1290. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ الثِّقَةِ، عِنْدَهُ عَنْ عَمْرِو بْنِ شُعَيْبٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَدِّهِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعِ الْعُرْبَانِ . قَالَ مَالِكٌ: وَذلِكَ فِيمَا نُرَى - وَاللهُ أَعْلَمُ - أَنْ يَشْتَرِيَ الرَّجُلُ الْعَبْدَ، أَوِ الْوَلِيدَةَ. أَوْ يَتَكَارَى الدَّابَّةَ. ثُمَّ يَقُولُ لِلَّذِي اشْتَرَى مِنْهُ، أَوْ تَكَارَى مِنْهُ: أُعْطِيكَ دِينَاراً، أَوْ دِرْهَماً، أَوْ أَكْثَرَ مِنْ ذلِكَ، أَوْ أَقَلَّ. عَلَى أَنِّي إِنْ أَخَذْتُ السِّلْعَةَ، أَوْ رَكِبْتُ مَا تَكَارَيْتُ مِنْكَ، فَالَّذِي أَعْطَيْتُكَ هُوَ مِنْ ثَمَنِ السِّلْعَةِ. أَوْ مِنْ كِرَاءِ الدَّابَّةِ، وَإِنْ تَرَكْتُ ابْتِيَاعَ السِّلْعَةِ، أَوْ كِرَاءَ الدَّابَّةِ، فَمَا أَعْطَيْتُكَ لَكَ بَاطِلٌ بِغَيْرِ شَيْءٍ. قَالَ مَالِكٌ: وَالْأَمْرُ عِنْدَنَا، أَنَّهُ لاَ بَأْسَ بِأَنْ يَبْتَاعَ الْعَبْدَ التَّاجِرَ الْفَصِيحَ، بِالْأَعْبُدِ مِنَ الْحَبَشَةِ، أَوْ مِنْ جِنْسٍ مِنَ الْأَجْنَاسِ، لَيْسُوا مِثْلَهُ فِي الْفَصَاحَةِ، وَلاَ فِي التِّجَارَةِ، وَالنَّفَاذِ، وَالْمَعْرِفَةِ. لاَ بَأْسَ بِهذَا، أَنْ يَشْتَرِيَ مِنْهُ الْعَبْدَ بِالْعَبْدَيْنِ، أَوْ بِالْأَعْبُدِ إِلَى أَجَلٍ مَعْلُومٍ. إِذَا اخْتَلَفَ، فَبَانَ اخْتِلاَفُهُ .فَإِنْ أَشْبَهَ بَعْضُ ذلِكَ بَعْضاً، حَتَّى يَتَقَارَبَ، فَلاَ تَأْخُذَنْ مِنْهُ اثْنَيْنِ بِوَاحِدٍ، إِلَى أَجَلٍ. وَإِنِ اخْتَلَفَتْ أَجْنَاسُهُمْ. قَالَ مَالِكٌ: وَلاَ بَأْسَ بِأَنْ تَبِيعَ مَا اشْتَرَيْتَ مِنْ ذلِكَ، قَبْلَ أَنْ تَسْتَوْفِيَهُ. إِذَا انْتَقَدْتَ ثَمَنَهُ مِنْ غَيْرِ صَاحِبِهِ الَّذِي اشْتَرَيْتَهُ مِنْهُ. قَالَ مَالِكٌ: لاَ يَنْبَغِي أَنْ يُسْتَثْنَى جَنِينٌ فِي بَطْنِ أُمِّهِ، إِذَا بِيعَتْ. لِأَنَّ ذلِكَ غَرَرٌ. لاَ يُدْرَى أَذَكَرٌ هُوَ أَمْ (1) أُنْثَى أو حَسَنٌ (2) أَوْ قَبِيحٌ، أَوْ نَاقِصٌ، أَوْ تَامٌّ، أَوْ حَيٌّ أَوْ مَيِّتٌ؟. وَذلِكَ يَضَعُ مِنْ ثَمَنِهَا. قَالَ مَالِكٌ، فِي الرَّجُلِ يَبْتَاعُ الْعَبْدَ، أَوِ الْوَلِيدَةَ، بِمِائَةِ دِينَارٍ إِلَى أَجَلٍ. ثُمَّ يَنْدَمُ الْبَائِعُ. فَيَسْأَلُ الْمُبْتَاعَ أَنْ يُقِيلَهُ بِعَشَرَةِ دَنَانِيرَ، يَدْفَعُهَا إِلَيْهِ نَقْداً. أَوْ إِلَى أَجَلٍ. وَيَمْحُو عَنْهُ الْمِائَةَ دِينَارٍ الَّتِي لَهُ. قَالَ مَالِكٌ: لاَ بَأْسَ بِذلِكَ. وَإِنْ نَدِمَ الْمُبْتَاعُ، فَسَأَلَ الْبَائِعَ أَنْ يُقِيلَهُ فِي الْجَارِيَةِ، أَوِ الْعَبْدِ، وَيَزِيدَهُ عَشَرَةَ دَنَانِيرَ نَقْداً، أَوْ إِلَى أَجَلٍ أَبْعَدَ مِنَ الْأَجَلِ الَّذِي اشْتَرَى إِلَيْهِ الْعَبْدَ، أَوِ الْوَلِيدَةَ. فَإِنَّ ذلِكَ لاَ يَنْبَغِي. وَإِنَّمَا كَرِهَ ذلِكَ؛ لِأَنَّ الْبَائِعَ كَأَنَّهُ بَاعَ مِنْهُ مِائَةَ دِينَارٍ لَهُ، إِلَى سَنَةٍ قَبْلَ أَنْ تَحِلَّ، بِجَارِيَةٍ، وَبِعَشَرَةِ دَنَانِيرَ نَقْداً. أَوْ إِلَى أَجَلٍ أَبْعَدَ مِنَ السَّنَةِ. فَدَخَلَ فِي ذلِكَ بَيْعُ الذَّهَبِ بِالذَّهَبِ إِلَى أَجَلٍ. قَالَ مَالِكٌ، فِي الرَّجُلِ يَبِيعُ مِنَ الرَّجُلِ الْجَارِيَةَ بِمِائَةِ دِينَارٍ إِلَى أَجَلٍ، ثُمَّ يَشْتَرِيهَا بِأَكْثَرَ مِنْ ذلِكَ الثَّمَنِ الَّذِي بَاعَهَا بِهِ إِلَى أَبْعَدَ مِنْ ذلِكَ الْأَجَلِ، الَّذِي بَاعَهَا إِلَيْهِ: إِنَّ ذلِكَ لاَ يَصْلُحُ. وَتَفْسِيرُ مَا كَرِهَ مِنْ ذلِكَ، أَنْ يَبِيعَ الرَّجُلُ الْجَارِيَةَ إِلَى أَجَلٍ. ثُمَّ يَبْتَاعُهَا إِلَى أَجَلٍ أَبْعَدَ مِنْهُ. يَبِيعُهَا بِثَلاَثِينَ دِينَاراً إِلَى شَهْرٍ، ثُمَّ يَبْتَاعُهَا بِسِتِّينَ دِينَاراً، إِلَى سَنَةٍ، أَوْ إِلَى نِصْفِ سَنَةٍ. فَصَارَ، إِنْ رَجَعَتْ إِلَيْهِ سِلْعَتُهُ بِعَيْنِهَا، وَأَعْطَاهُ صَاحِبُهُ ثَلاَثِينَ دِينَاراً، إِلَى شَهْرٍ؛ بِسِتِّينَ دِينَاراً، إِلَى سَنَةٍ، أَوْ إِلَى نِصْفِ سَنَةٍ. فَهذَا لاَ يَنْبَغِي
Bana Yahya, Mâlik'ten; o güvendiği bir kimseden (sika); o Amr b. Şuayb'dan; o babasından; o da dedesinden anlattı: Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem, 'urbân (kaparo) satışını yasakladı. Mâlik dedi ki: Bize göre bu -Allah en iyisini bilir- şöyledir: Kişi bir köle veya cariye satın alır ya da bir hayvan kiralar. Sonra satıcıya veya kiralayana: "Sana bir dinar veya bir dirhem -veya daha fazla ya da az- veriyorum. Eğer malı alırsam veya kiraladığım şeye binersem, sana verdiğim bu para malın bedelinden veya hayvanın kirasından sayılsın. Eğer malı almaktan veya hayvanı kiralamaktan vazgeçersem, sana verdiğim para senin olsun, karşılıksız (hibe) olsun" der (işte bu yasaktır). Mâlik dedi ki: Bizim katımızda, fasih konuşan tüccar bir köleyi; Habeşli veya başka bir ırktan olup onun gibi fasih konuşamayan, ticaret ve iş becerisi olmayan köleler karşılığında; eğer nitelikleri farklıysa ve bu fark açıksa, vadeli olarak bir köleyi iki veya daha fazla köleyle değiştirmekte bir sakınca yoktur. Ancak birbirlerine benzeyip nitelikleri yakın olursa, cinsleri farklı olsa bile, vadeli olarak iki tanesini bir tanesiyle değiştirme (alma). Mâlik dedi ki: Satın aldığın bir şeyi, teslim almadan önce satmanda bir sakınca yoktur; şayet bedelini, o malı satın aldığın sahibinden başkasından peşin olarak alırsan. Mâlik dedi ki: Satılan bir cariyenin karnındaki ceninin (satıştan) istisna edilmesi (satıcıda kalması) doğru değildir. Çünkü bu bir garar (belirsizlik/aldatma) satışıdır. (Cenin) erkek mi dişi mi, güzel mi çirkin mi, eksik mi tam mı, ölü mü diri mi olduğu bilinmez. Bu durum (istisna), cariyenin fiyatını düşürür. Mâlik dedi ki: Bir kişi bir köle veya cariyeyi vadeli olarak yüz dinara satın alsa, sonra satıcı pişman olup alıcıdan, kendisine peşin veya vadeli olarak on dinar vermesi ve (buna karşılık) alacağından (olan yüz dinardan) vazgeçmesi şartıyla satışı iptal etmesini (ikâle) istese; bunda bir sakınca yoktur. Ancak eğer alıcı pişman olur da satıcıdan, cariyeyi veya köleyi geri alması (satışı iptal etmesi) karşılığında kendisine peşin on dinar vermesini veya köle için belirlediği vadeden daha uzun bir vade tanımasını isterse; bu doğru değildir. Bunun mekruh görülmesinin sebebi şudur: Satıcı, (sanki) vadesi gelmeden önce alıcının zimmetindeki yüz dinarı, bir cariye ve peşin on dinar karşılığında veya vadesi bir yıldan daha uzak bir vade karşılığında satmış gibi olur. Bu ise, vadeli olarak altını altınla satmak (faiz) kapsamına girer. Mâlik dedi ki: Bir kişinin, bir cariyeyi bir başkasına vadeli olarak yüz dinara satması, sonra onu sattığı fiyattan daha yüksek bir fiyata ve sattığı vadeden daha uzak bir vadeyle geri satın alması uygun değildir. Bunun mekruh görülmesinin açıklaması şudur: Kişi cariyeyi vadeli satar, sonra onu daha uzak bir vadeyle geri alır. Mesela; onu bir ay vadeli otuz dinara satar, sonra bir sene veya yarım sene vadeli altmış dinara geri alır. Sonuçta (sattığı) malı aynen kendisine döner; (bunun yanında) arkadaşına bir ay vadeli otuz dinar verip, ondan bir sene veya yarım sene vadeli altmış dinar almış olur. İşte bu doğru değildir.
1291. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، قَالَ مَنْ بَاعَ عَبْدًا وَلَهُ مَالٌ فَمَالُهُ لِلْبَائِعِ إِلاَّ أَنْ يَشْتَرِطَهُ الْمُبْتَاعُ .
Bana Mâlik'ten anlattı; o Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Ömer b. el-Hattâb şöyle dedi: "Kim malı olan bir köle satarsa, o mal satıcıya aittir. Ancak alıcı (kölenin malının kendisine verilmesini) şart koşarsa o müstesna."
1292. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي بَكْرِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ، أَنَّ أَبَانَ بْنَ عُثْمَانَ، وَهِشَامَ بْنَ إِسْمَاعِيلَ، كَانَا يَذْكُرَانِ فِي خُطْبَتِهِمَا عُهْدَةَ الرَّقِيقِ فِي الأَيَّامِ الثَّلاَثَةِ مِنْ حِينِ يُشْتَرَى الْعَبْدُ أَوِ الْوَلِيدَةُ وَعُهْدَةَ السَّنَةِ . قَالَ مَالِكٌ مَا أَصَابَ الْعَبْدُ أَوِ الْوَلِيدَةُ فِي الأَيَّامِ الثَّلاَثَةِ مِنْ حِينِ يُشْتَرَيَانِ حَتَّى تَنْقَضِيَ الأَيَّامُ الثَّلاَثَةُ فَهُوَ مِنَ الْبَائِعِ وَإِنَّ عُهْدَةَ السَّنَةِ مِنَ الْجُنُونِ وَالْجُذَامِ وَالْبَرَصِ فَإِذَا مَضَتِ السَّنَةُ فَقَدْ بَرِئَ الْبَائِعُ مِنَ الْعُهْدَةِ كُلِّهَا . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ بَاعَ عَبْدًا أَوْ وَلِيدَةً مِنْ أَهْلِ الْمِيرَاثِ أَوْ غَيْرِهِمْ بِالْبَرَاءَةِ فَقَدْ بَرِئَ مِنْ كُلِّ عَيْبٍ وَلاَ عُهْدَةَ عَلَيْهِ إِلاَّ أَنْ يَكُونَ عَلِمَ عَيْبًا فَكَتَمَهُ فَإِنْ كَانَ عَلِمَ عَيْبًا فَكَتَمَهُ لَمْ تَنْفَعْهُ الْبَرَاءَةُ وَكَانَ ذَلِكَ الْبَيْعُ مَرْدُودًا وَلاَ عُهْدَةَ عِنْدَنَا إِلاَّ فِي الرَّقِيقِ .
Bana Mâlik'ten anlattı; o Abdullah b. Ebî Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan naklettiğine göre, Ebân b. Osman ve Hişâm b. İsmail hutbelerinde, köle veya cariye satın alındıktan itibaren üç günlük ve bir senelik sorumluluktan (uhde) bahsederlerdi. Mâlik dedi ki: "Satın alındıkları andan itibaren üç gün doluncaya kadar kölenin veya cariyenin başına gelen her şey satıcıya aittir. Bir senelik sorumluluk (uhde) ise delilik, cüzzam ve baras (alaca) hastalıklarını kapsar. Bir sene geçince satıcı bütün sorumluluktan kurtulmuş olur." Yine Mâlik dedi ki: "Mirasçılardan veya başkalarından kim bir köle veya cariyeyi (ayıplardan) berî olmak şartıyla satarsa, o kölenin her türlü ayıbından kurtulmuş olur, artık onun üzerinde bir sorumluluk yoktur. Ancak bir kusuru bilip de gizlemişse o başka. Eğer bir kusuru bildiği halde gizlemişse, berî olma şartı kendisine bir fayda sağlamaz ve bu satış (alışveriş) reddolunur. Bize göre sorumluluk (uhde) sadece kölelerde söz konusudur."
1293. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، بَاعَ غُلاَمًا لَهُ بِثَمَانِمِائَةِ دِرْهَمٍ وَبَاعَهُ بِالْبَرَاءَةِ فَقَالَ الَّذِي ابْتَاعَهُ لِعَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بِالْغُلاَمِ دَاءٌ لَمْ تُسَمِّهِ لِي . فَاخْتَصَمَا إِلَى عُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ . فَقَالَ الرَّجُلُ بَاعَنِي عَبْدًا وَبِهِ دَاءٌ لَمْ يُسَمِّهِ . وَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بِعْتُهُ بِالْبَرَاءَةِ . فَقَضَى عُثْمَانُ بْنُ عَفَّانَ عَلَى عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ أَنْ يَحْلِفَ لَهُ لَقَدْ بَاعَهُ الْعَبْدَ وَمَا بِهِ دَاءٌ يَعْلَمُهُ فَأَبَى عَبْدُ اللَّهِ أَنْ يَحْلِفَ وَارْتَجَعَ الْعَبْدَ فَصَحَّ عِنْدَهُ فَبَاعَهُ عَبْدُ اللَّهِ بَعْدَ ذَلِكَ بِأَلْفٍ وَخَمْسِمِائَةِ دِرْهَمٍ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنَّ كُلَّ مَنِ ابْتَاعَ وَلِيدَةً فَحَمَلَتْ أَوْ عَبْدًا فَأَعْتَقَهُ وَكُلَّ أَمْرٍ دَخَلَهُ الْفَوْتُ حَتَّى لاَ يُسْتَطَاعَ رَدُّهُ فَقَامَتِ الْبَيِّنَةُ إِنَّهُ قَدْ كَانَ بِهِ عَيْبٌ عِنْدَ الَّذِي بَاعَهُ أَوْ عُلِمَ ذَلِكَ بِاعْتِرَافٍ مِنَ الْبَائِعِ أَوْ غَيْرِهِ فَإِنَّ الْعَبْدَ أَوِ الْوَلِيدَةَ يُقَوَّمُ وَبِهِ الْعَيْبُ الَّذِي كَانَ بِهِ يَوْمَ اشْتَرَاهُ فَيُرَدُّ مِنَ الثَّمَنِ قَدْرُ مَا بَيْنَ قِيمَتِهِ صَحِيحًا وَقِيمَتِهِ وَبِهِ ذَلِكَ الْعَيْبُ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا فِي الرَّجُلِ يَشْتَرِي الْعَبْدَ ثُمَّ يَظْهَرُ مِنْهُ عَلَى عَيْبٍ يَرُدُّهُ مِنْهُ وَقَدْ حَدَثَ بِهِ عِنْدَ الْمُشْتَرِي عَيْبٌ آخَرُ إِنَّهُ إِذَا كَانَ الْعَيْبُ الَّذِي حَدَثَ بِهِ مُفْسِدًا مِثْلُ الْقَطْعِ أَوِ الْعَوَرِ أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الْعُيُوبِ الْمُفْسِدَةِ فَإِنَّ الَّذِي اشْتَرَى الْعَبْدَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ إِنْ أَحَبَّ أَنْ يُوضَعَ عَنْهُ مِنْ ثَمَنِ الْعَبْدِ بِقَدْرِ الْعَيْبِ الَّذِي كَانَ بِالْعَبْدِ يَوْمَ اشْتَرَاهُ وُضِعَ عَنْهُ وَإِنْ أَحَبَّ أَنْ يَغْرَمَ قَدْرَ مَا أَصَابَ الْعَبْدَ مِنَ الْعَيْبِ عِنْدَهُ ثُمَّ يَرُدُّ الْعَبْدَ فَذَلِكَ لَهُ وَإِنْ مَاتَ الْعَبْدُ عِنْدَ الَّذِي اشْتَرَاهُ أُقِيمَ الْعَبْدُ وَبِهِ الْعَيْبُ الَّذِي كَانَ بِهِ يَوْمَ اشْتَرَاهُ فَيُنْظَرُ كَمْ ثَمَنُهُ فَإِنْ كَانَتْ قِيمَةُ الْعَبْدِ يَوْمَ اشْتَرَاهُ بِغَيْرِ عَيْبٍ مِائَةَ دِينَارٍ وَقِيمَتُهُ يَوْمَ اشْتَرَاهُ وَبِهِ الْعَيْبُ ثَمَانُونَ دِينَارًا وُضِعَ عَنِ الْمُشْتَرِي مَا بَيْنَ الْقِيمَتَيْنِ وَإِنَّمَا تَكُونُ الْقِيمَةُ يَوْمَ اشْتُرِيَ الْعَبْدُ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنَّ مَنْ رَدَّ وَلِيدَةً مِنْ عَيْبٍ وَجَدَهُ بِهَا وَكَانَ قَدْ أَصَابَهَا أَنَّهَا إِنْ كَانَتْ بِكْرًا فَعَلَيْهِ مَا نَقَصَ مِنْ ثَمَنِهَا وَإِنْ كَانَتْ ثَيِّبًا فَلَيْسَ عَلَيْهِ فِي إِصَابَتِهِ إِيَّاهَا شَىْءٌ لأَنَّهُ كَانَ ضَامِنًا لَهَا . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا فِيمَنْ بَاعَ عَبْدًا أَوْ وَلِيدَةً أَوْ حَيَوَانًا بِالْبَرَاءَةِ مِنْ أَهْلِ الْمِيرَاثِ أَوْ غَيْرِهِمْ فَقَدْ بَرِئَ مِنْ كُلِّ عَيْبٍ فِيمَا بَاعَ إِلاَّ أَنْ يَكُونَ عَلِمَ فِي ذَلِكَ عَيْبًا فَكَتَمَهُ فَإِنْ كَانَ عَلِمَ عَيْبًا فَكَتَمَهُ لَمْ تَنْفَعْهُ تَبْرِئَتُهُ وَكَانَ مَا بَاعَ مَرْدُودًا عَلَيْهِ . قَالَ مَالِكٌ فِي الْجَارِيَةِ تُبَاعُ بِالْجَارِيَتَيْنِ ثُمَّ يُوجَدُ بِإِحْدَى الْجَارِيَتَيْنِ عَيْبٌ تُرَدُّ مِنْهُ قَالَ تُقَامُ الْجَارِيَةُ الَّتِي كَانَتْ قِيمَةَ الْجَارِيَتَيْنِ فَيُنْظَرُ كَمْ ثَمَنُهَا ثُمَّ تُقَامُ الْجَارِيَتَانِ بِغَيْرِ الْعَيْبِ الَّذِي وُجِدَ بِإِحْدَاهُمَا تُقَامَانِ صَحِيحَتَيْنِ سَالِمَتَيْنِ ثُمَّ يُقْسَمُ ثَمَنُ الْجَارِيَةِ الَّتِي بِيعَتْ بِالْجَارِيَتَيْنِ عَلَيْهِمَا بِقَدْرِ ثَمَنِهِمَا حَتَّى يَقَعَ عَلَى كُلِّ وَاحِدَةٍ مِنْهُمَا حِصَّتُهَا مِنْ ذَلِكَ عَلَى الْمُرْتَفِعَةِ بِقَدْرِ ارْتِفَاعِهَا وَعَلَى الأُخْرَى بِقَدْرِهَا ثُمَّ يُنْظَرُ إِلَى الَّتِي بِهَا الْعَيْبُ فَيُرَدُّ بِقَدْرِ الَّذِي وَقَعَ عَلَيْهَا مِنْ تِلْكَ الْحِصَّةِ إِنْ كَانَتْ كَثِيرَةً أَوْ قَلِيلَةً وَإِنَّمَا تَكُونُ قِيمَةُ الْجَارِيَتَيْنِ عَلَيْهِ يَوْمَ قَبْضِهِمَا . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يَشْتَرِي الْعَبْدَ فَيُؤَاجِرُهُ بِالإِجَارَةِ الْعَظِيمَةِ أَوِ الْغَلَّةِ الْقَلِيلَةِ ثُمَّ يَجِدُ بِهِ عَيْبًا يُرَدُّ مِنْهُ إِنَّهُ يَرُدُّهُ بِذَلِكَ الْعَيْبِ وَتَكُونُ لَهُ إِجَارَتُهُ وَغَلَّتُهُ وَهَذَا الأَمْرُ الَّذِي كَانَتْ عَلَيْهِ الْجَمَاعَةُ بِبَلَدِنَا وَذَلِكَ لَوْ أَنَّ رَجُلاً ابْتَاعَ عَبْدًا فَبَنَى لَهُ دَارًا قِيمَةُ بِنَائِهَا ثَمَنُ الْعَبْدِ أَضْعَافًا ثُمَّ وَجَدَ بِهِ عَيْبًا يُرَدُّ مِنْهُ رَدَّهُ وَلاَ يُحْسَبُ لِلْعَبْدِ عَلَيْهِ إِجَارَةٌ فِيمَا عَمِلَ لَهُ فَكَذَلِكَ تَكُونُ لَهُ إِجَارَتُهُ إِذَا آجَرَهُ مِنْ غَيْرِهِ لأَنَّهُ ضَامِنٌ لَهُ وَهَذَا الأَمْرُ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِيمَنِ ابْتَاعَ رَقِيقًا فِي صَفْقَةٍ وَاحِدَةٍ فَوَجَدَ فِي ذَلِكَ الرَّقِيقِ عَبْدًا مَسْرُوقًا أَوْ وَجَدَ بِعَبْدٍ مِنْهُمْ عَيْبًا أَنَّهُ يُنْظَرُ فِيمَا وُجِدَ مَسْرُوقًا أَوْ وَجَدَ بِهِ عَيْبًا فَإِنْ كَانَ هُوَ وَجْهَ ذَلِكَ الرَّقِيقِ أَوْ أَكْثَرَهُ ثَمَنًا أَوْ مِنْ أَجْلِهِ اشْتَرَى وَهُوَ الَّذِي فِيهِ الْفَضْلُ فِيمَا يَرَى النَّاسُ كَانَ ذَلِكَ الْبَيْعُ مَرْدُودًا كُلُّهُ وَإِنْ كَانَ الَّذِي وُجِدَ مَسْرُوقًا أَوْ وُجِدَ بِهِ الْعَيْبُ مِنْ ذَلِكَ الرَّقِيقِ فِي الشَّىْءِ الْيَسِيرِ مِنْهُ لَيْسَ هُوَ وَجْهَ ذَلِكَ الرَّقِيقِ وَلاَ مِنْ أَجْلِهِ اشْتُرِيَ وَلاَ فِيهِ الْفَضْلُ فِيمَا يَرَى النَّاسُ رُدَّ ذَلِكَ الَّذِي وُجِدَ بِهِ الْعَيْبُ أَوْ وُجِدَ مَسْرُوقًا بِعَيْنِهِ بِقَدْرِ قِيمَتِهِ مِنَ الثَّمَنِ الَّذِي اشْتَرَى بِهِ أُولَئِكَ الرَّقِيقَ .
Bana Mâlik, Yahya b. Saîd'den, o Sâlim b. Abdullah'tan, o da Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Abdullah b. Ömer, bir kölesini sekiz yüz dirheme "berî olmak" (kusurdan sorumlu olmamak) şartıyla sattı. Satın alan kimse Abdullah b. Ömer'e: "Kölede bana söylemediğin bir hastalık var" dedi. Bunun üzerine Osman b. Affan'a gidip davalaştılar. Adam: "Bana, hastalığını söylemediği bir köle sattı" dedi. Abdullah ise: "Ben onu berî olmak (sorumluluk kabul etmemek) şartıyla sattım" dedi. Osman b. Affan, Abdullah b. Ömer'in, köleyi satarken onda bir hastalık olduğunu bilmediğine dair yemin etmesine hükmetti. Abdullah yemin etmekten kaçındı ve köleyi geri aldı. Köle onun yanında iyileşti (veya sağlıklı kaldı). Abdullah daha sonra onu bin beş yüz dirheme sattı. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Kim bir cariye satın alır da cariye doğurursa veya bir köle satın alır da onu azat ederse veya geri verilmesi mümkün olmayacak şekilde bir değişiklik (fevt) meydana gelirse ve satıcının yanındayken ayıplı olduğu delille ispatlanırsa veya satıcı bunu itiraf ederse; köle veya cariye, satın alındığı günkü kusurlu haliyle kıymetlendirilir. Sağlam değeri ile o kusurlu değeri arasındaki fark, ödenen paradan geri verilir. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Bir kişi köle satın alır, sonra onda bir kusur ortaya çıkar ve onu geri vermek ister, ancak alıcının yanında kölede başka bir kusur daha meydana gelmiştir. Eğer sonradan oluşan bu kusur, bir organın kesilmesi, körlük veya benzeri gibi köleyi ifsat eden (değerini aşırı düşüren) bir kusursa, köleyi satın alan kişi iki seçenekten kendisine en uygun olanı seçmekte serbesttir: İsterse, satın aldığı gün kölede mevcut olan eski kusur oranında parasından düşülmesini ister ve köleyi elinde tutar. İsterse, kendi yanında oluşan kusurun bedelini öder ve köleyi geri verir. Eğer köle, satın alanın yanında ölürse, satın alındığı günkü eski kusuruyla kıymetlendirilir. Fiyatının ne kadar olduğuna bakılır. Eğer kölenin satın alındığı günkü sağlam değeri yüz dinar, kusurlu değeri seksen dinar ise, bu iki değer arasındaki fark (yirmi dinar) alıcıdan (ödediği paradan) düşülür (iade edilir). Kıymet biçme, kölenin satın alındığı gün üzerinden yapılır. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Kim bir cariyeyi, onda bulduğu bir kusurdan dolayı geri verirse ve (bu süre içinde) onunla cinsel ilişkide bulunmuşsa; eğer cariye bakire ise, değerinden ne kadar eksildiyse onu öder. Eğer dul (seyyib) ise, cinsel ilişkiden dolayı bir şey ödemesi gerekmez. Çünkü o (kendi mülkü olduğu için) onun tazminat sorumlusu (dâmin) idi. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Mirasçılardan veya başkalarından kim bir köle, cariye veya hayvanı "berî olmak" (sorumluluk kabul etmemek) şartıyla satarsa, sattığı malın her türlü ayıbından kurtulmuş olur. Ancak bir kusuru bilip de gizlemişse o başka. Eğer bir kusuru bildiği halde gizlemişse, berî olma şartı (sorumsuzluk kaydı) kendisine bir fayda sağlamaz ve sattığı şey kendisine geri verilir. İmam Mâlik dedi ki: İki cariye karşılığında satılan tek bir cariyede kusur bulunur ve geri verilmek istenirse şöyle yapılır: İki cariyeye bedel olan o tek cariye kıymetlendirilir ve fiyatının ne olduğuna bakılır. Sonra (karşılık olarak verilen) diğer iki cariye, birinde bulunan kusur yok sayılarak sağlam ve kusursuz olarak kıymetlendirilir. Sonra, iki cariyeye bedel olarak satılan tek cariyenin kıymeti, o iki cariyeye değerleri oranında paylaştırılır. Yüksek değerli olana yüksekliği oranında, diğerine de kendi oranında pay düşer. Sonra kusurlu olana bakılır ve ona düşen paydan, (kusurundan dolayı) geri verilmesi gereken miktar -ister az ister çok olsun- iade edilir. İki cariyenin kıymeti, teslim alındıkları günkü değerleri üzerinden hesaplanır. İmam Mâlik dedi ki: Bir adam bir köle satın alır, onu yüksek bir ücretle kiraya verir veya (çalıştırıp) az bir gelir elde eder, sonra onda bir kusur bulup geri verirse; köleyi o kusurdan dolayı geri verir, kira geliri ve kazancı ise kendisine kalır. Beldemizde (Medine'de) cemaatin üzerinde olduğu uygulama budur. Bu şuna benzer: Bir adam bir köle satın alsa, ona bir bina yaptırsa ve binanın değeri kölenin fiyatının kat kat fazlası olsa, sonra kölede bir kusur bulup geri verse, köleyi geri verir ama kölenin onun için yaptığı işten dolayı bir ücret ödemez. Aynı şekilde köleyi başkasına kiraya vermişse, kira geliri kendisine aittir. Çünkü kölenin sorumluluğu (damân) ona aittir. Bizdeki hüküm budur. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre hüküm şudur: Kim tek bir akitte (safkada) bir grup köle satın alır da, içlerinden birinin çalıntı olduğu ortaya çıkar veya birinde bir kusur bulursa duruma bakılır: Eğer o çalıntı çıkan veya kusurlu olan, o grubun en gözde olanı (vech), fiyatı en yüksek olanı veya sırf o var diye o grubun satın alındığı, insanların gözünde "fazilet/değer" taşıyan kişiyse, o satışın tamamı reddolunur (hepsi geri verilir). Ama eğer çalıntı çıkan veya kusurlu olan, o grubun içinde önemsiz biriyse, grubun en gözdesi değilse, sırf onun için o grup alınmamışsa ve insanların gözünde bir üstünlüğü yoksa; sadece kusurlu olan veya çalıntı çıkan kişi, o köle grubu satın alınırken kendisine düşen kıymet miktarınca fiyattan düşülerek geri verilir (diğerleri alıcıda kalır).
1294. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّ عُبَيْدَ اللَّهِ بْنَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ بْنِ مَسْعُودٍ، أَخْبَرَهُ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ ابْتَاعَ جَارِيَةً مِنِ امْرَأَتِهِ زَيْنَبَ الثَّقَفِيَّةِ وَاشْتَرَطَتْ عَلَيْهِ أَنَّكَ إِنْ بِعْتَهَا فَهِيَ لِي بِالثَّمَنِ الَّذِي تَبِيعُهَا بِهِ فَسَأَلَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مَسْعُودٍ عَنْ ذَلِكَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ فَقَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ لاَ تَقْرَبْهَا وَفِيهَا شَرْطٌ لأَحَدٍ .
Bana Mâlik, İbn Şihâb'dan, o Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe b. Mes'ûd'dan naklettiğine göre; Abdullah b. Mes'ûd karısı Zeyneb es-Sekafiyye'den bir cariye satın aldı. Karısı ona: "Eğer bu cariyeyi satarsan, sattığın fiyat üzerinden o benim olur" diye şart koştu. Abdullah b. Mes'ûd bunu Ömer b. el-Hattâb'a sordu. Ömer b. el-Hattâb: "İçinde başkası için şart bulunan bir cariyeye yaklaşma!" dedi.
1295. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ لاَ يَطَأُ الرَّجُلُ وَلِيدَةً إِلاَّ وَلِيدَةً إِنْ شَاءَ بَاعَهَا وَإِنْ شَاءَ وَهَبَهَا وَإِنْ شَاءَ أَمْسَكَهَا وَإِنْ شَاءَ صَنَعَ بِهَا مَا شَاءَ . قَالَ مَالِكٌ فِيمَنِ اشْتَرَى جَارِيَةً عَلَى شَرْطِ أَنْ لاَ يَبِيعَهَا أَوْ لاَ يَهَبَهَا أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الشُّرُوطِ فَإِنَّهُ لاَ يَنْبَغِي لِلْمُشْتَرِي أَنْ يَطَأَهَا وَذَلِكَ أَنَّهُ لاَ يَجُوزُ لَهُ أَنْ يَبِيعَهَا وَلاَ يَهَبَهَا فَإِذَا كَانَ لاَ يَمْلِكُ ذَلِكَ مِنْهَا فَلَمْ يَمْلِكْهَا مِلْكًا تَامًّا لأَنَّهُ قَدِ اسْتُثْنِيَ عَلَيْهِ فِيهَا مَا مَلَكَهُ بِيَدِ غَيْرِهِ فَإِذَا دَخَلَ هَذَا الشَّرْطُ لَمْ يَصْلُحْ وَكَانَ بَيْعًا مَكْرُوهًا .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Abdullah b. Ömer şöyle derdi: "Bir kişi, dilerse satabileceği, dilerse hibe edebileceği, dilerse elinde tutabileceği ve dilerse hakkında istediği tasarrufu yapabileceği bir cariye olmadıkça, o cariyeyle cinsel ilişkide bulunamaz." İmam Mâlik dedi ki: Satmamak, hibe etmemek veya buna benzer şartlarla cariye satın alan kimseye gelince; bu alıcının o cariyeyle cinsel ilişkide bulunması doğru değildir. Çünkü onu satması veya hibe etmesi caiz değildir (kısıtlanmıştır). Bu konularda yetki sahibi olmadığına göre, ona tam bir mülkiyetle sahip olmuş sayılmaz. Çünkü onun mülkiyeti konusunda başkasının elinde olan bir istisna (şart) getirilmiştir. Bu tür bir şart ileri sürülürse, o satış sahih olmaz ve mekruh bir satış olur.
1296. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَامِرٍ، أَهْدَى لِعُثْمَانَ بْنِ عَفَّانَ جَارِيَةً وَلَهَا زَوْجٌ ابْتَاعَهَا بِالْبَصْرَةِ فَقَالَ عُثْمَانُ لاَ أَقْرَبُهَا حَتَّى يُفَارِقَهَا زَوْجُهَا . فَأَرْضَى ابْنُ عَامِرٍ زَوْجَهَا فَفَارَقَهَا .
Bana Mâlik, İbn Şihâb'dan naklettiğine göre; Abdullah b. Âmir, Osman b. Affan'a bir cariye hediye etti. Cariyenin bir kocası vardı; Abdullah onu Basra'da satın almıştı. Osman: "Kocası ondan ayrılmadıkça ona yaklaşmam" dedi. Bunun üzerine İbn Âmir kocasını razı etti, o da cariyeden ayrıldı (onu boşadı).
1297. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ، أَنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ، ابْتَاعَ وَلِيدَةً فَوَجَدَهَا ذَاتَ زَوْجٍ فَرَدَّهَا .
Bana Mâlik, İbn Şihâb'dan, o Ebû Seleme b. Abdurrahman b. Avf'tan naklettiğine göre; Abdurrahman b. Avf bir cariye satın almış, ancak onun evli olduğunu görünce (bu sebeple) onu geri vermiştir.
1298. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنْ بَاعَ نَخْلاً قَدْ أُبِّرَتْ فَثَمَرُهَا لِلْبَائِعِ إِلاَّ أَنْ يَشْتَرِطَ الْمُبْتَاعُ " .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o da Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim aşılanmış (döllenmiş) hurma ağaçları satarsa, meyvesi satıcıya aittir; ancak alıcı (meyvelerin kendisine ait olmasını) şart koşarsa o müstesna."
1299. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنِ ابْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعِ الثِّمَارِ حَتَّى يَبْدُوَ صَلاَحُهَا نَهَى الْبَائِعَ وَالْمُشْتَرِيَ .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o da İbn Ömer'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, olgunlaşma belirtisi (salâh) görülünceye kadar meyvelerin satılmasını yasakladı. (Bunu) hem satıcıya hem de alıcıya yasakladı.
1300. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ حُمَيْدٍ الطَّوِيلِ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعِ الثِّمَارِ حَتَّى تُزْهِيَ . فَقِيلَ لَهُ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا تُزْهِي فَقَالَ " حِينَ تَحْمَرُّ " . وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَرَأَيْتَ إِذَا مَنَعَ اللَّهُ الثَّمَرَةَ فَبِمَ يَأْخُذُ أَحَدُكُمْ مَالَ أَخِيهِ " .
Bana Mâlik, Humeyd et-Tavîl'den, o da Enes b. Mâlik'ten naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, rengi dönüp olgunlaşıncaya kadar meyvelerin satılmasını yasakladı. Kendisine: "Ey Allah'ın Resûlü! Rengi dönüp olgunlaşması ne demektir?" diye soruldu. O da: "Kızardığı zaman" buyurdu. Ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem (şöyle devam) etti: "Söyle bana! Eğer Allah meyveyi vermezse (mahsul afet görürse), sizden biri kardeşinin malını ne karşılığında almış olacak?"
1301. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الرِّجَالِ، مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ حَارِثَةَ عَنْ أُمِّهِ، عَمْرَةَ بِنْتِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعِ الثِّمَارِ حَتَّى تَنْجُوَ مِنَ الْعَاهَةِ . قَالَ مَالِكٌ وَبَيْعُ الثِّمَارِ قَبْلَ أَنْ يَبْدُوَ صَلاَحُهَا مِنْ بَيْعِ الْغَرَرِ .
Bana Mâlik, Ebû'r-Ricâl Muhammed b. Abdurrahman b. Hârise'den, o annesi Amra bint Abdurrahman'dan naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, meyvelerin afetlerden (âhe) kurtulmasına (emin olmasına) kadar satılmasını yasakladı. İmam Mâlik dedi ki: "Meyvelerin olgunlaşma belirtisi görülmeden satılması, garar (aldanma riski taşıyan belirsiz) satışlardandır."
1302. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنْ خَارِجَةَ بْنِ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، أَنَّهُ كَانَ لاَ يَبِيعُ ثِمَارَهُ حَتَّى تَطْلُعَ الثُّرَيَّا .
Bana Mâlik, Ebû'z-Zinâd'dan, o Hârice b. Zeyd b. Sâbit'ten, o da Zeyd b. Sâbit'ten naklettiğine göre; Zeyd b. Sâbit, Süreyyâ (yıldızı) doğuncaya kadar meyvelerini satmazdı.
1303. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَرْخَصَ لِصَاحِبِ الْعَرِيَّةِ أَنْ يَبِيعَهَا بِخَرْصِهَا .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den, o da Zeyd b. Sâbit'ten naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, ariyye sahibine, onu tahmini karşılığı (hars) üzerinden satması için ruhsat verdi.
1304. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ دَاوُدَ بْنِ الْحُصَيْنِ، عَنْ أَبِي سُفْيَانَ، مَوْلَى ابْنِ أَبِي أَحْمَدَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَرْخَصَ فِي بَيْعِ الْعَرَايَا بِخَرْصِهَا فِيمَا دُونَ خَمْسَةِ أَوْسُقٍ أَوْ فِي خَمْسَةِ أَوْسُقٍ . يَشُكُّ دَاوُدُ قَالَ خَمْسَةِ أَوْسُقٍ أَوْ دُونَ خَمْسَةِ أَوْسُقٍ .
Bana Mâlik, Dâvud b. el-Husayn'dan, o İbn Ebî Ahmed'in azatlısı Ebû Süfyân'dan, o da Ebû Hureyre'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, arâya (hurma) satışının, tahmini karşılığı (hars) üzerinden beş vesk veya beş veskten daha az miktarlarda yapılmasına ruhsat verdi. Dâvud: "Beş vesk mi, yoksa beş veskten az mı dediği konusunda şüphe etti" dedi.
1305. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الرِّجَالِ، مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَنْ أُمِّهِ، عَمْرَةَ بِنْتِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ أَنَّهُ سَمِعَهَا تَقُولُ، ابْتَاعَ رَجُلٌ ثَمَرَ حَائِطٍ فِي زَمَانِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَعَالَجَهُ وَقَامَ فِيهِ حَتَّى تَبَيَّنَ لَهُ النُّقْصَانُ فَسَأَلَ رَبَّ الْحَائِطِ أَنْ يَضَعَ لَهُ أَوْ أَنْ يُقِيلَهُ فَحَلَفَ أَنْ لاَ يَفْعَلَ فَذَهَبَتْ أُمُّ الْمُشْتَرِي إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَذَكَرَتْ ذَلِكَ لَهُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " تَأَلَّى أَنْ لاَ يَفْعَلَ خَيْرًا " . فَسَمِعَ بِذَلِكَ رَبُّ الْحَائِطِ فَأَتَى رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ هُوَ لَهُ .
Bana Mâlik, Ebû'r-Ricâl Muhammed b. Abdurrahman'dan, o annesi Amra bint Abdurrahman'dan naklettiğine göre; (annesi) şöyle anlatmıştır: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında bir adam bir bahçenin meyvesini satın aldı. Meyvelere bakıp ilgilendi ancak zarar ettiği ortaya çıktı. Bunun üzerine bahçe sahibinden fiyatta indirim yapmasını veya satışı iptal etmesini (ikale) istedi. Bahçe sahibi (bunları) yapmayacağına dair yemin etti. Alıcının annesi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gidip durumu anlattı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Hayır işlememek üzere yemin mi etti?" buyurdu. Bahçe sahibi bunu duyunca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: "Ey Allah'ın Resûlü! O (meyveler/bahçe) onundur (istediğini kabul ettim)" dedi.
1306. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ عَبْدِ الْعَزِيزِ، قَضَى بِوَضْعِ الْجَائِحَةِ . قَالَ مَالِكٌ وَعَلَى ذَلِكَ الأَمْرُ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ وَالْجَائِحَةُ الَّتِي تُوضَعُ عَنِ الْمُشْتَرِي الثُّلُثُ فَصَاعِدًا وَلاَ يَكُونُ مَا دُونَ ذَلِكَ جَائِحَةً .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona ulaştığına göre Ömer b. Abdülaziz, (meyvelere isabet eden) afet zararının (câiha) fiyattan düşülmesine hükmetti. Mâlik dedi ki: "Bize göre uygulama böyledir. Alıcıdan düşülecek olan afet zararı, (toplam ürünün) üçte biri ve daha fazlasıdır. Bundan azı için afet indirimi (câiha) söz konusu değildir."
1307. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ رَبِيعَةَ بْنِ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ، أَنَّ الْقَاسِمَ بْنَ مُحَمَّدٍ، كَانَ يَبِيعُ ثَمَرَ حَائِطِهِ وَيَسْتَثْنِي مِنْهُ .
Bana Mâlik, Rabîa b. Ebî Abdurrahman'dan, o da Kâsım b. Muhammed'den naklettiğine göre; Kâsım b. Muhammed bahçesinin meyvesini satar ve ondan (bir kısmını kendisine ayırarak) istisna ederdi.
1308. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي بَكْرٍ، أَنَّ جَدَّهُ، مُحَمَّدَ بْنَ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ بَاعَ ثَمَرَ حَائِطٍ لَهُ يُقَالُ لَهُ الأَفْرَاقُ بِأَرْبَعَةِ آلاَفِ دِرْهَمٍ وَاسْتَثْنَى مِنْهُ بِثَمَانِمِائَةِ دِرْهَمٍ تَمْرًا .
Bana Mâlik, Abdullah b. Ebî Bekir'den, o dedesi Muhammed b. Amr b. Hazm'dan naklettiğine göre; (dedesi) "El-Efrâk" denilen bahçesinin meyvesini dört bin dirheme satmış ve ondan sekiz yüz dirhemlik hurmayı (kendisi için) istisna etmiştir.
1309. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الرِّجَالِ، مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ حَارِثَةَ أَنَّ أُمَّهُ، عَمْرَةَ بِنْتَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ كَانَتْ تَبِيعُ ثِمَارَهَا وَتَسْتَثْنِي مِنْهَا . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنَّ الرَّجُلَ إِذَا بَاعَ ثَمَرَ حَائِطِهِ أَنَّ لَهُ أَنْ يَسْتَثْنِيَ مِنْ ثَمَرِ حَائِطِهِ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ ثُلُثِ الثَّمَرِ لاَ يُجَاوِزُ ذَلِكَ وَمَا كَانَ دُونَ الثُّلُثِ فَلاَ بَأْسَ بِذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ فَأَمَّا الرَّجُلُ يَبِيعُ ثَمَرَ حَائِطِهِ وَيَسْتَثْنِي مِنْ ثَمَرِ حَائِطِهِ ثَمَرَ نَخْلَةٍ أَوْ نَخَلاَتٍ يَخْتَارُهَا وَيُسَمِّي عَدَدَهَا فَلاَ أَرَى بِذَلِكَ بَأْسًا لأَنَّ رَبَّ الْحَائِطِ إِنَّمَا اسْتَثْنَى شَيْئًا مِنْ ثَمَرِ حَائِطِ نَفْسِهِ وَإِنَّمَا ذَلِكَ شَىْءٌ احْتَبَسَهُ مِنْ حَائِطِهِ وَأَمْسَكَهُ لَمْ يَبِعْهُ وَبَاعَ مِنْ حَائِطِهِ مَا سِوَى ذَلِكَ .
Bana Mâlik, Ebû'r-Ricâl Muhammed b. Abdurrahman b. Hârise'den, o annesi Amra bint Abdurrahman'dan naklettiğine göre; annesi meyvelerini satar ve ondan (bir kısmını kendisine ayırarak) istisna ederdi. İmam Mâlik dedi ki: "Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Bir kişi bahçesinin meyvesini sattığı zaman, meyvenin üçte birine kadar olan miktarını kendisi için istisna edebilir (ayırabilir), ancak bunu aşamaz. Üçte birinden azı ise sakıncasızdır." Yine Mâlik dedi ki: "Bir kişi bahçesinin meyvesini satarken, seçtiği ve sayısını belirttiği bir veya birkaç hurma ağacının meyvesini istisna ederse, bunda bir sakınca görmüyorum. Çünkü bahçe sahibi, kendi bahçesinin meyvesinden bir şeyi istisna etmiştir (satış dışı bırakmıştır). Bu, bahçesinden alıkoyduğu ve satmadığı bir maldır; bunun dışındakileri satmıştır."
1310. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، أَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " التَّمْرُ بِالتَّمْرِ مِثْلاً بِمِثْلٍ " . فَقِيلَ لَهُ إِنَّ عَامِلَكَ عَلَى خَيْبَرَ يَأْخُذُ الصَّاعَ بِالصَّاعَيْنِ . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " ادْعُوهُ لِي " . فَدُعِيَ لَهُ فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَتَأْخُذُ الصَّاعَ بِالصَّاعَيْنِ " . فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ لاَ يَبِيعُونَنِي الْجَنِيبَ بِالْجَمْعِ صَاعًا بِصَاعٍ . فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " بِعِ الْجَمْعَ بِالدَّرَاهِمِ ثُمَّ ابْتَعْ بِالدَّرَاهِمِ جَنِيبًا " .
Bana Mâlik, Zeyd b. Eslem'den, o Atâ b. Yesâr'dan naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Hurma hurmayla misli misline (eşit miktarda) değiştirilir" buyurdu. Kendisine: "Senin Hayber'deki görevlin, bir sâ' (iyi hurma) karşılığında iki sâ' (kötü hurma) alıyor" denildi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Onu bana çağırın" buyurdu. Çağrılınca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona: "Sen bir sâ' karşılığında iki sâ' mı alıyorsun?" diye sordu. Adam: "Ey Allah'ın Resûlü! (İyi kalite hurma olan) Cenîb'i, (karışık/düşük kalite hurma olan) cem' karşılığında bana bire bir ölçüyle satmıyorlar (bu yüzden ikiye bir yapıyorum)" dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Cem'i dirhemle sat, sonra o dirhemlerle cenîb satın al" buyurdu.
1311. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ الْحَمِيدِ بْنِ سُهَيْلِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ عَوْفٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم اسْتَعْمَلَ رَجُلاً عَلَى خَيْبَرَ فَجَاءَهُ بِتَمْرٍ جَنِيبٍ فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَكُلُّ تَمْرِ خَيْبَرَ هَكَذَا " . فَقَالَ لاَ وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّا لَنَأْخُذُ الصَّاعَ مِنْ هَذَا بِالصَّاعَيْنِ وَالصَّاعَيْنِ بِالثَّلاَثَةِ . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ تَفْعَلْ بِعِ الْجَمْعَ بِالدَّرَاهِمِ ثُمَّ ابْتَعْ بِالدَّرَاهِمِ جَنِيبًا " .
Bana Mâlik, Abdülhamid b. Süheyl b. Abdurrahman b. Avf'tan, o Saîd b. el-Müseyyeb'den, o Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hureyre'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Hayber üzerine bir adamı görevlendirdi. Adam ona Cenîb (kaliteli) hurma getirdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Hayber'in bütün hurmaları böyle midir?" diye sordu. Adam: "Hayır vallahi, ey Allah'ın Resûlü! Biz bundan bir sâ'ı (diğerinden) iki sâ'a, iki sâ'ı üç sâ'a alıyoruz" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Böyle yapma! Cem'i (karışık hurmayı) dirhemle sat, sonra o dirhemlerle Cenîb satın al" buyurdu.
1312. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ يَزِيدَ، أَنَّ زَيْدًا أَبَا عَيَّاشٍ، أَخْبَرَهُ أَنَّهُ، سَأَلَ سَعْدَ بْنَ أَبِي وَقَّاصٍ عَنِ الْبَيْضَاءِ، بِالسُّلْتِ فَقَالَ لَهُ سَعْدٌ أَيَّتُهُمَا أَفْضَلُ قَالَ الْبَيْضَاءُ . فَنَهَاهُ عَنْ ذَلِكَ . وَقَالَ سَعْدٌ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُسْأَلُ عَنِ اشْتِرَاءِ التَّمْرِ بِالرُّطَبِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَيَنْقُصُ الرُّطَبُ إِذَا يَبِسَ " . فَقَالُوا نَعَمْ . فَنَهَى عَنْ ذَلِكَ .
Bana Mâlik, Abdullah b. Yezid'den, o Zeyd Ebû Ayyaş'tan naklettiğine göre; o Sa'd b. Ebî Vakkas'a, beydâ (buğdayı) ile sült (arpa) değişimi hakkında sordu. Sa'd: "Hangisi daha üstündür?" dedi. Zeyd: "Beydâ" dedi. Bunun üzerine Sa'd onu bundan menetti ve şöyle dedi: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e kuru hurma karşılığında yaş hurma satın almanın sorulduğunu işittim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Yaş hurma kuruyunca eksilir mi?" diye sordu. "Evet" dediler. Bunun üzerine (Peygamber) bunu yasakladı."
1313. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنِ الْمُزَابَنَةِ وَالْمُزَابَنَةُ بَيْعُ الثَّمَرِ بِالتَّمْرِ كَيْلاً وَبَيْعُ الْكَرْمِ بِالزَّبِيبِ كَيْلاً .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem müzâbene satışını yasakladı. Müzâbene; ağaçtaki yaş hurmanın, ölçüyle kuru hurma karşılığında satılması ve (ağaçtaki) yaş üzümün, ölçüyle kuru üzüm karşılığında satılmasıdır.
1314. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ دَاوُدَ بْنِ الْحُصَيْنِ، عَنْ أَبِي سُفْيَانَ، مَوْلَى ابْنِ أَبِي أَحْمَدَ عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنِ الْمُزَابَنَةِ وَالْمُحَاقَلَةِ وَالْمُزَابَنَةُ اشْتِرَاءُ الثَّمَرِ بِالتَّمْرِ فِي رُءُوسِ النَّخْلِ وَالْمُحَاقَلَةُ كِرَاءُ الأَرْضِ بِالْحِنْطَةِ .
Bana Mâlik, Dâvud b. el-Husayn'dan, o İbn Ebî Ahmed'in azatlısı Ebû Süfyân'dan, o da Ebû Saîd el-Hudrî'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem müzâbene ve muhâkale satışlarını yasakladı. Müzâbene: Hurma ağaçlarının tepesindeki yaş hurmanın, kuru hurma karşılığında satın alınmasıdır. Muhâkale ise: Arazinin buğday karşılığında kiraya verilmesidir.
1315. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنِ الْمُزَابَنَةِ وَالْمُحَاقَلَةِ وَالْمُزَابَنَةُ اشْتِرَاءُ الثَّمَرِ بِالتَّمْرِ وَالْمُحَاقَلَةُ اشْتِرَاءُ الزَّرْعِ بِالْحِنْطَةِ وَاسْتِكْرَاءُ الأَرْضِ بِالْحِنْطَةِ . قَالَ ابْنُ شِهَابٍ فَسَأَلْتُ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ عَنِ اسْتِكْرَاءِ الأَرْضِ بِالذَّهَبِ وَالْوَرِقِ فَقَالَ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنِ الْمُزَابَنَةِ وَتَفْسِيرُ الْمُزَابَنَةِ أَنَّ كُلَّ شَىْءٍ مِنَ الْجِزَافِ الَّذِي لاَ يُعْلَمُ كَيْلُهُ وَلاَ وَزْنُهُ وَلاَ عَدَدُهُ ابْتِيعَ بِشَىْءٍ مُسَمًّى مِنَ الْكَيْلِ أَوِ الْوَزْنِ أَوِ الْعَدَدِ وَذَلِكَ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ يَكُونُ لَهُ الطَّعَامُ الْمُصَبَّرُ الَّذِي لاَ يُعْلَمُ كَيْلُهُ مِنَ الْحِنْطَةِ أَوِ التَّمْرِ أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الأَطْعِمَةِ أَوْ يَكُونُ لِلرَّجُلِ السِّلْعَةُ مِنَ الْحِنْطَةِ أَوِ النَّوَى أَوِ الْقَضْبِ أَوِ الْعُصْفُرِ أَوِ الْكُرْسُفِ أَوِ الْكَتَّانِ أَوِ الْقَزِّ أَوْ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ السِّلَعِ لاَ يُعْلَمُ كَيْلُ شَىْءٍ مِنْ ذَلِكَ وَلاَ وَزْنُهُ وَلاَ عَدَدُهُ فَيَقُولُ الرَّجُلُ لِرَبِّ تِلْكَ السِّلْعَةِ كِلْ سِلْعَتَكَ هَذِهِ أَوْ مُرْ مَنْ يَكِيلُهَا أَوْ زِنْ مِنْ ذَلِكَ مَا يُوزَنُ أَوْ عُدَّ مِنْ ذَلِكَ مَا كَانَ يُعَدُّ فَمَا نَقَصَ عَنْ كَيْلِ كَذَا وَكَذَا صَاعًا - لِتَسْمِيَةٍ يُسَمِّيهَا - أَوْ وَزْنِ كَذَا وَكَذَا رِطْلاً أَوْ عَدَدِ كَذَا وَكَذَا فَمَا نَقَصَ مِنْ ذَلِكَ فَعَلَىَّ غُرْمُهُ لَكَ حَتَّى أُوفِيَكَ تِلْكَ التَّسْمِيَةَ فَمَا زَادَ عَلَى تِلْكَ التَّسْمِيَةِ فَهُوَ لِي أَضْمَنُ مَا نَقَصَ مِنْ ذَلِكَ عَلَى أَنْ يَكُونَ لِي مَا زَادَ . فَلَيْسَ ذَلِكَ بَيْعًا وَلَكِنَّهُ الْمُخَاطَرَةُ وَالْغَرَرُ وَالْقِمَارُ يَدْخُلُ هَذَا لأَنَّهُ لَمْ يَشْتَرِ مِنْهُ شَيْئًا بِشَىْءٍ أَخْرَجَهُ وَلَكِنَّهُ ضَمِنَ لَهُ مَا سُمِّيَ مِنْ ذَلِكَ الْكَيْلِ أَوِ الْوَزْنِ أَوِ الْعَدَدِ عَلَى أَنْ يَكُونَ لَهُ مَا زَادَ عَلَى ذَلِكَ فَإِنْ نَقَصَتْ تِلْكَ السِّلْعَةُ عَنْ تِلْكَ التَّسْمِيَةِ أَخَذَ مِنْ مَالِ صَاحِبِهِ مَا نَقَصَ بِغَيْرِ ثَمَنٍ وَلاَ هِبَةٍ طَيِّبَةٍ بِهَا نَفْسُهُ فَهَذَا يُشْبِهُ الْقِمَارَ وَمَا كَانَ مِثْلَ هَذَا مِنَ الأَشْيَاءِ فَذَلِكَ يَدْخُلُهُ . قَالَ مَالِكٌ وَمِنْ ذَلِكَ أَيْضًا أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ لَهُ الثَّوْبُ أَضْمَنُ لَكَ مِنْ ثَوْبِكَ هَذَا كَذَا وَكَذَا ظِهَارَةَ قَلَنْسُوَةٍ قَدْرُ كُلِّ ظِهَارَةٍ كَذَا وَكَذَا - لِشَىْءٍ يُسَمِّيهِ - فَمَا نَقَصَ مِنْ ذَلِكَ فَعَلَىَّ غُرْمُهُ حَتَّى أُوفِيَكَ وَمَا زَادَ فَلِي . أَوْ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ أَضْمَنُ لَكَ مِنْ ثِيَابِكَ هَذِي كَذَا وَكَذَا قَمِيصًا ذَرْعُ كُلِّ قَمِيصٍ كَذَا وَكَذَا فَمَا نَقَصَ مِنْ ذَلِكَ فَعَلَىَّ غُرْمُهُ وَمَا زَادَ عَلَى ذَلِكَ فَلِي . أَوْ أَنْ يَقُولُ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ لَهُ الْجُلُودُ مِنْ جُلُودِ الْبَقَرِ أَوِ الإِبِلِ أُقَطِّعُ جُلُودَكَ هَذِهِ نِعَالاً عَلَى إِمَامٍ يُرِيهِ إِيَّاهُ . فَمَا نَقَصَ مِنْ مِائَةِ زَوْجٍ فَعَلَىَّ غُرْمُهُ وَمَا زَادَ فَهُوَ لِي بِمَا ضَمِنْتُ لَكَ . وَمِمَّا يُشْبِهُ ذَلِكَ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ عِنْدَهُ حَبُّ الْبَانِ اعْصُرْ حَبَّكَ هَذَا فَمَا نَقَصَ مِنْ كَذَا وَكَذَا رِطْلاً فَعَلَىَّ أَنْ أُعْطِيَكَهُ وَمَا زَادَ فَهُوَ لِي . فَهَذَا كُلُّهُ وَمَا أَشْبَهَهُ مِنَ الأَشْيَاءِ أَوْ ضَارَعَهُ مِنَ الْمُزَابَنَةِ الَّتِي لاَ تَصْلُحُ وَلاَ تَجُوزُ . وَكَذَلِكَ - أَيْضًا - إِذَا قَالَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ لَهُ الْخَبَطُ أَوِ النَّوَى أَوِ الْكُرْسُفُ أَوِ الْكَتَّانُ أَوِ الْقَضْبُ أَوِ الْعُصْفُرُ أَبْتَاعُ مِنْكَ هَذَا الْخَبَطَ بِكَذَا وَكَذَا صَاعًا مِنْ خَبَطٍ يُخْبَطُ مِثْلَ خَبَطِهِ أَوْ هَذَا النَّوَى بِكَذَا وَكَذَا صَاعًا مِنْ نَوًى مِثْلِهِ وَفِي الْعُصْفُرِ وَالْكُرْسُفِ وَالْكَتَّانِ وَالْقَضْبِ مِثْلَ ذَلِكَ . فَهَذَا كُلُّهُ يَرْجِعُ إِلَى مَا وَصَفْنَا مِنَ الْمُزَابَنَةِ .
Bana Mâlik, İbn Şihâb'dan, o Saîd b. el-Müseyyeb'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem müzâbene ve muhâkaleyi yasakladı. Müzâbene: (Ağaçtaki) yaş meyvenin kuru hurma karşılığında satın alınmasıdır. Muhâkale ise: Ekinin buğday karşılığında satın alınması ve arazinin buğday karşılığında kiralanmasıdır. İbn Şihâb dedi ki: Saîd b. el-Müseyyeb'e arazinin altın ve gümüş karşılığında kiralanmasını sordum, "Bunda bir sakınca yoktur" dedi. İmam Mâlik dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem müzâbeneyi yasaklamıştır. Müzâbenenin tefsiri şudur: Ölçüsü, tartısı ve sayısı bilinmeyen götürü (cizâf) usulü satılan her şeyin; ölçüsü, tartısı veya sayısı belli bir şey karşılığında satılmasıdır. Buna örnek olarak bir adamın diğerine, buğday veya hurma gibi yiyeceklerden oluşan ve ölçüsü bilinmeyen bir yığın hakkında şöyle demesidir: "Şu malını ölç (veya tart/say). Eğer şu kadar sâ'dan (veya rıtıldan/sayıdan) eksik gelirse, o miktarı sana ben tamamlayacağım. Eğer o miktardan fazla gelirse, fazlası benim olur (bunun karşılığında eksik gelirse tamamlamayı garanti ediyorum)." Bu bir alışveriş değil, bilakis risk (muhâtara), belirsizlik (garar) ve kumardır. Çünkü o, bir şeyi bir şey karşılığında satın almamış, sadece belirlenen ölçü, tartı veya sayıyı garanti etmiş, buna karşılık (belirlenen miktardan) fazla gelene sahip olmayı şart koşmuştur. Eğer o mal, belirlenen miktardan az gelirse, arkadaşının malından bir kısmını; ne bir bedel ne de gönül rızasıyla yapılmış bir bağış olmaksızın almış olur (zira tamamlamak zorundadır). Bu kumara benzer. Bu türden olan her şey müzâbene kapsamına girer. İmam Mâlik dedi ki: Şunlar da buna dahildir: Bir kişinin diğerine (kumaş sahibi için): "Şu kumaşından sana şu kadar takke astarı çıkmasını garanti ediyorum. Her astarın ölçüsü şu kadardır. Eğer eksik gelirse bedelini ben öderim, fazla gelirse benim olur" demesi. Veya bir kişinin diğerine: "Şu kumaşlarından sana şu kadar gömlek çıkmasını garanti ediyorum. Her gömleğin boyu şu kadardır. Eksik gelirse bedeli bana aittir, fazla gelirse benimdir" demesi. Veya bir kişinin sığır veya deve derisi sahibi birine: "Şu derilerini, şu örneğe/kalıba göre ayakkabı olarak keseceğim. Eğer yüz çiftten az çıkarsa bedelini öderim, fazla çıkarsa garanti etmeme karşılık benim olur" demesi. Buna benzeyen bir başka örnek de şudur: Elinde "ban" (bir tür bitki) tohumu olan birine: "Şu tohumunu sık. Eğer şu kadar rıtıl yağdan az çıkarsa (eksik kalanı) sana vermeyi taahhüt ediyorum, fazla çıkarsa benimdir" denilmesi. İşte bunların hepsi ve benzerleri, sahih ve caiz olmayan müzâbene çeşitlerindendir. Aynı şekilde bir kişinin diğerine, (sahip olduğu) hayvan yemi (yaprak/ot), hurma çekirdeği, pamuk, keten, yonca veya aspur (boya bitkisi) için; "Ben senin şu yemini, onun dengi (dövülmüş/işlenmiş) şu kadar ölçek yem karşılığında satın alıyorum" demesi veya "Şu hurma çekirdeğini, onun misli şu kadar ölçek çekirdek karşılığında alıyorum" demesi de böyledir. Aspur, pamuk, keten ve yonca da aynı hükümdedir. Bütün bunlar anlattığımız müzâbene kapsamına girer.
1316. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّهُ قَالَ أَمَرَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم السَّعْدَيْنِ أَنْ يَبِيعَا آنِيَةً مِنَ الْمَغَانِمِ مِنْ ذَهَبٍ أَوْ فِضَّةٍ فَبَاعَا كُلَّ ثَلاَثَةٍ بِأَرْبَعَةٍ عَيْنًا أَوْ كُلَّ أَرْبَعَةٍ بِثَلاَثَةٍ عَيْنًا فَقَالَ لَهُمَا رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَرْبَيْتُمَا فَرُدَّا
Bana Mâlik, Yahya b. Saîd'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, iki Sa'd'a ganimet mallarından altın veya gümüş kapları satmalarını emretti. Onlar da her üç (birim) kabı dört (birim nakit/para) karşılığında veya her dördü üç karşılığında peşin olarak sattılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: "Faiz yaptınız, (satışı) geri alın" buyurdu.
1317. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ مُوسَى بْنِ أَبِي تَمِيمٍ، عَنْ أَبِي الْحُبَابِ، سَعِيدِ بْنِ يَسَارٍ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الدِّينَارُ بِالدِّينَارِ وَالدِّرْهَمُ بِالدِّرْهَمِ لاَ فَضْلَ بَيْنَهُمَا " .
Bana Mâlik, Musa b. Ebî Temîm'den, o Ebu'l-Hubâb Saîd b. Yesâr'dan, o da Ebû Hureyre'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Dinar dinarla, dirhem dirhemle (değiştirilir); aralarında (bir fazlalık/değer) farkı yoktur."
1318. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا مِنْهَا شَيْئًا غَائِبًا بِنَاجِزٍ " .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Ebû Saîd el-Hudrî'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Altını altınla misli misline (eşit miktarda) olmadıkça satmayın, birbirine karşı (fazlalıkla) üstün tutmayın. Gümüşü gümüşle misli misline olmadıkça satmayın, birbirine karşı üstün tutmayın. Bunlardan (altın ve gümüşten) mevcut (peşin) olanı, mevcut olmayan (vadeli) ile satmayın."
1319. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ حُمَيْدِ بْنِ قَيْسٍ الْمَكِّيِّ، عَنْ مُجَاهِدٍ، أَنَّهُ قَالَ كُنْتُ مَعَ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ فَجَاءَهُ صَائِغٌ فَقَالَ لَهُ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ إِنِّي أَصُوغُ الذَّهَبَ ثُمَّ أَبِيعُ الشَّىْءَ مِنْ ذَلِكَ بِأَكْثَرَ مِنْ وَزْنِهِ فَأَسْتَفْضِلُ مِنْ ذَلِكَ قَدْرَ عَمَلِ يَدِي . فَنَهَاهُ عَبْدُ اللَّهِ عَنْ ذَلِكَ فَجَعَلَ الصَّائِغُ يُرَدِّدُ عَلَيْهِ الْمَسْأَلَةَ وَعَبْدُ اللَّهِ يَنْهَاهُ حَتَّى انْتَهَى إِلَى بَابِ الْمَسْجِدِ أَوْ إِلَى دَابَّةٍ يُرِيدُ أَنْ يَرْكَبَهَا ثُمَّ قَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ الدِّينَارُ بِالدِّينَارِ وَالدِّرْهَمُ بِالدِّرْهَمِ لاَ فَضْلَ بَيْنَهُمَا هَذَا عَهْدُ نَبِيِّنَا إِلَيْنَا وَعَهْدُنَا إِلَيْكُمْ .
Bana Mâlik, Humeyd b. Kays el-Mekkî'den, o Mücâhid'den naklettiğine göre şöyle demiştir: Abdullah b. Ömer ile beraberdim. Ona bir kuyumcu geldi ve: "Ey Ebû Abdurrahman! Ben altını işliyorum, sonra ondan bir şeyi ağırlığından daha fazlasına satıyorum ve bu fazlalığı el emeğimin karşılığı olarak alıyorum" dedi. Abdullah onu bundan menetti. Kuyumcu sorusunu sürekli tekrarlıyor, Abdullah da (her seferinde) onu yasaklıyordu. Nihayet mescidin kapısına veya bineğine kadar geldiler. Sonra Abdullah b. Ömer şöyle dedi: "Dinar dinarla, dirhem dirhemle (değiştirilir); aralarında (bir fazlalık) farkı yoktur. Bu, Peygamberimizin bize olan ahdi (emri), bizim de size olan ahdimizdir (tebliğimizdir)."
1320. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ عَنْ جَدِّهِ، مَالِكِ بْنِ أَبِي عَامِرٍ أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ، قَالَ قَالَ لِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " لاَ تَبِيعُوا الدِّينَارَ بِالدِّينَارَيْنِ وَلاَ الدِّرْهَمَ بِالدِّرْهَمَيْنِ " .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona dedesi Mâlik b. Ebî Âmir'den ulaştığına göre, Osman b. Affan şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana: "Bir dinarı iki dinara, bir dirhemi de iki dirheme satma" buyurdu.
1321. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، أَنَّ مُعَاوِيَةَ بْنَ أَبِي سُفْيَانَ، بَاعَ سِقَايَةً مِنْ ذَهَبٍ أَوْ وَرِقٍ بِأَكْثَرَ مِنْ وَزْنِهَا فَقَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَنْهَى عَنْ مِثْلِ هَذَا إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ . فَقَالَ لَهُ مُعَاوِيَةُ مَا أَرَى بِمِثْلِ هَذَا بَأْسًا . فَقَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ مَنْ يَعْذِرُنِي مِنْ مُعَاوِيَةَ أَنَا أُخْبِرُهُ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَيُخْبِرُنِي عَنْ رَأْيِهِ لاَ أُسَاكِنُكَ بِأَرْضٍ أَنْتَ بِهَا . ثُمَّ قَدِمَ أَبُو الدَّرْدَاءِ عَلَى عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ فَذَكَرَ ذَلِكَ لَهُ فَكَتَبَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ إِلَى مُعَاوِيَةَ أَنْ لاَ تَبِيعَ ذَلِكَ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَزْنًا بِوَزْنٍ .
Bana Mâlik, Zeyd b. Eslem'den, o Atâ b. Yesâr'dan naklettiğine göre; Muâviye b. Ebî Süfyân, altından veya gümüşten yapılmış bir su kabını, ağırlığından daha fazla bir bedelle sattı. Ebû'd-Derdâ: "Ben Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in misli misline (eşit ağırlıkta) olmadıkça bunun gibisini yasakladığını işittim" dedi. Muâviye: "Ben bunda bir sakınca görmüyorum" dedi. Bunun üzerine Ebû'd-Derdâ: "Muâviye'ye karşı beni kim mazur görür? Ben ona Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den haber veriyorum, o ise bana kendi görüşünü söylüyor! Senin bulunduğun bir memlekette seninle beraber oturmayacağım" dedi. Sonra Ebû'd-Derdâ (Medine'ye) Ömer b. el-Hattâb'ın yanına gelip durumu ona anlattı. Ömer b. el-Hattâb, Muâviye'ye: "Onu ancak misli misline ve ağırlığı ağırlığına satabilirsin (başka türlü satma)" diye yazdı.
1322. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، قَالَ لاَ تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالذَّهَبِ أَحَدُهُمَا غَائِبٌ وَالآخَرُ نَاجِزٌ وَإِنِ اسْتَنْظَرَكَ إِلَى أَنْ يَلِجَ بَيْتَهُ فَلاَ تُنْظِرْهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمُ الرَّمَاءَ وَالرَّمَاءُ هُوَ الرِّبَا .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir: "Altını altınla misli misline olmadıkça satmayın, birbirine karşı (fazlalıkla) üstün tutmayın. Gümüşü gümüşle misli misline olmadıkça satmayın, birbirine karşı üstün tutmayın. Biri veresiye diğeri peşin olarak gümüşü altınla satmayın. Şayet (alışveriş yaptığınız kişi) evine girinceye kadar kendisine mühlet vermenizi isterse, ona mühlet vermeyin (hemen orada değişimi yapın). Ben sizin hakkınızda ramâ'dan korkuyorum. Ramâ, faiz (ribâ) demektir."
1323. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، قَالَ لاَ تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا شَيْئًا مِنْهَا غَائِبًا بِنَاجِزٍ . وَإِنِ اسْتَنْظَرَكَ إِلَى أَنْ يَلِجَ بَيْتَهُ فَلاَ تُنْظِرْهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمُ الرَّمَاءَ وَالرَّمَاءُ هُوَ الرِّبَا .
Bana Mâlik, Abdullah b. Dînâr'dan, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir: "Altını altınla misli misline olmadıkça satmayın, birbirine karşı (fazlalıkla) üstün tutmayın. Gümüşü gümüşle misli misline olmadıkça satmayın, birbirine karşı üstün tutmayın. Bunlardan (altın ve gümüşten) mevcut (peşin) olanı, mevcut olmayan (vadeli) ile satmayın. Şayet (alışveriş yaptığınız kişi) evine girinceye kadar kendisine mühlet vermenizi isterse, ona mühlet vermeyin. Ben sizin hakkınızda ramâ'dan korkuyorum. Ramâ, faiz (ribâ) demektir."
1324. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ، أَنَّهُ قَالَ قَالَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ الدِّينَارُ بِالدِّينَارِ وَالدِّرْهَمُ بِالدِّرْهَمِ وَالصَّاعُ بِالصَّاعِ وَلاَ يُبَاعُ كَالِئٌ بِنَاجِزٍ .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona Kâsım b. Muhammed'den ulaştığına göre Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir: "Dinar dinarla, dirhem dirhemle, sâ' sâ' ile (değiştirilir/satılır). Veresiye olan (kâli), peşin olanla (nâciz) satılmaz."
1325. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، أَنَّهُ سَمِعَ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ، يَقُولُ لاَ رِبًا إِلاَّ فِي ذَهَبٍ أَوْ فِضَّةٍ أَوْ مَا يُكَالُ أَوْ يُوزَنُ بِمَا يُؤْكَلُ أَوْ يُشْرَبُ .
Bana Mâlik, Ebû'z-Zinâd'dan naklettiğine göre, Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demiştir: "Faiz (ribâ) ancak altın ve gümüşte veya yenilip içilen şeylerden ölçülen ve tartılan mallarda söz konusudur."
1326. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّهُ سَمِعَ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ، يَقُولُ قَطْعُ الذَّهَبِ وَالْوَرِقِ مِنَ الْفَسَادِ فِي الأَرْضِ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ بَأْسَ أَنْ يَشْتَرِيَ الرَّجُلُ الذَّهَبَ بِالْفِضَّةِ وَالْفِضَّةَ بِالذَّهَبِ جِزَافًا إِذَا كَانَ تِبْرًا أَوْ حَلْيًا قَدْ صِيغَ فَأَمَّا الدَّرَاهِمُ الْمَعْدُودَةُ وَالدَّنَانِيرُ الْمَعْدُودَةُ فَلاَ يَنْبَغِي لأَحَدٍ أَنْ يَشْتَرِيَ ذَلِكَ جِزَافًا حَتَّى يُعْلَمَ وَيُعَدَّ فَإِنِ اشْتُرِيَ ذَلِكَ جِزَافًا فَإِنَّمَا يُرَادُ بِهِ الْغَرَرُ حِينَ يُتْرَكُ عَدُّهُ وَيُشْتَرَى جِزَافًا وَلَيْسَ هَذَا مِنْ بُيُوعِ الْمُسْلِمِينَ فَأَمَّا مَا كَانَ يُوزَنُ مِنَ التِّبْرِ وَالْحَلْىِ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يُبَاعَ ذَلِكَ جِزَافًا وَإِنَّمَا ابْتِيَاعُ ذَلِكَ جِزَافًا كَهَيْئَةِ الْحِنْطَةِ وَالتَّمْرِ وَنَحْوِهِمَا مِنَ الأَطْعِمَةِ الَّتِي تُبَاعُ جِزَافًا وَمِثْلُهَا يُكَالُ فَلَيْسَ بِابْتِيَاعِ ذَلِكَ جِزَافًا بَأْسٌ . قَالَ مَالِكٌ مَنِ اشْتَرَى مُصْحَفًا أَوْ سَيْفًا أَوْ خَاتَمًا وَفِي شَىْءٍ مِنْ ذَلِكَ ذَهَبٌ أَوْ فِضَّةٌ بِدَنَانِيرَ أَوْ دَرَاهِمَ فَإِنَّ مَا اشْتُرِيَ مِنْ ذَلِكَ وَفِيهِ الذَّهَبُ بِدَنَانِيرَ فَإِنَّهُ يُنْظَرُ إِلَى قِيمَتِهِ فَإِنْ كَانَتْ قِيمَةُ ذَلِكَ الثُّلُثَيْنِ وَقِيمَةُ مَا فِيهِ مِنَ الذَّهَبِ الثُّلُثَ فَذَلِكَ جَائِزٌ لاَ بَأْسَ بِهِ إِذَا كَانَ ذَلِكَ يَدًا بِيَدٍ وَلاَ يَكُونُ فِيهِ تَأْخِيرٌ وَمَا اشْتُرِيَ مِنْ ذَلِكَ بِالْوَرِقِ مِمَّا فِيهِ الْوَرِقُ نُظِرَ إِلَى قِيمَتِهِ فَإِنْ كَانَ قِيمَةُ ذَلِكَ الثُّلُثَيْنِ وَقِيمَةُ مَا فِيهِ مِنَ الْوَرِقِ الثُّلُثَ فَذَلِكَ جَائِزٌ لاَ بَأْسَ بِهِ إِذَا كَانَ ذَلِكَ يَدًا بِيَدٍ وَلَمْ يَزَلْ ذَلِكَ مِنْ أَمْرِ النَّاسِ عِنْدَنَا .
Bana Mâlik, Yahya b. Saîd'den naklettiğine göre, Saîd b. el-Müseyyeb şöyle demiştir: "Altın ve gümüşü (paraları kenarından) kırpmak yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaktandır." İmam Mâlik dedi ki: Külçe veya işlenmiş ziynet eşyası olması durumunda, altının gümüş karşılığında veya gümüşün altın karşılığında götürü (cizâf) usulüyle satılmasında bir sakınca yoktur. Ancak sayılan dirhemler ve dinarlar (paralar) söz konusu olduğunda, hiç kimsenin bunları bilinip sayılmadan götürü usulüyle satın alması doğru değildir. Eğer bunlar götürü usulüyle satın alınırsa, sayılması terk edildiği için bunda belirsizlik (garar) kastı var demektir. Bu, Müslümanların alışveriş (tarzı) değildir. Tartılan külçe ve ziynet eşyalarına gelince, bunların götürü usulüyle satılmasında bir sakınca yoktur. Bunların götürü olarak satılması, ölçüyle satılan buğday, hurma ve benzeri yiyeceklerin götürü usulüyle satılmasına benzer; dolayısıyla bunda bir sakınca yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Kim bir mushaf, kılıç veya yüzük satın alır da, bunların üzerinde altın veya gümüş süslemeler bulunur ve bunları dinar veya dirhem karşılığında alırsa (hüküm şöyledir): Eğer üzerinde altın bulunan bir şey dinar (altın para) ile satın alınıyorsa kıymetine bakılır: Eğer (eşyanın asıl) kıymeti üçte iki, üzerindeki altının kıymeti ise üçte bir (veya daha az) ise, peşin olması ve veresiye olmaması şartıyla bu alışveriş caizdir. Eğer üzerinde gümüş bulunan bir şey dirhem (gümüş para) ile satın alınıyorsa yine kıymetine bakılır: Eğer (eşyanın asıl) kıymeti üçte iki, üzerindeki gümüşün kıymeti üçte bir (veya daha az) ise, peşin olması şartıyla bu alışveriş caizdir. Bizim katımızda insanların uygulaması hep bu şekilde olagelmiştir.
1327. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ مَالِكِ بْنِ أَوْسِ بْنِ الْحَدَثَانِ النَّصْرِيِّ، أَنَّهُ الْتَمَسَ صَرْفًا بِمِائَةِ دِينَارٍ قَالَ فَدَعَانِي طَلْحَةُ بْنُ عُبَيْدِ اللَّهِ فَتَرَاوَضْنَا حَتَّى اصْطَرَفَ مِنِّي وَأَخَذَ الذَّهَبَ يُقَلِّبُهَا فِي يَدِهِ ثُمَّ قَالَ حَتَّى يَأْتِيَنِي خَازِنِي مِنَ الْغَابَةِ . وَعُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ يَسْمَعُ . فَقَالَ عُمَرُ وَاللَّهِ لاَ تُفَارِقْهُ حَتَّى تَأْخُذَ مِنْهُ - ثُمَّ قَالَ - قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " الذَّهَبُ بِالْوَرِقِ رِبًا إِلاَّ هَاءَ وَهَاءَ وَالْبُرُّ بِالْبُرِّ رِبًا إِلاَّ هَاءَ وَهَاءَ وَالتَّمْرُ بِالتَّمْرِ رِبًا إِلاَّ هَاءَ وَهَاءَ وَالشَّعِيرُ بِالشَّعِيرِ رِبًا إِلاَّ هَاءَ وَهَاءَ " .
Bana Mâlik, İbn Şihâb'dan, o Mâlik b. Evs b. el-Hadesân en-Nasrî'den naklettiğine göre; kendisi yüz dinarı bozdurmak (sarf) istemişti. Mâlik b. Evs dedi ki: Talha b. Ubeydullah beni çağırdı. Karşılıklı konuştuk/pazarlık yaptık ve benim paramı bozmayı kabul etti. Altını alıp elinde evirip çevirdi ve sonra: "Hazinedarım Gâbe'den gelinceye kadar (bekle)" dedi. O sırada Ömer b. el-Hattâb dinliyordu. Ömer şöyle dedi: "Vallahi, ondan (paran/gümüşün tamamını) almadan sakın yanından ayrılma!" Sonra (Ömer) şöyle devam etti: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Altın gümüş karşılığında -elden ele (peşin) olmadıkça- faizdir. Buğday buğday karşılığında -elden ele olmadıkça- faizdir. Hurma hurma karşılığında -elden ele olmadıkça- faizdir. Arpa arpa karşılığında -elden ele olmadıkça- faizdir."
1328. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَزِيدَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ قُسَيْطٍ، أَنَّهُ رَأَى سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ يُرَاطِلُ الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ فَيُفْرِغُ ذَهَبَهُ فِي كِفَّةِ الْمِيزَانِ وَيُفْرِغُ صَاحِبُهُ الَّذِي يُرَاطِلُهُ ذَهَبَهُ فِي كِفَّةِ الْمِيزَانِ الأُخْرَى فَإِذَا اعْتَدَلَ لِسَانُ الْمِيزَانِ أَخَذَ وَأَعْطَى . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِي بَيْعِ الذَّهَبِ بِالذَّهَبِ وَالْوَرِقِ بِالْوَرِقِ مُرَاطَلَةً أَنَّهُ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ أَنْ يَأْخُذَ أَحَدَ عَشَرَ دِينَارًا بِعَشَرَةِ دَنَانِيرَ يَدًا بِيَدٍ إِذَا كَانَ وَزْنُ الذَّهَبَيْنِ سَوَاءً عَيْنًا بِعَيْنٍ وَإِنْ تَفَاضَلَ الْعَدَدُ وَالدَّرَاهِمُ أَيْضًا فِي ذَلِكَ بِمَنْزِلَةِ الدَّنَانِيرِ . قَالَ مَالِكٌ مَنْ رَاطَلَ ذَهَبًا بِذَهَبٍ أَوْ وَرِقًا بِوَرِقٍ فَكَانَ بَيْنَ الذَّهَبَيْنِ فَضْلُ مِثْقَالٍ فَأَعْطَى صَاحِبَهُ قِيمَتَهُ مِنَ الْوَرِقِ أَوْ مِنْ غَيْرِهَا فَلاَ يَأْخُذُهُ فَإِنَّ ذَلِكَ قَبِيحٌ وَذَرِيعَةٌ إِلَى الرِّبَا لأَنَّهُ إِذَا جَازَ لَهُ أَنْ يَأْخُذَ الْمِثْقَالَ بِقِيمَتِهِ حَتَّى كَأَنَّهُ اشْتَرَاهُ عَلَى حِدَتِهِ جَازَ لَهُ أَنْ يَأْخُذَ الْمِثْقَالَ بِقِيمَتِهِ مِرَارًا لأَنْ يُجِيزَ ذَلِكَ الْبَيْعَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ صَاحِبِهِ . قَالَ مَالِكٌ وَلَوْ أَنَّهُ بَاعَهُ ذَلِكَ الْمِثْقَالَ مُفْرَدًا لَيْسَ مَعَهُ غَيْرُهُ لَمْ يَأْخُذْهُ بِعُشْرِ الثَّمَنِ الَّذِي أَخَذَهُ بِهِ لأَنْ يُجَوِّزَ لَهُ الْبَيْعَ فَذَلِكَ الذَّرِيعَةُ إِلَى إِحْلاَلِ الْحَرَامِ وَالأَمْرُ الْمَنْهِيُّ عَنْهُ . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يُرَاطِلُ الرَّجُلَ وَيُعْطِيهِ الذَّهَبَ الْعُتُقَ الْجِيَادَ وَيَجْعَلُ مَعَهَا تِبْرًا ذَهَبًا غَيْرَ جَيِّدَةٍ وَيَأْخُذُ مِنْ صَاحِبِهِ ذَهَبًا كُوفِيَّةً مُقَطَّعَةً وَتِلْكَ الْكُوفِيَّةُ مَكْرُوهَةٌ عِنْدَ النَّاسِ فَيَتَبَايَعَانِ ذَلِكَ مِثْلاً بِمِثْلٍ إِنَّ ذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ . قَالَ مَالِكٌ وَتَفْسِيرُ مَا كُرِهَ مِنْ ذَلِكَ أَنَّ صَاحِبَ الذَّهَبِ الْجِيَادِ أَخَذَ فَضْلَ عُيُونِ ذَهَبِهِ فِي التِّبْرِ الَّذِي طَرَحَ مَعَ ذَهَبِهِ وَلَوْلاَ فَضْلُ ذَهَبِهِ عَلَى ذَهَبِ صَاحِبِهِ لَمْ يُرَاطِلْهُ صَاحِبُهُ بِتِبْرِهِ ذَلِكَ إِلَى ذَهَبِهِ الْكُوفِيَّةِ فَامْتَنَعَ وَإِنَّمَا مَثَلُ ذَلِكَ كَمَثَلِ رَجُلٍ أَرَادَ أَنْ يَبْتَاعَ ثَلاَثَةَ أَصْوُعٍ مِنْ تَمْرٍ عَجْوَةٍ بِصَاعَيْنِ وَمُدٍّ مِنْ تَمْرٍ كَبِيسٍ فَقِيلَ لَهُ هَذَا لاَ يَصْلُحُ . فَجَعَلَ صَاعَيْنِ مِنْ كَبِيسٍ وَصَاعًا مِنْ حَشَفٍ يُرِيدُ أَنْ يُجِيزَ بِذَلِكَ بَيْعَهُ فَذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ صَاحِبُ الْعَجْوَةِ لِيُعْطِيَهُ صَاعًا مِنَ الْعَجْوَةِ بِصَاعٍ مِنْ حَشَفٍ وَلَكِنَّهُ إِنَّمَا أَعْطَاهُ ذَلِكَ لِفَضْلِ الْكَبِيسِ أَوْ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ بِعْنِي ثَلاَثَةَ أَصْوُعٍ مِنَ الْبَيْضَاءِ بِصَاعَيْنِ وَنِصْفٍ مِنْ حِنْطَةٍ شَامِيَّةٍ فَيَقُولُ هَذَا لاَ يَصْلُحُ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ . فَيَجْعَلُ صَاعَيْنِ مِنْ حِنْطَةٍ شَامِيَّةٍ وَصَاعًا مِنْ شَعِيرٍ يُرِيدُ أَنْ يُجِيزَ بِذَلِكَ الْبَيْعَ فِيمَا بَيْنَهُمَا فَهَذَا لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لِيُعْطِيَهُ بِصَاعٍ مِنْ شَعِيرٍ صَاعًا مِنْ حِنْطَةٍ بَيْضَاءَ لَوْ كَانَ ذَلِكَ الصَّاعُ مُفْرَدًا وَإِنَّمَا أَعْطَاهُ إِيَّاهُ لِفَضْلِ الشَّامِيَّةِ عَلَى الْبَيْضَاءِ فَهَذَا لاَ يَصْلُحُ وَهُوَ مِثْلُ مَا وَصَفْنَا مِنَ التِّبْرِ . قَالَ مَالِكٌ فَكُلُّ شَىْءٍ مِنَ الذَّهَبِ وَالْوَرِقِ وَالطَّعَامِ كُلِّهِ الَّذِي لاَ يَنْبَغِي أَنْ يُبَاعَ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ فَلاَ يَنْبَغِي أَنْ يُجْعَلَ مَعَ الصِّنْفِ الْجَيِّدِ مِنَ الْمَرْغُوبِ فِيهِ الشَّىْءُ الرَّدِيءُ الْمَسْخُوطُ لِيُجَازَ الْبَيْعُ وَلِيُسْتَحَلَّ بِذَلِكَ مَا نُهِيَ عَنْهُ مِنَ الأَمْرِ الَّذِي لاَ يَصْلُحُ إِذَا جُعِلَ ذَلِكَ مَعَ الصِّنْفِ الْمَرْغُوبِ فِيهِ وَإِنَّمَا يُرِيدُ صَاحِبُ ذَلِكَ أَنْ يُدْرِكَ بِذَلِكَ فَضْلَ جَوْدَةِ مَا يَبِيعُ فَيُعْطِيَ الشَّىْءَ الَّذِي لَوْ أَعْطَاهُ وَحْدَهُ لَمْ يَقْبَلْهُ صَاحِبُهُ وَلَمْ يَهْمُمْ بِذَلِكَ وَإِنَّمَا يَقْبَلُهُ مِنْ أَجْلِ الَّذِي يَأْخُذُ مَعَهُ لِفَضْلِ سِلْعَةِ صَاحِبِهِ عَلَى سِلْعَتِهِ فَلاَ يَنْبَغِي لِشَىْءٍ مِنَ الذَّهَبِ وَالْوَرِقِ وَالطَّعَامِ أَنْ يَدْخُلَهُ شَىْءٌ مِنْ هَذِهِ الصِّفَةِ فَإِنْ أَرَادَ صَاحِبُ الطَّعَامِ الرَّدِيءِ أَنْ يَبِيعَهُ بِغَيْرِهِ فَلْيَبِعْهُ عَلَى حِدَتِهِ وَلاَ يَجْعَلْ مَعَ ذَلِكَ شَيْئًا فَلاَ بَأْسَ بِهِ إِذَا كَانَ كَذَلِكَ .
Bana Mâlik, Yezid b. Abdullah b. Kusayt'tan naklettiğine göre; o Saîd b. el-Müseyyeb'i altını altınla tartarak değiştirirken görmüştür. Saîd altınını terazinin bir kefesine boşaltıyor, değişim yaptığı kişi de altınını terazinin diğer kefesine boşaltıyordu. Terazinin dili dengeye gelince alıp veriyorlardı. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre altının altınla ve gümüşün gümüşle tartılarak (murâtala suretiyle) değiştirilmesinde bir sakınca yoktur. Şayet iki altının ağırlığı eşitse, elden ele (peşin) olmak kaydıyla on bir dinarın on dinar karşılığında (sayıca farklı ama ağırlıkça eşit olarak) değiştirilmesinde de bir sakınca yoktur. Sayıca birbirlerinden farklı olsalar bile (ağırlık esas alınır). Dirhemler de bu konuda dinarlar gibidir. İmam Mâlik dedi ki: Kim altını altınla veya gümüşü gümüşle tartarak değiştirir de, iki altın arasında bir miskal (gibi bir) fark bulunursa ve bu farkın değerini (tamamlamak için) gümüş veya başka bir şeyle ödemeye kalkarsa; sakın o farkı almasın (bu alışverişi yapmasın). Çünkü bu çirkindir ve faize giden bir yoldur. Zira eğer o bir miskalin bedelini alması caiz olsaydı -sanki onu tek başına satın almış gibi olurdu- o zaman bu satışı geçerli kılmak için o bir miskali defalarca değeri karşılığında alması caiz olurdu (ki bu hiledir). Eğer o kişi, o bir miskali tek başına satsaydı ve yanında başka bir şey olmasaydı, (belki de) onu, bu alışverişin gerçekleşmesi için aldığı fiyatın onda birine bile almazdı. İşte bu, haramı helal kılmaya ve yasaklanan şeye götüren bir yoldur (bahanedir). İmam Mâlik dedi ki: Bir adamın başka biriyle tartarak altın değişimi yapması; (birinin) eski ve kaliteli altın verip yanına da kaliteli olmayan külçe/hurda altın eklemesi, diğerinden de kesilmiş Kûfî (kırpık/işlenmiş) altın alması ve bu Kûfî altının insanlar nezdinde makbul olmaması durumunda; eğer bunları (toplam ağırlıkta) misli misline değiştirirlerse bu doğru (sahih) olmaz. Bunun mekruh/yasak olmasının açıklaması şudur: Kaliteli altının sahibi, kendi altınının (Kûfî altına göre olan) kalite fazlalığını, altınının yanına kattığı hurda altınla (dengeleyerek) almıştır. Eğer onun altınının arkadaşının altınına göre bir üstünlüğü olmasaydı, arkadaşı o hurda altını o Kûfî altın karşılığında değişmezdi. Bunun misali şudur: Bir adam üç sâ' acve (kaliteli) hurmayı, iki sâ' ve bir müd kebîs (orta kalite) hurma ile değiştirmek ister. Kendisine "Bu olmaz" denilir. Bunun üzerine (eşitliği sağlamak için) o iki sâ' kebîs hurmanın yanına bir sâ' da haşef (bozuk/kötü) hurma ekler ve böylece satışa geçerlilik kazandırmak ister. İşte bu doğru değildir. Çünkü acve sahibi, o bir sâ' haşef karşılığında bir sâ' acve vermezdi (normal şartlarda). O bunu ancak kebîs hurmanın hatırına (onunla beraber olduğu için) vermiştir. Veya bir adamın diğerine: "Bana üç sâ' beydâ (ak buğdayı), iki buçuk sâ' şâmiye (Şam buğdayı) karşılığında sat" demesi gibidir. Diğeri: "Bu olmaz, ancak misli misline olur" der. Bunun üzerine (ilk adam) Şam buğdayının yanına bir sâ' da arpa ekler ve böylece aralarındaki satışı geçerli kılmak ister. Bu da doğru değildir. Çünkü eğer o arpa tek başına olsaydı, kimse ona karşılık bir sâ' ak buğday vermezdi. O bunu ancak Şam buğdayının ak buğdaya olan üstünlüğü/değeri sebebiyle vermiştir. Bu caiz değildir ve bu da tıpkı anlattığımız külçe altın meselesi gibidir. İmam Mâlik dedi ki: Altın, gümüş ve yiyeceklerin tamamında; ancak misli misline satılması gereken durumlarda, satışı geçerli kılmak ve yasaklanan bir şeyi helal hale getirmek için, rağbet edilen kaliteli malın yanına, rağbet edilmeyen kötü malın katılması doğru değildir. Bunu yapan kişi, sattığı malın kalitesinden doğan fazlalığı elde etmek istemekte, (bunun için de) tek başına verse karşı tarafın kabul etmeyeceği ve tenezzül etmeyeceği bir şeyi (kötü malı) araya katmaktadır. Karşı taraf da bunu, ancak diğer malın kendi malına olan üstünlüğü sebebiyle kabul etmektedir. Altın, gümüş ve yiyeceklerin hiçbirine bu tür şeylerin girmesi (karışması) doğru değildir. Eğer kötü yiyeceğin sahibi onu başka bir şeyle satmak istiyorsa, onu tek başına satsın, yanına başka bir şey katmasın. Böyle olursa (ayrı ayrı satılırsa) bunda bir sakınca yoktur.
1329. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنِ ابْتَاعَ طَعَامًا فَلاَ يَبِعْهُ حَتَّى يَسْتَوْفِيَهُ " .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim bir yiyecek satın alırsa, onu (ölçüp tartarak) tamamen teslim almadan satmasın."
1330. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَنِ ابْتَاعَ طَعَامًا فَلاَ يَبِعْهُ حَتَّى يَقْبِضَهُ " .
Bana Mâlik, Abdullah b. Dînâr'dan, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kim bir yiyecek satın alırsa, onu teslim almadan (kabzetmeden) satmasın."
1331. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّهُ قَالَ كُنَّا فِي زَمَانِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَبْتَاعُ الطَّعَامَ فَيَبْعَثُ عَلَيْنَا مَنْ يَأْمُرُنَا بِانْتِقَالِهِ مِنَ الْمَكَانِ الَّذِي ابْتَعْنَاهُ فِيهِ إِلَى مَكَانٍ سِوَاهُ قَبْلَ أَنْ نَبِيعَهُ .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre şöyle demiştir: "Biz Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında yiyecek satın alırdık. (Peygamber) bize birini gönderir, satın aldığımız yiyeceği satmadan önce, onu satın aldığımız yerden başka bir yere nakletmemizi emrederdi."
1332. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، . أَنَّ حَكِيمَ بْنَ حِزَامٍ، ابْتَاعَ طَعَامًا أَمَرَ بِهِ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ لِلنَّاسِ فَبَاعَ حَكِيمٌ الطَّعَامَ قَبْلَ أَنْ يَسْتَوْفِيَهُ فَبَلَغَ ذَلِكَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ فَرَدَّهُ عَلَيْهِ وَقَالَ لاَ تَبِعْ طَعَامًا ابْتَعْتَهُ حَتَّى تَسْتَوْفِيَهُ .
Bana Mâlik, Nâfi'den naklettiğine göre; Hakîm b. Hizâm, Ömer b. el-Hattâb'ın insanlar için (dağıtılmasını) emrettiği bir yiyeceği satın aldı. Hakîm bu yiyeceği tamamen teslim almadan sattı. Durum Ömer b. el-Hattâb'a ulaşınca satışı iptal etti (geri çevirdi) ve şöyle dedi: "Satın aldığın bir yiyeceği tamamen teslim almadan satma."
1333. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ . أَنَّ صُكُوكًا، خَرَجَتْ لِلنَّاسِ فِي زَمَانِ مَرْوَانَ بْنِ الْحَكَمِ مِنْ طَعَامِ الْجَارِ فَتَبَايَعَ النَّاسُ تِلْكَ الصُّكُوكَ بَيْنَهُمْ قَبْلَ أَنْ يَسْتَوْفُوهَا فَدَخَلَ زَيْدُ بْنُ ثَابِتٍ وَرَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَلَى مَرْوَانَ بْنِ الْحَكَمِ فَقَالاَ أَتُحِلُّ بَيْعَ الرِّبَا يَا مَرْوَانُ . فَقَالَ أَعُوذُ بِاللَّهِ وَمَا ذَاكَ فَقَالاَ هَذِهِ الصُّكُوكُ تَبَايَعَهَا النَّاسُ ثُمَّ بَاعُوهَا قَبْلَ أَنْ يَسْتَوْفُوهَا فَبَعَثَ مَرْوَانُ الْحَرَسَ يَتْبَعُونَهَا يَنْزِعُونَهَا مِنْ أَيْدِي النَّاسِ وَيَرُدُّونَهَا إِلَى أَهْلِهَا .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona ulaştığına göre; Mervân b. el-Hakem zamanında insanlara Câr (denilen yerdeki) yiyecekler için senetler (sukûk) çıkarıldı. İnsanlar bu senetleri, (karşılığı olan yiyeceği) tamamen teslim almadan kendi aralarında alıp sattılar. Zeyd b. Sâbit ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabından bir zat, Mervân b. el-Hakem'in yanına girip: "Faiz satışını helal mi kılıyorsun ey Mervân?" dediler. Mervân: "Allah'a sığınırım! O da ne demek?" dedi. Onlar: "İnsanların şu alıp sattıkları, sonra da (malları) teslim almadan tekrar sattıkları senetlerdir" dediler. Bunun üzerine Mervân, (çarşıya) muhafızlar gönderdi; onlar da bu senetleri takip edip insanların elinden aldılar ve (ilk) sahiplerine iade ettiler.
1334. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ رَجُلاً، أَرَادَ أَنْ يَبْتَاعَ طَعَامًا مِنْ رَجُلٍ إِلَى أَجَلٍ فَذَهَبَ بِهِ الرَّجُلُ الَّذِي يُرِيدُ أَنْ يَبِيعَهُ الطَّعَامَ إِلَى السُّوقِ فَجَعَلَ يُرِيهِ الصُّبَرَ وَيَقُولُ لَهُ مِنْ أَيِّهَا تُحِبُّ أَنْ أَبْتَاعَ لَكَ فَقَالَ الْمُبْتَاعُ أَتَبِيعُنِي مَا لَيْسَ عِنْدَكَ فَأَتَيَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ فَذَكَرَا ذَلِكَ لَهُ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ لِلْمُبْتَاعِ لاَ تَبْتَعْ مِنْهُ مَا لَيْسَ عِنْدَهُ . وَقَالَ لِلْبَائِعِ لاَ تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَ .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona ulaştığına göre; bir adam başka birinden vadeli olarak yiyecek satın almak istedi. Yiyeceği satacak olan adam onu çarşıya götürüp yiyecek yığınlarını göstererek: "Bunlardan hangisini senin için satın almamı istersin?" dedi. Alıcı: "Yanında (mülkünde) olmayan bir şeyi mi bana satıyorsun?" dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Ömer'e gidip durumu ona anlattılar. Abdullah b. Ömer alıcıya: "Ondan, yanında (mülkünde) olmayan bir şeyi satın alma" dedi. Satıcıya da: "Yanında (mülkünde) olmayan bir şeyi satma" dedi.
1335. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّهُ سَمِعَ جَمِيلَ بْنَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْمُؤَذِّنَ، يَقُولُ لِسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ إِنِّي رَجُلٌ أَبْتَاعُ مِنَ الأَرْزَاقِ الَّتِي تُعْطَى النَّاسُ بِالْجَارِ مَا شَاءَ اللَّهُ ثُمَّ أُرِيدُ أَنْ أَبِيعَ الطَّعَامَ الْمَضْمُونَ عَلَىَّ إِلَى أَجَلٍ . فَقَالَ لَهُ سَعِيدٌ أَتُرِيدُ أَنْ تُوَفِّيَهُمْ مِنْ تِلْكَ الأَرْزَاقِ الَّتِي ابْتَعْتَ فَقَالَ نَعَمْ . فَنَهَاهُ عَنْ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا الَّذِي لاَ اخْتِلاَفَ فِيهِ أَنَّهُ مَنِ اشْتَرَى طَعَامًا بُرًّا أَوْ شَعِيرًا أَوْ سُلْتًا أَوْ ذُرَةً أَوْ دُخْنًا أَوْ شَيْئًا مِنَ الْحُبُوبِ الْقِطْنِيَّةِ أَوْ شَيْئًا مِمَّا يُشْبِهُ الْقِطْنِيَّةَ مِمَّا تَجِبُ فِيهِ الزَّكَاةُ أَوْ شَيْئًا مِنَ الأُدْمِ كُلِّهَا الزَّيْتِ وَالسَّمْنِ وَالْعَسَلِ وَالْخَلِّ وَالْجُبْنِ وَالشَّبْرَقِ وَاللَّبَنِ وَمَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الأُدْمِ فَإِنَّ الْمُبْتَاعَ لاَ يَبِيعُ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ حَتَّى يَقْبِضَهُ وَيَسْتَوْفِيَهُ .
Bana Mâlik, Yahya b. Saîd'den naklettiğine göre; Müezzin Cemil b. Abdurrahman'ın, Saîd b. el-Müseyyeb'e şöyle dediğini işitmiştir: "Ben Câr denilen yerde insanlara verilen erzaklardan Allah'ın dilediği kadarını satın alıyorum. Sonra teslim etmeyi garanti ettiğim bu yiyeceği, vadeli olarak satmak istiyorum." Saîd ona: "Sen onlara (vadeli sattığın kişilere), satın aldığın (ama henüz teslim almadığın) o erzaklardan mı ödeme yapmak (teslim etmek) istiyorsun?" diye sordu. O da: "Evet" dedi. Bunun üzerine Saîd onu bundan menetti. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen ve ihtilaf bulunmayan görüş şudur: Kim buğday, arpa, sült (kılçıksız arpa), mısır (dura), darı (duhn) gibi bir yiyecek veya bakliyat (kıtniyye) türünden bir şey yahut zekâta tabi olan benzeri ürünler satın alırsa; Veya zeytinyağı, sade yağ, bal, sirke, peynir, şıbrak (susam yağı) ve süt gibi katık (udm) sayılan yiyeceklerden bir şey satın alırsa; Alıcı bunları teslim alıp tamamen kabzetmedikçe satamaz.
1336. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، أَنَّهُ سَمِعَ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ، وَسُلَيْمَانَ بْنَ يَسَارٍ، يَنْهَيَانِ أَنْ يَبِيعَ الرَّجُلُ، حِنْطَةً بِذَهَبٍ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ يَشْتَرِيَ بِالذَّهَبِ تَمْرًا قَبْلَ أَنْ يَقْبِضَ الذَّهَبَ
Bana Mâlik, Ebû'z-Zinâd'dan naklettiğine göre; o Saîd b. el-Müseyyeb ve Süleyman b. Yesâr'ı, bir kişinin buğdayı vadeli olarak altın karşılığında satıp, sonra o altını teslim almadan onunla hurma satın almasını yasaklarken işitmiştir.
1337. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ كَثِيرِ بْنِ فَرْقَدٍ، . أَنَّهُ سَأَلَ أَبَا بَكْرِ بْنَ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ عَنِ الرَّجُلِ، يَبِيعُ الطَّعَامَ مِنَ الرَّجُلِ بِذَهَبٍ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ يَشْتَرِي بِالذَّهَبِ تَمْرًا قَبْلَ أَنْ يَقْبِضَ الذَّهَبَ فَكَرِهَ ذَلِكَ وَنَهَى عَنْهُ . وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، بِمِثْلِ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَإِنَّمَا نَهَى سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ وَسُلَيْمَانُ بْنُ يَسَارٍ وَأَبُو بَكْرِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ وَابْنُ شِهَابٍ عَنْ أَنْ لاَ يَبِيعَ الرَّجُلُ حِنْطَةً بِذَهَبٍ ثُمَّ يَشْتَرِيَ الرَّجُلُ بِالذَّهَبِ تَمْرًا قَبْلَ أَنْ يَقْبِضَ الذَّهَبَ مِنْ بَيْعِهِ الَّذِي اشْتَرَى مِنْهُ الْحِنْطَةَ فَأَمَّا أَنْ يَشْتَرِيَ بِالذَّهَبِ الَّتِي بَاعَ بِهَا الْحِنْطَةَ إِلَى أَجَلٍ تَمْرًا مِنْ غَيْرِ بَائِعِهِ الَّذِي بَاعَ مِنْهُ الْحِنْطَةَ قَبْلَ أَنْ يَقْبِضَ الذَّهَبَ وَيُحِيلَ الَّذِي اشْتَرَى مِنْهُ التَّمْرَ عَلَى غَرِيمِهِ الَّذِي بَاعَ مِنْهُ الْحِنْطَةَ بِالذَّهَبِ الَّتِي لَهُ عَلَيْهِ فِي ثَمَنِ التَّمْرِ فَلاَ بَأْسَ بِذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَقَدْ سَأَلْتُ عَنْ ذَلِكَ غَيْرَ وَاحِدٍ مِنْ أَهْلِ الْعِلْمِ فَلَمْ يَرَوْا بِهِ بَأْسًا
Bana Mâlik, Kesîr b. Ferkad'dan naklettiğine göre; o, Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'a, bir adama vadeli olarak altın karşılığında yiyecek satan, sonra da (alacağı olan) bu altını teslim almadan onunla hurma satın alan kişinin durumunu sordu. Ebû Bekir bunu hoş görmedi ve yasakladı. (Ayrıca) Bana Mâlik'ten, İbn Şihâb'ın da bunun benzerini söylediği (rivayet edildi). İmam Mâlik dedi ki: Saîd b. el-Müseyyeb, Süleyman b. Yesâr, Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm ve İbn Şihâb'ın yasakladığı şey şudur: Kişinin buğdayı altın karşılığında satıp, sonra buğdayı satın alan kişiden (alacağı olan) altını teslim almadan onunla hurma satın almasıdır. Ancak, buğdayı sattığı (ve alacağı olan) altın karşılığında, buğdayı sattığı kişi dışındaki bir başkasından hurma satın alır ve hurma satıcısını, buğday sattığı borçlusuna havale ederse bunda bir sakınca yoktur. Mâlik dedi ki: İlim ehlinden pek çok kimseye bunu sordum, bunda bir sakınca görmediler.
1339. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّهُ قَالَ لاَ بَأْسَ بِأَنْ يُسَلِّفَ الرَّجُلُ الرَّجُلَ فِي الطَّعَامِ الْمَوْصُوفِ بِسِعْرٍ مَعْلُومٍ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى مَا لَمْ يَكُنْ فِي زَرْعٍ لَمْ يَبْدُ صَلاَحُهُ أَوْ تَمْرٍ لَمْ يَبْدُ صَلاَحُهُ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ عِنْدَنَا فِيمَنْ سَلَّفَ فِي طَعَامٍ بِسِعْرٍ مَعْلُومٍ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَحَلَّ الأَجَلُ فَلَمْ يَجِدِ الْمُبْتَاعُ عِنْدَ الْبَائِعِ وَفَاءً مِمَّا ابْتَاعَ مِنْهُ فَأَقَالَهُ فَإِنَّهُ لاَ يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَأْخُذَ مِنْهُ إِلاَّ وَرِقَهُ أَوْ ذَهَبَهُ أَوِ الثَّمَنَ الَّذِي دَفَعَ إِلَيْهِ بِعَيْنِهِ وَإِنَّهُ لاَ يَشْتَرِي مِنْهُ بِذَلِكَ الثَّمَنِ شَيْئًا حَتَّى يَقْبِضَهُ مِنْهُ وَذَلِكَ أَنَّهُ إِذَا أَخَذَ غَيْرَ الثَّمَنِ الَّذِي دَفَعَ إِلَيْهِ أَوْ صَرَفَهُ فِي سِلْعَةٍ غَيْرِ الطَّعَامِ الَّذِي ابْتَاعَ مِنْهُ فَهُوَ بَيْعُ الطَّعَامِ قَبْلَ أَنْ يُسْتَوْفَى . قَالَ مَالِكٌ وَقَدْ نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ بَيْعِ الطَّعَامِ قَبْلَ أَنْ يُسْتَوْفَى . قَالَ مَالِكٌ فَإِنْ نَدِمَ الْمُشْتَرِي فَقَالَ لِلْبَائِعِ أَقِلْنِي وَأُنْظِرُكَ بِالثَّمَنِ الَّذِي دَفَعْتُ إِلَيْكَ . فَإِنَّ ذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ وَأَهْلُ الْعِلْمِ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَذَلِكَ أَنَّهُ لَمَّا حَلَّ الطَّعَامُ لِلْمُشْتَرِي عَلَى الْبَائِعِ أَخَّرَ عَنْهُ حَقَّهُ عَلَى أَنْ يُقِيلَهُ فَكَانَ ذَلِكَ بَيْعَ الطَّعَامِ إِلَى أَجَلٍ قَبْلَ أَنْ يُسْتَوْفَى . قَالَ مَالِكٌ وَتَفْسِيرُ ذَلِكَ أَنَّ الْمُشْتَرِيَ حِينَ حَلَّ الأَجَلُ وَكَرِهَ الطَّعَامَ أَخَذَ بِهِ دِينَارًا إِلَى أَجَلٍ وَلَيْسَ ذَلِكَ بِالإِقَالَةِ وَإِنَّمَا الإِقَالَةُ مَا لَمْ يَزْدَدْ فِيهِ الْبَائِعُ وَلاَ الْمُشْتَرِي فَإِذَا وَقَعَتْ فِيهِ الزِّيَادَةُ بِنَسِيئَةٍ إِلَى أَجَلٍ أَوْ بِشَىْءٍ يَزْدَادُهُ أَحَدُهُمَا عَلَى صَاحِبِهِ أَوْ بِشَىْءٍ يَنْتَفِعُ بِهِ أَحَدُهُمَا فَإِنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِالإِقَالَةِ وَإِنَّمَا تَصِيرُ الإِقَالَةُ إِذَا فَعَلاَ ذَلِكَ بَيْعًا وَإِنَّمَا أُرْخِصَ فِي الإِقَالَةِ وَالشِّرْكِ وَالتَّوْلِيَةِ مَا لَمْ يَدْخُلْ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ زِيَادَةٌ أَوْ نُقْصَانٌ أَوْ نَظِرَةٌ فَإِنْ دَخَلَ ذَلِكَ زِيَادَةٌ أَوْ نُقْصَانٌ أَوْ نَظِرَةٌ صَارَ بَيْعًا يُحِلُّهُ مَا يُحِلُّ الْبَيْعَ وَيُحَرِّمُهُ مَا يُحَرِّمُ الْبَيْعَ . قَالَ مَالِكٌ مَنْ سَلَّفَ فِي حِنْطَةٍ شَامِيَّةٍ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يَأْخُذَ مَحْمُولَةً بَعْدَ مَحِلِّ الأَجَلِ . قَالَ مَالِكٌ وَكَذَلِكَ مَنْ سَلَّفَ فِي صِنْفٍ مِنَ الأَصْنَافِ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يَأْخُذَ خَيْرًا مِمَّا سَلَّفَ فِيهِ أَوْ أَدْنَى بَعْدَ مَحِلِّ الأَجَلِ وَتَفْسِيرُ ذَلِكَ أَنْ يُسَلِّفَ الرَّجُلُ فِي حِنْطَةٍ مَحْمُولَةٍ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يَأْخُذَ شَعِيرًا أَوْ شَامِيَّةً وَإِنْ سَلَّفَ فِي تَمْرٍ عَجْوَةٍ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يَأْخُذَ صَيْحَانِيًّا أَوْ جَمْعًا وَإِنْ سَلَّفَ فِي زَبِيبٍ أَحْمَرَ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يَأْخُذَ أَسْوَدَ إِذَا كَانَ ذَلِكَ كُلُّهُ بَعْدَ مَحِلِّ الأَجَلِ إِذَا كَانَتْ مَكِيلَةُ ذَلِكَ سَوَاءً بِمِثْلِ كَيْلِ مَا سَلَّفَ فِيهِ .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre şöyle demiştir: "Olgunlaşma belirtisi görülmemiş bir ekin veya hurma (gibi belirli bir mahsulden olması şart) olmadıkça, nitelikleri tarif edilmiş (mevsûf) bir yiyecek için, bilinen bir fiyatla, adı konmuş bir vadeye kadar peşin ödeme (selef) yapmakta bir sakınca yoktur." İmam Mâlik dedi ki: Bilinen bir fiyatla, adı konmuş bir vadeye kadar yiyecek için peşin ödeme (selef) yapıp da vade dolduğunda satıcıda vereceği malı bulamayan ve satışı iptal eden (ikale) kimse hakkındaki görüşümüz şudur: Bu kimsenin satıcıdan, sadece verdiği gümüş veya altını yahut ödediği bedelin aynısını geri alması gerekir. O bedel karşılığında, onu (parasını) teslim almadan satıcıdan başka bir şey satın alamaz. Çünkü eğer ödediği bedelden başkasını alırsa veya parayı satın aldığı yiyecek dışında başka bir mala çevirirse, bu "yiyeceği teslim almadan satmak" olur. Mâlik dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yiyeceğin teslim alınmadan satılmasını yasaklamıştır. Yine Mâlik dedi ki: Eğer alıcı pişman olur ve satıcıya: "Satışı iptal et (ikale), ben de sana ödediğim parayı geri vermen için mühlet tanıyayım" derse bu doğru olmaz. İlim ehli bunu yasaklar. Çünkü yiyeceği teslim zamanı gelince alıcı, satışı iptal etmesi karşılığında hakkını ertelemiş olur. Bu ise "yiyeceği teslim almadan vadeli olarak satmak" demektir. Mâlik dedi ki: Bunun açıklaması şudur: Vade dolup da alıcı yiyeceği (almayı) istemeyince, onun yerine vadeli bir dinar almış olur. Bu, ikale (anlaşmayı bozma) değildir. İkale, satıcının ve alıcının herhangi bir artırma yapmadığı durumdur. Eğer işin içine vadeli bir artırma veya taraflardan birinin diğerine fazladan verdiği bir şey yahut bir menfaat girerse bu ikale değildir. Böyle yaparlarsa ikale, satış (bey') hükmüne girer. İkale, ortaklık (şirk) ve devretme (tevliye); içine fazlalık, eksiklik veya vade girmediği sürece ruhsat verilmiş (kolaylık sağlanmış) işlemlerdendir. Eğer bunlara fazlalık, eksiklik veya vade girerse satış (bey') olur; satış için helal olan buna da helal, haram olan buna da haram olur. Mâlik dedi ki: Kim Şam buğdayı için peşin ödeme (selef) yaparsa, vade dolduktan sonra (karşılığında) yerli (mahmûl) buğday almasında bir sakınca yoktur. Yine Mâlik dedi ki: Aynı şekilde kim sınıflardan bir sınıf mal için peşin ödeme yapar, vade dolduktan sonra ondan daha iyisini veya daha düşüğünü alırsa bunda da bir sakınca yoktur. Bunun açıklaması şöyledir: Bir kişi yerli (mahmûl) buğday için ödeme yapar, (vade dolunca) arpa veya Şam buğdayı alırsa sakınca yoktur. Acve hurması için ödeme yapar, (vade dolunca) sayhânî veya cem' hurması alırsa sakınca yoktur. Kırmızı kuru üzüm için ödeme yapar, (vade dolunca) siyah üzüm alırsa sakınca yoktur. Bütün bunların vade dolduktan sonra olması ve ölçeğin, peşin ödeme yapılan malla eşit olması şarttır.
1340. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ سُلَيْمَانَ بْنَ يَسَارٍ، قَالَ فَنِيَ عَلَفُ حِمَارِ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ فَقَالَ لِغُلاَمِهِ خُذْ مِنْ حِنْطَةِ أَهْلِكَ فَابْتَعْ بِهَا شَعِيرًا وَلاَ تَأْخُذْ إِلاَّ مِثْلَهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona ulaştığına göre Süleyman b. Yesâr şöyle demiştir: Sa'd b. Ebî Vakkas'ın eşeğinin yemi bitti. Hizmetçisine şöyle dedi: "Ailenin buğdayından al, onunla arpa satın al ama (ölçek olarak) misli misline (eşit miktarda) olmadıkça alma."
1341. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ سُلَيْمَانَ بْنِ يَسَارٍ، أَنَّهُ أَخْبَرَهُ أَنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ الأَسْوَدِ بْنِ عَبْدِ يَغُوثَ فَنِيَ عَلَفُ دَابَّتِهِ فَقَالَ لِغُلاَمِهِ خُذْ مِنْ حِنْطَةِ أَهْلِكَ طَعَامًا فَابْتَعْ بِهَا شَعِيرًا وَلاَ تَأْخُذْ إِلاَّ مِثْلَهُ .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Süleyman b. Yesâr'dan naklettiğine göre; Abdurrahman b. el-Esved b. Abdyeğûs'un binek hayvanının yemi bitti. Hizmetçisine şöyle dedi: "Ailenin buğdayından yiyecek (buğday) al, onunla arpa satın al ama (ölçek olarak) misli misline (eşit miktarda) olmadıkça alma."
1342. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ، عَنِ ابْنِ مُعَيْقِيبٍ الدَّوْسِيِّ، مِثْلُ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَهُوَ الأَمْرُ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنْ لاَ تُبَاعَ الْحِنْطَةُ بِالْحِنْطَةِ وَلاَ التَّمْرُ بِالتَّمْرِ وَلاَ الْحِنْطَةُ بِالتَّمْرِ وَلاَ التَّمْرُ بِالزَّبِيبِ وَلاَ الْحِنْطَةُ بِالزَّبِيبِ وَلاَ شَىْءٌ مِنَ الطَّعَامِ كُلِّهِ إِلاَّ يَدًا بِيَدٍ فَإِنْ دَخَلَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ الأَجَلُ لَمْ يَصْلُحْ وَكَانَ حَرَامًا وَلاَ شَىْءَ مِنَ الأُدْمِ كُلِّهَا إِلاَّ يَدًا بِيَدٍ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ يُبَاعُ شَىْءٌ مِنَ الطَّعَامِ وَالأُدْمِ إِذَا كَانَ مِنْ صِنْفٍ وَاحِدٍ اثْنَانِ بِوَاحِدٍ فَلاَ يُبَاعُ مُدُّ حِنْطَةٍ بِمُدَّىْ حِنْطَةٍ وَلاَ مُدُّ تَمْرٍ بِمُدَّىْ تَمْرٍ وَلاَ مُدُّ زَبِيبٍ بِمُدَّىْ زَبِيبٍ وَلاَ مَا أَشْبَهَ ذَلِكَ مِنَ الْحُبُوبِ وَالأُدْمِ كُلِّهَا إِذَا كَانَ مِنْ صِنْفٍ وَاحِدٍ وَإِنْ كَانَ يَدًا بِيَدٍ إِنَّمَا ذَلِكَ بِمَنْزِلَةِ الْوَرِقِ بِالْوَرِقِ وَالذَّهَبِ بِالذَّهَبِ لاَ يَحِلُّ فِي شَىْءٍ مِنْ ذَلِكَ الْفَضْلُ وَلاَ يَحِلُّ إِلاَّ مِثْلاً بِمِثْلٍ يَدًا بِيَدٍ . قَالَ مَالِكٌ وَإِذَا اخْتَلَفَ مَا يُكَالُ أَوْ يُوزَنُ مِمَّا يُؤْكَلُ أَوْ يُشْرَبُ فَبَانَ اخْتِلاَفُهُ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يُؤْخَذَ مِنْهُ اثْنَانِ بِوَاحِدٍ يَدًا بِيَدٍ وَلاَ بَأْسَ أَنْ يُؤْخَذَ صَاعٌ مِنْ تَمْرٍ بِصَاعَيْنِ مِنْ حِنْطَةٍ وَصَاعٌ مِنْ تَمْرٍ بِصَاعَيْنِ مِنْ زَبِيبٍ وَصَاعٌ مِنْ حِنْطَةٍ بِصَاعَيْنِ مِنْ سَمْنٍ فَإِذَا كَانَ الصِّنْفَانِ مِنْ هَذَا مُخْتَلِفَيْنِ فَلاَ بَأْسَ بِاثْنَيْنِ مِنْهُ بِوَاحِدٍ أَوْ أَكْثَرَ مِنْ ذَلِكَ يَدًا بِيَدٍ فَإِنْ دَخَلَ ذَلِكَ الأَجَلُ فَلاَ يَحِلُّ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ تَحِلُّ صُبْرَةُ الْحِنْطَةِ بِصُبْرَةِ الْحِنْطَةِ وَلاَ بَأْسَ بِصُبْرَةِ الْحِنْطَةِ بِصُبْرَةِ التَّمْرِ يَدًا بِيَدٍ وَذَلِكَ أَنَّهُ لاَ بَأْسَ أَنْ يُشْتَرَى الْحِنْطَةُ بِالتَّمْرِ جِزَافًا . قَالَ مَالِكٌ وَكُلُّ مَا اخْتَلَفَ مِنَ الطَّعَامِ وَالأُدْمِ فَبَانَ اخْتِلاَفُهُ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يُشْتَرَى بَعْضُهُ بِبَعْضٍ جِزَافًا يَدًا بِيَدٍ فَإِنْ دَخَلَهُ الأَجَلُ فَلاَ خَيْرَ فِيهِ وَإِنَّمَا اشْتِرَاءُ ذَلِكَ جِزَافًا كَاشْتِرَاءِ بَعْضِ ذَلِكَ بِالذَّهَبِ وَالْوَرِقِ جِزَافًا . قَالَ مَالِكٌ وَذَلِكَ أَنَّكَ تَشْتَرِي الْحِنْطَةَ بِالْوَرِقِ جِزَافًا وَالتَّمْرَ بِالذَّهَبِ جِزَافًا فَهَذَا حَلاَلٌ لاَ بَأْسَ بِهِ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ صَبَّرَ صُبْرَةَ طَعَامٍ وَقَدْ عَلِمَ كَيْلَهَا ثُمَّ بَاعَهَا جِزَافًا وَكَتَمَ الْمُشْتَرِي كَيْلَهَا فَإِنَّ ذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ فَإِنْ أَحَبَّ الْمُشْتَرِي أَنْ يَرُدَّ ذَلِكَ الطَّعَامَ عَلَى الْبَائِعِ رَدَّهُ بِمَا كَتَمَهُ كَيْلَهُ وَغَرَّهُ وَكَذَلِكَ كُلُّ مَا عَلِمَ الْبَائِعُ كَيْلَهُ وَعَدَدَهُ مِنَ الطَّعَامِ وَغَيْرِهِ ثُمَّ بَاعَهُ جِزَافًا وَلَمْ يَعْلَمِ الْمُشْتَرِي ذَلِكَ فَإِنَّ الْمُشْتَرِيَ إِنْ أَحَبَّ أَنْ يَرُدَّ ذَلِكَ عَلَى الْبَائِعِ رَدَّهُ وَلَمْ يَزَلْ أَهْلُ الْعِلْمِ يَنْهَوْنَ عَنْ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ خَيْرَ فِي الْخُبْزِ قُرْصٍ بِقُرْصَيْنِ وَلاَ عَظِيمٍ بِصَغِيرٍ إِذَا كَانَ بَعْضُ ذَلِكَ أَكْبَرَ مِنْ بَعْضٍ فَأَمَّا إِذَا كَانَ يَتَحَرَّى أَنْ يَكُونَ مِثْلاً بِمِثْلٍ فَلاَ بَأْسَ بِهِ وَإِنْ لَمْ يُوزَنْ . قَالَ مَالِكٌ لاَ يَصْلُحُ مُدُّ زُبْدٍ وَمُدُّ لَبَنٍ بِمُدَّىْ زُبْدٍ وَهُوَ مِثْلُ الَّذِي وَصَفْنَا مِنَ التَّمْرِ الَّذِي يُبَاعُ صَاعَيْنِ مِنْ كَبِيسٍ وَصَاعًا مِنْ حَشَفٍ بِثَلاَثَةِ أَصْوُعٍ مِنْ عَجْوَةٍ حِينَ قَالَ لِصَاحِبِهِ إِنَّ صَاعَيْنِ مِنْ كَبِيسٍ بِثَلاَثَةِ أَصْوُعٍ مِنَ الْعَجْوَةِ لاَ يَصْلُحُ . فَفَعَلَ ذَلِكَ لِيُجِيزَ بَيْعَهُ وَإِنَّمَا جَعَلَ صَاحِبُ اللَّبَنِ اللَّبَنَ مَعَ زُبْدِهِ لِيَأْخُذَ فَضْلَ زُبْدِهِ عَلَى زُبْدِ صَاحِبِهِ حِينَ أَدْخَلَ مَعَهُ اللَّبَنَ . قَالَ مَالِكٌ وَالدَّقِيقُ بِالْحِنْطَةِ مِثْلاً بِمِثْلٍ لاَ بَأْسَ بِهِ وَذَلِكَ لأَنَّهُ أَخْلَصَ الدَّقِيقَ فَبَاعَهُ بِالْحِنْطَةِ مِثْلاً بِمِثْلٍ وَلَوْ جَعَلَ نِصْفَ الْمُدِّ مِنْ دَقِيقٍ وَنِصْفَهُ مِنْ حِنْطَةٍ فَبَاعَ ذَلِكَ بِمُدٍّ مِنْ حِنْطَةٍ كَانَ ذَلِكَ مِثْلَ الَّذِي وَصَفْنَا لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ إِنَّمَا أَرَادَ أَنْ يَأْخُذَ فَضْلَ حِنْطَتِهِ الْجَيِّدَةِ حَتَّى جَعَلَ مَعَهَا الدَّقِيقَ فَهَذَا لاَ يَصْلُحُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona Kâsım b. Muhammed'den, o da İbn Muaykîb ed-Devsî'den bunun benzeri ulaşmıştır. Mâlik dedi ki: Bize göre uygulama böyledir. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Buğday buğday karşılığında, hurma hurma karşılığında, buğday hurma karşılığında, hurma kuru üzüm karşılığında, buğday kuru üzüm karşılığında ve yiyeceklerin hiçbiri birbiri karşılığında elden ele (peşin) olmadıkça satılmaz. Eğer buna vade girerse caiz olmaz, haram olur. Katıkların (udm) tamamı da ancak elden ele satılabilir. İmam Mâlik dedi ki: Yiyeceklerden ve katıklardan aynı cinsten olanlar, ikiye bir oranında satılamaz. Dolayısıyla bir müd buğday iki müd buğdayla, bir müd hurma iki müd hurmayla, bir müd kuru üzüm iki müd kuru üzümle satılamaz. Aynı cinsten olan bütün tahıllar ve katıklar da böyledir; elden ele (peşin) olsa bile (farklı miktarlarda değişilemez). Bu, gümüşün gümüşle ve altının altınla değişilmesi gibidir; bunlarda fazlalık helal değildir, ancak misli misline ve elden ele olması helaldir. İmam Mâlik dedi ki: Eğer yenilip içilen şeylerden olup ölçülen veya tartılan malların cinsleri farklı olursa ve bu farklılık açıkça belli ise; bunların elden ele olmak şartıyla ikiye bir (farklı) oranda alınmasında bir sakınca yoktur. Bir sâ' hurmanın iki sâ' buğdayla, bir sâ' hurmanın iki sâ' kuru üzümle ve bir sâ' buğdayın iki sâ' sade yağla (değiştirilerek) alınmasında bir sakınca yoktur. Bu iki sınıf birbirinden farklı olduğu zaman, elden ele (peşin) olmak şartıyla ikisinin bir ile veya daha fazlasıyla (değiştirilmesinde) sakınca yoktur. Eğer buna vade girerse helal olmaz. Mâlik dedi ki: Buğday yığınının buğday yığınıyla (götürü usulü) değişilmesi helal değildir. Ancak buğday yığınının hurma yığınıyla elden ele (peşin) değişilmesinde sakınca yoktur. Çünkü buğdayın hurma ile götürü (cizâf) usulüyle satın alınmasında bir sakınca yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Yiyecek ve katıklardan cinsleri farklı olan ve farklılığı açık olan her şeyin, elden ele olmak şartıyla, götürü usulüyle birbiri karşılığında satın alınmasında bir sakınca yoktur. Eğer buna vade girerse onda hayır yoktur. Bunların götürü usulüyle satın alınması, bazısının altın ve gümüş karşılığında götürü usulüyle satın alınması gibidir. Mâlik dedi ki: Şöyle ki; sen buğdayı gümüş karşılığında götürü olarak, hurmayı da altın karşılığında götürü olarak satın alabilirsin. Bu helaldir, bunda bir sakınca yoktur. Mâlik dedi ki: Kim bir yiyecek yığınını yığar (hazırlar) ve onun ölçeğini bildiği halde götürü usulüyle satar ve ölçeğini alıcıdan gizlerse, bu (satış) doğru olmaz. Eğer alıcı o yiyeceği satıcıya geri vermek isterse; satıcı ölçeği gizlediği ve onu aldattığı için geri verebilir. Satıcının, yiyecek veya başka mallardan ölçeğini ve sayısını bildiği halde, alıcının bilmediği bir durumda götürü usulüyle sattığı her şey böyledir. Eğer alıcı bunu satıcıya geri vermek isterse geri verir. İlim ehli bunu hep yasaklayagelmiştir. İmam Mâlik dedi ki: Birinin diğerinden büyük olması durumunda, bir ekmek somununun iki somunla veya büyük somunun küçük somunla (değiştirilmesinde) hayır yoktur. Ancak eğer misli misline (denk) olmasına dikkat ediliyorsa, tartılmasa bile bunda bir sakınca yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Bir müd tereyağı ile bir müd sütün, iki müd tereyağı karşılığında (değiştirilmesi) doğru değildir. Bu, tıpkı anlattığımız; iki sâ' kebîs (orta kalite) hurma ile bir sâ' haşef (kötü) hurmanın, üç sâ' acve (iyi) hurma ile satılması gibidir. Hani kişi arkadaşına: "İki sâ' kebîs hurma, üç sâ' acve hurması karşılığında (denk) olmaz" demiş, o da satışını geçerli kılmak için böyle yapmıştı. Süt sahibi de, sütü tereyağının yanına; sütü de araya katarak kendi tereyağının arkadaşının tereyağına olan üstünlüğünü (farkını) almak için koymuştur. İmam Mâlik dedi ki: Unun buğdayla misli misline (değiştirilmesinde) bir sakınca yoktur. Çünkü unu (kepeğinden) halis kılmış/ayırmış ve buğdayla misli misline satmıştır. Eğer yarım müd un ile yarım müd buğdayı bir araya getirip, bunları bir müd buğdayla satsaydı; bu, anlattığımız gibi doğru olmazdı. Çünkü o, yanına unu katmak suretiyle (kendi) buğdayının kalitesinin farkını almak istemiştir. Bu doğru değildir.
1343. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِي مَرْيَمَ، أَنَّهُ سَأَلَ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ فَقَالَ إِنِّي رَجُلٌ أَبْتَاعُ الطَّعَامَ يَكُونُ مِنَ الصُّكُوكِ بِالْجَارِ فَرُبَّمَا ابْتَعْتُ مِنْهُ بِدِينَارٍ وَنِصْفِ دِرْهَمٍ فَأُعْطَى بِالنِّصْفِ طَعَامًا . فَقَالَ سَعِيدٌ لاَ وَلَكِنْ أَعْطِ أَنْتَ دِرْهَمًا وَخُذْ بَقِيَّتَهُ طَعَامًا .
Bana Mâlik, Muhammed b. Abdullah b. Ebî Meryem'den, o Saîd b. el-Müseyyeb'e şöyle sorarken işittiğini anlattı: "Ben Câr'daki senetlerden (sukûk) yiyecek satın alan biriyim. Bazen ondan (satıcıdan) bir dinar ve yarım dirhem karşılığında (yiyecek) satın alıyorum da bana yarım (dirhem) karşılığında yiyecek veriliyor." Saîd şöyle dedi: "Hayır (böyle yapma). Fakat sen bir dirhem ver ve onun (dirhemin) geri kalanıyla yiyecek al."
1344. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ مُحَمَّدَ بْنَ سِيرِينَ، كَانَ يَقُولُ لاَ تَبِيعُوا الْحَبَّ فِي سُنْبُلِهِ حَتَّى يَبْيَضَّ . قَالَ مَالِكٌ مَنِ اشْتَرَى طَعَامًا بِسِعْرٍ مَعْلُومٍ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَلَمَّا حَلَّ الأَجَلُ قَالَ الَّذِي عَلَيْهِ الطَّعَامُ لِصَاحِبِهِ لَيْسَ عِنْدِي طَعَامٌ فَبِعْنِي الطَّعَامَ الَّذِي لَكَ عَلَىَّ إِلَى أَجَلٍ . فَيَقُولُ صَاحِبُ الطَّعَامِ هَذَا لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ قَدْ نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ بَيْعِ الطَّعَامِ حَتَّى يُسْتَوْفَى . فَيَقُولُ الَّذِي عَلَيْهِ الطَّعَامُ لِغَرِيمِهِ فَبِعْنِي طَعَامًا إِلَى أَجَلٍ حَتَّى أَقْضِيَكَهُ . فَهَذَا لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ إِنَّمَا يُعْطِيهِ طَعَامًا ثُمَّ يَرُدُّهُ إِلَيْهِ . فَيَصِيرُ الذَّهَبُ الَّذِي أَعْطَاهُ ثَمَنَ الَّذِي كَانَ لَهُ عَلَيْهِ وَيَصِيرُ الطَّعَامُ الَّذِي أَعْطَاهُ مُحَلَّلاً فِيمَا بَيْنَهُمَا وَيَكُونُ ذَلِكَ إِذَا فَعَلاَهُ بَيْعَ الطَّعَامِ قَبْلَ أَنْ يُسْتَوْفَى . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ لَهُ عَلَى رَجُلٍ طَعَامٌ ابْتَاعَهُ مِنْهُ وَلِغَرِيمِهِ عَلَى رَجُلٍ طَعَامٌ مِثْلُ ذَلِكَ الطَّعَامِ فَقَالَ الَّذِي عَلَيْهِ الطَّعَامُ لِغَرِيمِهِ أُحِيلُكَ عَلَى غَرِيمٍ لِي عَلَيْهِ مِثْلُ الطَّعَامِ الَّذِي لَكَ عَلَىَّ بِطَعَامِكَ الَّذِي لَكَ عَلَىَّ . قَالَ مَالِكٌ إِنْ كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الطَّعَامُ إِنَّمَا هُوَ طَعَامٌ ابْتَاعَهُ فَأَرَادَ أَنْ يُحِيلَ غَرِيمَهُ بِطَعَامٍ ابْتَاعَهُ فَإِنَّ ذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ وَذَلِكَ بَيْعُ الطَّعَامِ قَبْلَ أَنْ يُسْتَوْفَى فَإِنْ كَانَ الطَّعَامُ سَلَفًا حَالاًّ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يُحِيلَ بِهِ غَرِيمَهُ لأَنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِبَيْعٍ وَلاَ يَحِلُّ بَيْعُ الطَّعَامِ قَبْلَ أَنْ يُسْتَوْفَى لِنَهْىِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم عَنْ ذَلِكَ غَيْرَ أَنَّ أَهْلَ الْعِلْمِ قَدِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنَّهُ لاَ بَأْسَ بِالشِّرْكِ وَالتَّوْلِيَةِ وَالإِقَالَةِ فِي الطَّعَامِ وَغَيْرِهِ . قَالَ مَالِكٌ وَذَلِكَ أَنَّ أَهْلَ الْعِلْمِ أَنْزَلُوهُ عَلَى وَجْهِ الْمَعْرُوفِ وَلَمْ يُنْزِلُوهُ عَلَى وَجْهِ الْبَيْعِ وَذَلِكَ مِثْلُ الرَّجُلِ يُسَلِّفُ الدَّرَاهِمَ النُّقَّصَ فَيُقْضَى دَرَاهِمَ وَازِنَةً فِيهَا فَضْلٌ فَيَحِلُّ لَهُ ذَلِكَ وَيَجُوزُ وَلَوِ اشْتَرَى مِنْهُ دَرَاهِمَ نُقَّصًا بِوَازِنَةٍ لَمْ يَحِلَّ ذَلِكَ وَلَوِ اشْتَرَطَ عَلَيْهِ حِينَ أَسْلَفَهُ وَازِنَةً وَإِنَّمَا أَعْطَاهُ نُقَّصًا لَمْ يَحِلَّ لَهُ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَمِمَّا يُشْبِهُ ذَلِكَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعِ الْمُزَابَنَةِ وَأَرْخَصَ فِي بَيْعِ الْعَرَايَا بِخَرْصِهَا مِنَ التَّمْرِ وَإِنَّمَا فُرِقَ بَيْنَ ذَلِكَ أَنَّ بَيْعَ الْمُزَابَنَةِ بَيْعٌ عَلَى وَجْهِ الْمُكَايَسَةِ وَالتِّجَارَةِ وَأَنَّ بَيْعَ الْعَرَايَا عَلَى وَجْهِ الْمَعْرُوفِ لاَ مُكَايَسَةَ فِيهِ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ يَنْبَغِي أَنْ يَشْتَرِيَ رَجُلٌ طَعَامًا بِرُبُعٍ أَوْ ثُلُثٍ أَوْ كِسْرٍ مِنْ دِرْهَمٍ عَلَى أَنْ يُعْطَى بِذَلِكَ طَعَامًا إِلَى أَجَلٍ وَلاَ بَأْسَ أَنْ يَبْتَاعَ الرَّجُلُ طَعَامًا بِكِسْرٍ مِنْ دِرْهَمٍ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ يُعْطَى دِرْهَمًا وَيَأْخُذُ بِمَا بَقِيَ لَهُ مِنْ دِرْهَمِهِ سِلْعَةً مِنَ السِّلَعِ لأَنَّهُ أَعْطَى الْكِسْرَ الَّذِي عَلَيْهِ فِضَّةً وَأَخَذَ بِبَقِيَّةِ دِرْهَمِهِ سِلْعَةً فَهَذَا لاَ بَأْسَ بِهِ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ بَأْسَ أَنْ يَضَعَ الرَّجُلُ عِنْدَ الرَّجُلِ دِرْهَمًا ثُمَّ يَأْخُذُ مِنْهُ بِرُبُعٍ أَوْ بِثُلُثٍ أَوْ بِكِسْرٍ مَعْلُومٍ سِلْعَةً مَعْلُومَةً فَإِذَا لَمْ يَكُنْ فِي ذَلِكَ سِعْرٌ مَعْلُومٌ وَقَالَ الرَّجُلُ آخُذُ مِنْكَ بِسِعْرِ كُلِّ يَوْمٍ فَهَذَا لاَ يَحِلُّ لأَنَّهُ غَرَرٌ يَقِلُّ مَرَّةً وَيَكْثُرُ مَرَّةً وَلَمْ يَفْتَرِقَا عَلَى بَيْعٍ مَعْلُومٍ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ بَاعَ طَعَامًا جِزَافًا وَلَمْ يَسْتَثْنِ مِنْهُ شَيْئًا ثُمَّ بَدَا لَهُ أَنْ يَشْتَرِيَ مِنْهُ شَيْئًا فَإِنَّهُ لاَ يَصْلُحُ لَهُ أَنْ يَشْتَرِيَ مِنْهُ شَيْئًا إِلاَّ مَا كَانَ يَجُوزُ لَهُ أَنْ يَسْتَثْنِيَ مِنْهُ وَذَلِكَ الثُّلُثُ فَمَا دُونَهُ فَإِنْ زَادَ عَلَى الثُّلُثِ صَارَ ذَلِكَ إِلَى الْمُزَابَنَةِ وَإِلَى مَا يُكْرَهُ فَلاَ يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَشْتَرِيَ مِنْهُ شَيْئًا إِلاَّ مَا كَانَ يَجُوزُ لَهُ أَنْ يَسْتَثْنِيَ مِنْهُ وَلاَ يَجُوزُ لَهُ أَنْ يَسْتَثْنِيَ مِنْهُ إِلاَّ الثُّلُثَ فَمَا دُونَهُ وَهَذَا الأَمْرُ الَّذِي لاَ اخْتِلاَفَ فِيهِ عِنْدَنَا .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona ulaştığına göre; Muhammed b. Sîrîn: "Başağı beyazlaşmadıkça tahılı (başak içindeyken) satmayın" derdi. İmam Mâlik dedi ki: Bir kimse belli bir fiyattan belli bir vadeye kadar yiyecek satın alır, vade dolduğunda ise borçlu olan (satıcı), alacaklıya: "Yanımda yiyecek yok, bende olan alacağını bana vadeli olarak sat" derse; alacaklı olan kişi: "Bu doğru olmaz. Çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yiyeceğin tamamen teslim alınmadan satılmasını yasakladı" der. Bunun üzerine borçlu olan (satıcı) alacaklısına: "Öyleyse bana vadeli olarak yiyecek sat ki (onu alıp) sana borcumu ödeyeyim" derse; bu da doğru değildir. Çünkü bu durumda ona (sözde) yiyecek vermiş, sonra o yiyeceği (borcuna karşılık) kendisine geri iade etmiş olur. Böylece (alacaklının) verdiği altın, kendisinde olan alacağının bedeli olur ve verdiği yiyecek de aralarındaki işlemi helal kılmak için kullanılan bir araç (muhallel) haline gelir. Eğer böyle yaparlarsa bu, yiyeceğin teslim alınmadan satılması olur. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişinin diğerinden satın aldığı bir yiyecek alacağı olsa; borçlunun da üçüncü bir şahıstan benzer bir yiyecek alacağı bulunsa; borçlu alacaklısına: "Seni, bendeki yiyecek alacağına karşılık, benim alacaklı olduğum şu kişiye havale ediyorum" derse (hüküm şöyledir): Mâlik dedi ki: Eğer borçlunun (üçüncü şahıstaki) alacağı, satın alma yoluyla oluşmuş bir yiyecek ise ve alacaklısını bu satın alınmış (ama teslim alınmamış) yiyeceğe havale etmek istiyorsa bu doğru değildir. Çünkü bu, yiyeceğin teslim alınmadan satılması demektir. Ama eğer (üçüncü şahıstaki) yiyecek vadesi gelmiş bir ödünç (selef) ise, alacaklısını buna havale etmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bu satış değildir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yasağından dolayı yiyeceğin teslim alınmadan satılması helal değildir. Ancak ilim ehli; yiyecek ve diğer mallarda ortaklık (şirk), maliyetine devretme (tevliye) ve satışı iptal etme (ikale) konularında bir sakınca olmadığı üzerinde ittifak etmişlerdir. İmam Mâlik dedi ki: Bunun sebebi şudur: İlim ehli bu işlemleri iyilik ve yardımlaşma (ma'rûf) kapsamında değerlendirmiş, satış kapsamında görmemiştir. Bu, tıpkı bir adamın eksik (ağırlıkta/değerde) dirhemleri borç verip, karşılığında tam (vâzin) dirhemleri geri alması gibidir ki bunda bir fazlalık olsa bile helaldir ve caizdir. Ancak eksik dirhemleri tam dirhemlerle satın alsa bu helal olmazdı. Borç verirken geri ödemenin tam dirhemle olmasını şart koşsa, yine helal olmazdı (ancak borçlu kendiliğinden verirse caizdir). Mâlik dedi ki: Buna benzer bir durum da şudur: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem müzâbene satışını yasaklamış, ancak ariyye hurmalarının tahmini karşılıkla satılmasına ruhsat vermiştir. Bunların arasının ayrılmasının sebebi; müzâbenenin kâr ve ticaret amaçlı bir satış olması, ariyye satışının ise iyilik ve yardımlaşma amaçlı olması ve kâr amacı güdülmemesidir. İmam Mâlik dedi ki: Bir kimsenin; çeyrek, üçte bir veya küsuratlı bir dirhem karşılığında vadeli olarak yiyecek verilmesi şartıyla yiyecek satın alması doğru değildir. Ancak bir kimsenin küsuratlı bir dirhem karşılığında vadeli yiyecek satın alıp, (ödeme zamanı gelince) tam bir dirhem verip, dirhemin kalan kısmı karşılığında (başka) bir mal almasında sakınca yoktur. Çünkü borcu olan gümüş miktarını (tam dirhemden düşerek) vermiş, dirhemin geri kalanıyla da mal satın almıştır; bunda bir sakınca yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişinin başka birine bir dirhem verip (depozito gibi), sonra ondan çeyrek, üçte bir veya bilinen bir miktar karşılığında belirli bir malı (peyderpey) almasında bir sakınca yoktur. Ancak eğer ortada belirli bir fiyat yoksa ve adam: "Senden her günün piyasa fiyatına göre alırım" derse bu helal olmaz. Çünkü bu, bazen az bazen çok olabilen bir belirsizliktir (garar) ve belirli bir satış üzerinde anlaşmamışlardır. İmam Mâlik dedi ki: Kim bir yiyeceği götürü usulüyle (cizâf) satar ve ondan hiçbir şeyi istisna etmez (kendine ayırmaz), sonra (satıcı) o maldan bir kısmını (alıcıdan) satın almak isterse; istisna etmesi caiz olan miktar (üçte bir) dışında ondan bir şey satın alması doğru değildir. İstisna edebileceği miktar üçte bir ve daha azıdır. Eğer üçte birden fazlasını satın alırsa bu müzâbeneye ve mekruh olan duruma girer. Dolayısıyla, istisna etmesi caiz olan miktar dışında ondan bir şey satın alması doğru olmaz. İstisna edebileceği miktar da ancak üçte bir ve daha azıdır. Bize göre bu konuda ihtilaf yoktur.
1345. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، قَالَ لاَ حُكْرَةَ فِي سُوقِنَا لاَ يَعْمِدُ رِجَالٌ بِأَيْدِيهِمْ فُضُولٌ مِنْ أَذْهَابٍ إِلَى رِزْقٍ مِنْ رِزْقِ اللَّهِ نَزَلَ بِسَاحَتِنَا فَيَحْتَكِرُونَهُ عَلَيْنَا وَلَكِنْ أَيُّمَا جَالِبٍ جَلَبَ عَلَى عَمُودِ كَبِدِهِ فِي الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ فَذَلِكَ ضَيْفُ عُمَرَ فَلْيَبِعْ كَيْفَ شَاءَ اللَّهُ وَلْيُمْسِكْ كَيْفَ شَاءَ اللَّهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona ulaştığına göre Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir: "Çarşımızda karaborsacılık/stokçuluk (hukra) yoktur. Elleri altın dolu olan birtakım adamlar, Allah'ın rızkından avlumuza (çarşımıza) inen bir rızka yönelip, onu bizim aleyhimize stoklamasınlar. Ancak kışın ve yazın binbir zahmetle (ciğerinin direği üzerinde) mal getiren ithalatçı/tüccar (câlib), Ömer'in misafiridir. O malı Allah'ın dilediği gibi (istediği fiyata) satsın, dilediği gibi (istediği zaman satmak üzere) tutsun."
1346. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يُونُسَ بْنِ يُوسُفَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، مَرَّ بِحَاطِبِ بْنِ أَبِي بَلْتَعَةَ وَهُوَ يَبِيعُ زَبِيبًا لَهُ بِالسُّوقِ فَقَالَ لَهُ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ إِمَّا أَنْ تَزِيدَ فِي السِّعْرِ وَإِمَّا أَنْ تُرْفَعَ مِنْ سُوقِنَا .
Bana Mâlik, Yunus b. Yusuf'tan, o Saîd b. el-Müseyyeb'den naklettiğine göre; Ömer b. el-Hattâb, çarşıda kuru üzüm satan Hâtıb b. Ebî Beltea'ya uğradı. Ömer b. el-Hattâb ona: "Ya fiyatı artırırsın ya da çarşımızdan kaldırılırsın (gidersin)" dedi.
1347. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُثْمَانَ بْنَ عَفَّانَ، كَانَ يَنْهَى عَنِ الْحُكْرَةِ، .
Bana Mâlik'ten (anlattı), ona ulaştığına göre Osman b. Affan karaborsacılığı/stokçuluğu (hukra) yasaklardı.
1348. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ صَالِحِ بْنِ كَيْسَانَ، عَنْ حَسَنِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أَبِي طَالِبٍ، أَنَّ عَلِيَّ بْنَ أَبِي طَالِبٍ، بَاعَ جَمَلاً لَهُ يُدْعَى عُصَيْفِيرًا بِعِشْرِينَ بَعِيرًا إِلَى أَجَلٍ .
Bana Mâlik, Sâlih b. Keysân'dan, o Hasan b. Muhammed b. Ali b. Ebî Tâlib'den naklettiğine göre; Ali b. Ebî Tâlib, "Usayfîr" (serçecik) denilen devesini vadeli olarak yirmi deve karşılığında sattı.
1349. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، اشْتَرَى رَاحِلَةً بِأَرْبَعَةِ أَبْعِرَةٍ مَضْمُونَةٍ عَلَيْهِ يُوفِيهَا صَاحِبَهَا بِالرَّبَذَةِ .
Bana Mâlik, Nâfi'den naklettiğine göre; Abdullah b. Ömer, bir binek devesini (râhile), Rebeze'de teslim etmeyi garanti ettiği dört deve karşılığında satın aldı.
1350. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ سَأَلَ ابْنَ شِهَابٍ عَنْ بَيْعٍ الْحَيَوَانِ، اثْنَيْنِ بِوَاحِدٍ إِلَى أَجَلٍ فَقَالَ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنَّهُ لاَ بَأْسَ بِالْجَمَلِ بِالْجَمَلِ مِثْلِهِ وَزِيَادَةِ دَرَاهِمَ يَدًا بِيَدٍ وَلاَ بَأْسَ بِالْجَمَلِ بِالْجَمَلِ مِثْلِهِ وَزِيَادَةِ دَرَاهِمَ الْجَمَلُ بِالْجَمَلِ يَدًا بِيَدٍ وَالدَّرَاهِمُ إِلَى أَجَلٍ . قَالَ وَلاَ خَيْرَ فِي الْجَمَلِ بِالْجَمَلِ مِثْلِهِ وَزِيَادَةِ دَرَاهِمَ الدَّرَاهِمُ نَقْدًا وَالْجَمَلُ إِلَى أَجَلٍ وَإِنْ أَخَّرْتَ الْجَمَلَ وَالدَّرَاهِمَ لاَ خَيْرَ فِي ذَلِكَ أَيْضًا . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ بَأْسَ أَنْ يَبْتَاعَ الْبَعِيرَ النَّجِيبَ بِالْبَعِيرَيْنِ أَوْ بِالأَبْعِرَةِ مِنَ الْحَمُولَةِ مِنْ مَاشِيَةِ الإِبِلِ وَإِنْ كَانَتْ مِنْ نَعَمٍ وَاحِدَةٍ فَلاَ بَأْسَ أَنْ يُشْتَرَى مِنْهَا اثْنَانِ بِوَاحِدٍ إِلَى أَجَلٍ إِذَا اخْتَلَفَتْ فَبَانَ اخْتِلاَفُهَا وَإِنْ أَشْبَهَ بَعْضُهَا بَعْضًا وَاخْتَلَفَتْ أَجْنَاسُهَا أَوْ لَمْ تَخْتَلِفْ فَلاَ يُؤْخَذُ مِنْهَا اثْنَانِ بِوَاحِدٍ إِلَى أَجَلٍ . قَالَ مَالِكٌ وَتَفْسِيرُ مَا كُرِهَ مِنْ ذَلِكَ أَنْ يُؤْخَذَ الْبَعِيرُ بِالْبَعِيرَيْنِ لَيْسَ بَيْنَهُمَا تَفَاضُلٌ فِي نَجَابَةٍ وَلاَ رِحْلَةٍ فَإِذَا كَانَ هَذَا عَلَى مَا وَصَفْتُ لَكَ فَلاَ يُشْتَرَى مِنْهُ اثْنَانِ بِوَاحِدٍ إِلَى أَجَلٍ وَلاَ بَأْسَ أَنْ تَبِيعَ مَا اشْتَرَيْتَ مِنْهَا قَبْلَ أَنْ تَسْتَوْفِيَهُ مِنْ غَيْرِ الَّذِي اشْتَرَيْتَهُ مِنْهُ إِذَا انْتَقَدْتَ ثَمَنَهُ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ سَلَّفَ فِي شَىْءٍ مِنَ الْحَيَوَانِ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَوَصَفَهُ وَحَلاَّهُ وَنَقَدَ ثَمَنَهُ فَذَلِكَ جَائِزٌ وَهُوَ لاَزِمٌ لِلْبَائِعِ وَالْمُبْتَاعِ عَلَى مَا وَصَفَا وَحَلَّيَا وَلَمْ يَزَلْ ذَلِكَ مِنْ عَمَلِ النَّاسِ الْجَائِزِ بَيْنَهُمْ وَالَّذِي لَمْ يَزَلْ عَلَيْهِ أَهْلُ الْعِلْمِ بِبَلَدِنَا .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; o İbn Şihâb'a, hayvanların vadeli olarak ikiye bir (oranıyla) satılmasını sormuş, o da: "Bunda bir sakınca yoktur" demiştir. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Bir devenin, misli (benzeri) bir deve ve bir miktar dirhem (para) karşılığında elden ele (peşin) satılmasında bir sakınca yoktur. Bir devenin, misli bir deve ve bir miktar dirhem karşılığında; deve elden ele (peşin), dirhemler ise vadeli olmak üzere satılmasında da bir sakınca yoktur. Ancak bir devenin, misli bir deve ve bir miktar dirhem karşılığında; dirhemler peşin, deve ise vadeli olursa, bunda hayır yoktur (bu caiz değildir). Eğer hem deveyi hem de dirhemleri vadeli yaparsan, bunda da hayır yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Necîb (soylu/binek) bir devenin, yük taşıyan (hamûle) iki veya daha fazla deve karşılığında satın alınmasında bir sakınca yoktur. Bunlar aynı sürüden olsalar bile, aralarındaki (nitelik) farkı açıkça belliyse, vadeli olarak ikiye bir oranda satılmasında sakınca yoktur. Ancak birbirlerine benziyorlarsa, cinsleri farklı olsa da olmasa da, vadeli olarak ikiye bir oranda alınmazlar. Mâlik dedi ki: Bunun mekruh olmasının (sebebinin) açıklaması şudur: (Aralarında) soyluluk veya yük taşıma (gücü) bakımından bir üstünlük bulunmayan bir deve, iki deve karşılığında alınırsa (bu faiz olur). Eğer durum sana anlattığım gibiyse (nitelikleri aynıysa), vadeli olarak ikiye bir oranda satın alınmaz. Satın aldığın hayvanları (henüz) teslim almadan, (satın aldığın kişiden) başkasına satmanda -eğer parasını peşin ödemişsen- bir sakınca yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Kim bir hayvan için belli bir vadeye kadar peşin ödeme (selef) yapar, onu (niteliklerini) tarif eder ve bedelini peşin öderse bu caizdir. Bu satış, tarif ettikleri nitelikler üzerinden alıcı ve satıcı için bağlayıcıdır. İnsanların aralarında geçerli olan ve beldemizdeki ilim ehlinin üzerinde olduğu uygulama hep böyledir.
1351. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعِ حَبَلِ الْحَبَلَةِ . وَكَانَ بَيْعًا يَتَبَايَعُهُ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ كَانَ الرَّجُلُ يَبْتَاعُ الْجَزُورَ إِلَى أَنْ تُنْتَجَ النَّاقَةُ . ثُمَّ تُنْتَجَ الَّتِي فِي بَطْنِهَا .
Bana Mâlik, Nâfi'den, o Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem habelu'l-habele satışını yasakladı. Bu, cahiliye ehlinin yaptığı bir alışverişti. Adam, (gebe olan) devenin doğurmasına, sonra da karnındaki (yavrunun) doğurmasına kadar (vadeyle) kesimlik deve satın alırdı.
1352. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّهُ قَالَ لاَ رِبًا فِي الْحَيَوَانِ وَإِنَّمَا نُهِيَ مِنَ الْحَيَوَانِ عَنْ ثَلاَثَةٍ عَنِ الْمَضَامِينِ وَالْمَلاَقِيحِ وَحَبَلِ الْحَبَلَةِ . وَالْمَضَامِينُ بَيْعُ مَا فِي بُطُونِ إِنَاثِ الإِبِلِ وَالْمَلاَقِيحُ بَيْعُ مَا فِي ظُهُورِ الْجِمَالِ . قَالَ مَالِكٌ لاَ يَنْبَغِي أَنْ يَشْتَرِيَ أَحَدٌ شَيْئًا مِنَ الْحَيَوَانِ بِعَيْنِهِ إِذَا كَانَ غَائِبًا عَنْهُ وَإِنْ كَانَ قَدْ رَآهُ وَرَضِيَهُ عَلَى أَنْ يَنْقُدَ ثَمَنَهُ لاَ قَرِيبًا وَلاَ بَعِيدًا . قَالَ مَالِكٌ وَإِنَّمَا كُرِهَ ذَلِكَ لأَنَّ الْبَائِعَ يَنْتَفِعُ بِالثَّمَنِ وَلاَ يُدْرَى هَلْ تُوجَدُ تِلْكَ السِّلْعَةُ عَلَى مَا رَآهَا الْمُبْتَاعُ أَمْ لاَ فَلِذَلِكَ كُرِهَ ذَلِكَ وَلاَ بَأْسَ بِهِ إِذَا كَانَ مَضْمُونًا مَوْصُوفًا .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; İbn Şihâb, Saîd b. el-Müseyyeb'den şöyle dediğini nakletti: "Hayvan (alışverişin)de faiz yoktur. Hayvanlardan sadece üç (türlü satış) yasaklanmıştır: Mezâmîn, melâkîh ve habelu'l-habele." Mezâmîn: Dişi develerin karınlarında olan (cenin)lerin satışıdır. Melâkîh: Erkek develerin bellerinde olan (spermlerin) satışıdır. İmam Mâlik dedi ki: Bir kimsenin, kendisinin yanında bulunmayan (gaib) belirli bir hayvanı, -daha önce görüp beğenmiş olsa bile- parasını peşin ödeyerek satın alması, (teslim süresi) ister yakın ister uzak olsun, doğru değildir. İmam Mâlik dedi ki: Bunun mekruh görülmesinin sebebi şudur: Satıcı parayı (alır) ve ondan yararlanır; halbuki malın (hayvanın) alıcının gördüğü hal üzere durup durmadığı bilinmez. İşte bu belirsizlikten dolayı bu hoş görülmemiştir. Ancak (belirli bir hayvan değil de) nitelikleri tarif edilmiş ve (satıcının) zimmetinde garanti edilmiş (bir hayvan) olursa, bunda bir sakınca yoktur.
1353. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ
Bana Yahya, Mâlik'ten, o Zeyd b. Eslem'den, o da Saîd b. el-Müseyyeb'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem (hayvan karşılığında et satılmasını yasakladı).
1354. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ دَاوُدَ بْنِ الْحُصَيْنِ، أَنَّهُ سَمِعَ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ، يَقُولُ مِنْ مَيْسِرِ أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ بَيْعُ الْحَيَوَانِ بِاللَّحْمِ بِالشَّاةِ وَالشَّاتَيْنِ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Dâvûd b. Husayn, Saîd b. el-Müseyyeb'i şöyle derken işitmiştir: "Canlı hayvanın et karşılığında -bir veya iki koyun (eti) bile olsa- satılması, cahiliye ehlinin kumarındandır (meysir)."
1355. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ نُهِيَ عَنْ بَيْعِ الْحَيَوَانِ، بِاللَّحْمِ . قَالَ أَبُو الزِّنَادِ فَقُلْتُ لِسَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ أَرَأَيْتَ رَجُلاً اشْتَرَى شَارِفًا بِعَشَرَةِ شِيَاهٍ فَقَالَ سَعِيدٌ إِنْ كَانَ اشْتَرَاهَا لِيَنْحَرَهَا فَلاَ خَيْرَ فِي ذَلِكَ . قَالَ أَبُو الزِّنَادِ وَكُلُّ مَنْ أَدْرَكْتُ مِنَ النَّاسِ يَنْهَوْنَ عَنْ بَيْعِ الْحَيَوَانِ بِاللَّحْمِ . قَالَ أَبُو الزِّنَادِ وَكَانَ ذَلِكَ يُكْتَبُ فِي عُهُودِ الْعُمَّالِ فِي زَمَانِ أَبَانَ بْنِ عُثْمَانَ وَهِشَامِ بْنِ إِسْمَاعِيلَ يَنْهَوْنَ عَنْ ذَلِكَ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Ebu'z-Zinâd, Saîd b. el-Müseyyeb'in şöyle dediğini nakletti: "Canlı hayvanın et karşılığında satılması yasaklanmıştır." Ebu'z-Zinâd dedi ki: Saîd b. el-Müseyyeb'e, "Yaşlı bir deveyi (şârif), on koyun karşılığında satın alan bir adam hakkında ne dersin?" diye sordum. Saîd: "Eğer onu kesmek için satın aldıysa, bunda hayır yoktur (caiz değildir)" dedi. Ebu'z-Zinâd dedi ki: "İnsanlardan yetiştiğim (görüştüğüm) herkes, hayvanın et karşılığında satılmasını yasaklıyordu." Ebu'z-Zinâd (devamla) dedi ki: "Ebân b. Osman ve Hişâm b. İsmail zamanında valilerin ahidnamelerine (görev talimatlarına), bunu yasaklamaları yazılırdı."
1356. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ، عَنْ أَبِي مَسْعُودٍ الأَنْصَارِيِّ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ ثَمَنِ الْكَلْبِ وَمَهْرِ الْبَغِيِّ وَحُلْوَانِ الْكَاهِنِ . يَعْنِي بِمَهْرِ الْبَغِيِّ مَا تُعْطَاهُ الْمَرْأَةُ عَلَى الزِّنَا وَحُلْوَانُ الْكَاهِنِ رَشْوَتُهُ وَمَا يُعْطَى عَلَى أَنْ يَتَكَهَّنَ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; İbn Şihâb, Ebû Bekir b. Abdurrahman b. Hâris b. Hişâm'dan, o da Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, köpek bedelini (satış parasını), fahişenin mehrini (kazancını) ve kâhinin aldığı bahşişi (hulvân) yasakladı. (Ravi diyor ki): Fahişenin mehri, kadına zina karşılığında verilen şeydir. Kâhinin hulvânı ise, kehanette bulunması karşılığında ona verilen rüşvet (ücret)tir.
1357. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعٍ وَسَلَفٍ . قَالَ مَالِكٌ وَتَفْسِيرُ ذَلِكَ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ آخُذُ سِلْعَتَكَ بِكَذَا وَكَذَا عَلَى أَنْ تُسْلِفَنِي كَذَا وَكَذَا . فَإِنْ عَقَدَا بَيْعَهُمَا عَلَى هَذَا فَهُوَ غَيْرُ جَائِزٍ فَإِنْ تَرَكَ الَّذِي اشْتَرَطَ السَّلَفَ مَا اشْتَرَطَ مِنْهُ كَانَ ذَلِكَ الْبَيْعُ جَائِزًا . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ بَأْسَ أَنْ يُشْتَرَى الثَّوْبُ مِنَ الْكَتَّانِ أَوِ الشَّطَوِيِّ أَوِ الْقَصَبِيِّ بِالأَثْوَابِ مِنَ الإِتْرِيبِيِّ أَوِ الْقَسِّيِّ أَوِ الزِّيقَةِ أَوِ الثَّوْبِ الْهَرَوِيِّ أَوِ الْمَرْوِيِّ بِالْمَلاَحِفِ الْيَمَانِيَّةِ وَالشَّقَائِقِ وَمَا أَشْبَهَ ذَلِكَ الْوَاحِدُ بِالاِثْنَيْنِ أَوِ الثَّلاَثَةِ يَدًا بِيَدٍ أَوْ إِلَى أَجَلٍ وَإِنْ كَانَ مِنْ صِنْفٍ وَاحِدٍ فَإِنْ دَخَلَ ذَلِكَ نَسِيئَةٌ فَلاَ خَيْرَ فِيهِ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ يَصْلُحُ حَتَّى يَخْتَلِفَ فَيَبِينَ اخْتِلاَفُهُ فَإِذَا أَشْبَهَ بَعْضُ ذَلِكَ بَعْضًا وَإِنِ اخْتَلَفَتْ أَسْمَاؤُهُ فَلاَ يَأْخُذْ مِنْهُ اثْنَيْنِ بِوَاحِدٍ إِلَى أَجَلٍ وَذَلِكَ أَنْ يَأْخُذَ الثَّوْبَيْنِ مِنَ الْهَرَوِيِّ بِالثَّوْبِ مِنَ الْمَرْوِيِّ أَوِ الْقُوهِيِّ إِلَى أَجَلٍ أَوْ يَأْخُذَ الثَّوْبَيْنِ مِنَ الْفُرْقُبِيِّ بِالثَّوْبِ مِنَ الشَّطَوِيِّ فَإِذَا كَانَتْ هَذِهِ الأَجْنَاسُ عَلَى هَذِهِ الصِّفَةِ فَلاَ يُشْتَرَى مِنْهَا اثْنَانِ بِوَاحِدٍ إِلَى أَجَلٍ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ بَأْسَ أَنْ تَبِيعَ مَا اشْتَرَيْتَ مِنْهَا قَبْلَ أَنْ تَسْتَوْفِيَهُ مِنْ غَيْرِ صَاحِبِهِ الَّذِي اشْتَرَيْتَهُ مِنْهُ إِذَا انْتَقَدْتَ ثَمَنَهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine ulaştığına göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, satış ve selem (ödünç verme şartlı satış) işlemini yasaklamıştır. İmam Mâlik dedi ki: Bunun açıklaması şudur: Bir kişinin diğerine, "Bana şu kadar borç vermen şartıyla senin malını şu fiyata alıyorum" demesidir. Eğer satışlarını bu şart üzerine yaparlarsa bu caiz değildir. Şayet ödünç şartını koşan kişi bu şartından vazgeçerse, o satış caiz olur. İmam Mâlik dedi ki: Keten, Şata (Mısır'da bir yer) veya Kasab (ince keten) kumaşlarının; İtrib (bir yer), Kass (bir tür ipek karışımı), Zîka, Herevî veya Mervî kumaşları, Yemen çarşafları, Şakâik (kırmızı şeritli kumaşlar) ve benzeri kumaşlarla; biri iki veya üç karşılığında -peşin veya vadeli olarak- satılmasında bir sakınca yoktur. (Ancak) eğer bunlar aynı cinsten iseler ve vadeli (nesîe) olurlarsa, bunda hayır yoktur. İmam Mâlik dedi ki: (Bu tür kumaşların) aralarındaki fark açıkça belli olmadıkça (vadeli takas) doğru olmaz. İsimleri farklı olsa bile birbirlerine benziyorlarsa, bunlardan iki tanesi bir tanesi karşılığında vadeli olarak alınmaz. Mesela; iki Herevî kumaşın bir Mervî veya Kûhî kumaş karşılığında vadeli alınması; ya da iki Furkubî (Mısır kumaşı)nin bir Şata kumaşı karşılığında alınması (doğru değildir). Eğer bu cinsler nitelik bakımından (birbirine) benziyorsa, bunlardan iki tanesi bir tanesi karşılığında vadeli olarak satın alınmaz. İmam Mâlik dedi ki: (Kumaş vb. ölçülüp tartılmayan mallardan) satın aldığın şeyleri, (henüz) teslim almadan (kabzetmeden) önce, satın aldığın kişi dışındaki bir başkasına satmanda -eğer parasını peşin ödemişsen- bir sakınca yoktur.
1358. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنِ الْقَاسِمِ بْنِ مُحَمَّدٍ، أَنَّهُ قَالَ سَمِعْتُ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عَبَّاسٍ، وَرَجُلٌ، يَسْأَلُهُ عَنْ رَجُلٍ، سَلَّفَ فِي سَبَائِبَ فَأَرَادَ بَيْعَهَا قَبْلَ أَنْ يَقْبِضَهَا فَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ تِلْكَ الْوَرِقُ بِالْوَرِقِ . وَكَرِهَ ذَلِكَ . قَالَ مَالِكٌ وَذَلِكَ فِيمَا نُرَى وَاللَّهُ أَعْلَمُ أَنَّهُ أَرَادَ أَنْ يَبِيعَهَا مِنْ صَاحِبِهَا الَّذِي اشْتَرَاهَا مِنْهُ بِأَكْثَرَ مِنَ الثَّمَنِ الَّذِي ابْتَاعَهَا بِهِ وَلَوْ أَنَّهُ بَاعَهَا مِنْ غَيْرِ الَّذِي اشْتَرَاهَا مِنْهُ لَمْ يَكُنْ بِذَلِكَ بَأْسٌ . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا فِيمَنْ سَلَّفَ فِي رَقِيقٍ أَوْ مَاشِيَةٍ أَوْ عُرُوضٍ فَإِذَا كَانَ كُلُّ شَىْءٍ مِنْ ذَلِكَ مَوْصُوفًا فَسَلَّفَ فِيهِ إِلَى أَجَلٍ فَحَلَّ الأَجَلُ فَإِنَّ الْمُشْتَرِيَ لاَ يَبِيعُ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ مِنَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْهُ بِأَكْثَرَ مِنَ الثَّمَنِ الَّذِي سَلَّفَهُ فِيهِ قَبْلَ أَنْ يَقْبِضَ مَا سَلَّفَهُ فِيهِ وَذَلِكَ أَنَّهُ إِذَا فَعَلَهُ فَهُوَ الرِّبَا صَارَ الْمُشْتَرِي إِنْ أَعْطَى الَّذِي بَاعَهُ دَنَانِيرَ أَوْ دَرَاهِمَ فَانْتَفَعَ بِهَا فَلَمَّا حَلَّتْ عَلَيْهِ السِّلْعَةُ وَلَمْ يَقْبِضْهَا الْمُشْتَرِي بَاعَهَا مِنْ صَاحِبِهَا بِأَكْثَرَ مِمَّا سَلَّفَهُ فِيهَا فَصَارَ أَنْ رَدَّ إِلَيْهِ مَا سَلَّفَهُ وَزَادَهُ مِنْ عِنْدِهِ . قَالَ مَالِكٌ مَنْ سَلَّفَ ذَهَبًا أَوْ وَرِقًا فِي حَيَوَانٍ أَوْ عُرُوضٍ إِذَا كَانَ مَوْصُوفًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ حَلَّ الأَجَلُ فَإِنَّهُ لاَ بَأْسَ أَنْ يَبِيعَ الْمُشْتَرِي تِلْكَ السِّلْعَةَ مِنَ الْبَائِعِ قَبْلَ أَنْ يَحِلَّ الأَجَلُ أَوْ بَعْدَ مَا يَحِلُّ بِعَرْضٍ مِنَ الْعُرُوضِ يُعَجِّلُهُ وَلاَ يُؤَخِّرُهُ بَالِغًا مَا بَلَغَ ذَلِكَ الْعَرْضُ إِلاَّ الطَّعَامَ فَإِنَّهُ لاَ يَحِلُّ أَنْ يَبِيعَهُ حَتَّى يَقْبِضَهُ وَلِلْمُشْتَرِي أَنْ يَبِيعَ تِلْكَ السِّلْعَةَ مِنْ غَيْرِ صَاحِبِهِ الَّذِي ابْتَاعَهَا مِنْهُ بِذَهَبٍ أَوْ وَرِقٍ أَوْ عَرْضٍ مِنَ الْعُرُوضِ يَقْبِضُ ذَلِكَ وَلاَ يُؤَخِّرُهُ لأَنَّهُ إِذَا أَخَّرَ ذَلِكَ قَبُحَ وَدَخَلَهُ مَا يُكْرَهُ مِنَ الْكَالِئِ بِالْكَالِئِ وَالْكَالِئُ بِالْكَالِئِ أَنْ يَبِيعَ الرَّجُلُ دَيْنًا لَهُ عَلَى رَجُلٍ بِدَيْنٍ عَلَى رَجُلٍ آخَرَ . قَالَ مَالِكٌ وَمَنْ سَلَّفَ فِي سِلْعَةٍ إِلَى أَجَلٍ وَتِلْكَ السِّلْعَةُ مِمَّا لاَ يُؤْكَلُ وَلاَ يُشْرَبُ فَإِنَّ الْمُشْتَرِيَ يَبِيعُهَا مِمَّنْ شَاءَ بِنَقْدٍ أَوْ عَرْضٍ قَبْلَ أَنْ يَسْتَوْفِيَهَا مِنْ غَيْرِ صَاحِبِهَا الَّذِي اشْتَرَاهَا مِنْهُ وَلاَ يَنْبَغِي لَهُ أَنْ يَبِيعَهَا مِنَ الَّذِي ابْتَاعَهَا مِنْهُ إِلاَّ بِعَرْضٍ يَقْبِضُهُ وَلاَ يُؤَخِّرُهُ . قَالَ مَالِكٌ وَإِنْ كَانَتِ السِّلْعَةُ لَمْ تَحِلَّ فَلاَ بَأْسَ بِأَنْ يَبِيعَهَا مِنْ صَاحِبِهَا بِعَرْضٍ مُخَالِفٍ لَهَا بَيِّنٍ خِلاَفُهُ يَقْبِضُهُ وَلاَ يُؤَخِّرُهُ . قَالَ مَالِكٌ فِيمَنْ سَلَّفَ دَنَانِيرَ أَوْ دَرَاهِمَ فِي أَرْبَعَةِ أَثْوَابٍ مَوْصُوفَةٍ إِلَى أَجَلٍ فَلَمَّا حَلَّ الأَجَلُ تَقَاضَى صَاحِبَهَا فَلَمْ يَجِدْهَا عِنْدَهُ وَوَجَدَ عِنْدَهُ ثِيَابًا دُونَهَا مِنْ صِنْفِهَا فَقَالَ لَهُ الَّذِي عَلَيْهِ الأَثْوَابُ أُعْطِيكَ بِهَا ثَمَانِيَةَ أَثْوَابٍ مِنْ ثِيَابِي هَذِهِ . إِنَّهُ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ إِذَا أَخَذَ تِلْكَ الأَثْوَابَ الَّتِي يُعْطِيهِ قَبْلَ أَنْ يَفْتَرِقَا فَإِنْ دَخَلَ ذَلِكَ الأَجَلُ فَإِنَّهُ لاَ يَصْلُحُ وَإِنْ كَانَ ذَلِكَ قَبْلَ مَحِلِّ الأَجَلِ فَإِنَّهُ لاَ يَصْلُحُ أَيْضًا إِلاَّ أَنْ يَبِيعَهُ ثِيَابًا لَيْسَتْ مِنْ صِنْفِ الثِّيَابِ الَّتِي سَلَّفَهُ فِيهَا .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Yahya b. Saîd, Kâsım b. Muhammed'in şöyle dediğini duymuştur: Abdullah b. Abbas'ın yanında bir adam vardı. Adama; sebâib (keten kumaşlar) için peşin ödeme (selef) yaptığını, ancak (henüz) teslim almadan onu satmak istediğini (sordu). İbn Abbas: "Bu, gümüş karşılığında gümüştür (para karşılığı para satmaktır)" dedi ve bunu hoş görmedi. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre bunun (mekruh olmasının) sebebi -Allahu a'lem- şudur: O kişi, malı satın aldığı (asıl) sahibine, satın aldığı fiyattan daha yüksek bir fiyata satmak istemiştir. Eğer onu, satın aldığı kişiden başkasına satsaydı, bunda bir sakınca olmazdı. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Köle, hayvan veya ticari eşya (urûz) konusunda, nitelikleri tarif edilerek belli bir vade ile selef (peşin ödemeli sipariş) yapan kimse; vade dolduğunda, sipariş ettiği malı teslim almadan önce, onu satın aldığı kişiye, ödediği fiyattan daha fazlasına satamaz. Çünkü bunu yaparsa bu faiz olur. (Sanki) alıcı, satıcıya dinarlar veya dirhemler vermiş, satıcı da bunları kullanmış; malın teslim zamanı gelince de alıcı malı teslim almadan sahibine (satıcıya) daha yüksek bir fiyata geri satmış olur. Böylece (sonuçta) verdiğini geri almış ve üzerine de (kendi) tarafından bir fazlalık eklemiş (faiz almış) olur. İmam Mâlik dedi ki: Hayvan veya ticari eşyadan nitelikleri belirlenmiş bir mal için belli bir vadeyle altın veya gümüş selef veren kimsenin; vade dolduğunda veya dolmadan önce, o malı satıcıya -peşin olmak ve ertelememek şartıyla- başka bir ticari eşya karşılığında satmasında bir sakınca yoktur. (Bedel) ne miktarda olursa olsun (fark etmez). Ancak (selef konusu) yiyecek ise, onu teslim almadan satmak helal olmaz. Alıcının, o malı (henüz teslim almadan) satın aldığı kişi dışındaki bir başkasına altın, gümüş veya ticari eşya karşılığında satması caizdir; ancak bedelini (o anda) teslim alması gerekir, erteleyemez. Çünkü ertelerse bu çirkin görülür ve yasaklanan "borç karşılığında borç satışı" (el-kâli bi'l-kâli) kapsamına girer. El-kâli bi'l-kâli; kişinin, birindeki alacağını, başkasındaki bir alacak karşılığında satmasıdır. İmam Mâlik dedi ki: Yenilip içilmeyen bir malda vadeli olarak selef yapan kimse; bu malı, satın aldığı kişi dışındaki dilediği birine, -malın asıl sahibinden teslim almadan önce- peşin para veya eşya karşılığında satabilir. Ancak satın aldığı kişiye (geri) satacaksa, bunu sadece peşin teslim alacağı bir eşya karşılığında yapabilir, erteleyemez. İmam Mâlik dedi ki: Eğer malın vadesi henüz gelmemişse; onu sahibine (satıcıya), cinsinden tamamen farklı ve farkı açıkça belli olan bir eşya karşılığında -peşin teslim almak ve ertelememek şartıyla- satmasında bir sakınca yoktur. İmam Mâlik, nitelikleri belirtilmiş dört elbise için vadeli olarak dinar veya dirhem selef verip, vade dolduğunda satıcıdan malını isteyen, ancak satıcının yanında o (kalitede) mal bulamayıp, aynı cinsten daha düşük kalitede elbiseler bulan ve satıcının kendisine: "Sana (alacağın olan) o elbiseler yerine şu elbiselerimden sekiz tane vereyim" dediği kişi hakkında şöyle dedi: Ayrılmadan önce o elbiseleri teslim alırsa bunda bir sakınca yoktur. Ancak araya vade girerse bu doğru olmaz. Vade dolmadan önce (böyle bir takas) yapılırsa, bu da doğru olmaz; meğer ki selef verdiği (sipariş ettiği) elbiselerin cinsinden olmayan başka elbiseler karşılığında satmış olsun (o zaman caizdir).
1359. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ . أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعَتَيْنِ فِي بَيْعَةٍ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine ulaştığına göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, "bir satış içinde iki satış" yapmayı (bey'ateyn fî bey'a) yasaklamıştır.
1360. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ رَجُلاً، قَالَ لِرَجُلٍ ابْتَعْ لِي هَذَا الْبَعِيرَ بِنَقْدٍ حَتَّى أَبْتَاعَهُ مِنْكَ إِلَى أَجَلٍ فَسُئِلَ عَنْ ذَلِكَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ فَكَرِهَهُ وَنَهَى عَنْهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine ulaştığına göre, bir adam başka bir adama: "Şu deveyi benim için peşin parayla satın al, ben de (daha sonra) onu senden vadeli olarak satın alayım" dedi. Abdullah b. Ömer'e bu durum sorulunca, bunu mekruh gördü ve yasakladı.
1361. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ الْقَاسِمَ بْنَ مُحَمَّدٍ، سُئِلَ عَنْ رَجُلٍ، اشْتَرَى سِلْعَةً بِعَشَرَةِ دَنَانِيرَ نَقْدًا أَوْ بِخَمْسَةَ عَشَرَ دِينَارًا إِلَى أَجَلٍ فَكَرِهَ ذَلِكَ وَنَهَى عَنْهُ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ ابْتَاعَ سِلْعَةً مِنْ رَجُلٍ بِعَشَرَةِ دَنَانِيرَ نَقْدًا أَوْ بِخَمْسَةَ عَشَرَ دِينَارًا إِلَى أَجَلٍ قَدْ وَجَبَتْ لِلْمُشْتَرِي بِأَحَدِ الثَّمَنَيْنِ إِنَّهُ لاَ يَنْبَغِي ذَلِكَ لأَنَّهُ إِنْ أَخَّرَ الْعَشَرَةَ كَانَتْ خَمْسَةَ عَشَرَ إِلَى أَجَلٍ وَإِنْ نَقَدَ الْعَشَرَةَ كَانَ إِنَّمَا اشْتَرَى بِهَا الْخَمْسَةَ عَشَرَ الَّتِي إِلَى أَجَلٍ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ اشْتَرَى مِنْ رَجُلٍ سِلْعَةً بِدِينَارٍ نَقْدًا أَوْ بِشَاةٍ مَوْصُوفَةٍ إِلَى أَجَلٍ قَدْ وَجَبَ عَلَيْهِ بِأَحَدِ الثَّمَنَيْنِ إِنَّ ذَلِكَ مَكْرُوهٌ لاَ يَنْبَغِي لأَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَدْ نَهَى عَنْ بَيْعَتَيْنِ فِي بَيْعَةٍ وَهَذَا مِنْ بَيْعَتَيْنِ فِي بَيْعَةٍ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ قَالَ لِرَجُلٍ أَشْتَرِي مِنْكَ هَذِهِ الْعَجْوَةَ خَمْسَةَ عَشَرَ صَاعًا أَوِ الصَّيْحَانِيَّ عَشَرَةَ أَصْوُعٍ أَوِ الْحِنْطَةَ الْمَحْمُولَةَ خَمْسَةَ عَشَرَ صَاعًا أَوِ الشَّامِيَّةَ عَشَرَةَ أَصْوُعٍ بِدِينَارٍ قَدْ وَجَبَتْ لِي إِحْدَاهُمَا إِنَّ ذَلِكَ مَكْرُوهٌ لاَ يَحِلُّ وَذَلِكَ أَنَّهُ قَدْ أَوْجَبَ لَهُ عَشَرَةَ أَصْوُعٍ صَيْحَانِيًّا فَهُوَ يَدَعُهَا وَيَأْخُذُ خَمْسَةَ عَشَرَ صَاعًا مِنَ الْعَجْوَةِ أَوْ تَجِبُ عَلَيْهِ خَمْسَةَ عَشَرَ صَاعًا مِنَ الْحِنْطَةِ الْمَحْمُولَةِ فَيَدَعُهَا وَيَأْخُذُ عَشَرَةَ أَصْوُعٍ مِنَ الشَّامِيَّةِ فَهَذَا أَيْضًا مَكْرُوهٌ لاَ يَحِلُّ وَهُوَ أَيْضًا يُشْبِهُ مَا نُهِيَ عَنْهُ مِنْ بَيْعَتَيْنِ فِي بَيْعَةٍ وَهُوَ أَيْضًا مِمَّا نُهِيَ عَنْهُ أَنْ يُبَاعَ مِنْ صِنْفٍ وَاحِدٍ مِنَ الطَّعَامِ اثْنَانِ بِوَاحِدٍ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Kâsım b. Muhammed'e, "Bir malı peşin on dinara veya vadeli on beş dinara (seçenekli olarak) satın alan" bir adamın durumu soruldu. Kâsım bunu mekruh gördü ve yasakladı. İmam Mâlik dedi ki: Bir malı peşin on dinara veya vadeli on beş dinara, iki fiyattan biri üzerinde kesinleşmek üzere satın alan kimse hakkında (şöyle düşünüyorum): Bu doğru değildir. Çünkü eğer on (dinarı ödemeyi) geciktirirse, (peşin olan) on, vadeli on beş olmuş olur (faiz). Eğer onu peşin öderse, vadeli on beş dinarı (peşin) on dinara satın almış gibi olur. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişinin diğerinden bir malı, "peşin bir dinar" veya "vadeli (nitelikleri) tarif edilmiş bir koyun" karşılığında; iki fiyattan birinin kesinleşmesi şartıyla satın alması mekruhtur ve doğru değildir. Çünkü Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem "bir satış içinde iki satış" yapmayı yasaklamıştır. Bu da "bir satış içinde iki satış" türündendir. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişinin diğerine: "Senden şu Acve hurmasından on beş sâ' veya Sayhânî hurmasından on sâ' yahut (tahıldan) Mahmûle buğdayından on beş sâ' veya Şâmiye buğdayından on sâ'; (bu seçeneklerden) biri benim için kesinleşmek üzere bir dinara satın alıyorum" demesi de mekruhtur, helal değildir. Çünkü o, on sâ' Sayhânî hurmasını alması gerekirken (vazgeçip) onu bırakır ve on beş sâ' Acve hurmasını alır; yahut on beş sâ' Mahmûle buğdayı alması gerekirken onu bırakıp on sâ' Şâmiye buğdayını alır. Bu da mekruhtur, helal değildir. Bu da yasaklanan "bir satış içinde iki satış" gibidir. Ayrıca bu, aynı cinsten yiyecek maddelerinin (miktar farkıyla) ikiye bir oranında satılması yasağına da girer.
1362. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي حَازِمِ بْنِ دِينَارٍ، عَنْ سَعِيدِ بْنِ الْمُسَيَّبِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنْ بَيْعِ الْغَرَرِ . قَالَ مَالِكٌ وَمِنَ الْغَرَرِ وَالْمُخَاطَرَةِ أَنْ يَعْمِدَ الرَّجُلُ قَدْ ضَلَّتْ دَابَّتُهُ أَوْ أَبَقَ غُلاَمُهُ وَثَمَنُ الشَّىْءِ مِنْ ذَلِكَ خَمْسُونَ دِينَارًا فَيَقُولُ رَجُلٌ أَنَا آخُذُهُ مِنْكَ بِعِشْرِينَ دِينَارًا . فَإِنْ وَجَدَهُ الْمُبْتَاعُ ذَهَبَ مِنَ الْبَائِعِ ثَلاَثُونَ دِينَارًا وَإِنْ لَمْ يَجِدْهُ ذَهَبَ الْبَائِعُ مِنَ الْمُبْتَاعِ بِعِشْرِينَ دِينَارًا . قَالَ مَالِكٌ وَفِي ذَلِكَ عَيْبٌ آخَرُ إِنَّ تِلْكَ الضَّالَّةَ إِنْ وُجِدَتْ لَمْ يُدْرَ أَزَادَتْ أَمْ نَقَصَتْ أَمْ مَا حَدَثَ بِهَا مِنَ الْعُيُوبِ فَهَذَا أَعْظَمُ الْمُخَاطَرَةِ . قَالَ مَالِكٌ وَالأَمْرُ عِنْدَنَا أَنَّ مِنَ الْمُخَاطَرَةِ وَالْغَرَرِ اشْتِرَاءَ مَا فِي بُطُونِ الإِنَاثِ مِنَ النِّسَاءِ وَالدَّوَابِّ لأَنَّهُ لاَ يُدْرَى أَيَخْرُجُ أَمْ لاَ يَخْرُجُ فَإِنْ خَرَجَ لَمْ يُدْرَ أَيَكُونُ حَسَنًا أَمْ قَبِيحًا أَمْ تَامًّا أَمْ نَاقِصًا أَمْ ذَكَرًا أَمْ أُنْثَى وَذَلِكَ كُلُّهُ يَتَفَاضَلُ إِنْ كَانَ عَلَى كَذَا فَقِيمَتُهُ كَذَا وَإِنْ كَانَ عَلَى كَذَا فَقِيمَتُهُ كَذَا . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ يَنْبَغِي بَيْعُ الإِنَاثِ وَاسْتِثْنَاءُ مَا فِي بُطُونِهَا وَذَلِكَ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ ثَمَنُ شَاتِي الْغَزِيرَةِ ثَلاَثَةُ دَنَانِيرَ فَهِيَ لَكَ بِدِينَارَيْنِ وَلِي مَا فِي بَطْنِهَا . فَهَذَا مَكْرُوهٌ لأَنَّهُ غَرَرٌ وَمُخَاطَرَةٌ . قَالَ مَالِكٌ وَلاَ يَحِلُّ بَيْعُ الزَّيْتُونِ بِالزَّيْتِ وَلاَ الْجُلْجُلاَنِ بِدُهْنِ الْجُلْجُلاَنِ وَلاَ الزُّبْدِ بِالسَّمْنِ لأَنَّ الْمُزَابَنَةَ تَدْخُلُهُ وَلأَنَّ الَّذِي يَشْتَرِي الْحَبَّ وَمَا أَشْبَهَهُ بِشَىْءٍ مُسَمًّى مِمَّا يَخْرُجُ مِنْهُ لاَ يَدْرِي أَيَخْرُجُ مِنْهُ أَقَلُّ مِنْ ذَلِكَ أَوْ أَكْثَرُ فَهَذَا غَرَرٌ وَمُخَاطَرَةٌ . قَالَ مَالِكٌ وَمِنْ ذَلِكَ أَيْضًا اشْتِرَاءُ حَبِّ الْبَانِ بِالسَّلِيخَةِ فَذَلِكَ غَرَرٌ لأَنَّ الَّذِي يَخْرُجُ مِنْ حَبِّ الْبَانِ هُوَ السَّلِيخَةُ وَلاَ بَأْسَ بِحَبِّ الْبَانِ بِالْبَانِ الْمُطَيَّبِ لأَنَّ الْبَانَ الْمُطَيَّبَ قَدْ طُيِّبَ وَنُشَّ وَتَحَوَّلَ عَنْ حَالِ السَّلِيخَةِ . قَالَ مَالِكٌ فِي رَجُلٍ بَاعَ سِلْعَةً مِنْ رَجُلٍ عَلَى أَنَّهُ لاَ نُقْصَانَ عَلَى الْمُبْتَاعِ إِنَّ ذَلِكَ بَيْعٌ غَيْرُ جَائِزٍ وَهُوَ مِنَ الْمُخَاطَرَةِ وَتَفْسِيرُ ذَلِكَ أَنَّهُ كَأَنَّهُ اسْتَأْجَرَهُ بِرِبْحٍ إِنْ كَانَ فِي تِلْكَ السِّلْعَةِ وَإِنْ بَاعَ بِرَأْسِ الْمَالِ أَوْ بِنُقْصَانٍ فَلاَ شَىْءَ لَهُ وَذَهَبَ عَنَاؤُهُ بَاطِلاً فَهَذَا لاَ يَصْلُحُ وَلِلْمُبْتَاعِ فِي هَذَا أُجْرَةٌ بِمِقْدَارِ مَا عَالَجَ مِنْ ذَلِكَ وَمَا كَانَ فِي تِلْكَ السِّلْعَةِ مِنْ نُقْصَانٍ أَوْ رِبْحٍ فَهُوَ لِلْبَائِعِ وَعَلَيْهِ وَإِنَّمَا يَكُونُ ذَلِكَ إِذَا فَاتَتِ السِّلْعَةُ وَبِيعَتْ . فَإِنْ لَمْ تَفُتْ فُسِخَ الْبَيْعُ بَيْنَهُمَا . قَالَ مَالِكٌ فَأَمَّا أَنْ يَبِيعَ رَجُلٌ مِنْ رَجُلٍ سِلْعَةً يَبُتُّ بَيْعَهَا ثُمَّ يَنْدَمُ الْمُشْتَرِي فَيَقُولُ لِلْبَائِعِ ضَعْ عَنِّي فَيَأْبَى الْبَائِعُ وَيَقُولُ بِعْ فَلاَ نُقْصَانَ عَلَيْكَ . فَهَذَا لاَ بَأْسَ بِهِ لأَنَّهُ لَيْسَ مِنَ الْمُخَاطَرَةِ وَإِنَّمَا هُوَ شَىْءٌ وَضَعَهُ لَهُ وَلَيْسَ عَلَى ذَلِكَ عَقَدَا بَيْعَهُمَا وَذَلِكَ الَّذِي عَلَيْهِ الأَمْرُ عِنْدَنَا .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Ebû Hâzim b. Dînâr, Saîd b. el-Müseyyeb'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ğarar (belirsizlik/risk içeren) satışını yasaklamıştır. İmam Mâlik dedi ki: Ğarar ve kumar (muhâtara) türünden olan satışlara örnek şudur: Bir kişinin hayvanı kaybolmuş veya kölesi kaçmıştır. Bunun değeri (normalde) elli dinardır. Başka biri ona: "Ben onu (kaçan köleyi/hayvanı riski bana ait olmak üzere) senden yirmi dinara satın alıyorum" der. Eğer alıcı onu bulursa, satıcının otuz dinarı gitmiş (alıcı 30 dinar kâr etmiş) olur. Eğer bulamazsa, satıcı alıcının yirmi dinarını (karşılıksız) almış olur. İmam Mâlik dedi ki: Bunda bir başka kusur daha vardır: O kayıp hayvan bulunsa bile, (kıymeti) artmış mı, azalmış mı veya onda yeni kusurlar oluşmuş mu bilinmez. Bu, kumarın en büyüğüdür. İmam Mâlik dedi ki: Bize göre kadınların (cariyelerin) veya hayvanların karınlarındaki yavruların satılması da kumar ve ğarar kapsamındadır. Çünkü (yavrunun) çıkıp çıkmayacağı bilinmez. Çıksa bile; güzel mi çirkin mi, tam mı eksik mi, erkek mi dişi mi olacağı bilinmez. Bütün bunlar fiyatı değiştirir; şöyle olursa kıymeti şu kadar, böyle olursa bu kadar olur. İmam Mâlik dedi ki: Dişi hayvanları satıp, karınlarındaki yavruları istisna etmek (satış dışı tutmak) da doğru değildir. Mesela bir kişinin diğerine: "Benim şu sütlü koyunumun değeri (normalde) üç dinardır. (Karnındakini bana vermen şartıyla) onu sana iki dinara veriyorum, karnındaki benim olsun" demesi böyledir. Bu mekruhtur, çünkü bu bir ğarar ve kumardır. İmam Mâlik dedi ki: Zeytinin zeytinyağı karşılığında, susamın susam yağı karşılığında, tereyağının sade yağ karşılığında satılması helal değildir. Çünkü buna Müzâbene girer. Ayrıca taneyi ve benzeri şeyleri, ondan çıkacak olan (yağ vb.) belli bir miktar karşılığında satan kimse; ondan (o miktardan) daha az mı yoksa daha çok mu çıkacağını bilemez. Bu bir ğarar ve kumardır. İmam Mâlik dedi ki: Bân (ağacı) tohumunun Selîha (ondan çıkarılan yağ/öz) karşılığında satılması da böyledir; bu ğarardır. Çünkü Bân tohumundan çıkan şey Selîha'dır. Ancak Bân tohumunun (işlenmiş) kokulu Bân yağı ile satılmasında bir sakınca yoktur. Çünkü kokulu Bân yağı işlenmiş, pişirilmiş ve (ham) Selîha halinden çıkmıştır. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişi diğerine bir malı, "alıcının zarara uğramaması" şartıyla satarsa, bu satış caiz değildir ve kumar niteliğindedir. Bunun açıklaması şöyledir: (Satıcı), alıcıyı sanki malda kâr olursa kârı paylaşmak üzere kiralamış gibidir. Eğer alıcı malı ana parasına veya zararına satarsa, (emeği karşılığında) hiçbir şey alamaz ve emeği boşa gider. Bu doğru değildir. Bu durumda alıcıya, yaptığı iş kadar (piyasa rayici üzerinden) bir ücret verilir. Maldaki eksilme (zarar) veya kâr ise satıcıya aittir. Bu hüküm, malın elden çıkması (satılması) durumundadır. Eğer mal duruyorsa, satış feshedilir. İmam Mâlik dedi ki: Ancak bir kişi bir malı kesin olarak satar, sonra alıcı pişman olup satıcıya "Fiyatı indir (veya satışı boz)" der, satıcı da kabul etmeyip: "(Git) sat, (eğer zarar edersen) zararın bana ait olsun" derse; bunda bir sakınca yoktur. Çünkü bu bir kumar (şartlı satış) değil, satıcının alıcıya (sonradan) yaptığı bir iyiliktir (vaz'). Satış akdi bu şart üzerine kurulmamıştır. Bize göre hüküm böyledir.
1363. Hadis
حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ يَحْيَى بْنِ حَبَّانَ، وَعَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنِ الْمُلاَمَسَةِ وَالْمُنَابَذَةِ .
Bana Yahya, Mâlik'ten, o Muhammed b. Yahya b. Habbân'dan ve Ebu'z-Zinâd'dan, o A'rec'den, o da Ebû Hureyre'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Mülâmese ve Münâbeze (yoluyla alışverişi) yasaklamıştır.
1364. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " الْمُتَبَايِعَانِ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا بِالْخِيَارِ عَلَى صَاحِبِهِ مَا لَمْ يَتَفَرَّقَا إِلاَّ بَيْعَ الْخِيَارِ " .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Nâfi', Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Alışveriş yapan iki taraf, birbirlerinden ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler (satışı bozabilirler). Ancak (baştan) muhayyerlik şartı ile yapılan satış müstesnadır."
1365. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ، كَانَ يُحَدِّثُ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " أَيُّمَا بَيِّعَيْنِ تَبَايَعَا فَالْقَوْلُ مَا قَالَ الْبَائِعُ أَوْ يَتَرَادَّانِ " .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine ulaştığına göre Abdullah b. Mes'ûd, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu anlatırdı: "Alışveriş yapan iki kişi (fiyatta veya şartlarda) anlaşmazlığa düşerlerse; satıcının sözü geçerli olur veya (satışı) karşılıklı feshederler."
1366. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنْ بُسْرِ بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ عُبَيْدٍ أَبِي صَالِحٍ، مَوْلَى السَّفَّاحِ أَنَّهُ قَالَ بِعْتُ بَزًّا لِي مِنْ أَهْلِ دَارِ نَخْلَةَ إِلَى أَجَلٍ ثُمَّ أَرَدْتُ الْخُرُوجَ إِلَى الْكُوفَةِ فَعَرَضُوا عَلَىَّ أَنْ أَضَعَ عَنْهُمْ بَعْضَ الثَّمَنِ وَيَنْقُدُونِي فَسَأَلْتُ عَنْ ذَلِكَ زَيْدَ بْنَ ثَابِتٍ فَقَالَ لاَ آمُرُكَ أَنْ تَأْكُلَ هَذَا وَلاَ تُوكِلَهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Ebu'z-Zinâd, Büsr b. Saîd'den, o da Seffâh'ın azatlısı Ubeyd Ebû Sâlih'ten naklettiğine göre; (Ubeyd) şöyle demiştir: "Ben, Nahle (halkından) birilerine vadeli olarak kumaş (bezz) sattım. Sonra Kûfe'ye gitmek istedim. (Borçlularım) bana: '(Borcumuzun) bir kısmını bizden düş (indirim yap), sana (kalanını) peşin ödeyelim' teklifinde bulundular. Bunu Zeyd b. Sâbit'e sordum. O da: 'Bunu yemeni de, başkasına yedirmeni de sana tavsiye etmem (bunu onaylamam)' dedi."
1367. Hadis
وَحَدَّثَنِي عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عُثْمَانَ بْنِ حَفْصِ بْنِ خَلْدَةَ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ سَالِمِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّهُ سُئِلَ عَنِ الرَّجُلِ، يَكُونُ لَهُ الدَّيْنُ عَلَى الرَّجُلِ إِلَى أَجَلٍ فَيَضَعُ عَنْهُ صَاحِبُ الْحَقِّ وَيُعَجِّلُهُ الآخَرُ فَكَرِهَ ذَلِكَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ وَنَهَى عَنْهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Osman b. Hafs b. Halde, İbn Şihâb'dan, o Sâlim b. Abdullah'tan, o da Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Abdullah b. Ömer'e: "Bir kimseden vadeli alacağı olan bir adamın, alacağının bir kısmını düşmesi ve borçlunun da (kalanını) peşin ödemesi (uygulaması)" soruldu. Abdullah b. Ömer bunu mekruh gördü ve yasakladı.
1368. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، أَنَّهُ قَالَ كَانَ الرِّبَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ أَنْ يَكُونَ لِلرَّجُلِ عَلَى الرَّجُلِ الْحَقُّ إِلَى أَجَلٍ فَإِذَا حَلَّ الأَجَلُ قَالَ أَتَقْضِي أَمْ تُرْبِي فَإِنْ قَضَى أَخَذَ وَإِلاَّ زَادَهُ فِي حَقِّهِ وَأَخَّرَ عَنْهُ فِي الأَجَلِ . قَالَ مَالِكٌ وَالأَمْرُ الْمَكْرُوهُ الَّذِي لاَ اخْتِلاَفَ فِيهِ عِنْدَنَا أَنْ يَكُونَ لِلرَّجُلِ عَلَى الرَّجُلِ الدَّيْنُ إِلَى أَجَلٍ فَيَضَعُ عَنْهُ الطَّالِبُ وَيُعَجِّلُهُ الْمَطْلُوبُ وَذَلِكَ عِنْدَنَا بِمَنْزِلَةِ الَّذِي يُؤَخِّرُ دَيْنَهُ بَعْدَ مَحِلِّهِ عَنْ غَرِيمِهِ وَيَزِيدُهُ الْغَرِيمُ فِي حَقِّهِ قَالَ فَهَذَا الرِّبَا بِعَيْنِهِ لاَ شَكَّ فِيهِ . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يَكُونُ لَهُ عَلَى الرَّجُلِ مِائَةُ دِينَارٍ إِلَى أَجَلٍ فَإِذَا حَلَّتْ قَالَ لَهُ الَّذِي عَلَيْهِ الدَّيْنُ بِعْنِي سِلْعَةً يَكُونُ ثَمَنُهَا مِائَةَ دِينَارٍ نَقْدًا بِمِائَةٍ وَخَمْسِينَ إِلَى أَجَلٍ هَذَا بَيْعٌ لاَ يَصْلُحُ وَلَمْ يَزَلْ أَهْلُ الْعِلْمِ يَنْهَوْنَ عَنْهُ . قَالَ مَالِكٌ وَإِنَّمَا كُرِهَ ذَلِكَ لأَنَّهُ إِنَّمَا يُعْطِيهِ ثَمَنَ مَا بَاعَهُ بِعَيْنِهِ وَيُؤَخِّرُ عَنْهُ الْمِائَةَ الأُولَى إِلَى الأَجَلِ الَّذِي ذَكَرَ لَهُ آخِرَ مَرَّةٍ وَيَزْدَادُ عَلَيْهِ خَمْسِينَ دِينَارًا فِي تَأْخِيرِهِ عَنْهُ فَهَذَا مَكْرُوهٌ وَلاَ يَصْلُحُ وَهُوَ أَيْضًا يُشْبِهُ حَدِيثَ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ فِي بَيْعِ أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا حَلَّتْ دُيُونُهُمْ قَالُوا لِلَّذِي عَلَيْهِ الدَّيْنُ إِمَّا أَنْ تَقْضِيَ وَإِمَّا أَنْ تُرْبِيَ . فَإِنْ قَضَى أَخَذُوا وَإِلاَّ زَادُوهُمْ فِي حُقُوقِهِمْ وَزَادُوهُمْ فِي الأَجَلِ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: "Cahiliye döneminde faiz şöyleydi: Bir kişinin diğerinden vadeli bir alacağı olurdu. Vade geldiğinde (alacaklı) derdi ki: 'Borcunu ödüyor musun, yoksa faiz mi ekliyorsun (artırıyor musun)?' Eğer borçlu öderse alırdı. Ödemezse, borç miktarını artırır ve vadeyi uzatırdı." İmam Mâlik dedi ki: Bize göre hakkında ihtilaf olmayan mekruh (yasak) durum şudur: Bir kişinin diğerinden vadeli bir alacağı vardır. Alacaklı, borçludan (alacağının) bir kısmını düşer, borçlu da (kalanı) peşin öder. Bize göre bu, vadesi gelmiş bir borcu erteleyip, borçlunun da buna karşılık borç miktarını artırması gibidir. Bu, şüphesiz faizin ta kendisidir. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişinin diğerine yüz dinar vadeli borcu olsa; vade dolduğunda borçlu alacaklıya: "Bana peşin değeri yüz dinar olan bir malı, vadeli olarak yüz elli dinara sat (böylece borcumu ödemiş olayım, yeni borcum 150 olsun)" dese; bu satış sahih değildir. İlim ehli bunu hep yasaklamıştır. İmam Mâlik dedi ki: Bunun mekruh görülmesinin sebebi şudur: (Alacaklı), ona sattığı malın bedelini (kağıt üzerinde) vermiş gibi olur; ama aslında birinci yüz dinarı (vadesi gelen borcu), sonradan belirledikleri yeni bir vadeye ertelemiş ve bu erteleme karşılığında elli dinar fazlalık almış olur. Bu mekruhtur ve sahih değildir. Bu durum, Zeyd b. Eslem'in anlattığı cahiliye ehlinin satışı (faiz işlemi) hadisine benzer: Onların borçlarının vadesi geldiğinde borçluya, "Ya öde ya da artır (faiz ekle)" derlerdi. Öderse alırlardı, yoksa borcu artırır ve vadeyi uzatırlardı.
1369. Hadis
حَدَّثَنَا يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " مَطْلُ الْغَنِيِّ ظُلْمٌ وَإِذَا أُتْبِعَ أَحَدُكُمْ عَلَى مَلِيءٍ فَلْيَتْبَعْ " .
Bana Yahya, Mâlik'ten, o Ebu'z-Zinâd'dan, o A'rec'den, o da Ebû Hureyre'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Zenginin (ödeme gücü olanın) borcunu geciktirmesi zulümdür. Biriniz (alacağı) zengin (ödeme gücü olan) birine havale edilirse, havaleyi kabul etsin (o kişiye tabi olsun)."
1370. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ مُوسَى بْنِ مَيْسَرَةَ، أَنَّهُ سَمِعَ رَجُلاً، يَسْأَلُ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ فَقَالَ إِنِّي رَجُلٌ أَبِيعُ بِالدَّيْنِ . فَقَالَ سَعِيدٌ لاَ تَبِعْ إِلاَّ مَا آوَيْتَ إِلَى رَحْلِكَ . قَالَ مَالِكٌ فِي الَّذِي يَشْتَرِي السِّلْعَةَ مِنَ الرَّجُلِ عَلَى أَنْ يُوَفِّيَهُ تِلْكَ السِّلْعَةَ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِمَّا لِسُوقٍ يَرْجُو نَفَاقَهَا فِيهِ وَإِمَّا لِحَاجَةٍ فِي ذَلِكَ الزَّمَانِ الَّذِي اشْتَرَطَ عَلَيْهِ ثُمَّ يُخْلِفُهُ الْبَائِعُ عَنْ ذَلِكَ الأَجَلِ فَيُرِيدُ الْمُشْتَرِي رَدَّ تِلْكَ السِّلْعَةِ عَلَى الْبَائِعِ إِنَّ ذَلِكَ لَيْسَ لِلْمُشْتَرِي وَإِنَّ الْبَيْعَ لاَزِمٌ لَهُ وَإِنَّ الْبَائِعَ لَوْ جَاءَ بِتِلْكَ السِّلْعَةِ قَبْلَ مَحِلِّ الأَجَلِ لَمْ يُكْرَهِ الْمُشْتَرِي عَلَى أَخْذِهَا . قَالَ مَالِكٌ فِي الَّذِي يَشْتَرِي الطَّعَامَ فَيَكْتَالُهُ ثُمَّ يَأْتِيهِ مَنْ يَشْتَرِيهِ مِنْهُ فَيُخْبِرُ الَّذِي يَأْتِيهِ أَنَّهُ قَدِ اكْتَالَهُ لِنَفْسِهِ وَاسْتَوْفَاهُ فَيُرِيدُ الْمُبْتَاعُ أَنْ يُصَدِّقَهُ وَيَأْخُذَهُ بِكَيْلِهِ إِنَّ مَا بِيعَ عَلَى هَذِهِ الصِّفَةِ بِنَقْدٍ فَلاَ بَأْسَ بِهِ وَمَا بِيعَ عَلَى هَذِهِ الصِّفَةِ إِلَى أَجَلٍ فَإِنَّهُ مَكْرُوهٌ حَتَّى يَكْتَالَهُ الْمُشْتَرِي الآخَرُ لِنَفْسِهِ وَإِنَّمَا كُرِهَ الَّذِي إِلَى أَجَلٍ لأَنَّهُ ذَرِيعَةٌ إِلَى الرِّبَا وَتَخَوُّفٌ أَنْ يُدَارَ ذَلِكَ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ بِغَيْرِ كَيْلٍ وَلاَ وَزْنٍ فَإِنْ كَانَ إِلَى أَجَلٍ فَهُوَ مَكْرُوهٌ وَلاَ اخْتِلاَفَ فِيهِ عِنْدَنَا . قَالَ مَالِكٌ لاَ يَنْبَغِي أَنْ يُشْتَرَى دَيْنٌ عَلَى رَجُلٍ غَائِبٍ وَلاَ حَاضِرٍ إِلاَّ بِإِقْرَارٍ مِنَ الَّذِي عَلَيْهِ الدَّيْنُ وَلاَ عَلَى مَيِّتٍ وَإِنْ عَلِمَ الَّذِي تَرَكَ الْمَيِّتُ وَذَلِكَ أَنَّ اشْتِرَاءَ ذَلِكَ غَرَرٌ لاَ يُدْرَى أَيَتِمُّ أَمْ لاَ يَتِمُّ . قَالَ وَتَفْسِيرُ مَا كُرِهَ مِنْ ذَلِكَ أَنَّهُ إِذَا اشْتَرَى دَيْنًا عَلَى غَائِبٍ أَوْ مَيِّتٍ أَنَّهُ لاَ يُدْرَى مَا يَلْحَقُ الْمَيِّتَ مِنَ الدَّيْنِ الَّذِي لَمْ يُعْلَمْ بِهِ فَإِنْ لَحِقَ الْمَيِّتَ دَيْنٌ ذَهَبَ الثَّمَنُ الَّذِي أَعْطَى الْمُبْتَاعُ بَاطِلاً . قَالَ مَالِكٌ وَفِي ذَلِكَ أَيْضًا عَيْبٌ آخَرُ أَنَّهُ اشْتَرَى شَيْئًا لَيْسَ بِمَضْمُونٍ لَهُ وَإِنْ لَمْ يَتِمَّ ذَهَبَ ثَمَنُهُ بَاطِلاً فَهَذَا غَرَرٌ لاَ يَصْلُحُ . قَالَ مَالِكٌ وَإِنَّمَا فُرِقَ بَيْنَ أَنْ لاَ يَبِيعَ الرَّجُلُ إِلاَّ مَا عِنْدَهُ وَأَنْ يُسَلِّفَ الرَّجُلُ فِي شَىْءٍ لَيْسَ عِنْدَهُ أَصْلُهُ أَنَّ صَاحِبَ الْعِينَةِ إِنَّمَا يَحْمِلُ ذَهَبَهُ الَّتِي يُرِيدُ أَنْ يَبْتَاعَ بِهَا فَيَقُولُ هَذِهِ عَشَرَةُ دَنَانِيرَ فَمَا تُرِيدُ أَنْ أَشْتَرِيَ لَكَ بِهَا فَكَأَنَّهُ يَبِيعُ عَشَرَةَ دَنَانِيرَ نَقْدًا بِخَمْسَةَ عَشَرَ دِينَارًا إِلَى أَجَلٍ فَلِهَذَا كُرِهَ هَذَا وَإِنَّمَا تِلْكَ الدُّخْلَةُ وَالدُّلْسَةُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Mûsa b. Meysere, bir adamın Saîd b. el-Müseyyeb'e soru sorduğunu işitmiştir. Adam: "Ben veresiye (borçla) satış yapan biriyim" dedi. Saîd: "Kendi mülkiyetine (rahline/evine) almadığın hiçbir şeyi satma" dedi. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişinin başka birinden, belli bir vadede teslim edilmek üzere; ya (özel) bir pazarda satmayı umduğu için ya da o zamanda ihtiyaç duyacağı için bir mal satın alması, sonra satıcının vadeyi geciktirmesi durumunda; alıcı malı satıcıya geri vermek (akdi feshetmek) isterse: Alıcının böyle bir hakkı yoktur, satış onun için bağlayıcıdır (malı kabul etmek zorundadır). Ancak satıcı malı vadesinden önce getirirse, alıcı onu teslim almaya zorlanamaz. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişi yiyecek satın alıp onu ölçerek tam olarak teslim aldıktan sonra, başka bir alıcı gelip ondan bunu satın almak isterse; ilk alıcı (yeni müşteriye): "Ben bunu kendim için ölçtüm ve tam olarak teslim aldım (istersen benim ölçüme güven)" der, müşteri de onu doğrular ve (tekrar ölçmeden) onun ölçüsüyle almak isterse: Eğer bu satış peşin ise bunda bir sakınca yoktur. Ancak vadeli ise, yeni müşteri (malı) kendisi için tekrar ölçmedikçe bu mekruhtur. Vadeli olanın mekruh görülmesinin sebebi, bunun faize yol açan bir araç olması ve ölçü ve tartı yapılmadan (tahmini) işlem yapılması korkusudur. Eğer vadeli ise bu mekruhtur ve bu konuda bizde bir ihtilaf yoktur. İmam Mâlik dedi ki: Hazırda bulunan veya gaib (uzakta) olan bir kişinin üzerindeki bir alacak (borç), borçlunun ikrarı (onayı) olmadıkça satın alınmaz. Ölmüş bir kişinin borcu da -bıraktığı miras bilinse bile- satın alınmaz. Çünkü bunu satın almak ğarardır (risktir); tamamlanıp tamamlanmayacağı (tahsil edilip edilemeyeceği) bilinmez. İmam Mâlik dedi ki: Bunun mekruh olmasının açıklaması şudur: Gaib veya ölü üzerindeki bir alacak satın alındığında, ölen kişinin bilinmeyen başka borçlarının çıkıp çıkmayacağı bilinmez. Eğer ölenin (başka) borcu çıkar (ve miras buna yetmezse), alıcıyı verdiği para boşa gitmiş olur. İmam Mâlik dedi ki: Bunda bir başka kusur daha vardır: O (alıcı), kendisine garanti edilmeyen bir şeyi satın almıştır. Eğer (tahsilat) gerçekleşmezse parası boşa gider. Bu ğarardır, sahih değildir. İmam Mâlik dedi ki: (Yasaklanan) "Kişinin yanında olmayan malı satması" ile (izin verilen) "olmayan bir şeyde selef (sipariş) yapması" arasındaki farkın aslı şudur: 'Îne (hileli satış) yapan kişi, (aslında) mal almak istediği altınları (parayı) taşır ve (müşteriye): "Bu on dinardır, bununla senin için ne satın almamı istersin?" der (ve o malı alıp müşteriye vadeli ve daha pahalıya satar). Bu durumda o, sanki peşin on dinarı, vadeli on beş dinar karşılığında satmış gibi olur. İşte bu yüzden bu mekruh görülmüştür. Bu bir hile ve aldatmadır.
1371. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " أَيُّمَا رَجُلٍ بَاعَ مَتَاعًا فَأَفْلَسَ الَّذِي ابْتَاعَهُ مِنْهُ وَلَمْ يَقْبِضِ الَّذِي بَاعَهُ مِنْ ثَمَنِهِ شَيْئًا فَوَجَدَهُ بِعَيْنِهِ فَهُوَ أَحَقُّ بِهِ وَإِنْ مَاتَ الَّذِي ابْتَاعَهُ فَصَاحِبُ الْمَتَاعِ فِيهِ أُسْوَةُ الْغُرَمَاءِ " .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; İbn Şihâb, Ebû Bekir b. Abdurrahman b. Hâris b. Hişâm'dan naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Hangi bir kimse bir mal satar da, malı satın alan kişi iflas ederse; (satıcı da) malın bedelinden hiçbir şey almamış olup malını (başkasının eline geçmemiş ve değişmemiş halde) aynen bulursa; o malı almaya (diğer alacaklılardan) daha hak sahibidir. Ancak malı satın alan kişi ölürse, mal sahibi de (mal üzerindeki hakkı konusunda) diğer alacaklılarla eşittir."
1372. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرِو بْنِ حَزْمٍ، عَنْ عُمَرَ بْنِ عَبْدِ الْعَزِيزِ، عَنْ أَبِي بَكْرِ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ الْحَارِثِ بْنِ هِشَامٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " أَيُّمَا رَجُلٍ أَفْلَسَ فَأَدْرَكَ الرَّجُلُ مَالَهُ بِعَيْنِهِ فَهُوَ أَحَقُّ بِهِ مِنْ غَيْرِهِ " .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Yahya b. Saîd, Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm'dan, o Ömer b. Abdülaziz'den, o Ebû Bekir b. Abdurrahman b. Hâris b. Hişâm'dan, o da Ebû Hureyre'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Hangi bir kimse iflas eder de, (ona mal satan) bir adam malını (onun yanında) aynen bulursa; o malı almaya başkalarından daha çok hak sahibidir."
1373. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ، عَنْ عَطَاءِ بْنِ يَسَارٍ، عَنْ أَبِي رَافِعٍ، مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ قَالَ اسْتَسْلَفَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَكْرًا فَجَاءَتْهُ إِبِلٌ مِنَ الصَّدَقَةِ قَالَ أَبُو رَافِعٍ فَأَمَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ أَقْضِيَ الرَّجُلَ بَكْرَهُ فَقُلْتُ لَمْ أَجِدْ فِي الإِبِلِ إِلاَّ جَمَلاً خِيَارًا رَبَاعِيًا . فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " أَعْطِهِ إِيَّاهُ فَإِنَّ خِيَارَ النَّاسِ أَحْسَنُهُمْ قَضَاءً " .
Bana Yahya, Mâlik'ten, o Zeyd b. Eslem'den, o Atâ b. Yesâr'dan, o da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in azatlısı Ebû Râfi'den naklettiğine göre; (Ebû Râfi) şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem (bir adamdan) genç bir deve (bekr) ödünç almıştı. (Daha sonra) kendisine zekât develeri geldi. Ebû Râfi dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana, o adama genç devesini ödememi emretti. Ben de: "(Zekât develeri arasında) seçkin, dört yaşını bitirmiş (rubâ'î) bir deveden başkasını bulamadım" dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Onu adama ver. Şüphesiz insanların en hayırlısı, borcunu en güzel şekilde ödeyendir" buyurdu.
1374. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ حُمَيْدِ بْنِ قَيْسٍ الْمَكِّيِّ، عَنْ مُجَاهِدٍ، أَنَّهُ قَالَ اسْتَسْلَفَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ مِنْ رَجُلٍ دَرَاهِمَ ثُمَّ قَضَاهُ دَرَاهِمَ خَيْرًا مِنْهَا فَقَالَ الرَّجُلُ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ هَذِهِ خَيْرٌ مِنْ دَرَاهِمِي الَّتِي أَسْلَفْتُكَ . فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ قَدْ عَلِمْتُ وَلَكِنْ نَفْسِي بِذَلِكَ طَيِّبَةٌ . قَالَ مَالِكٌ لاَ بَأْسَ بِأَنْ يُقْبِضَ مَنْ أُسْلِفَ شَيْئًا مِنَ الذَّهَبِ أَوِ الْوَرِقِ أَوِ الطَّعَامِ أَوِ الْحَيَوَانِ مِمَّنْ أَسْلَفَهُ ذَلِكَ أَفْضَلَ مِمَّا أَسْلَفَهُ إِذَا لَمْ يَكُنْ ذَلِكَ عَلَى شَرْطٍ مِنْهُمَا أَوْ عَادَةٍ فَإِنْ كَانَ ذَلِكَ عَلَى شَرْطٍ أَوْ وَأْىٍ أَوْ عَادَةٍ فَذَلِكَ مَكْرُوهٌ وَلاَ خَيْرَ فِيهِ . قَالَ وَذَلِكَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَضَى جَمَلاً رَبَاعِيًا خِيَارًا مَكَانَ بَكْرٍ اسْتَسْلَفَهُ وَأَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ اسْتَسْلَفَ دَرَاهِمَ فَقَضَى خَيْرًا مِنْهَا فَإِنْ كَانَ ذَلِكَ عَلَى طِيبِ نَفْسٍ مِنَ الْمُسْتَسْلِفِ وَلَمْ يَكُنْ ذَلِكَ عَلَى شَرْطٍ وَلاَ وَأْىٍ وَلاَ عَادَةٍ كَانَ ذَلِكَ حَلاَلاً لاَ بَأْسَ بِهِ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Humeyd b. Kays el-Mekkî, Mücâhid'in şöyle dediğini nakletmiştir: Abdullah b. Ömer bir adamdan borç olarak bir miktar dirhem aldı. Daha sonra borcunu, aldığı dirhemlerden daha iyi (kaliteli) dirhemlerle ödedi. Adam: "Ey Ebû Abdurrahman! Bunlar benim sana borç verdiğim dirhemlerden daha iyi" dedi. Abdullah b. Ömer: "Biliyorum, lakin gönlümden böyle koptu (bunu isteyerek yapıyorum)" dedi. İmam Mâlik dedi ki: Altın, gümüş, yiyecek veya hayvan ödünç alan bir kimsenin; ödünç verene, aldığı şeyden daha üstününü geri ödemesinde -eğer aralarında önceden bir şart veya (böyle yapılacağına dair) bir âdet yoksa- bir sakınca yoktur. Ancak bu bir şarta, bir vaade veya bir âdete dayanıyorsa, bu mekruhtur ve bunda hayır yoktur. Bunun delili şudur: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, ödünç aldığı genç bir devenin yerine dört yaşını bitirmiş seçkin bir deve vermiştir. Abdullah b. Ömer de, ödünç aldığı dirhemlerden daha iyisini geri ödemiştir. Eğer bu (fazlalık), ödünç alanın gönül rızasıyla olursa ve arada bir şart, vaat veya âdet bulunmazsa, bu helaldir ve bunda bir sakınca yoktur.
1375. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ، قَالَ فِي رَجُلٍ أَسْلَفَ رَجُلاً طَعَامًا عَلَى أَنْ يُعْطِيَهُ إِيَّاهُ فِي بَلَدٍ آخَرَ فَكَرِهَ ذَلِكَ عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ وَقَالَ فَأَيْنَ الْحَمْلُ يَعْنِي حُمْلاَنَهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine ulaştığına göre Ömer b. el-Hattâb, "Bir kimsenin diğerine, başka bir beldede geri ödemesi şartıyla yiyecek ödünç vermesi" hakkında (şöyle demiştir): Ömer b. el-Hattâb bunu mekruh görmüş ve: "O halde taşıma ücreti (hamliye) nerede kaldı?" demiştir. (Yani; borç veren, malını taşıtma külfetinden kurtularak bir menfaat sağlamış olur ki bu faizdir.)
1376. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ رَجُلاً، أَتَى عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ فَقَالَ يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ إِنِّي أَسْلَفْتُ رَجُلاً سَلَفًا وَاشْتَرَطْتُ عَلَيْهِ أَفْضَلَ مِمَّا أَسْلَفْتُهُ . فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عُمَرَ فَذَلِكَ الرِّبَا . قَالَ فَكَيْفَ تَأْمُرُنِي يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ السَّلَفُ عَلَى ثَلاَثَةِ وُجُوهٍ سَلَفٌ تُسْلِفُهُ تُرِيدُ بِهِ وَجْهَ اللَّهِ فَلَكَ وَجْهُ اللَّهِ وَسَلَفٌ تُسْلِفُهُ تُرِيدُ بِهِ وَجْهَ صَاحِبِكَ فَلَكَ وَجْهُ صَاحِبِكَ وَسَلَفٌ تُسْلِفُهُ لِتَأْخُذَ خَبِيثًا بِطَيِّبٍ فَذَلِكَ الرِّبَا . قَالَ فَكَيْفَ تَأْمُرُنِي يَا أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ قَالَ أَرَى أَنْ تَشُقَّ الصَّحِيفَةَ فَإِنْ أَعْطَاكَ مِثْلَ الَّذِي أَسْلَفْتَهُ قَبِلْتَهُ وَإِنْ أَعْطَاكَ دُونَ الَّذِي أَسْلَفْتَهُ فَأَخَذْتَهُ أُجِرْتَ وَإِنْ أَعْطَاكَ أَفْضَلَ مِمَّا أَسْلَفْتَهُ طَيِّبَةً بِهِ نَفْسُهُ فَذَلِكَ شُكْرٌ شَكَرَهُ لَكَ وَلَكَ أَجْرُ مَا أَنْظَرْتَهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine ulaştığına göre, bir adam Abdullah b. Ömer'e gelerek: "Ey Ebû Abdurrahman! Ben bir adama borç verdim ve (geri öderken) verdiğimden daha iyisini (fazlasını) vermesini şart koştum" dedi. Abdullah b. Ömer: "İşte bu faizdir" dedi. Adam: "O halde ne yapmamı emredersin ey Ebû Abdurrahman?" diye sordu. Abdullah dedi ki: "Borç (selef) üç türlüdür: 1. Sırf Allah rızasını gözeterek verdiğin borç; bunun karşılığında Allah'ın rızasını (sevap) alırsın. 2. Arkadaşının hatırı (ilişkiniz) için verdiğin borç; bunun karşılığında onun rızasını (dostluğunu) kazanırsın. 3. Temiz malını verip karşılığında pis (haram) mal almak için verdiğin borç; işte bu faizdir." Abdullah (devamla) şöyle dedi: "Sana tavsiyem şudur: (Elindeki borç senedi olan) o sayfayı yırt at. Eğer borçlu sana verdiğinin aynısını öderse kabul et. Eğer verdiğinden daha azını öderse ve sen de bunu kabul edersen (alacağından vazgeçersen), sevap kazanırsın. Şayet kendi gönül rızasıyla sana, verdiğinden daha iyisini (fazlasını) verirse, bu onun sana bir teşekkürüdür; ayrıca ona mühlet verdiğin için sana sevap da vardır."
1377. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ نَافِعٍ، أَنَّهُ سَمِعَ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، يَقُولُ مَنْ أَسْلَفَ سَلَفًا فَلاَ يَشْتَرِطْ إِلاَّ قَضَاءَهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Nâfi', Abdullah b. Ömer'i şöyle derken işitmiştir: "Kim bir borç verirse, sadece (verdiğinin aynen) geri ödenmesini şart koşsun (bunun dışında bir fazlalık veya menfaat şart koşmasın)."
1378. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، أَنَّهُ بَلَغَهُ أَنَّ عَبْدَ اللَّهِ بْنَ مَسْعُودٍ، كَانَ يَقُولُ مَنْ أَسْلَفَ سَلَفًا فَلاَ يَشْتَرِطْ أَفْضَلَ مِنْهُ وَإِنْ كَانَتْ قَبْضَةً مِنْ عَلَفٍ فَهُوَ رِبًا . قَالَ مَالِكٌ الأَمْرُ الْمُجْتَمَعُ عَلَيْهِ عِنْدَنَا أَنَّ مَنِ اسْتَسْلَفَ شَيْئًا مِنَ الْحَيَوَانِ بِصِفَةٍ وَتَحْلِيَةٍ مَعْلُومَةٍ فَإِنَّهُ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ وَعَلَيْهِ أَنْ يَرُدَّ مِثْلَهُ إِلاَّ مَا كَانَ مِنَ الْوَلاَئِدِ فَإِنَّهُ يُخَافُ فِي ذَلِكَ الذَّرِيعَةُ إِلَى إِحْلاَلِ مَا لاَ يَحِلُّ فَلاَ يَصْلُحُ وَتَفْسِيرُ مَا كُرِهَ مِنْ ذَلِكَ أَنْ يَسْتَسْلِفَ الرَّجُلُ الْجَارِيَةَ فَيُصِيبُهَا مَا بَدَا لَهُ ثُمَّ يَرُدُّهَا إِلَى صَاحِبِهَا بِعَيْنِهَا فَذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ وَلاَ يَحِلُّ وَلَمْ يَزَلْ أَهْلُ الْعِلْمِ يَنْهَوْنَ عَنْهُ وَلاَ يُرَخِّصُونَ فِيهِ لأَحَدٍ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; kendisine ulaştığına göre Abdullah b. Mes'ûd şöyle derdi: "Kim bir borç verirse, verdiğinden daha iyisini (geri almayı) şart koşmasın. (Fazlalık olarak alınan şey) bir avuç hayvan yemi bile olsa, bu faizdir." İmam Mâlik dedi ki: Bize göre üzerinde ittifak edilen görüş şudur: Nitelikleri ve eşkali belli olan bir hayvanı ödünç almakta bir sakınca yoktur. (Ödünç alan) onun bir benzerini geri verir. Ancak cariyeler (velâid) müstesnadır (onlar ödünç alınmaz). Çünkü bunda, haram olan bir şeyi helal saymaya giden bir yol açılmasından korkulur; bu yüzden doğru değildir. Bunun mekruh (yasak) olmasının açıklaması şudur: Bir kişi cariyeyi ödünç alır, dilediği kadar ondan cinsel olarak yararlanır, sonra onu sahibine aynen geri verir. İşte bu doğru değildir ve helal olmaz. İlim ehli bunu daima yasaklamış ve hiç kimseye bu konuda ruhsat vermemiştir.
1379. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ " .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Nâfi', Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Biriniz diğerinin satışı üzerine satış yapmasın."
1380. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ أَبِي الزِّنَادِ، عَنِ الأَعْرَجِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ " لاَ تَلَقَّوُا الرُّكْبَانَ لِلْبَيْعِ وَلاَ يَبِعْ بَعْضُكُمْ عَلَى بَيْعِ بَعْضٍ وَلاَ تَنَاجَشُوا وَلاَ يَبِعْ حَاضِرٌ لِبَادٍ وَلاَ تُصَرُّوا الإِبِلَ وَالْغَنَمَ فَمَنِ ابْتَاعَهَا بَعْدَ ذَلِكَ فَهُوَ بِخَيْرِ النَّظَرَيْنِ بَعْدَ أَنْ يَحْلُبَهَا إِنْ رَضِيَهَا أَمْسَكَهَا وَإِنْ سَخِطَهَا رَدَّهَا وَصَاعًا مِنْ تَمْرٍ " .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Ebu'z-Zinâd, A'rec'den, o da Ebû Hureyre'den naklettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "(Satıcı) kervanlarını (pazara gelmeden) yolda karşılamayın. Biriniz diğerinin satışı üzerine satış yapmasın. Müşteri kızıştırmayın (neceş yapmayın). Şehirli, köylü adına satış yapmasın. Develerin ve koyunların sütlerini (memelerinde) bekletmeyin (sütlü görünsün diye sağmayıp biriktirmeyin). Kim böyle bir hayvanı satın alırsa, onu sağdıktan sonra iki seçenekten birine sahiptir (muhayyerdir): Eğer razı olursa onu tutar; eğer (sütünün azlığından dolayı) beğenmezse onu geri verir ve (sağdığı süte karşılık) bir sâ' hurma verir."
1381. Hadis
قَالَ مَالِكٌ عَنْ نَافِعٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم نَهَى عَنِ النَّجْشِ .
Mâlik'in, Nâfi'den, onun da Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, müşteri kızıştırmayı (neceş) yasaklamıştır.
1382. Hadis
حَدَّثَنِي يَحْيَى، عَنْ مَالِكٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ دِينَارٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ، أَنَّ رَجُلاً، ذَكَرَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ يُخْدَعُ فِي الْبُيُوعِ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم " إِذَا بَايَعْتَ فَقُلْ لاَ خِلاَبَةَ " . قَالَ فَكَانَ الرَّجُلُ إِذَا بَايَعَ يَقُولُ لاَ خِلاَبَةَ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Abdullah b. Dînâr, Abdullah b. Ömer'den naklettiğine göre; Bir adam Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e, alışverişlerde kandırıldığından yakındı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Alışveriş yaptığın zaman 'Kandırmak yok (hile yok)!' de" buyurdu. (Ravi) dedi ki: O adam alışveriş yaptığı zaman "Kandırmak yok" derdi.
1383. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّهُ سَمِعَ سَعِيدَ بْنَ الْمُسَيَّبِ، يَقُولُ إِذَا جِئْتَ أَرْضًا يُوفُونَ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ فَأَطِلِ الْمُقَامَ بِهَا وَإِذَا جِئْتَ أَرْضًا يُنَقِّصُونَ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ فَأَقْلِلِ الْمُقَامَ بِهَا .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Yahya b. Saîd, Saîd b. el-Müseyyeb'i şöyle derken işitmiştir: "Ölçü ve tartıyı tam yapan bir yere (memlekete) gittiğin zaman orada uzun süre kal. Ölçü ve tartıyı eksik yapan bir yere gittiğin zaman ise orada az kal (hemen ayrıl)."
1384. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ، أَنَّهُ سَمِعَ مُحَمَّدَ بْنَ الْمُنْكَدِرِ، يَقُولُ أَحَبَّ اللَّهُ عَبْدًا سَمْحًا إِنْ بَاعَ سَمْحًا إِنِ ابْتَاعَ سَمْحًا إِنْ قَضَى سَمْحًا إِنِ اقْتَضَى . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يَشْتَرِي الإِبِلَ أَوِ الْغَنَمَ أَوِ الْبَزَّ أَوِ الرَّقِيقَ أَوْ شَيْئًا مِنَ الْعُرُوضِ جِزَافًا إِنَّهُ لاَ يَكُونُ الْجِزَافُ فِي شَىْءٍ مِمَّا يُعَدُّ عَدًّا . قَالَ مَالِكٌ فِي الرَّجُلِ يُعْطِي الرَّجُلَ السِّلْعَةَ يَبِيعُهَا لَهُ وَقَدْ قَوَّمَهَا صَاحِبُهَا قِيمَةً فَقَالَ إِنْ بِعْتَهَا بِهَذَا الثَّمَنِ الَّذِي أَمَرْتُكَ بِهِ فَلَكَ دِينَارٌ - أَوْ شَىْءٌ يُسَمِّيهِ لَهُ يَتَرَاضَيَانِ عَلَيْهِ - وَإِنْ لَمْ تَبِعْهَا فَلَيْسَ لَكَ شَىْءٌ إِنَّهُ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ إِذَا سَمَّى ثَمَنًا يَبِيعُهَا بِهِ وَسَمَّى أَجْرًا مَعْلُومًا إِذَا بَاعَ أَخَذَهُ وَإِنْ لَمْ يَبِعْ فَلاَ شَىْءَ لَهُ . قَالَ مَالِكٌ وَمِثْلُ ذَلِكَ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ لِلرَّجُلِ إِنْ قَدَرْتَ عَلَى غُلاَمِي الآبِقِ أَوْ جِئْتَ بِجَمَلِي الشَّارِدِ فَلَكَ كَذَا . فَهَذَا مِنْ بَابِ الْجُعْلِ وَلَيْسَ مِنْ بَابِ الإِجَارَةِ وَلَوْ كَانَ مِنْ بَابِ الإِجَارَةِ لَمْ يَصْلُحْ . قَالَ مَالِكٌ فَأَمَّا الرَّجُلُ يُعْطَى السِّلْعَةَ فَيُقَالُ لَهُ بِعْهَا وَلَكَ كَذَا وَكَذَا فِي كُلِّ دِينَارٍ . لِشَىْءٍ يُسَمِّيهِ فَإِنَّ ذَلِكَ لاَ يَصْلُحُ لأَنَّهُ كُلَّمَا نَقَصَ دِينَارٌ مِنْ ثَمَنِ السِّلْعَةِ نَقَصَ مِنْ حَقِّهِ الَّذِي سَمَّى لَهُ فَهَذَا غَرَرٌ لاَ يَدْرِي كَمْ جَعَلَ لَهُ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; Yahya b. Saîd, Muhammed b. el-Münkedir'i şöyle derken işitmiştir: "Allah; satarken, alırken, borcunu öderken ve alacağını isterken müsamahalı (kolaylık gösteren, cömert) kulunu sever." İmam Mâlik dedi ki: Deve, koyun, kumaş (bezz), köle veya ticari eşyadan bir şeyi götürü usulü (cizâf / tahmini) satın alan kişi hakkında: Sayılarak satılan şeylerde (adetle satılanlarda) götürü usulü satış olmaz. İmam Mâlik dedi ki: Bir kişi malını başkasına verip ona bir fiyat biçse ve: "Eğer bunu sana emrettiğim şu fiyata satarsan sana bir dinar (veya aralarında anlaştıkları belli bir miktar) var; satamazsan bir şey yok" dese; Eğer satacağı fiyatı belirler ve (satıcıya vereceği) ücreti de belli bir miktar olarak tayin ederse, bunda bir sakınca yoktur. (Aracı) satarsa ücretini alır, satamazsa bir şey alamaz. İmam Mâlik dedi ki: Bu şuna benzer: Bir adamın diğerine "Kaçan kölemi bulursan veya kaybolan devemi getirirsen sana şu kadar (ödül) var" demesi gibidir. Bu, Cu'l (ödül/vaat) babındandır, İcâre (kiralama/iş akdi) babından değildir. Eğer icâre olsaydı (sonuç belirsiz olduğu için) sahih olmazdı. İmam Mâlik dedi ki: Ancak bir kişiye mal verilip, "Bunu sat, (sattığın) her dinar başına sana şu kadar pay var" denilirse, bu sahih (caiz) olmaz. Çünkü malın fiyatı her düştüğünde, onun alacağı hak (ücret) de düşecektir. Bu bir ğarardır (belirsizliktir); (aracı) ne kadar kazanacağını bilemez.
1385. Hadis
وَحَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، أَنَّهُ سَأَلَهُ عَنِ الرَّجُلِ، يَتَكَارَى الدَّابَّةَ ثُمَّ يُكْرِيهَا بِأَكْثَرَ مِمَّا تَكَارَاهَا بِهِ فَقَالَ لاَ بَأْسَ بِذَلِكَ .
Bana Mâlik'ten (anlattı)ğına göre; İbn Şihâb'a, bir hayvanı kiralayan, sonra da onu kiraladığı fiyattan daha fazlasına (başkasına) kiraya veren bir adamın durumu soruldu. İbn Şihâb: "Bunda bir sakınca yoktur" dedi.