4809. Hadis
حَدَّثَنَا قُتَيْبَةُ، حَدَّثَنَا جَرِيرٌ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ أَبِي الضُّحَى، عَنْ مَسْرُوقٍ، قَالَ دَخَلْنَا عَلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ، قَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ مَنْ عَلِمَ شَيْئًا فَلْيَقُلْ بِهِ، وَمَنْ لَمْ يَعْلَمْ فَلْيَقُلِ اللَّهُ أَعْلَمُ، فَإِنَّ مِنَ الْعِلْمِ أَنْ يَقُولَ لِمَا لاَ يَعْلَمُ اللَّهُ أَعْلَمُ، قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لِنَبِيِّهِ صلى الله عليه وسلم {قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ} وَسَأُحَدِّثُكُمْ عَنِ الدُّخَانِ إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم دَعَا قُرَيْشًا إِلَى الإِسْلاَمِ فَأَبْطَئُوا عَلَيْهِ فَقَالَ " اللَّهُمَّ أَعِنِّي عَلَيْهِمْ بِسَبْعٍ كَسَبْعِ يُوسُفَ "، فَأَخَذَتْهُمْ سَنَةٌ فَحَصَّتْ كُلَّ شَىْءٍ حَتَّى أَكَلُوا الْمَيْتَةَ وَالْجُلُودَ حَتَّى جَعَلَ الرَّجُلُ يَرَى بَيْنَهُ وَبَيْنَ السَّمَاءِ دُخَانًا مِنَ الْجُوعِ، قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ {فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ * يَغْشَى النَّاسَ هَذَا عَذَابٌ أَلِيمٌ} قَالَ فَدَعَوْا {رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ إِنَّا مُؤْمِنُونَ * أَنَّى لَهُمُ الذِّكْرَى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ * ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ * إِنَّا كَاشِفُو الْعَذَابِ قَلِيلاً إِنَّكُمْ عَائِدُونَ} أَفَيُكْشَفُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ قَالَ فَكُشِفَ ثُمَّ عَادُوا فِي كُفْرِهِمْ، فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ يَوْمَ بَدْرٍ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى {يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرَى إِنَّا مُنْتَقِمُونَ}.
Bize Kuteybe tahdis etti, bize Cerîr, el-A'meş'den, o Ebu'd-Duha'dan, o da Mesrûk'tan [naklen] tahdis etti; şöyle dedi: Abdullah bin Mes'ud'un yanına girdik. Şöyle dedi: “Ey insanlar! Kim bir şey biliyorsa onu söylesin; bilmeyen ise ‘Allah daha iyi bilir’ desin. Zira bir insanın bilmediği bir şey hakkında ‘Allah daha iyi bilir’ demesi de ilimden [bilgiye olan bağlılıktan]dır. Nitekim Allah Azze ve Celle Nebisi sallallâhu aleyhi ve sellem'e: ‘De ki: Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir şeyler uyduranlardan [mütekellifîn] de değilim’ (Sâd, 86) buyurmuştur. [Mesrûk devam etti]: Size [ayrıca] ‘duhan’ (duman) meselesinden de bahsedeceğim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Kureyş'i İslam'a davet ettiğinde onlar ağır davrandılar. Bunun üzerine [Resulullah]: ‘Allah'ım! Yusuf'un yedi [kıtlık] yılı gibi yedi yıl [kıtlık] ile onlara karşı bana yardım et!’ diye dua etti. Bunun üzerine onları bir kıtlık senesi yakaladı ki her şeyi kurutup yok etti. Hatta leş ve deri parçaları yemek zorunda kaldılar. Öyle ki bir adam açlıktan dolayı kendisi ile gökyüzü arasında bir duman (duhan) görür [hayal eder] olmuştu. Allah Azze ve Celle [bu durum hakkında]: ‘Gökyüzünün apaçık bir duman getireceği günü bekleyin. O duman insanları sarar; bu elemli bir azaptır’ (Duhân, 10-11) buyurdu. [İbn Mes'ud] dedi ki: Bunun üzerine [Kureyşliler]: ‘Rabbimiz! Bizden bu azabı kaldır; şüphesiz biz iman edenleriz’ (Duhân, 12) diye dua ettiler. [Allah Teala ise şöyle buyurdu]: ‘Onlar nerede, öğüt almak nerede? Halbuki onlara gerçeği açıklayan bir resûl gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve: ‘Öğretilmiş bir mecnun!’ dediler. Şüphesiz Biz azabı az bir süre kaldıracağız ama siz yine [küfre] döneceksiniz’ (Duhân, 13-15). [İbn Mes'ud devamla]: Azap kıyamet günü mü kaldırılacak [hayır, onlar bu dünyada azabın kaldırılmasını dilediler]? Azap kaldırıldı ama onlar yine küfürlerine döndüler. Bunun üzerine Allah onları Bedir günü yakaladı. Allah Teala [şöyle] buyurdu: ‘O en büyük yakalayışla [batşe-i kübrâ] yakalayacağımız gün, Biz mutlaka [onlardan] intikam alacağız’ (Duhân, 16).”