7437. Hadis
حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ، حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعْدٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَزِيدَ اللَّيْثِيِّ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ النَّاسَ، قَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ هَلْ نَرَى رَبَّنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " هَلْ تُضَارُّونَ فِي الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ ". قَالُوا لاَ يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " فَهَلْ تُضَارُّونَ فِي الشَّمْسِ لَيْسَ دُونَهَا سَحَابٌ ". قَالُوا لاَ يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " فَإِنَّكُمْ تَرَوْنَهُ كَذَلِكَ، يَجْمَعُ اللَّهُ النَّاسَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيَقُولُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ شَيْئًا فَلْيَتَّبِعْهُ. فَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الشَّمْسَ الشَّمْسَ، وَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الْقَمَرَ الْقَمَرَ، وَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الطَّوَاغِيتَ الطَّوَاغِيتَ، وَتَبْقَى هَذِهِ الأُمَّةُ فِيهَا شَافِعُوهَا ـ أَوْ مُنَافِقُوهَا شَكَّ إِبْرَاهِيمُ ـ فَيَأْتِيهِمُ اللَّهُ فَيَقُولُ أَنَا رَبُّكُمْ. فَيَقُولُونَ هَذَا مَكَانُنَا حَتَّى يَأْتِيَنَا رَبُّنَا فَإِذَا جَاءَنَا رَبُّنَا عَرَفْنَاهُ فَيَأْتِيهِمُ اللَّهُ فِي صُورَتِهِ الَّتِي يَعْرِفُونَ فَيَقُولُ أَنَا رَبُّكُمْ. فَيَقُولُونَ أَنْتَ رَبُّنَا. فَيَتْبَعُونَهُ وَيُضْرَبُ الصِّرَاطُ بَيْنَ ظَهْرَىْ جَهَنَّمَ، فَأَكُونُ أَنَا وَأُمَّتِي أَوَّلَ مَنْ يُجِيزُهَا، وَلاَ يَتَكَلَّمُ يَوْمَئِذٍ إِلاَّ الرُّسُلُ، وَدَعْوَى الرُّسُلِ يَوْمَئِذٍ اللَّهُمَّ سَلِّمْ سَلِّمْ. وَفِي جَهَنَّمَ كَلاَلِيبُ مِثْلُ شَوْكِ السَّعْدَانِ، هَلْ رَأَيْتُمُ السَّعْدَانَ ". قَالُوا نَعَمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ. قَالَ " فَإِنَّهَا مِثْلُ شَوْكِ السَّعْدَانِ، غَيْرَ أَنَّهُ لاَ يَعْلَمُ مَا قَدْرُ عِظَمِهَا إِلاَّ اللَّهُ، تَخْطَفُ النَّاسَ بِأَعْمَالِهِمْ، فَمِنْهُمُ الْمُوبَقُ بَقِيَ بِعَمَلِهِ، أَوِ الْمُوثَقُ بِعَمَلِهِ، وَمِنْهُمُ الْمُخَرْدَلُ أَوِ الْمُجَازَى أَوْ نَحْوُهُ، ثُمَّ يَتَجَلَّى حَتَّى إِذَا فَرَغَ اللَّهُ مِنَ الْقَضَاءِ بَيْنَ الْعِبَادِ وَأَرَادَ أَنْ يُخْرِجَ بِرَحْمَتِهِ مَنْ أَرَادَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ أَمَرَ الْمَلاَئِكَةَ أَنْ يُخْرِجُوا مِنَ النَّارِ مَنْ كَانَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا، مِمَّنْ أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَرْحَمَهُ مِمَّنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ، فَيَعْرِفُونَهُمْ فِي النَّارِ بِأَثَرِ السُّجُودِ، تَأْكُلُ النَّارُ ابْنَ آدَمَ إِلاَّ أَثَرَ السُّجُودِ، حَرَّمَ اللَّهُ عَلَى النَّارِ أَنْ تَأْكُلَ أَثَرَ السُّجُودِ، فَيَخْرُجُونَ مِنَ النَّارِ قَدِ امْتُحِشُوا، فَيُصَبُّ عَلَيْهِمْ مَاءُ الْحَيَاةِ فَيَنْبُتُونَ تَحْتَهُ كَمَا تَنْبُتُ الْحِبَّةُ فِي حَمِيلِ السَّيْلِ، ثُمَّ يَفْرُغُ اللَّهُ مِنَ الْقَضَاءِ بَيْنَ الْعِبَادِ، وَيَبْقَى رَجُلٌ مُقْبِلٌ بِوَجْهِهِ عَلَى النَّارِ هُوَ آخِرُ أَهْلِ النَّارِ دُخُولاً الْجَنَّةَ فَيَقُولُ أَىْ رَبِّ اصْرِفْ وَجْهِي عَنِ النَّارِ، فَإِنَّهُ قَدْ قَشَبَنِي رِيحُهَا وَأَحْرَقَنِي ذَكَاؤُهَا. فَيَدْعُو اللَّهَ بِمَا شَاءَ أَنْ يَدْعُوَهُ ثُمَّ يَقُولُ اللَّهُ هَلْ عَسَيْتَ إِنْ أُعْطِيتَ ذَلِكَ أَنْ تَسْأَلَنِي غَيْرَهُ. فَيَقُولُ لاَ وَعِزَّتِكَ لاَ أَسْأَلُكَ غَيْرَهُ، وَيُعْطِي رَبَّهُ مِنْ عُهُودٍ وَمَوَاثِيقَ مَا شَاءَ، فَيَصْرِفُ اللَّهُ وَجْهَهُ عَنِ النَّارِ، فَإِذَا أَقْبَلَ عَلَى الْجَنَّةِ وَرَآهَا سَكَتَ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَسْكُتَ ثُمَّ يَقُولُ أَىْ رَبِّ قَدِّمْنِي إِلَى باب الْجَنَّةِ. فَيَقُولُ اللَّهُ لَهُ أَلَسْتَ قَدْ أَعْطَيْتَ عُهُودَكَ وَمَوَاثِيقَكَ أَنْ لاَ تَسْأَلَنِي غَيْرَ الَّذِي أُعْطِيتَ أَبَدًا، وَيْلَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ. فَيَقُولُ أَىْ رَبِّ. وَيَدْعُو اللَّهَ حَتَّى يَقُولَ هَلْ عَسَيْتَ إِنْ أُعْطِيتَ ذَلِكَ أَنْ تَسْأَلَ غَيْرَهُ. فَيَقُولُ لاَ وَعِزَّتِكَ لاَ أَسْأَلُكَ غَيْرَهُ، وَيُعْطِي مَا شَاءَ مِنْ عُهُودٍ وَمَوَاثِيقَ، فَيُقَدِّمُهُ إِلَى باب الْجَنَّةِ، فَإِذَا قَامَ إِلَى باب الْجَنَّةِ انْفَهَقَتْ لَهُ الْجَنَّةُ فَرَأَى مَا فِيهَا مِنَ الْحَبْرَةِ وَالسُّرُورِ، فَيَسْكُتُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَسْكُتَ ثُمَّ يَقُولُ أَىْ رَبِّ أَدْخِلْنِي الْجَنَّةَ. فَيَقُولُ اللَّهُ أَلَسْتَ قَدْ أَعْطَيْتَ عُهُودَكَ وَمَوَاثِيقَكَ أَنْ لاَ تَسْأَلَ غَيْرَ مَا أُعْطِيتَ ـ فَيَقُولُ ـ وَيْلَكَ يَا ابْنَ آدَمَ مَا أَغْدَرَكَ. فَيَقُولُ أَىْ رَبِّ لاَ أَكُونَنَّ أَشْقَى خَلْقِكَ فَلاَ يَزَالُ يَدْعُو حَتَّى يَضْحَكَ اللَّهُ مِنْهُ فَإِذَا ضَحِكَ مِنْهُ قَالَ لَهُ ادْخُلِ الْجَنَّةَ. فَإِذَا دَخَلَهَا قَالَ اللَّهُ لَهُ تَمَنَّهْ. فَسَأَلَ رَبَّهُ وَتَمَنَّى حَتَّى إِنَّ اللَّهَ لَيُذَكِّرُهُ يَقُولُ كَذَا وَكَذَا، حَتَّى انْقَطَعَتْ بِهِ الأَمَانِيُّ قَالَ اللَّهُ ذَلِكَ لَكَ وَمِثْلُهُ مَعَهُ ". قَالَ عَطَاءُ بْنُ يَزِيدَ وَأَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ مَعَ أَبِي هُرَيْرَةَ لاَ يَرُدُّ عَلَيْهِ مِنْ حَدِيثِهِ شَيْئًا حَتَّى إِذَا حَدَّثَ أَبُو هُرَيْرَةَ أَنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى قَالَ " ذَلِكَ لَكَ وَمِثْلُهُ مَعَهُ ". قَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ " وَعَشَرَةُ أَمْثَالِهِ مَعَهُ ". يَا أَبَا هُرَيْرَةَ. قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ مَا حَفِظْتُ إِلاَّ قَوْلَهُ " ذَلِكَ لَكَ وَمِثْلُهُ مَعَهُ ". قَالَ أَبُو سَعِيدٍ الْخُدْرِيُّ أَشْهَدُ أَنِّي حَفِظْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَوْلَهُ " ذَلِكَ لَكَ وَعَشَرَةُ أَمْثَالِهِ ". قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ فَذَلِكَ الرَّجُلُ آخِرُ أَهْلِ الْجَنَّةِ دُخُولاً الْجَنَّةَ.
Abdülaziz b. Abdullah bize tahdis etti. İbrahim b. Sa'd bize tahdis etti. İbn Şihab'dan; [o] Ata b. Yezid el-Leysi'den; [o] Ebu Hureyre'den [nakletti] ki: İnsanlar: “Ey Allah'ın Resulü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?” dediler. Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Dolunay gecesi ayı görmekte birbirinize zarar verir (izdiham eder) misiniz?” buyurdu. “Hayır, ey Allah'ın Resulü!” dediler. “Peki, önünde bulut yokken güneşi görmekte birbirinize zarar verir misiniz?” buyurdu. “Hayır, ey Allah'ın Resulü!” dediler. Buyurdu ki: “İşte O’nu da böyle göreceksiniz. Allah, kıyamet günü insanları toplar ve: ‘Kim neye tapıyor idiyse onun peşinden gitsin,’ der. Güneşe tapan güneşin peşinden, aya tapan ayın peşinden, tağutlara tapanlar da tağutların peşinden gider. Bu ümmet ise —münafıkları da dahil olmak üzere (veya İbrahim: 'şefaatçileri de içinde' diye şüphe etti)— yerinde kalır. Allah onlara (tanıdıkları suretin dışında) gelir ve: ‘Ben sizin Rabbinizim,’ der. Onlar: ‘Rabbimiz bize gelinceye kadar yerimiz burasıdır. Rabbimiz bize geldiğinde O’nu tanırız,’ derler. Allah onlara tanıdıkları surette gelir ve: ‘Ben sizin Rabbinizim,’ der. Onlar da: ‘Sen bizim Rabbimizsin,’ derler ve O’na tabi olurlar. Cehennemin sırtına (üzerine) Sırat (köprüsü) kurulur. Ben ve ümmetim, onu geçenlerin ilki oluruz. O gün elçilerden başkası konuşamaz. Elçilerin o günkü duası: ‘Allahım selamet ver, selamet ver!’ sözüdür. Cehennemde Sa'dan dikeni gibi kancalar vardır. Siz Sa'dan dikenini gördünüz mü?” “Evet, ey Allah'ın Resulü!” dediler. “İşte onlar Sa'dan dikeni gibidir; ancak ne kadar büyük olduklarını Allah’tan başkası bilmez. İnsanları amellerine göre kapıp alırlar. Kimisi ameli yüzünden helak olur, kimisi (hardal tanesi gibi ezilir veya) cezalandırılır, sonra kurtulur. Nihayet Allah kullar arasında hüküm vermeyi bitirip de ateş ehlinden rahmet etmek istediklerini çıkarmayı murad ettiğinde, meleklere; ateş ehlinden Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamış olanları —ki Allah onlardan 'La ilahe illallah' diye şehadet getirenleri rahmet etmeyi murad etmiştir— çıkarmalarını emreder. Melekler onları ateşin içinde secde izlerinden tanırlar. Ateş, ademoğlunun secde izi hariç (bütün vücudunu) yer. Allah, ateşe secde izini yemeyi haram kılmıştır. Ateşten kavrulmuş (kömür gibi) halde çıkarlar. Üzerlerine hayat suyu dökülür ve selin getirdiği (mili toprakta) biten tohum gibi (yeniden) biterler. Sonra Allah kullar arasında hüküm vermeyi bitirir. Cennete girmek bakımından ateş ehlinin sonuncusu olan bir adam kalır. Yüzü ateşe dönüktür. Der ki: ‘Ey Rabbim! Yüzümü ateşten çevir! Onun kokusu beni zehirledi, alevi beni yaktı.’ Allah’a dilediği kadar dua eder. Sonra Allah: ‘Eğer bu sana verilirse, başkasını isteme ihtimalin var mı?’ der. Adam: ‘Hayır, izzetine yemin olsun ki Senden başkasını istemem,’ der ve Rabbine dilediği kadar ahd ü misak (söz) verir. Allah onun yüzünü ateşten çevirir. Yüzünü Cennete dönüp de onu görünce, Allah’ın dilediği kadar sessiz kalır. Sonra: ‘Ey Rabbim! Beni Cennetin kapısına yaklaştır,’ der. Allah ona: ‘Sen, sana verilenlerden başkasını asla istemeyeceğine dair ahd ü misak vermedin mi? Yazık sana ey Ademoğlu! Ne kadar sözünde durmazsın!’ der. Adam: ‘Ey Rabbim!’ der ve Allah’a dua eder. Nihayet Allah: ‘Eğer bu sana verilirse başkasını isteme ihtimalin var mı?’ der. Adam: ‘Hayır, izzetine yemin olsun ki Senden başkasını istemem,’ der ve dilediği kadar ahd ü misak verir. Allah onu Cennetin kapısına yaklaştırır. Cennetin kapısında durup da Cennetin içindeki güzelliği ve sevinci görünce, Allah’ın dilediği kadar sessiz kalır. Sonra: ‘Ey Rabbim! Beni Cennete koy!’ der. Allah: ‘Sana verilenlerden başkasını istemeyeceğine dair ahd ü misak vermedin mi? Yazık sana ey Ademoğlu! Ne kadar sözünde durmazsın!’ der. Adam: ‘Ey Rabbim! Yaratıklarının en bedbahtı ben olmayayım,’ der ve Allah (hoşnut olup) gülünceye kadar dua etmeye devam eder. Allah (hoşnut olup) gülünce: ‘Cennete gir,’ buyurur. Cennete girdiğinde Allah ona: ‘Temenni et (dile),’ der. O da Rabbinden diler ve temenni eder. Hatta Allah ona: ‘Şunu da, şunu da (iste),’ diye hatırlatır. Nihayet temennileri bitince Allah: ‘Bu (istediklerin) ve bir o kadarı daha senindir,’ buyurur.” Ata b. Yezid dedi ki: Ebu Said el-Hudri, Ebu Hureyre ile beraberdi ve hadisinin hiçbir yerinde ona itiraz etmiyordu. Ne zaman ki Ebu Hureyre, Allah Tebareke ve Teala’nın: “Bu ve bir o kadarı daha senindir,” dediğini nakletti; Ebu Said el-Hudri: “Ve onunla birlikte on misli daha, ey Ebu Hureyre!” dedi. Ebu Hureyre: “Ben ancak O’nun: ‘Bu ve bir o kadarı daha senindir,’ sözünü ezberledim,” dedi. Ebu Said el-Hudri: “Şahitlik ederim ki ben Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den: ‘Bu senin ve onunla birlikte on misli daha,’ sözünü ezberledim,” dedi. Ebu Hureyre: “İşte o adam, Cennete en son giren kimsedir,” dedi.