildi. Yalanlayanların helaki hususunda kaza ve takdir ettiği şeylerden dolayı {وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ} "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." Zira bununla O'nun ayetleri, dostlarına ikramı, düşmanlarını alçaltması ve elçilerin getirdiği şeylerin doğruluğu apaçık ortaya çıkmaktadır.

3780. Metin

{٤٦، ٤٧} {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ اللَّهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلَى قُلُوبِكُمْ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِهِ انْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ * قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ إِلا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ} .

{46, 47} {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ اللَّهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلَى قُلُوبِكُمْ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِهِ انْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ * قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ إِلا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ} "De ki: 'Gördünüz mü; eğer Allah işitmenizi ve görmenizi alır, kalplerinizi de mühürlerse, Allah'tan başka onları size getirecek ilah kimdir?' Bak, ayetleri nasıl türlü türlü açıklıyoruz da sonra onlar yüz çeviriyorlar! De ki: 'Bana haber verin; eğer Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimler topluluğundan başkası mı helak edilir?'"

3781. Metin

يخبر تعالى، أنه كما أنه هو المتفرد بخلق الأشياء وتدبيرها، فإنه المنفرد بالوحدانية والإلهية فقال: {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ اللَّهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلَى قُلُوبِكُمْ} فبقيتم بلا سمع ولا بصر ولا عقل {مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِهِ} فإذا لم يكن غير الله يأتي بذلك، فلم عبدتم معه من لا قدرة له على شيء إلا إذا شاءه الله.

Yüce Allah, eşyayı yaratmada ve idare etmede tek olduğu gibi birlik ve ilahlıkta da tek olduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur: {قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ اللَّهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلَى قُلُوبِكُمْ} "De ki: Gördünüz mü; eğer Allah işitmenizi ve görmenizi alır, kalplerinizi de mühürlerse" ve siz işitmesiz, görmesiz ve akılsız kalırsanız; {مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِهِ} "Allah'tan başka onları size getirecek ilah kimdir?" Bunları Allah'tan başkası getiremediğine göre, Allah dilemedikçe hiçbir şeye gücü yetmeyen şeylere niçin O'nunla beraber ibadet ettiniz?!

3782. Metin

وهذا من أدلة التوحيد وبطلان الشرك، ولهذا قال: {انْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ} أي: ننوعها، ونأتي بها في كل فن، ولتنير الحق، وتتبين سبيل المجرمين. {ثُمَّ هُمْ} مع هذا البيان التام {يَصْدِفُونَ} عن آيات الله، ويعرضون عنها.

Bu da tevhidin ve şirkin batıllığının delillerindendir. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {انْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الآيَاتِ} "Bak, ayetleri nasıl türlü türlü açıklıyoruz;" yani onları çeşitlendiriyor, her alanda getiriyoruz ki hak aydınlansın ve suçluların yolu açıklığa kavuşsun. {ثُمَّ هُمْ} Bu eksiksiz açıklamaya rağmen onlar {يَصْدِفُونَ} Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmekte ve onlardan uzaklaşmaktadırlar.

3783. Metin

{قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ} أي: أخبروني {إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً} أي: مفاجأة أو قد تقدم أمامه مقدمات، تعلمون بها وقوعه. {هَلْ يُهْلَكُ إِلا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ} الذين صاروا سببا لوقوع العذاب بهم، بظلمهم وعنادهم. فاحذروا أن تقيموا على الظلم، فإنه الهلاك الأبدي، والشقاء السرمدي.

{قُلْ أَرَأَيْتَكُمْ} Yani bana haber verin: {إِنْ أَتَاكُمْ عَذَابُ اللَّهِ بَغْتَةً أَوْ جَهْرَةً} "Eğer Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse;" yani apansızın yahut meydana gelişini bileceğiniz ön belirtilerle gelirse, {هَلْ يُهْلَكُ إِلا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ} "zalimler topluluğundan başkası mı helak edilir?" Onlar zulümleri ve inatlarıyla azabın üzerlerine inmesine sebep olmuş kimselerdir. O halde zulüm üzerinde devam etmekten sakının; çünkü o ebedi helak ve bitimsiz bedbahtlıktır.

3784. Metin

{٤٨، ٤٩} {وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ * وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ} .

{48, 49} {وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلا مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ * وَالَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ} "Biz elçileri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. O halde kim iman eder ve ıslah ederse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, yoldan çıkmaları sebebiyle onlara azap dokunacaktır."

3785. Metin

يذكر تعالى، زبدة ما أرسل به المرسلين؛ أنه البشارة والنذارة، وذلك مستلزم لبيان المبشر والمبشر به، والأعمال التي إذا عملها العبد، حصلت له البشارة. والمنذر والمنذر به، والأعمال التي من عملها، حقت عليه النذارة.

Yüce Allah elçilerini gönderme gayesinin özünü zikretmektedir ki bu da müjdelemek ve uyarmaktır. Bu ise müjdelenen kimsenin ve müjdelenen şeyin, ayrıca kul işlediği takdirde müjdeye nail olacağı amellerin açıklanmasını; uyarılan kimsenin ve kendisiyle uyarılan şeyin, ayrıca işleyene uyarının hak olacağı amellerin açıklanmasını gerektirir.

3786. Metin

ولكن الناس انقسموا -بحسب إجابتهم لدعوتهم وعدمها- إلى قسمين: {فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ} أي: آمن بالله وملائكته، وكتبه، ورسله واليوم الآخر، وأصلح إيمانه وأعماله ونيته {فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} فيما يستقبل {وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ} على ما مضى.

Fakat insanlar elçilerin davetine icabet edip etmemelerine göre iki kısma ayrılmışlardır: {فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ} Yani kim Allah'a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine ve ahiret gününe iman eder; imanını, amellerini ve niyetini ıslah ederse, gelecekte {فَلا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ} "onlara korku yoktur" ve geçmişe dair de {وَلا هُمْ يَحْزَنُونَ} "onlar üzülmeyeceklerdir."

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.